1- MÜDÂREBE'NİN MÂNÂSI, RÜKNÜ, ŞARTLARI VE HÜKMÜ
Müdârabe'nin Sahih Olmasının Şartları
3- MALININ BİR KISMINI, MÜDARABE OLARAK VERİP, DİĞER BİR
KISMINI VERMEYEN KİMSENİN DURUMU
4- MÜDÂRlBİN —HARCAMA YÖNÜNDEN— SAHİP OLUP OLMADIĞI
YETKİLER
5- MÜDÂRABE MALINI (= SERMAYEYİ — ORTAKLIK İÇİN) İKİ
KİŞİYE VERMEK
6- MÜDARABE KARŞI İLERİ SÜRÜLEN ŞARTLAR
7- MÜDÂRİBİN, BİR BAŞKA ŞAHSI MÜDÂRABE ORTAĞI YAPMASI
8- MÜDARABE'DE MURABAHA VE TEVUYE
1- Müdâribin, Müdârabe Malını Murabaha Ve Tevliye Olarak
Başkasına Satması
2- Müdarabe Malını Müdaribin Ve Mal Sahibinin Kârla
Satması
9- MÜDÂRABE MALINI KARŞILIK GÖSTEREREK BORÇ ALMAK
10- HİYÂRU'L-AYB VE HIYÂKU'R-RÜ'YET
11- PEŞ PEŞE VERİLEN İKİ MÜDÂRABE MALINI BİRBİRİNE KATMA
VE MÜDÂRABE MALINI
14- MÜDARABE MALININ SATIN ALMADAN ÖNCE VEYA SATIN
ALDIKTAN SONRA ZAYİ OLMASI
15- MÜDÂRİBİN, MÜDÂRABE MALINI İNKÂR ETMESİ
17- MÜDÂRİP İLE MAL SAHİBİ VEYA İKİ MÜDÂRİP ARASINDAKİ
İHTİLÂF
1- Satın Alınan Şeyin Müdarabe Malı Olup-Olmadığı
Hususundaki İhtilâf
2- Müdârabenin Umûmî Veya Husûsî Olduğu Hususundaki
İhtilaf
4- Kâr Taksim Edilmeden Önce Veya Bundan Sonra Sermayenin
Mal Sahibine Ulaşıp Ulaşmadığında İhtilaf
5- İki Müdaribin Veya Müdâriplerden Biri İle Mal
Sahibinin İhtilafları
6- Satın Alınan Kölenin Nesebinde İhtilaf
7- Bu Husustaki Çeşitli Meseleler
18- MÜDÂRİBİ AZLETMEK VE ONU HÜKÜM VERMEKTEN MENETMEK
19- MÜDÂRİBİN ÖLÜMÜ VE ONUN HASTALIĞI ESNASINDAKİ İKRARI
20- MUDÂRİBİN KÖLESİNİN İŞLEDİĞİ CİNAYET VE ONA KARŞI
İŞLENEN CİNAYET
22- BİR MÜSLÜMAN İLE BİR KÂFİR ARASINDAKİ MÜDÂRABE
23- MÜDÂRABE İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER
Müdfirabe: Serî
yönden, iki kişi tarafından sermaye (= mal) birinden, emek de (= çalışmak da)
diğerinden olmak üzere ve kâr mak-sadıyle yapılan ortaklıktır.
Bu ortaklıkta,
"kârın tamamı, sermaye sahibinin olacaktır." diye bir şart koşulursa,
buna tndâa denir. Bidâa da sahihtir.
Bu ortaklıkta,
"kârın tamamı, müdâribin (= emek sahibinin olacaktır." diye bir şart
olursa, bu durumda da, bu —müdârabe değil— (sermaye sahibi tarafından emek
sahibine verilmiş bir) borç olur, Kâfî'de de böyledir.
Bir taraftan emek,
diğer taraftan da sermaye olmak üzere ve kâr amacı ile kurulan bu şirkette,
sermâye sahibine rebbü'1-mâİ, amile ( = çalışacak şahsa = emek sahibine) de
müdârip denir.
Şayet emek sahibi, bu şartla,
(yani borç olarak) malı (sermayeyi) teslim alırsa, kar etse de, sermaye (aynen)
yerinde kalsa da, zarar etse de, bunların hepsi kendisine (yani emek sahibine)
ait oîur. Muhıyt'te de böyledir. [1]
Müdârabenin rüknü:
Müdârabeye delalet eden mükarada, muamele ve müdârabe gibi sözlerle yapılacak
kap" ve kabulden İbarettir. Bu lafızların manası müeddi olur.
Şöyleki: Mal (sermaye)
sahibi, emek sahibine: "Şu sermayeyi, müdarabe olarak al; yüce Allah
kârından bizleri doyursun ve rızıklandırsm. İşte o (kâr), yarı yarıya (veya
dörtte bir veya üçte bir) olmak üzere." der veya belirli bir pay olarak
başka bir oran (nisbet) söylerse, bu durumlarda müdârabe vaki olur.
"Mukarada veya muamele" der.
Mal sahibi,
"Mukarada veya muamele" lafızlanyle söyler; müdârip ( = emek sahibi)
de: "Aldım." veya "Razı oldum." yahut "kabul
ettim." der veya benzeri bir söz söylerse işte bu durumda, ikisinin
arasında rükün tamam olmuş olur. Bedâi"de de böyledir.
Şayet, sermaye sahibi:
"Şu bin dirhemi al. Çalış, kârın yarısı sana (veya üçte birisi sana, yahut
onda birisi sana)" der; veya: "Şu bin dirhemi al; onunla eşya al-sat;
kârının yarısı sana." der ve bundan fazla bir şey söylemez; yahut: "Şu
malı al; karın yarısına (veya yarısı üzerine...)" der ve duna bir ilave
yapmazsa bunlar da istihsanen caizdir.
Şayet: "Bunu yüce
Allahm vereceği rızık üzerine çalıştır; veya Allah'ın fazlından vereceği kar
üzerine aramızda çalıştır." derse; bu müdârabe kıyasen de istihsanen de caiz
olur. Muhiyt'te de böyledir.
Eğer, sermâye sahibi:
"Şu bin dirhemi al; onunla kârı yarı yarıya, Herevî kumaş satın al veya
karı yan yarıya ince ipekli al" derse; işte bu fasiddi. Bu durumda,onun
satın aldığı, sermaye sahibinin olur. Emek sahibine ise ecr-i misil vardır.
Emek sahibi, bu
takdirde mal sahibinin izni olmaksızın, o malı satamaz. Şayet satacak olursa,
onun hakkındaki hüküm fuzûlînin hükmü gibidir. Mal sahibinin izni olmadıkça,
satması caiz olmaz. Eğer sattığı şey telef olursa, bu durumda, onun sattığı
zamandaki kıymetini tazmin eder. (= öder.) Bu durumda sattığı malın parası,
emek sahibinin olur.
Eğer, onun kıymetinde
bir fazlalık olursa, uygun olanı onu. tasadduk eylemektir.
Mal sahibi, emek
sahibine satış izni verir, satılacak şeyde durmakta olursa, bu durumda satış
geçerli olur..
Şayet satılmış bulunan
bu malın durduğu bilinmiyorsa, parası mal sahibine helâldir ve ondan bir şey
tasadduk etmesi gerekmez. Şöyleki: Bidâyeten mal sahibi, emek sahibine satışını
emreylemişse, izin verirken de zayi olduğunu biliyorsa, bu icazeti batıldır.
İcazet batıl olunca da, emek sahibi satış günündeki kıymetini zâmin olur.
Parasında bir fazlalık olursa onu tasadduk eder. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer mal sahibi, emek
sahibine: "Şu bin dirhemi müdârabe olarak al ve onunla herevî kumaş satın
al; veya ince ipekli satın al» yarısına" derse; bu müdârabe caiz olur mu,
olmaz mı?
Kitaplarda bu hususta
bir rivayet yoktur.
Fakîyh Ebû Bekir
Muhammed bin Abdullah el-Belhî şöyle buyurmuştur:
Bu müdârabenin caiz
olmaması icabeder. Zehıyre'de de böyledir. [2]
Müdârabenin sahih
olmasının bir çok şartlan vardır:
1) Bu
şartlardan birisi: Sermayenin dirhemler veya dinarlar olmasıdır.
Bu, İmâm E]bû Hanîfe
(R.A.) ve İmâm Ebû Yusuf (R.A.)'a göre böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre dirhemler, dinarlar veya raic olan para ile müdârabe caiz olur.
Müdârabe malının
sermayesi, raic olan dirhemler, dinarlar ve paraların dışında bir şey olursa,
bu durumda müdârabe bi'1-icma caiz değildir. Şayet müdârabe malının sermayesi,
raic olan para olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'e göre,
bu caiz olmaz. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre caiz olur.
Fetva da, "caiz
oiması" üzerinedir. Kübrâ'da da böyledir.
Asi isimli kitabın
rivayetine göre, altın ve gümüş darbedilmemiş ise, sermaye olarak caiz olmaz.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Kübra isimli kitap da
zikredildiğine göre, tibr (= toz halinde veya külçe halinde altın)
ile müdârabe hakkında,
("caizdir." ve "caiz değildir." şeklinde) iki
rivayet vardır.
Tibr ve onun parasının
revacda olduğu her yerde, bunlarla müdârabe caizdir. Tatarhâniyye'de de
böyledir.
Katkıntıh ve zayıf
dirhemlerle müdârabe caizdir; kalp olursa caiz olmaz.
Dirhemler kalp olursa,
müdârabe caiz olmaz.
Şayet kalp olan
dirhemlerde, —fülüs gibi— revaçda ise, onlarla da ıüdarabe caiz olur. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adams diğerine bir
yer veya bir köle vererek ona: "Bunu sat; arasını al, onunla müdârabe
yap." der; o adam da, onu dirhemler veya linarlarla satar ve onu tasarruf
etse, bu durumda müdârabe caiz olur. ierahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu müdârip, bu köleyi,
kıymeti bin dirhem olmasına rağmen, yüz lirheme satar; ve onunla çalışırsa,
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu nüdârabe yüz dirhem hakkında caizdir. Mebsûf
ta da böyledir.
Adam o köleyi, ölçülen
veya tartılan bir şey karşılığında satarsa, mâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu
satış caiz; müdârabe ise fasid olur. ^ünkü, müdârabe'de sermayenin ölçülen veya
tartılan bir şey olması ahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Kölemi sermayem olarak al; onun kıymeti nüdârabedir." derse, bu
müdârabe fasiddir.
Eğer: "Kölemi
va'deli olarak benden saün al; sonra da onu sat; sarası ile müdârabe yap."
der; adam da, onu satın alıp, sattıktan sonra, snunla müdârabe yaparsa, bu caiz
olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
2) Müdârabenin
sıhhat şartlarından birisi de; sermayenin, akid sırasında belli olmasıdır.
Böylece sonunda münazaa olması önlenmiş >lur.
Sermâye sahibi,
sözleşme esnasında söz veya sermayeyi belli etmeidir.
İmâm Muhammed (R. A.)
"şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerine
müdârabe dirhemleri verdiğinde, o dirhemlerin ağırlığım ikisi ö.e bilmeceler,
işte bu caiz olur. Çünkü, sözleşme sırasında, sermayede tesmiye bulunmazsa,
işaret bulunmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bu malın vasfı ve
miktarı hakkında, —yeminli olarak— müdâ-ribin sözü geçerli olur. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
3) Müdârabenin sahih olmasının şartlarından
birisi de sermayenin borç değil de, ayn olmasıdır.
Müdârabe malının
alacak olması caiz olmaz.
Şöyieki: Bir adamın,
diğerinde bin dirhem alacağı olduğunda, alacak sahibi, borçluya: "Onunla
müdârabe yap." derse, bu durumda müdârabe caiz olmaz. Nihâye'de de
böyledir,
Bus bi'1-icma
böyledir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bu durumda borçlu olan
şahıs, ahm-satım yaparak, kazansa, kârı alacak sahibinin, zararı ise kendisinin
olur. Borçlunun borcu da olduğu gibi durur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göredir.
İmâmeyn'e göre,
borçlunun ahm-satım yapması caizdir. Kârı alacaklının, zararı ise borçlunun
olur. Borçlu borcunu ödeyince, kendisine ecr-i misil vardır. Onu da alacaklı
öder. Muhıyt'te de böyledir.
Alacak, üçüncü kişide olur ve alacak sahibi,
ikinci kişiye: "Malımı filandan al ve onunla müdârabe yap."
derse bu caiz olur. Kâft'de de böylediK
Bir adamın, diğerinde
bin dirhem alacağı olduğunda, başka birine: "Filandan malımı al; onu
müdârabe yap." der; o adam da bir kısmını alarak çalıştırırsa, bu müdârabe
caiz olur.
Şayet alacaklı:
"Filandan alacağımı al; onunla müdârabe yap." der; o da onun bir
kısmını almak müdârabe yaparsa, bu caiz olur mu?
"Caiz
olmaz." denilmiştir.
Keza eğer alacaklı:
"Filandan alacağım müdârabe yapmak için al." derse, bu da caiz olmaz.
Muhıyt'te de böyledir.
Mal sahibi, malını
gasbeden veya emanet verdiği kimseye: "Elinde olanla, yarı yarıya müdârabe
yap." derse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve Hasan bin Ziyad'a göre, bu durumda
müdârabe caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Reştdü'd-dîn'in
Fetvalarında şöyle zikredilmiştir:
Bir kimse, borçlusuna:
"Sende olan alacağımı, filana ver; filan köleyi satın alsın ve satsın;
kazancı aramızda yarı yarıyadır." der; o da borcunu, o adama verirse, işte
bu müdârabe sahih olur. Füsûlü'l- imâdiyye'de de böyledir.
4) Müdârabenin
sıhhatinin şartlarından birisi de, malın müdâribe teslim edilmesi, mal
sahibinin elinde bulunmamasıdır.
Eğer, mal sahibinin
de, müdâribin yanında çalışması şart koşulursa, bu müdarabe bozulur.
Bu durumda, mal
sahibinin, baba veya vasi gibi sözleşen şahıs olup olmaması da fark etmez.
Bunlar, sabinin malını müdâribe verdiklerinde, sabinin çalışmasını da şart
koşsalar, bu caiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.
Müfâveda veya man
ortaklarından birisi, müdarabe malı vererek ortağının da müdârib ile beraber
çalışmasını şart koşsa, bu da sahih olmaz. Hâvi'de de böyledir.
Sözleşmeyi yapan, mal
sahibi olmaz ve müdârip ile beraber çalışacağını şart koşar ve akid baba veya
vasi gibi, bizzat müdarabe malını almaya yetkili bir kimse olur ve küçüğün
malını müdarabe olarak verir ve kendi nefsinin de onunla birlikte çalışmasını, kardan bir parçasını almak üzere, şart
koşarsa, işte bu takdirde müdarabe caiz olur. Şayet akid (= akdi yapan şahıs)
müdarabe malını bizatihi almaya yetkili olmaz ve kendinin, müdarib ile beraber
çalışmasını şart koşarsa; bu durumda akid (= sözleşme) fasidolur.
Ticarete izinli köle
gibi... Bu köle müdarabe olarak mal yerip, mü-dâriple birlikte çalışmasını da
şart koşsa, bu müdarabe fasid olur. Bu izinli köle, efendisinin çalışmasını
şart koşar ve onda da alacağı olmazsa, yine müdarabe fasid olur.
Şayet, onda alacağı
varsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, müdarabe caiz olur. Muhıyt'te de
böyledir.
Bir adam, malını
müdarabe olarak vermek üzere, bir başkasını vekil yapar; vekil de malı verir ve
kendi nefsinin müdârip ile beraber, belirli bir işte çalışmasını şart koşarsa
ve bu çalışmanın kârının kendisine ait olmasını şart koşarsa, işte bu fasiddir.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir mükâtep,
kendisinin malını müdârebe olarak verir ve efendisinin de müdârible birlikte
çalışmasını şart koşarsa, bu müdârebe fasid olmaz. Zira o, yabancı gibidir. Onun,
mükâtebde alacağının olup
olmaması da müsavidir. Tebyîn'de de böyledir.
Şayet mükâtep,
efendisi çalışmadan önce, kendisi de borçlu iken, aciz kalırsa, bu müdârabe
fasid olur.
Bundan sonra bir şey
satın alıp, satsa ve kâr etse bu karın tamamı, mal sahibinin olur. Bu durumda
müdâribe ücret vermek de yoktur. Şayet aynı mal ile bir cariye satın aldıktan
sonra, mükâtep aciz olur ve o cariyeyi satıp kazanç temin ederlerse, (Şöyleki:
Onun parası ile bir köle alıp, onu da dörtyüz dirheme satarlarsa işte bu
takdirde efendi sermayesini alır, geride kalanı yarı yarıya veya şartlarına
göre alırlar. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine,
müdârabe olarak bin dirhem verir ve ona: "İsteğini yap." derse, bu
durumda müdârip, onu bir başkasına müdâ-rebe malı olarak verebilir.
Şayet onu verirken *
birinci müdâribin, ikinci ile birlikte çalışmasını şart koşar veya mal
sahibinin ikinci mudârıbla çalışmasını şart koşarsa, ikinci müdârabe fasid
olur; kazanç ise, önceki müdaribla mal sahibinin olur. Mal sahibine ücret
vermekte yoktur. Mal sahibi çalışsa bile böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da
böyledir.
İkinciye ecir vardır.
Serahsf nin Muhiytı'nde de böyledir.
5)
Müdârebenin sahih olmasının şartlarından birisi de, müdâribin hissesinin bir
yönden belirli olmasıdır. Kazanç hakkında, ortaklıkda kesiklik olmamalıdır.
Muhiyt'te de böyledir.
Şayet, mal sahibi
müdâribe: "Sana, kârdan yüz dirhem vardır.5 veya: "Yarı ile birlikte,
veya üçte birle birlikte, on dirhem vardır." derse; bu durumda müdârabe
sahih olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müdâribe, malın
yarısının veya üçte birinin kârı olacağı, şart koşulursa, bu müdârabe caiz
olur.
Şayet, ikisinden
birisine biaynihî olmayan yüz dirhemin verilmesi şart konulursa, bu da caiz
olur. Eğer o malın, biaynihî yüz dirhemi veya bu yarının kârının sermayeden
biaynihî yüz dirhem olması şart koşulur:sa, müdârabe fasid olur. Bunlardan
birine, "kârın yarısı, yalnız :m dirhemi hariç veya kârm üçte birisi,
yalnız beş dirhemi hariç verile-;ektir." diye şart koşulursa, bu müdârabe
fasid olur. Muhıyc'te de >öyledir.
6)
Müdârabenin sıhhatinin şartlarından birisi de, kâmdan müdârip çin —nisbeti
belli— bir şey meşrut olmali, re'sü'l-mâlden meşrut ( = ;art koşulmuş)
olmamalıdır.
Eğer re'sü'l-mâlden
veya kârdan —kesin— bir şey «sarf kılmırsa, bu iurumda müdârabe fesada gider.
Serahsî'nin Mutaıyti'nde de böyledir.
Bunun bir takım
şartlan vardır:
a)
Müdârabeyi fasid eden şart;
b)
Müdârabeyi ibtal etmeyen, yalnız nefsini ibtal eden şart. Şöyleki: Mal sahibi,
müdâribe: "Sana kârdan üçte bir vardır ve çalıştığın her ayda on dirhem
vardır." dese, bu müdârabe caizdir; şart ise batıldır. Nihâye'de de
böyledir.
Eğer müdârip bu şartla
çalışır ve kâr da yaparsa, kâr anlaştıklarına göre taksim edilir. Müdârib
için, başka ücret yoktur. Müdâribin kölesine de, evine de ücret yoktur.
Şayet köle için, ücret
şart koşulmuşsa, bu onun alacağı olur.
Müdâribin mükâtebi
veya oğlu yahut babası için bu şart konulmuş olursa, bu durumda şart geçerlidir
ve yerine getirilecek o on dirhemi bunlar, her ay alırlar.
Şayet mal sahibinin
kölesinin, müdârip ile beraber çalışması ve o köle için, her ay on dirhem ücret
verilmesi şart koşulmuşsa, bu şart da fasiddir.
Bu durumda kazanç,
müdâribla mal sahibinin arasında ortaktır.
Şayet mal sahibinin kölesinin
üzerinde borç var da, onun çalışmasına karşılık her ay on dirhem verilmesi
şart koşulmuş veya o şart mal sahibinin mükâtebi veya oğlu için konulmuş veya o
şart mal sahibinin mükâtebi veya oğlu için konulmuşsa, bu caiz olur. Mebsût!'ta
da böyledir.
Şayet bir adam, kân
yan yarıya olmak üzere, müdâribe, bin dirhem müdârabe malını, —müdâribin, bir
tarlasını, mal sahibme, bir sene ekmesi veya evinde bir sene oturması karşılığı
verirse, bu şart batıl; müdârabe ise caiz olur.
Eğer bu şartı,
müdârip, mal sahibine koşarsa, bu durumda müdârabe de fasid olur. Nihâye'de de
böyledir.
Müdârabe fasid olur,
müdârabe malı da müdaribin yanında zayi olursa bu durumda müdarib, onu tazmin
etmez. (= ödemez) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Müdarib için, bu
durumda da, çalıştığı kadar ecr-i misil vardır. Mebsût'ta da böyledir.
En doğrusunu bilen,
Allah'u Teâlâ'dır.
veya "Altıda
biri, mal sahibinindir." derse, bu da fasiddir. Çünkü, burda iki paydan
birisi şart kılınmaktadır. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine,
"kârın yarısı veya üçte biri müdaribin olmak şartıyle bin dirhem, müdarabe
malı verdiğinde, taraflardan hiç biri buna itiraz etmezse, bu müdarabe caizdir.
Bu durumda müdarip,
şart kılındığı kadar kâr alır; kalanı da mal sahibinin olur.
Şayet, mal sahibi:
"Kârın yarısı veya üçde biri mal sahibinindir." der; müdarib için bir
şey açıklamazsa, bu da istihsanen caiz olur.
Bu durumda mal sahibi,
kârdan hissesini aldıktan sonra, kalanı müdaribin olur. Mulııyt'te de böyledir.
Mal sahibi, müdaribe:
"Yarısı benim; üçte biri de senin olmak üzere, çalış." derse; bu
durumda karın üçte birini müdarib alır; geri kalanı da mal sahibinin olur.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Eğer müdârabede,
müdarib ve mal sahibinin haricinde, kârın başka şahsa verileceği şart koşulursa;
bu durumda yabancı biri çahşacaksa, bu müdarabe de, şartı da caizdir.
Mal sahibi, müdarabe
malını, iki kişiye verdiğinde, müdarabe malının yabancı bir kimse tarafından
şart kılmmamışsa/bu müdarabe caizdir; böyle bir şart ise şart caiz değildir.
Yabancı için böyle bir
şart koşmak sükût gibidir.
Mal sahibi, kârın bir
kısmını, kendi kölesine veya müdaribin kölesine verilmesini şart koşarsa, ve
bu kölenin çalışması da şarta bağlanmışsa, bu müdarabe de şart da caizdir.
Şayet, kölenin
çalışması şart koşulmamış olur ve kölenin de borcu bulunmazsa şart sahih olur.
Köle, ister mal sahibinin olsun, ister müdaribin olsun farketmez.
Eğer köle borçlu ise,
ve müdaribin kölesi ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu şart sahih olmaz.
Eğer mal sahibinin kölesi ise, bu şart sahih olur.
İmâmeyn'e göre ise,
şart sahih olur. Ve kârın ona verilmesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet bu şart,
fakirler için veya hacılar için olursa sahih olmaz.
Çünkü bunlar,
ne mal sahibidir,
ne de iş
sahibidir. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, müdarabe
malı olarak, "kârın üçte biri, müdarıbın; üçte biri, mal sahibinin; üçte
biri de müdarib kimi isterse onun olmak üzere, bin dirhem verirse, bu durumda
karın üçte ikisi, mal sahibinin olur. Şart ise batıl olur.
Şayet, "kârın
üçte biri, mal sahibi kimi isterse, onun olsun." şartı koşulursa, yine o,
mal sahibinin olur. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarabe malı olarak,
kârın üçte biri mudanbın; üçte ikisi ise, (üçte birer olmak üzere) kendilerinin
olmak üzere, iki kişi, müdaribe, bin dirhem verseler; müdarib çahştırsa ve kâr
etse, bu durumda karın üçte birini kendi alır; geri kalan kâr, yarı yarıya mal
sahiplerinin olur. Şayet müdarib
onlardan her birinin
karlarının, birinden, üçte bir hisse; diğerinden ise, üçte ikinin,
üçte biri kendinin olmak üzere şart koşar, geri kalan da mal sahibinin olacak
olursa, bu durumda kâr, onikî parçaya taksim edilir; Beş senmi, üçte iki
alacağa verilir. Yedi sehmi de diğerine verilir, Serahsî'nin Muhtytı'nde de
böyledir.
İki kişi, iki adama
bin dirhem vererek, onlara: "Kârın yarısı ikinizin olsun."
dediklerinde onlardan birisi, "hissesinin, üçte birinin üçte
ikisini"; diğeri de "hissesinin, üçte birini" almasını söyler, ve ikinci adam, ikinci müdaribe
"kârın yarısı senindir." derse, bu durumda kâr dokuz sehme bötünür:
Birinin hissesinden yarının üçte ikisi, diğerine de beşte biri verilir.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, müdaribe,
bin dirhem vererek, "bin dirhem de kendi malını katması şartiyle, kârın
üçte ikisini almasını" söyler; müdarib de, her iki malı birbirine katarak
çalıştırır ve kâr ederse; mal sahibinin kârının yarısına, diğerinin de üçte
ikisine hak sahibi olur. Şayet, bin dirhemi veren zat, "kârın üçte
ikisinin kendinin olacağını, üçte birinin de emek sahibinin olacağım"
söylerse, taksim öyle olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine bin
dirhem verip, "bin dirhem de kendisi katarak, ikisini bir çalıştırıp,
kendi hissesi olan bin dirhemin kârının üçte ikisini, diğer bin dirhemin
kârının da üçte birini almasını" şart koşarsa, bu müdarip için caizdir.
Şart koşulduğu gibi, hissenin birinin kârının üçte ikisini, diğerinin kârının
da üçte birini alır.
Şayet, bir adam,
diğerine iki bin dirhem verip, "bin dirhem de, kendisinin katmasını ve
kârını yarı yarıya almalarını" söylerse, bu da caiz olur. Eğer, iki bin
dirhem veren şahıs, kendi nefsini şart koşar ve "dörtte üçünün kendisine,
dörtte birinin de emek sahibine olacağını" söylerse, o zaman, mallarının
miktarının üçte birini alırlar. Mebsût'ta da böyledir.
Bir kimse, diğerine
bin dirhem vererek: "Eğer bununla buğday satın alırsan, kârının yarısı
senin; un alırsan dörtte biri senin; arpa alırsan, üçte biri senindir."
derse, bu durumda müdarabe,sahih olur. Neyi satın alırsa alsın, taraflar bu
şarta uyarlar.
Eğer buğday satın
alırsa, ondan sonraki satın alacağına sahip olamaz. Çünkü ortaklık ve sözleşme
onun üzerine yapılmış olur.
Nafakanın müdaribe ait
olacağı şart koşulur; o da sefere çıkarsa, bu şart batıl olur. Kerderî'nin
Vecizi'nde de böyledir.
Eğer, sermaye sahibi:
"Şayet bu şehirde çalışırsan, sana kârın üçte birisi vardır. Eğer sefere
çıkarsan, kârın yansı senindir." derse; o adam da bu şehirde alıp seferde
satarsa, İmâm Muhammet! (R.A.): "Müdarib satın aldığı üzerinedir. Şehirder
satın alınca, şehirdeki, şarta"göredir. İster aynı
şehirde satsın, isterse
başka yerde satsın
müsavidir.'' buyurmuştur.
Şayet alış-verişinin
bir kısmını hazerda, bir kısmını seferde yaparsa, kârın durumu yapıldığı
yerlere göredir.
Bir kimse, iki kişiye
"birine, kârın üçte biri, kalanı mal sahibine"; "diğerine, ecr-i
misil olmak" şartiyle müdarabe malı verdiği zaman bu müdarabe, ikinci
hakkında fasiddir; onun kârda ortaklığı yoktur. Tasarrufta ayrılık yapamazlar.
Çünkü, her ikisine verilen izin de, bakidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
En doğrusunu Allah'u
Teâlâ bilir.
Bir adam, bin
dirhemini bir adama verip, ona: "Yarısı sana borçtui; yarısı da sana
müdarabe malıdır." der; o da, o şekilde alırsa, —bu söylendiği gibi—
caizdir. Zehıyre'de de böyledir.
Şayet müdarib, bir iş
yapmadan mal zayi olursa, bu durumda o, yarısını tazmin eder.
Eğer onu çalıştırır ve
kazandımsa, karın yarısı müdaribin, yarısı da mal sahibinin olur.
Şayet müdariB malı
çalıştırdıktan sonra veya bundan önce mal sahibi olmadığı halde, taksim ederse,
onun taksimi batıl olur. Çünkü, yalnız başına taksim etmek yoktur.
Taksim edilen
şeylerden birisi, mal sahibi teslim almadan önce zayi olursa, ikisinin malından
zayi olmuş olur. Şayet zayi olmaz ve mal sahibi taksimine izin verirse; bu
durumda taksim caiz olur. Mal sahibi, hissesini —zayi olana kadar— olmazsa
müdaribin yarı hissesine müracaat eder.
