KİTABÜ'L-MUDARABE. 2

(SERMÂYE + EMEK ORTAKLIĞI) 2

1- MÜDÂREBE'NİN MÂNÂSI, RÜKNÜ, ŞARTLARI VE HÜKMÜ.. 2

Müdârabe Ne Demektir 2

Mudârabe'nin Rüknü. 2

Müdârabe'nin Sahih Olmasının Şartları 2

3- MALININ BİR KISMINI, MÜDARABE OLARAK VERİP, DİĞER BİR KISMINI VERMEYEN KİMSENİN DURUMU.. 6

4- MÜDÂRlBİN —HARCAMA YÖNÜNDEN— SAHİP OLUP OLMADIĞI YETKİLER   7

5- MÜDÂRABE MALINI (= SERMAYEYİ — ORTAKLIK İÇİN) İKİ KİŞİYE VERMEK   10

6- MÜDARABE KARŞI İLERİ SÜRÜLEN ŞARTLAR.. 11

7- MÜDÂRİBİN, BİR BAŞKA ŞAHSI MÜDÂRABE ORTAĞI YAPMASI 13

8- MÜDARABE'DE MURABAHA VE TEVUYE. 14

1- Müdâribin, Müdârabe Malını Murabaha Ve Tevliye Olarak Başkasına Satması 14

2- Müdarabe Malını Müdaribin Ve Mal Sahibinin Kârla Satması 15

3- İki Müdârip Arasındaki Kâr 16

9- MÜDÂRABE MALINI KARŞILIK GÖSTEREREK BORÇ ALMAK.. 17

10- HİYÂRU'L-AYB VE HIYÂKU'R-RÜ'YET. 20

11- PEŞ PEŞE VERİLEN İKİ MÜDÂRABE MALINI BİRBİRİNE KATMA VE MÜDÂRABE MALINI 21

BAŞKA BİR MALA KATMA.. 21

12- MÜDÂRİBİN NAFAKASI 23

13- MÜDARABE MALI OLAN BİR KÖLEYİ AZÂD ETMEK, ONU MÜKÂTEP YAPMAK VEYA MÜDARABE MALİ OLAN BİR CARİYENİN ÜMM-Ü VELED OLDUĞUNU İDDİA ETMEK.. 25

14- MÜDARABE MALININ SATIN ALMADAN ÖNCE VEYA SATIN ALDIKTAN SONRA ZAYİ OLMASI 28

15- MÜDÂRİBİN, MÜDÂRABE MALINI İNKÂR ETMESİ 30

16- KÂRIN TAKSİM EDİLMESİ 30

17- MÜDÂRİP İLE MAL SAHİBİ VEYA İKİ MÜDÂRİP ARASINDAKİ İHTİLÂF  31

1- Satın Alınan Şeyin Müdarabe Malı Olup-Olmadığı Hususundaki İhtilâf 31

2- Müdârabenin Umûmî Veya Husûsî Olduğu Hususundaki İhtilaf 32

3- Mudarıb İçin Şart Koşulan Kârın Miktarı Ve Sermayenin Miktarı İle Müdârabe Malının Teslim Alıp Almadığı Hakkındaki İhtilaf 33

4- Kâr Taksim Edilmeden Önce Veya Bundan Sonra Sermayenin Mal Sahibine Ulaşıp Ulaşmadığında İhtilaf 34

5- İki Müdaribin Veya Müdâriplerden Biri İle Mal Sahibinin İhtilafları 35

6- Satın Alınan Kölenin Nesebinde İhtilaf 35

7- Bu Husustaki Çeşitli Meseleler 37

18- MÜDÂRİBİ AZLETMEK VE ONU HÜKÜM VERMEKTEN MENETMEK.. 38

19- MÜDÂRİBİN ÖLÜMÜ VE ONUN HASTALIĞI ESNASINDAKİ İKRARI 39

20- MUDÂRİBİN KÖLESİNİN İŞLEDİĞİ CİNAYET VE ONA KARŞI İŞLENEN CİNAYET  40

21- MÜDÂRABE'DE ŞÜF'A.. 41

22- BİR MÜSLÜMAN İLE BİR KÂFİR ARASINDAKİ MÜDÂRABE. 42

23- MÜDÂRABE İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER.. 43


KİTABÜ'L-MUDARABE

 

(SERMÂYE + EMEK ORTAKLIĞI)

 

1- MÜDÂREBE'NİN MÂNÂSI, RÜKNÜ, ŞARTLARI VE HÜKMÜ

 

Müdârabe Ne Demektir

 

Müdfirabe: Serî yönden, iki kişi tarafından sermaye (= mal) birinden, emek de (= çalışmak da) diğerinden olmak üzere ve kâr mak-sadıyle yapılan ortaklıktır.

Bu ortaklıkta, "kârın tamamı, sermaye sahibinin olacaktır." diye bir şart koşulursa, buna tndâa denir. Bidâa da sahihtir.

Bu ortaklıkta, "kârın tamamı, müdâribin (= emek sahibinin ola­caktır." diye bir şart olursa, bu durumda da, bu —müdârabe değil— (sermaye sahibi tarafından emek sahibine verilmiş bir) borç olur, Kâfî'de de böyledir.

Bir taraftan emek, diğer taraftan da sermaye olmak üzere ve kâr amacı ile kurulan bu şirkette, sermâye sahibine rebbü'1-mâİ, amile ( = çalışacak şahsa = emek sahibine) de müdârip denir.

Şayet emek sahibi, bu şartla, (yani borç olarak) malı (sermayeyi) teslim alırsa, kar etse de, sermaye (aynen) yerinde kalsa da, zarar etse de, bunların hepsi kendisine (yani emek sahibine) ait oîur. Muhıyt'te de böyledir. [1]

 

Mudârabe'nin Rüknü

 

Müdârabenin rüknü: Müdârabeye delalet eden mükarada, mua­mele ve müdârabe gibi sözlerle yapılacak kap" ve kabulden İbarettir. Bu lafızların manası müeddi olur.

Şöyleki: Mal (sermaye) sahibi, emek sahibine: "Şu sermayeyi, müdarabe olarak al; yüce Allah kârından bizleri doyursun ve rızıklandırsm. İşte o (kâr), yarı yarıya (veya dörtte bir veya üçte bir) olmak üzere." der veya belirli bir pay olarak başka bir oran (nisbet) söylerse, bu durum­larda müdârabe vaki olur. "Mukarada veya muamele" der.

Mal sahibi, "Mukarada veya muamele" lafızlanyle söyler; müdârip ( = emek sahibi) de: "Aldım." veya "Razı oldum." yahut "kabul ettim." der veya benzeri bir söz söylerse işte bu durumda, ikisinin arasında rükün tamam olmuş olur. Bedâi"de de böyledir.

Şayet, sermaye sahibi: "Şu bin dirhemi al. Çalış, kârın yarısı sana (veya üçte birisi sana, yahut onda birisi sana)" der; veya: "Şu bin dirhemi al; onunla eşya al-sat; kârının yarısı sana." der ve bundan fazla bir şey söylemez; yahut: "Şu malı al; karın yarısına (veya yarısı üzerine...)" der ve duna bir ilave yapmazsa bunlar da istihsanen caizdir.

Şayet: "Bunu yüce Allahm vereceği rızık üzerine çalıştır; veya Allah'ın fazlından vereceği kar üzerine aramızda çalıştır." derse; bu müdârabe kıyasen de istihsanen de caiz olur. Muhiyt'te de böyledir.

Eğer, sermâye sahibi: "Şu bin dirhemi al; onunla kârı yarı yarıya, Herevî kumaş satın al veya karı yan yarıya ince ipekli al" derse; işte bu fasiddi. Bu durumda,onun satın aldığı, sermaye sahibinin olur. Emek sahibine ise ecr-i misil vardır.

Emek sahibi, bu takdirde mal sahibinin izni olmaksızın, o malı satamaz. Şayet satacak olursa, onun hakkındaki hüküm fuzûlînin hükmü gibidir. Mal sahibinin izni olmadıkça, satması caiz olmaz. Eğer sattığı şey telef olursa, bu durumda, onun sattığı zamandaki kıymetini tazmin eder. (= öder.) Bu durumda sattığı malın parası, emek sahibinin olur.

Eğer, onun kıymetinde bir fazlalık olursa, uygun olanı onu. tasadduk eylemektir.

Mal sahibi, emek sahibine satış izni verir, satılacak şeyde durmakta olursa, bu durumda satış geçerli olur..

Şayet satılmış bulunan bu malın durduğu bilinmiyorsa, parası mal sahibine helâldir ve ondan bir şey tasadduk etmesi gerekmez. Şöyleki: Bidâyeten mal sahibi, emek sahibine satışını emreylemişse, izin verirken de zayi olduğunu biliyorsa, bu icazeti batıldır. İcazet batıl olunca da, emek sahibi satış günündeki kıymetini zâmin olur. Parasında bir fazlalık olursa onu tasadduk eder. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer mal sahibi, emek sahibine: "Şu bin dirhemi müdârabe olarak al ve onunla herevî kumaş satın al; veya ince ipekli satın al» yarısına" derse; bu müdârabe caiz olur mu, olmaz mı?

Kitaplarda bu hususta bir rivayet yoktur.

Fakîyh Ebû Bekir Muhammed bin Abdullah el-Belhî şöyle buyurmuştur:

Bu müdârabenin caiz olmaması icabeder. Zehıyre'de de böyledir. [2]

 

Müdârabe'nin Sahih Olmasının Şartları

 

Müdârabenin sahih olmasının bir çok şartlan vardır:

1) Bu şartlardan birisi: Sermayenin dirhemler veya dinarlar olmasıdır.

Bu, İmâm E]bû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yusuf (R.A.)'a göre böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre dirhemler, dinarlar veya raic olan para ile müdârabe caiz olur.

Müdârabe malının sermayesi, raic olan dirhemler, dinarlar ve para­ların dışında bir şey olursa, bu durumda müdârabe bi'1-icma caiz değildir. Şayet müdârabe malının sermayesi, raic olan para olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'e göre, bu caiz olmaz. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre caiz olur.

Fetva da, "caiz oiması" üzerinedir. Kübrâ'da da böyledir.

Asi isimli kitabın rivayetine göre, altın ve gümüş darbedilmemiş ise, sermaye olarak caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kübra isimli kitap da zikredildiğine göre, tibr (= toz halinde veya külçe halinde  altın)  ile müdârabe hakkında,  ("caizdir."  ve  "caiz değildir." şeklinde) iki rivayet vardır.

Tibr ve onun parasının revacda olduğu her yerde, bunlarla müdâ­rabe caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Katkıntıh ve zayıf dirhemlerle müdârabe caizdir; kalp olursa caiz olmaz.

Dirhemler kalp olursa, müdârabe caiz olmaz.

Şayet kalp olan dirhemlerde, —fülüs gibi— revaçda ise, onlarla da ıüdarabe caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adams diğerine bir yer veya bir köle vererek ona: "Bunu sat; arasını al, onunla müdârabe yap." der; o adam da, onu dirhemler veya linarlarla satar ve onu tasarruf etse, bu durumda müdârabe caiz olur. ierahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu müdârip, bu köleyi, kıymeti bin dirhem olmasına rağmen, yüz lirheme satar; ve onunla çalışırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu nüdârabe yüz dirhem hakkında caizdir. Mebsûf ta da böyledir.

Adam o köleyi, ölçülen veya tartılan bir şey karşılığında satarsa, mâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu satış caiz; müdârabe ise fasid olur. ^ünkü, müdârabe'de sermayenin ölçülen veya tartılan bir şey olması ahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine: "Kölemi sermayem olarak al; onun kıymeti nüdârabedir." derse, bu müdârabe fasiddir.

Eğer: "Kölemi va'deli olarak benden saün al; sonra da onu sat; sarası ile müdârabe yap." der; adam da, onu satın alıp, sattıktan sonra, snunla müdârabe yaparsa, bu caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

2) Müdârabenin sıhhat şartlarından birisi de; sermayenin, akid sırasında belli olmasıdır. Böylece sonunda münazaa olması önlenmiş >lur.

Sermâye sahibi, sözleşme esnasında söz veya sermayeyi belli etmeidir.

İmâm Muhammed (R. A.) "şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine müdârabe dirhemleri verdiğinde, o dirhemlerin ağırlığım ikisi ö.e bilmeceler, işte bu caiz olur. Çünkü, sözleşme sırasında, sermayede tesmiye bulunmazsa, işaret bulunmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bu malın vasfı ve miktarı hakkında, —yeminli olarak— müdâ-ribin sözü geçerli olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

3)  Müdârabenin sahih olmasının şartlarından birisi de sermayenin borç değil de, ayn olmasıdır.

Müdârabe malının alacak olması caiz olmaz.

Şöyieki: Bir adamın, diğerinde bin dirhem alacağı olduğunda, alacak sahibi, borçluya: "Onunla müdârabe yap." derse, bu durumda müdârabe caiz olmaz. Nihâye'de de böyledir,

Bus bi'1-icma böyledir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bu durumda borçlu olan şahıs, ahm-satım yaparak, kazansa, kârı alacak sahibinin, zararı ise kendisinin olur. Borçlunun borcu da olduğu gibi durur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göredir.

İmâmeyn'e göre, borçlunun ahm-satım yapması caizdir. Kârı ala­caklının, zararı ise borçlunun olur. Borçlu borcunu ödeyince, kendisine ecr-i misil vardır. Onu da alacaklı öder. Muhıyt'te de böyledir.

Alacak,  üçüncü kişide olur ve alacak  sahibi,  ikinci kişiye: "Malımı filandan al ve onunla müdârabe yap." derse bu caiz olur. Kâft'de de böylediK

Bir adamın, diğerinde bin dirhem alacağı olduğunda, başka birine: "Filandan malımı al; onu müdârabe yap." der; o adam da bir kısmını alarak çalıştırırsa, bu müdârabe caiz olur.

Şayet alacaklı: "Filandan alacağımı al; onunla müdârabe yap." der; o da onun bir kısmını almak müdârabe yaparsa, bu caiz olur mu?

"Caiz olmaz." denilmiştir.

Keza eğer alacaklı: "Filandan alacağım müdârabe yapmak için al." derse, bu da caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi, malını gasbeden veya emanet verdiği kimseye: "Elinde olanla, yarı yarıya müdârabe yap." derse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve Hasan bin Ziyad'a göre, bu durumda müdârabe caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Reştdü'd-dîn'in Fetvalarında şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, borçlusuna: "Sende olan alacağımı, filana ver; filan köleyi satın alsın ve satsın; kazancı aramızda yarı yarıyadır." der; o da borcunu, o adama verirse, işte bu müdârabe sahih olur. Füsûlü'l- imâdiyye'de de böyledir.

4) Müdârabenin sıhhatinin şartlarından birisi de, malın müdâribe teslim edilmesi, mal sahibinin elinde bulunmamasıdır.

Eğer, mal sahibinin de, müdâribin yanında çalışması şart koşulursa, bu müdarabe bozulur.

Bu durumda, mal sahibinin, baba veya vasi gibi sözleşen şahıs olup olmaması da fark etmez. Bunlar, sabinin malını müdâribe verdiklerinde, sabinin çalışmasını da şart koşsalar, bu caiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.

Müfâveda veya man ortaklarından birisi, müdarabe malı vererek ortağının da müdârib ile beraber çalışmasını şart koşsa, bu da sahih olmaz. Hâvi'de de böyledir.

Sözleşmeyi yapan, mal sahibi olmaz ve müdârip ile beraber çalışacağını şart koşar ve akid baba veya vasi gibi, bizzat müdarabe malını almaya yetkili bir kimse olur ve küçüğün malını müdarabe olarak verir ve kendi nefsinin de  onunla birlikte çalışmasını,  kardan bir parçasını almak üzere, şart koşarsa, işte bu takdirde müdarabe caiz olur. Şayet akid (= akdi yapan şahıs) müdarabe malını bizatihi almaya yetkili olmaz ve kendinin, müdarib ile beraber çalışmasını şart koşarsa; bu durumda akid (= sözleşme) fasidolur.

Ticarete izinli köle gibi... Bu köle müdarabe olarak mal yerip, mü-dâriple birlikte çalışmasını da şart koşsa, bu müdarabe fasid olur. Bu izinli köle, efendisinin çalışmasını şart koşar ve onda da alacağı olmazsa, yine müdarabe fasid olur.

Şayet, onda alacağı varsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, mü­darabe caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, malını müdarabe olarak vermek üzere, bir başkasını vekil yapar; vekil de malı verir ve kendi nefsinin müdârip ile beraber, belirli bir işte çalışmasını şart koşarsa ve bu çalışmanın kârının kendisine ait olmasını şart koşarsa, işte bu fasiddir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir mükâtep, kendisinin malını müdârebe olarak verir ve efendi­sinin de müdârible birlikte çalışmasını şart koşarsa, bu müdârebe fasid olmaz.  Zira o, yabancı gibidir.  Onun,  mükâtebde alacağının  olup olmaması da müsavidir. Tebyîn'de de böyledir.

Şayet mükâtep, efendisi çalışmadan önce, kendisi de borçlu iken, aciz kalırsa, bu müdârabe fasid olur.

Bundan sonra bir şey satın alıp, satsa ve kâr etse bu karın tamamı, mal sahibinin olur. Bu durumda müdâribe ücret vermek de yoktur. Şayet aynı mal ile bir cariye satın aldıktan sonra, mükâtep aciz olur ve o cariyeyi satıp kazanç temin ederlerse, (Şöyleki: Onun parası ile bir köle alıp, onu da dörtyüz dirheme satarlarsa işte bu takdirde efendi sermaye­sini alır, geride kalanı yarı yarıya veya şartlarına göre alırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, müdârabe olarak bin dirhem verir ve ona: "İsteğini yap." derse, bu durumda müdârip, onu bir başkasına müdâ-rebe malı olarak verebilir.

Şayet onu verirken * birinci müdâribin, ikinci ile birlikte çalışmasını şart koşar veya mal sahibinin ikinci mudârıbla çalışmasını şart koşarsa, ikinci müdârabe fasid olur; kazanç ise, önceki müdaribla mal sahibinin olur. Mal sahibine ücret vermekte yoktur. Mal sahibi çalışsa bile böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İkinciye ecir vardır. Serahsf nin Muhiytı'nde de böyledir.

5) Müdârebenin sahih olmasının şartlarından birisi de, müdâribin hissesinin bir yönden belirli olmasıdır. Kazanç hakkında, ortaklıkda kesiklik olmamalıdır. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, mal sahibi müdâribe: "Sana, kârdan yüz dirhem vardır.5 veya: "Yarı ile birlikte, veya üçte birle birlikte, on dirhem vardır." derse; bu durumda müdârabe sahih olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdâribe, malın yarısının veya üçte birinin kârı olacağı, şart koşulursa, bu müdârabe caiz olur.

Şayet, ikisinden birisine biaynihî olmayan yüz dirhemin verilmesi şart konulursa, bu da caiz olur. Eğer o malın, biaynihî yüz dirhemi veya bu yarının kârının sermayeden biaynihî yüz dirhem olması şart koşulur:sa, müdârabe fasid olur. Bunlardan birine, "kârın yarısı, yalnız :m dirhemi hariç veya kârm üçte birisi, yalnız beş dirhemi hariç verile-;ektir." diye şart koşulursa, bu müdârabe fasid olur. Muhıyc'te de >öyledir.

6) Müdârabenin sıhhatinin şartlarından birisi de, kâmdan müdârip çin —nisbeti belli— bir şey meşrut olmali, re'sü'l-mâlden meşrut ( = ;art koşulmuş) olmamalıdır.

Eğer re'sü'l-mâlden veya kârdan —kesin— bir şey «sarf kılmırsa, bu iurumda müdârabe fesada gider. Serahsî'nin Mutaıyti'nde de böyledir.

Bunun bir takım şartlan vardır:

a) Müdârabeyi fasid eden şart;

b) Müdârabeyi ibtal etmeyen, yalnız nefsini ibtal eden şart. Şöyleki: Mal sahibi, müdâribe: "Sana kârdan üçte bir vardır ve çalıştığın her ayda on dirhem vardır." dese, bu müdârabe caizdir; şart ise batıldır. Nihâye'de de böyledir.

Eğer müdârip bu şartla çalışır ve kâr da yaparsa, kâr anlaştıkla­rına göre taksim edilir. Müdârib için, başka ücret yoktur. Müdâribin kölesine de, evine de ücret yoktur.

Şayet köle için, ücret şart koşulmuşsa, bu onun alacağı olur.

Müdâribin mükâtebi veya oğlu yahut babası için bu şart konulmuş olursa, bu durumda şart geçerlidir ve yerine getirilecek o on dirhemi bunlar, her ay alırlar.

Şayet mal sahibinin kölesinin, müdârip ile beraber çalışması ve o köle için, her ay on dirhem ücret verilmesi şart koşulmuşsa, bu şart da fasiddir.

Bu durumda kazanç, müdâribla mal sahibinin arasında ortaktır.

Şayet mal sahibinin kölesinin üzerinde borç var da, onun çalışma­sına karşılık her ay on dirhem verilmesi şart koşulmuş veya o şart mal sahibinin mükâtebi veya oğlu için konulmuş veya o şart mal sahibinin mükâtebi veya oğlu için konulmuşsa, bu caiz olur. Mebsût!'ta da böyledir.

Şayet bir adam, kân yan yarıya olmak üzere, müdâribe, bin dirhem müdârabe malını, —müdâribin, bir tarlasını, mal sahibme, bir sene ekmesi veya evinde bir sene oturması karşılığı verirse, bu şart batıl; müdârabe ise caiz olur.

Eğer bu şartı, müdârip, mal sahibine koşarsa, bu durumda müdâ­rabe de fasid olur. Nihâye'de de böyledir.

Müdârabe fasid olur, müdârabe malı da müdaribin yanında zayi olursa bu durumda müdarib, onu tazmin etmez. (= ödemez) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müdarib için, bu durumda da, çalıştığı kadar ecr-i misil vardır. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen, Allah'u Teâlâ'dır.

veya "Altıda biri, mal sahibinindir." derse, bu da fasiddir. Çünkü, burda iki paydan birisi şart kılınmaktadır. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine, "kârın yarısı veya üçte biri müdaribin olmak şartıyle bin dirhem, müdarabe malı verdiğinde, taraflardan hiç biri buna itiraz etmezse, bu müdarabe caizdir.

Bu durumda müdarip, şart kılındığı kadar kâr alır; kalanı da mal sahibinin olur.

Şayet, mal sahibi: "Kârın yarısı veya üçde biri mal sahibinindir." der; müdarib için bir şey açıklamazsa, bu da istihsanen caiz olur.

Bu durumda mal sahibi, kârdan hissesini aldıktan sonra, kalanı müdaribin olur. Mulııyt'te de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe: "Yarısı benim; üçte biri de senin olmak üzere, çalış." derse; bu durumda karın üçte birini müdarib alır; geri kalanı da mal sahibinin olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Eğer müdârabede, müdarib ve mal sahibinin haricinde, kârın başka şahsa verileceği şart koşulursa; bu durumda yabancı biri çahşacaksa, bu müdarabe de, şartı da caizdir.

Mal sahibi, müdarabe malını, iki kişiye verdiğinde, müdarabe malının yabancı bir kimse tarafından şart kılmmamışsa/bu müdarabe caizdir; böyle bir şart ise şart caiz değildir.

Yabancı için böyle bir şart koşmak sükût gibidir.

Mal sahibi, kârın bir kısmını, kendi kölesine veya müdaribin köle­sine verilmesini şart koşarsa, ve bu kölenin çalışması da şarta bağlanmışsa, bu müdarabe de şart da caizdir.

Şayet, kölenin çalışması şart koşulmamış olur ve kölenin de borcu bulunmazsa şart sahih olur. Köle, ister mal sahibinin olsun, ister müda­ribin olsun farketmez.         

Eğer köle borçlu ise, ve müdaribin kölesi ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu şart sahih olmaz. Eğer mal sahibinin kölesi ise, bu şart sahih olur.

İmâmeyn'e göre ise, şart sahih olur. Ve kârın ona verilmesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet bu şart, fakirler için veya hacılar için olursa sahih olmaz.

Çünkü  bunlar,   ne  mal  sahibidir,   ne  de    sahibidir.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, müdarabe malı olarak, "kârın üçte biri, müdarıbın; üçte biri, mal sahibinin; üçte biri de müdarib kimi isterse onun olmak üzere, bin dirhem verirse, bu durumda karın üçte ikisi, mal sahibinin olur. Şart ise batıl olur.

Şayet, "kârın üçte biri, mal sahibi kimi isterse, onun olsun." şartı koşulursa, yine o, mal sahibinin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarabe malı olarak, kârın üçte biri mudanbın; üçte ikisi ise, (üçte birer olmak üzere) kendilerinin olmak üzere, iki kişi, müdaribe, bin dirhem verseler; müdarib çahştırsa ve kâr etse, bu durumda karın üçte birini kendi alır; geri kalan kâr, yarı yarıya mal sahiplerinin olur. Şayet müdarib  onlardan  her  birinin  karlarının,  birinden,  üçte bir hisse; diğerinden ise, üçte ikinin, üçte biri kendinin olmak üzere şart koşar, geri kalan da mal sahibinin olacak olursa, bu durumda kâr, onikî parçaya taksim edilir; Beş senmi, üçte iki alacağa verilir. Yedi sehmi de diğerine verilir, Serahsî'nin Muhtytı'nde de böyledir.

İki kişi, iki adama bin dirhem vererek, onlara: "Kârın yarısı iki­nizin olsun." dediklerinde onlardan birisi, "hissesinin, üçte birinin üçte ikisini"; diğeri de "hissesinin, üçte birini" almasını    söyler, ve ikinci adam, ikinci müdaribe "kârın yarısı senindir." derse, bu durumda kâr dokuz sehme bötünür: Birinin hissesinden yarının üçte ikisi, diğerine de beşte biri verilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, müdaribe, bin dirhem vererek, "bin dirhem de kendi malını katması şartiyle, kârın üçte ikisini almasını" söyler; müdarib de, her iki malı birbirine katarak çalıştırır ve kâr ederse; mal sahibinin kârının yarısına, diğerinin de üçte ikisine hak sahibi olur. Şayet, bin dirhemi veren zat, "kârın üçte ikisinin kendinin olacağını, üçte birinin de emek sahibinin olacağım" söylerse, taksim öyle olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem verip, "bin dirhem de kendisi katarak, ikisini bir çalıştırıp, kendi hissesi olan bin dirhemin kârının üçte ikisini, diğer bin dirhemin kârının da üçte birini almasını" şart koşarsa, bu müdarip için caizdir. Şart koşulduğu gibi, hissenin birinin kârının üçte ikisini, diğerinin kârının da üçte birini alır.

Şayet, bir adam, diğerine iki bin dirhem verip, "bin dirhem de, kendisinin katmasını ve kârını yarı yarıya almalarını" söylerse, bu da caiz olur. Eğer, iki bin dirhem veren şahıs, kendi nefsini şart koşar ve "dörtte üçünün kendisine, dörtte birinin de emek sahibine olacağını" söylerse, o zaman, mallarının miktarının üçte birini alırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kimse, diğerine bin dirhem vererek: "Eğer bununla buğday satın alırsan, kârının yarısı senin; un alırsan dörtte biri senin; arpa alırsan, üçte biri senindir." derse, bu durumda müdarabe,sahih olur. Neyi satın alırsa alsın, taraflar bu şarta uyarlar.

Eğer buğday satın alırsa, ondan sonraki satın alacağına sahip olamaz. Çünkü ortaklık ve sözleşme onun üzerine yapılmış olur.

Nafakanın müdaribe ait olacağı şart koşulur; o da sefere çıkarsa, bu şart batıl olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.

Eğer, sermaye sahibi: "Şayet bu şehirde çalışırsan, sana kârın üçte birisi vardır. Eğer sefere çıkarsan, kârın yansı senindir." derse; o adam da bu şehirde alıp seferde satarsa, İmâm Muhammet! (R.A.): "Müdarib satın aldığı üzerinedir. Şehirder satın alınca, şehirdeki, şarta"göredir. İster   aynı   şehirde   satsın,   isterse   başka   yerde   satsın   müsavidir.'' buyurmuştur.

Şayet alış-verişinin bir kısmını hazerda, bir kısmını seferde yaparsa, kârın durumu yapıldığı yerlere göredir.

Bir kimse, iki kişiye "birine, kârın üçte biri, kalanı mal sahibine"; "diğerine, ecr-i misil olmak" şartiyle müdarabe malı verdiği zaman bu müdarabe, ikinci hakkında fasiddir; onun kârda ortaklığı yoktur. Tasarrufta ayrılık yapamazlar. Çünkü, her ikisine verilen izin de, bakidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir.

 

3- MALININ BİR KISMINI, MÜDARABE OLARAK VERİP, DİĞER BİR KISMINI VERMEYEN KİMSENİN DURUMU

 

Bir adam, bin dirhemini bir adama verip, ona: "Yarısı sana borçtui; yarısı da sana müdarabe malıdır." der; o da, o şekilde alırsa, —bu söylendiği gibi— caizdir. Zehıyre'de de böyledir.

Şayet müdarib, bir iş yapmadan mal zayi olursa, bu durumda o, yarısını tazmin eder.

Eğer onu çalıştırır ve kazandımsa, karın yarısı müdaribin, yarısı da mal sahibinin olur.

Şayet müdariB malı çalıştırdıktan sonra veya bundan önce mal sahibi olmadığı halde, taksim ederse, onun taksimi batıl olur. Çünkü, yalnız başına taksim etmek yoktur.

Taksim edilen şeylerden birisi, mal sahibi teslim almadan önce zayi olursa, ikisinin malından zayi olmuş olur. Şayet zayi olmaz ve mal sahibi taksimine izin verirse; bu durumda taksim caiz olur. Mal sahibi, hissesini —zayi olana kadar— olmazsa müdaribin yarı hissesine müracaat eder.

Şayet müdaribin hissesi zayi olursa, o takdirde müdarip mal sahi­binin hissesine müracaat edemez. Ve mal sahibinin müdaribdeki alacağı beşyüz dirhem hali üzre durur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine: "Şu bin dirhemi al; yarısı sana borç; yarısı ile de iş yap.   Kazancının tamamı banadır." derse, işte bu caizdir; fakat, mekruhtur. Çünkü, bu durumda alacak menfaat sağlamış olmaktadır. Zehıyre'de de böyledir.

Eğer, o beşyüz dirhemi çalıştırır ve kazanırsa, o kazanç aralarında yarı yarıya ortaktır. Mebsût'ta da böyledir.

"Şu bin dirhemi al; yansı sana borçtur; yansı da müdarabedir. Onu çalıştır; kârın yarısı senindir." derse, bu caizdir.

Şayet: "Bin dirhemi al; yansı müdarabedir.; yansı da sana hibedir." der; müdarib de onu aldığı halde taksim etmezse, işte o hibe fasiddir; müdarabe ise caizdir.

Eğer müdarip onu çalıştırmadan önce, veya çalıştırdıktan sonra, mal zayi olursa; bu durumda o hîbe olan malın hissesi olarak, yansını tazmin eder. Muhıyt'te de böyledir.

Hibenin fasid olduğu kitab'da rivayet olarak bulunmamıştır. Ancak, "tazmin edilir." diye rivayet edilmiştir."

Şayet kâr yaparsa, yarısı hibenin ve müdaribindir. Geri kalan yarının kârı da şartlarına göredir.

Sonra hîbenin hissesi olan kârın, temiz olduğu hakkında bir şey söylenmemiştir.

Ebû Ca'fer şöyle buyurmuştur:

"Bu temiz değildir."

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A,)'ye göredir.

İmâm Muhammed (R.A.)se göre bu kâr tasadduk edilir.

Fakıyh Ebû İshâk el-Hâfız: "Bu bi'1-icma temizdir. Ve tasadduk edilmez." buyurmuştur. Serahsı'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi: "Yansı bıdâa, yarısı da müdarabedir." derse; işte bu caiz olur.

Eğer, bu mal, çalıştırmadan önce veya sonra zayi olursa, bu zayi mal sahibine aitdir.

Eğer kâr ederse, kârın dörtte üçü mal sahibinin, dörtte biri de mü­daribindir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, diğerine bin dirhemin yansım, emanet; yarısını da müdarabe olarak bıraksa, işte bu söylendiği şekilde caizdir. Eğer mü­darib, bu malın tamamında tasarruf yaparsa, bu durumda emanetin hissesini tazmin eder. Müdarabe için olan yan kâr ederse, bu kârın yarısı mal sahibinin yansı da müdaribin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bu rriüdârib malı ikiye böler; sonra o yarılardan biriyle müdarabe yapıp, kâr ederse; bu kâr, aralarında yarı yarıya ortaktır. Ancak, emanetin hissesi müstesnadır. Müdârib, onu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R. A.)'e göre tasadduk eder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine herevî olan bir top kumaşı verdiğinde, o da bu kumaşın yarısını, beşyüz dirheme sattıktan sonra, o adama, kalan yarıyı da satmasını emrederek, "tamamiyle müdârabe yapmasını" söyler ve "kârı yarı yarıyadır." diye şart koşarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre, kâr'a yarı yarıya ortak olurlar.

İmâmeyn'in kıyaslarına göre ise, kârın dörtte üçü, rnal sahibinin; dörtte biri de müdaribin olur. Vedianın (emanetin) tamamı mal sahibi­nindir.

Eğer müdarib bu iki malı birbirine katarsa; yarısı hakkında ona ecr-i misil yoktur ve müdârabe de fesada gitmiştir.

Şayet, mallan birbirine katmaz da, mudâraba yine fesada giderse, bu durumda, kendisine, ecr-i misil vardır.

Eğer müdarib için üçte iki; mal sahibi için de üçte bir şart kılarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasında, kâr'ı şart kıldıkları gibi, ara­larında taksim ederler. Vedîa ise, aralarında yarı yarıyadır.

Fakat, İmâmeyn'e göre müdarib için üçte bir; mal sahibi için ise, üçte iki vardır.

Mal sahibi için, kârın üçte ikisini; müdarib için de üçte birini şart koşarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kâr, aralarında yari yarıya taksim edilir.

İmâmeyn'e göre ise, müdarib için altıda bir vardır. Kârın baki kalanı, mal sahibinindir. SerahsFnin Muhıyti'nde de böyledir.

Bu baba ilaveten: Bir adam, diğerine bir top herevî kumaş verir; o da onun yarısını beşyüz dirheme sattıktan sonra, kumaş sahibi, diğerine: "Geride kalanını da satıp tamamının parasıyla, yüce Allah'ın vereceği rızık üzerine çalıştırmasını" emrederse, bu durumda o kâr aralarında yarı yarıyadır. Müdârip o kumaşın yarısını beşyüz dirheme sattıktan sonra onu çalıştırır ve beşyüz dirhemi de kendi üzerinde kalırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kâr da, vedia da aralarında yarı yarıyadır. Mebsût'ta da böyledir.

İmâmeyn'in kavline göre, bunun dörtte üçü, mal sahibine; dörtte biri  mudarıba;  vedianın tamamı ise mal sahibinedir.  Muhıyt'te  de böyledir.

Eğer mal sahibi, mudarabe mallarının ikisiyle de çalışmasını emreder ve "müdaribe kârın üçte ikisinin verileceğini" söyler; müdarip de onu çalıştırırsa, kârın üçte ikisi onun olur. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer vedia yaparsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasında, kâr yan yarıyadır.

îmâmeyn'in kıyasında ise, kârın üçte birisi müdaribindir.

Eğer müdarip, iki malı da çalıştırır ve kazandırırsa, karın üçte ikisi, mal sahibinindir. Vedianın tamamı da mal sahibinindir. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet mal sahibi, kendi nefsi için, kârdan üçte ikisini, müdarib için de üçte birini şart koşarsa, me's'ele hali üzerinedir ..Kâr ve vedîa ara­larında yarı yarıyadır. Mebsût'ta da böyledir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göredir. İmâmeyn'in kavline göre ise, mal sahibi için, altıda beş; müdarip içinse, altıda bir vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Fesada grden müdarabede, mal sahibinin ecr-i misil ödemesi gerekir mi?

Duruma bakılır: Eğer müdarip, iki malı birbirine katmışsa, işte o zaman, ona ecr-i misil yoktur. Eğer kalmamışsa, onun için çalıştığının ecr-i misli vardır. Serahsf nin Muhıytı'nde de böyledir. [3]

 

4- MÜDÂRlBİN —HARCAMA YÖNÜNDEN— SAHİP OLUP OLMADIĞI YETKİLER

 

Müdâribin çalışması üç nevidir

1) Müdarip, mutlak müdarabe malına maliktir; yani dilediği gibi tasarruf edebilir:

Bu nevi çalışma müdarabe babında ve ona tabi olanlarda olur. İhtiyaç için, rehin alma ve verme, icara tutma, icara verme, emanet alma ve emanet verme ve müsaferet (yolculuk) için alım ve satımda vekil yapmak bu cümledendir.

2) Müdâribin mutlak sözleşmeye malik ölup-olmamasıdir.

Bu nevide mal sahibi, müdaribe: "bildiğin gibi yap." der.

Bu, müdâribin, yetişebilmesine ihtimal bulunan şeylerde olur.

Meselâ: Müdarip müdarabe veya ortaklık malını başkasına vere­bilir. Ve müdarabe malını kendi malına veya başkasının malına kata­bilir.

3) Müdarip, mutlak sözleşmeye malik olmaz; sözü de geçerli olmaz. Ancak, mal sahibi ne derse onu yapar.

Müdâribin peşin veya va'deli satması caizdir. Kâfî'de de böyledir.

Bir müdarip, müdarabe malından bir şeyi satar; parasını da te'hir ederse;  bu mal sahibine  karşı  caizdir.  Ve  ona tazminat yapmaz. Gayetü'I-Beyân'da da böyledir.

Müdâribin,  kusur sebebiyle,  sattığı malın bedelinde bir şeyi indirmesi   (düşürmesi,   noksanlaştırması),   tüccarın,   aybı   sebebiyle düşmesi gibidir ve bu da caizdir. Çünkü bu, ticaret erbabının yaptığı bir şeydir.

Müdarip, malın kusuru olmadan, bedelinde   bir düşürme yaparsa o da caizdir. Bu da hasseten mudaribe mahsusdur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.), buna kaildir.

Bu durumda müdarip, o düşürdüğünün bedelini mal sahibine öder. Aldığı kâr paradan çalıştırıp kazandığı mudarıbındır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdârip, binmek için hayvan satın alabilir.

Ancak, müdarip gemi satın alamaz. Fakat gemiyi icarlayabilir. Meşhur rivayette müdarip, müdarabe kölesine, ticaret izni verebilir. Kâfî'de de böyledir.

Ticaret yapmasına izin verilmiş bulunan bir köle,  tasarruf yönünden, müdaribin sahib olduğu  haklara  sahibtir.   Onun  sahib olmadığı haklara da sahib değildir. Eğer izinli köle, bir ticaret kölesi satın alır; o da delilirse, — müdarip veya mal sahibi hazır olmadıkça— onu geri veremez; fidyede ödemez.

Müdarabe kölesi, borçlanırsa, mudarıb onu —efendisi hazır olsun veya olmasın— satabilir.

Şayet borcu sebebiyle, mudarib köleyi rehin bırakırsa» bu caiz olmaz. Çünkü rehin hüküm yönünden borç ödemekdir. Müdaribin ise, kendi borcunu müdarabe' malından ödeme hakkı yoktur. Serahsfnin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu müdarip, müdarabe kölesini, müdarabe borcundan dolayı rehin bırakırsa —ister üstünlük olsun, isterse olmasın— bu rehin caizdir. Rehin bırakmaz da, bu köle, bir adamın malını helak eder veya hay­vanını öldürür; müdarip de, mal sahibi olmaksızın, o köleyi satar veya onun borcu yerine veya müdarabe borcu yerine o köleyi verirse, işte bu caizdir. İster üstünlük olsun, isterse olmasın farketmez. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müdarib,  müdarabe malından olan köleyi veya cariyeyi nikahlayamaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet müdarib, müdarabe malından, mal sahibine bir eşya verip onu da geri satın alır ve tekrar satarsa, işte o şey, —ister eşya, ister arsa olsun— hali üzere müdarabe malıdır.

Eğer mal sahibi, müdaribin evinden rnudaraba malını —müdaribin haberi ve izni olmadan— ahp-satar ve onunla bir şey satın alırsa, mü-darip isterse bu alış-verişi bozabilir.

Eğer, bu durumda satın aiınan şey bir arsa ise, müdarib, bu alım-satımı bozamaz.

Müdarabe. malı, bir arsa olur; mal sahibi de o yeri iki bin dirheme satar; sermaye ise, bin dirhem olursa; sonra da o iki bin dirhemle, dört bin dirhemlik bir yer satın alırsa; satın alman o yer, mal sahibinin olur. Bu durumda mal sahibi, müdaribe beş yüz dirhem ödeme yapar. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarib, müdarabe malım, mal sahibine verirse, ikinci müdarabe sahih olmaz. Birinci mudarebe ise, bozulmuş sayılmaz. Yapılan kâr önceki şartlar üzerinedir. Kâfi'de de böyledir.

Mal sahibi, mudarebe malını, müdaribe veya müdarip, bunu mal sahibine satarsa, bu satış caizdir. İster sermayeden fazlaya olsun, ister noksana olsun farketmez. Bu durumda mudarabede batıl olmaz. Mal sahibi muhayyerdir. İsterse, satın aldığı müdarabe-malının parasını öder; müdarabe, hali üzere kalır; isterse, müdarabeyi bozar; parayı vermez. Muhıyî'te de böyledir.

Müdarip, boş bir yeri kiralayıp, oraya ağaç dikerek: "İşte bu müdarabe malıdır." derse; bu caizdir. O yerin aslı mal sahibinindir. Karma ise, şartlan üzerine bunlar ortaktırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malı ile, hurmalık veya ağaçlık satın alırsa, bu caiz olmaz. Bu durumda müdarip, müdarabe malım, sahibine öder. Her ne kadar, mal sahibi "istediğin gibi yap." demiş olsa bile, bu böyledir. Serahsî'nin Mnhıytı'nde de böyledir.

Müdaribin, tarla satın alarak oraya ziraat yapması caizdir. Eğer mal sahibi: "Dilediğini yap." demişse bu böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, tohumunu, çift sürecek hayvanım verip "Çalıştır, kazancı senin olsun." derse, bu durumda o ziraatın geliri, müdaribin olur» Eğer: "Çift süreceğin öküzler sana ait" derse bu da caizdir. Hâvi'de de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, tohumsuz tarla verir ve "dilediğini yap." derse, bu durumda da müdaribin orayı ekip biçmesi caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Satın alınan müdarebe cariyesine, müdaribin veya mal sahibinin cima eylemesi uygun olmaz. Bu cariyenin kıymeti ister sermayeden yüksek olsun, ister noksan olsun farketmez. Mebsût'ta da böyledir.

Her ne kadar, mal sahibi, müdaribe, "mudaraba cariyesine cima eyle." diye izin vermiş olsa bile, bu yine helal olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi, müdaribi, müdarabe cariyesi ile nikahlasa, bu nikah batıldır; müdarabe olduğu gibi kalır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, mal sahibinin kendine nikahladığı cariyesini satamaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, yemin karşılığında mal sahibinin azad eylediği köleyi satın alamaz. O köle, her ne kadar mudaraba malı olsa bile, bu böyledir. Kâfî'de de böyledir.

Müdarip, müdarabe malına binerek, sefere çıkabilir. Ancak yol emniyeti yoksa mudaraba malı ile yola çıkamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fakıyh Ebû'I-Leys'in Fetvâlârı'nda şöyle zikredilmiştir.

Bir adam, diğerine, bin dirhem müdarabe malı verip ona: "İstediğin gibi yap." demezse, bu müdarib, ticaret ehlinin yaptığı her işi yapabilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir sabiye veya ticaretten men edilmiş bir köleye müda­rabe malı verir; o da, o malla ahm-satım yapıp kâr ederse, mal sahibine karşı, bu durum caiz olup, kârını şartlarına göre taksim ederler. Şayet bu köle veya sabi çalışırken ölürsen, kölenin efendisi mal sahibine kölenin kıymetini öder. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, mudaraba malı ile içki veya domuz yahut müdebber veya ümm-ü veled satın alsa; —ister durumu bilsin, isterse bilmesin— bu durumda sermayeyi, mal sahibine öder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarib, bozuk bir alım-satimla, bir şey satın alırsa, bu da mü-dârebe malı olur. Çünkü, o emrolunmuştur. Fasid alım-satım da buna dahildir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, akrabalığı sebebi ile veya zevciyet sebebi ile yahut mül­kiyeti sebebi ile şehadeti caiz olmayan bir kimseden bir şey satm aldığında, bu alım-satımın kıymeti, emsalinin kıymeti üzerine ise, bütün alimlerimize göre, bu alım-satım caizdir. Ve eğer, insanları aldatacak şekilde alım-satım yapılmışsa, bu alım-satım caiz değildir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, müdarabe malında, şehadeti kabul olunmıyanların alacağı olduğunu kabul ederse, bunu kendi malından ödemesi lazımdır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Ancak, borcu olmı-yan köleye borç ikrar ederse, onu müdarabe malından öder.

İmâmeyn'e göre ise; müdaribin —bu malda, şehadeti kabul edil meyenlerin, alacaklı olduklarını— ikrarı caizdir. Yalnız kölesi ve müka-tebesi için caiz değildir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Bu durum,  müdarabe  malında bir  fazlalık olmadığı  zaman böyledir.

Şayet bir fazlalık olursa, ikrarı sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, bin dirheme bir cariye satm alarak, teslim alsa; sonra da onu bin dirheme satsa; parasını da ödemezse; bilahare de o cariyeyi, kendi nefsi için beş yüz dirheme satm alsa, işte bu caiz değildir.

Keza, müdarip, o cariyeyi iki bin dirheme satsa da, parasının tamamını alsa; yalnız bir dirhemi kalsa, bundan sonra da o cariyeyi, kendi nefsi için veya mal sahibi için satın alsa, alış bedeli önceki bedelden aşağı olursa bu, caiz olmaz.

Keza, o cariyeyi, kendinin veya mal sahibinin oğluna veya babasına yahut kölesine veya mükatebine satması caiz değildir.

Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'in kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise; bunlardan mükateb ve köle hariç, diğerlerine satışı caizdir.

Müdarip oğlunu veya mâl sahibinin oğlunu, o cariyeyi satmaya vekil tayin ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu satış yine caiz olmaz.

Şayet müdarip, mal sahibini, müdarîbi bu iş için vekil tayin ederse, bu alış-veriş de caiz değildir. Mebsût'ta da böyledir.

Beşir bin Riyâd, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

İki şahıs, bir kimseye, bin dirhem müdarabe malı vererek: "Çalış." deseler; mudarıb da kesesini açarak o paraları birbirine katsa, bu caiz olur; tazminat gerekmez. Muhiyt'te de böyledir.

Müdarip, müdarabe malı ile, bir cariye satın aldıktan sonra, "bu cariyeyi, kendi nefsi için, satın aldığını" söylese, bu durumda mal sahibi, "istediği gibi yapmasına" izin vermiş olsun veya olmasın, bu şahsın müdarabe malı ile kendi nefsi için satın alması batıldır. Ve bu cariyeye cima da yapamaz. Bu cariye, müdarabe malı olarak kalır. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu durumda, şayet müdarip, "o cariyeyi kendi nefsi için aldığını" söylüyorsa, burda iki ihtimal vardır:

1) O cariyeyi, ya kendi parasından veya müdarabamn kârından almıştır.

2) O cariyeyi değerinden fazla bedelle almıştır. İşte bu caiz değildir. Ancak,   bedelini  babasının  malından  veya  oğlunun   malından

vermişse, caizdir. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre; bu caiz olmaz. Ve müdarip, mal sahibine tazminat öder. Cariyede müdarabe olarak kalır.

Yalnız, mal sahibinin yanında: "Ben, bu cariyeyi nefsim için alıyo­rum." der, mal sahibi de, buna razı olursa, işte bu caiz olur. Muhiyl'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R. A.), Ziyâdat'ta şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine: "Şu bin dirhemi, müdarabe olarak al." der; o adam da, onu alıp, bin yeni dirheme, bir müdarabe cariye satın alır; sonra da o dirhemlerin katkıntılı ve zayıf olduğunu görür ve her ikisi de bu durumu bilmez veya onlardan birisi bilmezse, bu ahş-veriş müdarabe olarak caiz olur.

Bundan sonra müdarip aynı cariyeyi, o dirhemlerle satıcıya verirse; bu durumda müdarip, hiç bir şey için mal sahibine müracaat edemez. Ve sermaye, züyûf olarak alır.

Şayet cariyeyi satan şahıs, kabul etmez ve bu dirhemleri, müdaribe geri verirse, o takdirde, müdarib de yeni dirhem için mal sahibine müra­caat eder. O zaman, sermaye yeni dirhemler olur.

Şayet müdarip satın almadan önce, bakıp, dirhemlerin zayıf olduğunu anlar; sonra da, müdarabe olarak, nakden verip cariyeyi satın alırsa; sermaye zayıf dirhemlerle olmuş olur.

Şayet müdaribin aldığı dirhemler, katkmtılı veya kalay olmuş olur ve müdarib de, onunla bir cariyeyi, taze bin dirheme satın alırsa; bu cariye mal sahibinin olur.

Bu söylediğimiz, üç yönden de müdarabe olmaz.

Bu durumda müdarip için, çalıştığının karşılığında ecr-i misil vardır. Eğer dirhemler yeni dirhem olduğu halde, belirli miktardan az olursa (Meselâ: Beşyüz dirhem olursa) müdarib de, bin dirheme bir cariye satın alırsa, o zaman cariyenin yarısı, müdarabe olur; yansı da, —üç vücûha göre de— mal sahibinin olur.

Müdarip o cariyeyi satarak kâr eylese, bu kârın yarısı mal sahibinin olur. Diğer yarısı ise, şartlan üzerine aralarında taksim edilir. Müdarip için ecr-i misil olmaz. Müdarip onu, mal sahibi için almış olur.

Şayet müdarip ve mal sahibi, dirhemlerin katkınülı veya zayıf yahut noksan olduğunu bilirler ve onlardan herbirisi diğerinin de bildiğini bilirse; bu durumda müdarabe müşarün ileyhedir.

Eğer dirhemler zayıf olur ve müdarip onunla bir cariye satın alırsa, o zaman, o müdarabe malı olur.

Şayet yeni dirhemlerle alırsa, nefsi için almış olur. Eğer dirhemler katkınıtlı veya kalay olur ve müdarip de onunla bir şey satın alırsa, bu durumda satın alınan şey mal sahibinin olur. Müdaribe de çalıştığının karşılığı olarak, ecr-i misil vardır.

Eğer dirhemler noksan ise, bu alınan şey müdarabe malı olur. Hatta cariyeyi, —beş yüz dirhem almış olduğu halde— bin dirheme alırsa, o takdirde, bu cariyenin yansı, müdarebe; diğer yarısı da müdaribin kendi malı olur. Zehıyre'de de böyledir.

Müdarip, mal ile bir eşya satın aldığında daha üstün kaliteli mal bulunur ve. mal sahibi, onu satmasını, müdaribden istediği halde, mü­darib buna razı olmaz ve onu elinde— daha fazla kâr etmek için—

tutmak isterse; bu durumda müdarip, onu satmaya zorlanır. Ancak mal sahibine vermek istiyorsa, o zaman, zorlanmaz. Fakat, ona: "İstersen, onu tut ve mal sahibinin malını ver. Şayet onda kâr varsa, onu ser-mayaye kat." denilir. Bedâi"de de böyledir.

Mal sahibinin, bundan kaçınmaya hakkı olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, mal ile eşya satın aldıktan sonra: "Ben, onu kâr edene kadar bekleteceğim." der; mal sahibi de onu satmasını isterse; bunda iki vecih vardır:

1) Müdarabe malında bir üstünlük olabilir. (Şöyleki: Sermâye bin dirhem olduğu halde, eşyayı iki bin dirheme satın almış bulunabilir.)

2) Müdarabe malında üstünlük bulunmayabilir. (Şöyleki: Sermaye bin dirhemdir; alınan eşya da bin dirheme alınmıştır)

Bu iki vecihte de müdaribin bekletme hakkı olmaz. Anak, mal sahibinin sermayesini geri vermek şartiyle bekletebilir.

Eğer, bu malda bir üstünlük yoksa, bu böyledir.

Şayet üstünlük varsa, o takdirde, bekletebilir.

Müdaribin bekletmeye hakkı olmayınca, onu satmaya zorlanır mı?

Eğer, bu malda üstünlük varsa, müdarip onu satmaya cebredilir. Ancak mal sahibine: "Sana, ben sermayeni de, kârdalı hisseni de veriyorum." derse satmayabilir.

Şayet eşya da fazlalık varsa veya: "Sana sermayeyi verdim." derse, o takdirde, müdarip, bu malı satmaya zorlanamaz; mal sahibi kabul etmeye zorlanır.

Malda fazlalık yoksa, satışa zorlanamaz ve mal sahibine: "Bu malın tamamı senindir. İstersen sermayeni alıp, malına ilave edersin." denilir. Mebsût'ta da böyledir.

Alımda, satımda, icarede, bıdaada ve diğerlerinde sahih olan müdarabede, müdarib için caiz olan şey fasid, müdarabede de caiz olur. Ve bu durumda müdaribe tazminat gerekmez. Eğer, müdaribe: "İsteğin gibi çalış." denildiğinde, sahih olan müdarabede caiz olan şey, fasid olan müdarabede de caiz olur. Füsûrlü'l-Isnâdiyye'de de böyledir.

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir. [4]

 

5- MÜDÂRABE MALINI (= SERMAYEYİ — ORTAKLIK İÇİN) İKİ KİŞİYE VERMEK

 

Bir adam, iki kişiye bin dirhemi —yan yarıya— verir; bunula iki bin dirhem değerinde bir köle satın alıp, onu teslim alırlar ve bu şahıslardan birisi, diğerinin emri olmaksızın, bu köleyi, bin clîrhem değerinde bir yer karşılığında satar; buna da, mal sahibi izin verirse, bu işlem caiz olur. Çalışan müdaribe karşı, kölenin kıymeti bin dirh^m(iir; mal sahibi, onu sermaye olarak alır; diğer bin dirhem de onun kârıdır. Mal sahibi, onun da yansını, kâr olarak alır; yansı da iki rn\iclarip arasında ortaktır. Âmil olan.mudarıbdan, kârdan olan hissesi kadarını düşer. Bu ise, bin dirhemin dörtte biridir. Kalanım borçlanır. Diğer müdaribin hakkı, mal sahibine katılır. Bundan imtina edemez.

Şayet mudanb o köleyi ikibin dirheme satar; buna da mal sahibi izin verirse; bu her iki müdarip adına da caiz olur. Satıcıya da tazminat gerekmez. Müşteriden iki bin dirhemi alır. Bu durumda, ikisr birden satmış gibi olur.

Şayet, iki bin dirhemden aza veya daha fazlaya satar mal sahibi de buna izin verirse, bu izin batıl olur.

Şayet, mal sahibi onu satar ve iki müdaripden birisi ona izin verirse; onu kıymetine satmış olması halinde— bu caiz olur.

Eğer kıymetinden aza veya çoğa satarsa, —ikisi de izin verene kadar— caiz olmaz.

Eğer iki müdaripden birisi, bizim söylediğimiz Hatlardan birine satar diğer müdarib de ona izin verir de; mai sahibi ise, izin vermezse, bu da —eğer insanlar aldanmış saymıyacak kadar noksana satmışsa__caiz olur.

Şayet insanlar aldanmış sayacak kadar noksana satarsa, 0 cai2 olmaz.

Bu, İmâmeyn'in kavlidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu da caiz olur. Bu işlem, ikisi birlikte satmış menzilindedir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, iki kişiye —yan yarıya— bin dirhem müdarabe vererek: "Re'yinizle amel eyleyiniz." der veya bunu demezse, bu iki kişi, yalnız alış-veriş yapamazlar.

Eğer onlardan birisi, sermayenin yarısıyla, arkadaşının izni olmaksızın çalışırsa o yarıyı zamin olur ve öder. Mebsût'ta da böyledir.

Bu şahıs, haram olması sebebiyle, yaptığı kârı tasadduk eder. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet müdariplerden birisi, diğerinin izniyle çalışırsa, bu durumda tazminat yapmaz. Mal sahibi onların her birinden sermayeyi alır.

Çalışanın elinde kalan kâr, şartlan üzerine, mal sahibiyle müda-ribler arasında taksim edilir.

Mal sahibi, —muhalif olan müdarip kaçınırsa— sermayeyi, muvafık oln müdaripden alır.

Kârdan artanın yansını da mal sahibi alır. Dörtte birini, ise, muvafık olan müdarip alır. Muhalifin hissesi olan dörtte bire bakılır. Bu, kârdan hissesi kadar ise, ona verilir.

Bunun şekli şöyledir: Sermaye bin dirhem olduğunda, muvafık olan müdaribin elinde bulunan da bin beşyüz dirhem olsa (bin dirhemi kâr beşyüz dirhemi sermaye), (sermayeden) beşyüz dirhem de muhalif olan mudarib bulunsa, işte o zaman, mal sahibi sermayesi olan bin dirhemi alır; geride beşyüz dirhem kâr kalır. Onu da muhalifde olan beşyüz dirheme ilave edince, kâr bin dirhem olur. Bu kâr dört sehme ayrılır: İki sehmi, mal sahibinin; bir sehmi, muvafık; bir sehmi de muhalif olan müdaribin olur. O zaman, muhalifin kârdan hissesi ikiyüz elli dirhem olarak ortaya çıkar. Üzerinde de beşyüz dirhem alacak vardır. Kârdan nasibi kadar olan hesap edilir. (O ikiyüz elli dirhemdir) İkiyüz elli dirhemi geri verir. Muvafık olan müdaribin elinde bin dirhem varsa, beşyüz dirhemi muhalifde olan beşyüz dirhemin üzerine zammedilir. Kârın tamamı ikibin dirhem olur. İşte bu durumda muhalifin kârdan hissesi beşyüz dirhem olur. Bu da kendi üzerinde bulunan dirhemler kadardır. Bu durumda ona, bir şey vermek gerekmez. Eğer muvafık müdaribin elinde üçbin dirhem varsa, kâr ikibin dirhemdir; bu muhalifin üzerinde olana ilave edilince, kâr iki bin beşyüz dirhem olur. Ondan muhalifin nasibi dörtte biridir, (ki bu altıyüz yirmi beş dirhem eder.) üzerinde olan da beşyüz dirhemdir işte o zaman, ona yüzyirmi beş dirhem verilir. Onun hissesinin tamamı, kârdan hissesi, mal sahibi ile muvafık olan müdaribin arasında, ikisinin hisselerine karşılık üç bölük olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet muhalifin elindeki zayi olmaz da, arkadaşının izniyle çalışanın elindeki zayi olursa, o zaman, muhalif olan müdarip, ser­mayenin yarısını öder; başkasını Ödemez.

Şayet müdaripler, müdarabe malı olan bin dirhemi alıp, aralarnda yan yarıya taksim ettikten, sonra onlardan birisi, bu yarı mal ile, bir köle satın alır; buna da arkadaşı izin vermiş olursa, onun izin vermesiyle, bu köle mi'darabe malı olmaz, Şayet, ikisi birden, bin dirheme bir köle satın aldıktan sonra, bu köleyi, onlardan birisi satar ve buna arkadaşının da izni olursa, caiz olur.

Keza, mal sahibi izin verirse, yine caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

İki müdarip, bir köle satın aldıklarında, onlardan birisi, onu bir yer mukabili veya bir cariye mukabili satar; arkadaşı ona izin vermiş olsa bile, bu kıyasen caiz olmaz; istihsanen ise caiz olur.

Arkadaşı izin vermediği halde, müşteri o yeri veya o cariyeyi tes -limalıp, onu bin dirheme sattıktan sonra,—müdaribin arkadaşı, izin verse, bu caiz olmaz ve o köle, müdarabe olarak geri verilir. Bu köle, bu iki müdaribin elinde olur. Satan müdarip o cariye veya yerin kıymetini öder; semeni de onun olur.

Şayet, arkadaşı cariyenin veya yerin satımına izin vermediği halde, mal sahibi izin verirse, bu durumda satış caiz olur ve o köleyi satan mü­darip, kıymetini mal sahibine öder; satın aldığı şey ise, kendisinin olur. Ve bu durumda müdarebe batıl olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [5]

 

6- MÜDARABE KARŞI İLERİ SÜRÜLEN ŞARTLAR

 

Mal sahibi, müdaraba hakkında, müdaribe karşı istediği zaman jart koşabilir.

Şayet, mal sahibinin, şart koşmakta bir faydası varsa, o şartı coşabilir ve bu şart sahih olur. Müdaribin, o şarta riayet etmesi ve onu rerine getirmesi icabeder.

Şayet, müdarip şartı yerine getirmezse, o zaman, mal sahibine mhalif olur. Ve onun izni olmaksızın çalışmış bulunur.

Eğer ileri sürülen şartta, mal sahibine bir fayda yoksa, bu şart sahih leğildir. Bu durumda, mal sahibi sükût etmiş gibi sayılır. Muhıyt'te de >öyledir.

Mal sahibi, müdaribin Özellikle belirli bir beldede çalışmasını veya [belirli bir şey satmasını isterse, müdarip onunla kayıtlanmış olur. Ve müdaribin onu tecavüz etmesi (yani mal sahibinin sözünden dışarı | çıkması) caiz olmaz.

Keza, bu- müdarip, o beldeden çıkacak olan kimseye bir şey veremez.