Şayet müdaribin
hissesi zayi olursa, o takdirde müdarip mal sahibinin hissesine müracaat
edemez. Ve mal sahibinin müdaribdeki alacağı beşyüz dirhem hali üzre durur.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Şu bin dirhemi al; yarısı sana borç; yarısı ile de iş yap. Kazancının tamamı banadır." derse, işte
bu caizdir; fakat, mekruhtur. Çünkü, bu durumda alacak menfaat sağlamış
olmaktadır. Zehıyre'de de böyledir.
Eğer, o beşyüz dirhemi
çalıştırır ve kazanırsa, o kazanç aralarında yarı yarıya ortaktır. Mebsût'ta da
böyledir.
"Şu bin dirhemi
al; yansı sana borçtur; yansı da müdarabedir. Onu çalıştır; kârın yarısı
senindir." derse, bu caizdir.
Şayet: "Bin
dirhemi al; yansı müdarabedir.; yansı da sana hibedir." der; müdarib de
onu aldığı halde taksim etmezse, işte o hibe fasiddir; müdarabe ise caizdir.
Eğer müdarip onu
çalıştırmadan önce, veya çalıştırdıktan sonra, mal zayi olursa; bu durumda o
hîbe olan malın hissesi olarak, yansını tazmin eder. Muhıyt'te de böyledir.
Hibenin fasid olduğu
kitab'da rivayet olarak bulunmamıştır. Ancak, "tazmin edilir." diye
rivayet edilmiştir."
Şayet kâr yaparsa,
yarısı hibenin ve müdaribindir. Geri kalan yarının kârı da şartlarına göredir.
Sonra hîbenin hissesi
olan kârın, temiz olduğu hakkında bir şey söylenmemiştir.
Ebû Ca'fer şöyle
buyurmuştur:
"Bu temiz
değildir."
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A,)'ye göredir.
İmâm Muhammed (R.A.)se
göre bu kâr tasadduk edilir.
Fakıyh Ebû İshâk
el-Hâfız: "Bu bi'1-icma temizdir. Ve tasadduk edilmez." buyurmuştur.
Serahsı'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Mal sahibi:
"Yansı bıdâa, yarısı da müdarabedir." derse; işte bu caiz olur.
Eğer, bu mal,
çalıştırmadan önce veya sonra zayi olursa, bu zayi mal sahibine aitdir.
Eğer kâr ederse, kârın
dörtte üçü mal sahibinin, dörtte biri de müdaribindir. Zehıyre'de de böyledir.
Bir kimse, diğerine
bin dirhemin yansım, emanet; yarısını da müdarabe olarak bıraksa, işte bu
söylendiği şekilde caizdir. Eğer müdarib, bu malın tamamında tasarruf yaparsa,
bu durumda emanetin hissesini tazmin eder. Müdarabe için olan yan kâr ederse,
bu kârın yarısı mal sahibinin yansı da müdaribin olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bu rriüdârib malı
ikiye böler; sonra o yarılardan biriyle müdarabe yapıp, kâr ederse; bu kâr,
aralarında yarı yarıya ortaktır. Ancak, emanetin hissesi müstesnadır. Müdârib,
onu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R. A.)'e göre tasadduk eder.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine
herevî olan bir top kumaşı verdiğinde, o da bu kumaşın yarısını, beşyüz dirheme
sattıktan sonra, o adama, kalan yarıyı da satmasını emrederek, "tamamiyle
müdârabe yapmasını" söyler ve "kârı yarı yarıyadır." diye şart
koşarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre, kâr'a yarı yarıya ortak
olurlar.
İmâmeyn'in kıyaslarına
göre ise, kârın dörtte üçü, rnal sahibinin; dörtte biri de müdaribin olur.
Vedianın (emanetin) tamamı mal sahibinindir.
Eğer müdarib bu iki
malı birbirine katarsa; yarısı hakkında ona ecr-i misil yoktur ve müdârabe de
fesada gitmiştir.
Şayet, mallan
birbirine katmaz da, mudâraba yine fesada giderse, bu durumda, kendisine, ecr-i
misil vardır.
Eğer müdarib için üçte
iki; mal sahibi için de üçte bir şart kılarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin
kıyasında, kâr'ı şart kıldıkları gibi, aralarında taksim ederler. Vedîa ise,
aralarında yarı yarıyadır.
Fakat, İmâmeyn'e göre
müdarib için üçte bir; mal sahibi için ise, üçte iki vardır.
Mal sahibi için, kârın
üçte ikisini; müdarib için de üçte birini şart koşarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, kâr, aralarında yari yarıya taksim edilir.
İmâmeyn'e göre ise,
müdarib için altıda bir vardır. Kârın baki kalanı, mal sahibinindir. SerahsFnin
Muhıyti'nde de böyledir.
Bu baba ilaveten: Bir
adam, diğerine bir top herevî kumaş verir; o da onun yarısını beşyüz dirheme
sattıktan sonra, kumaş sahibi, diğerine: "Geride kalanını da satıp
tamamının parasıyla, yüce Allah'ın vereceği rızık üzerine çalıştırmasını"
emrederse, bu durumda o kâr aralarında yarı yarıyadır. Müdârip o kumaşın
yarısını beşyüz dirheme sattıktan sonra onu çalıştırır ve beşyüz dirhemi de
kendi üzerinde kalırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kâr da, vedia da
aralarında yarı yarıyadır. Mebsût'ta da böyledir.
İmâmeyn'in kavline
göre, bunun dörtte üçü, mal sahibine; dörtte biri mudarıba;
vedianın tamamı ise mal sahibinedir.
Muhıyt'te de böyledir.
Eğer mal sahibi,
mudarabe mallarının ikisiyle de çalışmasını emreder ve "müdaribe kârın üçte
ikisinin verileceğini" söyler; müdarip de onu çalıştırırsa, kârın üçte
ikisi onun olur. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer vedia yaparsa,
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasında, kâr yan yarıyadır.
îmâmeyn'in kıyasında
ise, kârın üçte birisi müdaribindir.
Eğer müdarip, iki malı
da çalıştırır ve kazandırırsa, karın üçte ikisi, mal sahibinindir. Vedianın
tamamı da mal sahibinindir. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet mal sahibi,
kendi nefsi için, kârdan üçte ikisini, müdarib için de üçte birini şart
koşarsa, me's'ele hali üzerinedir ..Kâr ve vedîa aralarında yarı yarıyadır.
Mebsût'ta da böyledir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavline göredir. İmâmeyn'in kavline göre ise, mal sahibi için,
altıda beş; müdarip içinse, altıda bir vardır. Muhıyt'te de böyledir.
Fesada grden müdarabede,
mal sahibinin ecr-i misil ödemesi gerekir mi?
Duruma bakılır: Eğer
müdarip, iki malı birbirine katmışsa, işte o zaman, ona ecr-i misil yoktur.
Eğer kalmamışsa, onun için çalıştığının ecr-i misli vardır. Serahsf nin
Muhıytı'nde de böyledir. [3]
Müdâribin çalışması üç
nevidir
1) Müdarip,
mutlak müdarabe malına maliktir; yani dilediği gibi tasarruf edebilir:
Bu nevi çalışma
müdarabe babında ve ona tabi olanlarda olur. İhtiyaç için, rehin alma ve verme,
icara tutma, icara verme, emanet alma ve emanet verme ve müsaferet (yolculuk)
için alım ve satımda vekil yapmak bu cümledendir.
2) Müdâribin
mutlak sözleşmeye malik ölup-olmamasıdir.
Bu nevide mal sahibi,
müdaribe: "bildiğin gibi yap." der.
Bu, müdâribin,
yetişebilmesine ihtimal bulunan şeylerde olur.
Meselâ: Müdarip
müdarabe veya ortaklık malını başkasına verebilir. Ve müdarabe malını kendi
malına veya başkasının malına katabilir.
3) Müdarip,
mutlak sözleşmeye malik olmaz; sözü de geçerli olmaz. Ancak, mal sahibi ne
derse onu yapar.
Müdâribin peşin veya
va'deli satması caizdir. Kâfî'de de böyledir.
Bir müdarip, müdarabe
malından bir şeyi satar; parasını da te'hir ederse; bu mal sahibine karşı
caizdir. Ve ona tazminat yapmaz. Gayetü'I-Beyân'da da
böyledir.
Müdâribin, kusur sebebiyle, sattığı malın bedelinde bir şeyi
indirmesi (düşürmesi, noksanlaştırması), tüccarın,
aybı sebebiyle düşmesi gibidir
ve bu da caizdir. Çünkü bu, ticaret erbabının yaptığı bir şeydir.
Müdarip, malın kusuru
olmadan, bedelinde bir düşürme yaparsa
o da caizdir. Bu da hasseten mudaribe mahsusdur.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
ve İmâm Muhammed (R.A.), buna kaildir.
Bu durumda müdarip, o
düşürdüğünün bedelini mal sahibine öder. Aldığı kâr paradan çalıştırıp kazandığı
mudarıbındır. Mebsût'ta da böyledir.
Müdârip, binmek için
hayvan satın alabilir.
Ancak, müdarip gemi
satın alamaz. Fakat gemiyi icarlayabilir. Meşhur rivayette müdarip, müdarabe
kölesine, ticaret izni verebilir. Kâfî'de de böyledir.
Ticaret yapmasına izin
verilmiş bulunan bir köle, tasarruf
yönünden, müdaribin sahib olduğu
haklara sahibtir. Onun
sahib olmadığı haklara da sahib değildir. Eğer izinli köle, bir ticaret
kölesi satın alır; o da delilirse, — müdarip veya mal sahibi hazır olmadıkça—
onu geri veremez; fidyede ödemez.
Müdarabe kölesi,
borçlanırsa, mudarıb onu —efendisi hazır olsun veya olmasın— satabilir.
Şayet borcu sebebiyle,
mudarib köleyi rehin bırakırsa» bu caiz olmaz. Çünkü rehin hüküm yönünden borç
ödemekdir. Müdaribin ise, kendi borcunu müdarabe' malından ödeme hakkı yoktur.
Serahsfnin Muhıytı'nde de böyledir.
Bu müdarip, müdarabe
kölesini, müdarabe borcundan dolayı rehin bırakırsa —ister üstünlük olsun,
isterse olmasın— bu rehin caizdir. Rehin bırakmaz da, bu köle, bir adamın malını
helak eder veya hayvanını öldürür; müdarip de, mal sahibi olmaksızın, o köleyi
satar veya onun borcu yerine veya müdarabe borcu yerine o köleyi verirse, işte
bu caizdir. İster üstünlük olsun, isterse olmasın farketmez. Mebsût'ta da
böyledir.
Bir müdarib, müdarabe malından olan köleyi veya cariyeyi
nikahlayamaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet müdarib,
müdarabe malından, mal sahibine bir eşya verip onu da geri satın alır ve tekrar
satarsa, işte o şey, —ister eşya, ister arsa olsun— hali üzere müdarabe
malıdır.
Eğer mal sahibi,
müdaribin evinden rnudaraba malını —müdaribin haberi ve izni olmadan— ahp-satar
ve onunla bir şey satın alırsa, mü-darip isterse bu alış-verişi bozabilir.
Eğer, bu durumda satın
aiınan şey bir arsa ise, müdarib, bu alım-satımı bozamaz.
Müdarabe. malı, bir
arsa olur; mal sahibi de o yeri iki bin dirheme satar; sermaye ise, bin dirhem
olursa; sonra da o iki bin dirhemle, dört bin dirhemlik bir yer satın alırsa;
satın alman o yer, mal sahibinin olur. Bu durumda mal sahibi, müdaribe beş yüz
dirhem ödeme yapar. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarib, müdarabe
malım, mal sahibine verirse, ikinci müdarabe sahih olmaz. Birinci mudarebe ise,
bozulmuş sayılmaz. Yapılan kâr önceki şartlar üzerinedir. Kâfi'de de böyledir.
Mal sahibi, mudarebe
malını, müdaribe veya müdarip, bunu mal sahibine satarsa, bu satış caizdir.
İster sermayeden fazlaya olsun, ister noksana olsun farketmez. Bu durumda
mudarabede batıl olmaz. Mal sahibi muhayyerdir. İsterse, satın aldığı
müdarabe-malının parasını öder; müdarabe, hali üzere kalır; isterse, müdarabeyi
bozar; parayı vermez. Muhıyî'te de böyledir.
Müdarip, boş bir yeri
kiralayıp, oraya ağaç dikerek: "İşte bu müdarabe malıdır." derse; bu
caizdir. O yerin aslı mal sahibinindir. Karma ise, şartlan üzerine bunlar ortaktırlar.
Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
ile, hurmalık veya ağaçlık satın alırsa, bu caiz olmaz. Bu durumda müdarip,
müdarabe malım, sahibine öder. Her ne kadar, mal sahibi "istediğin gibi
yap." demiş olsa bile, bu böyledir. Serahsî'nin Mnhıytı'nde de böyledir.
Müdaribin, tarla satın
alarak oraya ziraat yapması caizdir. Eğer mal sahibi: "Dilediğini
yap." demişse bu böyledir.
Mal sahibi, müdaribe,
tohumunu, çift sürecek hayvanım verip "Çalıştır, kazancı senin
olsun." derse, bu durumda o ziraatın geliri, müdaribin olur» Eğer:
"Çift süreceğin öküzler sana ait" derse bu da caizdir. Hâvi'de de
böyledir.
Mal sahibi, müdaribe,
tohumsuz tarla verir ve "dilediğini yap." derse, bu durumda da
müdaribin orayı ekip biçmesi caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Satın alınan müdarebe
cariyesine, müdaribin veya mal sahibinin cima eylemesi uygun olmaz. Bu
cariyenin kıymeti ister sermayeden yüksek olsun, ister noksan olsun farketmez.
Mebsût'ta da böyledir.
Her ne kadar, mal
sahibi, müdaribe, "mudaraba cariyesine cima eyle." diye izin vermiş
olsa bile, bu yine helal olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Mal sahibi, müdaribi,
müdarabe cariyesi ile nikahlasa, bu nikah batıldır; müdarabe olduğu gibi kalır.
Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, mal sahibinin
kendine nikahladığı cariyesini satamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, yemin
karşılığında mal sahibinin azad eylediği köleyi satın alamaz. O köle, her ne
kadar mudaraba malı olsa bile, bu böyledir. Kâfî'de de böyledir.
Müdarip, müdarabe
malına binerek, sefere çıkabilir. Ancak yol emniyeti yoksa mudaraba malı ile
yola çıkamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Fakıyh Ebû'I-Leys'in
Fetvâlârı'nda şöyle zikredilmiştir.
Bir adam, diğerine,
bin dirhem müdarabe malı verip ona: "İstediğin gibi yap." demezse, bu
müdarib, ticaret ehlinin yaptığı her işi yapabilir. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, bir sabiye
veya ticaretten men edilmiş bir köleye müdarabe malı verir; o da, o malla
ahm-satım yapıp kâr ederse, mal sahibine karşı, bu durum caiz olup, kârını
şartlarına göre taksim ederler. Şayet bu köle veya sabi çalışırken ölürsen,
kölenin efendisi mal sahibine kölenin kıymetini öder. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, mudaraba malı
ile içki veya domuz yahut müdebber veya ümm-ü veled satın alsa; —ister durumu
bilsin, isterse bilmesin— bu durumda sermayeyi, mal sahibine öder. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarib, bozuk bir
alım-satimla, bir şey satın alırsa, bu da mü-dârebe malı olur. Çünkü, o
emrolunmuştur. Fasid alım-satım da buna dahildir. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, akrabalığı
sebebi ile veya zevciyet sebebi ile yahut mülkiyeti sebebi ile şehadeti caiz
olmayan bir kimseden bir şey satm aldığında, bu alım-satımın kıymeti, emsalinin
kıymeti üzerine ise, bütün alimlerimize göre, bu alım-satım caizdir. Ve eğer,
insanları aldatacak şekilde alım-satım yapılmışsa, bu alım-satım caiz değildir.
Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, müdarabe
malında, şehadeti kabul olunmıyanların alacağı olduğunu kabul ederse, bunu
kendi malından ödemesi lazımdır.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre böyledir. Ancak, borcu olmı-yan köleye borç ikrar ederse, onu
müdarabe malından öder.
İmâmeyn'e göre ise;
müdaribin —bu malda, şehadeti kabul edil meyenlerin, alacaklı olduklarını—
ikrarı caizdir. Yalnız kölesi ve müka-tebesi için caiz değildir. Serahsî'nin
Muhıyti'nde de böyledir.
Bu durum, müdarabe
malında bir fazlalık
olmadığı zaman böyledir.
Şayet bir fazlalık
olursa, ikrarı sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, bin dirheme
bir cariye satm alarak, teslim alsa; sonra da onu bin dirheme satsa; parasını
da ödemezse; bilahare de o cariyeyi, kendi nefsi için beş yüz dirheme satm
alsa, işte bu caiz değildir.
Keza, müdarip, o
cariyeyi iki bin dirheme satsa da, parasının tamamını alsa; yalnız bir dirhemi
kalsa, bundan sonra da o cariyeyi, kendi nefsi için veya mal sahibi için satın
alsa, alış bedeli önceki bedelden aşağı olursa bu, caiz olmaz.
Keza, o cariyeyi,
kendinin veya mal sahibinin oğluna veya babasına yahut kölesine veya mükatebine
satması caiz değildir.
Bu İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'in kavlidir.
İmâmeyn'e göre ise; bunlardan
mükateb ve köle hariç, diğerlerine satışı caizdir.
Müdarip oğlunu veya
mâl sahibinin oğlunu, o cariyeyi satmaya vekil tayin ederse; İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, bu satış yine caiz olmaz.
Şayet müdarip, mal
sahibini, müdarîbi bu iş için vekil tayin ederse, bu alış-veriş de caiz
değildir. Mebsût'ta da böyledir.
Beşir bin Riyâd, İmâm
Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İki şahıs, bir
kimseye, bin dirhem müdarabe malı vererek: "Çalış." deseler; mudarıb
da kesesini açarak o paraları birbirine katsa, bu caiz olur; tazminat gerekmez.
Muhiyt'te de böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
ile, bir cariye satın aldıktan sonra, "bu cariyeyi, kendi nefsi için,
satın aldığını" söylese, bu durumda mal sahibi, "istediği gibi
yapmasına" izin vermiş olsun veya olmasın, bu şahsın müdarabe malı ile
kendi nefsi için satın alması batıldır. Ve bu cariyeye cima da yapamaz. Bu
cariye, müdarabe malı olarak kalır. Mebsût'ta da böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre, bu durumda, şayet müdarip, "o cariyeyi kendi nefsi için
aldığını" söylüyorsa, burda iki ihtimal vardır:
1) O cariyeyi,
ya kendi parasından veya müdarabamn kârından almıştır.
2) O
cariyeyi değerinden fazla bedelle almıştır. İşte bu caiz değildir. Ancak, bedelini
babasının malından veya
oğlunun malından
vermişse, caizdir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e göre; bu caiz olmaz. Ve müdarip, mal sahibine tazminat
öder. Cariyede müdarabe olarak kalır.
Yalnız, mal sahibinin
yanında: "Ben, bu cariyeyi nefsim için alıyorum." der, mal sahibi
de, buna razı olursa, işte bu caiz olur. Muhiyl'te de böyledir.
İmâm Muhammed (R. A.),
Ziyâdat'ta şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerine:
"Şu bin dirhemi, müdarabe olarak al." der; o adam da, onu alıp, bin
yeni dirheme, bir müdarabe cariye satın alır; sonra da o dirhemlerin katkıntılı
ve zayıf olduğunu görür ve her ikisi de bu durumu bilmez veya onlardan birisi
bilmezse, bu ahş-veriş müdarabe olarak caiz olur.
Bundan sonra müdarip
aynı cariyeyi, o dirhemlerle satıcıya verirse; bu durumda müdarip, hiç bir şey
için mal sahibine müracaat edemez. Ve sermaye, züyûf olarak alır.
Şayet cariyeyi satan
şahıs, kabul etmez ve bu dirhemleri, müdaribe geri verirse, o takdirde, müdarib
de yeni dirhem için mal sahibine müracaat eder. O zaman, sermaye yeni
dirhemler olur.
Şayet müdarip satın
almadan önce, bakıp, dirhemlerin zayıf olduğunu anlar; sonra da, müdarabe
olarak, nakden verip cariyeyi satın alırsa; sermaye zayıf dirhemlerle olmuş
olur.
Şayet müdaribin aldığı
dirhemler, katkmtılı veya kalay olmuş olur ve müdarib de, onunla bir cariyeyi,
taze bin dirheme satın alırsa; bu cariye mal sahibinin olur.
Bu söylediğimiz, üç
yönden de müdarabe olmaz.
Bu durumda müdarip
için, çalıştığının karşılığında ecr-i misil vardır. Eğer dirhemler yeni dirhem
olduğu halde, belirli miktardan az olursa (Meselâ: Beşyüz dirhem olursa)
müdarib de, bin dirheme bir cariye satın alırsa, o zaman cariyenin yarısı,
müdarabe olur; yansı da, —üç vücûha göre de— mal sahibinin olur.
Müdarip o cariyeyi
satarak kâr eylese, bu kârın yarısı mal sahibinin olur. Diğer yarısı ise, şartlan
üzerine aralarında taksim edilir. Müdarip için ecr-i misil olmaz. Müdarip onu,
mal sahibi için almış olur.
Şayet müdarip ve mal
sahibi, dirhemlerin katkınülı veya zayıf yahut noksan olduğunu bilirler ve
onlardan herbirisi diğerinin de bildiğini bilirse; bu durumda müdarabe müşarün
ileyhedir.
Eğer dirhemler zayıf
olur ve müdarip onunla bir cariye satın alırsa, o zaman, o müdarabe malı olur.
Şayet yeni dirhemlerle
alırsa, nefsi için almış olur. Eğer dirhemler katkınıtlı veya kalay olur ve
müdarip de onunla bir şey satın alırsa, bu durumda satın alınan şey mal
sahibinin olur. Müdaribe de çalıştığının karşılığı olarak, ecr-i misil vardır.
Eğer dirhemler noksan
ise, bu alınan şey müdarabe malı olur. Hatta cariyeyi, —beş yüz dirhem almış
olduğu halde— bin dirheme alırsa, o takdirde, bu cariyenin yansı, müdarebe;
diğer yarısı da müdaribin kendi malı olur. Zehıyre'de de böyledir.
Müdarip, mal ile bir
eşya satın aldığında daha üstün kaliteli mal bulunur ve. mal sahibi, onu
satmasını, müdaribden istediği halde, müdarib buna razı olmaz ve onu elinde—
daha fazla kâr etmek için—
tutmak isterse; bu
durumda müdarip, onu satmaya zorlanır. Ancak mal sahibine vermek istiyorsa, o
zaman, zorlanmaz. Fakat, ona: "İstersen, onu tut ve mal sahibinin malını
ver. Şayet onda kâr varsa, onu ser-mayaye kat." denilir. Bedâi"de de
böyledir.
Mal sahibinin, bundan
kaçınmaya hakkı olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, mal ile eşya
satın aldıktan sonra: "Ben, onu kâr edene kadar bekleteceğim." der;
mal sahibi de onu satmasını isterse; bunda iki vecih vardır:
1) Müdarabe
malında bir üstünlük olabilir. (Şöyleki: Sermâye bin dirhem olduğu halde,
eşyayı iki bin dirheme satın almış bulunabilir.)
2) Müdarabe
malında üstünlük bulunmayabilir. (Şöyleki: Sermaye bin dirhemdir; alınan eşya
da bin dirheme alınmıştır)
Bu iki vecihte de
müdaribin bekletme hakkı olmaz. Anak, mal sahibinin sermayesini geri vermek
şartiyle bekletebilir.
Eğer, bu malda bir
üstünlük yoksa, bu böyledir.
Şayet üstünlük varsa,
o takdirde, bekletebilir.
Müdaribin bekletmeye
hakkı olmayınca, onu satmaya zorlanır mı?
Eğer, bu malda
üstünlük varsa, müdarip onu satmaya cebredilir. Ancak mal sahibine: "Sana,
ben sermayeni de, kârdalı hisseni de veriyorum." derse satmayabilir.
Şayet eşya da fazlalık
varsa veya: "Sana sermayeyi verdim." derse, o takdirde, müdarip, bu
malı satmaya zorlanamaz; mal sahibi kabul etmeye zorlanır.
Malda fazlalık yoksa,
satışa zorlanamaz ve mal sahibine: "Bu malın tamamı senindir. İstersen
sermayeni alıp, malına ilave edersin." denilir. Mebsût'ta da böyledir.
Alımda, satımda,
icarede, bıdaada ve diğerlerinde sahih olan müdarabede, müdarib için caiz olan
şey fasid, müdarabede de caiz olur. Ve bu durumda müdaribe tazminat gerekmez.
Eğer, müdaribe: "İsteğin gibi çalış." denildiğinde, sahih olan
müdarabede caiz olan şey, fasid olan müdarabede de caiz olur.
Füsûrlü'l-Isnâdiyye'de de böyledir.
En doğrusunu Allah'u
Teâlâ bilir. [4]
Bir adam, iki kişiye
bin dirhemi —yan yarıya— verir; bunula iki bin dirhem değerinde bir köle satın
alıp, onu teslim alırlar ve bu şahıslardan birisi, diğerinin emri olmaksızın,
bu köleyi, bin clîrhem değerinde bir yer karşılığında satar; buna da, mal
sahibi izin verirse, bu işlem caiz olur. Çalışan müdaribe karşı, kölenin kıymeti
bin dirh^m(iir; mal sahibi, onu sermaye olarak alır; diğer bin dirhem de onun
kârıdır. Mal sahibi, onun da yansını, kâr olarak alır; yansı da iki rn\iclarip
arasında ortaktır. Âmil olan.mudarıbdan, kârdan olan hissesi kadarını düşer. Bu
ise, bin dirhemin dörtte biridir. Kalanım borçlanır. Diğer müdaribin hakkı, mal
sahibine katılır. Bundan imtina edemez.
Şayet mudanb o köleyi
ikibin dirheme satar; buna da mal sahibi izin verirse; bu her iki müdarip adına
da caiz olur. Satıcıya da tazminat gerekmez. Müşteriden iki bin dirhemi alır.
Bu durumda, ikisr birden satmış gibi olur.
Şayet, iki bin
dirhemden aza veya daha fazlaya satar mal sahibi de buna izin verirse, bu izin
batıl olur.
Şayet, mal sahibi onu
satar ve iki müdaripden birisi ona izin verirse; onu kıymetine satmış olması
halinde— bu caiz olur.
Eğer kıymetinden aza
veya çoğa satarsa, —ikisi de izin verene kadar— caiz olmaz.
Eğer iki müdaripden
birisi, bizim söylediğimiz Hatlardan birine satar diğer müdarib de ona izin
verir de; mai sahibi ise, izin vermezse, bu da —eğer insanlar aldanmış
saymıyacak kadar noksana satmışsa__caiz olur.
Şayet insanlar
aldanmış sayacak kadar noksana satarsa, 0 cai2 olmaz.
Bu, İmâmeyn'in
kavlidir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, bu da caiz olur. Bu işlem, ikisi birlikte satmış menzilindedir.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, iki kişiye
—yan yarıya— bin dirhem müdarabe vererek: "Re'yinizle amel
eyleyiniz." der veya bunu demezse, bu iki kişi, yalnız alış-veriş
yapamazlar.
Eğer onlardan birisi,
sermayenin yarısıyla, arkadaşının izni olmaksızın çalışırsa o yarıyı zamin olur
ve öder. Mebsût'ta da böyledir.
Bu şahıs, haram olması
sebebiyle, yaptığı kârı tasadduk eder. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet müdariplerden
birisi, diğerinin izniyle çalışırsa, bu durumda tazminat yapmaz. Mal sahibi onların
her birinden sermayeyi alır.
Çalışanın elinde kalan
kâr, şartlan üzerine, mal sahibiyle müda-ribler arasında taksim edilir.
Mal sahibi, —muhalif
olan müdarip kaçınırsa— sermayeyi, muvafık oln müdaripden alır.
Kârdan artanın yansını
da mal sahibi alır. Dörtte birini, ise, muvafık olan müdarip alır. Muhalifin
hissesi olan dörtte bire bakılır. Bu, kârdan hissesi kadar ise, ona verilir.
Bunun şekli şöyledir:
Sermaye bin dirhem olduğunda, muvafık olan müdaribin elinde bulunan da bin
beşyüz dirhem olsa (bin dirhemi kâr beşyüz dirhemi sermaye), (sermayeden)
beşyüz dirhem de muhalif olan mudarib bulunsa, işte o zaman, mal sahibi
sermayesi olan bin dirhemi alır; geride beşyüz dirhem kâr kalır. Onu da
muhalifde olan beşyüz dirheme ilave edince, kâr bin dirhem olur. Bu kâr dört
sehme ayrılır: İki sehmi, mal sahibinin; bir sehmi, muvafık; bir sehmi de
muhalif olan müdaribin olur. O zaman, muhalifin kârdan hissesi ikiyüz elli
dirhem olarak ortaya çıkar. Üzerinde de beşyüz dirhem alacak vardır. Kârdan
nasibi kadar olan hesap edilir. (O ikiyüz elli dirhemdir) İkiyüz elli dirhemi
geri verir. Muvafık olan müdaribin elinde bin dirhem varsa, beşyüz dirhemi
muhalifde olan beşyüz dirhemin üzerine zammedilir. Kârın tamamı ikibin dirhem
olur. İşte bu durumda muhalifin kârdan hissesi beşyüz dirhem olur. Bu da kendi
üzerinde bulunan dirhemler kadardır. Bu durumda ona, bir şey vermek gerekmez.