Şayet müdarip, başka bir yere çıkar da bir şey satın alırsa, onu tazmin eder. Kârı kendisinin olur; sermayeyi tazmin eder.

Eğer gittiği yerden bir şey satın almadan eski yere gelirse, tazmi­nattan kurtulur ve mal (sermaye) yine müdarabe malı olur ve hali üzerine kalır.

Keza, şehirde bir kısmını alıp, bir kısmını geri verirse, bu malları, o şehirde satın almış ve geri vermiş gibi olur. Kâfî'de de böyledir.

Şayet, müdarip, malm (sermayenin) yansı ile bir şeyi, (Küfe şart koşulduğu halde) Kûfe'nin haricinden alır; sonra da Kûfe'ye döner; yarısı ile de, Kûfe'den bir şey alırsa; satın alınan şey de, kârı da müdâribin olur. Bu durumda mal (sermaye) onun yanında, emanetmiş gibi kalır. Ve mudareb.e hali devam eder.

Bu mes'elede, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve tmâm Muhammed (R,A.): Bu müdarip, bu kârım tasadduk eder." buyurmuşlardır. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer mal sahibi, "müdaribin, Küfe sokaklarında çalışmasını" şart koşmuş olduğu halde o, sokakların haricinde yine Küfe'de çalışırsa, bu istisnaen caiz olur.

Şayet: "Yalnız sokaklarda çalış." dediği halde müdarip başka yer­lerde çalışırsa, —şarta uymadığı için— sermayeyi öder. Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Müdaribin, özellikle belirli bir yerde çalışması hususunda, şu altı lafızla söz bağlanmış (kesinleşmiş) olur:

1) "Müdarabe malını, Kûfe'de çalışmak üzere, sana verdim."

2) "Müdarabe malını, Kûfe'de çalışman için sana verdim."

3) "Küfe'de çalış."

4) "Onunla Kûfe'de çalış."

"Yarısı ile Kûfe'de çalış." gibi, iki manaya gelebilecek sözle, bağlantı olmaz.

5) "Yan yarıya sana müdarabe olarak verdim; Kûfe'de çalış."

6) "Kûfe'de çalıştır." Kâfî'de de böyledir. Kudûrî'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, müdaribe bin dirhem verir ve ona: "Bu bin dirhemi yarı yarıya al; buğday satın al." derse işte bu, un almasını da içine alır.

Keza: "Bin dirhemi al; bununla yiyecek satın al." der ve benzeri sözler söylerse, bu müdarabe için bir açıklama olur.

Bu durumda müdarip, yiyecek almaz da başka bir şey alırsa; —mal sahibine muhalefetinden dolayı— sermayeyi borçlandırmış olur.

Eğer: "Şu bin dirhemi al; onunla yiyecek satın al." derse; müdarip bu durumda hem yiyecek, hem de başka şey alır. Çünkü sermaye sahibi "satın al." sözü ile, herşeyi almaya işaret etmiş demektir. Muhıyt'te de böyledir.

Sermaye sahibi, müdaribe mal verir ve: "Yalnız yiyecek al." derse, bu durumda müdarip, kendi nefsi için hayvan —kiralayabilir.

hayvana hem biner, hem de yiyeceği yükletir. Şayet kiralık hayvan bulamazsa, satın da alabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bu durumda müdarip, yiyeceğini yükletmek için, gemi satın alamaz. Ancak o beldede, ticaret işlerinde gemi kullanılmak adeti varsa; o zaman satın alabilir. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.

Müdârip, aldığı yiyeceği içine koyup, orada satmak üzere, ev de kiralayabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, müdaribe köle almak üzere bin dirhem verdiğinde, bu müdarip, başka* bir şey alamaz. Bu müdarip, köleyi bulunduğu şehirden de başka yerlerden de alabilir. Ve bunu taşıtmak için, hayvan da kira­layabilir.  Ve bu kölelerin yemesi ve giymesi için harcama da yapabilir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, mal sahibi: "Köleyi, filandan al ve filana sat." derse, bu kayıt sahih olur. Bu durumda müdarip, başkasından alıp, başkasına satamaz. Kâfî'de de böyledir.

Müdaribe mal (sermaye) veren şahıs, ona yalnız Küfe ehlinden alıp, Küfe ehline satmasını" söylerse bu durumda müdarip Kûfe'de satı.ı alır; Kûfe'de satar. Fakat, aldığı ve sattığı şahıs, Kûfeli olmazsa bile bu caizdir.

Eğer, müdaribe sermaye veren şahıs, ona: "Sarrafdan al ve sarrafa sat." derse, bu müdaribin sarrafdan başkasından alması ve satması caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, müdarabe malını, bir vakitle kayıtlarsa, o vakit çıkınca anlaşma bozulmuş olur. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, başkasına, müdarabe malı olarak. bin dirhem verir ve ona "peşin al, peşin sat." derse; müdarip, yalnız peşin alır ve peşin satar. Veresiye satın alıp, satamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, "vadeli satmasını" söyler; ö da peşin satarsa, bu caiz olur. Alimlerimiz, bu hususta: Peşin alıp sattığı zaman, kıymeti, vadeli vereceği zamanın kıymeti kadarsa veya daha fazla ise, işte bu caizdir. Eğer noksansa, bu emre muhalefet olur." demişlerdir. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, müdaribe verdiği malı, bin dirhemden fazlasına sat­mamasını söyler; o da, bin dirhemden fazlaya satarsa, bu satış caizdir. Zira bu, her ikisinin de hayrınadır. Hâvî'de de böyledir.

Müdârabe malı, mutlaka olsa (şöyleki, mal sahibi müdaribe vere­siye verme veya un satın alma, yiyecek de satın alma veya filandan satın alma veya yolculuğa çıkma" derse) müdarip de, alıp-satar ve bu emre uymazsa mudarabe sahih olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müdarip, malın bir kısmı ile birşeyler aldıktan sonra, mal sahibi ona: "Buğdaydan başka bir şey alma." derse; bu durumda müdarip, başka bir şey satın alamaz. Ancak buğday satın alabilir. Önceki aldığı, şeyi satınca da, onun parası ile buğdaydan başka bir şey alamaz. Hâvî'de de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, elbise almak üzere mal verse, (elbise giyile­ceklerin cins ismi olduğundan) bu müdarip her türlü elbise alabilir. Deniz   koyunu   yününden   yapılmış,   ipekden   yapılmış,   pamukdan yapılmış, ketenden yapılmış, hertürlü elbiseyi ahp-satabilir.

Bu müdarip giysinin haricinde birşey alıp-satamaz. Keza mal sahibi, müdaribe: "Bez al." derse, o —ötekinin hilafına— ibrişim ve emsali şeyleri alamaz. Ancak pamuk ve ketenden yapılmış bezi alabilir. Meb-sût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Yüce Allah'dır. [6]

 

7- MÜDÂRİBİN, BİR BAŞKA ŞAHSI MÜDÂRABE ORTAĞI YAPMASI

 

Müdarip, müdarabe malını, mal sahibinden izinsiz, bir başkasına verse; o adam,  o malı  harcamadıkça,  —yalnız vermiş olmasından doiayı— onu ödemesi gerekmez. Tebyîn'de de böyledir.

Bu durumda, mal sahibi muhayyerdir: İsterse, malını birinci adama ödetir; isterse, ikinci adama ödetir.

Birinci adam öderse, ikinci adamla, kendi arasındaki müdarabe sahih olur. Bu müdarabenin kârını, anlaşmalarına göre aralarında taksim ederler.

Şayet ikinci adam öderse, o ödediği mal için, birinci adama müra­caat eder. Müdarabe sahih olur. Kâr iki müdarib arasında, anlaşmala­rına göre taksim edilir.

Bu durumda kâr ikinci adam için temiz olur. Birinci adam için temiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.

Şayet mal sahibi, ikinci müdaribin kârından almayı isterse, mü-dariplerin ikisi de —kendi— mal sahiplerine, tazminatta bulunmazlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bu,  her  iki  müdarebenin  de  sahih  olduğu  zaman böyledir. Tebyîn'de de böyledir.

Eğer birinci müdarabe fasid olur; ikinci ise, caiz olursa; onlardan ikisine de tazminat gerekmez. Bu durumda kârın tamamı, mal sahibi­nindir. .Birinci müdarib için ise ecr-i misil vardır. İkinci mudarıb için, anlaştıkları kârdan hisse vardır.

Şayet birinci müdarabe caiz olur da, ikinci müdarabe fasid olursa, müdariblere tazminat,gerekmez. Bu durumda, ikinci müdarip için ecr-i misil vardır.

Birinci müdarip için ise, kârdan şartlan kadar hisse vardır.

Keza, her iki müdaraba fasid ise, müdariblerden her ikisi de taz­minat yapmazlar. Hâvî'de de böyledir.

Ve eğer, ikinci müdarip malı zayi etmiş veya bağış yapmışsa, tazminat —birinciye   değil ikinciye   mahsustur.   Çünkü   bu   fiile başlama, birincinin emrine muhalefettir.

Bu, şuna muhaliftir: "O, malı çalıştırsaydı, birinci müdaribe itaat etmiş olurdu. Bu durumda da mal sahibi, her iki müdaripten de tazminat isteyebilirdi. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet ikinci müdaripten, o malı çalıştırmadan önce, birisi zoraki alsa, her iki müdaribe de tazminat gerekmez. Bu durumda tazminat, zoraki alana aittir. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, diğerine müdarabe malı verdiğinde, ona: "Bu malda, bildiğin gibi hareket et; yüce Allah'ın rızıktan vereceği kâra ortağız." der; bu şahıs da, o malı, müdarabe olarak, ikinci bir şahsa verip ona "kârın üçte birini vermeyi" şart koşarsa, bu ikinci müdarib için, kârın üçte biri; mal sahibi için de, kârın yarısı vardır. Birinci müdarib için ise, karın altıda biri vardır. Ve bu caizdir.

Eğer birinci müdarip, ikinci müdaribe "kârın, yansım" şart koşmuşsa; bu durumda kârı, mal sahibi ile.ikinci müdarip, yarı yarıya taksim ederler.                          ,

Şayet birinci müdarip, "kârın, üçte ikisini, ikinci müdaribe ver­meyi" söyiemişse, yine bu kâr, mal sahibi ile ikinci müdarip arasında, yarı yarıya taksim ediîir. Ve bu durumda birinci müdarip, ikinci müda­ribe, "kârın, altıda biri kadarını borçlanır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyiedir.

Mal sahibi, birinci müdaribe: "Al şu malı, kârına yarı yarıya ortağız." veya: "Yapacağın kârdan yarı yanyayız." yahut: "Allah'ın vereceği rızıktan yarı yanyayız." veya: Sana rastlayan kârdan yan yarıya alacağız." ve: "İstediğin gibi hareket edebilirsin." derse; birinci müdarib te bir başkasına: "Kârının yansı veya üçte ikisi yahut altıda beşi

senindir." derse; bunların tamamı sahihtir. İkinci müdarip, kârdan kendine şart koşulanı alır; geri de kalan mal sahibi ile birinci müdarip arasında yarı yarıya paylaşılır. Mebsût'ta da böyledir.

Bişr bin Velîd'in Müntekâsı'nda, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

Bir adam, diğerine bin dirhemi, kârı yarıya olmak üzere verir ve ona: "Bildiğin gibi yap." derse; o da ikinci bir adama, o malı, müdarabe olarak vererek: "Yüce Allah'ın vereceği rızka yarı yarıyayız." derse; bu durumda, kârın yarısı, mal sahibinin; diğer yarısı da, yarı yarıya iki müdaribindir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine, bin dirhem müdarabe malı vererek: "Bildiğin gibi yap." derse; o da, bir başkasına vererek: "Bildiğin gibi yap." derse; ikinci müdarip için, o malı, üçüncü  bir müdaribe verme hakkı vardır. Bu durumda ikinci müdarip, birinci müdarip gibidir.  Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, birinci müdarip, ikinciye malı verirken:  "Bildiğin gibi yap."  demezse ikinci müdarip,  o malı başkasına müdarabe olarak veremez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, müdarabe malını, diğerine verir: "Bildiğin gibi yap." demez; o da, o malı, müdarabe olarak, üçte bir kârla, başkasına verir ve ona: "Bildiğin gibi yap." demez bu şahıs da başka bir müdaribe vererek; "Altıda biri senin." der o daçalıştırıp kâr ederse; birinci müdarip, mal sahibine tazminattan kurtulur.

Mal sahibi ise, bu durumda muhayyerdir: Sermayeyi dilerse, ikinci müdaribe ödetir; dilerse üçüncü müdaribe ödetir.

İkinci müdarip ödeme yapınca, birinci müdaribe müracaat edemez.

Üçüncü müdarip ödeme yapınca, o, ikinci müdaribe müracaat eder.

Kâr ise, anlaşmalarına göre aralarında taksim edilir.

Şayet birinci müdarip, malı verirken: "Karın üçte biri senin. Bildiğin gibi yap." deyip ikinciye verir; ikinci müdarib de, o malı üçüncüye "Kârin altıda biri onun olmak üzere" verirse, mal kâr etsin veya etmesin, mal sahibi o üç müdâribten hangisini isterse, ona ödetir.

Üçüncüye ödetirse, o ikinciye, ikinci de birinciye tazminat yaptırır.

Şayet mal sahibi ikinciye ödettirirse, o da birinciye müracaat eder.

Eğer mal sahibi birinciye tazmin ettirirse, işte o diğerlerine müra­caat edemez.

Kâra gelince, son müdarip için altıda bir, ikinci için altıda bir, birinci için de üçte iki vardır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, inan şirketinin haricinde, ortaklaşma yapabilir. Bu durumda kâr, aralarında şartlarına göre taksim olunur.

Kâr aralarında taksim olununca, mal sahibiyle müdarip, kendi şartlarına göre, muamele ederler. Bedâi"de de böyledir.

Birinci müdarip, müdarabe malını, ikinci bir müdaribe, yüz dirhem kârla verir; o da, onu çalıştırırsa, bu durumda mal sahibine her hangi bir tazminatta bulunmaz. Çalıştıran şahsın birinci müdaribe, ecr-f misil vermesi gerekir. O da, mal sahibine müracaat eder.

Eğer kâr yapmışsa, mal sahibiyle müdarip, onu, şartlan üzere ara­larında taksim ederler.

Şayet mal sahibi, birinci müdaribe "kârdan yüz dirhem vereceğini "söylediği halde, "bildiğin gibi yap." demez, o da, diğer bir şahsa vererek: "Kârın yarısı senin..." der; o da o malı çalıştırırsa bu durumda, her iki müdarip için de tazminat yoktur.

Burada birinci müdaribe ecr-i misil vardır. Birinci müdarib de, ikinci müdaribe, kârın yansını verir. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu, Allah'u Teâlâ bilir. [7]

 

8- MÜDARABE'DE MURABAHA VE TEVUYE

 

Bubab'da:

1) Müdaribin, Mudarabe Malını, Murabaha ve Tevliye Olarak Başkasına Satması;

2) Müdârabe Malını, Müdaribin ve Mal Sahibinin Kâr'la Satması;

3) İki Müdarip Arasındaki Kâr; olmak üzere, üç bölüm vardır. [8]

 

1- Müdâribin, Müdârabe Malını Murabaha Ve Tevliye Olarak Başkasına Satması

 

İmam Muhammed (R.A.), Camiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur:

Bir müdarip, eşyaları taşıtmak ve sair masraflardan sonra, müda-rabe malını, kârla satarsa; kendi giyimine, yemesine, bineğine, yağına ve elbisesini yıkatmaya yaptığı masrafı, müdârabe hesabına katamaz.

Fıkıhta asıl şudur: Belirli malda fazlalık, hakikaten veya hükmen olsun bu durumda re'sü'1-mal ona ilave edilir.

Ayında hakikaten ve hükmen fazlalık gerekmeyen hiç bir mal, re'sü'1-mâl değildir. Ona bir şey ilave edilmez. İlave etmek gerekirse, müdarip kârlı satışta, yalandan kaçınarak, onu olduğu gibi söyler. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet müdarip, bir eşyayı bin dirheme satın alır ve onun üzerine iki bin dirhemlik etiket kor; sonra da, onun müşterisine: "Ben onu, eti­ketinin üzerine kârla satıyorum."  derse;  müşterinin ona:   "Etiketi kaçtır?" demesi caizdir. Ve, bunda bir beis yoktur. Eğer müşteri, satış fasid olduğunda,, etiketi de bilirse, o zaman muhayyerdir. O malı satın alıp ve sattıktan sonra, etiketini bilirse bu satış batıl olur. Kıymetini ödemesi gerekir. Bu durumlarda kârsız satışta, kârlı satış gibidir.

Eğer müdarip, bir adama kârsız verir, müşteri de, onun etiketini bilmeden başkasına satarsa, satış caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine: "Bu dirhemi, bir dirhem kârla, sana sattım." der; onun bedeli de yirmi dirhem olursa; şayet onu on dirheme satın almışsa, dediği doğrudur. Şayet bir dirhem, iki dirhem ederse, bedel otuz dirhem olur; eğer on dirhem, onbeş dirhem ederse, bedel onbeş dirhem olur.

Keza: "Bir dirhemi, yarım dirheme sattım." derse; on dirhem, onbeş dirhem olur. Keza; on dirhem, (onbirbuçuk dirhem) ederse; kâr birbuçuk dirhem eder.

Şayet: "On dirhem, onbeş dirhem kârladır." derse; parası yirmibeş dirhem olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, müdarabe malı ile, yirmi dirheme bir elbise satın aldığında, bu elbise, adamın yanında kıymetini kaybedip üç dirheme düşer; sonra da onları birer dirhem kârla satarsa, parası altı dirhem olur. Şayet adam, (müdarip) bir köle satın aldıktan sonra, o köleyi, bir cariye karşılığında satarak cariyeyi teslim alıp, köleyi de teslim etse, o cariyeyi kârla satamaz; başa başta satamaz. Köleye sahib olan şahıs müstesnadır.

Şayet köleyi satın alan şahıs, onu başka birine satar veya bağış yapıp teslim ettikten sonra da, müdarip bu cariyeyi karla veya başı başına satarsa bu da batıl olur.

Eğer müdarip, cariyeyi köle kendisine bağışlanan şahsa karla veya başı başına satarsa, bu satış caiz olur.

Eğer müdarip, bu cariyeyi, köleye sahib olmayan birisine, ser­mayeye karşılık olmak üzere, on dirhem karla satar; kölenin efendisi de, onun satışına izin verirse, bu da caiz olur. Bu durumda cariye, müda-ripden satın alan şahsın olur.

Şayet müdaribin elinde, müdarabe olarak bir cariye bulunur ve onu da bir köleye mukabil satıp, karşılıklı teslim-tesellümden sonra da, bu kölenin sahibi, onu cariyenin sahibine —on dirhemi, onbir dirhem karla— satarsa, bu satış fasid olur.

Şayet kölenin sahibi, cariye sahibine vedîa olarak on dirhemi, on bir dirheme satsa, bu caiz olur. Cariyeyi ve on dirhemi alır. Eğer: "Sana sermayeden vedîa olarak, on dirheme satıyorum." derse, bu satış batıl olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet sermaye, bin Nişâbur dirhemi olur ve onun müdarip, onunla bir köle satın aldıktan sonra, bu köleyi bin merzevî dirheme satar ve: "Ben, bu köleyi, bin Nişâbur dirhemine satm aldım ve sana, yüz dirhem kârla sattım." derse, o zaman müşteri, bin Nişâbur dirhemi ile yüz mer­zevî dirhemi olarak ödeme yapar.

Şayet satıcı: "On dirhemi, onbir dirhem olmak üzere kârla sattım." derse; parası ve kârı Nişâbur dirhemi olur.

Eğer "yüz dirhem vedîa ile sattım." derse, dirhemler INpşâbur dirhemi olur. Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Bir adam, diğerine müdarabe malı verdiğinde, o şahıs, bu mal ile, bir cariye satm alıp, onu da bir köle satar; teslim-tesellümden sonra, bu cariyenin kıymeti, müşterinin yanında artar veya bu cariye bir çocuk doğurur, sonra da, kölenin sahibi, bu köleyi, cariyenin sahibine yüz dirhem kârla satar; cariyenin doğum yaptığını da bilmezse; artışın bedende olması halinde, hem cariyeyi, hem de yüz dirhemi alır

Eğer cariye doğum yapmışsa, bu durumda müdarip dilerse, cariye ile yüz dirhemi alır; dilerse, sözleşmeyi bozar. O çocuğu almaya yolu olmaz.

Bu hususta başa baş satmak da aynıdır.

Şayet müdarabe malı bin dirhem olur; müdarip de, onunla bir cairye satın alıp, o cariyeyi binbeşyüz dirheme sattıktan sonra da, yine bu cariyeyi, bin dirheme tekrar satın alırsa onu bin dirhem kârla sata­bilir.

Bu İmâmeyn'e göre böyledir. İmânı Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise beşyüz dirhem kârla satabilir.

Eğer müdarip, o cariyeyi bin dirhem ile bir kür orta halli buğdaya satar veya yüz dinara sattığı halde, onun kıymeti bin dirhemden fazla olur ve sonra da bu cariyeyi bin dirheme satın alırsa, bu durumda onu, kâr ile satamaz.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'in kıyası budur. Şayet müdarip, bu cariyeyi, tartılan veya ölçülen bir şey veya kıymeti bin dirhemden fazla olan bir yer karşılığında satar; sonra da onu, bin dirheme satm alırsa, onu bin dirhem üzerine kârla satabilir. Mebsût'ta da böyledir. [9]

 

2- Müdarabe Malını Müdaribin Ve Mal Sahibinin Kârla Satması

 

Müdarip, mal sahibinden veya mal sahibi, müdaripden bir şey satın alıp, ondan kâr etmek isterse; kârla satabilir. Bu satış, kıymetinin iki   katından az olacaktır. Müdaribin   bu   kârdan   hissesi   vardır. İsbîcâbî'de de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem müdarabe malı verdiğinde, bu mal sahibi, beşyüz dirheme bir köle satm alır ve onu müdaribe bin dirheme satarsa, bu durumda müdarib, onu, beşyüz dirhem üzerinden kâr ile satabilir. Bedâi"de de böyledir.

Müdarip, bin dirheme bir köle satm alıp, onu, mal sahibine kârla birlikte, bin ikiyüz dirheme satarsa, mal sahibi, o köleyi bin yüz dirhem üzerinden, kârla satabilir. Kâfî'de de böyledir.

Mal sahibi, bin dirheme bir köle satın aldığında, onu müdaribe, beşyüz dirheme satarsa, bu durumda müdarip, onu beşyüz dirhem üze­rinden kârla satabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, beşyüz dirheme satın aldığı bir şeyi, müdaribe bin yüz dirheme satarsa, müdarip onu, beşyüz elli dirhem üzerinden karla sata­bilir.

Şayet müdarib altı yüz dirheme alır ve onu beşyüz dirhem üzerine kârla satarsa, bundan dolayı hesaba çekilmez. Hâvî'de de böyledir.

Mal sahibi bireyi bin dirheme aldığı halde, onun kıymeti ikibi20 dirhem olur; sonra da, o şeyi, müdaribe ikibin dirheme satarak kâr ederse, kârı bin dirhem olur. Bu durumda müdarip, o şeyi bin beşyüz dirhem üzerinden kârla satabilir.

Keza, mal sahibi kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beşyüz dirheme satın alıp, onu müdaribe ikibin dirheme satarsa, bin dirhem kârla satmış olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, bin dirheme satın alıp, onu da, müdaribe ikibin dirheme satsa, müdarip onu, bin dirhem üzerine kârla satar.

Eğer mal sahibi, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beş yüz dirheme satın alır ve onu da müdaribe, ikibin dirheme satarsa, müdarip onu, beş yüz dihem üzerine kârla satar. Mebsût'ta da böyledir.

Kölenin kıymeti bin beşyüz dirhem olduğu halde, mal sahibi onu, bin dirheme satın aldıktan sonra, onu müdaribe, bin dirheme satsa, müdarib onu, bin ikiyüz elli dirhem üzerine kârla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, iki bin dirheme satın alıp, onu müdaribe, ikibin dirheme satarsa, bu durumda müdarip, onu bin dirhem üzerine kârla satar. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, bir eşyayı bin dirheme satın aldığı halde, onun kıymeti bin beşyüz dirhem olur ve onu müdaribe bin beşyüz dirheme satarsa, müdarip, onu bin ikiyüz elli dirhem üzerine, kârla satabilir. Bedâi"de de böyledir.

Mal sahibinin elinde, bir köle olur ve onu, müdaribe bin dirheme satarsa, müdarip onu, —mal sahibi açıklayana kadar— kârla satamaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beşyüz dirheme satın alıp, onu da mal sahibine bin dirheme satsa, mal sahibi onu, beşyüz dirhem kârla satar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem malı, yarı yarıya müdarabe olarak satar; müdarib de onunla bir köle satın alıp, bu köleyi, mal sahibine, ikibin dirheme satarsa, mal sahibi, onu bin beşyüz dirhem üzerine, kârla satar.

Şayet müdarip, bu köleyi beşyüz dirheme satın aldığı halde, onu mal sahibine iki bin dirheme satsa, mal sahibi onu bin beşyüz dirhem üzerine kârla satar.

Satın alman bu kölenin kıymeti, beşyüz dirhemdir. Müdaribin kârıda beş yüz dirhemdir. Ondan beşyüz dirhem çıkarılır. Mal sahibinin karı ise, beş yüz dirhemdir. Eğer müdarabe malından, müdaribin elinde beş yüz dirhem kalırsa, kölenin parası hakkında müdarip sorumlu olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, kıymeti ikibin dirhem olan, bir köleyi, bin diheme satın aldıktan sonra, onu mal sahibine, bin dirheme satarsa, bu durumda mal sahibi, o köleyi, bin dirhem üzerine karla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, bin dirheme bir köle satın alıp, onu mal sahibine, ikibin dirheme sattıktan sonra, bu köleyi mal sahibi, yabancı birine, üçbin dirheme satsa, daha sonra da, o köleyi müdarip, o yabancıdan ikibin dirheme satın alsa; bu durumda onu, kâriyle satamaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre, iki bin dirhem üzerine kâr ile satabilir. Hâvî'de de böyledir

Müdarip, bir köleyi, mal sahibine, bin beşyüz dirheme sattıktan sonra, bu köleyi, mal sahibi, bir yabancıya, bin altıyüz dirheme satar; müdarip de, o binbeşyüz dirhemi çalıştırarak, ikibin dirheme çıkarır ve o dirhemlerle köleyi, yabancıdan satın alırsa, İmâmeyn'e göre, onu kârla satar. Bu zahirdir.

Fakat, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre, onu ancak bindörtyüz dirheme satabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, bir köleyi bin dirheme satın alıp, onu, mal sahibine başa baş verir; mal sahibi de bu köleyi, kâr ile bir yabancıya bin beşyüz dirheme sattıktan sonra, onu kârı ile birlikte, müdarip, ikibin dirheme satın alır;  bundan  sonra da mal sahibi, yabancıdan  üçyüz dirhem düşürürse; (ki, bu beşte biridir) yabancı da müdaribden beşte birini düşürür, (o da dört yüz dirhemdİF) ve onu bin ikiyüz dirheme, kâriyle satar.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, bin altıyüz dirheme, kârı ile satabilir. Çünkü, mal sahibinin yabancıdan düşürdüğü dirhemler, dörtte bire taksim edilir; (sermayeye göre ise, üçte bire taksim edilir.) O takdirde, düşürülen yüz dirhem olur. Geride dörtyüz dirhem kalır. Sonra da yabancının müdaribden aynı şekilde düşmesi icabeder ve yabancı bedelden dört yüz dirhemi düşürür. Dört yüz dirhem düşünce de, bin altıyüz dirhem; bin ikivüz dirhem olarak kalır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, kârsız verdiği köleden dolayı mal sahibinden ikiyüz dirhemi düşürür; mal sahibi de, yabancının kârdan olan hissesinden, yüz dirhemi düşürür; sonra da yabancı kârdan hissesini düşürür (ki yüz dirhemdir) böylece köle, müdaribin elinde bin altı yüz dirheme baki kalır. Eğer onu kâr ile satmak isterse, bin iki yüz dirhem üzerinden satabilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise, kârı ile bin altı yüz dirheme satabilir. Mebsût'ta da böyledir. [10]

 

3- İki Müdârip Arasındaki Kâr

 

İmâm Muhammed (R.A.), Asi kitabında şöyle buyurmuştur: Bir adam, diğer birine müdarabe malı olarak, kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verdikten sonra, bir başkasına daha, yarı yarıya kârla müdarabe olarak bin dirhem verir ve o iki müdaripten birisi, mü­darabe malından, beşyüz dirheme bir köle satın alır; sonra da o köleyi diğer müdaribe, bin dirheme satar; ikinci müdarip de o köleyi, kârla satmak isterse, o iki bedelden noksana satabilir.

Şayet birinci müdarip, ikinci müdaribe, iki bin dirheme satmış olur ve onun da bin dirhemi müdarabe malı, bin dirhemi de kendi malı olursa, bu durumda ikinci müdarip, o köleyi bin ikiyüz elli dirhem üzerinden karla satabilir.

Çünkü, ikinci müdarip, o kölenin yarısını kendi nefsî malıyla almıştır.

Bu durumda önceki müdarip, ikinci yarıyı, ikiyüz elli dirheme satmış olur. Bedâi"de de böyledir.

Bir adam, diğerine, yarı kârla bin dirhem müdarabe malı ver­dikten sonra, başka birine de, yarı kârla, bin dirhem müdarabe malı verir ve bu ikinci müdarip, malı çalıştırır da, bu mal iki bin dirhem olur; sonra da birinci müdarip, müdarabe malı olan bin dirheme, bir köle satın alarak, ikinci müdaribe kıymeti bin dirhem olan bu köleyi, iki bin dirheme satarsa işte bu durumda, ikinci müdarip kârı ile, o köleyi bin beşyüz dirheme satabilir.

Şayet önceki müdarip, o köleyi —müdarabe malından,— beşyüz dirheme satın alsa, beş yüz dirhem de kendi malından verseydi; mes'ele hali üzere kalırdı. Ve ikinci müdarip, bu köleyi, kârı ile, bin sekiz yüz otuz üç dirheme satabilirdi.

Şayet birinci müdarip, o köleyi, —bin dirhem müdarabe malından, beşyüz dirhem de kendi malından olmak üzere,— bin beşyüz dirheme satın almış olsaydı; o takdirde, ikinci müdarip, —öncekinde olduğu gibi— kâr ile, bin sekiz yüz otuz üç dirheme satabilirdi. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam,  müdariblerin birine,  bin;  diğerine,  ikibin  dirhem verdiğinde; bin dirhemi olan, ona bir köle satın alır ve iki bin dirhemi olan şahsa, onu,  ikibin dirheme satarsa, o,  onu,  kârla bin beşyüz dirheme satmış olur.

Şayet birinci müdarip, o köleyi beşyüz dirheme satın almış olsaydı, ikincisine onu bin dirheme satardı.