Eğer muvafık müdaribin elinde üçbin dirhem varsa, kâr ikibin dirhemdir; bu
muhalifin üzerinde olana ilave edilince, kâr iki bin beşyüz dirhem olur. Ondan
muhalifin nasibi dörtte biridir, (ki bu altıyüz yirmi beş dirhem eder.)
üzerinde olan da beşyüz dirhemdir işte o zaman, ona yüzyirmi beş dirhem
verilir. Onun hissesinin tamamı, kârdan hissesi, mal sahibi ile muvafık olan
müdaribin arasında, ikisinin hisselerine karşılık üç bölük olur. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet muhalifin
elindeki zayi olmaz da, arkadaşının izniyle çalışanın elindeki zayi olursa, o
zaman, muhalif olan müdarip, sermayenin yarısını öder; başkasını Ödemez.
Şayet müdaripler,
müdarabe malı olan bin dirhemi alıp, aralarnda yan yarıya taksim ettikten,
sonra onlardan birisi, bu yarı mal ile, bir köle satın alır; buna da arkadaşı
izin vermiş olursa, onun izin vermesiyle, bu köle mi'darabe malı olmaz, Şayet,
ikisi birden, bin dirheme bir köle satın aldıktan sonra, bu köleyi, onlardan
birisi satar ve buna arkadaşının da izni olursa, caiz olur.
Keza, mal sahibi izin
verirse, yine caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.
İki müdarip, bir köle
satın aldıklarında, onlardan birisi, onu bir yer mukabili veya bir cariye
mukabili satar; arkadaşı ona izin vermiş olsa bile, bu kıyasen caiz olmaz;
istihsanen ise caiz olur.
Arkadaşı izin
vermediği halde, müşteri o yeri veya o cariyeyi tes -limalıp, onu bin dirheme
sattıktan sonra,—müdaribin arkadaşı, izin verse, bu caiz olmaz ve o köle,
müdarabe olarak geri verilir. Bu köle, bu iki müdaribin elinde olur. Satan
müdarip o cariye veya yerin kıymetini öder; semeni de onun olur.
Şayet, arkadaşı
cariyenin veya yerin satımına izin vermediği halde, mal sahibi izin verirse, bu
durumda satış caiz olur ve o köleyi satan müdarip, kıymetini mal sahibine
öder; satın aldığı şey ise, kendisinin olur. Ve bu durumda müdarebe batıl olur.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [5]
Mal sahibi, müdaraba
hakkında, müdaribe karşı istediği zaman jart koşabilir.
Şayet, mal sahibinin,
şart koşmakta bir faydası varsa, o şartı coşabilir ve bu şart sahih olur.
Müdaribin, o şarta riayet etmesi ve onu rerine getirmesi icabeder.
Şayet, müdarip şartı
yerine getirmezse, o zaman, mal sahibine mhalif olur. Ve onun izni olmaksızın
çalışmış bulunur.
Eğer ileri sürülen
şartta, mal sahibine bir fayda yoksa, bu şart sahih leğildir. Bu durumda, mal
sahibi sükût etmiş gibi sayılır. Muhıyt'te de >öyledir.
Mal sahibi, müdaribin
Özellikle belirli bir beldede çalışmasını veya [belirli bir şey satmasını
isterse, müdarip onunla kayıtlanmış olur. Ve müdaribin onu tecavüz etmesi (yani
mal sahibinin sözünden dışarı | çıkması) caiz olmaz.
Keza, bu- müdarip, o
beldeden çıkacak olan kimseye bir şey veremez.
Şayet müdarip, başka
bir yere çıkar da bir şey satın alırsa, onu tazmin eder. Kârı kendisinin olur;
sermayeyi tazmin eder.
Eğer gittiği yerden
bir şey satın almadan eski yere gelirse, tazminattan kurtulur ve mal (sermaye)
yine müdarabe malı olur ve hali üzerine kalır.
Keza, şehirde bir
kısmını alıp, bir kısmını geri verirse, bu malları, o şehirde satın almış ve
geri vermiş gibi olur. Kâfî'de de böyledir.
Şayet, müdarip, malm
(sermayenin) yansı ile bir şeyi, (Küfe şart koşulduğu halde) Kûfe'nin
haricinden alır; sonra da Kûfe'ye döner; yarısı ile de, Kûfe'den bir şey
alırsa; satın alınan şey de, kârı da müdâribin olur. Bu durumda mal (sermaye)
onun yanında, emanetmiş gibi kalır. Ve mudareb.e hali devam eder.
Bu mes'elede, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.) ve tmâm Muhammed (R,A.): Bu müdarip, bu kârım tasadduk
eder." buyurmuşlardır. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer mal sahibi,
"müdaribin, Küfe sokaklarında çalışmasını" şart koşmuş olduğu halde
o, sokakların haricinde yine Küfe'de çalışırsa, bu istisnaen caiz olur.
Şayet: "Yalnız
sokaklarda çalış." dediği halde müdarip başka yerlerde çalışırsa, —şarta
uymadığı için— sermayeyi öder. Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.
Müdaribin, özellikle
belirli bir yerde çalışması hususunda, şu altı lafızla söz bağlanmış
(kesinleşmiş) olur:
1)
"Müdarabe malını, Kûfe'de çalışmak üzere, sana verdim."
2)
"Müdarabe malını, Kûfe'de çalışman için sana verdim."
3)
"Küfe'de çalış."
4)
"Onunla Kûfe'de çalış."
"Yarısı ile
Kûfe'de çalış." gibi, iki manaya gelebilecek sözle, bağlantı olmaz.
5) "Yan
yarıya sana müdarabe olarak verdim; Kûfe'de çalış."
6)
"Kûfe'de çalıştır." Kâfî'de de böyledir. Kudûrî'de şöyle
zikredilmiştir:
Bir adam, müdaribe bin
dirhem verir ve ona: "Bu bin dirhemi yarı yarıya al; buğday satın al."
derse işte bu, un almasını da içine alır.
Keza: "Bin
dirhemi al; bununla yiyecek satın al." der ve benzeri sözler söylerse, bu
müdarabe için bir açıklama olur.
Bu durumda müdarip,
yiyecek almaz da başka bir şey alırsa; —mal sahibine muhalefetinden dolayı—
sermayeyi borçlandırmış olur.
Eğer: "Şu bin
dirhemi al; onunla yiyecek satın al." derse; müdarip bu durumda hem
yiyecek, hem de başka şey alır. Çünkü sermaye sahibi "satın al." sözü
ile, herşeyi almaya işaret etmiş demektir. Muhıyt'te de böyledir.
Sermaye sahibi,
müdaribe mal verir ve: "Yalnız yiyecek al." derse, bu durumda
müdarip, kendi nefsi için hayvan —kiralayabilir.
hayvana hem biner, hem
de yiyeceği yükletir. Şayet kiralık hayvan bulamazsa, satın da alabilir.
Mebsût'ta da böyledir.
Bu durumda müdarip,
yiyeceğini yükletmek için, gemi satın alamaz. Ancak o beldede, ticaret
işlerinde gemi kullanılmak adeti varsa; o zaman satın alabilir. Serahsî'nin
Muhiyti'nde de böyledir.
Müdârip, aldığı
yiyeceği içine koyup, orada satmak üzere, ev de kiralayabilir. Mebsût'ta da
böyledir.
Bir adam, müdaribe
köle almak üzere bin dirhem verdiğinde, bu müdarip, başka* bir şey alamaz. Bu
müdarip, köleyi bulunduğu şehirden de başka yerlerden de alabilir. Ve bunu
taşıtmak için, hayvan da kiralayabilir.
Ve bu kölelerin yemesi ve giymesi için harcama da yapabilir. Muhıyt'te
de böyledir.
Şayet, mal sahibi:
"Köleyi, filandan al ve filana sat." derse, bu kayıt sahih olur. Bu
durumda müdarip, başkasından alıp, başkasına satamaz. Kâfî'de de böyledir.
Müdaribe mal (sermaye)
veren şahıs, ona yalnız Küfe ehlinden alıp, Küfe ehline satmasını"
söylerse bu durumda müdarip Kûfe'de satı.ı alır; Kûfe'de satar. Fakat, aldığı
ve sattığı şahıs, Kûfeli olmazsa bile bu caizdir.
Eğer, müdaribe sermaye
veren şahıs, ona: "Sarrafdan al ve sarrafa sat." derse, bu müdaribin
sarrafdan başkasından alması ve satması caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi, müdarabe
malını, bir vakitle kayıtlarsa, o vakit çıkınca anlaşma bozulmuş olur. Kâfî'de
de böyledir.
Bir adam, başkasına,
müdarabe malı olarak. bin dirhem verir ve ona "peşin al, peşin sat."
derse; müdarip, yalnız peşin alır ve peşin satar. Veresiye satın alıp, satamaz.
Muhıyt'te de böyledir.
Mal sahibi, müdaribe,
"vadeli satmasını" söyler; ö da peşin satarsa, bu caiz olur.
Alimlerimiz, bu hususta: Peşin alıp sattığı zaman, kıymeti, vadeli vereceği
zamanın kıymeti kadarsa veya daha fazla ise, işte bu caizdir. Eğer noksansa, bu
emre muhalefet olur." demişlerdir. Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi, müdaribe
verdiği malı, bin dirhemden fazlasına satmamasını söyler; o da, bin dirhemden
fazlaya satarsa, bu satış caizdir. Zira bu, her ikisinin de hayrınadır. Hâvî'de
de böyledir.
Müdârabe malı, mutlaka
olsa (şöyleki, mal sahibi müdaribe veresiye verme veya un satın alma, yiyecek
de satın alma veya filandan satın alma veya yolculuğa çıkma" derse)
müdarip de, alıp-satar ve bu emre uymazsa mudarabe sahih olmaz. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Müdarip, malın bir
kısmı ile birşeyler aldıktan sonra, mal sahibi ona: "Buğdaydan başka bir
şey alma." derse; bu durumda müdarip, başka bir şey satın alamaz. Ancak
buğday satın alabilir. Önceki aldığı, şeyi satınca da, onun parası ile
buğdaydan başka bir şey alamaz. Hâvî'de de böyledir.
Mal sahibi, müdaribe,
elbise almak üzere mal verse, (elbise giyileceklerin cins ismi olduğundan) bu
müdarip her türlü elbise alabilir. Deniz
koyunu yününden yapılmış,
ipekden yapılmış, pamukdan yapılmış, ketenden yapılmış,
hertürlü elbiseyi ahp-satabilir.
Bu müdarip giysinin
haricinde birşey alıp-satamaz. Keza mal sahibi, müdaribe: "Bez al."
derse, o —ötekinin hilafına— ibrişim ve emsali şeyleri alamaz. Ancak pamuk ve
ketenden yapılmış bezi alabilir. Meb-sût'ta da böyledir.
En doğrusunu bilen
Yüce Allah'dır. [6]
Müdarip, müdarabe
malını, mal sahibinden izinsiz, bir başkasına verse; o adam, o malı
harcamadıkça, —yalnız vermiş
olmasından doiayı— onu ödemesi gerekmez. Tebyîn'de de böyledir.
Bu durumda, mal sahibi
muhayyerdir: İsterse, malını birinci adama ödetir; isterse, ikinci adama
ödetir.
Birinci adam öderse,
ikinci adamla, kendi arasındaki müdarabe sahih olur. Bu müdarabenin kârını,
anlaşmalarına göre aralarında taksim ederler.
Şayet ikinci adam
öderse, o ödediği mal için, birinci adama müracaat eder. Müdarabe sahih olur.
Kâr iki müdarib arasında, anlaşmalarına göre taksim edilir.
Bu durumda kâr ikinci
adam için temiz olur. Birinci adam için temiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.
Şayet mal sahibi,
ikinci müdaribin kârından almayı isterse, mü-dariplerin ikisi de —kendi— mal
sahiplerine, tazminatta bulunmazlar. Mebsût'ta da böyledir.
Bu, her
iki müdarebenin de
sahih olduğu zaman böyledir. Tebyîn'de de böyledir.
Eğer birinci müdarabe
fasid olur; ikinci ise, caiz olursa; onlardan ikisine de tazminat gerekmez. Bu
durumda kârın tamamı, mal sahibinindir. .Birinci müdarib için ise ecr-i misil
vardır. İkinci mudarıb için, anlaştıkları kârdan hisse vardır.
Şayet birinci müdarabe
caiz olur da, ikinci müdarabe fasid olursa, müdariblere tazminat,gerekmez. Bu
durumda, ikinci müdarip için ecr-i misil vardır.
Birinci müdarip için
ise, kârdan şartlan kadar hisse vardır.
Keza, her iki müdaraba
fasid ise, müdariblerden her ikisi de tazminat yapmazlar. Hâvî'de de böyledir.
Ve eğer, ikinci
müdarip malı zayi etmiş veya bağış yapmışsa, tazminat —birinciye değil ikinciye mahsustur.
Çünkü bu fiile başlama, birincinin emrine
muhalefettir.
Bu, şuna muhaliftir:
"O, malı çalıştırsaydı, birinci müdaribe itaat etmiş olurdu. Bu durumda da
mal sahibi, her iki müdaripten de tazminat isteyebilirdi. Mebsût'ta da
böyledir.
Şayet ikinci
müdaripten, o malı çalıştırmadan önce, birisi zoraki alsa, her iki müdaribe de
tazminat gerekmez. Bu durumda tazminat, zoraki alana aittir. Zehiyre'de de
böyledir.
Bir adam, diğerine
müdarabe malı verdiğinde, ona: "Bu malda, bildiğin gibi hareket et; yüce
Allah'ın rızıktan vereceği kâra ortağız." der; bu şahıs da, o malı,
müdarabe olarak, ikinci bir şahsa verip ona "kârın üçte birini
vermeyi" şart koşarsa, bu ikinci müdarib için, kârın üçte biri; mal sahibi
için de, kârın yarısı vardır. Birinci müdarib için ise, karın altıda biri
vardır. Ve bu caizdir.
Eğer birinci müdarip,
ikinci müdaribe "kârın, yansım" şart koşmuşsa; bu durumda kârı, mal
sahibi ile.ikinci müdarip, yarı yarıya taksim ederler. ,
Şayet birinci müdarip,
"kârın, üçte ikisini, ikinci müdaribe vermeyi" söyiemişse, yine bu
kâr, mal sahibi ile ikinci müdarip arasında, yarı yarıya taksim ediîir. Ve bu
durumda birinci müdarip, ikinci müdaribe, "kârın, altıda biri kadarını
borçlanır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyiedir.
Mal sahibi, birinci
müdaribe: "Al şu malı, kârına yarı yarıya ortağız." veya:
"Yapacağın kârdan yarı yanyayız." yahut: "Allah'ın vereceği
rızıktan yarı yanyayız." veya: Sana rastlayan kârdan yan yarıya
alacağız." ve: "İstediğin gibi hareket edebilirsin." derse;
birinci müdarib te bir başkasına: "Kârının yansı veya üçte ikisi yahut
altıda beşi
senindir." derse;
bunların tamamı sahihtir. İkinci müdarip, kârdan kendine şart koşulanı alır;
geri de kalan mal sahibi ile birinci müdarip arasında yarı yarıya paylaşılır.
Mebsût'ta da böyledir.
Bişr bin Velîd'in
Müntekâsı'nda, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.
Bir adam, diğerine bin
dirhemi, kârı yarıya olmak üzere verir ve ona: "Bildiğin gibi yap."
derse; o da ikinci bir adama, o malı, müdarabe olarak vererek: "Yüce
Allah'ın vereceği rızka yarı yarıyayız." derse; bu durumda, kârın yarısı,
mal sahibinin; diğer yarısı da, yarı yarıya iki müdaribindir. Muhıyt'te de
böyledir.
Bir adam, diğerine,
bin dirhem müdarabe malı vererek: "Bildiğin gibi yap." derse; o da,
bir başkasına vererek: "Bildiğin gibi yap." derse; ikinci müdarip
için, o malı, üçüncü bir müdaribe verme
hakkı vardır. Bu durumda ikinci müdarip, birinci müdarip gibidir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet, birinci
müdarip, ikinciye malı verirken:
"Bildiğin gibi yap."
demezse ikinci müdarip, o malı
başkasına müdarabe olarak veremez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, müdarabe
malını, diğerine verir: "Bildiğin gibi yap." demez; o da, o malı,
müdarabe olarak, üçte bir kârla, başkasına verir ve ona: "Bildiğin gibi
yap." demez bu şahıs da başka bir müdaribe vererek; "Altıda biri
senin." der o daçalıştırıp kâr ederse; birinci müdarip, mal sahibine
tazminattan kurtulur.
Mal sahibi ise, bu
durumda muhayyerdir: Sermayeyi dilerse, ikinci müdaribe ödetir; dilerse üçüncü
müdaribe ödetir.
İkinci müdarip ödeme
yapınca, birinci müdaribe müracaat edemez.
Üçüncü müdarip ödeme
yapınca, o, ikinci müdaribe müracaat eder.
Kâr ise, anlaşmalarına
göre aralarında taksim edilir.
Şayet birinci müdarip,
malı verirken: "Karın üçte biri senin. Bildiğin gibi yap." deyip
ikinciye verir; ikinci müdarib de, o malı üçüncüye "Kârin altıda biri onun
olmak üzere" verirse, mal kâr etsin veya etmesin, mal sahibi o üç müdâribten
hangisini isterse, ona ödetir.
Üçüncüye ödetirse, o
ikinciye, ikinci de birinciye tazminat yaptırır.
Şayet mal sahibi
ikinciye ödettirirse, o da birinciye müracaat eder.
Eğer mal sahibi
birinciye tazmin ettirirse, işte o diğerlerine müracaat edemez.
Kâra gelince, son
müdarip için altıda bir, ikinci için altıda bir, birinci için de üçte iki
vardır. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, inan
şirketinin haricinde, ortaklaşma yapabilir. Bu durumda kâr, aralarında
şartlarına göre taksim olunur.
Kâr aralarında taksim
olununca, mal sahibiyle müdarip, kendi şartlarına göre, muamele ederler.
Bedâi"de de böyledir.
Birinci müdarip,
müdarabe malını, ikinci bir müdaribe, yüz dirhem kârla verir; o da, onu
çalıştırırsa, bu durumda mal sahibine her hangi bir tazminatta bulunmaz.
Çalıştıran şahsın birinci müdaribe, ecr-f misil vermesi gerekir. O da, mal
sahibine müracaat eder.
Eğer kâr yapmışsa, mal
sahibiyle müdarip, onu, şartlan üzere aralarında taksim ederler.
Şayet mal sahibi,
birinci müdaribe "kârdan yüz dirhem vereceğini "söylediği halde,
"bildiğin gibi yap." demez, o da, diğer bir şahsa vererek:
"Kârın yarısı senin..." der; o da o malı çalıştırırsa bu durumda, her
iki müdarip için de tazminat yoktur.
Burada birinci
müdaribe ecr-i misil vardır. Birinci müdarib de, ikinci müdaribe, kârın yansını
verir. Mebsût'ta da böyledir.
En doğrusunu, Allah'u
Teâlâ bilir. [7]
Bubab'da:
1)
Müdaribin, Mudarabe Malını, Murabaha ve Tevliye Olarak Başkasına Satması;
2) Müdârabe
Malını, Müdaribin ve Mal Sahibinin Kâr'la Satması;
3) İki
Müdarip Arasındaki Kâr; olmak üzere, üç bölüm vardır. [8]
İmam Muhammed (R.A.),
Camiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur:
Bir müdarip, eşyaları
taşıtmak ve sair masraflardan sonra, müda-rabe malını, kârla satarsa; kendi
giyimine, yemesine, bineğine, yağına ve elbisesini yıkatmaya yaptığı masrafı,
müdârabe hesabına katamaz.
Fıkıhta asıl şudur:
Belirli malda fazlalık, hakikaten veya hükmen olsun bu durumda re'sü'1-mal ona
ilave edilir.
Ayında hakikaten ve
hükmen fazlalık gerekmeyen hiç bir mal, re'sü'1-mâl değildir. Ona bir şey ilave
edilmez. İlave etmek gerekirse, müdarip kârlı satışta, yalandan kaçınarak, onu
olduğu gibi söyler. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet müdarip, bir
eşyayı bin dirheme satın alır ve onun üzerine iki bin dirhemlik etiket kor;
sonra da, onun müşterisine: "Ben onu, etiketinin üzerine kârla
satıyorum." derse; müşterinin ona: "Etiketi kaçtır?" demesi caizdir.
Ve, bunda bir beis yoktur. Eğer müşteri, satış fasid olduğunda,, etiketi de
bilirse, o zaman muhayyerdir. O malı satın alıp ve sattıktan sonra, etiketini
bilirse bu satış batıl olur. Kıymetini ödemesi gerekir. Bu durumlarda kârsız
satışta, kârlı satış gibidir.
Eğer müdarip, bir
adama kârsız verir, müşteri de, onun etiketini bilmeden başkasına satarsa,
satış caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine:
"Bu dirhemi, bir dirhem kârla, sana sattım." der; onun bedeli de
yirmi dirhem olursa; şayet onu on dirheme satın almışsa, dediği doğrudur. Şayet
bir dirhem, iki dirhem ederse, bedel otuz dirhem olur; eğer on dirhem, onbeş
dirhem ederse, bedel onbeş dirhem olur.
Keza: "Bir
dirhemi, yarım dirheme sattım." derse; on dirhem, onbeş dirhem olur. Keza;
on dirhem, (onbirbuçuk dirhem) ederse; kâr birbuçuk dirhem eder.
Şayet: "On
dirhem, onbeş dirhem kârladır." derse; parası yirmibeş dirhem olur.
Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir adam, müdarabe
malı ile, yirmi dirheme bir elbise satın aldığında, bu elbise, adamın yanında
kıymetini kaybedip üç dirheme düşer; sonra da onları birer dirhem kârla
satarsa, parası altı dirhem olur. Şayet adam, (müdarip) bir köle satın aldıktan
sonra, o köleyi, bir cariye karşılığında satarak cariyeyi teslim alıp, köleyi
de teslim etse, o cariyeyi kârla satamaz; başa başta satamaz. Köleye sahib olan
şahıs müstesnadır.
Şayet köleyi satın
alan şahıs, onu başka birine satar veya bağış yapıp teslim ettikten sonra da,
müdarip bu cariyeyi karla veya başı başına satarsa bu da batıl olur.
Eğer müdarip, cariyeyi
köle kendisine bağışlanan şahsa karla veya başı başına satarsa, bu satış caiz
olur.
Eğer müdarip, bu
cariyeyi, köleye sahib olmayan birisine, sermayeye karşılık olmak üzere, on
dirhem karla satar; kölenin efendisi de, onun satışına izin verirse, bu da caiz
olur. Bu durumda cariye, müda-ripden satın alan şahsın olur.
Şayet müdaribin
elinde, müdarabe olarak bir cariye bulunur ve onu da bir köleye mukabil satıp,
karşılıklı teslim-tesellümden sonra da, bu kölenin sahibi, onu cariyenin
sahibine —on dirhemi, onbir dirhem karla— satarsa, bu satış fasid olur.
Şayet kölenin sahibi,
cariye sahibine vedîa olarak on dirhemi, on bir dirheme satsa, bu caiz olur.
Cariyeyi ve on dirhemi alır. Eğer: "Sana sermayeden vedîa olarak, on
dirheme satıyorum." derse, bu satış batıl olur. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet sermaye, bin
Nişâbur dirhemi olur ve onun müdarip, onunla bir köle satın aldıktan sonra, bu
köleyi bin merzevî dirheme satar ve: "Ben, bu köleyi, bin Nişâbur
dirhemine satm aldım ve sana, yüz dirhem kârla sattım." derse, o zaman
müşteri, bin Nişâbur dirhemi ile yüz merzevî dirhemi olarak ödeme yapar.
Şayet satıcı: "On
dirhemi, onbir dirhem olmak üzere kârla sattım." derse; parası ve kârı
Nişâbur dirhemi olur.
Eğer "yüz dirhem
vedîa ile sattım." derse, dirhemler INpşâbur dirhemi olur. Serahsî'nin
Muhıytf nde de böyledir.
Bir adam, diğerine
müdarabe malı verdiğinde, o şahıs, bu mal ile, bir cariye satm alıp, onu da bir
köle satar; teslim-tesellümden sonra, bu cariyenin kıymeti, müşterinin yanında
artar veya bu cariye bir çocuk doğurur, sonra da, kölenin sahibi, bu köleyi,
cariyenin sahibine yüz dirhem kârla satar; cariyenin doğum yaptığını da
bilmezse; artışın bedende olması halinde, hem cariyeyi, hem de yüz dirhemi alır
Eğer cariye doğum
yapmışsa, bu durumda müdarip dilerse, cariye ile yüz dirhemi alır; dilerse,
sözleşmeyi bozar. O çocuğu almaya yolu olmaz.
Bu hususta başa baş
satmak da aynıdır.
Şayet müdarabe malı
bin dirhem olur; müdarip de, onunla bir cairye satın alıp, o cariyeyi binbeşyüz
dirheme sattıktan sonra da, yine bu cariyeyi, bin dirheme tekrar satın alırsa
onu bin dirhem kârla satabilir.
Bu İmâmeyn'e göre
böyledir. İmânı Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise beşyüz dirhem kârla satabilir.
Eğer müdarip, o
cariyeyi bin dirhem ile bir kür orta halli buğdaya satar veya yüz dinara
sattığı halde, onun kıymeti bin dirhemden fazla olur ve sonra da bu cariyeyi
bin dirheme satın alırsa, bu durumda onu, kâr ile satamaz.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'in kıyası budur. Şayet müdarip, bu cariyeyi, tartılan veya ölçülen bir
şey veya kıymeti bin dirhemden fazla olan bir yer karşılığında satar; sonra da
onu, bin dirheme satm alırsa, onu bin dirhem üzerine kârla satabilir. Mebsût'ta
da böyledir. [9]
Müdarip, mal
sahibinden veya mal sahibi, müdaripden bir şey satın alıp, ondan kâr etmek
isterse; kârla satabilir. Bu satış, kıymetinin iki katından az olacaktır. Müdaribin bu
kârdan hissesi vardır. İsbîcâbî'de de böyledir.
Bir adam, diğerine bin
dirhem müdarabe malı verdiğinde, bu mal sahibi, beşyüz dirheme bir köle satm
alır ve onu müdaribe bin dirheme satarsa, bu durumda müdarib, onu, beşyüz
dirhem üzerinden kâr ile satabilir. Bedâi"de de böyledir.
Müdarip, bin dirheme
bir köle satm alıp, onu, mal sahibine kârla birlikte, bin ikiyüz dirheme
satarsa, mal sahibi, o köleyi bin yüz dirhem üzerinden, kârla satabilir.
Kâfî'de de böyledir.
Mal sahibi, bin
dirheme bir köle satın aldığında, onu müdaribe, beşyüz dirheme satarsa, bu
durumda müdarip, onu beşyüz dirhem üzerinden kârla satabilir. Mebsût'ta da
böyledir.
Mal sahibi, beşyüz
dirheme satın aldığı bir şeyi, müdaribe bin yüz dirheme satarsa, müdarip onu,
beşyüz elli dirhem üzerinden karla satabilir.
Şayet müdarib altı yüz
dirheme alır ve onu beşyüz dirhem üzerine kârla satarsa, bundan dolayı hesaba
çekilmez. Hâvî'de de böyledir.
Mal sahibi bireyi bin dirheme
aldığı halde, onun kıymeti ikibi20 dirhem olur; sonra da, o şeyi, müdaribe
ikibin dirheme satarak kâr ederse, kârı bin dirhem olur. Bu durumda müdarip, o
şeyi bin beşyüz dirhem üzerinden kârla satabilir.
Keza, mal sahibi
kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beşyüz dirheme satın alıp, onu müdaribe
ikibin dirheme satarsa, bin dirhem kârla satmış olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde
de böyledir.
Mal sahibi, kıymeti
bin dirhem olan bir köleyi, bin dirheme satın alıp, onu da, müdaribe ikibin
dirheme satsa, müdarip onu, bin dirhem üzerine kârla satar.
Eğer mal sahibi,
kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beş yüz dirheme satın alır ve onu da
müdaribe, ikibin dirheme satarsa, müdarip onu, beş yüz dihem üzerine kârla
satar. Mebsût'ta da böyledir.
Kölenin kıymeti bin
beşyüz dirhem olduğu halde, mal sahibi onu, bin dirheme satın aldıktan sonra,
onu müdaribe, bin dirheme satsa, müdarib onu, bin ikiyüz elli dirhem üzerine
kârla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Mal sahibi, kıymeti
bin dirhem olan bir köleyi, iki bin dirheme satın alıp, onu müdaribe, ikibin
dirheme satarsa, bu durumda müdarip, onu bin dirhem üzerine kârla satar.
Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi, bir eşyayı
bin dirheme satın aldığı halde, onun kıymeti bin beşyüz dirhem olur ve onu
müdaribe bin beşyüz dirheme satarsa, müdarip, onu bin ikiyüz elli dirhem
üzerine, kârla satabilir. Bedâi"de de böyledir.
Mal sahibinin elinde,
bir köle olur ve onu, müdaribe bin dirheme satarsa, müdarip onu, —mal sahibi
açıklayana kadar— kârla satamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, kıymeti bin
dirhem olan bir köleyi, beşyüz dirheme satın alıp, onu da mal sahibine bin
dirheme satsa, mal sahibi onu, beşyüz dirhem kârla satar. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine bin
dirhem malı, yarı yarıya müdarabe olarak satar; müdarib de onunla bir köle
satın alıp, bu köleyi, mal sahibine, ikibin dirheme satarsa, mal sahibi, onu
bin beşyüz dirhem üzerine, kârla satar.
Şayet müdarip, bu
köleyi beşyüz dirheme satın aldığı halde, onu mal sahibine iki bin dirheme
satsa, mal sahibi onu bin beşyüz dirhem üzerine kârla satar.
Satın alman bu kölenin
kıymeti, beşyüz dirhemdir. Müdaribin kârıda beş yüz dirhemdir. Ondan beşyüz
dirhem çıkarılır. Mal sahibinin karı ise, beş yüz dirhemdir. Eğer müdarabe
malından, müdaribin elinde beş yüz dirhem kalırsa, kölenin parası hakkında
müdarip sorumlu olmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, kıymeti
ikibin dirhem olan, bir köleyi, bin diheme satın aldıktan sonra, onu mal
sahibine, bin dirheme satarsa, bu durumda mal sahibi, o köleyi, bin dirhem
üzerine karla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarip, bin dirheme
bir köle satın alıp, onu mal sahibine, ikibin dirheme sattıktan sonra, bu
köleyi mal sahibi, yabancı birine, üçbin dirheme satsa, daha sonra da, o köleyi
müdarip, o yabancıdan ikibin dirheme satın alsa; bu durumda onu, kâriyle
satamaz.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir.
İmâmeyn'e göre, iki
bin dirhem üzerine kâr ile satabilir. Hâvî'de de böyledir
Müdarip, bir köleyi,
mal sahibine, bin beşyüz dirheme sattıktan sonra, bu köleyi, mal sahibi, bir
yabancıya, bin altıyüz dirheme satar; müdarip de, o binbeşyüz dirhemi
çalıştırarak, ikibin dirheme çıkarır ve o dirhemlerle köleyi, yabancıdan satın
alırsa, İmâmeyn'e göre, onu kârla satar. Bu zahirdir.
Fakat, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kıyasına göre, onu ancak bindörtyüz dirheme satabilir. Mebsût'ta da
böyledir.
Müdarip, bir köleyi
bin dirheme satın alıp, onu, mal sahibine başa baş verir; mal sahibi de bu
köleyi, kâr ile bir yabancıya bin beşyüz dirheme sattıktan sonra, onu kârı ile
birlikte, müdarip, ikibin dirheme satın alır;
bundan sonra da mal sahibi,
yabancıdan üçyüz dirhem düşürürse; (ki,
bu beşte biridir) yabancı da müdaribden beşte birini düşürür, (o da dört yüz
dirhemdİF) ve onu bin ikiyüz dirheme, kâriyle satar.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyn'e göre ise,
bin altıyüz dirheme, kârı ile satabilir. Çünkü, mal sahibinin yabancıdan
düşürdüğü dirhemler, dörtte bire taksim edilir; (sermayeye göre ise, üçte bire
taksim edilir.) O takdirde, düşürülen yüz dirhem olur. Geride dörtyüz dirhem
kalır. Sonra da yabancının müdaribden aynı şekilde düşmesi icabeder ve yabancı
bedelden dört yüz dirhemi düşürür. Dört yüz dirhem düşünce de, bin altıyüz
dirhem; bin ikivüz dirhem olarak kalır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarip, kârsız
verdiği köleden dolayı mal sahibinden ikiyüz dirhemi düşürür; mal sahibi de,
yabancının kârdan olan hissesinden, yüz dirhemi düşürür; sonra da yabancı
kârdan hissesini düşürür (ki yüz dirhemdir) böylece köle, müdaribin elinde bin
altı yüz dirheme baki kalır. Eğer onu kâr ile satmak isterse, bin iki yüz
dirhem üzerinden satabilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir.
İmâmeyn'e göre ise,
kârı ile bin altı yüz dirheme satabilir. Mebsût'ta da böyledir. [10]
İmâm Muhammed (R.A.),
Asi kitabında şöyle buyurmuştur: Bir adam, diğer birine müdarabe malı olarak,
kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verdikten sonra, bir başkasına daha,
yarı yarıya kârla müdarabe olarak bin dirhem verir ve o iki müdaripten birisi,
müdarabe malından, beşyüz dirheme bir köle satın alır; sonra da o köleyi diğer
müdaribe, bin dirheme satar; ikinci müdarip de o köleyi, kârla satmak isterse,
o iki bedelden noksana satabilir.
Şayet birinci müdarip,
ikinci müdaribe, iki bin dirheme satmış olur ve onun da bin dirhemi müdarabe
malı, bin dirhemi de kendi malı olursa, bu durumda ikinci müdarip, o köleyi bin
ikiyüz elli dirhem üzerinden karla satabilir.
Çünkü, ikinci müdarip,
o kölenin yarısını kendi nefsî malıyla almıştır.
Bu durumda önceki
müdarip, ikinci yarıyı, ikiyüz elli dirheme satmış olur. Bedâi"de de
böyledir.
Bir adam, diğerine,
yarı kârla bin dirhem müdarabe malı verdikten sonra, başka birine de, yarı
kârla, bin dirhem müdarabe malı verir ve bu ikinci müdarip, malı çalıştırır da,
bu mal iki bin dirhem olur; sonra da birinci müdarip, müdarabe malı olan bin
dirheme, bir köle satın alarak, ikinci müdaribe kıymeti bin dirhem olan bu
köleyi, iki bin dirheme satarsa işte bu durumda, ikinci müdarip kârı ile, o
köleyi bin beşyüz dirheme satabilir.
Şayet önceki müdarip,
o köleyi —müdarabe malından,— beşyüz dirheme satın alsa, beş yüz dirhem de
kendi malından verseydi; mes'ele hali üzere kalırdı. Ve ikinci müdarip, bu
köleyi, kârı ile, bin sekiz yüz otuz üç dirheme satabilirdi.
Şayet birinci müdarip,
o köleyi, —bin dirhem müdarabe malından, beşyüz dirhem de kendi malından olmak
üzere,— bin beşyüz dirheme satın almış olsaydı; o takdirde, ikinci müdarip,
—öncekinde olduğu gibi— kâr ile, bin sekiz yüz otuz üç dirheme satabilirdi.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, müdariblerin birine, bin;
diğerine, ikibin dirhem verdiğinde; bin dirhemi olan, ona bir
köle satın alır ve iki bin dirhemi olan şahsa, onu, ikibin dirheme satarsa, o, onu,
kârla bin beşyüz dirheme satmış olur.
Şayet birinci müdarip,
o köleyi beşyüz dirheme satın almış olsaydı, ikincisine onu bin dirheme
satardı.
Eğer önceki müdarip,
bin dihem müdarabe malına satın almış olur; sonra da, o köleyi, üçbin dirheme,
—iki bini, mudâraba malından; bin dirhemi de kendi şahsî malından olmak üzere—
ikinci müdaribe satarsa, onu, iki bin ve iki binin altıda biri kârla satabilir.
Şayet birinci müdarip, onu müdarabe malından beşyüz dirheme satın almış olsa;
mes'ele hali üzre kalır; ikinci müdarip, onu kâr ile, binbeşyüz dirheme ve bin
dirhemin altıda birine satabilir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Bir adam, birine bin;
diğerinede ikibin dirhem müdarabe malı verdiğinde; birinci adam, kendi şahsî
parasıyle, bin dirheme bir köle satın alır ve bunun için beşyüz dirhem de
müdarabe malından vererek bu köleyi bin beş yüz dirheme satın almış olur, sonra
da bu köleyi, diğer müdaribe üçbin dirheme satar; o da, bu köleye, bin dirhem
kendi malından, ikibin dirhem de, müdarabe malından verirse, bu durumda ikinci
müdarip, bu köleyi ikibin altıyüz altmış altı bir de dirhemin üçte ikisine
satabilir. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet, önceki müdarip,
o köleyi, —bin dirhem müdarabe malı, beşyüz dirhem de kendi malıyla,— bin beş
yüz dirheme satın almış olur; sonra da onu, ikinci müdaribe —ikibini müdarabe,
bin dirhemi de şahsî malı olmak üzere üç bin dirheme satarsa; ikinci, onu iki
bin beşyüz dirheme, kârla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine,
kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verir; bir başkasına da, kârı yarı
yarıya olmak üzere iki bin dirhem müdarabe malı verir; önceki müdarip, bin
dirhem şahsî malı, beşyüz dirhem de müdarabe malı ile, bin beşyüz dirheme, bir
cariye satın alıp, onu da ikinci müdaribe, —bin dirhemi müdarabe malı, iki bin
dirhemi de onun şahsi malı olmak üzere— üçbin dirheme satarsa; işte bu
takdirde, ikinci müdarip, o cariyeyi, ikibin sekiz yüz otuz üç dirhem, birde
dirhemin üçte birine (2833 1/3 dirheme)
kârla satabilir. Parasını aldığı zaman,
o paradan bin dirhem olan şahsî parasının hissesini alır. Geride kalan müdarabe
mah olur. Eğer, kâr ile o dirhemler, dört bin dirhem olmuşsa, kendi şahsına on
yedi hisseden, on iki hisse düşer. Geride kalan, müdarabe malı olur. Mebsût'ta
da böyledir.
Şayet birinci müdarip,
bin dirhemi müdarabe, beşyüz dirhemi de şahsî mah olmak üzere, bin beşyüz
dirheme satın alır; ikinciye de, —bin dirhemi müdarabe, iki bin dirhemi de
kendi malı olmak üzere,— üç bin dirheme satarsa, o da, onu, iki bin ve bin
dirhemin de üçte ikisine (yani 2666 2/3 dirheme) satabilir.
Sahih olanda budur.
Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir. En doğrusunu bilen, Allah'u Teâlâ'dir. [11]
Eğer mal sahibi,
müdaribe, borç alması için izin verirse, alınan borç, yarı yarıya olur. Rehin bıraktığında, onun
kıymeti.de borç kadarsa, fark etmez. Müdarip onun kıymetine de ortaktır.
Çünkü, borç almaya izin, ikinci bir anlaşmadır. Bir yönden, o da ortaklıkdır.
Müda-rabe malından hasıl olan kâr, anlaşmalarına göredir. Borçtan hasıl olan
kâr-zarar da aynı şarta bağlıdır.
Eğer mutlak ise, kârda
müsavaat (= eşitlik) iktiza eder. Kâr yarı yarıya, olursa, zarar da öyle olur.
Üçte bir olursa, o da üçte bir olur. Zira birisi, diğerine tealluk etmez.
Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine bin
dirhem müdarabe malı verdiğinde, müdarip, o bin dirhemden fazlaya bir şey
satın alamaz.
Mal sahibi, ona:
"Bildiğin gibi yap." desin veya demesin bu böyledir.
Şayet, bin dirhemden
fazlaya bir şey satın alırsa, bunun bin dirheme isabet eden kısmı müdarabe
olur. Fazla olanı ise, müdaribin olur. Bu fazlalığın kârı da, zararı da onadır.
Müdarip malları kattığı için bir tazminatta bulunmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'dâ da
böyledir.
Bu müdarip, müdarabe
malından, bin dirheme bir şey satın aldıktan sonra, başka bir şey almaya malik
olamaz. Şayet, sermaye dirhemler olur ve bedelsiz olarak ölçülen ve tartılan
şeyler satın alabilirse, bunları kendi nefsi için satın almış olur. Çünkü, onu
müdarabe malı ile almamıştır.
Eğer sermaye dirhemler
olur da, o da dinarlar ile satın alır veya sermaye dinarlar olur da, müdarip
dirhemlerle satın alırsa; bu istihsanen müdarabe olarak geçerli olur. Çünkü,
onun ikisi, bedel olmakta bir cins gibidir ve müdarabede de bir cins
hükmündedirler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Keza, müdarip para (=
fülûs) ile, satın alsa, müdarabe onunla caiz olur. Keza, elindeki dirhemler
siyah olduğu halde müdarip de beyaz dirhemlerle, satın alırsa, bu da müdarabe
olur. Hâvî'de de böyledir.
Şayet altın parçası
veya gümüş parçası ile satın alırsa, onu müdarip kendi nefsi için almış olur.
Eğer müdarabe malı bin
dirhem olur; müdarip de, bir şeyi yüz dinara satın alır; dinarların kıymeti de
dirhemlerden fazla olursa, bu müdarabe olarak caiz olur. Fazlası müdaribin
olur. O fazla müşterinin (müdaribin) hissesidir. Müdarabeye de ortaktır.
Eğer dinarların
kıymeti bin dirhem olduğu halde, müdarip bu, dinarlarla satın alırken
müdarabeyi niyet eder; sonra da o dinarları harcamadan, pahalanıp, bunların
kıymeti bin beşyüz dirhem olursa, bu fazlalık mala dahil olur. Bin dirhemi ile
altın satın alıp, onu peşin'öder. Sonra da o eşyayı satar, altının kalanını
nakit yapar. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarabe malı bin
dirhem olur ve müdarip onunla bir cariye ile orta halli bir kür buğday alır;
fakat, bu dirhemler yanında zayi olduktan sonra, cariyeyi kendi malıyla satın
alırsa, bu durumda müdarabe için bir tazminat da bulunmaz.
Şayet cariyeyi elli
dinara satın almış ve onu teslim alıp, dirhemler zayi olana kadar bedelini
nakden ödemese; bu durumda istihsanen, mal sahibine müracaat eder ve elli
dinarı ondan alarak, cariyeyi satana verir.
Bundan sonra o
cariyeyi, üçbin dirheme veya daha az yahut daha çoğa satarsa, mal sahibine bin
dirhemi ile elli dinarını verir; geri de kalan ikisinin arasında kâr olarak
kalır.
Keza, şayet sermaye
beytü'l-mâlin olur; müdarib de bin gülleye bir cariye satın alır ise, hüküm
yine böyledir. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, önce beşyüz
dirheme bir köle satın alırsa, ondan sonra, ancak beşyüz dirhemlik bir şey
alabilir. Böylece her borç mala ait olur. Çünkü, hak miktarı, müdarebe malından
çıkar.
Saye! müdaribfn
elinde, bir cariye veya bir yer bulunur; onu da ölmeden önce satarsa, —parası
ister peşin alınsın, ister vadeli olsun— ondan faydalanılmaz. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarip elindekini
satar ve müdarebe malında harcama yapar; elinde ölçülen ve. tartılan mallardan
hariç bir mal bulunur da dirhemler, dinarlar ve başka para bulunmazsa, bu
durumda bir şey satın alamaz.
Şayet orta halli bir
kür buğday satın alır, elinde de yeni ve iyi bir kür buğday bulunursa; bu
alım-satım caiz olur. Eğer elinde bulunan şey satın aldığından daha iyi olursa,
o müdarabe malı olmaz. Bu mal müdaribin olur. Bedâi"de de böyledir.
Müdarip vadeli olarak
buğday satın alır; elinde de mevcut buğday olursa, bu alım-satimda caizdir. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer, mal sahibi
müdaribe: "Bildiğin gibi yap." der; müdarip de, elbise satın alıp,
onu da sarı boya ile boyarsa, bu durumda, boyanması sebebiyle artan kıymete
ortak olurlar. Çünkü, aslı müdarabe malı, boya da, müdaribin olmaktadır.
Mebsût'ta da böyledir.
Şayet müdarip,
elbiseyi kendi boyası ile, boyar; mal sahibi de: "İstediğin gibi
yap." demezse, bu durumda
müdarip, tazminatta bulunur.
Bu durumda mal sahibi
muhayyerdir. İsterse, elbiseyi alıp, boyanın fazla parasını verir; isterse,
elbisenin, kıymetini müdaribe ödetir.
Bu, zoraki alınan
(gasbolunan) mal gibidir.
Eğer sermayenin
üzerine bir fazlalık yoksa, müdarib de, onu mal sahibi muhayyer olmadan kârla
şatmışsa, bu satış caiz olur. Bu durumda müdaribe tazminat gerekmez. Ve satılan
şeyin bedelini şartlarına göre taksim ederler. Boyamadan dolayı artan farkı
ise, müdarip alır. Eğer adam elbiseyi, bin dirheme Satın almış olduğu halde,
onun kıymeti, satın alındığı zaman ikibin dirhem ise; mal sahibi, elbise beyaz
iken olan kıymetinin dörtde üçünü tazmin, ettirir. Dilerse, dörtte üçünü, bede!
olarak alır.
Şayet o bedel,
müdaribin elinde zayi olursa; tazminat gerekmez.
Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer müdaribin boyası
siyah olursa, İmâmeyn'e göre cevab; kırmızı boya gibidir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre siyah boya, elbisenin kıymetini noksanlandınr. Onun için
müdaribe bir hisse yoktur. Tazminat da gerekmez.
Bu, siyah boyanın,
elbisenin kıymetini azalttığı zaman böyledir.
Eğer siyah boya,
elbisenin kıymetini artırır bu durumda, bu elbise sarı veya kırmızı boya ile
boyanmış elbise yerindedir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir müdarip, müdaraba
malının tamamı ile, elbise aldıktan sonra, bu elbiseleri taşımak için icar
verir; veya yıkama ücretini kendi malından öderse; bu nafile olur. Tazmniat da
gerekmez. Mal sahibi, mudarıbe ister, "bildiğin gibi yap." desin;
ister demesin, bu böyledir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Eğer müdarip, mudarabe
malını, kendi malından ziyadeleştirirse, bu nafile olur. Onu kârla sattığı zaman
bu kâr'a da ortak olurlar. Kâfî'de de böyledir.
Şayet, müdarip,
elbiseyi boyatmaz, fakat
onu yüz dirheme yıkatırsa,
—kıymeti ister artsın, ister artmasın— tazminat gerekmez.
Münteka'da şöyle
zikredilmiştir:
Bir adam, diğerine,
mudarabe malı olarak bin dirhem verdiğinde, o şahıs, yüz dirheme bir gemi
kiralarsa, mudarabe malı, onun yanında hali üzre kalır.
Sonradan, bu şahıs,
bin dirhemin tamamına yiyecek maddesi satın alıp onu, o gemiye yükletirse, kira
fazladan olur.
Şayet dokuzyüz dirheme
yiyecek maddesi almış ve elinde yüz dirhem kalmış olsaydı; onu kira olarak
verirdi; bu durumda bu kira nafile olmazdı. Aldığı yiyeceği bunun üzerinden kâr
ile satardı.
Keza, önce yüz dirheme
gemiyi kiralar, sonra da dokuz yüz dirheme yiyecek maddesi alırsa, hüküm yine
böyledir.
Şayet kira parası olan
yüz dirhemi nakden öder; sonra da bin dirheme eşya satın alırsa, bu durumda mal
sahibi, müdaribe: "İstediğin gibi yap." demişse, o zaman, müdarip o
şeyi bin yüz dirhem üzerine kâr ile satar. Bundan yüz dirhemin kârı, müdaribin
olur; bin dirhem ve kârı da müdarabe malı olur. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğerine,
—kân yarı yarıya olmak üzere— bin dirhem müdaraba malı verir ve bu müdarabe
"borç almayı" da söylerse işte bu caiz olur. Zira borç almak, vadeli
satın almak olur. Eğer veresiye satın almaya vekil etmiş olur ve "vadeli
alınanın tamamı müvekkilin olmak üzere" sözleşme yaparlarsa bu da caiz
olur.
Yarı yarıya
anlaşırlarsa bu da caizdir. Müdarip, müdarabe malı ile bir. köle satın aldıktan
sonra; borca bin dirheme bir cariye satın alıp, onu da teslim alır ve onu iki
bin dirheme satıp, parasını peşinen alır; sonra da o para zayi olursa, o
cariyenin yarı parası müdaribe ait, yan parası da mal sahibine ait olur.
Şayet bu cariye helak
olmasaydı, o rnüdarible mal sahibi arasında, yarı yarıya ortaklaşa olurdu.
Geride kalana da yarı yarıya ortak olurlardı.
Eğer müdarip cariyeyi
satmaz; fakat, onu azad ederse, bu durumda onun yarısını azad etmesi caiz olur.
Bir müdaribe, bin
dirhem müdarabe malı verilir, "Allah'ın vereceği rızka yan yarıya ortak
olmak üzere, borç etmesi de" söylenirse, bu takdirde müdarip için üçte
ikisi, mal sahibi, içinde üçte biri vardır.
Müdarip bin dirheme
bir cariye satın alır, onun da kıymeti iki bin dirheme eşit olur; müdarabe malı
ile de, bin dirheme iki bin dirhem kıymetinde bir köle satın alır ve bunların
ikisini de dörtbin dirheme satarsa, işte o zaman cariyenin parası mal sahibine,
—sermayesi kadar— verildikten sonra, kalan kâr, aralarındaki şarta göre taksim
edilir ve üçte ikisi müdaribin, üçte biri de mal sahibinin olur.
Kölenin parasına
gelince, ondan asıl bedeli verildikten sonra, geride kalan kâr, aralarında yarı
yarıya taksim edilir.
Eğer mal sahibi,
müdaribe "sermayenin üzerine, borç eylemesini" söyler ve bu durumda
Allah'ın vereceği rızkın üçte ikisi müdaribin, üçte biri de mal sahibinin
olacak olur ve bu müdarip, müdarabe malı ile, iki bin dirhem kıymetinde bir
cariye satın alır; sonra müdarabe üzerine borç ederek, iki bin dirhem
kıymetinde bir cariye daha satın alır ve her ikisini de dört bin dirheme
satarsa; bu durumda müdarabe malının hissesi olan cariyenin parasından, mal
sahibi sermayeyi alır (ki o bin dirhemdir.) geride kalan ise; şartları üzerine
yarı yarıya taksim edilir.
Borca alınan cariyeye
gelince, üçte ikisi müdaribin, üçte biri ise, mal sahibinin olur. Onun kâr'mı
yarı yarıya almaları batıl olur.
Mal sahibi,
müdaribe, bin dirhem vererek: "Yüce Allah'ın vereceği rızkın üçte
ikisinin müdaribe, üçte birinin de mal sahibine olacağını" şart koşar ve
"borç almaşım" da söyler ve "onun da kârına, yarı yarıya
alacaklarını" şart koşar; müdarip de, iki bin dirhem kıymetinde olan bir
cariyeyi, müdarabe malı olan bin dirheme satın alır; sonra da borç ederek iki
bin dirhem kıymetinde olan bri cariyeyi, bin dirheme satın alır; bilahare de
her ikisini, dört bin dirheme satarsa, mal sahibinin sermâyesi verildikten
sonra, kalan kâr, şartlarına uygun olarak, aralarında üçte ikisi müdaribe,
üçte birisi de mal sahibine ait olur.
Borca alman cariyenin
karı da yine şartları üzerine yarı yarıya taksim edilir.
Keza mal sahibi,
"sermaye üzerine borç etmesini," müdaribe söylerse, bu durumda
yapılan kâr, şartları üzerine taksim edilir.
Mal sahibi,
"kendi nefsi için borç etmesini" söylerse, o zaman, o borcun kârı
mudarıba ait olur.
Eğer, sermaye sahibi,
müdaribe, "müdarabe malı üzerine borç etmesini" söyler veya "mal
sahibi üzerine, borç etmesini" söyler ve bu durumda müdarip , müdarabe
malı ile bir cariye satın alır; sonra da borç olarak, bin dirheme bir köle
satın alırsa, işte bu borç da, onun karı da müdaribe ait olur. Mal sahibine bir
şey gerekmez.
Şayet mal sahibi,
"müdarabe malına veya kendine karşı borç etmesini" söyler; müdarip
de, onunla bir cariye alıp-satarsa, kârını mal sahibi ile aralarında,
şartlarına göre taksim ederler. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer mal sahibi,
müdaribe: "Benim üzerime bin dirhem borç et. Ve onu müdarabe mah olarak
sat." der; müdarip de öyle yapar ve o şey de mal sahibine verilmeden,
müdaribin elinde zayi olursa, bu durumda tazminat gerekir. Çünkü, "borç
al." emri batıldır. Hâvî'de de böyledir.
Bir adam, diğerine,
bin dirhem müdarabe malî verir —ve ona: "Çalıştır; kârın üçte biri
senindir. Borç da al." der müdaripde, bin dirheme elbise alıp, onu
boyatmak için boyacıya verir ve yüz dirheme, sarı boya ile boyattıktan sonra
da, müdafip o elbiseyi ikibin dirhem karla satarsa, işte o zaman mal sahibi
sermayesi olan bin dirhemi alır; müdarip de boyacıya yüz dirhem boya parası
verir; geride kalan onbir hisseye bölünür; on hissesi müdarabe malı olarak,
üçte biri müdaribin üçte ikisi mal sahibinin olmak üzere, taksim edilir. Bir
hissenin kârı ise, müdarible mal sahibinin arasında yarı yarıya bölünür.
Şayet müdarip,
müdarabe malı ile, bin dirheme bir elbise satın alır, yüz dirhem de sermaye
üzerine borç ederek, ona da zaferan satın alıp, onunla elbiseyi boyar; sonra da
o elbiseyi kân ile, iki bin dirheme satarsa, bu durumda kâr on bir kısma taksim
edilir. Bunun on parçası müdarabe malı olup, şartları üzerine, aralarında
taksim edilir. Bir sehmi ise, yalnız müdaribin olur.
Şayet müdarip zaferanı
veresiye alıp, elbiseyi onunla boyasaydı ve boyacıyı yüz dirheme kiralasaydı,
yine aynısı olurdu. Bunların tamamı —söylediğimiz gibi— aynıdır. Mebsût'ta da
böyledir.
Mal sahibi, mudaribe,
"sermâye üzerine borç etmesini" söyler; müdarip de, o mal ile eşya
satın alır ve onları taşıtmak için hayvan icarlar, ona da yüz dirhem icar
parası verirse; bu durumda taraflar, o yüz dirheme de ortak olurlar.
Eğer eşya kârla
satılırsa, parası on.bire taksim edilir: On parçası müdarabe bir parçası da
ortaklık olur. Kira parasını verdikten sonra, kalanını aralarında, şartlarına
uygun olarak taksim ederler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer müdarip başı
başına satarsa, bu paranın tamamı müdarabe malı olur; sonra da, verilen kirayı,
müdariple mal sahibi, yarı yarıya borçlanırlar.
Şayet kira olmaz da,
yüz dirhem borç alır, sonra onunla hayvan kiralarsa, onu binyüz dirhem üzerine
kârla satabilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A)'nin kavlidir.
İmâmeyn'e göre, o
elbiseyi bin dirhem üzerine kârla satar. Kira hissesi ona dahil olmaz. Eğer
başa baş satarsa, paranın tamamı muda-rabadır; kira parası hassaten mudaribe
aittir. Çünkü borç eden odur.
Eğer müdarip, mal
sahibine: "Ben hayvanları senin malını taşıtmak için kiraladım." der;
mal sahibi de: "Sen kendi malını taşıtmak için kiraladın." derse, bu
durumda mal sahibinin sözü geçerli olur. Mebsfit'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine,
—kârın üçte biri, müdaribe olmak üzere— bin dirhem müdarabe malı vererek,
müdaribe: "Müdarabe üzerine borç etmesini" söyler; müdarip de, bin
dirhem müdarabe malı, üçbin dirhemde borç ederek beşbin dirhem kıymetinde olan
bir cariyeyi satın alır; bu cariyeyi teslim aldıktan sonra, onu, beşbin dirheme
satıp, parasını da teslim alır, fakat, cariyeyi teslim etmez; sonra da müdaraba
malı olan bin dirhem ile cariye zayi olur; parası da müdaribin elinde
bulunursa, bu durumda müdarip, dokuzbin dirhem tazminatta bulunur. Dört bin
dirhemini cariyeyi satana öder; beşbin dirhemi de onu satın alana öder. Sonra
da beşbin beşyüz kırk bir dirhem için, mal sahibine müracaat eder. Üçte ikisi
müdarabe malı için, müdaribin malına karşılık, üçbin dörtyüz elli sekiz tam ve
üçte bir dirhem vardır.
Önce müdarabe malı
olan bin dirhem zayi olur da sonra da cariye ve beşbin dirhem zayi olursa,
mes'ele hali üzeredir. Müdarip —beyan ettiğimiz gibi— dokuzbin dirhem öder ve
beşbin altıyüz yirmi beş dirhem için mal sahibine müracaat eder. Mebsût'ta da
böyledir.
En doğrusunu Allahu
Teâlâ bilir. [12]
Bir adam, diğerine
müdarabe olarak, bin dirhem verir; müdarib de onunla bir köle satın aldıktan
sonra, aldığı kölede bulunan küsur sebebiyle ta'n (tenkit) edilirse, bu durumda
da'vacı mal sahibi değil, müdarip olur. O, kusurun satıcının yanında olduğunu
beyyinelerse, bu köleyi geri iade eder.
Eğer satıcı, müdaribin
razı olduğunu iddia ederse, o takdirde müdarip, satıcıya razı olmadığına dair
yemin verir.
Eğer müdarip,
"kusuru ile birlikte razı" olduğunu söyler ve o kusurdan vaz geçer
veya o köleyi satışa arz ederse; bu durumda o köleyi kusuru sebebiyle, satıcıya
reddedemez. (= geri veremez.)
Ancak, reddi imkân
dahilinde.olmadığından geri vermemişse, onu, müdarabe olarak satın almış olur. Bu
durumda müdaribe bir şey gerekmez.
Bu mes'ele, Vekâlet
Kitabı'nda Vekil-i has (= özel vekil) bahsinde zikredilmiştir. Kusuruyla
—teslim almadan önce— razı olmuşsa, bu durumda müvekkile tazminat gerekir.
Şayet teslim aldıktan
sonra olursa, bu durumda vekile tazminat gerekir. Ancak, müvekkil onu kusurlu
olarak alırsa, o zaman vekile tazminat gerekmez. Müdaribin —teslim almadan önce
veya sonra razı olması arasında bir fark yoktur.
Alimlerimizden
bazıları şöyle buyurmuşlardır: Müdarip hakkındaki cevap, vekil-i has hakkındaki
cevabın aynıdır.