Eğer önceki müdarip, bin dihem müdarabe malına satın almış olur; sonra da, o köleyi, üçbin dirheme, —iki bini, mudâraba malından; bin dirhemi de kendi şahsî malından olmak üzere— ikinci müdaribe satarsa, onu, iki bin ve iki binin altıda biri kârla satabilir. Şayet birinci müdarip, onu müdarabe malından beşyüz dirheme satın almış olsa; mes'ele hali üzre kalır; ikinci müdarip, onu kâr ile, binbeşyüz dirheme ve bin dirhemin altıda birine satabilir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, birine bin; diğerinede ikibin dirhem müdarabe malı verdiğinde; birinci adam, kendi şahsî parasıyle, bin dirheme bir köle satın alır ve bunun için beşyüz dirhem de müdarabe malından vererek bu köleyi bin beş yüz dirheme satın almış olur, sonra da bu köleyi, diğer müdaribe üçbin dirheme satar; o da, bu köleye, bin dirhem kendi malından, ikibin dirhem de, müdarabe malından verirse, bu durumda ikinci müdarip, bu köleyi ikibin altıyüz altmış altı bir de dirhemin üçte ikisine satabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, önceki müdarip, o köleyi, —bin dirhem müdarabe malı, beşyüz dirhem de kendi malıyla,— bin beş yüz dirheme satın almış olur; sonra da onu, ikinci müdaribe —ikibini müdarabe, bin dirhemi de şahsî malı olmak üzere üç bin dirheme satarsa; ikinci, onu iki bin beşyüz dirheme, kârla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine, kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verir; bir başkasına da, kârı yarı yarıya olmak üzere iki bin dirhem müdarabe malı verir; önceki müdarip, bin dirhem şahsî malı, beşyüz dirhem de müdarabe malı ile, bin beşyüz dirheme, bir cariye satın alıp, onu da ikinci müdaribe, —bin dirhemi müdarabe malı, iki bin dirhemi de onun şahsi malı olmak üzere— üçbin dirheme satarsa; işte bu takdirde, ikinci müdarip, o cariyeyi, ikibin sekiz yüz otuz üç dirhem, birde dirhemin üçte birine (2833  1/3 dirheme) kârla satabilir.  Parasını aldığı zaman, o paradan bin dirhem olan şahsî parasının hissesini alır. Geride kalan müdarabe mah olur. Eğer, kâr ile o dirhemler, dört bin dirhem olmuşsa, kendi şahsına on yedi hisseden, on iki hisse düşer. Geride kalan, müda­rabe malı olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet birinci müdarip, bin dirhemi müdarabe, beşyüz dirhemi de şahsî mah olmak üzere, bin beşyüz dirheme satın alır; ikinciye de, —bin dirhemi müdarabe, iki bin dirhemi de kendi malı olmak üzere,— üç bin dirheme satarsa, o da, onu, iki bin ve bin dirhemin de üçte ikisine (yani 2666 2/3 dirheme) satabilir.

Sahih olanda budur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir. En doğrusunu bilen, Allah'u Teâlâ'dir. [11]

 

9- MÜDÂRABE MALINI KARŞILIK GÖSTEREREK BORÇ ALMAK

 

Eğer mal sahibi, müdaribe, borç alması için izin verirse, alınan borç, yarı yarıya olur.  Rehin bıraktığında,  onun  kıymeti.de borç kadarsa, fark etmez. Müdarip onun kıymetine de ortaktır. Çünkü, borç almaya izin, ikinci bir anlaşmadır. Bir yönden, o da ortaklıkdır. Müda-rabe malından hasıl olan kâr, anlaşmalarına göredir. Borçtan hasıl olan kâr-zarar da aynı şarta bağlıdır.

Eğer mutlak ise, kârda müsavaat (= eşitlik) iktiza eder. Kâr yarı yarıya, olursa, zarar da öyle olur. Üçte bir olursa, o da üçte bir olur. Zira birisi, diğerine tealluk etmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem müdarabe malı verdiğinde, mü­darip, o bin dirhemden fazlaya bir şey satın alamaz.

Mal sahibi, ona: "Bildiğin gibi yap." desin veya demesin bu böyledir.

Şayet, bin dirhemden fazlaya bir şey satın alırsa, bunun bin dirheme isabet eden kısmı müdarabe olur. Fazla olanı ise, müdaribin olur. Bu fazlalığın kârı da, zararı da onadır. Müdarip malları kattığı için bir tazminatta bulunmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'dâ da böyledir.

Bu müdarip, müdarabe malından, bin dirheme bir şey satın aldıktan sonra, başka bir şey almaya malik olamaz. Şayet, sermaye dirhemler olur ve bedelsiz olarak ölçülen ve tartılan şeyler satın alabi­lirse, bunları kendi nefsi için satın almış olur. Çünkü, onu müdarabe malı ile almamıştır.

Eğer sermaye dirhemler olur da, o da dinarlar ile satın alır veya sermaye dinarlar olur da, müdarip dirhemlerle satın alırsa; bu istihsanen müdarabe olarak geçerli olur. Çünkü, onun ikisi, bedel olmakta bir cins gibidir ve müdarabede de bir cins hükmündedirler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Keza, müdarip para (= fülûs) ile, satın alsa, müdarabe onunla caiz olur. Keza, elindeki dirhemler siyah olduğu halde müdarip de beyaz dirhemlerle, satın alırsa, bu da müdarabe olur. Hâvî'de de böyledir.

Şayet altın parçası veya gümüş parçası ile satın alırsa, onu mü­darip kendi nefsi için almış olur.

Eğer müdarabe malı bin dirhem olur; müdarip de, bir şeyi yüz dinara satın alır; dinarların kıymeti de dirhemlerden fazla olursa, bu müdarabe olarak caiz olur. Fazlası müdaribin olur. O fazla müşterinin (müdaribin) hissesidir. Müdarabeye de ortaktır.

Eğer dinarların kıymeti bin dirhem olduğu halde, müdarip bu, dinarlarla satın alırken müdarabeyi niyet eder; sonra da o dinarları har­camadan, pahalanıp, bunların kıymeti bin beşyüz dirhem olursa, bu fazlalık mala dahil olur. Bin dirhemi ile altın satın alıp, onu peşin'öder. Sonra da o eşyayı satar, altının kalanını nakit yapar. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarabe malı bin dirhem olur ve müdarip onunla bir cariye ile orta halli bir kür buğday alır; fakat, bu dirhemler yanında zayi olduktan sonra, cariyeyi kendi malıyla satın alırsa, bu durumda müdarabe için bir tazminat da bulunmaz.

Şayet cariyeyi elli dinara satın almış ve onu teslim alıp, dirhemler zayi olana kadar bedelini nakden ödemese; bu durumda istihsanen, mal sahibine müracaat eder ve elli dinarı ondan alarak, cariyeyi satana verir.

Bundan sonra o cariyeyi, üçbin dirheme veya daha az yahut daha çoğa satarsa, mal sahibine bin dirhemi ile elli dinarını verir; geri de kalan ikisinin arasında kâr olarak kalır.

Keza, şayet sermaye beytü'l-mâlin olur; müdarib de bin gülleye bir cariye satın alır ise, hüküm yine böyledir. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, önce beşyüz dirheme bir köle satın alırsa, ondan sonra, ancak beşyüz dirhemlik bir şey alabilir. Böylece her borç mala ait olur. Çünkü, hak miktarı, müdarebe malından çıkar.

Saye! müdaribfn elinde, bir cariye veya bir yer bulunur; onu da ölmeden önce satarsa, —parası ister peşin alınsın, ister vadeli olsun— ondan faydalanılmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip elindekini satar ve müdarebe malında harcama yapar; elinde ölçülen ve. tartılan mallardan hariç bir mal bulunur da dirhemler, dinarlar ve başka para bulunmazsa, bu durumda bir şey satın alamaz.

Şayet orta halli bir kür buğday satın alır, elinde de yeni ve iyi bir kür buğday bulunursa; bu alım-satım caiz olur. Eğer elinde bulunan şey satın aldığından daha iyi olursa, o müdarabe malı olmaz. Bu mal müdaribin olur. Bedâi"de de böyledir.

Müdarip vadeli olarak buğday satın alır; elinde de mevcut buğday olursa, bu alım-satimda caizdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Eğer, mal sahibi müdaribe: "Bildiğin gibi yap." der; müdarip de, elbise satın alıp, onu da sarı boya ile boyarsa, bu durumda, boyanması sebebiyle artan kıymete ortak olurlar. Çünkü, aslı müdarabe malı, boya da, müdaribin olmaktadır. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet müdarip, elbiseyi kendi boyası ile, boyar; mal sahibi de: "İstediğin   gibi  yap." demezse,   bu  durumda  müdarip,   tazminatta bulunur.

Bu durumda mal sahibi muhayyerdir. İsterse, elbiseyi alıp, boyanın fazla parasını verir; isterse, elbisenin, kıymetini müdaribe ödetir.

Bu, zoraki alınan (gasbolunan) mal gibidir.

Eğer sermayenin üzerine bir fazlalık yoksa, müdarib de, onu mal sahibi muhayyer olmadan kârla şatmışsa, bu satış caiz olur. Bu durumda müdaribe tazminat gerekmez. Ve satılan şeyin bedelini şartlarına göre taksim ederler. Boyamadan dolayı artan farkı ise, müdarip alır. Eğer adam elbiseyi, bin dirheme Satın almış olduğu halde, onun kıymeti, satın alındığı zaman ikibin dirhem ise; mal sahibi, elbise beyaz iken olan kıymetinin dörtde üçünü tazmin, ettirir. Dilerse, dörtte üçünü, bede! olarak alır.

Şayet o bedel, müdaribin elinde zayi olursa; tazminat gerekmez.

Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Eğer müdaribin boyası siyah olursa, İmâmeyn'e göre cevab; kırmızı boya gibidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre siyah boya, elbisenin kıymetini noksanlandınr. Onun için müdaribe bir hisse yoktur. Tazminat da gerekmez.

Bu, siyah boyanın, elbisenin kıymetini azalttığı zaman böyledir.

Eğer siyah boya, elbisenin kıymetini artırır bu durumda, bu elbise sarı veya kırmızı boya ile boyanmış elbise yerindedir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müdarip, müdaraba malının tamamı ile, elbise aldıktan sonra, bu elbiseleri taşımak için icar verir; veya yıkama ücretini kendi malından öderse; bu nafile olur. Tazmniat da gerekmez. Mal sahibi, mudarıbe ister, "bildiğin gibi yap." desin; ister demesin, bu böyledir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Eğer müdarip, mudarabe malını, kendi malından ziyadeleştirirse, bu nafile olur. Onu kârla sattığı zaman bu kâr'a da ortak olurlar. Kâfî'de de böyledir.

Şayet,  müdarip,  elbiseyi  boyatmaz,   fakat  onu yüz  dirheme yıkatırsa, —kıymeti ister artsın, ister artmasın— tazminat gerekmez.

Münteka'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, diğerine, mudarabe malı olarak bin dirhem verdiğinde, o şahıs, yüz dirheme bir gemi kiralarsa, mudarabe malı, onun yanında hali üzre kalır.

Sonradan, bu şahıs, bin dirhemin tamamına yiyecek maddesi satın alıp onu, o gemiye yükletirse, kira fazladan olur.

Şayet dokuzyüz dirheme yiyecek maddesi almış ve elinde yüz dirhem kalmış olsaydı; onu kira olarak verirdi; bu durumda bu kira nafile olmazdı. Aldığı yiyeceği bunun üzerinden kâr ile satardı.

Keza, önce yüz dirheme gemiyi kiralar, sonra da dokuz yüz dirheme yiyecek maddesi alırsa, hüküm yine böyledir.

Şayet kira parası olan yüz dirhemi nakden öder; sonra da bin dirheme eşya satın alırsa, bu durumda mal sahibi, müdaribe: "İstediğin gibi yap." demişse, o zaman, müdarip o şeyi bin yüz dirhem üzerine kâr ile satar. Bundan yüz dirhemin kârı, müdaribin olur; bin dirhem ve kârı da müdarabe malı olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine, —kân yarı yarıya olmak üzere— bin dirhem müdaraba malı verir ve bu müdarabe "borç almayı" da söylerse işte bu caiz olur. Zira borç almak, vadeli satın almak olur. Eğer veresiye satın almaya vekil etmiş olur ve "vadeli alınanın tamamı müvekkilin olmak üzere" sözleşme yaparlarsa bu da caiz olur.  

Yarı yarıya anlaşırlarsa bu da caizdir. Müdarip, müdarabe malı ile bir. köle satın aldıktan sonra; borca bin dirheme bir cariye satın alıp, onu da teslim alır ve onu iki bin dirheme satıp, parasını peşinen alır; sonra da o para zayi olursa, o cariyenin yarı parası müdaribe ait, yan parası da mal sahibine ait olur.

Şayet bu cariye helak olmasaydı, o rnüdarible mal sahibi arasında, yarı yarıya ortaklaşa olurdu. Geride kalana da yarı yarıya ortak olur­lardı.

Eğer müdarip cariyeyi satmaz; fakat, onu azad ederse, bu durumda onun yarısını azad etmesi caiz olur.

Bir müdaribe, bin dirhem müdarabe malı verilir, "Allah'ın vereceği rızka yan yarıya ortak olmak üzere, borç etmesi de" söylenirse, bu tak­dirde müdarip için üçte ikisi, mal sahibi, içinde üçte biri vardır.

Müdarip bin dirheme bir cariye satın alır, onun da kıymeti iki bin dirheme eşit olur; müdarabe malı ile de, bin dirheme iki bin dirhem kıymetinde bir köle satın alır ve bunların ikisini de dörtbin dirheme satarsa, işte o zaman cariyenin parası mal sahibine, —sermayesi kadar— verildikten sonra, kalan kâr, aralarındaki şarta göre taksim edilir ve üçte ikisi müdaribin, üçte biri de mal sahibinin olur.

Kölenin parasına gelince, ondan asıl bedeli verildikten sonra, geride kalan kâr, aralarında yarı yarıya taksim edilir.

Eğer mal sahibi, müdaribe "sermayenin üzerine, borç eylemesini" söyler ve bu durumda Allah'ın vereceği rızkın üçte ikisi müdaribin, üçte biri de mal sahibinin olacak olur ve bu müdarip, müdarabe malı ile, iki bin dirhem kıymetinde bir cariye satın alır; sonra müdarabe üzerine borç ederek, iki bin dirhem kıymetinde bir cariye daha satın alır ve her ikisini de dört bin dirheme satarsa; bu durumda müdarabe malının hissesi olan cariyenin parasından, mal sahibi sermayeyi alır (ki o bin dirhemdir.) geride kalan ise; şartları üzerine yarı yarıya taksim edilir.

Borca alınan cariyeye gelince, üçte ikisi müdaribin, üçte biri ise, mal sahibinin olur. Onun kâr'mı yarı yarıya almaları batıl olur.

Mal  sahibi,  müdaribe,  bin  dirhem vererek:   "Yüce Allah'ın vereceği rızkın üçte ikisinin müdaribe, üçte birinin de mal sahibine olacağını" şart koşar ve "borç almaşım" da söyler ve "onun da kârına, yarı yarıya alacaklarını" şart koşar; müdarip de, iki bin dirhem kıyme­tinde olan bir cariyeyi, müdarabe malı olan bin dirheme satın alır; sonra da borç ederek iki bin dirhem kıymetinde olan bri cariyeyi, bin dirheme satın alır; bilahare de her ikisini, dört bin dirheme satarsa, mal sahibinin sermâyesi verildikten sonra, kalan kâr, şartlarına uygun olarak, ara­larında üçte ikisi müdaribe, üçte birisi de mal sahibine ait olur.

Borca alman cariyenin karı da yine şartları üzerine yarı yarıya taksim edilir.

Keza mal sahibi, "sermaye üzerine borç etmesini," müdaribe söylerse, bu durumda yapılan kâr, şartları üzerine taksim edilir.

Mal sahibi, "kendi nefsi için borç etmesini" söylerse, o zaman, o borcun kârı mudarıba ait olur.

Eğer, sermaye sahibi, müdaribe, "müdarabe malı üzerine borç etmesini" söyler veya "mal sahibi üzerine, borç etmesini" söyler ve bu durumda müdarip , müdarabe malı ile bir cariye satın alır; sonra da borç olarak, bin dirheme bir köle satın alırsa, işte bu borç da, onun karı da müdaribe ait olur. Mal sahibine bir şey gerekmez.

Şayet mal sahibi, "müdarabe malına veya kendine karşı borç etme­sini" söyler; müdarip de, onunla bir cariye alıp-satarsa, kârını mal sahibi ile aralarında, şartlarına göre taksim ederler. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer mal sahibi, müdaribe: "Benim üzerime bin dirhem borç et. Ve onu müdarabe mah olarak sat." der; müdarip de öyle yapar ve o şey de mal sahibine verilmeden, müdaribin elinde zayi olursa, bu durumda tazminat gerekir. Çünkü, "borç al." emri batıldır. Hâvî'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, bin dirhem müdarabe malî verir —ve ona: "Çalıştır; kârın üçte biri senindir. Borç da al." der müdaripde, bin dirheme elbise alıp, onu boyatmak için boyacıya verir ve yüz dirheme, sarı boya ile boyattıktan sonra da, müdafip o elbiseyi ikibin dirhem karla satarsa, işte o zaman mal sahibi sermayesi olan bin dirhemi alır; müdarip de boyacıya yüz dirhem boya parası verir; geride kalan onbir hisseye bölünür; on hissesi müdarabe malı olarak, üçte biri müdaribin üçte ikisi mal sahibinin olmak üzere, taksim edilir. Bir hissenin kârı ise, müdarible mal sahibinin arasında yarı yarıya bölünür.

Şayet müdarip, müdarabe malı ile, bin dirheme bir elbise satın alır, yüz dirhem de sermaye üzerine borç ederek, ona da zaferan satın alıp, onunla elbiseyi boyar; sonra da o elbiseyi kân ile, iki bin dirheme satarsa, bu durumda kâr on bir kısma taksim edilir. Bunun on parçası müdarabe malı olup, şartları üzerine, aralarında taksim edilir. Bir sehmi ise, yalnız müdaribin olur.

Şayet müdarip zaferanı veresiye alıp, elbiseyi onunla boyasaydı ve boyacıyı yüz dirheme kiralasaydı, yine aynısı olurdu. Bunların tamamı —söylediğimiz gibi— aynıdır. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, mudaribe, "sermâye üzerine borç etmesini" söyler; müdarip de, o mal ile eşya satın alır ve onları taşıtmak için hayvan icarlar, ona da yüz dirhem icar parası verirse; bu durumda taraflar, o yüz dirheme de ortak olurlar.

Eğer eşya kârla satılırsa, parası on.bire taksim edilir: On parçası müdarabe bir parçası da ortaklık olur. Kira parasını verdikten sonra, kalanını aralarında, şartlarına uygun olarak taksim ederler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Eğer müdarip başı başına satarsa, bu paranın tamamı müdarabe malı olur; sonra da, verilen kirayı, müdariple mal sahibi, yarı yarıya borçlanırlar.

Şayet kira olmaz da, yüz dirhem borç alır, sonra onunla hayvan kiralarsa, onu binyüz dirhem üzerine kârla satabilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre, o elbiseyi bin dirhem üzerine kârla satar. Kira hissesi ona dahil olmaz. Eğer başa baş satarsa, paranın tamamı muda-rabadır; kira parası hassaten mudaribe aittir. Çünkü borç eden odur.

Eğer müdarip, mal sahibine: "Ben hayvanları senin malını taşıtmak için kiraladım." der; mal sahibi de: "Sen kendi malını taşıtmak için kiraladın." derse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur. Mebsfit'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, —kârın üçte biri, müdaribe olmak üzere— bin dirhem müdarabe malı vererek, müdaribe: "Müdarabe üzerine borç etmesini" söyler; müdarip de, bin dirhem müdarabe malı, üçbin dirhemde borç ederek beşbin dirhem kıymetinde olan bir cariyeyi satın alır; bu cariyeyi teslim aldıktan sonra, onu, beşbin dirheme satıp, parasını da teslim alır, fakat, cariyeyi teslim etmez; sonra da müdaraba malı olan bin dirhem ile cariye zayi olur; parası da müdaribin elinde bulunursa, bu durumda müdarip, dokuzbin dirhem tazminatta bulunur. Dört bin dirhemini cariyeyi satana öder; beşbin dirhemi de onu satın alana öder. Sonra da beşbin beşyüz kırk bir dirhem için, mal sahibine müracaat eder. Üçte ikisi müdarabe malı için, müdaribin malına karşılık, üçbin dörtyüz elli sekiz tam ve üçte bir dirhem vardır.

Önce müdarabe malı olan bin dirhem zayi olur da sonra da cariye ve beşbin dirhem zayi olursa, mes'ele hali üzeredir. Müdarip —beyan ettiğimiz gibi— dokuzbin dirhem öder ve beşbin altıyüz yirmi beş dirhem için mal sahibine müracaat eder. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [12]

 

10- HİYÂRU'L-AYB VE HIYÂKU'R-RÜ'YET

 

Bir adam, diğerine müdarabe olarak, bin dirhem verir; müdarib de onunla bir köle satın aldıktan sonra, aldığı kölede bulunan küsur sebebiyle ta'n (tenkit) edilirse, bu durumda da'vacı mal sahibi değil, müdarip olur. O, kusurun satıcının yanında olduğunu beyyinelerse, bu köleyi geri iade eder.

Eğer satıcı, müdaribin razı olduğunu iddia ederse, o takdirde mü­darip, satıcıya razı olmadığına dair yemin verir.

Eğer müdarip, "kusuru ile birlikte razı" olduğunu söyler ve o kusurdan vaz geçer veya o köleyi satışa arz ederse; bu durumda o köleyi kusuru sebebiyle, satıcıya reddedemez. (= geri veremez.)

Ancak, reddi imkân dahilinde.olmadığından geri vermemişse, onu, müdarabe olarak satın almış olur. Bu durumda müdaribe bir şey gerekmez.

Bu mes'ele, Vekâlet Kitabı'nda Vekil-i has (= özel vekil) bahsinde zikredilmiştir. Kusuruyla —teslim almadan önce— razı olmuşsa, bu durumda müvekkile tazminat gerekir.

Şayet teslim aldıktan sonra olursa, bu durumda vekile tazminat gerekir. Ancak, müvekkil onu kusurlu olarak alırsa, o zaman vekile tazminat gerekmez. Müdaribin —teslim almadan önce veya sonra razı olması arasında bir fark yoktur.

Alimlerimizden bazıları şöyle buyurmuşlardır: Müdarip hakkındaki cevap, vekil-i has hakkındaki cevabın aynıdır.

Alimlerimizden bazıları da: Müdarip kusuru sebebiyle razı olmuşsa, ilzam olunmaz. Ancak o müdarabe de ilzam olunur; ister teslim almadan önce razı olsun, ister sonra razı olsun fark etmez. Vekil-i has, bunun hilafınadır. O, teslim aldıktan osnra razı olursa, ilzam olunur." demişlerdir.

Şayet satıcı, mal sahibinin razı olduğunu iddia eder; müdarip de onu inkâr eder, satıcı ise mal sahibinin ve mudaribin yemin etmelerini isterse; bu durumda her ikisinin de yemin etmesi gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip görmeden bir köle satın aldığın da; mal sahibi onu görmüş olsa; bu durumda müdarib, onu —görme muhayyerliğinden dolayı— geri verebilir.

Şayet müdarip gördükteîı sonra satın alsaydı; —maj sahibi görmüş olmasa bile— her ikisi için de muhayyerlik olmazdı.

Mal sahibi, o kölenin daha önce kör olduğunu bilir; müdarip de onu bilmeden satın alırsa, onu geri verebilir. Bir adam, diğerine, "belirli bir adamın kölesini satın alması için", bin dirhem müdarabe malı verdikten sonra, müdarip onu satın alıp, bir kusurunu görmez; mal sahibi ise, o kölenin kusurunu görürse, bu durumda müdarip için muhayyerlik hakkı olmaz.

Keza, müdarip görse de, mal sahibi görmese, bu da önceki gibidir.

Şayet kölenin bir gözü olmaz; onu da mal sahibi veya müdaribden birisi bilirse, mudaribin, bu durumda o köleyi, reddetmek (= geri ver-^ mek) hakkı yoktur.

Keza vekil de belirli bir köleyi satın alır, onun amiri de, o kölenin halini görmüş olursa, bu vekil de, o köleyi geri veremez. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malından bir köle satın aldığında, bu kölede bir kusur bulunur ve müdarip, bu kusuru, satıcının yanında olduğunu ikrar ederse; —bu ikrarı sebebiyle— hakim, onu satıcıya reddeder. (~ geri verir.) Eğer müdarip, kusuru ikrar etmez de inkar ederse; sonra da müşteri, kusuru sebebiyle bir şeye karşılık anlaşma yaparsa, —bu anlaşmanın bedeli, kölenin bedelinden ister az, isterse çok olsun— anlaşma caiz olur.

Şayet anlaşma bedeli, aldanma derecesinde fazla olursa, bu durumda anlaşma caiz olmaz.

Bu cevap, İmâmeyn'in cevabıdır." denilmiştir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye gelince, O: "Her haliyle caiz olur." buyurmuştur Zehıyre'de de böyledir.

En doğrusunu bilen, Allah'u Teâlâ'dir. [13]

 

11- PEŞ PEŞE VERİLEN İKİ MÜDÂRABE MALINI BİRBİRİNE KATMA VE MÜDÂRABE MALINI

BAŞKA BİR MALA KATMA

 

İmam Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine "Kârı yarıya olmak üzere, bin dirhem müdarabe malı" verdikten sonra, aynı adama, yine kârı yarı yarıya olmak şartıyle bin dirhem daha verir; müdarib de, önceki bin dirhemi, sonraki bin dirheme katarsa, bu gibi mes'elelerde aslolan şudur: Bir müdarip, mal sahibinin malını, yine aynı mal sahibinin malına katarsa, tazminatta bulunmaz.

Müdarabe malını, kendi malına veya başkasının malına kattığı zaman ise, tazminatta bulunur.

Bu mes'elede üç cihet vardır:

1) Mal sahibi, müdarabe malının ikisi hakkında da: "Bildiğin gibi yap." diyebilir.

2) Mal sahibi, müdarabe malının ikisi hakkında da: "Bildiğin gibi yap." demiyebilir.

3) Müdarabe malının birisi hakkında: "Bildiğin gibi yap." deyip, diğeri hakkında, bunu demeyebilir.

Bu vecihlerin tamamında, eğer müdarip, birinci müdarabe malını, ikinci müdarabe malına katar; —her ikisinde de kâr etsin veya etmesin veya birinde kâr etsin, diğerinde etmesin ve mal sahibi, her iki müdarabe de de, müdaribe "Bildiğin gibi yap." demiş ve müdarip de o malları bir birine kalmışsa, bu durumd ahe riki maldan da tazmniatta bulunmaz.

Bu iki malın birbirine katılması, ister, her iki malın da kâr etme­sinden önce. ister sonra olsun; isterse, biri kâr etdikten sonra, diğeri etmeden sonra olsun, farketmez.

Eğer mal sahibi, her iki müdarabe hakkında da, müdaribe: Her iki­sinde de re'yinle hareket eyle." der; müdarip de, onlardan birisi kâr etmeden önce, bu iki malı birbirine katarsa, yine bir tazminatta bulunmaz.

Eğer iki mal da kâr ettikten sonra katarsa, iki malı da tazminatta bulunur.

Mal sahibinin kârdan hissesinde, mallar biri birine katılmadan önceye itibar olunur.

Şayet müdarip, müdarabe malını kendi malına katarsa, her iki mü­darabe malını da tazmin eder. Bu durumda mal sahibinin kârı, olduğu gibidir. Bu, iki malın ortak olduğu zaman böyledir.

Fakat, müdarip, malların biri kâr edip, diğeri kâr etmeden, bunları birbirine katarsa, bu durumda kâr etmiyen malı tazmin eder. Kâr edeni tazmin etmez.

Eğer mal sahibi müdaribe, birinci müdarabe hakkında "Bildiğin gibi yap." der de, ikinci müdarabe hakında bir şey söylemezse, müdarip de bu durumda, birinci malı, ikinci mala katarsa, bu durumda mes'ele şu dört vecihden hali kalmaz:

1) Müdarip, bu iki mal kazanmadan, onları birbirine katabilir.

2) Müdarip, bu iki malı, kazandıktan sonra birbirine katabilir.

3) Müdarip, birinci mal kazanıp, ikinci mal kazanmadan, bunları birbirine katabilir.

4) Müdarip, bunları, ikinci mal kazanıp, birinci mal kazanmadan birbirine katabilir.

Bu durumlardan ikisinde, mal sahibinin: "Dilediğin gibi yap." demediği ikinci malı, müdarip mal tazmin eder:

1) Müdaribin, her iki malda da kazanmadan, bunları birbirine katmış olması hali;

2) "Bildiğin gibi yap." dediği, birinci mal kazandıktan sonra, bun­ları birbirine katması hali (yani bu durumlarda, müdarip, birinci malı tazmin eder.

Bu takdirde, birinci malı tazmin etmez; ikinci malı tazmin eder. Bıı vecihlerin ikisinde ise, malların ikisini de tazmin etmez:

1) Bu mallardan birisi kâr ettikten sonra, malları birbirine katması halinde;

2) Mal sahibi, müdaribe, ikinci mal hakkında "Bildiğini yap." dememesi; birinci malın da kâr etmemesi halinde; (müdarip, bu malların ikisini de tazmin etmez.)

Şayet mal sahibi, ikinci müdarabe malı hakkında, müdaribe: "Dilediğin gibi yap." dediği halde, birinci mal hakkında böyle demezse, yine mes'ele dört vecihden hali kalmaz. Bunlardan ikisi beyan ettiğimiz gibidir. Şöyleki:

1) Bu mallardan her ikisi de kâr ettikten sonra, mallan birbirine katmasıhali;

2) "Dilediğin gibi yap." dediği ikinci mal kâr edip, "Dilediğin gibi yap." demediği birinci malın kâr etmemesi hali;

Bu durumlarda, müdarip birinci malı tazmin eder; ikinciyi tazmin etmez.

Diğer iki vecih ise şunlardır:

3) Her iki mal da kar etmeden önce, müdaribin bunları birbirine katması;

4) Birinci mal kâr edip de, ikinci mal kâr etmeden önce, müdaribin bunları birbirine katması;

Bu vecihlerde, müdarip her iki malı da tazmin etmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğer bir adama, müdarabe malı olarak, mal verir ve "Bu hususda bildiğin gibi yap." demez; müdarib de, o malı başka birine vererek ona: "Bunu malına kat." veya "Benim malıma kat." der; sonra da: "Her ikisini birlikte çalıştır." der; o adam da o, malı alır, diğerine katmaz v elinde zayi olursa; bu durumda müdaribe tazminat gerekmez. Ondan, bu malı alan şahsa da tazminat gerekmez. Çünkü o, —malına katmadığı müddetçe— vedia hükmündedir. Mebsût'ta da böyeldir.