Alimlerimizden
bazıları da: Müdarip kusuru sebebiyle razı olmuşsa, ilzam olunmaz. Ancak o
müdarabe de ilzam olunur; ister teslim almadan önce razı olsun, ister sonra
razı olsun fark etmez. Vekil-i has, bunun hilafınadır. O, teslim aldıktan osnra
razı olursa, ilzam olunur." demişlerdir.
Şayet satıcı, mal
sahibinin razı olduğunu iddia eder; müdarip de onu inkâr eder, satıcı ise mal
sahibinin ve mudaribin yemin etmelerini isterse; bu durumda her ikisinin de
yemin etmesi gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip görmeden bir
köle satın aldığın da; mal sahibi onu görmüş olsa; bu durumda müdarib, onu
—görme muhayyerliğinden dolayı— geri verebilir.
Şayet müdarip
gördükteîı sonra satın alsaydı; —maj sahibi görmüş olmasa bile— her ikisi için
de muhayyerlik olmazdı.
Mal sahibi, o kölenin
daha önce kör olduğunu bilir; müdarip de onu bilmeden satın alırsa, onu geri
verebilir. Bir adam, diğerine, "belirli bir adamın kölesini satın alması
için", bin dirhem müdarabe malı verdikten sonra, müdarip onu satın alıp,
bir kusurunu görmez; mal sahibi ise, o kölenin kusurunu görürse, bu durumda
müdarip için muhayyerlik hakkı olmaz.
Keza, müdarip görse
de, mal sahibi görmese, bu da önceki gibidir.
Şayet kölenin bir gözü
olmaz; onu da mal sahibi veya müdaribden birisi bilirse, mudaribin, bu durumda
o köleyi, reddetmek (= geri ver-^ mek) hakkı yoktur.
Keza vekil de belirli
bir köleyi satın alır, onun amiri de, o kölenin halini görmüş olursa, bu vekil
de, o köleyi geri veremez. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, müdarabe
malından bir köle satın aldığında, bu kölede bir kusur bulunur ve müdarip, bu
kusuru, satıcının yanında olduğunu ikrar ederse; —bu ikrarı sebebiyle— hakim,
onu satıcıya reddeder. (~ geri verir.) Eğer müdarip, kusuru ikrar etmez de
inkar ederse; sonra da müşteri, kusuru sebebiyle bir şeye karşılık anlaşma
yaparsa, —bu anlaşmanın bedeli, kölenin bedelinden ister az, isterse çok olsun—
anlaşma caiz olur.
Şayet anlaşma bedeli,
aldanma derecesinde fazla olursa, bu durumda anlaşma caiz olmaz.
Bu cevap, İmâmeyn'in
cevabıdır." denilmiştir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye gelince, O: "Her haliyle caiz olur." buyurmuştur Zehıyre'de
de böyledir.
En doğrusunu bilen,
Allah'u Teâlâ'dir. [13]
İmam Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerine
"Kârı yarıya olmak üzere, bin dirhem müdarabe malı" verdikten sonra,
aynı adama, yine kârı yarı yarıya olmak şartıyle bin dirhem daha verir; müdarib
de, önceki bin dirhemi, sonraki bin dirheme katarsa, bu gibi mes'elelerde
aslolan şudur: Bir müdarip, mal sahibinin malını, yine aynı mal sahibinin
malına katarsa, tazminatta bulunmaz.
Müdarabe malını, kendi
malına veya başkasının malına kattığı zaman ise, tazminatta bulunur.
Bu mes'elede üç cihet
vardır:
1) Mal
sahibi, müdarabe malının ikisi hakkında da: "Bildiğin gibi yap."
diyebilir.
2) Mal sahibi,
müdarabe malının ikisi hakkında da: "Bildiğin gibi yap." demiyebilir.
3) Müdarabe
malının birisi hakkında: "Bildiğin gibi yap." deyip, diğeri hakkında,
bunu demeyebilir.
Bu vecihlerin
tamamında, eğer müdarip, birinci müdarabe malını, ikinci müdarabe malına katar;
—her ikisinde de kâr etsin veya etmesin veya birinde kâr etsin, diğerinde
etmesin ve mal sahibi, her iki müdarabe de de, müdaribe "Bildiğin gibi
yap." demiş ve müdarip de o malları bir birine kalmışsa, bu durumd ahe
riki maldan da tazmniatta bulunmaz.
Bu iki malın birbirine
katılması, ister, her iki malın da kâr etmesinden önce. ister sonra olsun;
isterse, biri kâr etdikten sonra, diğeri etmeden sonra olsun, farketmez.
Eğer mal sahibi, her
iki müdarabe hakkında da, müdaribe: Her ikisinde de re'yinle hareket
eyle." der; müdarip de, onlardan birisi kâr etmeden önce, bu iki malı
birbirine katarsa, yine bir tazminatta bulunmaz.
Eğer iki mal da kâr
ettikten sonra katarsa, iki malı da tazminatta bulunur.
Mal sahibinin kârdan
hissesinde, mallar biri birine katılmadan önceye itibar olunur.
Şayet müdarip,
müdarabe malını kendi malına katarsa, her iki müdarabe malını da tazmin eder.
Bu durumda mal sahibinin kârı, olduğu gibidir. Bu, iki malın ortak olduğu zaman
böyledir.
Fakat, müdarip,
malların biri kâr edip, diğeri kâr etmeden, bunları birbirine katarsa, bu
durumda kâr etmiyen malı tazmin eder. Kâr edeni tazmin etmez.
Eğer mal sahibi
müdaribe, birinci müdarabe hakkında "Bildiğin gibi yap." der de,
ikinci müdarabe hakında bir şey söylemezse, müdarip de bu durumda, birinci
malı, ikinci mala katarsa, bu durumda mes'ele şu dört vecihden hali kalmaz:
1) Müdarip,
bu iki mal kazanmadan, onları birbirine katabilir.
2) Müdarip,
bu iki malı, kazandıktan sonra birbirine katabilir.
3) Müdarip,
birinci mal kazanıp, ikinci mal kazanmadan, bunları birbirine katabilir.
4) Müdarip,
bunları, ikinci mal kazanıp, birinci mal kazanmadan birbirine katabilir.
Bu durumlardan
ikisinde, mal sahibinin: "Dilediğin gibi yap." demediği ikinci malı,
müdarip mal tazmin eder:
1) Müdaribin,
her iki malda da kazanmadan, bunları birbirine katmış olması hali;
2)
"Bildiğin gibi yap." dediği, birinci mal kazandıktan sonra, bunları
birbirine katması hali (yani bu durumlarda, müdarip, birinci malı tazmin eder.
Bu takdirde, birinci
malı tazmin etmez; ikinci malı tazmin eder. Bıı vecihlerin ikisinde ise,
malların ikisini de tazmin etmez:
1) Bu
mallardan birisi kâr ettikten sonra, malları birbirine katması halinde;
2) Mal
sahibi, müdaribe, ikinci mal hakkında "Bildiğini yap." dememesi;
birinci malın da kâr etmemesi halinde; (müdarip, bu malların ikisini de tazmin
etmez.)
Şayet mal sahibi,
ikinci müdarabe malı hakkında, müdaribe: "Dilediğin gibi yap." dediği
halde, birinci mal hakkında böyle demezse, yine mes'ele dört vecihden hali
kalmaz. Bunlardan ikisi beyan ettiğimiz gibidir. Şöyleki:
1) Bu
mallardan her ikisi de kâr ettikten sonra, mallan birbirine katmasıhali;
2) "Dilediğin
gibi yap." dediği ikinci mal kâr edip, "Dilediğin gibi yap."
demediği birinci malın kâr etmemesi hali;
Bu durumlarda, müdarip
birinci malı tazmin eder; ikinciyi tazmin etmez.
Diğer iki vecih ise
şunlardır:
3) Her iki
mal da kar etmeden önce, müdaribin bunları birbirine katması;
4) Birinci
mal kâr edip de, ikinci mal kâr etmeden önce, müdaribin bunları birbirine
katması;
Bu vecihlerde, müdarip
her iki malı da tazmin etmez. Muhıyt'te de böyledir.
Bir adam, diğer bir
adama, müdarabe malı olarak, mal verir ve "Bu hususda bildiğin gibi
yap." demez; müdarib de, o malı başka birine vererek ona: "Bunu
malına kat." veya "Benim malıma kat." der; sonra da: "Her
ikisini birlikte çalıştır." der; o adam da o, malı alır, diğerine katmaz v
elinde zayi olursa; bu durumda müdaribe tazminat gerekmez. Ondan, bu malı alan
şahsa da tazminat gerekmez. Çünkü o, —malına katmadığı müddetçe— vedia hükmündedir.
Mebsût'ta da böyeldir.
Bir adam, diğerine
"kârı, yarı yarıya olmak üzere" bin dirhem, müdarabe malı verip, bin
dirhem de "üçte bir kârla" müdarabe malı verir, her iksini verirken
de: "Bildiğin gibi yap." demez; müdarip de, onları —çalıştırmadan önce—
birbirine katarsa, bu durumda tazminat gerekmez.
Ve müdarip yarı kârın
yarısını, yarı kârın da üçte birini alır.
Şayet, bu mallardan
birisi kâr eder de, diğeri —katılmadan önce— yerinde durursa; kazanan mal
vadîaya karışmaz. Çünkü, her ikisi de müdarabe malıdır.
Bundan sonra onları
birbirine katarsa, o zaman, —kâr eden malı değil de— diğerini tazmin eder.
Şayet, o vadîa olan
mal da, kâr ederse, bu kâr müdaribin olur.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, mü-darip, o kârı tasadduk eder. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine,
"kârı yarı yarıya olmak üzere bin dirhem müdarabe malı verir; müdarip de,
onu re'yi ile çalıştırıp, bin dirhem kâr eder; sonra da mal sahibi, bir
başkasına, başka bir bin dirhemi kârı yarıya olmak üzere, verir; o da, onu
dilediği gibi çalıştırır bundan sonra da, birinci müdarip başka bir adama,
"kârın üçte biri onun olmak üzere" ikibin dirhem müdarabe malı verir,
o da bildiği gibi çalışır; ikinci müdarip de aynı adama, bin dirhem müdarabe
malı vererek: "Üçte bir kârla çalış." der; o da bin,dirhemi, iki bin
dirheme katarak çalışırsa, bu durumda tazminat gerekmez.
Şayet onların tamamı
bin dirhem kazanırsa, üçte birini kendi nefsi için tutar. Üçte ikisini ise,
kendine mal veren itibariyle üçe böler. İki bin dirhemin sahibi, o maldan üçte
ikiyi alır ve mal sahibine sermayesi olan bin dirhemi verir; geri de kalan kân
yarı yarıya taksim ederler. O da beşyüz dirhemdir. Mal sahibine ikincinin
karından, dörtte üç vardır; dörtte biri ise müdaribindir. Son müdarip,
ikinciden, üçte ikinin üçte birisini alır. Sonra da mal sahibinin sermayesini
verir. Ve kârı dörde taksim eder. Üç bölüğü mal sahibinin, biri de kendisinin
olur.
Şayet birinci müdarip,
kendisine üçte bir kârlı mal verilene kadar kâr etmeseydi ve mal sahibi de:
"Bildiğin gibi yap." deseydi; o da çalışıp, bin dirhem kazandıktan
sonra da, ona ikinci müdarip elinde bulunan bin dirhem müdarabe malını, üçte
bir kârla verip ona: "Bildiğin gibi yap." deseydi; o da bin dirhemi,
iki bin dirheme katarak çalışıp, bin dirhem kâr etseydi, bu kâr mal hesabiyle
üçüne ait olurdu. Bu kârın üçte biri, ona isabet eder; diğer müdarip de üçte
bir hissesini alır; sonra da mal sahibi sermayesi olan bin dirhemini alır.
Geride kalanı, kendi ile mal sahibi arasında dörtte üçü mal sahibine, dörtte
biri de müdaribe olmak üzere, taksim edilir. Diğer müdarib de, (bin dirhem kâr
eden) bin dirhem müdarabanın üçte birini alır. Geride kalanını önceki müdaribe
bırakır. Ondan da mal sahibi sermayesini ve karında dörtte üçünü alır. Geride
kalan dörtte bir kâr da müdaribin olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine,
"kârı yarı yarıya olmak üzere" bin dirhem müdarabe malı verip:
"Re'yinle hareket et." der; o çalışıp, bin dirhem kâr ettikten sonra
da, mal sahibi bin dirhem daha vererek "üçte biri sana; re'yinle hareket
et." der; müdarip, önceki bin dirheme beşyüz dirhem katar ve katıldıktan
sonra da, bu bin dirhem zayi olursa bu durumda, onu helak eden, önceki malın
karını alır. Sanki o, hiç kâr etmemiş gibidir.
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur: O bin dirhem, —birinci maldan beşte dört, ikinci maldan da
beşte bir olmak üzere bütün hesaptan zayi olmuş olur. Kâfî'de de böyledir.
Bu mal, çalışana kadar
zayi olmaz ve bin dirhem daha kazanırsa; beşte biri ikinci müdarabeden, beşte
dördü de birinci müdarabeden helak (zayi) olmuş olur. Serahsî'nin Muhiyti'nde
de böyledir.
Bir adam, diğerine bin
dirhem müdarabe malı verir; müdarip de, o bin dirheme, kendi malından da bin
dirhem katarak bir cariye satın alır; sonra da, bu cariyenin parasını ödemeden
önce, o ikibin dirhemi birbirini katarsa, tazminat gerekmez.
Eğer bundan sonra
cariyeyi satar ve bedelini birbirine katışık alırsa, bu durumda da tazminat
yoktur.
Bundan sonra, onun
parasıyla satın alır ve satarsa, kârının yarısı onun olur. Şayet müdarip, mal
sahibi olmaksızın taksim yaparsa, onun taksimi batıl olur.
Eğer müdarip, müdarabe
malı olan bin dirhemi alınca, onunla bir şey satın almadan önce, kendi malına
katar; sonra da onunla bir şey satın alırsa, onu kendi nefsi için almış olur.
Ve müdarabe malını tazmin eder.
Şayet satın aldıktan
sonra katar; sonra da o mal elinde zayi olana kadar, bedelini ödemezse,
müdarabe malı olan bin dirhemi —satıcıya kendi malından verene kadar— tazmin
eder. Mal sahibine de bir şey için müracaat edemez. Bu cariyeyi teslim alırsa,
onun yarısı müdarabe ma yarısı da müdaribin malı olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde
de böyledir.
Bu durumda, müdarabe
bozulmuş olur. Çünkü, müdaraben sahih olmasının şartı, sermayenin onun yanında emanet olmasıdı
Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Eğer müdarip, yanında
bin dirhemi olan bir adamla, bin dirheı müdaraba malı ile bir cariye satın alır
ve —mallarını katmadan önce-ikisi birden iki bin dirhem verirler; sonra da
cariyeyi teslim alırlarsa, b takdirde, cariyenin yarısı müdaribin, yarısı da o
adamın olur. Bedelii katmak suretiyle, cariyeyi satarlarsa, bu da caiz olur.
Müdaribe tazminat
gerekmez. Müdarip, o adam için, bedeli taksir ederse, bu da, mal sahibine göre
caiz olur.
Taksimden sonra,
müdarip müdarabe malını, o adamın malın katarsa, bu durumda müdarip, müdarabe
malını tazmin eder.
Eğer müdarip,.müdarabe
malına, mal sahibinin izniyle ortak olur sonra da müdarip, ortağına:
"Elimde olan müdarabe malını, san; taksim ettim." der; diğeri de bunu
inkar ederse, bu durumda, ortağn —yeminle birlikte— söylediği söz geçerli olur.
Mebsût'ta da böyledir.
İmâm Muhammed
(R.A.), Cami isimli
kitabında şöyl< buyurmuştur:
Bir adam, başka birine
kıymeti bin beşyüz dirhem olan, yüz dinaı verir ve ona: "Senin malından
bin dirhem ile beraber çalıştır, kâr aramızda yarı yarıyadır." derse, işte
bu caizdir.
Bu şart olmamış
olsaydı, kâr iki malın mitkannca, beş parça edilii ve üçü, yüz dinar sahibinin,
ikisi de bin dirhem sahibinin olurdu.
Dinarların sahibi,
altıda bir şart koşarsa, kâr altıda bir olur.
Eğer müdarip, satın
aldığı köleyi satar ve onda kâr ederse; ortaklardan her biri, sermayelerini
alır; sonra da müdarip kârın dokuzda beşini alır; dokuzda dördünü de dinarların
sahibi alır. Aralarındaki taksim, şartlarına göredir.
Şayet müdarip, köleyi
satmaz; dinarların kıymeti de bin dirhem düşer; sonra da müdarip o köleyi üç
bin dirneme satarsa; kârını dokuz senim üzerine taksim ederler: Beş sehmi, (ki
sermayeyle beraber bin altı-yüz altmış altı dirhem eder) müdaribin oİur. Bunun
üçte ikisi müdaribin hissesi olur; onun bin dirhemi sermayesi, kalanı da
kândır. Dokuzda dördü (ki oda bin üçyüz otuz üç dirhem eder.) de, dinarların
sahibinin olur.
Sermayesini aldıktan
sonra malını aralarında
taksim ederler. Muhıyt'te de
böyledir. [14]
Müdarip şehirde
çalışırsa, ona müdarabe
mâlından nafaka yoktur.
Eğer sefere çıkarsa
yemesi, içmesi giymesi, binmesi, vereceği icar müdarabe malından alır.
Yolculuktan döndükten
sonra, elinde kalan malı müdarabe malına iade eder.
Eğer yolculuğu sefer
müddetinden az ise, (Mesela: Gidip aynı gün geri döner, geceyi ailesinin
yanında geçirirse) işte bu şehirde, çarşı ve pazarda kalma menzilindedir.
Eğer ailesine
dönemezse, masrafları müdarabe malına aittir. Hidâye'de de böyledir.
Nafaka diye; yeme,
içme, giyme, üzerinde yatıp uyuma, üzerine binme, binek hayvanının yiyeceği,
içeceği gibi şeylere derler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Elbisenin yıkanması,
kendinin yağlanması, hamam parası, berber parası bunlar da nafaka kısmındadır.
Bunlardan fazla olursa, onu müdarip tazmin eder. Kâfî'de de böyledir.
İmâm Elnı Yûsuf
(R.A.)'dan soruldu: —Müdaribin yiyeceği et nafakadan mıdır? İmâm:
—"Evet, o da
nafakadandır." buyurmuştur. Zehiyre'de de böyledir.
İlaç; kan aldırma,
sürme gibi şeylere gelince, bunlar, nafakadan değil, müdaribin şahsî malından
olur.
Cima yaptığı cariye ve
hizmetçisinin masrafı, müdâribin şahsına aittir. Bunlar müdaraba malına
katılmaz.
Şayet müdarip,
yolculukta kendine hizmet etmesi için, bir hizmetçi alır, o da kendisine yolda
ekmek yapar, yemek pişirir, elbisesini yıkar, yapılması lazım olan hizmeti
yaparsa; işte bu müdarabe malı üzerine hesap edilir.
Keza, müdarabe malında
çalışan kimse olursa onun da nafakası müdaraba malından olur.
Keza, müdâribin
üzerine bineceği hayvanın ve müdarabe malını taşıyan hayvanın masrafı da,
müdarabe malmdan olur. Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi, işçileri
veya hayvanı ile müdaribe, yolculukta yardım etse; bu durumda müdarabe fesada
gitmez. Mal sahibinin işçileri ve hayvanının nafakası kendine ait olur. Bunlar
için müdarabe malından harcama yapılmaz.
Şayet müdarip onlara,
mal sahibinin izni olmaksızın harcama yaparsa, onu şahsî malından tazmin eder.
Serahsî'nin Mnfuytı'nde de böyledir.
Müdarip tazminatta
bulunduktan sonra kâr ederse, —önce— mal sahibine sermayeyi öder. Mal sahibi
sermayeyi tamamen alır; bu durumda kârdan artan olursa, şartlarına uygun olarak
taksim ederler.
Şayet, müdâribin
hissesine düşen kâr, tazminat bedelinden az olursa; müdarip, —tazmin etmesi
gereken— o fazlalığı öder.
Eğer kârı tazminat
bedelinden çok ise, o fazlalığı alır.
Eğer mal sahibi,
kölesine ve hayvanına harcama yapılmasını emrederse, o masraf mal sahibinin
hesabına geçilir. Mubıyt'te de böyledir.
Mal sahibi köleye
karşı, masrafda israf ederse, bu masrafın misli kadar sermayeye zammedilir.
Mebsût'ta da böyledir.
Nafakanın yolu, —eğer,
kâr varsa— kârdan hesab edilmektir. Kâr yok ise, sermâyeden hesap edilir. Çünkü
nafaka onun bir cüz'üdür. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer müdarip, kendi
malından harcama yapar, veya müdarabe üzerine borç ederse, müdarabe malına
müracaat eder. Önce sermayeden başlar; sonra nafakadan alır.
Eğer bu durumda,
müdarabe malı zayi olursa, mal sahibine müracaat edemez. Zehıyre'de de
böyledir.
Eğer müdarip nafaka
için, müdarabe malından, kendi nefsine henüz bir şey alıp satmadan, harcarsa,
onu sermayeye öder. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.
Müdarip, müdarabe
malım taşıtmak için, bir hayvan icarlar veya müdarabe için yiyecek alır ve mal
da bedelini Ödemeden zayi olursa; bu durumda müdarip mal sahibine müracaat
eder. Mebsût'ta da böyledir.
Müdâribin —Kûfe'de ve
Basra'da— evi ve ailesi olduğundan— bunların her ikisi de vatanı olur, mal
almak için Kûfe'den çıkıp Basra'ya giderse,
bu durumda, yolda,
müdarabe malından harcama
yapar. Basra'ya girince —orada bulunduğu müddetçe— nafakası kendisine
ait olur.
Basra'dan çıkıp,
Kûfe'ye giderken, yolda harcadığı da müdarabe malından olur.
Şayet, müdarip,
Kûfeli, mai sahibi de Basralı olur ve bu durumda müdarip, mai için Basraya
giderse, yoida harcadığı, Basra'da harcadığı ve Kûfe'ye gelene kadar harcadığı
müdârebe malından olur. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine,
müdarabe malı öiarak, bin dirhem verir; her ikisi de Kûfe'de olur; fakat Küfe
bu şahısların vatanları olmaz ise, müdâribin Kûfe'de durduğu müddetçe, masrafı
nefsine aittir. Yolculuğa ise, müdaraba malı ile çıkar. Sonrada ticaret
maksadiyle Kûfe'ye gelirse; bu durumda nafakası müdarabe malına ait olur.
Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, Kûfe'de
evlense ve orayı vatan edinse, bu durumda, orada, nafakası için müdarabe
malından harcama yapamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
ile, şehirlerden birine, ordan ticaret malı. satın almak için gittiği halde
alamasa, bu durumda yaptığı masraf müdarabe malından olur. Muhıyt'te de
böyledir.
Bir adam, diğerine
müdarabe malı verip *'istediği gibi hareket etmesini" emrettiğinde, bu
müdarip, müdarabe malım, bir başkasına verir; o da alım-satım için başka bir
şehire giderse, bu durumda da nafaka masrafı müdarabe malından olur. Çünkü
ikinci müdarip, birincinin yerindedir. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, masrafı
müdarabe malında iken
—alış-veriş için gittiği— bir
şehirde ikamete niyet etse bu durumda, —bu şehirde ikamet etmesi veya bu şehri
yurt edinmesi sebebiyle— nafakasını müdarabe malından alması batıl olur.
Zehıyre'de de böyledir.
Müdarip, hem müdarabe
malı, hem de kendi malı ile sefere çıkarsa, bu durumda nafaka ikiye tevzî
olunur.
İster, bu iki malı
birbirine katsın, isterse katmasın, farketmez. Mal sahibinin "dilediğin
gibi yap." deyip dememesi hali de müsavidir.
Eğer evinde gelemezse,
yolculuk, sefer müddetinden az olsun, çok olsun yine müsavidir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Keza, bir müdarip, iki
adamın malı ile yolculuk yaparsa, onun nafakası, her iki adamın malı miktarı
ile orantılıdır.
Eğer o mallardan
birisi bıdaa olursa, onun nafakası müdarabe malından olur. Serahsî'nin
Muhiytı'nde de böyledir.
İmâm Muhammed
(R.A.), Ziyâdât isimli
kitabında, şöyle buyurmuştrur:
Bir adam, diğerine,
"kârı yan yarıya olmak üzere" bin dirhem müdarabe malı verdiğinde,
müdarip onunla, kıymeti ikibin dirhem olan bir cariye satın alır ve bu
cariyenin de nafakaya ihtiyacı olursa, işte bu nafaka mal sahibinin üzerine
olur. Müdaribe ait olmaz.
Bu zahirü'r-rivayedir.
İmâm Hasan bin Ziyâd,
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Bu durumda nafaka, mal
sahibi ve mudarıbın mallarına göre orantılıdır. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, iki bin
dirhem kıymetinde olan bir cariyeyi, bin dirheme satın aldığında, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre nafaka mal sahibiyle mudanbın
üzerinedir.
İmâm Muhammed (R.A.)'e
göre ise, nafaka mal sahibinin üzerinedir.
Bu ihtilaf üzerine
cariye firar edip (- kaçıp) tekrar reddedildiği ( = geri getirildiği) zaman,
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu cariye müdarabelikten çıkar. Ve mal sahibiyle
müdarip, onun bedelini vermeye cebredilir. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, bir şehire
gelir; ordan bir şey satın alır; mal sahibi de ölür; müdarip ise onun öldüğünü
bilmez ve o eşyayı başka bir şehire götürürse, bu durumda müdaribin nafakası,
nefsine ait olur. Ve bu durumda, yolda zayi olan malı, müdarip tazmin eder.
Eğer eşyayı teslim
ederse, satış hakkı baki kaldığı için, onu satmak caiz olur. Kerderî'nin
Vecizi'nde de böyledir.
Müdarip, eşyaları mal
sahibi ölmeden, o şehirden çıkarırsa, üzerine tazminat gerekmez. Yolculuk
müddetindeki nafakası da müdarabe malına aittir. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip yolda iken,
mal sahibi bir elçi göndererek, onu yoldan men etse; veya mal sahibi ölse;
müdarip istediği şehre döner. Nafakası da müdarabe malına ait olur.
Fakat, müdarabe malı
yolda veya şehirde olur; onu başka şehire çıkarırsa, o zaman tazminatta
bulunur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Mal sahibi ölür,
müdarip de mal sahibinin şehrinden başka bir şehirde olur; müdarabe mal da eşya
olarak, onun yanında bulunur ve müdarip onu mal sahibinin şehrine götürürse,
istihsanda bu durumda, müdaribe tazminat lazım gelmez.
Şehrine varana kadar,
nafakası da müdarabe malının üzerinedir.
Keza mal sahibi sağ
olup, müdaribe bir elçi göndererek onu "elinde olan malı, satmaktan ve mal
almaktan" men eder ve bu durumda müdarip, o malı mal sahibinin şehrine
götürürse, tazmniatta bulunmaz.
Şayet müdarabe malı,
müdaribin elinde dirhem ve dinarlar şeklinde bulunduğu halde sahibi ölmüş olur;
müdaribde, başka bir şehirde bulunur veya mal sahibi hayatta olur ve bir elçi
göndererek, müdaribi alım-satımdan men eder; müdarip de, malı, maf sahibinin
şehrine götürürken, yolda bu mal zayi olursa, bu durumlarda müdaribe tazminat
gerekmez. Eğer, yolda kendi nefsi için harcama yaptıysa, onu tazmin eder.
Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
olan bin dirhemle bir köle satın alıp, o köleye yanında olan bin dirhemi de
verip, ona infakta bulunsa; işte o tatavvû olur. Eğer dava hakime çıkar ve
hakim de ona, bu kölenin nafakasını emrederse, bu durumda nafaka —mal sahibi
ile müdaribin sermayelerine göre— ikisine ait olur.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.):
"Hakim nafakayı emredince, bu nafakanın aralarında nasıl taksim edileceğini
de hükme bağlar." buyurmuştur. Hâvî'de de böyledir.
Müdarabe malında
nafaka kabul edilmeyen
her müdarabe fasiddir.
Eğer, müdarip, maldan
kendi nefsine harcama yaparsa, çalıştığına göre ecr-i misil hesab edilir;
fazlası alınır. Ecr-i misilden fazla harcama yapmamişsa, yapılacak bir şey
yoktur. Mebsût'ta'da böyledir.
En doğrusunu bilen
Allah'u Teâlâ'dır. [15]
Müdaribin, müdarabe
kölesini azad etmesi halinde, şu iki ihtimal vardır:
1) Müdarip,
müdarabe malı olan bu köle ile ya kâr etmiş veya kâr etmemiş olabilir.
2) bu
kölenin edeli, ya sermayeden fazladır veya fazla değildir. Şayet müdarabe malı
iken kâr etmemişse, onu azad etmek sahih olmaz.
Eğer mal sahibi onu
azad ederse, o sahih olur.
Eğer müdarabe iken kâr
etmiş ise, kölenin kıymetinde de bir fazlalık yoksa, (Şöyleki: Köleyi beşyüz
dirheme satın aldığı halde, onun kıymeti bin dirheme müsavi olur; sermaye de
bindirhem olursa) bu durumda müdaribin bu köleyi azad etmesi sahih olmaz.
Çünkü, müdarabe malı ne zaman muhtelif cins olur ve her birinin kıymeti de
müsavi olursa; işte o mallardan her birisi sermaye île meşkul itibar edilir.
Sanki ondan başkası yokmuş gibi olur. Sermâye ikisinde de şüyu bulmuş itibar
olunmaz. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.
Şayet köleyi azad eden
mal sahibi ise, bu caiz olur ve o yüzden müdarip, sermayeyi tamamen ödemiş
olur. Geride kârı olan beşyüz dirhem kalır. Onu da müdariple mal sahibi
aralarında taksim ederler. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet kölenin kıymeti
sermayeden fazla ise (Şöyleki: Müdarip, iki bin dirhem kıymetinde olan bir
köleyi, beş yüz dirheme satın alıp onu azad eylese) işte ..bu —o kölenin dörtte
biri hakkında— caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Mal sahibi, bu durumda
beşyüz dirhemini alsa, sermaye bin dirhem olarak yerinde durur. Muhıyt'te de
böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
olan bin dirhem ile, iki köle satın alır ve bunların da her birisi, biner dirhem
kıymetinde bulunur; ve müdarip onların ikisini de azad ederse; bu durumda, onun
azad etmesi geçersiz (= batıl) olur.
Şayet kıymetleri fazla
olsa bile (yani artsa bile) yine de onun azad etmesi batıl olur. Mebsût'ta da
böyledir.
Şayet, bu köleleri,
mal sahibi azad ederse, duruma bakılır: Eğer ikisini bir azad etmişse, müdarib
ister zengin olsun, isterse fakir olsun, mal sahibi ona beşyüz dirhem ödeme
yapar. Köle hususunda onun bir yapacağı yoktur.
Birini diğerinden önce
azad ederse, önceki kölenin tamamı azad edilmiş olur ve onun mevlası mal
sahibidir; ikincinin de yarısı azad olmuş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
Müdarip, bin dirheme,
iki köle satın aldığında bu kölelerden birinin kıymeti bin dirhem, diğerinin
kıymeti de iki bin dirhem olsa; sonra da müdarip onların ikisini birden veya
ayrı ayrı azad eder ve kendisi de zengin olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye
göre, —kıymeti bin dirhem olan kölenin— azad edilmesi sahih olmaz.
Kıymeti iki bin dirhem
olan kölenin dörtte biri azad edilmiş olur.
Bu durumda müdarabe
onun hakkında bozulmuştur. Kiymeti.bin dirhem olan köle hakkında ise, müdarabe
devam ediyor demektir. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, onları azad
etmeyip, mal sahibi, ikisini bir kelime ile azad etse, bu durumda kıymeti bin
dirhem olan köle hür olur. Ona karşı yapılacak bir şey yoktur.
Fakat kıymeti iki bin
dirhem olan kölenin>, dörtte üçü, —mal sahibinin malından azad edilmiş
olur. Geride kalan kâra gelince, eğer mal sahibi zengin ise, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre, bu durumda müdarip muhayyerdir.
Eğer mal sahibi fakir
ise, isterse azad eder; isterse, etmez. Bu zahirdir. Müdarip, onun bedelinin
kârdan hissesi kadar (ki o beşyüz dirhemdir) mal sahibine ödetir. Ve mal
sahibi, müdaribe ödediği için, diğer beş yüz dirhemden dolayı köleye müracaat
edemez. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer mal sahibi,
köleleri ayrı ayrı azad ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre, birinci
kölenin dörtte üçü azad olmuş, dörtte biri de azad olmamış olur. Kıymeti bin
dirhem olan kölenin ise, yarısı azad olmuş olur.
Bundan sonra, müdarip,
muhayyerdir: Dilerse, birinci kölenin dörtte birini; ikinci kölenin yarısını
azad eder. Dilerse azad etmez.
Birinci kölenin velası
dört sehim olur; ve bunların üçü mal sahibine, biri de müdaribe ait olur.
İkinci köleye gelince,
onun da velası yarı yarıya olur.
Şayet mal sahibi, önce
değeri düşük olan köleyi azad ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre;
"Değeri az olan köle azad edilince, tamamı azad olmuş olur. Değeri yüksek
olan köle azad edilince ise, onun yarısı azad olmuş olur." deriz.
Burada cevap; iki
köleye ortak olanların birinin azad etmesine benzer. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, bin dirheme
iki köle satın aldığında, onların her biri bin dirhem değerinde olur ve müdarip
de onların iksini birden azad eder veya birini önce azad ederspi işte bu azad
batıl olur. Ve cinayet sayılır. Çünkü sermayeden bir üstünlüğü yoktur.
Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, bir köleyi
veya cariyeyi, müdarabe malından mükatebe yapsa; eğer onun kıymeti, sermaye
kadarsa, kitabeti caiz olmaz. Bu durumda köle, kitabet bedelini ödese bile azad
edilmiş sayılmaz.
Eğer kölenin kıymeti
sermayeden fazla ise, (şöyleki; kölenin kıymeti ikibin dirhem olur; müdarib de
onu ikibin dirheme karşı, kitabete tabi tutar; sermaye de bin dirhem olursa)
müdaribin kendi hissesi olan dörtte birde (ki o beşyüz dirhemdir) bu kitabet
sahih olur.
Bu, tmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre böyledir. Mal sahibine ait olan hissede ise kitabet sahih olmaz.
Mal sahibi kitabeti bozsa bile, —köle kitabet bedelini tamam verirse— kitabet
bozulmaz.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'ye göre böyledir.
İmâmeyn'e göre ise;
tamamı bu kölenin azad olmuş olur. Müda-ribin aldığı kitabet bedelini dörtte
biri kendinin, dörtde üçü de mal sahibinindir. Köle azad olunca da müdarabe
bozulmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Kitabete tabi tutulan
köle, kitabet bedelinden birşey ödemeden önce ölürse ve sekiz bin dirhemden
noksan şey bırakırsa kitabet batıl olur. Çünkü, aciz olarak ölmüştür. Şayet
sekizbin dirhem bırakarak ölürse, azad edilmiş olur. Müdarib iki bin dirhemi alır
ve mal sahibine bin beşyüz dirhem borçlanmış olur. O da kölenin dörtte üç
kıymetidir. Çünkü o efendisinin mülkünde baki kalmıştır.
Bu durumda müdarip,
müdarabeyi ifsad ettiğinden, tazminatta bulunur. Kölenin terekesi olan altı bin
dirhem, mal sahibi ile müdarip arasında yarı yarıyadır.
Şayet mükateb olan
köle dokuzbin dirhem terkederse, müdarip iki bin dirhemini kitabet bedeli
olarak alır. (Bu durumda, bu köle de hür olarak ölmüş olur.) Bin dirhem de
miras olarak alır. Çünkü onun efendisidir. Ve onu, tamemen azad eylemiştir.
Eğer kitabete tabi
tutulduğu zaman, kölenin kıymeti bin dirhem olduğu halde sonradan kıymeti
artmış ise, kitabet bozulmaz.
Şayet kitabet zamanı
kıymeti ikibin dirhem olduğu halde, sonradan, bedelini ödedi veya öldü ise,
cevab önceki cevabın aynıdır. Çünkü, dörtte biri mükâtebin mülküdür ve onda
kitabet geçerlidir. Ancak mü-katebe günündeki kıymetini tazmin eder.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarip, kıymeti
sermaye kadar olan müdarabe kölesini azad eder veya kıymeti iki bin dirhemden
noksan olan bir köleyi azad eder ve sermaye de bin dirhem olursa, bu azad etme
batıldır. Malsız azad etme gibi. Eğer kölenin kıymeti sermayeden fazla olursa,
(Şöyleki: Sermaye bin dirhem, kölenin kıymeti iki bin dirhem olursa) o zaman,
müdaribin iki bin dirhem üzerine, köleyi azad etmesi İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye
göre, yalnız müdaribin hissesinden geçerli olur.
İmâmeyn'e göre ise;
bütün maldan, geçerli olur. Müdaribin hissesi dörtte birdir.
Alimler şöyle
buyurmuşlardır: Müdarip, köleye: "Seni iki bin dirhem üzerine azâd
eyledim." der; köle de bunu kabul ederse, binefsihî hür veya mükâtebe
olur. Ve bundan sonra, bu kölenin kazancı, kendinin olur ve —kendi— bedelini
öder.
Şayet, müdarip,
köleye: "Bana iki bin dirhem ödersen, sen hürsün." der, köle de iki
bin dirhemi öderse; bu durumda, bu müdaribin kölede olan hissesi azad edilmiş
olur. Mal sahibi, ondan sermayesini alır; geride kalan kâr şartları üzeri
taksim olunur. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet müdarible
beraber bin dirhem olur, onun da kârına ortak olurlarsa; müdarib de o bin
dirheme —ve bin dirhem kıymetinde— bir cariye satın alıp, bu cariyeye cima eder
ve ondan bir çocuğu doğarsa, bu çocuğun kıymeti de bin dirhem olur.
Müdarip bu çocuğun
"kendi evlâdı." olduğunu iddia ederse çocuğunda kıymeti binbeşyüz
dirhem olur. Müdarip zengin bulunursa; mal sahibi isterse, o çocuğun bedelini
bin iki yüz elli dirheme karşılık tutar; isterse onu azad eder. Mal sahibi, bin
dirhemi teslim aldıktan sonra, müdarip,—ister fakir, ister zengin olsun—
cariyenin yarı bedelini mal sahibine öder. Kâfî'de de böyledir.
Bir adam» diğerine,
kârı yan yarıya olmak üzere, bin dirhem mü-darabe malı verdiğinde, müdarip,
onunla kıymeti bin dirhem olan bir cariye satın alır; bu cariye de bin dirhem
kıymetinde bir çocuk doğurur ve müdarip o çocuğun kendinden olduğunu iddia
ederse, bu iddiası batıldır. (=
geçersizdir) Cariyenin mehrini tazmin eder. Cariyeyi ve çocuğunu
satabilir. Burada cevap müphem kaldı.
Şayet cariye çocuğu
altı ay olmadan önce doğurdu ise, müdarip onu satabilir. Fakat mehir lâzım
gelmez.
Eğer altı aydan sonra
doğurdu ise, işte o zaman mehir lazım gelir. Ve müdarip hem cariyeyi, hem de
çocuğu satabilir. Mehri yüz dirhemdir. Nesep de sabittir. Cariye ümm-ü
veleddir.
Sonra da müdarip,
cariyenin kıymeti olan Dokuzyüz dirhemi ma! sahibine öder. Çocuk ise tamamen
kâr sayılır. O çocuktan, müdaribin hissesi olan yarı hisse, azad olmuş olur;
kalan yarı hisse ise, mal sahibine kalır. Müdaribe tazminat gerekmez.
Şayet müdarip zengin
olur; cariyeyi de çocuğunu da satmaz; rnehrini de mal sahibine vermez de,
cariyenin kıymeti iki bin dirheme yükselirse, işte o cariye müdaribin ümm-i
veledi olur. Ve onun kıymetinin dörtteüçü, müdaribin olur.
Çocuğu gelince, o hali
üzerine —Annesinin kıymeti verilmedikçe— veya mal sahibi mehirden bir şey
almadıkça köledir. Müdarip, bu çocuğu satmaz. Onun da kıymeti ikibin dirhem
olursa, işte o çocuk müdaribin oğlu olmuş olur. Ve dörtte biri azad edilmiş
sayılır. Mebsût'ta da böyledir.
Müdaribin bu çocuk
için tazminat vermesi gerekmez. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre dörtte biri azad
edilmiş sayılır.
İmâmeyn'e göre tamamen
azad edilmiş sayılır.
Bu durumda mal sahibi,
müdaribden sermayesi olan bin dirhemi alır. Sermayeden sonra, cariye ve onun
mehri, müdaribin üzerine kâr olarak kalır. Çocuğunda tamamı kâr olarak kalır.
Eğer mehir yüz dirhem
ise mal sahibine verilir. Bu durumda müdarip, mal sahibine cariyenin tam
kıymetini ve mehri olan yüz dirhemi öder. Çocuk müdaribin hissesi olan bin yüz
dirhemden azad'olmuş sayılır. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer müdarip fakir
olur ve cariyenin bedelini ödemeye güoLyet-mezse, mal sahibi de cariyeyi kâr
hissesinden düşmesse, bu durumda, bu cariye, müdaribin olmaz. Mebsût'ta da
böyledir.
Şayet cariyenin
kıymeti bin dirhem olur; bin dirhem kıymetinde de çocuk doğurur; onu da müdarib
iddia ederse, işte o zaman, müdarip mal sahibine cariyenin mehri olan yüz
dirhemi öder. Cariye bu müdaribin ümm-ü veledi olur. Nesep sabit olur. Müdarip
bu cariyenin kıymeti olan dokuzyüz elli dirhemi tazmin eder. Geriye kalan elli
dirhem mal sahibinin hissesi olur. Mal sahibi onu alınca, çocuğun yarısı azad
edilmiş yarısı da mal sahibinin olmuş sayılır. Müdarip de, mal sahibi de yarı
yarıya çocuğun efendisi olurlar. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, diğerine,
"kârı yarı yarıya olmak üzere" bin dirhem verir; müdarip de onunla
bin dirhem kıymetinde bir cariye satın alır; bu cariye de bin dirhem kıymetinde
bir çocuk doğurur; mal sahibi ise, o çocuğun kendi oğlu, bu cariyenin de,
kendisinin ümm-ü veledi olduğunu iddia ederse, bu durumda, bu cariye, bu çocuk
ve bu cariyenin mehri için, müdaribe bir şey ödemez.
Şayet çocuğun kıymeti
de annesinin kıymeti de ikibin dirhem olur ve mal sahibi, bunların kendinin
olduğunu iddia ederse, yine davası sahihtir. Bu durumda cariye, bu şahsın ümm-ü
veledi olur ve çocuğun nesebi de ondan sabit olur.
Bu takdirde mal
sahibi, cariyenin kıymetinin dörtte birini, müdaribe öder. Çocuğun ve
cariyenin mehrinin kıymetini ödemez.
Eğer mydarip, kıymeti
iki bin dirhem olan cariyeye cima eder; bu cariye de bir çocuk doğurur, onun da
kıymeti de bin dirhem olur; bu mudarib ise, "çocuğun kendine ait olduğunu,
cariyenin de ümm-ü veledi olduğunu iddia eylese; dediği gibi olur.
Bu durumda, müdarip,
cariyenin kıymetinin dörtte üçünü ve cariyenin mehrini mal sahibine öder.
Çocuğun kıymetinden ise, bir şey ödemez. Çocuk müdaribin kölesi olur. İsterse
onu satar
Bu durumda nesep de
sabit olmaz.
Mal sahibi sermayesini
ve cariyenin bedelinin sekizde yçü ile mehrini tam alınca, çocuğun nesebi
sabit olur. Ve yarısı azad edilmiş sayılır. Yarı kıymeti ise mal sahibine
aittir. Çocuğun velasına mal sahibi ile mudarib ortaktırlar.
Bu İmâm Ebû Hanîfe
R.A.)'nin kavlidir.
İmâmeyn'e göre ise
velânın tamamı müdaribe aittir. Muhıyt'te de böyledir.
En doğrusunu, Allah'u
Teâlâ bilir. [16]
Müdarabe malından zayi
olan, sermayeden değil, kârdan çıkarılır. Kâfî'de de böyledir.
Müdaiabe malı
çalıştırılmadan önce zayi olursa, bu müdarabe batıl olur.
Müdarabe malının zayi
olması halinde, —yeminli .olarak— müda-ribin sözü geçerlidir.
Müdarip sermayeyi zayi
eder veya onu harcar yahut onu birine verir ve onunla bir şey satın almaz ise,
zayiat kendine aittir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Müdarip, birine mudaraba
malını borç olarak verirse, aynısını geriye alması gerekir. Aynısını alınca
başka.bir şey isteyemez. Zehıyre'de de böyledir.
Müdaribin yanında bin
dirhem müdarabe malı olduğunda, bu bin dirhemle, bir köle satın alır ve o bin
dirhem zayi olana kadar parayı ödemezse, mal sahibi de bin dirhem daha verir;
müdarip onu da köleyi satana vermeden zayi edere; bu durumda müdarip, kölenin
parası için, ma! sahibine müracaat eder. Bu takdirde sermaye üçbin dirhem olur.
Kâfî'de de böyledir.
Müdarip o köleyi kârla
satmak ister ve bin dirhem üzerinden kârla satarsa bunu yapmaya hakkı vardır.
Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip bin dirheme
bir cariye satın alır, parasını ise ödemez sonra da ödediğini iddia eder;
satıcı da bunu inkâr ederek ve yemin de ederse; bu durumda müdarip mal sahibine
müracaat ederek, ikinci bin dirhemi alıp satıcıya verir ve cariyeyi alır. Bu
cariyenin parası taksim edilirken mal sahibi iki bin dirhemini alır. Mebsût'ta
da böyledir.
Bir adam, diğerine,
bin dirhem müdarabe malını, kârı, yarı yarıya ortak olmak üzere verdiğinde,
müdarip onunla bir cariye satın alır ve onun parasını vermeden, o bin dirhem
zayi olur ve mal sahibi de: "Bin dirhem, cariyeyi satın almadan önce zayi
oldu; sen cariyeyi nefsin için aldın." der; müdarip de: "Hayır, o bin
dirhem cariyeyi satın aldıktan sonra zayi oldu; ben, bedelini senden almak
istiyorum." der ve o, bin dirhemin ne zaman zayi olduğu bilinmezse, bu
durumda mal sahibinin, sözü geçerli olur.
Her ikisi de beyyine
ibraz ederlerse, müdaribin beyyinesi muteberdir.
Şayet malın sahibi,
müdaribe: "Sen cariyeyi satın almadan önce zayi oldu." der; müdarip
de: "Satın aldıktan sonra zayi oldu." derse; bu durumda müdaribin
sözü geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet o bin dirhem
zayi olmamış; müdarib de bu cariyenin parasını ödememiş olur ve o para ile
başka bir cariye satın alır ve müdarip: "Bu cariyeyi satar, öncekinin
parasıfıı öderim." derse; o cariyeyi kendi nefsi için almış olur; müdarabe
cariyesi olmaz.
Şayet teslim aldığı
cariye karşılığında diğer cariyeyi satın alsa, o cariye müdarabe mah olur. Ve
bu caizdir. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer müdarip, iki bin
dirhem kıymetinde olan bîr cariyeyi, bin dirheme satm ahr; bu cariye de
parasını vermeden zayi olursa, bu bin dirhemin tamamını mal sahibi öder.
Hâvî'de de böyledir.
Müdarip iki bin dirhem
kıymetinde olan bir cariyeye bedel, iki bin dirhem kıymetinde olan ikinci bir
cariyeyi satın alıp, satın aldığını teslim aldığı halde diğerini vermezse; o
zaman, satın aldığının beş yüz dirhemini kendi öder; geri kalanını mal sahibi
öder.
Şayet satın aldığının
kıymeti bin dirhem olur; verdiğinin kıymeti ise iki bin dirhem olursa; mal
sahibi de: "Az olsa da, çok olsa da satın al." demişse; müdarip
tarafından yapılan bu satm alış caiz olur. Bundan sonra cariyeler
helak olsa, müdarip
mal sahibine müracaat
eder. Muhıyt'te de böyledir.
Müdaribin yanında,
kârı yan yarıya olan bin dirhem mudaraba malı bulunduğunda, müdarib, onunla bez
alıp, onu iki bin dirheme sattıktan sonra, o ikibin dirheme, bir köle satın
alır ve bu iki bin dirhemi de peşinen ödemez ve bu iki bin dirhem, yanında zayi
olursa; onun bin beşyüz dirhemini, mal sahibi; beşyüz dirhemini de müdarib
öder. O iki bin dirhemin dörtte birisi, müdaribin; dörtte üçü de mal
sahibinindir.
Sermaye ise iki bin
beşyüz dirhem olmuş olur. Köle iki bin dirhem üzerine kâr ile satılır.
Şayet müdarip köleyi
dört bin dirheme satarsa; dörtte biri müdaribin malı; dörtte üçü ise, müdarabe
malı olur. Sermaye olan iki bin beşyüz dirhem çıkarılır. Geride kalan bin
beşyüz dirhem, müdariple mal sahibi arasında kâr olarak yarı yarıya taksim
edilir. Kâfî'de de böyledir.
Müdarip, müdarabe
maiını çalıştırarak onu iki bin dirhem eder; sonra da onunla kıymeti iki bin
dirhemden noksan olan bir cariye satın alıp, teslim de alır; bunların tamamı da
bu müdaribin yanında zayi olursa; işte o zaman, bu cariyenin bedeli olan bin
dirhem, müdaribin üzerine olur ve bunun dörtte üçü için mal sahibine müracaat
eder. Meb-sût'ta da böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
olan bin dirhemle, kıymeti iki bin dirhem olan bir cariyeyi satın aldığı halde
parasını ödemez ve bu cariyeyi ikibin dirheme satarak parasını peşinen alır;
cariyeyi ise —zayi olana kadar— alıcıya teslim etmez ve yanında olanın tamamı
zayi olursa, bu mes'ele dört vecihden hali olmaz.
1) Malın
tamamı birlikte zayi olabilir.
2) Önce bin
dirhem, sonra cariye —iki bin dirhem olan ikinci mal ile, arka arkaya zayi
olabilir.
3) Önce
cariye, sonra da iki mal arka arakaya veya beraberce zayi olabilir.
4) Önce
ikinci mal zayi olur; sonra da cariyeNile önceki mal beraber veya arka arkaya
zayi olabilir.
Malın tamamı, hep
birden zayi olunca, müdarip üç bin dirhem tazmin eder. Bunun bin dirhemini,
cariyeyi satana, iki bin dirhemini de onu satın alan müşteriye tazmin eder.
Sonra da iki bin beşyüz dirhem için, mal sahibine müracaat eder.
Önceki bin dirhem önce
zayi olur; sonra da cariye ile ikinci mal zayi olursa; bu durumda üçbin
dirhemin tamamı mal sahibine ait olur.
Önce cariye, sonra da
diğer iki mal zayi olursa; mal sahibi iki bin beşyüz dirhem, müdarip de beşyüz
dirhem öder.
Keza, önce ikinci mal,
sonra da cariye ile birinci mal zayi olursa, iki bin beşyüz dirhemini mal
sahibi, beşyüz dirhemini de müdarip öder.
Aslolan, müdarip,
çalıştığı mikdar da tazminatta bulunur. Çünkü tazminat, onun ameli
sebebiyledir. Tazminatı için de, adına çalıştığı şahsa müracaat eder. Zira
çalıştığının faydası ona olunca; borcu da aleyhine olur. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adama, kâra yarı
yarıya ortak olmak üzere, bin dirhem müdarabe malı verildiğinde, bu müdarip, o
para ile kıymeti bin dirhem olan bir cariyeyi satın .alıp, teslim de aldığı
halde, bedelini ödemez ve bu cariyeyi iki bin dirheme satarak, bu iki bin
dirhemi teslim alır; fakat cariyeyi teslim etmez ve bu iki bin dirheme, iki bin
dirhem kıymetinde, bir cariye daha satın alıp, onu da teslim alır; yine
bedelini teslim etrftez, bu dirhemlerde cariyeler de tamamen zayi olursa,' bu
müdaribin onlar için beşbin dirhem ödemesi gerekir. Birinci cariyeyi satana,
bin dirhem; ikinci cariyeyi satana, iki bin dirhem sonra da bunların tamamı
için, mal sahibine müracaat eder (ki bunların tamamı dört bin dirhemdir. Bin
dirhemi, birinci cariyenin bedeü; bin beşyüz dirhemi, birinci cariyeyi
sattıktan sonra aldığı; bin beşyüz dirhem de, ikinci cariyenin bedeli.)
Şayet önce birinci bin
dirhem zayi olur; sonra da kalanlar zayi olurlarsa, bu durumda müdarip, beş
bin dirhemin tamamı için mal sahibine müracaat eder.
Keza, önce birinci
cariye zayi olur, veya önce iki bin dirhem zayi olur da sonra da, kalanlar zayi
olurlarsa veya hepsi bir zayi olursa, bu durumda da müdarip —mal sahibine— beş
bin dirhem için müracaat eder. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
olan bin dirheme, kıymeti bin dirhem olan bir cariye satın alıp, bu cariyeyi
teslim aldığı halde, bedelini ödemez; bu cariye karşılığında kıymeti iki bin
dirhem olan bir köleyi satın alıp, bu köleyi teslim aldığı halde, bedeli olan
cariyeyi teslim etmez, daha sonra da, o köleye bedel değeri üçbin dirhem olan
herevî çorabları alıp, bunları da teslim aldığı halde, köleyi teslim etmez ve bunların
dördü de bu müdaribin yanında zayi olursa; işte bu durumda beş vecih vardır:
1) Hepsi
birden zayi olursa, müdarip altı bin dirhem tazmin eder. Bin dirhemi, cariyenin
bedeli, iki bin dirhemi, kölenin bedeli, üç bin dirhemi de çorabların bedeli.
Bunun dört bin beşyüz dirhemi için, mal sahibine müracaat eder; bin beşyüz
dirhem de kendi malından öder.
2) Önce bin
dirhem zayi olur; sonra da kalanlar hep birden zayi olursa; müdarip, o zaman
beşbin beşyüz dirhem için, mal sahibine müracaat eder. Beşyüz dirhemini de
kendi malından öder.
3) Önce köle
zayi olur; sonra da diğerleri zayi olursa; .müdarip, mal sahibine dört bin
beşyüz dirhem için müracaat eder.
4) Önce
çoraplar zayi olur; sonra da kalanlar zayi olursa; müdarip, mal sahibine
müracaat ederek, dörtbin beşyüz dirhemini ondan alır.
5) Şayet
önce cariye helak olur; sonra da diğerleri helak olursa, müdarip mal sahibine
müracaat ederek, ondan yedibin beşyüz dirhem alır.
Müdarip, bin dirheme,
bin dirhem kıymetinde bir cariye satın alıp, onu teslim aldıktan sonra; o
cariye ile, her birinin kıymeti bin dirhem olan iki cariye satın alıp, onları
da teslim aldıktan sonra; bu cariyeler ile sermaye zayi olsa; işte o zaman,
müdarip önceki cariyenin kıymeti olan bin dirhemi, ve —sonraki— kıymeti biner
dirhem olan iki cariyenin kıymetini öder; tamamı için de mal sahibine müracaat
eder.
Şayet önceki cariye
ile kıymeti iki bin dirhem olan bir cariyeyi satın alır; onu 4a teslim alır; ve
cariyelerin ikisi ile birlikte sermaye de zayi olursa; işte o zaman, müdarip
üçbin dirhem tazminatta bulunur. (Bin dirhemi birinci cariye için; iki bin
dirhemi de ikinci cariye için) Sonra da iki bin beşyüz dirhem için mal sahibine
müracaat eder.
Keza o iki cariyeden
biri önce zayi olur; sonra da diğerleri zayi olursa, hüküm yine böyledir. Önceki
bin dirhem, önce zayi olur; sonra da, diğerleri zayi olursa işte o zaman, üçbin
dirhemin tamamı için, müdarip mal sahibine müracaat eder. Mebsût ta da
böyledir.
Bir adam, diğerine
"kân, yarı yarıya paylaşmak üzere" bin dirhem müdarabe mah verdiğinde,
müdarip onunla, kıymeti bin dirhem olan bir cariyeyi satın alır; sonra da onu,
ikibin dirheme satıp bedelini aldığı halde, cariyeyi teslim etmez, bundan sonra
da, o iki bin dirhem ile önceki bin dirheme, kıymeti dört bin dirhem olan bir
cariye satın alıp, onu da teslim aldıktan sonra, sermaye olan bin dirhemi,
Önceki cariyenin sahibine; iki bin dirhemi de sonraki aldığı cariyenin sahibine
verse; işte o zaman, kendi malından olan bin dirhemi, sonraki satın aldığı
cariye için vermiş olur.
Eğer önceki bin dirhemi
ödemese ve o zayi olsa; sonra da son olarak aldığı cariyeyi altı bin dirheme
satsa, bu durumda kendisine bin dirhem kâr hissesi vardır. Dört bin dirhem ise,
müdarabe malı olur.
Müdarip, müdarabe malı
olan bin dirhemle, bir eşya satın alıp, onu da teslim aldığı halde, bedeli olan
bin dirhemi, —o aldığı şey zayi olana kadar— ödemez; satıcı da ondan
vazgeçerse; bu durumda müdarip, hiç bir şey için mal sahibine müracaat edemez.
Bu eşya, müdarabe üzerinedir. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet müdarip,
sermayeyi çalıştırarak dört bin dirhem yapar ve onun da iki bin dirhemi alacak
olur; iki bin dirhemi ise yanında bulunur; bu yanında olan ile de, bir cariye
satın alıp, onu da teslim almaz ve bu cariye zayi olursa, işte o zaman, müdarip
dörtte üçü için mal sahibine müracaat eder. Cariyeyi aldığı zaman, müdarabe
olmaksızın dörtte biri kendisinin olur.
Şayet cariye yanımda
iken zayi olur; sonra da borç meydana çıkarsa, bu durumda tamamı mal sahibinin
olur. Çünkü o, sermayeden başkadır. Sermayesi iki bin beşyüz dirhemdi. Müdarip
o ikibin dirhem için mal sahibine müracaat edemez. Mebsût'ta da böyledir.
Zayi olan, kârdan
ödenir; sermayeden ödenmez. Kâfî'de de böyledir.
En doğrusunu, Yüce
Allah bilir. [17]
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Müdarip, mal sahibine:
"Sen, bana bir şey vermedin." der; sonra da: "Sen, bana bin
dirhem müdarabe malı verdin." derse, bu durumda müdarip malı tazmin eder.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
İnkârla birlikte satın
alan müdarip o malı kendi nefsi için satın almış olur.