Bir adam, diğerine "kârı, yarı yarıya olmak üzere" bin dirhem, müdarabe malı verip, bin dirhem de "üçte bir kârla" müdarabe malı verir, her iksini verirken de: "Bildiğin gibi yap." demez; müdarip de, onları —çalıştırmadan önce— birbirine katarsa, bu durumda tazminat gerekmez.

Ve müdarip yarı kârın yarısını, yarı kârın da üçte birini alır.

Şayet, bu mallardan birisi kâr eder de, diğeri —katılmadan önce— yerinde durursa; kazanan mal vadîaya karışmaz. Çünkü, her ikisi de müdarabe malıdır.

Bundan sonra onları birbirine katarsa, o zaman, —kâr eden malı değil de— diğerini tazmin eder.

Şayet, o vadîa olan mal da, kâr ederse, bu kâr müdaribin olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, mü-darip, o kârı tasadduk eder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine, "kârı yarı yarıya olmak üzere bin dirhem müdarabe malı verir; müdarip de, onu re'yi ile çalıştırıp, bin dirhem kâr eder; sonra da mal sahibi, bir başkasına, başka bir bin dirhemi kârı yarıya olmak üzere, verir; o da, onu dilediği gibi çalıştırır bundan sonra da, birinci müdarip başka bir adama, "kârın üçte biri onun olmak üzere" ikibin dirhem müdarabe malı verir, o da bildiği gibi çalışır; ikinci müdarip de aynı adama, bin dirhem müdarabe malı vererek: "Üçte bir kârla çalış." der; o da bin,dirhemi, iki bin dirheme katarak çalışırsa, bu durumda tazminat gerekmez.

Şayet onların tamamı bin dirhem kazanırsa, üçte birini kendi nefsi için tutar. Üçte ikisini ise, kendine mal veren itibariyle üçe böler. İki bin dirhemin sahibi, o maldan üçte ikiyi alır ve mal sahibine sermayesi olan bin dirhemi verir; geri de kalan kân yarı yarıya taksim ederler. O da beşyüz dirhemdir. Mal sahibine ikincinin karından, dörtte üç vardır; dörtte biri ise müdaribindir. Son müdarip, ikinciden, üçte ikinin üçte birisini alır. Sonra da mal sahibinin sermayesini verir. Ve kârı dörde taksim eder. Üç bölüğü mal sahibinin, biri de kendisinin olur.

Şayet birinci müdarip, kendisine üçte bir kârlı mal verilene kadar kâr etmeseydi ve mal sahibi de: "Bildiğin gibi yap." deseydi; o da çalışıp, bin dirhem kazandıktan sonra da, ona ikinci müdarip elinde bulunan bin dirhem müdarabe malını, üçte bir kârla verip ona: "Bildiğin gibi yap." deseydi; o da bin dirhemi, iki bin dirheme katarak çalışıp, bin dirhem kâr etseydi, bu kâr mal hesabiyle üçüne ait olurdu. Bu kârın üçte biri, ona isabet eder; diğer müdarip de üçte bir hissesini alır; sonra da mal sahibi sermayesi olan bin dirhemini alır. Geride kalanı, kendi ile mal sahibi arasında dörtte üçü mal sahibine, dörtte biri de müdaribe olmak üzere, taksim edilir. Diğer müdarib de, (bin dirhem kâr eden) bin dirhem müdarabanın üçte birini alır. Geride kalanını önceki müdaribe bırakır. Ondan da mal sahibi sermayesini ve karında dörtte üçünü alır. Geride kalan dörtte bir kâr da müdaribin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, "kârı yarı yarıya olmak üzere" bin dirhem müdarabe malı verip: "Re'yinle hareket et." der; o çalışıp, bin dirhem kâr ettikten sonra da, mal sahibi bin dirhem daha vererek "üçte biri sana; re'yinle hareket et." der; müdarip, önceki bin dirheme beşyüz dirhem katar ve katıldıktan sonra da, bu bin dirhem zayi olursa bu durumda, onu helak eden, önceki malın karını alır. Sanki o, hiç kâr etmemiş gibidir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: O bin dirhem, —birinci maldan beşte dört, ikinci maldan da beşte bir olmak üzere bütün hesaptan zayi olmuş olur. Kâfî'de de böyledir.

Bu mal, çalışana kadar zayi olmaz ve bin dirhem daha kazanırsa; beşte biri ikinci müdarabeden, beşte dördü de birinci müdarabeden helak (zayi) olmuş olur. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem müdarabe malı verir; müdarip de, o bin dirheme, kendi malından da bin dirhem katarak bir cariye satın alır; sonra da, bu cariyenin parasını ödemeden önce, o ikibin dirhemi birbi­rini katarsa, tazminat gerekmez.

Eğer bundan sonra cariyeyi satar ve bedelini birbirine katışık alırsa, bu durumda da tazminat yoktur.

Bundan sonra, onun parasıyla satın alır ve satarsa, kârının yarısı onun olur. Şayet müdarip, mal sahibi olmaksızın taksim yaparsa, onun taksimi batıl olur.

Eğer müdarip, müdarabe malı olan bin dirhemi alınca, onunla bir şey satın almadan önce, kendi malına katar; sonra da onunla bir şey satın alırsa, onu kendi nefsi için almış olur. Ve müdarabe malını tazmin eder.

Şayet satın aldıktan sonra katar; sonra da o mal elinde zayi olana kadar, bedelini ödemezse, müdarabe malı olan bin dirhemi —satıcıya kendi malından verene kadar— tazmin eder. Mal sahibine de bir şey için müracaat edemez. Bu cariyeyi teslim alırsa, onun yarısı müdarabe ma yarısı da müdaribin malı olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bu durumda, müdarabe bozulmuş olur. Çünkü, müdaraben sahih olmasının şartı,  sermayenin onun yanında emanet olmasıdı Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Eğer müdarip, yanında bin dirhemi olan bir adamla, bin dirheı müdaraba malı ile bir cariye satın alır ve —mallarını katmadan önce-ikisi birden iki bin dirhem verirler; sonra da cariyeyi teslim alırlarsa, b takdirde, cariyenin yarısı müdaribin, yarısı da o adamın olur. Bedelii katmak suretiyle, cariyeyi satarlarsa, bu da caiz olur.

Müdaribe tazminat gerekmez. Müdarip, o adam için, bedeli taksir ederse, bu da, mal sahibine göre caiz olur.

Taksimden sonra, müdarip müdarabe malını, o adamın malın katarsa, bu durumda müdarip, müdarabe malını tazmin eder.

Eğer müdarip,.müdarabe malına, mal sahibinin izniyle ortak olur sonra da müdarip, ortağına: "Elimde olan müdarabe malını, san; taksim ettim." der; diğeri de bunu inkar ederse, bu durumda, ortağn —yeminle birlikte— söylediği söz geçerli olur. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm   Muhammed   (R.A.),   Cami   isimli   kitabında   şöyl< buyurmuştur:

Bir adam, başka birine kıymeti bin beşyüz dirhem olan, yüz dinaı verir ve ona: "Senin malından bin dirhem ile beraber çalıştır, kâr aramızda yarı yarıyadır." derse, işte bu caizdir.

Bu şart olmamış olsaydı, kâr iki malın mitkannca, beş parça edilii ve üçü, yüz dinar sahibinin, ikisi de bin dirhem sahibinin olurdu.

Dinarların sahibi, altıda bir şart koşarsa, kâr altıda bir olur.

Eğer müdarip, satın aldığı köleyi satar ve onda kâr ederse; ortak­lardan her biri, sermayelerini alır; sonra da müdarip kârın dokuzda beşini alır; dokuzda dördünü de dinarların sahibi alır. Aralarındaki taksim, şartlarına göredir.

Şayet müdarip, köleyi satmaz; dinarların kıymeti de bin dirhem düşer; sonra da müdarip o köleyi üç bin dirneme satarsa; kârını dokuz senim üzerine taksim ederler: Beş sehmi, (ki sermayeyle beraber bin altı-yüz altmış altı dirhem eder) müdaribin oİur. Bunun üçte ikisi müdaribin hissesi olur; onun bin dirhemi sermayesi, kalanı da kândır. Dokuzda dördü (ki oda bin üçyüz otuz üç dirhem eder.) de, dinarların sahibinin olur.

Sermayesini   aldıktan   sonra   malını   aralarında   taksim   ederler. Muhıyt'te de böyledir. [14]

 

12- MÜDÂRİBİN NAFAKASI

 

Müdarip  şehirde  çalışırsa,   ona  müdarabe  mâlından  nafaka yoktur.

Eğer sefere çıkarsa yemesi, içmesi giymesi, binmesi, vereceği icar müdarabe malından alır.

Yolculuktan döndükten sonra, elinde kalan malı müdarabe malına iade eder.

Eğer yolculuğu sefer müddetinden az ise, (Mesela: Gidip aynı gün geri döner, geceyi ailesinin yanında geçirirse) işte bu şehirde, çarşı ve pazarda kalma menzilindedir.

Eğer ailesine dönemezse, masrafları müdarabe malına aittir. Hidâye'de de böyledir.

Nafaka diye; yeme, içme, giyme, üzerinde yatıp uyuma, üzerine binme, binek hayvanının yiyeceği, içeceği gibi şeylere derler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Elbisenin yıkanması, kendinin yağlanması, hamam parası, berber parası bunlar da nafaka kısmındadır. Bunlardan fazla olursa, onu mü­darip tazmin eder. Kâfî'de de böyledir.

İmâm Elnı Yûsuf (R.A.)'dan soruldu: —Müdaribin yiyeceği et nafakadan mıdır? İmâm:

—"Evet, o da nafakadandır." buyurmuştur. Zehiyre'de de böyledir.

İlaç; kan aldırma, sürme gibi şeylere gelince, bunlar, nafakadan değil, müdaribin şahsî malından olur.

Cima yaptığı cariye ve hizmetçisinin masrafı, müdâribin şahsına aittir. Bunlar müdaraba malına katılmaz.

Şayet müdarip, yolculukta kendine hizmet etmesi için, bir hizmetçi alır, o da kendisine yolda ekmek yapar, yemek pişirir, elbisesini yıkar, yapılması lazım olan hizmeti yaparsa; işte bu müdarabe malı üzerine hesap edilir.

Keza, müdarabe malında çalışan kimse olursa onun da nafakası müdaraba malından olur.

Keza, müdâribin üzerine bineceği hayvanın ve müdarabe malını taşıyan hayvanın masrafı da, müdarabe malmdan olur. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, işçileri veya hayvanı ile müdaribe, yolculukta yardım etse; bu durumda müdarabe fesada gitmez. Mal sahibinin işçileri ve hayvanının nafakası kendine ait olur. Bunlar için müdarabe malından harcama yapılmaz.

Şayet müdarip onlara, mal sahibinin izni olmaksızın harcama yaparsa, onu şahsî malından tazmin eder. Serahsî'nin Mnfuytı'nde de böyledir.

Müdarip tazminatta bulunduktan sonra kâr ederse, —önce— mal sahibine sermayeyi öder. Mal sahibi sermayeyi tamamen alır; bu durumda kârdan artan olursa, şartlarına uygun olarak taksim ederler.

Şayet, müdâribin hissesine düşen kâr, tazminat bedelinden az olursa; müdarip, —tazmin etmesi gereken— o fazlalığı öder.

Eğer kârı tazminat bedelinden çok ise, o fazlalığı alır.

Eğer mal sahibi, kölesine ve hayvanına harcama yapılmasını emre­derse, o masraf mal sahibinin hesabına geçilir. Mubıyt'te de böyledir.

Mal sahibi köleye karşı, masrafda israf ederse, bu masrafın misli kadar sermayeye zammedilir. Mebsût'ta da böyledir.

Nafakanın yolu, —eğer, kâr varsa— kârdan hesab edilmektir. Kâr yok ise, sermâyeden hesap edilir. Çünkü nafaka onun bir cüz'üdür. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer müdarip, kendi malından harcama yapar, veya müdarabe üzerine borç ederse, müdarabe malına müracaat eder. Önce sermayeden başlar; sonra nafakadan alır.

Eğer bu durumda, müdarabe malı zayi olursa, mal sahibine müra­caat edemez. Zehıyre'de de böyledir.

Eğer müdarip nafaka için, müdarabe malından, kendi nefsine henüz bir şey alıp satmadan, harcarsa, onu sermayeye öder. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Müdarip, müdarabe malım taşıtmak için, bir hayvan icarlar veya müdarabe için yiyecek alır ve mal da bedelini Ödemeden zayi olursa; bu durumda müdarip mal sahibine müracaat eder. Mebsût'ta da böyledir.

Müdâribin —Kûfe'de ve Basra'da— evi ve ailesi olduğundan— bunların her ikisi de vatanı olur, mal almak için Kûfe'den çıkıp Basra'ya giderse,   bu  durumda,  yolda,   müdarabe  malından  harcama  yapar. Basra'ya girince —orada bulunduğu müddetçe— nafakası kendisine ait olur.

Basra'dan çıkıp, Kûfe'ye giderken, yolda harcadığı da müdarabe malından olur.

Şayet, müdarip, Kûfeli, mai sahibi de Basralı olur ve bu durumda müdarip, mai için Basraya giderse, yoida harcadığı, Basra'da harcadığı ve Kûfe'ye gelene kadar harcadığı müdârebe malından olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, müdarabe malı öiarak, bin dirhem verir; her ikisi de Kûfe'de olur; fakat Küfe bu şahısların vatanları olmaz ise, mü­dâribin Kûfe'de durduğu müddetçe, masrafı nefsine aittir. Yolculuğa ise, müdaraba malı ile çıkar. Sonrada ticaret maksadiyle Kûfe'ye gelirse; bu durumda nafakası müdarabe malına ait olur. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, Kûfe'de evlense ve orayı vatan edinse, bu durumda, orada, nafakası için müdarabe malından harcama yapamaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malı ile, şehirlerden birine, ordan ticaret malı. satın almak için gittiği halde alamasa, bu durumda yaptığı masraf mü­darabe malından olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine müdarabe malı verip *'istediği gibi hareket etmesini" emrettiğinde, bu müdarip, müdarabe malım, bir başkasına verir; o da alım-satım için başka bir şehire giderse, bu durumda da nafaka masrafı müdarabe malından olur. Çünkü ikinci müdarip, birin­cinin yerindedir. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip,   masrafı   müdarabe  malında  iken   —alış-veriş   için gittiği— bir şehirde ikamete niyet etse bu durumda, —bu şehirde ikamet etmesi veya bu şehri yurt edinmesi sebebiyle— nafakasını müdarabe malından alması batıl olur. Zehıyre'de de böyledir.

Müdarip, hem müdarabe malı, hem de kendi malı ile sefere çıkarsa, bu durumda nafaka ikiye tevzî olunur.

İster, bu iki malı birbirine katsın, isterse katmasın, farketmez. Mal sahibinin "dilediğin gibi yap." deyip dememesi hali de müsa­vidir.

Eğer evinde gelemezse, yolculuk, sefer müddetinden az olsun, çok olsun yine müsavidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Keza, bir müdarip, iki adamın malı ile yolculuk yaparsa, onun nafakası, her iki adamın malı miktarı ile orantılıdır.

Eğer o mallardan birisi bıdaa olursa, onun nafakası müdarabe malından olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

İmâm   Muhammed   (R.A.),   Ziyâdât   isimli   kitabında,   şöyle buyurmuştrur:

Bir adam, diğerine, "kârı yan yarıya olmak üzere" bin dirhem müdarabe malı verdiğinde, müdarip onunla, kıymeti ikibin dirhem olan bir cariye satın alır ve bu cariyenin de nafakaya ihtiyacı olursa, işte bu nafaka mal sahibinin üzerine olur. Müdaribe ait olmaz.

Bu zahirü'r-rivayedir.

İmâm Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bu durumda nafaka, mal sahibi ve mudarıbın mallarına göre orantılıdır. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, iki bin dirhem kıymetinde olan bir cariyeyi, bin dirheme satın aldığında, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre nafaka mal sahibiyle mudanbın üzerinedir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, nafaka mal sahibinin üzeri­nedir.

Bu ihtilaf üzerine cariye firar edip (- kaçıp) tekrar reddedildiği ( = geri getirildiği) zaman, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu cariye müdarabelikten çıkar. Ve mal sahibiyle müdarip, onun bedelini vermeye cebredilir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, bir şehire gelir; ordan bir şey satın alır; mal sahibi de ölür; müdarip ise onun öldüğünü bilmez ve o eşyayı başka bir şehire götürürse, bu durumda müdaribin nafakası, nefsine ait olur. Ve bu durumda, yolda zayi olan malı, müdarip tazmin eder.

Eğer eşyayı teslim ederse, satış hakkı baki kaldığı için, onu satmak caiz olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.

Müdarip, eşyaları mal sahibi ölmeden, o şehirden çıkarırsa, üze­rine tazminat gerekmez. Yolculuk müddetindeki nafakası da müdarabe malına aittir. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip yolda iken, mal sahibi bir elçi göndererek, onu yoldan men etse; veya mal sahibi ölse; müdarip istediği şehre döner. Nafakası da müdarabe malına ait olur.

Fakat, müdarabe malı yolda veya şehirde olur; onu başka şehire çıkarırsa, o zaman tazminatta bulunur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi ölür, müdarip de mal sahibinin şehrinden başka bir şehirde olur; müdarabe mal da eşya olarak, onun yanında bulunur ve müdarip onu mal sahibinin şehrine götürürse, istihsanda bu durumda, müdaribe tazminat lazım gelmez.

Şehrine varana kadar, nafakası da müdarabe malının üzerinedir.

Keza mal sahibi sağ olup, müdaribe bir elçi göndererek onu "elinde olan malı, satmaktan ve mal almaktan" men eder ve bu durumda mü­darip, o malı mal sahibinin şehrine götürürse, tazmniatta bulunmaz.

Şayet müdarabe malı, müdaribin elinde dirhem ve dinarlar şeklinde bulunduğu halde sahibi ölmüş olur; müdaribde, başka bir şehirde bulunur veya mal sahibi hayatta olur ve bir elçi göndererek, müdaribi alım-satımdan men eder; müdarip de, malı, maf sahibinin şehrine götü­rürken, yolda bu mal zayi olursa, bu durumlarda müdaribe tazminat gerekmez. Eğer, yolda kendi nefsi için harcama yaptıysa, onu tazmin eder. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malı olan bin dirhemle bir köle satın alıp, o köleye yanında olan bin dirhemi de verip, ona infakta bulunsa; işte o tatavvû olur. Eğer dava hakime çıkar ve hakim de ona, bu kölenin nafakasını emrederse, bu durumda nafaka —mal sahibi ile müdaribin sermayelerine göre— ikisine ait olur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Hakim nafakayı emredince, bu nafa­kanın aralarında nasıl taksim edileceğini de hükme bağlar." buyurmuştur. Hâvî'de de böyledir.

Müdarabe   malında  nafaka   kabul   edilmeyen  her  müdarabe fasiddir.

Eğer, müdarip, maldan kendi nefsine harcama yaparsa, çalıştığına göre ecr-i misil hesab edilir; fazlası alınır. Ecr-i misilden fazla harcama yapmamişsa, yapılacak bir şey yoktur. Mebsût'ta'da böyledir.

En doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [15]

 

13- MÜDARABE MALI OLAN BİR KÖLEYİ AZÂD ETMEK, ONU MÜKÂTEP YAPMAK VEYA MÜDARABE MALİ OLAN BİR CARİYENİN ÜMM-Ü VELED OLDUĞUNU İDDİA ETMEK

 

Müdaribin, müdarabe kölesini azad etmesi halinde, şu iki ihtimal vardır:

1) Müdarip, müdarabe malı olan bu köle ile ya kâr etmiş veya kâr etmemiş olabilir.

2) bu kölenin edeli, ya sermayeden fazladır veya fazla değildir. Şayet müdarabe malı iken kâr etmemişse, onu azad etmek sahih olmaz.

Eğer mal sahibi onu azad ederse, o sahih olur.

Eğer müdarabe iken kâr etmiş ise, kölenin kıymetinde de bir fazlalık yoksa, (Şöyleki: Köleyi beşyüz dirheme satın aldığı halde, onun kıymeti bin dirheme müsavi olur; sermaye de bindirhem olursa) bu durumda müdaribin bu köleyi azad etmesi sahih olmaz. Çünkü, müdarabe malı ne zaman muhtelif cins olur ve her birinin kıymeti de müsavi olursa; işte o mallardan her birisi sermaye île meşkul itibar edilir. Sanki ondan başkası yokmuş gibi olur. Sermâye ikisinde de şüyu bulmuş itibar olunmaz. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Şayet köleyi azad eden mal sahibi ise, bu caiz olur ve o yüzden müdarip, sermayeyi tamamen ödemiş olur. Geride kârı olan beşyüz dirhem kalır. Onu da müdariple mal sahibi aralarında taksim ederler. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet kölenin kıymeti sermayeden fazla ise (Şöyleki: Müdarip, iki bin dirhem kıymetinde olan bir köleyi, beş yüz dirheme satın alıp onu azad eylese) işte ..bu —o kölenin dörtte biri hakkında— caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi, bu durumda beşyüz dirhemini alsa, sermaye bin dirhem olarak yerinde durur. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, müdarabe malı olan bin dirhem ile, iki köle satın alır ve bunların da her birisi, biner dirhem kıymetinde bulunur; ve müdarip onların ikisini de azad ederse; bu durumda, onun azad etmesi geçersiz (= batıl) olur.

Şayet kıymetleri fazla olsa bile (yani artsa bile) yine de onun azad etmesi batıl olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, bu köleleri, mal sahibi azad ederse, duruma bakılır: Eğer ikisini bir azad etmişse, müdarib ister zengin olsun, isterse fakir olsun, mal sahibi ona beşyüz dirhem ödeme yapar. Köle hususunda onun bir yapacağı yoktur.

Birini diğerinden önce azad ederse, önceki kölenin tamamı azad edilmiş olur ve onun mevlası mal sahibidir; ikincinin de yarısı azad olmuş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, bin dirheme, iki köle satın aldığında bu kölelerden birinin kıymeti bin dirhem, diğerinin kıymeti de iki bin dirhem olsa; sonra da müdarip onların ikisini birden veya ayrı ayrı azad eder ve ken­disi de zengin olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, —kıymeti bin dirhem olan kölenin— azad edilmesi sahih olmaz.

Kıymeti iki bin dirhem olan kölenin dörtte biri azad edilmiş olur.

Bu durumda müdarabe onun hakkında bozulmuştur. Kiymeti.bin dirhem olan köle hakkında ise, müdarabe devam ediyor demektir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, onları azad etmeyip, mal sahibi, ikisini bir kelime ile azad etse, bu durumda kıymeti bin dirhem olan köle hür olur. Ona karşı yapılacak bir şey yoktur.

Fakat kıymeti iki bin dirhem olan kölenin>, dörtte üçü, —mal sahi­binin malından azad edilmiş olur. Geride kalan kâra gelince, eğer mal sahibi zengin ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu durumda mü­darip muhayyerdir.

Eğer mal sahibi fakir ise, isterse azad eder; isterse, etmez. Bu zahirdir. Müdarip, onun bedelinin kârdan hissesi kadar (ki o beşyüz dirhemdir) mal sahibine ödetir. Ve mal sahibi, müdaribe ödediği için, diğer beş yüz dirhemden dolayı köleye müracaat edemez. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer mal sahibi, köleleri ayrı ayrı azad ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre, birinci kölenin dörtte üçü azad olmuş, dörtte biri de azad olmamış olur. Kıymeti bin dirhem olan kölenin ise, yarısı azad olmuş olur.

Bundan sonra, müdarip, muhayyerdir: Dilerse, birinci kölenin dörtte birini; ikinci kölenin yarısını azad eder. Dilerse azad etmez.

Birinci kölenin velası dört sehim olur; ve bunların üçü mal sahibine, biri de müdaribe ait olur.

İkinci köleye gelince, onun da velası yarı yarıya olur.

Şayet mal sahibi, önce değeri düşük olan köleyi azad ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre; "Değeri az olan köle azad edilince, tamamı azad olmuş olur. Değeri yüksek olan köle azad edilince ise, onun yarısı azad olmuş olur." deriz.

Burada cevap; iki köleye ortak olanların birinin azad etmesine benzer. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, bin dirheme iki köle satın aldığında, onların her biri bin dirhem değerinde olur ve müdarip de onların iksini birden azad eder veya birini önce azad ederspi işte bu azad batıl olur. Ve cinayet sayılır. Çünkü sermayeden bir üstünlüğü yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, bir köleyi veya cariyeyi, müdarabe malından mükatebe yapsa; eğer onun kıymeti, sermaye kadarsa, kitabeti caiz olmaz. Bu durumda köle, kitabet bedelini ödese bile azad edilmiş sayılmaz.

Eğer kölenin kıymeti sermayeden fazla ise, (şöyleki; kölenin kıymeti ikibin dirhem olur; müdarib de onu ikibin dirheme karşı, kitabete tabi tutar; sermaye de bin dirhem olursa) müdaribin kendi hissesi olan dörtte birde (ki o beşyüz dirhemdir) bu kitabet sahih olur.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Mal sahibine ait olan hissede ise kitabet sahih olmaz. Mal sahibi kitabeti bozsa bile, —köle kitabet bedelini tamam verirse— kitabet bozulmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise; tamamı bu kölenin azad olmuş olur. Müda-ribin aldığı kitabet bedelini dörtte biri kendinin, dörtde üçü de mal sahibinindir. Köle azad olunca da müdarabe bozulmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Kitabete tabi tutulan köle, kitabet bedelinden birşey ödemeden önce ölürse ve sekiz bin dirhemden noksan şey bırakırsa kitabet batıl olur. Çünkü, aciz olarak ölmüştür. Şayet sekizbin dirhem bırakarak ölürse, azad edilmiş olur. Müdarib iki bin dirhemi alır ve mal sahibine bin beşyüz dirhem borçlanmış olur. O da kölenin dörtte üç kıymetidir. Çünkü o efendisinin mülkünde baki kalmıştır.

Bu durumda müdarip, müdarabeyi ifsad ettiğinden, tazminatta bulunur. Kölenin terekesi olan altı bin dirhem, mal sahibi ile müdarip arasında yarı yarıyadır.

Şayet mükateb olan köle dokuzbin dirhem terkederse, müdarip iki bin dirhemini kitabet bedeli olarak alır. (Bu durumda, bu köle de hür olarak ölmüş olur.) Bin dirhem de miras olarak alır. Çünkü onun efen­disidir. Ve onu, tamemen azad eylemiştir.

Eğer kitabete tabi tutulduğu zaman, kölenin kıymeti bin dirhem olduğu halde sonradan kıymeti artmış ise, kitabet bozulmaz.

Şayet kitabet zamanı kıymeti ikibin dirhem olduğu halde, sonradan, bedelini ödedi veya öldü ise, cevab önceki cevabın aynıdır. Çünkü, dörtte biri mükâtebin mülküdür ve onda kitabet geçerlidir. Ancak mü-katebe günündeki kıymetini tazmin eder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, kıymeti sermaye kadar olan müdarabe kölesini azad eder veya kıymeti iki bin dirhemden noksan olan bir köleyi azad eder ve sermaye de bin dirhem olursa, bu azad etme batıldır. Malsız azad etme gibi. Eğer kölenin kıymeti sermayeden fazla olursa, (Şöyleki: Sermaye bin dirhem, kölenin kıymeti iki bin dirhem olursa) o zaman, müdaribin iki bin dirhem üzerine, köleyi azad etmesi İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, yalnız müdaribin hissesinden geçerli olur.

İmâmeyn'e göre ise; bütün maldan, geçerli olur. Müdaribin hissesi dörtte birdir.

Alimler şöyle buyurmuşlardır: Müdarip, köleye: "Seni iki bin dirhem üzerine azâd eyledim." der; köle de bunu kabul ederse, binefsihî hür veya mükâtebe olur. Ve bundan sonra, bu kölenin kazancı, kendinin olur ve —kendi— bedelini öder.

Şayet, müdarip, köleye: "Bana iki bin dirhem ödersen, sen hürsün." der, köle de iki bin dirhemi öderse; bu durumda, bu müdaribin kölede olan hissesi azad edilmiş olur. Mal sahibi, ondan sermayesini alır; geride kalan kâr şartları üzeri taksim olunur. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet müdarible beraber bin dirhem olur, onun da kârına ortak olurlarsa; müdarib de o bin dirheme —ve bin dirhem kıymetinde— bir cariye satın alıp, bu cariyeye cima eder ve ondan bir çocuğu doğarsa, bu çocuğun kıymeti de bin dirhem olur.

Müdarip bu çocuğun "kendi evlâdı." olduğunu iddia ederse çocuğunda kıymeti binbeşyüz dirhem olur. Müdarip zengin bulunursa; mal sahibi isterse, o çocuğun bedelini bin iki yüz elli dirheme karşılık tutar; isterse onu azad eder. Mal sahibi, bin dirhemi teslim aldıktan sonra, müdarip,—ister fakir, ister zengin olsun— cariyenin yarı bedelini mal sahibine öder. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam» diğerine, kârı yan yarıya olmak üzere, bin dirhem mü-darabe malı verdiğinde, müdarip, onunla kıymeti bin dirhem olan bir cariye satın alır; bu cariye de bin dirhem kıymetinde bir çocuk doğurur ve müdarip o çocuğun kendinden olduğunu iddia ederse, bu iddiası batıldır. (=  geçersizdir) Cariyenin mehrini tazmin eder. Cariyeyi ve çocuğunu satabilir. Burada cevap müphem kaldı.

Şayet cariye çocuğu altı ay olmadan önce doğurdu ise, müdarip onu satabilir. Fakat mehir lâzım gelmez.

Eğer altı aydan sonra doğurdu ise, işte o zaman mehir lazım gelir. Ve müdarip hem cariyeyi, hem de çocuğu satabilir. Mehri yüz dirhemdir. Nesep de sabittir. Cariye ümm-ü veleddir.

Sonra da müdarip, cariyenin kıymeti olan Dokuzyüz dirhemi ma! sahibine öder. Çocuk ise tamamen kâr sayılır. O çocuktan, müdaribin hissesi olan yarı hisse, azad olmuş olur; kalan yarı hisse ise, mal sahibine kalır. Müdaribe tazminat gerekmez.

Şayet müdarip zengin olur; cariyeyi de çocuğunu da satmaz; rnehrini de mal sahibine vermez de, cariyenin kıymeti iki bin dirheme yükse­lirse, işte o cariye müdaribin ümm-i veledi olur. Ve onun kıymetinin dörtteüçü, müdaribin olur.

Çocuğu gelince, o hali üzerine —Annesinin kıymeti verilmedikçe— veya mal sahibi mehirden bir şey almadıkça köledir. Müdarip, bu çocuğu satmaz. Onun da kıymeti ikibin dirhem olursa, işte o çocuk mü­daribin oğlu olmuş olur. Ve dörtte biri azad edilmiş sayılır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdaribin bu çocuk için tazminat vermesi gerekmez. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre dörtte biri azad edilmiş sayılır.

İmâmeyn'e göre tamamen azad edilmiş sayılır.

Bu durumda mal sahibi, müdaribden sermayesi olan bin dirhemi alır. Sermayeden sonra, cariye ve onun mehri, müdaribin üzerine kâr olarak kalır. Çocuğunda tamamı kâr olarak kalır.

Eğer mehir yüz dirhem ise mal sahibine verilir. Bu durumda mü­darip, mal sahibine cariyenin tam kıymetini ve mehri olan yüz dirhemi öder. Çocuk müdaribin hissesi olan bin yüz dirhemden azad'olmuş sayılır. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer müdarip fakir olur ve cariyenin bedelini ödemeye güoLyet-mezse, mal sahibi de cariyeyi kâr hissesinden düşmesse, bu durumda, bu cariye, müdaribin olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet cariyenin kıymeti bin dirhem olur; bin dirhem kıymetinde de çocuk doğurur; onu da müdarib iddia ederse, işte o zaman, müdarip mal sahibine cariyenin mehri olan yüz dirhemi öder. Cariye bu müdaribin ümm-ü veledi olur. Nesep sabit olur. Müdarip bu cariyenin kıymeti olan dokuzyüz elli dirhemi tazmin eder. Geriye kalan elli dirhem mal sahi­binin hissesi olur. Mal sahibi onu alınca, çocuğun yarısı azad edilmiş yarısı da mal sahibinin olmuş sayılır. Müdarip de, mal sahibi de yarı yarıya çocuğun efendisi olurlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, "kârı yarı yarıya olmak üzere" bin dirhem verir; müdarip de onunla bin dirhem kıymetinde bir cariye satın alır; bu cariye de bin dirhem kıymetinde bir çocuk doğurur; mal sahibi ise, o çocuğun kendi oğlu, bu cariyenin de, kendisinin ümm-ü veledi olduğunu iddia ederse, bu durumda, bu cariye, bu çocuk ve bu cariyenin mehri için, müdaribe bir şey ödemez.

Şayet çocuğun kıymeti de annesinin kıymeti de ikibin dirhem olur ve mal sahibi, bunların kendinin olduğunu iddia ederse, yine davası sahihtir. Bu durumda cariye, bu şahsın ümm-ü veledi olur ve çocuğun nesebi de ondan sabit olur.

Bu takdirde mal sahibi, cariyenin kıymetinin dörtte birini, müda­ribe öder. Çocuğun ve cariyenin mehrinin kıymetini ödemez.

Eğer mydarip, kıymeti iki bin dirhem olan cariyeye cima eder; bu cariye de bir çocuk doğurur, onun da kıymeti de bin dirhem olur; bu mudarib ise, "çocuğun kendine ait olduğunu, cariyenin de ümm-ü veledi olduğunu iddia eylese; dediği gibi olur.

Bu durumda, müdarip, cariyenin kıymetinin dörtte üçünü ve cariyenin mehrini mal sahibine öder. Çocuğun kıymetinden ise, bir şey ödemez. Çocuk müdaribin kölesi olur. İsterse onu satar

Bu durumda nesep de sabit olmaz.

Mal sahibi sermayesini ve cariyenin bedelinin sekizde yçü ile meh­rini tam alınca, çocuğun nesebi sabit olur. Ve yarısı azad edilmiş sayılır. Yarı kıymeti ise mal sahibine aittir. Çocuğun velasına mal sahibi ile mudarib ortaktırlar.

Bu İmâm Ebû Hanîfe R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise velânın tamamı müdaribe aittir. Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu, Allah'u Teâlâ bilir. [16]

 

14- MÜDARABE MALININ SATIN ALMADAN ÖNCE VEYA SATIN ALDIKTAN SONRA ZAYİ OLMASI

 

Müdarabe malından zayi olan, sermayeden değil, kârdan çıkarılır. Kâfî'de de böyledir.

Müdaiabe malı çalıştırılmadan önce zayi olursa, bu müdarabe batıl olur.

Müdarabe malının zayi olması halinde, —yeminli .olarak— müda-ribin sözü geçerlidir.

Müdarip sermayeyi zayi eder veya onu harcar yahut onu birine verir ve onunla bir şey satın almaz ise, zayiat kendine aittir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Müdarip, birine mudaraba malını borç olarak verirse, aynısını geriye alması gerekir. Aynısını alınca başka.bir şey isteyemez. Zehıyre'de de böyledir.

Müdaribin yanında bin dirhem müdarabe malı olduğunda, bu bin dirhemle, bir köle satın alır ve o bin dirhem zayi olana kadar parayı ödemezse, mal sahibi de bin dirhem daha verir; müdarip onu da köleyi satana vermeden zayi edere; bu durumda müdarip, kölenin parası için, ma! sahibine müracaat eder. Bu takdirde sermaye üçbin dirhem olur. Kâfî'de de böyledir.

Müdarip o köleyi kârla satmak ister ve bin dirhem üzerinden kârla satarsa bunu yapmaya hakkı vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip bin dirheme bir cariye satın alır, parasını ise ödemez sonra da ödediğini iddia eder; satıcı da bunu inkâr ederek ve yemin de ederse; bu durumda müdarip mal sahibine müracaat ederek, ikinci bin dirhemi alıp satıcıya verir ve cariyeyi alır. Bu cariyenin parası taksim edilirken mal sahibi iki bin dirhemini alır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, bin dirhem müdarabe malını, kârı, yarı yarıya ortak olmak üzere verdiğinde, müdarip onunla bir cariye satın alır ve onun parasını vermeden, o bin dirhem zayi olur ve mal sahibi de: "Bin dirhem, cariyeyi satın almadan önce zayi oldu; sen cariyeyi nefsin için aldın." der; müdarip de: "Hayır, o bin dirhem cariyeyi satın aldıktan sonra zayi oldu; ben, bedelini senden almak istiyorum." der ve o, bin dirhemin ne zaman zayi olduğu bilinmezse, bu durumda mal sahibinin, sözü geçerli olur.

Her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, müdaribin beyyinesi mute­berdir.

Şayet malın sahibi, müdaribe: "Sen cariyeyi satın almadan önce zayi oldu." der; müdarip de: "Satın aldıktan sonra zayi oldu." derse; bu durumda müdaribin sözü geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet o bin dirhem zayi olmamış; müdarib de bu cariyenin parasını ödememiş olur ve o para ile başka bir cariye satın alır ve mü­darip: "Bu cariyeyi satar, öncekinin parasıfıı öderim." derse; o cariyeyi kendi nefsi için almış olur; müdarabe cariyesi olmaz.

Şayet teslim aldığı cariye karşılığında diğer cariyeyi satın alsa, o cariye müdarabe mah olur. Ve bu caizdir. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer müdarip, iki bin dirhem kıymetinde olan bîr cariyeyi, bin dirheme satm ahr; bu cariye de parasını vermeden zayi olursa, bu bin dirhemin tamamını mal sahibi öder. Hâvî'de de böyledir.

Müdarip iki bin dirhem kıymetinde olan bir cariyeye bedel, iki bin dirhem kıymetinde olan ikinci bir cariyeyi satın alıp, satın aldığını teslim aldığı halde diğerini vermezse; o zaman, satın aldığının beş yüz dirhe­mini kendi öder; geri kalanını mal sahibi öder.

Şayet satın aldığının kıymeti bin dirhem olur; verdiğinin kıymeti ise iki bin dirhem olursa; mal sahibi de: "Az olsa da, çok olsa da satın al." demişse; müdarip tarafından yapılan bu satm alış caiz olur. Bundan sonra  cariyeler  helak  olsa,   müdarip  mal  sahibine  müracaat  eder. Muhıyt'te de böyledir.

Müdaribin yanında, kârı yan yarıya olan bin dirhem mudaraba malı bulunduğunda, müdarib, onunla bez alıp, onu iki bin dirheme sattıktan sonra, o ikibin dirheme, bir köle satın alır ve bu iki bin dirhemi de peşinen ödemez ve bu iki bin dirhem, yanında zayi olursa; onun bin beşyüz dirhemini, mal sahibi; beşyüz dirhemini de müdarib öder. O iki bin dirhemin dörtte birisi, müdaribin; dörtte üçü de mal sahibinindir.

Sermaye ise iki bin beşyüz dirhem olmuş olur. Köle iki bin dirhem üzerine kâr ile satılır.

Şayet müdarip köleyi dört bin dirheme satarsa; dörtte biri müda­ribin malı; dörtte üçü ise, müdarabe malı olur. Sermaye olan iki bin beşyüz dirhem çıkarılır. Geride kalan bin beşyüz dirhem, müdariple mal sahibi arasında kâr olarak yarı yarıya taksim edilir. Kâfî'de de böyledir.

Müdarip, müdarabe maiını çalıştırarak onu iki bin dirhem eder; sonra da onunla kıymeti iki bin dirhemden noksan olan bir cariye satın alıp, teslim de alır; bunların tamamı da bu müdaribin yanında zayi olursa; işte o zaman, bu cariyenin bedeli olan bin dirhem, müdaribin üzerine olur ve bunun dörtte üçü için mal sahibine müracaat eder. Meb-sût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malı olan bin dirhemle, kıymeti iki bin dirhem olan bir cariyeyi satın aldığı halde parasını ödemez ve bu cariyeyi ikibin dirheme satarak parasını peşinen alır; cariyeyi ise —zayi olana kadar— alıcıya teslim etmez ve yanında olanın tamamı zayi olursa, bu mes'ele dört vecihden hali olmaz.

1) Malın tamamı birlikte zayi olabilir.

2) Önce bin dirhem, sonra cariye —iki bin dirhem olan ikinci mal ile, arka arkaya zayi olabilir.

3) Önce cariye, sonra da iki mal arka arakaya veya beraberce zayi olabilir.

4) Önce ikinci mal zayi olur; sonra da cariyeNile önceki mal beraber veya arka arkaya zayi olabilir.

Malın tamamı, hep birden zayi olunca, müdarip üç bin dirhem tazmin eder. Bunun bin dirhemini, cariyeyi satana, iki bin dirhemini de onu satın alan müşteriye tazmin eder. Sonra da iki bin beşyüz dirhem için, mal sahibine müracaat eder.

Önceki bin dirhem önce zayi olur; sonra da cariye ile ikinci mal zayi olursa; bu durumda üçbin dirhemin tamamı mal sahibine ait olur.

Önce cariye, sonra da diğer iki mal zayi olursa; mal sahibi iki bin beşyüz dirhem, müdarip de beşyüz dirhem öder.

Keza, önce ikinci mal, sonra da cariye ile birinci mal zayi olursa, iki bin beşyüz dirhemini mal sahibi, beşyüz dirhemini de müdarip öder.

Aslolan, müdarip, çalıştığı mikdar da tazminatta bulunur. Çünkü tazminat, onun ameli sebebiyledir. Tazminatı için de, adına çalıştığı şahsa müracaat eder. Zira çalıştığının faydası ona olunca; borcu da aleyhine olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adama, kâra yarı yarıya ortak olmak üzere, bin dirhem mü­darabe malı verildiğinde, bu müdarip, o para ile kıymeti bin dirhem olan bir cariyeyi satın .alıp, teslim de aldığı halde, bedelini ödemez ve bu cariyeyi iki bin dirheme satarak, bu iki bin dirhemi teslim alır; fakat cariyeyi teslim etmez ve bu iki bin dirheme, iki bin dirhem kıymetinde, bir cariye daha satın alıp, onu da teslim alır; yine bedelini teslim etrftez, bu dirhemlerde cariyeler de tamamen zayi olursa,' bu müdaribin onlar için beşbin dirhem ödemesi gerekir. Birinci cariyeyi satana, bin dirhem; ikinci cariyeyi satana, iki bin dirhem sonra da bunların tamamı için, mal sahibine müracaat eder (ki bunların tamamı dört bin dirhemdir. Bin dirhemi, birinci cariyenin bedeü; bin beşyüz dirhemi, birinci cariyeyi sattıktan sonra aldığı; bin beşyüz dirhem de, ikinci cariyenin bedeli.)

Şayet önce birinci bin dirhem zayi olur; sonra da kalanlar zayi olur­larsa, bu durumda müdarip, beş bin dirhemin tamamı için mal sahibine müracaat eder.

Keza, önce birinci cariye zayi olur, veya önce iki bin dirhem zayi olur da sonra da, kalanlar zayi olurlarsa veya hepsi bir zayi olursa, bu durumda da müdarip —mal sahibine— beş bin dirhem için müracaat eder. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malı olan bin dirheme, kıymeti bin dirhem olan bir cariye satın alıp, bu cariyeyi teslim aldığı halde, bedelini ödemez; bu cariye karşılığında kıymeti iki bin dirhem olan bir köleyi satın alıp, bu köleyi teslim aldığı halde, bedeli olan cariyeyi teslim etmez, daha sonra da, o köleye bedel değeri üçbin dirhem olan herevî çorabları alıp, bunları da teslim aldığı halde, köleyi teslim etmez ve bunların dördü de bu müdaribin yanında zayi olursa; işte bu durumda beş vecih vardır:

1) Hepsi birden zayi olursa, müdarip altı bin dirhem tazmin eder. Bin dirhemi, cariyenin bedeli, iki bin dirhemi, kölenin bedeli, üç bin dirhemi de çorabların bedeli. Bunun dört bin beşyüz dirhemi için, mal sahibine müracaat eder; bin beşyüz dirhem de kendi malından öder.

2) Önce bin dirhem zayi olur; sonra da kalanlar hep birden zayi olursa; müdarip, o zaman beşbin beşyüz dirhem için, mal sahibine mü­racaat eder. Beşyüz dirhemini de kendi malından öder.

3) Önce köle zayi olur; sonra da diğerleri zayi olursa; .müdarip, mal sahibine dört bin beşyüz dirhem için müracaat eder.

4) Önce çoraplar zayi olur; sonra da kalanlar zayi olursa; müdarip, mal sahibine müracaat ederek, dörtbin beşyüz dirhemini ondan alır.

5) Şayet önce cariye helak olur; sonra da diğerleri helak olursa, müdarip mal sahibine müracaat ederek, ondan yedibin beşyüz dirhem alır.

Müdarip, bin dirheme, bin dirhem kıymetinde bir cariye satın alıp, onu teslim aldıktan sonra; o cariye ile, her birinin kıymeti bin dirhem olan iki cariye satın alıp, onları da teslim aldıktan sonra; bu cariyeler ile sermaye zayi olsa; işte o zaman, müdarip önceki cariyenin kıymeti olan bin dirhemi, ve —sonraki— kıymeti biner dirhem olan iki cariyenin kıymetini öder; tamamı için de mal sahibine müracaat eder.

Şayet önceki cariye ile kıymeti iki bin dirhem olan bir cariyeyi satın alır; onu 4a teslim alır; ve cariyelerin ikisi ile birlikte sermaye de zayi olursa; işte o zaman, müdarip üçbin dirhem tazminatta bulunur. (Bin dirhemi birinci cariye için; iki bin dirhemi de ikinci cariye için) Sonra da iki bin beşyüz dirhem için mal sahibine müracaat eder.

Keza o iki cariyeden biri önce zayi olur; sonra da diğerleri zayi olursa, hüküm yine böyledir. Önceki bin dirhem, önce zayi olur; sonra da, diğerleri zayi olursa işte o zaman, üçbin dirhemin tamamı için, müdarip mal sahibine müracaat eder. Mebsût ta da böyledir.

Bir adam, diğerine "kân, yarı yarıya paylaşmak üzere" bin dirhem müdarabe mah verdiğinde, müdarip onunla, kıymeti bin dirhem olan bir cariyeyi satın alır; sonra da onu, ikibin dirheme satıp bedelini aldığı halde, cariyeyi teslim etmez, bundan sonra da, o iki bin dirhem ile önceki bin dirheme, kıymeti dört bin dirhem olan bir cariye satın alıp, onu da teslim aldıktan sonra, sermaye olan bin dirhemi, Önceki cariyenin sahibine; iki bin dirhemi de sonraki aldığı cariyenin sahibine verse; işte o zaman, kendi malından olan bin dirhemi, sonraki satın aldığı cariye için vermiş olur.

Eğer önceki bin dirhemi ödemese ve o zayi olsa; sonra da son olarak aldığı cariyeyi altı bin dirheme satsa, bu durumda kendisine bin dirhem kâr hissesi vardır. Dört bin dirhem ise, müdarabe malı olur.

Müdarip, müdarabe malı olan bin dirhemle, bir eşya satın alıp, onu da teslim aldığı halde, bedeli olan bin dirhemi, —o aldığı şey zayi olana kadar— ödemez; satıcı da ondan vazgeçerse; bu durumda müdarip, hiç bir şey için mal sahibine müracaat edemez. Bu eşya, müdarabe üzeri­nedir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet müdarip, sermayeyi çalıştırarak dört bin dirhem yapar ve onun da iki bin dirhemi alacak olur; iki bin dirhemi ise yanında bulunur; bu yanında olan ile de, bir cariye satın alıp, onu da teslim almaz ve bu cariye zayi olursa, işte o zaman, müdarip dörtte üçü için mal sahibine müracaat eder. Cariyeyi aldığı zaman, müdarabe olmaksızın dörtte biri kendisinin olur.

Şayet cariye yanımda iken zayi olur; sonra da borç meydana çıkarsa, bu durumda tamamı mal sahibinin olur. Çünkü o, sermayeden başkadır. Sermayesi iki bin beşyüz dirhemdi. Müdarip o ikibin dirhem için mal sahibine müracaat edemez. Mebsût'ta da böyledir.

Zayi olan, kârdan ödenir; sermayeden ödenmez. Kâfî'de de böyledir.

En doğrusunu, Yüce Allah bilir. [17]

 

15- MÜDÂRİBİN, MÜDÂRABE MALINI İNKÂR ETMESİ

 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Müdarip, mal sahibine: "Sen, bana bir şey vermedin." der; sonra da: "Sen, bana bin dirhem müdarabe malı verdin." derse, bu durumda müdarip malı tazmin eder.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) şöyle buyurmuştur:

İnkârla birlikte satın alan müdarip o malı kendi nefsi için satın almış olur.

Şayet ikrardan sonra satın alırsa, kıyasa göre, yine o malı kendi nefsi için almış olur. İstihsânda ise, bu durumda müdarip, tazminattan kurtulmuş olur. Ve bu mal, müdarabe malı olur. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Müdarip:   "Bu bin dirhem,  müdarabe malı olarak sermayedir;

beşyüz dirhemi kârdır." der; sonra da: "Filana borcum vardır." derse; İmâm Hasan bin Ziyâd: (R.A.): "Eğer sözlerini vaslederse, sözü kabul edilir. Eğer faslederse, sözü kabul edilmez. Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasıdır." demiştir. Hâvî'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, "kârı yarıya olmak üzere," bin dirhem mü­darabe malı verdiğinde, müdarip, ikibin dirhem getirerek: "Bin dirhemi kârdır." der; sonra da, onu inkar ederek: "Kâr etmedi. Yalnız beşyüz dirhem kâr etti." der ve elindeki ikibin dirhem de zayi olur ve bu mü­darip, sözünün doğruluğunu da isbat ederse; işte o zaman, inkâr eylediği beşyüz dirhemi tazmin eder. Mal sahibi de sermayesini alır. Başka bir tazminatta bulunmaz.

Şayet kârdan bir şeyi inkâr etmiş olsaydı, mes'ele hali üzre kalırdı. Bu durumda bin dirhemin kârını tazmin eder; mal sahibi de sermayesini alırdı. Sermayeden bir şey tazmin etmesi gerekmezdi. Mebsût'ta da böyledir.

Mat sahibine, müdarip: "Sana, sermayeyi verdim; elinde bulunan kârıdır." der; sonra da "Vermedim; fakat, zayi oldu." derse, onu tazmin eder. Hâvî'de de böyledir.

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir. [18]

 

16- KÂRIN TAKSİM EDİLMESİ

 

Aslolan, mal sahibi sermayesini almadan önce,  karı taksim etmektir.

Teslim alınması halinde kârın taksimi sahih olur. Eğer teslim alınmaz ise, taksim batıl olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur: Müdarip, müda­rabe malını çalıştırır bin dirhem kâr eder; kâr aralarında taksim edilir; sermaye, elde müdarabe olarak kalır; mal sahibi kârdan beşyüz dirhe­mini alır; müdarip de beşyüz dirhemini alır; sonra da müdarip, o rnalı. çalıştırmadan önce veya sonra, sermaye zayi olursa, bu durumda taksim, batıl olur.

Eğer kâr olduğu gibi duruyorsa, mal sahibinin aldığı beşyüz dirhem, sermayeden sayılır; müdarip de nefsi için aldığı beşyüz dirhemi geri verir. Eğer, kâr zayi olmuşsa, —sermayenin tamamlanması için— mis­lini verir. Bu takdirde, müdaribin elinde zayi olan bin dirhem, kâr olmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet kâr ikibin dirhem olur; onlardan her birisi de, kârdan biner dirhemi alırlar; sonra da sermaye zayi olursa; mal sahibinin aldığı ser­mayesidir. Müdarip de, aldığının yarısını geri öder. Sermaye tamam­landıktan sonra, kalan kârı taksim ederler. Sonra da mal sahibi aldığını sermâye olarak seri verir. Ve müdaribe: "Elinde olanı çalıştır." der.

Kâr etsin veya etmesin önceki taksim batıl olmaz. Çünkü bu müda­rabe yepyeni bir müdarabedir. Birinci müdarabe kârın taksim edilmesi ile sona ermiştir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Kâr taksim edilince, müdarabe fesh edilmiş olur.

Sonra yeniden anlaşma yaparlar. Bundan sonra mal zayi olursa, önceki kâr geri verilmez.

Müdarip, elinde kalan sermayenin zayi olması sebebiyle, kârın geri verilmesinden korkarsa, bu bir çaredir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, "kârı yarıya olmak üzere" bin dirhem müda-raba malı verdiğinde, bu müdarib ikibin dirhem kâr ettikten sonra, onu taksim etseler ve müdarip mal sahibinin bin dirhemini verip kendisi de bin dirhem kâr, —hissesi  olarak— alsa; mal sahibinin hissesi elinde kalsa ve müdaribin elinde olan kâr zayi olana kadar, oriu vermese; bu durumda yanında zayi olan bin dirhem, ikisinin arasında zayi olmuş olur. Müdaribin elinde kalan da aralarında kalmış olur. Mal sahibi yarısı için müdaribe müracaat eder. Bu da beşyüz dirhemdir.

Bu, mal sahibinin hissesi olan bin dirhem, —o teslim almadan önce— zayi olduğu zaman böyledir.

Fakat, müdaribin hissesi, aldıktan sonra zayi olursa; bu müdaribin nefsine aittir. Çünkü taksim, sözleşmeyi bozmamıştır. Zayi olan, mü­daribin hissesi olark azayi olur. Kalan, mal sahibinin hissesidir. Ve o, onu alır. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet müdarip kârı taksim eder ve hissesini alır; mal sahibi ise hissesini almaz ve mal da zayi olursa; müdaribin aldığı nefsi için olur. Çünkü mal sahibi, hissesini almamış ve mal zayi olmuştur. Bu takdirde, —müdarip emîn olduğu için— zayi olan aralarında müştereken zayi olmuş olur. Bu durumda, müdarip hissesi olarak aldığı kârın yansım mal sahibine öder. Gerçekten, kârın yarısını, mal sahibinin borçlandığı açığa çıkmış olur. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, müdaripden yirmi veya elli dirhem alır; müdarip de geride kalanı çalıştırır.

Müdarip, mal sahibine, bir şey verdiği zaman: "Bu kârdır." derse, işte o kâr olur. Ondan sonra söyleyeceği —her ne kadar: "Ben kazan­madım." dese bile— kabul edilmez.

Şayet müdarip, mal sahibine bir şey verir ve: "Bu kârdır." demezse, Hfihâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un: "Mal sahibi, hesap zamanı olan sermayeyi alır; geride kolan ikisinin arasında kalır ve mal, sahibin aldığı, ser­mayeden noksan olmaz." buyurduğu rivayet olunmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, diğerine, bin dirhem müdarabe malı verir; o da bin dirhem kâr eder; mal sahibi de müdaribe: "Sermayemi bana ver; kalanı senin olsun." derse; —mal biaynihî duruyor ise— bu caiz olmaz. Çünkü hîbe meçhuldür. Eğer zayi olmuş, olsaydı, o zaman ondan vaz geçmek caiz olurdu. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

En doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [19]

 

17- MÜDÂRİP İLE MAL SAHİBİ VEYA İKİ MÜDÂRİP ARASINDAKİ İHTİLÂF

 

Bu babda:

1) Satın Alınan Şeyin Müdarabe Malı Olup Olmadığı Hususundaki İhtilâf;

2) Müdarabenin Umûmî veya Husûsî Olduğundaki İhtilaf;

3) Müdârip İçin Şart Koşulan Kârın ve Sermaye'nin Miktarı ile Müdarabe Malının Teslim-Tesellümündeki ihtilâf;

4) Kâr Taksim Edilmeden Önce veya Bundan Sonra, Sermâyenin Mal Sahibine Ulaşıp Ulaşmadığında İhtilâf;

5) İki Mudâribin veya Müdariplerden Biri ile Mal Sahibinin İhtilâfları;

6) Satın Alman Kölenin Nesebinde İhtilâf;

7) Bu Husustaki Çeşitli Mes'eleler. olmak üzere yedi nevi vardır. [20]

 

1- Satın Alınan Şeyin Müdarabe Malı Olup-Olmadığı Hususundaki İhtilâf

 

Bir adam, diğerine bin dirhem müdarabe malını kârı, yan yarıya olmak üzere verdiğinde, müdarip bin dirheme bir köle satın alır ve onu >atın alfrken, "Bu müdarabe malıdır." demez; onu teslim aldıktan sonra da: "Ben, onu müdarabe niyetiyle satın aldım." der; mal sahibi de onu yalanlayarak: "Sen, onu kendi nefsin için aidin." derse; müdarip, bu mes'elede doğrulanır mı?

Bu mes'ele dört vecihden hali değildir:

1) Müdaribin ikrarı vaktinde köle ve müdarabe malı mevcut efa-bilir.

2) İkisi de zayi olmuş olabilir.

3) Köle mevcut; müdarabe malı zayi olmuş

4) Köle zayi olmuş, müdarabe malı ise mevcut olabilir.

Birinci durumda, —yeminli olarak— müdaribin sözü geçerli olur.

İkinci durumda, müdarip beyyinesiz doğrulanmaz; Müdarip satı­cıya bin dirhemi tazmin eder. Mal sahibine de bir şey için müracaat edemez.

Üçüncü durum da aynısıdır.

Dördüncü durumda, müdaribin mal sahibinin sermayesini satıcıya teslim ettiği sözü doğrulanır. Eğer müdaribin yanında zayi olmuş olsa da mal sahibine ikinci bin dirhem için müracaat etse, sözü doğrulanmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, müdarabe malı ile, bir köfeyi bin dirheme satın aldığı haide, onun parasını kendi şahsî parasından öder ve:  "Bunu kendi nefsim için satın aldım." der; mal sahibi de onu yalanlarsa, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur. Bu takdirde, karşılık olarak müdarip, müdarabe malından bin dirhemi —kendi malından verdiğinin yerine— alır.

Şayet köleyi bin dirheme satın alıp, onu müdarabe malına teslim etmediği gibi başkasına da teslim etmez; sonra da: "Ben onu kendim için aldım." derse, bu durumda onun sözü geçerli olur. Mebsût'ta da böyledir.

Müdaribin satın alma sırasında bir niyetinin olmadığında ittifak ederlerse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre bunun müdarabe malından peşin ödendiğine hükmedilir. Müdarabe malından verilince de, satın alı­nan şey müdarabe malı olur.

Şayet kendi malıyla almışsa, kendinin olur. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu durumda satın alınan şey müdaribin olur; ister bedelini kendi malından versin, isterse müdarabe malından versin, farketmez. Müdarip, vekil-i has gibidir.

Müdarip bir köleyi bin dirheme —belirtmeden— satın alır; sonra da —yine belirtmeden— bin dirheme, bir köle daha satın alır; bilahare de: "İkisini de müdarabe olarak aldım." der ve bedelini de nakden ödememiş olursa, bu müdaribin doğrulanması halinde önceki köle mü­darabe malı olur; ikincisi müdarabe malı olmaz.

Keza, mal sahibi ikisini de yalanlar veya öncekini doğrulayıp ikin­ciyi yalanlarsa, önceki, müdarabe malı olur; ikincisi olmaz. Mal sahi­binin sözü geçerli olur. İkinci köle de müdaribin olur.

Şayet müdarip, ikisini de bir defada satın aldıktan sonra: "Ben, onların her birinin biner dirheme müdarabe olmasını niyet eyledim.*' der ve bu sözü doğrulanırsa, o kölelerden her birini yarısı müdarabe olur; kalanı ise müdaribin olur.

Eğer mal sahibi onu yalanlarsa yine böyledir.

Eğer onlardan bizatihi birini doğrular ve: "Bunu müdarabe için satın aldım." derse, yine böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Eğer müdarip: "Ben ikisini de —bin dirhemi kendi malımdan, bin dirhemi de müdarbe malından olmak üzere— satın aldım." der; mal sahibi de: "Sen, bunu bin dirhem müdarabe^maliyle aldın." derse; bu durumda müdaribin sözü geçerlidir. Kölelerin yarısı müdarabe malı, yarısı da müdaribin şahsî malı olur. Mebsût'ta da böyledir. [21]

 

2- Müdârabenin Umûmî Veya Husûsî Olduğu Hususundaki İhtilaf

 

Müdarip, her türlü ticarette müdarabe iddia eder; mal sahibi de. "Özel bir şeyde" derse, bu durumda müdaribin sözü geçerli olur. Kâfî'de de böyledir.

Müdarip ve mal sahibi ihtilaf ederler ve müdarip: "Şen, bana kârı yarı  yarıya  olmak  üzere  mudâraba  malı  verdin."   Başka  bir   şey demedin." der; mal sahibi de: "Ben senin bez almana izin verdim." veya: "Yiyecek almana izin verdim." derse; bu harcama yapmadan önce olmuşsa, mal sahibinin sözü geçerli olur.

Mal sahibinin inkârı, müdaribi tasarrufun umumundan nehiydir. Bu durumda müdarip, müdarabe malının umûmunda tasarruf yapamaz.

Fakat ihtilaf harcamanın bir kısmında olursa, istihsanen —yeminle birlikte— müdaribin sözü geçerli olur. Mal sahibinin iddiasına beyyine getirmesi gerekir.

İmamlarımızın üçü de bu görüşü kabul etmişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer mal sahibi, müdarabenin umumî olduğunu iddia ederse; bu durumda söz kıyasen de, istihsanen de onun sözü geçerlidir. Zehıyre'de de böyledir.