Şayet ikrardan sonra
satın alırsa, kıyasa göre, yine o malı kendi nefsi için almış olur. İstihsânda
ise, bu durumda müdarip, tazminattan kurtulmuş olur. Ve bu mal, müdarabe malı
olur. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Muhammed
(R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Müdarip: "Bu bin dirhem, müdarabe malı olarak sermayedir;
beşyüz dirhemi
kârdır." der; sonra da: "Filana borcum vardır." derse; İmâm
Hasan bin Ziyâd: (R.A.): "Eğer sözlerini vaslederse, sözü kabul edilir.
Eğer faslederse, sözü kabul edilmez. Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin
kıyasıdır." demiştir. Hâvî'de de böyledir.
Bir adam, diğerine,
"kârı yarıya olmak üzere," bin dirhem müdarabe malı verdiğinde,
müdarip, ikibin dirhem getirerek: "Bin dirhemi kârdır." der; sonra
da, onu inkar ederek: "Kâr etmedi. Yalnız beşyüz dirhem kâr etti."
der ve elindeki ikibin dirhem de zayi olur ve bu müdarip, sözünün doğruluğunu
da isbat ederse; işte o zaman, inkâr eylediği beşyüz dirhemi tazmin eder. Mal
sahibi de sermayesini alır. Başka bir tazminatta bulunmaz.
Şayet kârdan bir şeyi
inkâr etmiş olsaydı, mes'ele hali üzre kalırdı. Bu durumda bin dirhemin kârını
tazmin eder; mal sahibi de sermayesini alırdı. Sermayeden bir şey tazmin etmesi
gerekmezdi. Mebsût'ta da böyledir.
Mat sahibine, müdarip:
"Sana, sermayeyi verdim; elinde bulunan kârıdır." der; sonra da
"Vermedim; fakat, zayi oldu." derse, onu tazmin eder. Hâvî'de de
böyledir.
En doğrusunu Allah'u
Teâlâ bilir. [18]
Aslolan, mal sahibi
sermayesini almadan önce, karı taksim
etmektir.
Teslim alınması
halinde kârın taksimi sahih olur. Eğer teslim alınmaz ise, taksim batıl olur.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
şöyle buyurmuştur: Müdarip, müdarabe malını çalıştırır bin dirhem kâr eder;
kâr aralarında taksim edilir; sermaye, elde müdarabe olarak kalır; mal sahibi
kârdan beşyüz dirhemini alır; müdarip de beşyüz dirhemini alır; sonra da
müdarip, o rnalı. çalıştırmadan önce veya sonra, sermaye zayi olursa, bu
durumda taksim, batıl olur.
Eğer kâr olduğu gibi
duruyorsa, mal sahibinin aldığı beşyüz dirhem, sermayeden sayılır; müdarip de
nefsi için aldığı beşyüz dirhemi geri verir. Eğer, kâr zayi olmuşsa,
—sermayenin tamamlanması için— mislini verir. Bu takdirde, müdaribin elinde
zayi olan bin dirhem, kâr olmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet kâr ikibin
dirhem olur; onlardan her birisi de, kârdan biner dirhemi alırlar; sonra da
sermaye zayi olursa; mal sahibinin aldığı sermayesidir. Müdarip de, aldığının
yarısını geri öder. Sermaye tamamlandıktan sonra, kalan kârı taksim ederler.
Sonra da mal sahibi aldığını sermâye olarak seri verir. Ve müdaribe:
"Elinde olanı çalıştır." der.
Kâr etsin veya etmesin
önceki taksim batıl olmaz. Çünkü bu müdarabe yepyeni bir müdarabedir. Birinci
müdarabe kârın taksim edilmesi ile sona ermiştir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
Kâr taksim edilince,
müdarabe fesh edilmiş olur.
Sonra yeniden anlaşma
yaparlar. Bundan sonra mal zayi olursa, önceki kâr geri verilmez.
Müdarip, elinde kalan
sermayenin zayi olması sebebiyle, kârın geri verilmesinden korkarsa, bu bir
çaredir. Tebyîn'de de böyledir.
Bir adam, diğerine,
"kârı yarıya olmak üzere" bin dirhem müda-raba malı verdiğinde, bu
müdarib ikibin dirhem kâr ettikten sonra, onu taksim etseler ve müdarip mal sahibinin
bin dirhemini verip kendisi de bin dirhem kâr, —hissesi olarak— alsa; mal sahibinin hissesi elinde
kalsa ve müdaribin elinde olan kâr zayi olana kadar, oriu vermese; bu durumda
yanında zayi olan bin dirhem, ikisinin arasında zayi olmuş olur. Müdaribin
elinde kalan da aralarında kalmış olur. Mal sahibi yarısı için müdaribe
müracaat eder. Bu da beşyüz dirhemdir.
Bu, mal sahibinin
hissesi olan bin dirhem, —o teslim almadan önce— zayi olduğu zaman böyledir.
Fakat, müdaribin
hissesi, aldıktan sonra zayi olursa; bu müdaribin nefsine aittir. Çünkü taksim,
sözleşmeyi bozmamıştır. Zayi olan, müdaribin hissesi olark azayi olur. Kalan,
mal sahibinin hissesidir. Ve o, onu alır. Muhıyt'te de böyledir.
Şayet müdarip kârı
taksim eder ve hissesini alır; mal sahibi ise hissesini almaz ve mal da zayi
olursa; müdaribin aldığı nefsi için olur. Çünkü mal sahibi, hissesini almamış
ve mal zayi olmuştur. Bu takdirde, —müdarip emîn olduğu için— zayi olan
aralarında müştereken zayi olmuş olur. Bu durumda, müdarip hissesi olarak
aldığı kârın yansım mal sahibine öder. Gerçekten, kârın yarısını, mal sahibinin
borçlandığı açığa çıkmış olur. Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi, müdaripden
yirmi veya elli dirhem alır; müdarip de geride kalanı çalıştırır.
Müdarip, mal sahibine,
bir şey verdiği zaman: "Bu kârdır." derse, işte o kâr olur. Ondan
sonra söyleyeceği —her ne kadar: "Ben kazanmadım." dese bile— kabul
edilmez.
Şayet müdarip, mal
sahibine bir şey verir ve: "Bu kârdır." demezse, Hfihâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'un: "Mal sahibi, hesap zamanı olan sermayeyi alır; geride kolan
ikisinin arasında kalır ve mal, sahibin aldığı, sermayeden noksan olmaz."
buyurduğu rivayet olunmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, diğerine,
bin dirhem müdarabe malı verir; o da bin dirhem kâr eder; mal sahibi de
müdaribe: "Sermayemi bana ver; kalanı senin olsun." derse; —mal
biaynihî duruyor ise— bu caiz olmaz. Çünkü hîbe meçhuldür. Eğer zayi olmuş,
olsaydı, o zaman ondan vaz geçmek caiz olurdu. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
En doğrusunu bilen Allah'u
Teâlâ'dır. [19]
Bu babda:
1) Satın
Alınan Şeyin Müdarabe Malı Olup Olmadığı Hususundaki İhtilâf;
2)
Müdarabenin Umûmî veya Husûsî Olduğundaki İhtilaf;
3) Müdârip
İçin Şart Koşulan Kârın ve Sermaye'nin Miktarı ile Müdarabe Malının
Teslim-Tesellümündeki ihtilâf;
4) Kâr
Taksim Edilmeden Önce veya Bundan Sonra, Sermâyenin Mal Sahibine Ulaşıp
Ulaşmadığında İhtilâf;
5) İki
Mudâribin veya Müdariplerden Biri ile Mal Sahibinin İhtilâfları;
6) Satın
Alman Kölenin Nesebinde İhtilâf;
7) Bu
Husustaki Çeşitli Mes'eleler. olmak üzere yedi nevi vardır. [20]
Bir adam, diğerine bin
dirhem müdarabe malını kârı, yan yarıya olmak üzere verdiğinde, müdarip bin
dirheme bir köle satın alır ve onu >atın alfrken, "Bu müdarabe
malıdır." demez; onu teslim aldıktan sonra da: "Ben, onu müdarabe
niyetiyle satın aldım." der; mal sahibi de onu yalanlayarak: "Sen,
onu kendi nefsin için aidin." derse; müdarip, bu mes'elede doğrulanır mı?
Bu mes'ele dört
vecihden hali değildir:
1) Müdaribin
ikrarı vaktinde köle ve müdarabe malı mevcut efa-bilir.
2) İkisi de
zayi olmuş olabilir.
3) Köle
mevcut; müdarabe malı zayi olmuş
4) Köle zayi
olmuş, müdarabe malı ise mevcut olabilir.
Birinci durumda,
—yeminli olarak— müdaribin sözü geçerli olur.
İkinci durumda,
müdarip beyyinesiz doğrulanmaz; Müdarip satıcıya bin dirhemi tazmin eder. Mal
sahibine de bir şey için müracaat edemez.
Üçüncü durum da
aynısıdır.
Dördüncü durumda,
müdaribin mal sahibinin sermayesini satıcıya teslim ettiği sözü doğrulanır.
Eğer müdaribin yanında zayi olmuş olsa da mal sahibine ikinci bin dirhem için
müracaat etse, sözü doğrulanmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, müdarabe malı
ile, bir köfeyi bin dirheme satın aldığı haide, onun parasını kendi şahsî
parasından öder ve: "Bunu kendi
nefsim için satın aldım." der; mal sahibi de onu yalanlarsa, bu durumda
mal sahibinin sözü geçerli olur. Bu takdirde, karşılık olarak müdarip, müdarabe
malından bin dirhemi —kendi malından verdiğinin yerine— alır.
Şayet köleyi bin
dirheme satın alıp, onu müdarabe malına teslim etmediği gibi başkasına da
teslim etmez; sonra da: "Ben onu kendim için aldım." derse, bu
durumda onun sözü geçerli olur. Mebsût'ta da böyledir.
Müdaribin satın alma
sırasında bir niyetinin olmadığında ittifak ederlerse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a
göre bunun müdarabe malından peşin ödendiğine hükmedilir. Müdarabe malından
verilince de, satın alınan şey müdarabe malı olur.
Şayet kendi malıyla
almışsa, kendinin olur. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu durumda satın alınan
şey müdaribin olur; ister bedelini kendi malından versin, isterse müdarabe
malından versin, farketmez. Müdarip, vekil-i has gibidir.
Müdarip bir köleyi bin
dirheme —belirtmeden— satın alır; sonra da —yine belirtmeden— bin dirheme, bir
köle daha satın alır; bilahare de: "İkisini de müdarabe olarak
aldım." der ve bedelini de nakden ödememiş olursa, bu müdaribin
doğrulanması halinde önceki köle müdarabe malı olur; ikincisi müdarabe malı
olmaz.
Keza, mal sahibi
ikisini de yalanlar veya öncekini doğrulayıp ikinciyi yalanlarsa, önceki,
müdarabe malı olur; ikincisi olmaz. Mal sahibinin sözü geçerli olur. İkinci
köle de müdaribin olur.
Şayet müdarip, ikisini
de bir defada satın aldıktan sonra: "Ben, onların her birinin biner
dirheme müdarabe olmasını niyet eyledim.*' der ve bu sözü doğrulanırsa, o
kölelerden her birini yarısı müdarabe olur; kalanı ise müdaribin olur.
Eğer mal sahibi onu
yalanlarsa yine böyledir.
Eğer onlardan bizatihi
birini doğrular ve: "Bunu müdarabe için satın aldım." derse, yine
böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Eğer müdarip:
"Ben ikisini de —bin dirhemi kendi malımdan, bin dirhemi de müdarbe
malından olmak üzere— satın aldım." der; mal sahibi de: "Sen, bunu
bin dirhem müdarabe^maliyle aldın." derse; bu durumda müdaribin sözü
geçerlidir. Kölelerin yarısı müdarabe malı, yarısı da müdaribin şahsî malı
olur. Mebsût'ta da böyledir. [21]
Müdarip, her türlü
ticarette müdarabe iddia eder; mal sahibi de. "Özel bir şeyde" derse,
bu durumda müdaribin sözü geçerli olur. Kâfî'de de böyledir.
Müdarip ve mal sahibi
ihtilaf ederler ve müdarip: "Şen, bana kârı yarı yarıya
olmak üzere mudâraba
malı verdin." Başka
bir şey demedin." der; mal
sahibi de: "Ben senin bez almana izin verdim." veya: "Yiyecek
almana izin verdim." derse; bu harcama yapmadan önce olmuşsa, mal
sahibinin sözü geçerli olur.
Mal sahibinin inkârı,
müdaribi tasarrufun umumundan nehiydir. Bu durumda müdarip, müdarabe malının
umûmunda tasarruf yapamaz.
Fakat ihtilaf
harcamanın bir kısmında olursa, istihsanen —yeminle birlikte— müdaribin sözü
geçerli olur. Mal sahibinin iddiasına beyyine getirmesi gerekir.
İmamlarımızın üçü de
bu görüşü kabul etmişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer mal sahibi,
müdarabenin umumî olduğunu iddia ederse; bu durumda söz kıyasen de, istihsanen
de onun sözü geçerlidir. Zehıyre'de de böyledir.
Eğer mal sahibi, iddia
eylediği malın birinin umumuna, birinin de hususuna beyyine ibraz eder ve
beyyinesini de bir zamanla kayıtlarsa, bu durumda onun beyyjnesine göre hüküm
verilir.
Eğer zamanla
kayıtlıyamaz veya birini zamanla kayıtlayıp, diğerini kayıtlamazsa, husus iddia
eylediğine hükmedilir.
Kudûrî'de şöyle
denilmiştir:
Mal sahibi beyyine
ibraz eder; müdarip de umum olduğunu İddia ederse, ve "mal sahibinin
verdiği müdarabe malına müdaribin, her türlü ticarette kullanacağını"
şahitler söylerse, bu durumda şahitlerin şehadeti geçerlidir. Hâvî'dede
böyledir.
Mal sahibi ve müdarip
husus üzerine (müdarabenin özel bir mal için olduğunda) ittifak edip, her ikisi
de beyyine ibraz ederlerse, tafsilat söylediğimiz gibidir.
Umum ve-hususda
ihtilaf ederler ve her ikisi de beyyine ibraz eder; ikisinin de beyyinesi de
tarihli olursa; hangisinin tarihi önce ise, onunla amel edilir. Tarihi sonra
olan ise öncekini nesheder. Hangisinin tarihi önce olduğu bilinmezse, müdaribin
beyyinesi kabul edilmekte öncelik alır. Muhıyt'te de böyledir.
İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)
şöyle buyurmuştur:
Müdarip: "Sen,
bana bütün şehirlere gitmemi emreyledin." veya: "Sen, bana hiçbir şey
söylemedin." der; mal sahibi de: "Ben, sana yalnız Basra'ya gitmeni
söyledim." derse bu durumda müdaribin sözü geçerli olur.
Şayet müdarip:
"Sen, bana Basra ve Kûfe'ye gitmemi söyledin." der de; mal sahibi:
"Ben, sana yalnız Basra'ya gitmeni söyledim." derse, bu durumda mal
sahibinin sözü geçerli olur.
Eğer müdarip, mal
sahibine: "Sen, bana peşin ve vadeli almamı söyledin." der de; mal
sahibi ise: "Ben, sana peşin almanı söyledim." derse bu durumda mudarıbın
sözü geçerli olur. Serahsı'nin Muhıytı'nde de böyledir. [22]
Bir adam, diğerine,
bin dirhem mudaraba malı verir; o da bin dirhem kâr
eder; sonra da mal sahibi
ile müdarip, aralarındaki anlaşmada ihtilaf ederler ve
müdarip "kârın yarısını şart koştuk." der, mal sahibi ise: "Üçte
birini şart koştuk." derse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.
Her ikisi de iddialarım beyyinelerlerse, müda-ribin beyyinesi kabul edilir.
Muhıyt'te de böyledir.
Mal sahibi ile müdarip
kâr hususunda ihtilaf ederler ve mal sahibi: "Üçte birini şart
koştum." dediği halde müdarip: "Bana, yarısını şart koştun." der
ve sonra, o mal müdaribin elinde zayi olursa, işte o zaman, müdarip karın
altıda birini, mal sahibine, kendi malından tazmin eder; bundan başka tazminat
gerekmez. Hâvî'de de böyledir.
Müdarip: "Kârın
yansım şart koştum." veya: "Üçte birini şart koştum." der; mal
sahibi de: "Sana, kârdan yalnız yüz dirhem vermemi söyledim." veya:
"Hiç bir şart koşmadım." derse, bu durumda müda-rabe fesada gider ve
müdaribe ecr-i misil verilir. Bu durumda yeminle beraber— mal sahibinin sözü
geçerli olur.
Eğer müdarip:
"Kârın yarısını bana vermeyi şart koştun." der; mal sahibi de:
"On dirhemi hariç, kârın üçte birini vermeyi şart koştum." derse, bu
durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.
Her ikisi de beyyine
ibraz ederlerse, müdaribin beyyinesi geçerli olur. Zehıyre'de de böyledir.
Müdarip mal sahibine: "Kârın üçte birini bana vermeyi şart
koştun." der; Tial sahibi de: Üçte biri ile on dirhem fazlasını şart
koştum ve senin bende ecri mislin var. derse, bu durumda müdaribin sözü geçerli
olur. Mal sahibinin beyyine getirmesi
gerekir. Muhıyt'te de böyledir.
Mal sahibi, müdaribe:
"Kârın yarısını sana şart koştum." der; müdarib de: "Sen, bana
yüzdirhem vermeyi şart koştun; başka bir şeyi şart koşmadın, benim için,
çalıştırdığım malda ecr-i misil vardır." derse, bu durumda mal sahibinin
sözü geçerli olur.
Eğer mal sahibi,
"kârın yansının müdaribe ait olduğuna dair"; Müdarip de "bir
şeyi şart koşmadığına dair" beyyine ibraz ederse, bu durumda mal sahibinin
beyyinesi geçerlidir.
Şayet müdarip
"kârdan, yüz dirhemin kendine verileceği üzerine" beyyine ibraz
ederse, mal sahibi de "kârın yarısının ona verileceğini" beyyinelerse
bu durumda müdaribin beyyinesi geçerlidir. Mebsût'ta da böyledir.
Müdaribin yanında
ikibin dirhem olur ve mal sahibine: "Sen, bana bin dirhem verdin; bunun
bin dirhemi de kârdır." der; mal sahibi de: "Ben, sana iki bin dirhem
verdim.," derse, bu durumda müdaribin sözü geçerli olur.
Mal sahibi ile müdarip
sermaye ve kârda ihtilaf ederler ve mal sahibi: "Sermaye ikibin dirhemdir.
Senin kâr hissen de üçte birdir." dediği halde, müdarip: "Sermaye bin
dirhemdir. Kâr hissem de kârın yarısıdır." derse, bu durumda, sermayede
müdaribin sözü geçerli olur. Kâr da ise, mal sahibinin sözü geçerlidir.
Ancak, bunlardan
hangisi beyyine ibraz ederse, onun beyyinesi kabul edilir. Kâfî'de de böyledir.
Şayet mal sahibi,
sermayenin miktarını isbat ederse, müdaripden ikibin dirhemi alır.
Eğer mal üçbin dirhem
ise, müdaribin beyyinesi, kâr hususunda geçerlidir. Ve ona yarı yarıya
ortaktırlar. Mebsût'ta da böyledir.
Mudarib üçbin dirhemi
getirir ve: "Bin dirhemi sermayedir; bin dirhemi kârdır; bin dirhemi de
başkasının emanet parasıdır. Veya başkasının mudarabe malıdır." derse, bu
durumda mudarıbın sözü geçerli olur. Bedâi"de de böyledir.sahibi,
"malı emanet bıraktığını" iddia eder; müdarip de* "mudarabe
olarak bıraktığını" iddia ederse, bu durumda müdaribin sözü geçerli olur.
Keza, mal sahibi,
"malın mudarabe olduğunu" iddia eder; müdarib de, "elindeki
malın borç olduğunu" söylerse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.
Ancak taraflar beyyine
getirirlerse, müdaribin beyyinesi geçerli olur. Zehıyre'de de böyledir.
Mal, müdaribin
yanında, "—bu yanımda
borçtur." dedikten sonra, —zayi olur; mal sahibi de: "Bu sahih
mudarabe malıdır." derse; bu durumda müdarip, sermayeyi de kârı da tazmin
eder.
Ancak mal sahibi:
"Kârının üçte biri sana olmak üzere mudarabe malı olarak verdim."
derse; işte o zaman müdarip bu üçte birin haricinde kalanı tazmin eder.
Şayet mal sahibi
"borçtur." diye iddia-eder; müdarip de: "Müda-rabe
malıdır." derse; bu harcama yaptıktan sonra olmuşsa, mal sahibinin sözü
geçerli olur.
Müdarip o malı tazmin
eder.
Eğer mal
sarfedilmediyse, bu durumda müdaribin sözü geçerlidir. Tazminat da gerekmez.
Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarip, mal sahibine:
"Bana mudarabe malı olarak verdin." dediği halde, mal sahibi:
"Borç olarak verdim." derse bu durumda, mal sahibinin sözü geçerli
olur. Bundan sonra, o mal müdaribin yanında zayi olursa, duruma bakılır: Eğer
mal, müdarip bu malı çalıştırmadan önce, zayi olmuşsa; bu durumda müdaribe tazminat
gerekmez. Çalıştırdıktan sonra, bu mal zayi olursa, müdaribe tazminat gerekir.
Her ikisi de beyyine
ibraz ederlerse; her iki haldede mal sahibinin beyyinesi kabul edilir.
Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, mal sahibine:
"Bana, malı mudarabe olarak verdin; ben de çalıştırmadan önce de mal zayi
oldu." der; mal sahibi de: "Sen, onu benden zoraki aldın."
derse, bu durumda müdaribe tazminat gerekmez.
Eğer müdarip, o malı
çalıştırdıktan sona, bu mal zayi olursa, onu tazmin eder.
Eğer her ikisi de
beyyine ibraz ederlerse, her iki halde de müdaribin beyyinesi kabul edilir.
Şayet müdarip:
"Bu malı, senden müdarabe olarak aldım ve o, ben, onu çalıştırmadan önce
zayi oldu." der; mal sahibi de: "Sen, onu benden zoraki aldın."
derse bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur. Müdarip, her iki halde de onu
tazmin eder. Mebsût'ta da böyledir.
Müntekâ'da, İmâm
Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu zikredilmiştir:
Müdarip, mal sahibine:
"O malı, senden zoraki aldım; kân benimdir." der; mal sahibi de;
"Ben, sana, onu çalıştırmanı söyledim." derse, bu durumda
mal-sahibinin sözü geçerlidir.
İki taraf da beyyine
getirirlerse, mal sahibinin beyyinesi geçerli olur.
Şayet mal sahibi,
müdaribin sözünün üzerine (yani ikrar ettiğine) beyyine ibraz eder; müdarip de
mal sahibinin sözü üzerine beyyine ibraz ederse; bu durumda mal sahibinin
beyyini kabul edilir.
Bu, iki ikrarın
hangisinin evvel olduğu bilinmediği zaman'böyledir.
Eğer bilinirse, ikinci
ikrar sahibinin beyyinesi geçerli olur. [23]
İmam Muhammed (R. A.)
şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerine bin
dirhem müdarabe malım, kârı yarıya olarak, verir; o da, bin dirhem kâr eder ve
mal sahibine: "Gerçekten ben, sana sermaye olan bin dirhemi verdim; kâr olarak,
bu bin dirhem kaldı." der; mal sahibi de: "ben, senden birşey
almadım." derse; bu durumda, mal sahibinin yeminli olarak söylediği söz
geçerlidir. Mal sahibi: "Ben, Allah'a yemin ederim ki müdaribden sermayeyi
almadım." diye yemin edince, —geride kalandan— sermayeyi alır. Müdârihin
yemin etmesine bakılmaz.
Sonra da, müdarıba
"sermayeyi zayi edip etmediğine ve onu bir yer koyup koymadığına
dari" yemin ettirilir; eğer yemin ederse tazminattan beri olur.
Bu durumda, mal
sahibinin aldığı da sabit olmaz.
Eğer müdarip yeminden
kaçınırsa, o zaman, sermayenin kendi yanında olduğunu kabule tmiş olur ve
sermayeyi tazmin eder. (= öder)
Müdarabe malınnı bin
dirheminin borç, bin dirheminin de ayn olduğu açığa çıkar.
Mal sahibi, o ayn olan
bin dirhemi, sermaye olarak alır. Bin dirhem de, müdarip de, alacak olarak
kalır, (ki o kârdır) ve'mal sahibi, müda-ribe müracaat ederek, beşyüz dirhem
kâr hissesini alır. Muhıyt'te de böyledir.
Müdaribin yemin
etmesi, mal sahibi tarafından istendiği zaman: "Ben, sana onu vermedim;f
akat, o benim yanımda zayi oldu." diye yemin etseydi; o zaman, yarısın mal
sahibine borçlanmış olurdu.
Şayet ikisi de beyyine
ibraz etseler; müdaribin beyyinesi kabul edilirdi.
Eğer müdarip, mal
sahibinin, sermayeyi aldığına ikrarına dair beyyine gösterir; mal sahibi de,
müdaribin, sermayeyi vermdiğine dari beyyine ibraz eder; ve bu beyyinelerin
hangisinin önce olduğu bilinmezse, bu durumda müdaribin beyyinesi kabul
edilir. Hangisinin evvel olduğu biliniyorsa, bu durumda, diğerinin ikrarına
iddia eden şahsın beyyinesi kabul edilir. Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi ile
müdarip, kârı taksim ederek, he birisi hissesini aldıktan sonra ihtilaf etseler
ve müdarip: "Ben, muhakkak mal sahibinin sermayesini verdim." dediği
halde, mal sahibi bunu inkar etse; bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.
Onun, kân taksim ikrarı, sermayeyi alma ikrarı olmaz.
Alimlerimiz: "Bu
durumda ikisine de yemin verilir; ikisi de yemin nrlorcp emmini V\iırIfi
ıtıııHorıKflotı tnrnıinut Irnllrnf
\Ta nnmlnJ n.-ıl-.,-»
Bu durumda, mal
sahibi, sermayeden —eğer mal mevcut ise— beşyüz dirhemi alır. Mal zayi olmuşsa,
beş yüzd irhemi müdarip mal sahibine —sermaye tamam olsun diye— borçlanır.
Şayet müdaribin beyyinesi olursa, bu beyyinesi kabul edilir. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir. [24]
Bir adam, iki kişiye
kârı yarıya olmak şartı ile müdarabe malı /erdiğinde, onlar üçbin dirhem
getirseler; mal sahibi: "Benim sermayem ikibin dirhem, kârı da bin dirhemdir."
der; müdariplerden biri onu doğrular; diğeri ise: "Sermaye bin dirhem idi;
kârı da bin dirhemdir." derse; işte o zaman, mal sahibi iki müdaribin
elinden bin dirhemini sermaye olarak alır. Müdariplerin her birinde biner
dirhem kalır. Mal sahibi, kendini doğrulayan müdaribin hissesinden beş yüz
dirhem sermaye olarak alır. Geri kalan beş yüz dirhem üçe taksim olunur. Çünkü
mal sahibi o beş yüz dirhemi sermaye zannediyor.
înkâr edenin elindeki
bin dirheme gelince o kârdır. Mal sahibinin onda, yan yarıya hakkı vardır.
Çünkü kâra ortaktırlar. Müdariplerden her biri, bu kârın dörtte birini alırlar.
İşte bunun için bu beşyüz dirhem, üç sehme taksim olunup, üçte ikisin mal
sahibi alır. Geri kalanı, müda-ripler arasında, yarı yarıya taksim olunur.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, iki kişiye,
kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verdiğinde, bunlar, ikibin dirhem
getirirler; (beşyüz dirhemi beyaz gümüş, beş yüz dirhemi de siyah gümüş
olarak) müdariplerden birisi: "Beyaz gümüş olan beşyüz dirhem, filan
adamın yanımıza koyduğu emanettir." Veya "ona borcumuzdur."
yahut "...onun malıdır. Beşyüz dirhem siyah gümüş de sermayenin
kârıdır." dediğihalde, diğer müdarip: Tamamı kârdır." derse, bunda
bir takım vecihler vardır:
a- Malın
tamamı ikisinin elinde olabilir.
b- Bu malın
tamamı ikrar edenin elinde olabilir,
c- Beyaz
gümüş, inkâr edenin elinde, geri kalan ikrar edenin elinde olabilir.
d- Veya
bunun aksi olabilir.
Eğer malın tamamı
ikisinin elinde olursa, mal sahibi siyah gümüşten bin dirhemini alır; ikrar
edenin elindeki beyaz gümüşten de yarısını alır. İnkâr edenin elinde olan beyaz
gümüşün mal sahibi ile aralarında üç sehim olarak taksim ederler. İki sehmini
mal sahibi, bir sehmini de mü-darip alır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, iki kişiye
kârı yarı yarıya olmak üzere, müdarabe malı verir ve onlara "bildikleri
gibi yapmalarını" söyler; onlar da ellerinde ikibin dirhem ile gelip,
birisi: "Bin dirhemi sermaye, beş yüz dirhemi kâr, beş yüz dirhemi de
falanın emanetidir. Biz onun parasını da karıştırdık; bu malda, o da bizim
ortağımızdır." der; o filan da bunu doğrular; diğer müdaribe gelince, o
da: "Bin dirhemi kâr, bin dirhemi de sermayedir." derse, mal sahibi
sermayesi olan bin dirhemi alır. İkrar edenden iki yüz elli dirhem alır, iki
yüz elli dirhemi de inkar edenle aralarında taksim ederler.
Sonra da mal sahibi
ile iki müdarip elde kalan beş yüz dirhemi dörde bölerler; ortağını ikrar eden
müdarip yüzyirmibeş dirhemini alır. Sonra da aralarında taksim ederler. Mal
sahibi sermayesini aldıktan sonra, geriye kalanı dörde bölerler, dörtte birini
mal sahibi alır.
Şayet malın tamamı
ortağını inkâr eden>müdaribin elinde olursa; mal sahibi, sermayesi"
olan bin dirhemi alır. Geride kalanı iki müdarib dörde böler, ikrar eden
aldığını ortağı ile bölüşür. Geride kalanın dörtte birini diğer müdarip, dörtte
ikisini de mal sahibi alır. Mebsût'ta da böyledir.
İki müdarip, iki bin
dirhem getirerek, birisi: "Sermaye
bin dirhemdir; filan adam da beş yüz dirhem getirerek karma ortak olmak üzere
bize verdi." der; diğer müdarip de, mal sahibi de bunu inkâr eder; mal da
iki müdaribin elinde olursa, o zaman, mal sahibi bin dirhem sermayesini alır.
Ortak olduğu ikrar olunan adam da iki yüz elli dirhemini alır. Geri kalan mal
sahibi ile inkâr edenin arasında taksim olunur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir. [25]
Müdarip, satılması
mümkün olmayan bir şey satın aldığı zaman, o, müdarabe malı olmaz; onu kendi
nefsi için almış olur.
Şayet mal sahibi ile
müdarip, satın alınan şeyin, satışa elverişli olup olmadığı hakkında ihtilaf
ederlerse "satışa muvafıktır" diyenin sözü geçerli olur.
Müdarip, müdarabe malı
olarak, bir köle satın alır, bu kölenin de nesebi tanınmaz ve bu durumda
müdarip, mal sahibine: "Bu, senin oğlundur." der; mal sahibi de onu
yalanlarsa; işte bu iki vecih üzeredir.
1) Bu
kölede, sermayeye karşı bir üstünlük olabilir.
2) Bu
kölede, sermayeye karşı bir üstünlük bulunmayabilir. Bu durumlar da, şu üç
vecihten hâli olmaz.
a) Ya mal
sahibi, müdaribin dediğini doğrular.
b) Mal
sahibi, müdaribin dediğini doğrulamaz.
c) Veya mal
sahibi, müdarıba: "Hayır, bu benim-oğlum değil; senin oğlundur."
diyebilir.
Eğer kölede, sermayeye
karşı bir üstünlük olur (Şöyle «ki: Sermaye bin dirhem, kölenin kıymeti ise iki
bin dirhem olur) mal sahibi de müdaribin söylediğini doğrularsa, bu durumda
kölenin nesebi müdaripten sabit olur. Ve o, müdaribin kölesi olur.
Şayet, müdaribin
dediğini mal sahibi yalanlarsa, bu durumda köle, azad edilmiş olur.
Eğer mal sahibi,
müdaribe: "Hayır, benim oğlum değil; senin oğlundur." derse, bu
durumda müdarip, sermayeyi mal sahibine tazmin eder.
Şayet kölede sermayeye
karşı bir üstünlük yoksa, (Şöyleki: Sermaye bin dirhem, kölenin kıymeti de bin
dirhem ise) müdarip de, mal sahibine: "Bu senin oğlundur." der; mal
sahibi ise, onu doğrularsa, bu durumda kölenin nesebi, mal sahibinden sabit
olur. Köle ise, müdaribin kölesi olur. Müdarip sermayeyi mal sahibine geri
verir.
Eğer mal sahibi,
müdaribi yalanlarsa, bu durumda köle, müdarabe malı olur.
Kölenin kıymeti iki
bin dirhem olunca, köle azad olur. Kıymetinin dörtte üçü mal sahibinin, dörtte
bir» müdaribin olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Mal sahibi, müdaribe:
"sen yalan söyledin; o senin oğlundur." derse; bu durumda köle,
müdarabe malı olur. Kölenin kıymeti yükselip, iki bin dirhem olursa, dörtte üçü
mal sahibinin, dörtte biri müdaribin olur. Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi, müdaribe:
"O senin oğlundur." derse bu durumda o kölenin kıymeti, sermayeden
fazla olur ve müdarip de onu tasdik ederse; bu köle azat edilmiş olur; müdarip
kölenin kıymetini tazmin eder.
Eğer müdarip, mal
sahibini yalanlarsa, mal sahibine karşılık yapılacak bir şey yoktur.
Şayet müdarip, mal
sahibine: "Hayır, o oğlum değil, senin oğlundur." derse, bu durumda
köle, müdaribin olur ve o, sermayeyi tazmin eder.
Kölenin kıymeti
sermayeden fazla olmaz; müdarip de mal sahibinin sözünü doğrularsa, işte o
zaman, köle müdaribin olur ve köle müdarabe malı olur.
Eğer kölenin kıymeti,
sermayeden fazla olursa, kölenin nesebi müdaribden sabit olur. -Ve köle, ona
karşı azad olmuş olur; mal sahibi, kıymetinin dörtte üçünü alır. Müdaribe de
tazminat gerekmez.
Şayet müdarip, mal
sahibinin sözünü yalanlarsa, bu köle müdarabe malı olarak kalır. Mebsût'ta da
böyledir.
Eğer kölenin kıymeti
artar da, iki bin dirhem olursa, bu durumda köle azad edilip, kıymeti, müdarip
ve mal sahibi arasında, dörde bölünür; üçü mal sahibinin, biri müdaribin olur.
Eğer müdarip:
"Hayır, o benim oğlum değil; senin oğlundur." derse söylediğimizin
aynı olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarip, kıymeti
ikibin dirhem olan köleyi, bin dirheme satın alır ve: "Bu benim
oğlum." der; mal sahibi de: "Sen yalan söyledin." derse, bu
durumda bu kölenin nesebi, müdaripten sabit olur. Sonra, bu kölenin durumu azad
olan gibidir.
Mal sahibine gelince,
o muhayyerdir. Eğer müdarip zenginse, köleyi azad etmekle, etmemek arasında
muhayyerdir. Her ikisi de kölenin veli-
Şayet mal sahibi,
müdaribi doğruiarsa, köle mudarıba karşı azad olmuş sayılır. Müdarip, köienin
kıymetini mal sahibine tazmin eder.
Eğer mal sahibi,
müdaribi doğrulamaz, fakat, "kölenin, onun oğlu olduğunu" iddia
ederse, bu durumda köle, müdaribe karşı, azad olmuş sayılır. Ve müdarip,
kölenin kıymetini mal sahibine tazmin eder.
Müdarip, kıymeti bin
dirhem olan bir köleyi satın alır ve: "Bu benim oğlumdur." der, mal
sahibi de: "Hayır, senin oğlun değildir." derse, bu durumda kölenin
nesebi belli olmaz ve köle mudaraba malı olarak kaiır.
Eğer kölenin kıymeti
iki bin dirheme çıkarsa kölenin dörtte biri azad olmuş sayılır. Ve nesebi müdaribden
sabit olur. Mal sahibi, kıymetinin dörtte üçünü alır; müdaribe tazminat
gerekmez.
Şayet mal sahibi,
müdaribin sözünü tasdik eder ve kölenin kıymeti de bin dirhem olursa, nesebi
müdaripden sabit olur; köle ise müdarabe malı olarak kalır.
Şayet kıymeti ikibin
dirheme yükselirse, dörtte biri azad olmuş sayılır; mal sahibi dörtte üçünü
alır.
Eğer, müdarib
"oğlum" diye iddia etmeden önce, kıymeti ikibin dirheme yükselir,
sonra da müdarip "oğlum" diye iddia eder; mal sahibi de onu
yalanlarsa, bu durumda, bu kölenin nesebi, müdaripden sabit olur ve dörtte biri
azad olmuş olur.
Bu durumda mal sahibi
muhayyerdir: Dilerse, kölenin kıymetinin dörtte üçünü mudarıba
ödettirirfdilerse, azad eder.
Müdaribe ödettirince,
artık müdarip bu köleye bir şeyle müracaat edemez. Mal sahibi de bu kölenin
dörtte üçüne, velâ yolu ile sahib olur.
Şayet mal sahibi,
müdaribi tasdik ederse; bu durumda müdaribin tazminatta bulunması gerekmez.
Şayet kölenin kıymeti
yükselmez müdarip de: "Bu benim oğlumdur." derse; mal sahibi ise, onu
yalanlar ve: "O benim oğlumdur." derse işte o sahibinin oğludur;
kendi malından hür olmuştur. Müdaribe de tazminat gerekmez.
Şayet mal sahibi ve
müdarip, her ikisi de o kölenin kendi oğlu olduğunu iddia etmezler ve kölenin
kıymeti iki bin dirheme yükselince, müdarip:
"Bu, benim oğlumdur."
der; mal sahibi de: "Sen yalan
Dörtte üçünün velası
mal sahibinindir; dörtte biri mudarıbındır ve hiç birine tazminat gerekmez.
Satın alındığı gün, bu
kölenin kıymeti iki bin dirhem olmuş olsa, mal sahibi de: "O benim oğlumdur."
dediği halde, müdarib de onu yalanlasa, bu durumda kölenin nesebi, mal
sahibinden sabit olur ve dörtte üçü azad edilmiş sayılır. Müdarip, dörtte birde
muhayyerdir. Bu muhayyerlik, mal sahibi hakkında vasfeylediğimiz gibidir.
Şayet müdarip, mal sahibini
yalanlamaz, doğrularsa, işte o zaman, köle mal sahibinin oğlu olmuş olur.
Müdaribin de kölesi olur. Müdarip mal sahibinin sermayesini tazmin eder.
Müdarip, mal sahibini
doğrulamaz, fakat: "Sen yalan söyledin; o benim oğlumdur." derse;
köle, kendi malından hür olur ve sermayeyi mal sahibine tazmin eder.
Şayet, kölenin kıymeti
bin dirheme müsavi olur; mal sahibi de: "O benim oğlumdur." der;
müdarip ise: "Yalan söyledin; fakat o benim oğlumdur." derse; bu
durumda o köle mal sahibinin oğludur. İkisinin de birbirine karşı yapacağı
tazminat yoktur.
Böyle söylemezler de,
kölenin kıymeti iki bin dirhem olursa ve işte o zaman, mal sahibi: "O
benim oğlumdur." der; müdarip de: "Yalan söyledin." derse; bu
kölenin nesebi, mal sahibinden sabit olur ve dörtte üçü azad edilmiş olur.
Kalan dörtte birde, müdarip muhayyerdir.
Şayet müdarip mal
sahibini doğrularsa, işte o zaman, köle mal sahibinin oğludur ve müdaribin
kölesidir. Mal sahibi için tazminat vardır. Onun sermayesi ödenir. Mal sahibi
doğrulanmaz da, müdarip: "Sen yalan söyledin; o benim oğlumdur."
derse, işte o zaman da köle, mal sahibinin oğludur ve onun tarafından dörtte
üçü azad edilmiş olur.
Sonra müdarip onun
nesebini iddia etse bile, artık onun nesebi mal sahibinden sabit olmuştur.
Müdaripden sabit olmaz. Fakat, o da hissesini azad etmiş gibi olur. Her
ikisinin de birbirine karşı tazminatta bulunmaları gerekmez. Dörtte üçüne mal
sahibi, dörtte birine de müdarip velî olur. Mebsût'ta da böyledir. [26]
İbnü Semâa'nın
Nevâdiri'nde İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Müdarip: "Sen,
bana bin katkıntıh, zayıf dirhemi sahih mudaraba olarak verdin." der; mal
sahibi de: "Ben, sana yeni dirhemleri verdim." der müdarip de, o
dirhemleri çalıştırmamış ise, işte o mal emanet bırakılmış gibi olur.
Müdarip, sözünü ister
bitişdirsin, ister ayırsın fark etmez.
Sözünü bitişdirmedikce
doğrulanmaz
Şayet müdarip, o
dirhemleri çalıştırmış ise, sözü tasdik edilmez; yani o dirhemler, katkıntılı
zayıf dirhem değildir yeni dirhemlerdir.
İmâm Muhammed
(R.A.)'in de böyle buyurduğu rivayet edilmiştir.
Müdarip, ikrar ederek,
"o bin dirhemin filanın üzerinde olduğunu" söylerse, işte o mal
sahibinindir. Müdarabe mal bin dirhem olur; bundan sonra da müdarip, mal
sahibine: "Gerçekten elimde senin ikrar eylediğin bin dirhem müdarabe
malından, beş yüz dirhem vardır." der; mal sahibi ise: "Bin dirhem,
hassaten benimdir; müdarabe malı değildir." derse; bu durumda mal
sahibinin sözü geçerli olur.
Eğer müdarip, ikrarını
böylece vasi eylediyse sözü doğrulanır. Muhıyt'te de böyledir.
İki şahit,
"müdâribin elinde olanın, mudaraba malı olduğuna" şahitlik ederler;
iki şahit de "onun ödünç olduğuna" şehadette bulunurlar ve bir
açıklama da yapmazlarsa;, bu durumda borç olduğuna şehadette bulunanların şehadeti
makbul olmaz. Zehiyre'de de böyledir.
Mal sahibi,
"müdarip için, kârın altıda biri olduğunu" ikrar eder; müdarip de:
"Kârın yansı benimdir." diyerek iki şahit ikame eder; o şahitlerden
birisi: "Kârın yarısı şart
koşuldu." der; diğer şahit de: "Onun için, kârın yarısı şart koşuldu." derse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu
şehadet batıldır ve mal sahibinin ikrar eylediği, altıda bir kâr müdaribindir.
İmâmeyn'e göre ise,
müdarip için, "üçte bir kâr" şehadeti caizdir.
Şayet müdarip kârın
yansını iddia eder; şahidin birisi "kârın yarısı" üzerine şehadette
bulunur; diğeri de: "Mal sahibi, üçte iki kârı şart koştu." derse
bütün alimlere göre, bu şehadet batıldır. Mebsût'ta da böyledir.
Mal sahibi, müdaribe:
"Ben, sana ancak malımdan bıdâa olarak verdim." derse; bu durumda
onun sözü geçerli olur. Müdarip de iki şahit ikame eder ve onlardan birisi:
"Müdarip için, ikiyüz dirhem şart koşuldu." dediği halde diğeri:
"Yüz dirhem şart koşuldu." derse ve bu durumda müdarip yüz dirhemi
iddia ediyorsa, işte o zaman, bu şehadet makbul olmaz. Müdarip için, kâr da
ecr-i misil de yoktur.
Şayet ikiyüz dirhem
iddiasında bulunuyorsa, mes'ele ihtilaflıdır: İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre,
şehadetleri kabul edilmez.
İmâmeyn'e göre ise,
kabul edilir. Ve yüz dirhemle ecr-i misil hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip, "mal
sahibinin kendisine yüz
elli dirhem şart koştuğunu" iddia eder ve bu
hususta bir şahit "yüzelli dirhem üzerine" şehadet ederken, diğer bir
şahit de "yüz dirhem üzerine" şehadette bulunursa; bu durumda bütün
ulemâya göre, müdarip için ecr-i misil vardır. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, iki kişiye
müdarabe malı verdiğinde, onlar, o malı çalıştırıp, kâr ederler; sonra da,
onlardan birisi: "Mal sahibi, kârm yarısını şart koştu." dediği
halde, ikinci müdarip de, "kârın üçte birini şart koştu." der; mal sahibi ise, "onlara, kârdan yüz dirhem şart
koşulduğunu" söylerse, bu durumda mal sahibinin sözü geçerli olur.
Eğer müdaripler, iki
şahit gösterir ve onlardan birisi "kârın yarısı"; diğeri de
"üçte biri şart
koşuldu." derlerse; İmâm
Ebû Hanîfe_ (R.A.)'nin kıyasına
göre; bu şehadet kabul edilmez. Ve müdariplere, mal sahibinin ikrariyle, ecr-i
misil vardır. Bu, şunun gibidir: Müdaripler şahit göstermeseler, yine böyledir.
Fakat, İmâmeyn'nin
kavline göre, yarı kâr iddia eden müdarip için, kârın altıda biri vardır. Ona
ecr-i.misil yoktur. Üçte bir iddia eden için, mal sahibinin ikrariyle ecr-i
misil vardır. Muhıyt'te de böyledir.
En'doğrusunu bilen
Allah'u Teâlâ'dır. [27]
Mal sahibinin
ölmesiyle müdarabe batıl olur. Onun öldüğünü, müdarip ister bilsin, ister
bilmesin farketmez.
Mal sahibinin
ölümünden sonra, müdarip bir şey satın alamaz ve yolculuğa da çıkamaz. Fetâvâyi
Kâdîhân'da da böyledir.
Mal sahibi ve
müdaribin birinin tecenni etmesi (= çıldırması = delirmesi) sebebiyle, müdarabe
batıl olur.
Şayet mal sahibi
irtidad eder; müdarip de onun irtidadından sonra, bir şey alıp satarsa,
bunların tamamı bekletilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin
kavlidir.
Eğer mal sahibi tekrar
islam'a dönerse, müdarabe muamelesi geçerli olur
Keza, mal sahibi,
dâr-i harbe karışır, sonra da müslüman olarak —onun dâr-i harbe gitmesi hükme
bağlanmadan önce, tekrar dönerse; müdarabe muamelesi yine cereyan eder.
Bir rivayette, hakimin
mal sahibinin öldüğüne hüküm vermesi şart kılınmıştır.
Eğer mal sahibi ölür
veya irtidad halinde öldürülür. Veya dâr-i harbe gider, hakim de onun dâr-i
harbe iltihakına hükmederse, işte o zaman irtidad ettiği günden itibaren müdarabe
muamelesi batıl olur.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'m'n görüşü budur, Bedâi'de de böyledir.
Bir adam, diğerine
"kân yan yarıya olmak üzere" müdarabe malı verdiğinde, bu müdarip,
din değişdirir veya mal sahibi,
müdaribe —irtidadından sonra— mal verir ve bundan sonra müdarip alıp
satarak kâr eder; daha sonra da irtidad halinde öldürülür veya ölür yahut dâr-i
harbe giderse, yaptıklarının ramamı caiz olur. Kâr, mal sahibiyle arasında
şartlarına göre taksim edilir.
İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavli budur.
İmâmeyn'in kavline
gelince, bu fnüdaribin irtidaddan sonraki tasarrufu, irtidaddan önceki
tasarrufu gibidir. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip ölür veya
öldürülür yahut dâr-i harbe iltihak ederse; bu durumlarda müdarabe batıl olur.
Şayet müdarip dar-i
harbe iltihak eder; orda da satın ahp-satar; sonra da müslüman olarak, geri
dönerse, bu durumda aldığı-sattığı hepsi kendi içindir. Kendine karşı bir
tazminat yoktur.
Kadının irtidat edip
etmemesi bütün alimlerce müsavidir. Kadın, ister mal sahibi olsun, ister
müdaribe olsun, muamelatı sahihtir. Hâvî'de de böyledir.
Mal sahibi, müdaribi
azleder, müdarip ise, azîedildiğini bilmez, satın alır ve satarsa, bu durumda
tasarrufu caiz olur.
Müdarip azlolunduğunu
bildiği (öğrendiği, kendisine bu çlurum söylendiği) zaman, azlolunmuş olur.
Müdarip azlolunduğunu
bildikten sonra, müdarabe malı ile, bir şey satın alması caiz olmaz.
Şayet müdarabe-malı
sermayenin cinsinden olursa müdaribin onda tasarrufu caiz değildir.
Eğer müdarabe malı,
sermayenin cinsinden değilse, (Şöyleki: Mü-darebe malı dirhemler, sermaye ise
dinarlardan ise veya durum bunun aksi olursa) —istihsânen— müdarip, cinsi
cinsine alıp-satabilir. Kâfî'de de böyledir.
.
Müdarabe malı, fülûs
olur, mal sahibi de, müdaribi, onu satmadan men ederse, burda cevap, müdarabe
malının dinar, sermayenin de gümüş olması halinin cevabı gibidir. Müdarip, mal
sahibinin nehyine uyar.
Şayet müdarip, fülûs
ile bir yer satın alırsa, mal sahibine karşı bu caiz olmaz. Mal sahibinin
nehyine uymamış olur.
Eğer fülûsu dirhemlere
mukabil satarsa, bu caiz olur. Muhiyt'te de böyledir.
Müdarip tasarruf eder
ve müdarabe malı, insanlar üzerinde alacak olursa; —inalda da kâr yoksa—
müdarip, halkın üzerinde olan mal ile ödeşmeyi kabul etmeyebilir.
Eğer malda kâr varsa
tekadiyi (= ödeşmeyi) kabul etmemezlik yapamaz. Bilakis Ödeşmeyi kabul etmekle,
emrolunur. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.
Satışa vekil olan
şahısların tamamı bunun üzerinedir: Tekadiden (= ödeşmeden)
imtina ettiği takdirde,
zorlanamaz. Fakat, ancak müşteri üzerinde olan malı mal sahibine
havale etmek üzere, bu vekil zorlanır. Kâfî'de de böyledir.
Satıcı ve simsar gibi
ücretle satan kimse, sattığının bedelini almak hususunda zorlanır. Bu, adet
hükmiyle, sahih, icare hükmünde olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Müdarabe malı,
insanlar üzerinde alacak olduğu zaman, mal sahibi, müdaribi tekadîden (= onunla
ödeşmekten) nehyedebilir. Ve: "Ben ödeşeceğim." diyebilir. Bunu da
müdaribin o malı yiyeceğinden korktuğu için söyleyebilir.
Eğer, malda kâr varsa,
tekâdî müdaribin hakkı olur.
O, malda kâr
bulunmadığı zaman da, sahibi için, müdaribin tekadîden men etme hakkı vardır.
Bu durumda müdarip, mal sahibini borçlular üzerine havale etmekle zorlanır.
Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Şayet müdarabe malında
kar olur ve müdarib de tekâdî üzerine cebredilirse; —tekâdî halinde, müdarabe
malında— müdaribe nafaka olur mu?
Eğer alacak, müdaribin
şehrinde ise, müdaribe nafaka yoktur.
Eğer alacak müdaribin
şehrinde değilse müdaribin nafakası tekâdî halinde, müdarabe malındandır. Şayet
müdaribin seferi uzayacak olur ve nafakası alacağının tamamına ulaşırsa, bu
durumda bile, nafaka hesap edilir. Nafaka borçtan fazla gelirse, o fazlalık
muarıba ait olur. Muhıyt'te de böyledir.
En doğrusunu Allah'u
Teâlâ bilir. [28]
Bir müdarip, —dirhem
cinsinden— borçlu olarak ölür, —dirherr. cinsinden olan— müdârabe malı da
yanında bulunursa; bu durumda önce mal sahibi sermayesini alır; sonra da
alacaklılar, alacaklarını alırlar. Mebsût'ta da böyledir.
Eğer kâr açıkda ise,
—mal sahibi o kân alır mı?
Kârın müdaribe
vüsûlü-bilinirse, mal sahibi, —borçlardan önce— kâr hissesini alır. Geride
kalan, alacaklılar arasında taksim edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer müdaribin
varisleri ve müdaribde alacağı olanlar, "müdârabe malında alacakları
olduğunu" söylerler; mal sahibi de onları yalanlarsa, —bilgisi üzerine ve
yeminle birlikte— mal sahibinin sözü geçerli olur.
Müdarip ölürken
bulunan müdârabe malı, para veya dinarlar olur; mal sahibi de bunları kârla
satmak isterse, bu durumda böyle bir şey yapamaz.
Şayet müdaribin vasisi
yoksa; hakim ona bir vasî tayin eder. O vasî, bu malı satar ve sermayesi ile
kâr hissesini mal sahibine verir. Müdaribin kâr hissesini de alacaklılarına
verir.
Müdârabe malı küçük
(az) olursa, onu da vasî ve mal sahibi satar.
Esahh olan budur.
Mebsût'ta da böyledir.
Eğer mal sahibi,
dinarlardan sermayesi ve kâr hissesi kadar almak ister, vafcî de onu verirse,
bu caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.
Müdârabe malı bizatihi
bilinmiyor ise, bu durumda mal sahibi, alacaklılar için
müdaribin bütün terekesinde
örnektir. Serahsî'nin
Muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, diğerine,
kârı yarı yarıya olmak üzere bin dirhem mü-darabe malı verir, bu müdarip de
ölürken "onu çalıştırıp, bin dirhem kâr eylediğini" ikrar ettikten
sonra ölür; müdârabe malı da tanınmaz, müdaribin de —ayrıca kendi— bulunur ve
o da müdârabe malına ve kâra karışırsa, işte bu durumda mal sahibi, müdârabe
malından sermayesi olan bin dirhemi alır; ona kârdan bir şey verilmez.
Şayet müdarip ikrar
ederek "kârı teslim aldığını" söylerse, bu durumda mal sahibinin
hissesi olan kârı tazmin eder.
Şayet müdarip
hastalığı anında: "Müdârabe malı bin dirhem kâr eyledi; o da bana ulaştı;
fakat, malın tamamı zayi oldu." der; mal sahibi de onu yalanlayıp: "Hayır,
bilakis mal yanındadır; inkârı sebebiyle tazmin etmesi gerekir." derse;
—yeminle birlikte— müdaribin sözü geçerli olur.
Şayet müdarip yemin
etmeden önce ölürse; bu durumda mal sahibi bilgileri üzerine varislere yemin
verir. Eğer varisler yemin ederlerse kurtulurlar; şayet birisi yeminden
kaçınırsa; onun hem-mal sahibinin sermayesini, hem de kâr hissesini tazmin
etmesi gerekir.
Keza, müdarip
hastalığı anında: "Ben sermayeyi de, kârım da mal sahibine verdim."
dediği halde, mal sahibi onu inkâr ederse; bu durumda —yeminle birlikte—
müdaribin sözü geçerli olur. Ve ona tazminat gerelcmez.
Şayet, müdarip
yeminden önce ölürse; bu durumda mal sahibi, varislere —yukarıda beyan
ettiğimiz gibi— yemin verir.
Yalnız, bir şeyde
muhalefet vardır; o da, müdaribin elinde kâr varsa; mal sahibi, —sermayesi
olarak— onu alır. Eğer artan bir şey olursa, onu da aralarındaki şarta göre
taksim ederler.
Eğer borç, müdaribin.
malını ihata etmiş olur ve müdaribin kârı da belirli olmaz ve bu durumda mal
sahibi de müdaribin bin dirhem kâr eylediğini bilir ve o kâr da müdaribe
ulaşmış olursa; işte o zaman, mal sahibi kâr hissesini de sermayesini de alır;
muhâsemede (davalaşma) olmaz. Muhıyt'te de böyledir.
Müdarip ölürken,
"borcun kendi malını ihata ettiğini" ikrar eder ..~ ı™ «,oMa hîn
Hiı-v^m Vâr bulunur ve müdarip "müdârabe malının kârında da filana karşı
borç olduğunu" söyler ve sonra ölür, alacaklılar da bunu doğrularlarsa, bu
durumda mal sahibinin, o malda bir hakkı olmaz.
Eğer alacaklılar:
"Gerçekten müdarabe malı bir kâr yapmadı ve filanın da müdarabe malında
bir alacağı yoktur." derlerse; o borç, mü-daribin terekesinden, mal sahibi
ile aralarında taksim edilir: Mal sahibi sermayesini alır; kârdan bir şey
alamaz. Mebsût'ta da böyledir.
Bu, müdarabe malı
ma'lum (= bilinen bir mal) olduğu zaman böyledir.
Fakat, müdarabe malı
meçhul olur ve yalnız müdaribin ikrarıyla bilinebilirse, bu durumda sermaye,
alacaklılarla bölüşülmez. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer müdarip:
"Bu, müdarabe malı olan bin dirhem, benim yanımdadır; o filanındır. Filan
şahsın da yanımda emaneti vardır." derse; —her ne kadar bizatihi onu ikrar
etmemişse bile, —müdarabe malından başlanır. Malın tamamı, —hisselerine göre—
alacak sahibi ile emanet sahibi arasında taksim edilir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir müdarip: "Filanın,
bin dirhem müdarabe malı vardır; o da işte şu sandukdadır. Filanın da ben de
bin dirhemi vardır.' dediği halde, sandukda da bir şey bulunmazsa, bu durumda
tereke, mal sahibi ile alacaklıları arasında —hisseleri nisbetinde— pay
edilir.
Şayet sandukda bin
dirhem bulunursa, işte o dediği adamın olur.
Çğer sandukda ikibin
dirhem olursa, bin dirhemi hassaten mal sahibinin; bin diremi de alacaklıların
olur. İster o bin dirhemler, birbirine katışık olsun; isterse ayrı ayrı olsun
fark etmez.
Eğer, o bin dirhemleri
müdaribin, mal sahibinin izni olmaksızın katmış olduğu bilinirse, bu durumda,
bunlar —hassaten— alacaklılar arasında pay edilir.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.)'nin kavlidir.
İmâmeyn'c göre ise,
yarısı mal sahibinin, yarısı da alacaklılarındır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de
böyledir.
Şayet müdarip: "Filanın, bende bin dirhem müdarabe malı vardır. O da
filanın üzerindedir. Filanın da, ben de bin dirhemi vardır.
Onun başka malı
yoktur." derse, işte o alacak bin dirhem, mal sahibinin olur.
Eğer müdarip, hastalık
halinde belirli olarak müdarabe malını ikrar eder, sonra da belirli olarak
başkasının emânetini ikrar eder;, bilahare de borcunu ikrar eder ve ölürse; bu
durumda, ödemeye önce müdarabeden başlanır; sonra emanet sahibine verilir; borç
ise geride kalan terekesinden ödenir. Mebsût'ta da böyledir.
Bir adam, iki kişiye,