Eğer mal sahibi, iddia eylediği malın birinin umumuna, birinin de hususuna beyyine ibraz eder ve beyyinesini de bir zamanla kayıtlarsa, bu durumda onun beyyjnesine göre hüküm verilir.

Eğer zamanla kayıtlıyamaz veya birini zamanla kayıtlayıp, diğerini kayıtlamazsa, husus iddia eylediğine hükmedilir.

Kudûrî'de şöyle denilmiştir:

Mal sahibi beyyine ibraz eder; müdarip de umum olduğunu İddia ederse, ve "mal sahibinin verdiği müdarabe malına müdaribin, her türlü ticarette kullanacağını" şahitler söylerse, bu durumda şahitlerin şehadeti geçerlidir. Hâvî'dede böyledir.

Mal sahibi ve müdarip husus üzerine (müdarabenin özel bir mal için olduğunda) ittifak edip, her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, tafsilat söylediğimiz gibidir.

Umum ve-hususda ihtilaf ederler ve her ikisi de beyyine ibraz eder; ikisinin de beyyinesi de tarihli olursa; hangisinin tarihi önce ise, onunla amel edilir. Tarihi sonra olan ise öncekini nesheder. Hangisinin tarihi önce olduğu bilinmezse, müdaribin beyyinesi kabul edilmekte öncelik alır. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Müdarip: "Sen, bana bütün şehirlere gitmemi emreyledin." veya: "Sen, bana hiçbir şey söylemedin." der; mal sahibi de: "Ben, sana yalnız Basra'ya gitmeni söyledim." derse bu durumda müdaribin sözü geçerli olur.

Şayet müdarip: "Sen, bana Basra ve Kûfe'ye gitmemi söyledin." der de; mal sahibi: "Ben, sana yalnız Basra'ya gitmeni söyledim." derse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.

Eğer müdarip, mal sahibine: "Sen, bana peşin ve vadeli almamı söyledin." der de; mal sahibi ise: "Ben, sana peşin almanı söyledim." derse bu durumda mudarıbın sözü geçerli olur. Serahsı'nin Muhıytı'nde de böyledir. [22]

 

3- Mudarıb İçin Şart Koşulan Kârın Miktarı Ve Sermayenin Miktarı İle Müdârabe Malının Teslim Alıp Almadığı Hakkındaki İhtilaf

 

Bir adam, diğerine, bin dirhem mudaraba malı verir; o da bin dirhem   kâr  eder;   sonra  da  mal  sahibi  ile  müdarip,   aralarındaki anlaşmada ihtilaf ederler ve müdarip "kârın yarısını şart koştuk." der, mal sahibi ise: "Üçte birini şart koştuk." derse, bu durumda mal sahi­binin sözü geçerli olur. Her ikisi de iddialarım beyyinelerlerse, müda-ribin beyyinesi kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi ile müdarip kâr hususunda ihtilaf ederler ve mal sahibi: "Üçte birini şart koştum." dediği halde müdarip: "Bana, yarısını şart koştun." der ve sonra, o mal müdaribin elinde zayi olursa, işte o zaman, müdarip karın altıda birini, mal sahibine, kendi malından tazmin eder; bundan başka tazminat gerekmez. Hâvî'de de böyledir.

Müdarip: "Kârın yansım şart koştum." veya: "Üçte birini şart koştum." der; mal sahibi de: "Sana, kârdan yalnız yüz dirhem vermemi söyledim." veya: "Hiç bir şart koşmadım." derse, bu durumda müda-rabe fesada gider ve müdaribe ecr-i misil verilir. Bu durumda yeminle beraber— mal sahibinin sözü geçerli olur.

Eğer müdarip: "Kârın yarısını bana vermeyi şart koştun." der; mal sahibi de: "On dirhemi hariç, kârın üçte birini vermeyi şart koştum." derse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.

Her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, müdaribin beyyinesi geçerli olur. Zehıyre'de de böyledir.

Müdarip mal sahibine:  "Kârın üçte birini bana vermeyi şart koştun." der; Tial sahibi de: Üçte biri ile on dirhem fazlasını şart koştum ve senin bende ecri mislin var. derse, bu durumda müdaribin sözü geçerli olur.  Mal sahibinin beyyine getirmesi gerekir.  Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe: "Kârın yarısını sana şart koştum." der; müdarib de: "Sen, bana yüzdirhem vermeyi şart koştun; başka bir şeyi şart koşmadın, benim için, çalıştırdığım malda ecr-i misil vardır." derse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.

Eğer mal sahibi, "kârın yansının müdaribe ait olduğuna dair"; Müdarip de "bir şeyi şart koşmadığına dair" beyyine ibraz ederse, bu durumda mal sahibinin beyyinesi geçerlidir.

Şayet müdarip "kârdan, yüz dirhemin kendine verileceği üzerine" beyyine ibraz ederse, mal sahibi de "kârın yarısının ona verileceğini" beyyinelerse bu durumda müdaribin beyyinesi geçerlidir. Mebsût'ta da böyledir.

Müdaribin yanında ikibin dirhem olur ve mal sahibine: "Sen, bana bin dirhem verdin; bunun bin dirhemi de kârdır." der; mal sahibi de: "Ben, sana iki bin dirhem verdim.," derse, bu durumda müdaribin sözü geçerli olur.

Mal sahibi ile müdarip sermaye ve kârda ihtilaf ederler ve mal sahibi: "Sermaye ikibin dirhemdir. Senin kâr hissen de üçte birdir." dediği halde, müdarip: "Sermaye bin dirhemdir. Kâr hissem de kârın yarısıdır." derse, bu durumda, sermayede müdaribin sözü geçerli olur. Kâr da ise, mal sahibinin sözü geçerlidir.

Ancak, bunlardan hangisi beyyine ibraz ederse, onun beyyinesi kabul edilir. Kâfî'de de böyledir.

Şayet mal sahibi, sermayenin miktarını isbat ederse, müdaripden ikibin dirhemi alır.

Eğer mal üçbin dirhem ise, müdaribin beyyinesi, kâr hususunda geçerlidir. Ve ona yarı yarıya ortaktırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Mudarib üçbin dirhemi getirir ve: "Bin dirhemi sermayedir; bin dirhemi kârdır; bin dirhemi de başkasının emanet parasıdır. Veya başkasının mudarabe malıdır." derse, bu durumda mudarıbın sözü geçerli olur. Bedâi"de de böyledir.sahibi, "malı emanet bıraktığını" iddia eder; müdarip de* "mudarabe olarak bıraktığını" iddia ederse, bu durumda müdaribin sözü geçerli olur.

Keza, mal sahibi, "malın mudarabe olduğunu" iddia eder; müdarib de, "elindeki malın borç olduğunu" söylerse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.

Ancak taraflar beyyine getirirlerse, müdaribin beyyinesi geçerli olur. Zehıyre'de de böyledir.

Mal, müdaribin yanında,  "—bu yanımda borçtur." dedikten sonra, —zayi olur; mal sahibi de: "Bu sahih mudarabe malıdır." derse; bu durumda müdarip, sermayeyi de kârı da tazmin eder.

Ancak mal sahibi: "Kârının üçte biri sana olmak üzere mudarabe malı olarak verdim." derse; işte o zaman müdarip bu üçte birin hari­cinde kalanı tazmin eder.

Şayet mal sahibi "borçtur." diye iddia-eder; müdarip de: "Müda-rabe malıdır." derse; bu harcama yaptıktan sonra olmuşsa, mal sahi­binin sözü geçerli olur.

Müdarip o malı tazmin eder.

Eğer mal sarfedilmediyse, bu durumda müdaribin sözü geçerlidir. Tazminat da gerekmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, mal sahibine: "Bana mudarabe malı olarak verdin." dediği halde, mal sahibi: "Borç olarak verdim." derse bu durumda, mal sahibinin sözü geçerli olur. Bundan sonra, o mal müdaribin yanında zayi olursa, duruma bakılır: Eğer mal, müdarip bu malı çalıştırmadan önce, zayi olmuşsa; bu durumda müdaribe tazminat gerekmez. Çalıştırdıktan sonra, bu mal zayi olursa, müdaribe tazminat gerekir.

Her ikisi de beyyine ibraz ederlerse; her iki haldede mal sahibinin beyyinesi kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, mal sahibine: "Bana, malı mudarabe olarak verdin; ben de çalıştırmadan önce de mal zayi oldu." der; mal sahibi de: "Sen, onu benden zoraki aldın." derse, bu durumda müdaribe tazminat gerekmez.

Eğer müdarip, o malı çalıştırdıktan sona, bu mal zayi olursa, onu tazmin eder.

Eğer her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, her iki halde de müdaribin beyyinesi kabul edilir.

Şayet müdarip: "Bu malı, senden müdarabe olarak aldım ve o, ben, onu çalıştırmadan önce zayi oldu." der; mal sahibi de: "Sen, onu benden zoraki aldın." derse bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur. Müdarip, her iki halde de onu tazmin eder. Mebsût'ta da böyledir.

Müntekâ'da, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu zik­redilmiştir:

Müdarip, mal sahibine: "O malı, senden zoraki aldım; kân benimdir." der; mal sahibi de; "Ben, sana, onu çalıştırmanı söyledim." derse, bu durumda mal-sahibinin sözü geçerlidir.

İki taraf da beyyine getirirlerse, mal sahibinin beyyinesi geçerli olur.

Şayet mal sahibi, müdaribin sözünün üzerine (yani ikrar ettiğine) beyyine ibraz eder; müdarip de mal sahibinin sözü üzerine beyyine ibraz ederse; bu durumda mal sahibinin beyyini kabul edilir.

Bu, iki ikrarın hangisinin evvel olduğu bilinmediği zaman'böyledir.

Eğer bilinirse, ikinci ikrar sahibinin beyyinesi geçerli olur. [23]

 

4- Kâr Taksim Edilmeden Önce Veya Bundan Sonra Sermayenin Mal Sahibine Ulaşıp Ulaşmadığında İhtilaf

 

İmam Muhammed (R. A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine bin dirhem müdarabe malım, kârı yarıya olarak, verir; o da, bin dirhem kâr eder ve mal sahibine: "Gerçekten ben, sana sermaye olan bin dirhemi verdim; kâr olarak, bu bin dirhem kaldı." der; mal sahibi de: "ben, senden birşey almadım." derse; bu durumda, mal sahibinin yeminli olarak söylediği söz geçerlidir. Mal sahibi: "Ben, Allah'a yemin ederim ki müdaribden sermayeyi almadım." diye yemin edince, —geride kalandan— sermayeyi alır. Müdârihin yemin etmesine bakılmaz.

Sonra da, müdarıba "sermayeyi zayi edip etmediğine ve onu bir yer koyup koymadığına dari" yemin ettirilir; eğer yemin ederse tazminattan beri olur.

Bu durumda, mal sahibinin aldığı da sabit olmaz.

Eğer müdarip yeminden kaçınırsa, o zaman, sermayenin kendi yanında olduğunu kabule tmiş olur ve sermayeyi tazmin eder. (= öder)

Müdarabe malınnı bin dirheminin borç, bin dirheminin de ayn olduğu açığa çıkar.

Mal sahibi, o ayn olan bin dirhemi, sermaye olarak alır. Bin dirhem de, müdarip de, alacak olarak kalır, (ki o kârdır) ve'mal sahibi, müda-ribe müracaat ederek, beşyüz dirhem kâr hissesini alır. Muhıyt'te de böyledir.

Müdaribin yemin etmesi, mal sahibi tarafından istendiği zaman: "Ben, sana onu vermedim;f akat, o benim yanımda zayi oldu." diye yemin etseydi; o zaman, yarısın mal sahibine borçlanmış olurdu.

Şayet ikisi de beyyine ibraz etseler; müdaribin beyyinesi kabul edi­lirdi.

Eğer müdarip, mal sahibinin, sermayeyi aldığına ikrarına dair beyyine gösterir; mal sahibi de, müdaribin, sermayeyi vermdiğine dari beyyine ibraz eder; ve bu beyyinelerin hangisinin önce olduğu bilin­mezse, bu durumda müdaribin beyyinesi kabul edilir. Hangisinin evvel olduğu biliniyorsa, bu durumda, diğerinin ikrarına iddia eden şahsın beyyinesi kabul edilir. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi ile müdarip, kârı taksim ederek, he birisi hissesini aldıktan sonra ihtilaf etseler ve müdarip: "Ben, muhakkak mal sahi­binin sermayesini verdim." dediği halde, mal sahibi bunu inkar etse; bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur. Onun, kân taksim ikrarı, sermayeyi alma ikrarı olmaz.

Alimlerimiz: "Bu durumda ikisine de yemin verilir; ikisi de yemin nrlorcp emmini  V\iırIfi   ıtıııHorıKflotı   tnrnıinut   Irnllrnf      \Ta   nnmlnJ    n.-ıl-.,-»

Bu durumda, mal sahibi, sermayeden —eğer mal mevcut ise— beşyüz dirhemi alır. Mal zayi olmuşsa, beş yüzd irhemi müdarip mal sahibine —sermaye tamam olsun diye— borçlanır. Şayet müdaribin beyyinesi olursa, bu beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [24]

 

5- İki Müdaribin Veya Müdâriplerden Biri İle Mal Sahibinin İhtilafları

 

Bir adam, iki kişiye kârı yarıya olmak şartı ile müdarabe malı /erdiğinde, onlar üçbin dirhem getirseler; mal sahibi: "Benim sermayem ikibin dirhem, kârı da bin dirhemdir." der; müdariplerden biri onu doğrular; diğeri ise: "Sermaye bin dirhem idi; kârı da bin dirhemdir." derse; işte o zaman, mal sahibi iki müdaribin elinden bin dirhemini ser­maye olarak alır. Müdariplerin her birinde biner dirhem kalır. Mal sahibi, kendini doğrulayan müdaribin hissesinden beş yüz dirhem ser­maye olarak alır. Geri kalan beş yüz dirhem üçe taksim olunur. Çünkü mal sahibi o beş yüz dirhemi sermaye zannediyor.

înkâr edenin elindeki bin dirheme gelince o kârdır. Mal sahibinin onda, yan yarıya hakkı vardır. Çünkü kâra ortaktırlar. Müdariplerden her biri, bu kârın dörtte birini alırlar. İşte bunun için bu beşyüz dirhem, üç sehme taksim olunup, üçte ikisin mal sahibi alır. Geri kalanı, müda-ripler arasında, yarı yarıya taksim olunur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, iki kişiye, kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verdiğinde, bunlar, ikibin dirhem getirirler; (beşyüz dirhemi beyaz gü­müş, beş yüz dirhemi de siyah gümüş olarak) müdariplerden birisi: "Beyaz gümüş olan beşyüz dirhem, filan adamın yanımıza koyduğu emanettir." Veya "ona borcumuzdur." yahut "...onun malıdır. Beşyüz dirhem siyah gümüş de sermayenin kârıdır." dediğihalde, diğer mü­darip: Tamamı kârdır." derse, bunda bir takım vecihler vardır:

a- Malın tamamı ikisinin elinde olabilir.

b- Bu malın tamamı ikrar edenin elinde olabilir,

c- Beyaz gümüş, inkâr edenin elinde, geri kalan ikrar edenin elinde olabilir.

d- Veya bunun aksi olabilir.

Eğer malın tamamı ikisinin elinde olursa, mal sahibi siyah gümüşten bin dirhemini alır; ikrar edenin elindeki beyaz gümüşten de yarısını alır. İnkâr edenin elinde olan beyaz gümüşün mal sahibi ile aralarında üç sehim olarak taksim ederler. İki sehmini mal sahibi, bir sehmini de mü-darip alır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, iki kişiye kârı yarı yarıya olmak üzere, müdarabe malı verir ve onlara "bildikleri gibi yapmalarını" söyler; onlar da ellerinde ikibin dirhem ile gelip, birisi: "Bin dirhemi sermaye, beş yüz dirhemi kâr, beş yüz dirhemi de falanın emanetidir. Biz onun parasını da karıştırdık; bu malda, o da bizim ortağımızdır." der; o filan da bunu doğrular; diğer müdaribe gelince, o da: "Bin dirhemi kâr, bin dirhemi de sermayedir." derse, mal sahibi sermayesi olan bin dirhemi alır. İkrar edenden iki yüz elli dirhem alır, iki yüz elli dirhemi de inkar edenle ara­larında taksim ederler.

Sonra da mal sahibi ile iki müdarip elde kalan beş yüz dirhemi dörde bölerler; ortağını ikrar eden müdarip yüzyirmibeş dirhemini alır. Sonra da aralarında taksim ederler. Mal sahibi sermayesini aldıktan sonra, geriye kalanı dörde bölerler, dörtte birini mal sahibi alır.

Şayet malın tamamı ortağını inkâr eden>müdaribin elinde olursa; mal sahibi, sermayesi" olan bin dirhemi alır. Geride kalanı iki müdarib dörde böler, ikrar eden aldığını ortağı ile bölüşür. Geride kalanın dörtte birini diğer müdarip, dörtte ikisini de mal sahibi alır. Mebsût'ta da böyledir.

İki müdarip, iki bin dirhem getirerek, birisi:  "Sermaye bin dirhemdir; filan adam da beş yüz dirhem getirerek karma ortak olmak üzere bize verdi." der; diğer müdarip de, mal sahibi de bunu inkâr eder; mal da iki müdaribin elinde olursa, o zaman, mal sahibi bin dirhem sermayesini alır. Ortak olduğu ikrar olunan adam da iki yüz elli dirhe­mini alır. Geri kalan mal sahibi ile inkâr edenin arasında taksim olunur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [25]

 

6- Satın Alınan Kölenin Nesebinde İhtilaf

 

Müdarip, satılması mümkün olmayan bir şey satın aldığı zaman, o, müdarabe malı olmaz; onu kendi nefsi için almış olur.

Şayet mal sahibi ile müdarip, satın alınan şeyin, satışa elverişli olup olmadığı hakkında ihtilaf ederlerse "satışa muvafıktır" diyenin sözü geçerli olur.

Müdarip, müdarabe malı olarak, bir köle satın alır, bu kölenin de nesebi tanınmaz ve bu durumda müdarip, mal sahibine: "Bu, senin oğlundur." der; mal sahibi de onu yalanlarsa; işte bu iki vecih üzeredir.

1) Bu kölede, sermayeye karşı bir üstünlük olabilir.

2) Bu kölede, sermayeye karşı bir üstünlük bulunmayabilir. Bu durumlar da, şu üç vecihten hâli olmaz.

a) Ya mal sahibi, müdaribin dediğini doğrular.

b) Mal sahibi, müdaribin dediğini doğrulamaz.

c) Veya mal sahibi, müdarıba: "Hayır, bu benim-oğlum değil; senin oğlundur." diyebilir.

Eğer kölede, sermayeye karşı bir üstünlük olur (Şöyle «ki: Sermaye bin dirhem, kölenin kıymeti ise iki bin dirhem olur) mal sahibi de müda­ribin söylediğini doğrularsa, bu durumda kölenin nesebi müdaripten sabit olur. Ve o, müdaribin kölesi olur.

Şayet, müdaribin dediğini mal sahibi yalanlarsa, bu durumda köle, azad edilmiş olur.

Eğer mal sahibi, müdaribe: "Hayır, benim oğlum değil; senin oğlundur." derse, bu durumda müdarip, sermayeyi mal sahibine tazmin eder.

Şayet kölede sermayeye karşı bir üstünlük yoksa, (Şöyleki: Sermaye bin dirhem, kölenin kıymeti de bin dirhem ise) müdarip de, mal sahi­bine: "Bu senin oğlundur." der; mal sahibi ise, onu doğrularsa, bu durumda kölenin nesebi, mal sahibinden sabit olur. Köle ise, müdaribin kölesi olur. Müdarip sermayeyi mal sahibine geri verir.

Eğer mal sahibi, müdaribi yalanlarsa, bu durumda köle, müdarabe malı olur.

Kölenin kıymeti iki bin dirhem olunca, köle azad olur. Kıymetinin dörtte üçü mal sahibinin, dörtte bir» müdaribin olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe: "sen yalan söyledin; o senin oğlundur." derse; bu durumda köle, müdarabe malı olur. Kölenin kıymeti yükselip, iki bin dirhem olursa, dörtte üçü mal sahibinin, dörtte biri müdaribin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, müdaribe: "O senin oğlundur." derse bu durumda o kölenin kıymeti, sermayeden fazla olur ve müdarip de onu tasdik ederse; bu köle azat edilmiş olur; müdarip kölenin kıymetini tazmin eder.

Eğer müdarip, mal sahibini yalanlarsa, mal sahibine karşılık yapıla­cak bir şey yoktur.

Şayet müdarip, mal sahibine: "Hayır, o oğlum değil, senin oğlundur." derse, bu durumda köle, müdaribin olur ve o, sermayeyi tazmin eder.

Kölenin kıymeti sermayeden fazla olmaz; müdarip de mal sahibinin sözünü doğrularsa, işte o zaman, köle müdaribin olur ve köle müdarabe malı olur.

Eğer kölenin kıymeti, sermayeden fazla olursa, kölenin nesebi müdaribden sabit olur. -Ve köle, ona karşı azad olmuş olur; mal sahibi, kıymetinin dörtte üçünü alır. Müdaribe de tazminat gerekmez.

Şayet müdarip, mal sahibinin sözünü yalanlarsa, bu köle müdarabe malı olarak kalır. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer kölenin kıymeti artar da, iki bin dirhem olursa, bu durumda köle azad edilip, kıymeti, müdarip ve mal sahibi arasında, dörde bölü­nür; üçü mal sahibinin, biri müdaribin olur.

Eğer müdarip: "Hayır, o benim oğlum değil; senin oğlundur." derse söylediğimizin aynı olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, kıymeti ikibin dirhem olan köleyi, bin dirheme satın alır ve: "Bu benim oğlum." der; mal sahibi de: "Sen yalan söyledin." derse, bu durumda bu kölenin nesebi, müdaripten sabit olur. Sonra, bu kölenin durumu azad olan gibidir.

Mal sahibine gelince, o muhayyerdir. Eğer müdarip zenginse, köleyi azad etmekle, etmemek arasında muhayyerdir. Her ikisi de kölenin veli-

Şayet mal sahibi, müdaribi doğruiarsa, köle mudarıba karşı azad olmuş sayılır. Müdarip, köienin kıymetini mal sahibine tazmin eder.

Eğer mal sahibi, müdaribi doğrulamaz, fakat, "kölenin, onun oğlu olduğunu" iddia ederse, bu durumda köle, müdaribe karşı, azad olmuş sayılır. Ve müdarip, kölenin kıymetini mal sahibine tazmin eder.

Müdarip, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi satın alır ve: "Bu benim oğlumdur." der, mal sahibi de: "Hayır, senin oğlun değildir." derse, bu durumda kölenin nesebi belli olmaz ve köle mudaraba malı olarak kaiır.

Eğer kölenin kıymeti iki bin dirheme çıkarsa kölenin dörtte biri azad olmuş sayılır. Ve nesebi müdaribden sabit olur. Mal sahibi, kıyme­tinin dörtte üçünü alır; müdaribe tazminat gerekmez.

Şayet mal sahibi, müdaribin sözünü tasdik eder ve kölenin kıymeti de bin dirhem olursa, nesebi müdaripden sabit olur; köle ise müdarabe malı olarak kalır.

Şayet kıymeti ikibin dirheme yükselirse, dörtte biri azad olmuş sayılır; mal sahibi dörtte üçünü alır.

Eğer, müdarib "oğlum" diye iddia etmeden önce, kıymeti ikibin dirheme yükselir, sonra da müdarip "oğlum" diye iddia eder; mal sahibi de onu yalanlarsa, bu durumda, bu kölenin nesebi, müdaripden sabit olur ve dörtte biri azad olmuş olur.

Bu durumda mal sahibi muhayyerdir: Dilerse, kölenin kıymetinin dörtte üçünü mudarıba ödettirirfdilerse, azad eder.

Müdaribe ödettirince, artık müdarip bu köleye bir şeyle müracaat edemez. Mal sahibi de bu kölenin dörtte üçüne, velâ yolu ile sahib olur.

Şayet mal sahibi, müdaribi tasdik ederse; bu durumda müdaribin tazminatta bulunması gerekmez.

Şayet kölenin kıymeti yükselmez müdarip de: "Bu benim oğlumdur." derse; mal sahibi ise, onu yalanlar ve: "O benim oğlumdur." derse işte o sahibinin oğludur; kendi malından hür olmuştur. Müdaribe de tazminat gerekmez.

Şayet mal sahibi ve müdarip, her ikisi de o kölenin kendi oğlu olduğunu iddia etmezler ve kölenin kıymeti iki bin dirheme yükselince, müdarip:  "Bu,  benim oğlumdur." der; mal sahibi de:  "Sen yalan

Dörtte üçünün velası mal sahibinindir; dörtte biri mudarıbındır ve hiç birine tazminat gerekmez.

Satın alındığı gün, bu kölenin kıymeti iki bin dirhem olmuş olsa, mal sahibi de: "O benim oğlumdur." dediği halde, müdarib de onu yalanlasa, bu durumda kölenin nesebi, mal sahibinden sabit olur ve dörtte üçü azad edilmiş sayılır. Müdarip, dörtte birde muhayyerdir. Bu muhayyerlik, mal sahibi hakkında vasfeylediğimiz gibidir.

Şayet müdarip, mal sahibini yalanlamaz, doğrularsa, işte o zaman, köle mal sahibinin oğlu olmuş olur. Müdaribin de kölesi olur. Müdarip mal sahibinin sermayesini tazmin eder.

Müdarip, mal sahibini doğrulamaz, fakat: "Sen yalan söyledin; o benim oğlumdur." derse; köle, kendi malından hür olur ve sermayeyi mal sahibine tazmin eder.

Şayet, kölenin kıymeti bin dirheme müsavi olur; mal sahibi de: "O benim oğlumdur." der; müdarip ise: "Yalan söyledin; fakat o benim oğlumdur." derse; bu durumda o köle mal sahibinin oğludur. İkisinin de birbirine karşı yapacağı tazminat yoktur.

Böyle söylemezler de, kölenin kıymeti iki bin dirhem olursa ve işte o zaman, mal sahibi: "O benim oğlumdur." der; müdarip de: "Yalan söyledin." derse; bu kölenin nesebi, mal sahibinden sabit olur ve dörtte üçü azad edilmiş olur. Kalan dörtte birde, müdarip muhayyerdir.

Şayet müdarip mal sahibini doğrularsa, işte o zaman, köle mal sahibinin oğludur ve müdaribin kölesidir. Mal sahibi için tazminat vardır. Onun sermayesi ödenir. Mal sahibi doğrulanmaz da, müdarip: "Sen yalan söyledin; o benim oğlumdur." derse, işte o zaman da köle, mal sahibinin oğludur ve onun tarafından dörtte üçü azad edilmiş olur.

Sonra müdarip onun nesebini iddia etse bile, artık onun nesebi mal sahibinden sabit olmuştur. Müdaripden sabit olmaz. Fakat, o da hisse­sini azad etmiş gibi olur. Her ikisinin de birbirine karşı tazminatta bulunmaları gerekmez. Dörtte üçüne mal sahibi, dörtte birine de mü­darip velî olur. Mebsût'ta da böyledir. [26]

 

7- Bu Husustaki Çeşitli Meseleler

 

İbnü Semâa'nın Nevâdiri'nde İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Müdarip: "Sen, bana bin katkıntıh, zayıf dirhemi sahih mudaraba olarak verdin." der; mal sahibi de: "Ben, sana yeni dirhemleri verdim." der müdarip de, o dirhemleri çalıştırmamış ise, işte o mal emanet bırakılmış gibi olur.

Müdarip, sözünü ister bitişdirsin, ister ayırsın fark etmez.

Sözünü bitişdirmedikce doğrulanmaz

Şayet müdarip, o dirhemleri çalıştırmış ise, sözü tasdik edilmez; yani o dirhemler, katkıntılı zayıf dirhem değildir yeni dirhemlerdir.

İmâm Muhammed (R.A.)'in de böyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

Müdarip, ikrar ederek, "o bin dirhemin filanın üzerinde olduğunu" söylerse, işte o mal sahibinindir. Müdarabe mal bin dirhem olur; bundan sonra da müdarip, mal sahibine: "Gerçekten elimde senin ikrar eylediğin bin dirhem müdarabe malından, beş yüz dirhem vardır." der; mal sahibi ise: "Bin dirhem, hassaten benimdir; müdarabe malı değildir." derse; bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.

Eğer müdarip, ikrarını böylece vasi eylediyse sözü doğrulanır. Muhıyt'te de böyledir.

İki şahit, "müdâribin elinde olanın, mudaraba malı olduğuna" şahitlik ederler; iki şahit de "onun ödünç olduğuna" şehadette bulu­nurlar ve bir açıklama da yapmazlarsa;, bu durumda borç olduğuna şehadette bulunanların şehadeti makbul olmaz. Zehiyre'de de böyledir.

Mal sahibi, "müdarip için, kârın altıda biri olduğunu" ikrar eder; müdarip de: "Kârın yansı benimdir." diyerek iki şahit ikame eder; o şahitlerden birisi:  "Kârın yarısı şart koşuldu." der; diğer şahit de: "Onun için,  kârın yarısı şart koşuldu."  derse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu şehadet batıldır ve mal sahibinin ikrar eylediği, altıda bir kâr müdaribindir.

İmâmeyn'e göre ise, müdarip için, "üçte bir kâr" şehadeti caizdir.

Şayet müdarip kârın yansını iddia eder; şahidin birisi "kârın yarısı" üzerine şehadette bulunur; diğeri de: "Mal sahibi, üçte iki kârı şart koştu." derse bütün alimlere göre, bu şehadet batıldır. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, müdaribe: "Ben, sana ancak malımdan bıdâa olarak verdim." derse; bu durumda onun sözü geçerli olur. Müdarip de iki şahit ikame eder ve onlardan birisi: "Müdarip için, ikiyüz dirhem şart koşuldu." dediği halde diğeri: "Yüz dirhem şart koşuldu." derse ve bu durumda müdarip yüz dirhemi iddia ediyorsa, işte o zaman, bu şehadet makbul olmaz. Müdarip için, kâr da ecr-i misil de yoktur.

Şayet ikiyüz dirhem iddiasında bulunuyorsa, mes'ele ihtilaflıdır: İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre, şehadetleri kabul edilmez.

İmâmeyn'e göre ise, kabul edilir. Ve yüz dirhemle ecr-i misil hük­medilir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip,   "mal   sahibinin   kendisine   yüz   elli   dirhem   şart koştuğunu" iddia eder ve bu hususta bir şahit "yüzelli dirhem üzerine" şehadet ederken, diğer bir şahit de "yüz dirhem üzerine" şehadette bulunursa; bu durumda bütün ulemâya göre, müdarip için ecr-i misil vardır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, iki kişiye müdarabe malı verdiğinde, onlar, o malı çalıştırıp, kâr ederler; sonra da, onlardan birisi: "Mal sahibi, kârm yarısını şart koştu." dediği halde, ikinci müdarip de, "kârın üçte birini şart koştu."  der; mal sahibi ise,  "onlara, kârdan yüz dirhem şart koşulduğunu" söylerse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.

Eğer müdaripler, iki şahit gösterir ve onlardan birisi "kârın yarısı"; diğeri   de   "üçte   biri   şart   koşuldu."   derlerse;   İmâm  Ebû  Hanîfe_ (R.A.)'nin kıyasına göre; bu şehadet kabul edilmez. Ve müdariplere, mal sahibinin ikrariyle, ecr-i misil vardır. Bu, şunun gibidir: Müdaripler şahit göstermeseler, yine böyledir.

Fakat, İmâmeyn'nin kavline göre, yarı kâr iddia eden müdarip için, kârın altıda biri vardır. Ona ecr-i.misil yoktur. Üçte bir iddia eden için, mal sahibinin ikrariyle ecr-i misil vardır. Muhıyt'te de böyledir.

En'doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [27]

 

18- MÜDÂRİBİ AZLETMEK VE ONU HÜKÜM VERMEKTEN MENETMEK

 

Mal sahibinin ölmesiyle müdarabe batıl olur. Onun öldüğünü, müdarip ister bilsin, ister bilmesin farketmez.

Mal sahibinin ölümünden sonra, müdarip bir şey satın alamaz ve yolculuğa da çıkamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Mal sahibi ve müdaribin birinin tecenni etmesi (= çıldırması = delirmesi) sebebiyle, müdarabe batıl olur.

Şayet mal sahibi irtidad eder; müdarip de onun irtidadından sonra, bir şey alıp satarsa, bunların tamamı bekletilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

Eğer mal sahibi tekrar islam'a dönerse, müdarabe muamelesi geçerli olur

Keza, mal sahibi, dâr-i harbe karışır, sonra da müslüman olarak —onun dâr-i harbe gitmesi hükme bağlanmadan önce, tekrar dönerse; müdarabe muamelesi yine cereyan eder.

Bir rivayette, hakimin mal sahibinin öldüğüne hüküm vermesi şart kılınmıştır.

Eğer mal sahibi ölür veya irtidad halinde öldürülür. Veya dâr-i harbe gider, hakim de onun dâr-i harbe iltihakına hükmederse, işte o zaman irtidad ettiği günden itibaren müdarabe muamelesi batıl olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'m'n görüşü budur, Bedâi'de de böyledir.

Bir adam, diğerine "kân yan yarıya olmak üzere" müdarabe malı verdiğinde,  bu müdarip,  din değişdirir veya mal sahibi,  müdaribe —irtidadından sonra— mal verir ve bundan sonra müdarip alıp satarak kâr eder; daha sonra da irtidad halinde öldürülür veya ölür yahut dâr-i harbe giderse, yaptıklarının ramamı caiz olur. Kâr, mal sahibiyle arasında şartlarına göre taksim edilir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli budur.

İmâmeyn'in kavline gelince, bu fnüdaribin irtidaddan sonraki tasarrufu, irtidaddan önceki tasarrufu gibidir. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip ölür veya öldürülür yahut dâr-i harbe iltihak ederse; bu durumlarda müdarabe batıl olur.

Şayet müdarip dar-i harbe iltihak eder; orda da satın ahp-satar; sonra da müslüman olarak, geri dönerse, bu durumda aldığı-sattığı hepsi kendi içindir. Kendine karşı bir tazminat yoktur.

Kadının irtidat edip etmemesi bütün alimlerce müsavidir. Kadın, ister mal sahibi olsun, ister müdaribe olsun, muamelatı sahihtir. Hâvî'de de böyledir.

Mal sahibi, müdaribi azleder, müdarip ise, azîedildiğini bilmez, satın alır ve satarsa, bu durumda tasarrufu caiz olur.

Müdarip azlolunduğunu bildiği (öğrendiği, kendisine bu çlurum söylendiği) zaman, azlolunmuş olur.

Müdarip azlolunduğunu bildikten sonra, müdarabe malı ile, bir şey satın alması caiz olmaz.

Şayet müdarabe-malı sermayenin cinsinden olursa müdaribin onda tasarrufu caiz değildir.

Eğer müdarabe malı, sermayenin cinsinden değilse, (Şöyleki: Mü-darebe malı dirhemler, sermaye ise dinarlardan ise veya durum bunun aksi olursa) —istihsânen— müdarip, cinsi cinsine alıp-satabilir. Kâfî'de de böyledir.    .

Müdarabe malı, fülûs olur, mal sahibi de, müdaribi, onu sat­madan men ederse, burda cevap, müdarabe malının dinar, sermayenin de gümüş olması halinin cevabı gibidir. Müdarip, mal sahibinin nehyine uyar.

Şayet müdarip, fülûs ile bir yer satın alırsa, mal sahibine karşı bu caiz olmaz. Mal sahibinin nehyine uymamış olur.

Eğer fülûsu dirhemlere mukabil satarsa, bu caiz olur. Muhiyt'te de böyledir.

Müdarip tasarruf eder ve müdarabe malı, insanlar üzerinde alacak olursa; —inalda da kâr yoksa— müdarip, halkın üzerinde olan mal ile ödeşmeyi kabul etmeyebilir.

Eğer malda kâr varsa tekadiyi (= ödeşmeyi) kabul etmemezlik yapamaz. Bilakis Ödeşmeyi kabul etmekle, emrolunur. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Satışa vekil olan şahısların tamamı bunun üzerinedir: Tekadiden (=   ödeşmeden)  imtina  ettiği  takdirde,  zorlanamaz.  Fakat,  ancak müşteri üzerinde olan malı mal sahibine havale etmek üzere, bu vekil zorlanır. Kâfî'de de böyledir.

Satıcı ve simsar gibi ücretle satan kimse, sattığının bedelini almak hususunda zorlanır. Bu, adet hükmiyle, sahih, icare hükmünde olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarabe malı, insanlar üzerinde alacak olduğu zaman, mal sahibi, müdaribi tekadîden (= onunla ödeşmekten) nehyedebilir. Ve: "Ben ödeşeceğim." diyebilir. Bunu da müdaribin o malı yiyeceğinden korktuğu için söyleyebilir.

Eğer, malda kâr varsa, tekâdî müdaribin hakkı olur.

O, malda kâr bulunmadığı zaman da, sahibi için, müdaribin tekadî­den men etme hakkı vardır. Bu durumda müdarip, mal sahibini borçlular üzerine havale etmekle zorlanır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet müdarabe malında kar olur ve müdarib de tekâdî üzerine cebredilirse; —tekâdî halinde, müdarabe malında— müdaribe nafaka olur mu?

Eğer alacak, müdaribin şehrinde ise, müdaribe nafaka yoktur.

Eğer alacak müdaribin şehrinde değilse müdaribin nafakası tekâdî halinde, müdarabe malındandır. Şayet müdaribin seferi uzayacak olur ve nafakası alacağının tamamına ulaşırsa, bu durumda bile, nafaka hesap edilir. Nafaka borçtan fazla gelirse, o fazlalık muarıba ait olur. Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir. [28]

 

19- MÜDÂRİBİN ÖLÜMÜ VE ONUN HASTALIĞI ESNASINDAKİ İKRARI

 

Bir müdarip, —dirhem cinsinden— borçlu olarak ölür, —dirherr. cinsinden olan— müdârabe malı da yanında bulunursa; bu durumda önce mal sahibi sermayesini alır; sonra da alacaklılar, alacaklarını alırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer kâr açıkda ise, —mal sahibi o kân alır mı?

Kârın müdaribe vüsûlü-bilinirse, mal sahibi, —borçlardan önce— kâr hissesini alır. Geride kalan, alacaklılar arasında taksim edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer müdaribin varisleri ve müdaribde alacağı olanlar, "müdâ­rabe malında alacakları olduğunu" söylerler; mal sahibi de onları yalanlarsa, —bilgisi üzerine ve yeminle birlikte— mal sahibinin sözü geçerli olur.

Müdarip ölürken bulunan müdârabe malı, para veya dinarlar olur; mal sahibi de bunları kârla satmak isterse, bu durumda böyle bir şey yapamaz.

Şayet müdaribin vasisi yoksa; hakim ona bir vasî tayin eder. O vasî, bu malı satar ve sermayesi ile kâr hissesini mal sahibine verir. Müdaribin kâr hissesini de alacaklılarına verir.

Müdârabe malı küçük (az) olursa, onu da vasî ve mal sahibi satar.

Esahh olan budur. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer mal sahibi, dinarlardan sermayesi ve kâr hissesi kadar almak ister, vafcî de onu verirse, bu caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Müdârabe malı bizatihi bilinmiyor ise, bu durumda mal sahibi, alacaklılar  için  müdaribin  bütün  terekesinde  örnektir.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine, kârı yarı yarıya olmak üzere bin dirhem mü-darabe malı verir, bu müdarip de ölürken "onu çalıştırıp, bin dirhem kâr eylediğini" ikrar ettikten sonra ölür; müdârabe malı da tanınmaz, mü­daribin de —ayrıca kendi— bulunur ve o da müdârabe malına ve kâra karışırsa, işte bu durumda mal sahibi, müdârabe malından sermayesi olan bin dirhemi alır; ona kârdan bir şey verilmez.

Şayet müdarip ikrar ederek "kârı teslim aldığını" söylerse, bu durumda mal sahibinin hissesi olan kârı tazmin eder.

Şayet müdarip hastalığı anında: "Müdârabe malı bin dirhem kâr eyledi; o da bana ulaştı; fakat, malın tamamı zayi oldu." der; mal sahibi de onu yalanlayıp: "Hayır, bilakis mal yanındadır; inkârı sebebiyle tazmin etmesi gerekir." derse; —yeminle birlikte— müdaribin sözü geçerli olur.

Şayet müdarip yemin etmeden önce ölürse; bu durumda mal sahibi bilgileri üzerine varislere yemin verir. Eğer varisler yemin ederlerse kur­tulurlar; şayet birisi yeminden kaçınırsa; onun hem-mal sahibinin ser­mayesini, hem de kâr hissesini tazmin etmesi gerekir.

Keza, müdarip hastalığı anında: "Ben sermayeyi de, kârım da mal sahibine verdim." dediği halde, mal sahibi onu inkâr ederse; bu durumda —yeminle birlikte— müdaribin sözü geçerli olur. Ve ona taz­minat gerelcmez.

Şayet, müdarip yeminden önce ölürse; bu durumda mal sahibi, varislere —yukarıda beyan ettiğimiz gibi— yemin verir.

Yalnız, bir şeyde muhalefet vardır; o da, müdaribin elinde kâr varsa; mal sahibi, —sermayesi olarak— onu alır. Eğer artan bir şey olursa, onu da aralarındaki şarta göre taksim ederler.

Eğer borç, müdaribin. malını ihata etmiş olur ve müdaribin kârı da belirli olmaz ve bu durumda mal sahibi de müdaribin bin dirhem kâr eylediğini bilir ve o kâr da müdaribe ulaşmış olursa; işte o zaman, mal sahibi kâr hissesini de sermayesini de alır; muhâsemede (davalaşma) olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip ölürken, "borcun kendi malını ihata ettiğini" ikrar eder ..~ ı™ «,oMa hîn Hiı-v^m Vâr bulunur ve müdarip "müdârabe malının kârında da filana karşı borç olduğunu" söyler ve sonra ölür, alacaklılar da bunu doğrularlarsa, bu durumda mal sahibinin, o malda bir hakkı olmaz.

Eğer alacaklılar: "Gerçekten müdarabe malı bir kâr yapmadı ve filanın da müdarabe malında bir alacağı yoktur." derlerse; o borç, mü-daribin terekesinden, mal sahibi ile aralarında taksim edilir: Mal sahibi sermayesini alır; kârdan bir şey alamaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bu, müdarabe malı ma'lum (= bilinen bir mal) olduğu zaman böyledir.

Fakat, müdarabe malı meçhul olur ve yalnız müdaribin ikrarıyla bilinebilirse, bu durumda sermaye, alacaklılarla bölüşülmez. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer müdarip: "Bu, müdarabe malı olan bin dirhem, benim yanımdadır; o filanındır. Filan şahsın da yanımda emaneti vardır." derse; —her ne kadar bizatihi onu ikrar etmemişse bile, —müdarabe malından başlanır. Malın tamamı, —hisselerine göre— alacak sahibi ile emanet sahibi arasında taksim edilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müdarip: "Filanın, bin dirhem müdarabe malı vardır; o da işte şu sandukdadır. Filanın da ben de bin dirhemi vardır.' dediği halde, sandukda da bir şey bulunmazsa, bu durumda tereke, mal sahibi ile ala­caklıları arasında —hisseleri nisbetinde— pay edilir.

Şayet sandukda bin dirhem bulunursa, işte o dediği adamın olur.

Çğer sandukda ikibin dirhem olursa, bin dirhemi hassaten mal sahibinin; bin diremi de alacaklıların olur. İster o bin dirhemler, birbi­rine katışık olsun; isterse ayrı ayrı olsun fark etmez.

Eğer, o bin dirhemleri müdaribin, mal sahibinin izni olmaksızın katmış olduğu bilinirse, bu durumda, bunlar —hassaten— alacaklılar arasında pay edilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'c göre ise, yarısı mal sahibinin, yarısı da alacaklılarındır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet müdarip:  "Filanın,  bende bin dirhem müdarabe malı vardır. O da filanın üzerindedir. Filanın da, ben de bin dirhemi vardır.

Onun başka malı yoktur." derse, işte o alacak bin dirhem, mal sahibinin olur.

Eğer müdarip, hastalık halinde belirli olarak müdarabe malını ikrar eder, sonra da belirli olarak başkasının emânetini ikrar eder;, bilahare de borcunu ikrar eder ve ölürse; bu durumda, ödemeye önce müdarabeden başlanır; sonra emanet sahibine verilir; borç ise geride kalan tereke­sinden ödenir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, iki kişiye, müdarabe malı olarak bin dirhem verdiğinde, onlardan birisi ölür diğeri de: "Mal zayi oldu." derse; bu sözü kendi hissesinde doğrulanır; diğerinin alacağı ise borç olarak durur ve onu terekesinden Öderler.

Eğer ölen şahsın, hissesini, arkadaşına emanet bırakmış olduğu bilinmekte ise, o takdirde, ikisine göre de bu söz tasdik edilir.

Şayet müdarip: "Ben arkadaşıma verdim." der ve bunu yemin ederek söylerse, sözü doğrulanır; arkadaşının malı borç olur. Serahsî'nin Muhiytf nde de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [29]

 

20- MUDÂRİBİN KÖLESİNİN İŞLEDİĞİ CİNAYET VE ONA KARŞI İŞLENEN CİNAYET

 

Bir adam, diğerine, kân yan yarıya olmak üzere bin dirhem rnü-darabe malı verir; müdarip de onunla, kıymeti bin dirhem olan bir köle satın alır; o köle de müdaribin yanında hataen bir cinayet işlerse; o zaman, müdaribin onu vermesi ve. müdarabe malından feda etmesi gerekmez. Eğer, bu köle ile beraber başka bir mal daha bulunursa, o müdarabe için olur. Şayet müdarip, onu kendi malından verirse; nafile olarak vermiş olur; müdarabe malına müracaat edemez ve köle, müda­rabe malı olarak kalır; yabancı vermiş gibi olur.

Bu, şunun hilafınadır: Şayet, müdarip, bir köleye ortak olur; fidyeyi ihtiyar ederse, işte o müdarabe batıl olur.

Eğer mal sahibi ve müdarip huzurda bulunurlar ve mal sahibine "Köleyi ver." veya "..bağışla." denilir, o da bunlardan birisini ihtiyar ederse, müdarabe bozulur.

Eğer mal sahibi onu verir; müdarip de "Ben kâr edene kadar satacağım." derse, mal sahibinin onu vermesi gerekmez. Müdarip huzurda olmazsa, mal sahibi onu vermez. Ancak onun için fidye verir. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, müdarabe malı bin dirhem olur; müdarip de onunla kıymeti ikibin dirhem olan bir köle satın alır ve o köle de hata ile, bir cinayet işlerse, —mal sahibinin huzurda olmaması halinde— muhataba: "Onu ver." veya "Feda eyle." denilmez. Cinayet sahiplerinin de müdaribe karşı, yapacağı bir şey yoktur. Köleyi almalarına da bir yol yoktur. Ancak onlar, bu köleden, efendileri gelene kadar bir kefil alırlar.

Keza, efendisine de onu vermesi teklif edilmez. Şayet müdarip hazırda bulunmaz ise, —ikisi de hazır olmadıkça— hiç biri onu feda edemez. Eğer feda ederse, o nafile olur.

Her ikisi de huzurda bulunurlarsa, köleyi cinayet mukabili verir veya feda ederlerse bu caiz olur. Bu durumda, fedanın dörte üçü mal sahibine, dörtte biri de müdaribe ait olur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kav­lidir.

Eğer onlardan birisi, vermeyi ihtiyar eder; diğeri de feda etmeyi dilerse, dediklerini yaparlar. Bedâi"de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), Asi kitabında şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine, bin dirheme müdarabe malı verir; müdarip de onunla bin dirhem kıymetinde bir köle satın alır (yahut satın aldığı bu kölenin kıymeti» bin dirhemden noksan veya fazla olur) ve ölenin adam­ları, köleyi daya ederek, "Onun, babalarını, kasden öldürmüş olduğunu" söyledikleri halde, köle bunu inkar eylese; bunun üzerine babaları ölen kimseler, bu köleye karşı beyyine ibraz ederlerse; hak sahibi olurlar.

Şayet, mal sahibi ve müdarip hazır olurlar; bu köleye karşı olan beyyine de kabul edilirse, bu böyledir.

Fakat, her ikisi de veya sadece birisi hazır bulunmaz ise, Ebû Hafs'ın rivayetine göre, bu durumda babaları öldürülenlerin beyyinesi kabul edilmez.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) indinde her ikisi veya birisi hazır olmazlar ise, babalan öldürülenlerin köleye karşı beyyineleri kabul edilmez..

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer köle, adamı öldürdüğünü ikrar ederse, hiç şüphesiz ona karşı kısas uygulanır.

Bu durumda, mal sahibi ve müdarip, ister hazır olsunlar, ister olmasınlar, fark etmez. Şayet köle adam öldürdüğünü ikrar eder; mal sahibiyle müdarip de hazır bulunurlar ve bu kölenin söylediklerini yalanlarlar; ölen adamın da iki tane velisi bulunur; onlardan birisi bu köleyi affeder, diğeri affetmezse; bu durumda af batıl olur.

Eğer müdarip köleyi doğrular; köle de sermaye ile meşkul olursa, bu durumda müdarip, yabancı gibidir.

Cn"at    U«1o«i«    Vnrm^HnHp   cprmflVPVP   karSl   hİr   ÜStÜnlÜk   bulunun müdarip de, kölenin cinayetim kabul ederse, bu durumda müdaribin hissesine bakılır ve ona: "Hissenin yansını, affetmeyen veliye ver." denilir.

Eğer onlardan biri ihtiyar ederse» mudaraba batıl olur. Mal sahibi köleden sermayesini ve kâr hissesini alır; müdarip ise, hissenin yansını alır. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, müdarip köleyi yalanladığı halde, mal sahibi onu doğrularsa, burda iki cihet vardır:

1) Bu kölenin kıymeti sermaye kadar olabilir. .

2) Bu kölenin kıymeti, sermayeden daha az veya daha çok olabilir. Şöyleki, sermaye bin dirhem olur; kölenin kıymeti ondan az olur. Veya kölenin kıymeti ikibin dirhem olur.

Birinci durumda mal sahibinin köleyi doğrulaması sahih olur. Ve ona: "Kölenin yansım, cinayet bedeli ver. Veya diyetin yansını ver." denilir.

Eğer kölenin yarısını vermeyi ihtiyar ederse, müdarabenin yarısı batıl olur ve yarısı kalır.

Kölenin yarısının diyetim verirse, yarısı kalır.

Müdarabenin yansı kalınca, müdarip onu çahştmrsa, mal sahibi, geride kalandan sermayeyi alır.

Eğer kölenin kıymeti bin dirhem ise mal sahibi sermayenin yarısını alır.

Şayet \ kölenin kıymeti bin dirhemden noksansa, (Meselâ: Altıyüz dirhemse) onun yansım ödeyince, geride s.ermayeden yediyüz dirhem kalır. Müdarabe malından, mal sahibi yediyüz dirhemini alır ve bu durumda artan olursa, şartlarına göre aralarında taksim ederler.

İkinci duruma gelince, mal sahibinin doğrulaması hissesine karşıdır; ona: "Hissenin yarısını ver." denilir (ki, o da kölenin bedelinin sekizde üçüdür) veya: "Diyetinin yarısını ver." denilir.

Mal sahibi bunlardan hangisini seçerse seçsin, müdarabe batıl olur. Muhiyt'te de böyledir.

Müdarabe malı ile satın alman köle, bir adamı kasten öldürdüğünde, bu kölenin kıymetinde bir fazlalık varsa, bu durumda kısas yoktur.

Bu durumda, o kölenin kıymeti üç senede alınır. Ve bu alınan müdarabeye karşılık olur.

Kıymetinde fazlalık yoksa, o zaman duruma bakılır:

Müdaribin elinde, müdarabe malından bu köleden başka bir mal varsa, yine kıssas yapılmaz.

Müdaribin  elinde  başka  mal  yoksa  kısas  yapılır.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet müdarip, bin dirheme anlaşma yaparsa, bu mal sahibinin sermayesinden verilir.

Müdarip, ikibin dirheme anlaşma yaparsa, sermayeden Ödendikten sonra geride kalan kısım şartlan üzerine aralarında taksim edilir. Meb-sût'ta da böyledir.

Müdaribin elinde, iki köle bulunup, bunlardan herbirinin kıymeti de bin dirhem olduğunda, bu kölelerden biri kasten bir adam öldürürse, kısas yoktur. Bu durumda, kölenin kıymeti ödenir. Hâvî'de de böyledir.

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir. [30]

 

21- MÜDÂRABE'DE ŞÜF'A

 

Bir adam-, diğerine müdarabe malı olarak, bin dirhem verdiğinde, müdarip, onunla, bin dirheme veya daha az yahut daha çok bedelle bir ev satın alsa, mal sahibi de, o eve şefî olsa, bu durumda o, müdaripden şüf'a hakkı alıp. Onu müdaribe sermaye olarak verebilir. Ve o da mü­darabe malı olur.

Şayet müdarip, müdarabe malının bir kısmiyle bir ev satın alır; sonra da mal sahibi, kendi nefsi için bir yer satın .alır; o da müdaribin aldığı yerin yanında olursa, işte-o zaman müdarip mal sahibinden şüf'a hakkı alır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malından bir ev sattığında, ona mal sahibi şefi olmak istese, bu~durumda, ona şüfa hakkı yoktur. O evde, kâr olsun veya olmasın müsavidir.

Mal sahibi, şahsî evini sattığında müdarip de ona müdarabe malı ile şefî olur ve eğer, müdaribin elinde müdarabe malı bulunursa, şüfa gerekir. Eğer müdarabe malı yoksa, müdarabe malında da kâr bulun­mazsa, şüf'a yoktur. Eğer kâr varsa, müdarip şüf'ayı nefsi için alır. Muhıyt'te de böyledir.

İki ecnebi (= yabancı) müdarabe evinin yanında bulunan bir evi satın aldıklarında eğer o ev müdaribin elinde olur ve o parasını da vermiş bulunursa bu durumda müdarip, müdarabe için şüf'a hakkı alır.

Şüf' a teslim olunca da müdarabe batıl olur. Mal sahibi onu kendi nefsi için alamaz.

Eğer bu ev, müdaribin elinde değilse ve evde de kâr varsa, şüf'a müdarip ve mal sahibinindir.

Eğer onlardan birisi teslim ederse, ikincisi kendi nefsi için onun-tamamını alabilir.

Eğer evde kâr yoksa, o takdirde şüf a yalnız mal sahibinindir. Bedâi"de de böyledir.

Eğer müdarip, müdarabe bozulana kadar, şüf â hakkı olduğunu bilmez ve o ev ile kârı, sermaye nisbetinde taksim ettikten sonra, satılan evin şüf asını kendi nefsi için almak isterse; bu durumda sırf'a ikisinin olur ve aralarında yarı yarıya taksim ederler.

Bu şahıslardan herhangi biri, şüf ayı teslim ederse, diğeri tamamını alabilir.

Bir adam, iki kişiye müdarabe malı verdiğinde, bu şahıslar mal sahibinin şefi' olduğu bir evi satın alırlarsa, bu durumda mal sahibi, o şahıslardan birinin hissesinden şüf a hakkı alir; diğerinin hissesinden alamaz.

Şayet şefi' yabancı olsaydı, yine böyle olurdu.

Eğer müdarip yalnız bir kişi olur ve şefi'de şüf a hakkı olarak, o evin bir kısmını almak isterse, bunu yapamaz. Bu durumda şefî'nin mal sahibi veya yabancı bir kimse olması da müsavidir.

İki kişi, bir adama müdarabe malı verdiklerinde, bu şahıs bir ev satın alır ve mal sahihlerinin birisi de bu eve şefi* olur ve bu evin bir kısmını şüf a hakkı olarak almak isterse, onun, bunu yapmaya hakkı olmaz. Fakat, evin tamamını alabilir veya terkedebilir.

Müdarabeye şüf a vacib olup, müdariplerden birisi de bu şüf ayı teslim ederse^ bu durumda ikincisi onu alamaz.

Şayet sermaye bin dirhem olur, müdarip de onunla kıymeti bin dirhem veya bundan daha çok yahut daha az olan bir ev satın alır; iki şefîden biri mal sahibi diğeri ise yabancı bir kimse olursa; bu şahısların ikisi, o evi yarı yarıya alırlar.

Eğer mal sahibi şüf ayı teslim eder ve yabancı onu almak isterse, —kıyasa göre— o yabancı, evin yansını alır. Yapacağı başka bir şey yoktur.

İstihsanda ise, yabancı da bu evin tamamını alır veya terkeder. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu yüce Allah bilir. [31]

 

22- BİR MÜSLÜMAN İLE BİR KÂFİR ARASINDAKİ MÜDÂRABE

 

Bir müslümanın, bir nasraniye (hıristiyana) kârı yarı yarıya olmak üzere müdarabe malı vermesi caizdir. Ancak bu mekruhtur.

Eğer nasrani, şarap ve hınzır ticareti yaparsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu müdarabe de caizdir.

Bu durumda müslümana uygun düşen, o kârı tasadduk eylemekdir.

İmâmeyn'e göre ise, içki ve domuz ticareti caiz olmaz.

Şayet bu hıristiyan lâşe satın alır, onun karşılığında da müdarabe malı verirse, bu durumda, bu şahıs, —bütün alimlerimize göre— onu tazmin eder.

Eğer bu hıristiyan faizcilik yapar ve bir dirhem karşılığında iki dirhem satın alırsa;,bu ahş-veriş fasid olur. Fakat tazminat gerekmez. Kârı aralarında şartlarına uygun olarak taksim ederler.

Bir müslümanın, bir nasrâniden (= hıristiyandan) müdarabe malı almasında bir beis yoktur.

Bu, mekruh da değildir.

Şayet o malla içki, domuz veya lâşe satın alır ve müdarabe malını da peşinen öderse, işte bu muhalefettir ve bu durumda tazminat gerekir. Eğer kâr ederse o kâr reddedilir. Yani kimden alınmışsa —ve o şahıs biliniyorsa— ona geri verilir.

Şayet bilmiyorsa, müslüman o kâr'ı tasadduk eder ve mal sahibi nasraniye, ondan bir şey vermez.

Bir müslümanın, başka bir müslümanla bir hıristiyana müdarabe malı vermesi kerâhatsız caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir harbî güvenceli olarak bize geldiğinde, bir müslüman, kârı yarı yarıya olmak üzere ona, müdarabe malı verir; o harbî de, bu malı başka bir müslümana emanet bıraktıktan sonra dar-i harbe gidip, sonra tekrar .] gelerek emanet bıraktığı yerden o malı alır ve onunla alış-veriş yaparsa, \ bu durumda o, kendi nefsi için alıp satmış olur ve sermayeyi sahibine tazmin eder. O öder.

Şayet harbî o mal ile dâr-i harbe gitse ve orda alıp satsaydı; işte o, kendinin olurdu; tazminat da gerekmezdi. Çünkü, mal sahibinin izni olmaksızın dâr-i harbe gidince, müstevli olmuş olur.

Eğer mal sahibi ona izin verir o da dâr-i harbde alıp satarsa; bu durumda kâr'ı, aralarında —şartlarına uygun olarak— taksim ederler. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet müslümanlar, dâr-i harbe girerek, o malı zabdederlerse, bu durumda sermaye de, kârdan mal sahibinin hissesine düşen miktar da mal sahibinin olur. Geride kalanın tamamı ise, bütün müslümanların olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de,böyledir.

Güvenceli olarak, iki harbî dâr-i İslam'a girdiklerinde, onlardan birisi, diğerine "kârı, yarı yarıya olmak üzere" müdarabe malı verir; sonra da onlardan birisi, dâr-i harbe giderse, bu müdarabe bozulmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Harbî olan bir kimse, bir müslümana müdarabe rnalı verir; sonra da, —mal sahibinin izniyle— bu müslüman, dâr-i harbe giderse, bu durumda bu müslüman müdarip olarak gitmiş olur. hızânetü'l-Müftîn' de de böyledir.

İki harbîden birisi, diğerine —kârdan yüz dirhemi, onun olmak üzere— müdarabe malı verirse, bu müdarabe fasiddir. Bu, iki müslüman ve iki zimmî rnenzilindedir. Ve bu durumda İslâm ahkamı iltizam edilir. Onlar, bizim yurdumuza güvenceli olarak girince,  fasid müdarabe konusunda dâr-i İslâm ile dâr-i harp aynıdır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müslüman veya bir zimmî, güvenceli olarak dâr-i harbe girdiğinde, orada bir harbîye —kârdan yüz dirhem vermek üzre— mü­darabe malı verse; veya bu şartla, bu şahıslara, bir harbî müdarabe malı verse, işte bu caiz olur.

Bu durumda, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed—çatlarına eöre— aralarında taksim edilir. Yüz dirhemden başka kâr etmezse, kârın tamamı müdaribin olur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bu müdarabe fasiddir. Ve mü-daribe ecr-i misil vardır.

Eğer bu malda, yüz dirhemden başka kâr yoksa, işte bu yüz dirhem müdaribin olur.

Eğer kâr, yüz dirhemden noksan ise, işte o, müdâribindir. Maİ sahibinden başka bir şey iddia edemez. Hâvî'de de böyledir.

Dâr-i harbe güvenceli olarak giren bir müslüman, orada bir adama müdarabe malı verdiğinde, bu şahıs orada müslüman olur ve yüz dirhem kârla bize gelemez veya kârdan o kadarı alırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu müdarabe caizdir. İmâmeyn'e göre ise, bu mudaraba fasiddir. Mebsût'ta da böyledir. [32]

 

23- MÜDÂRABE İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER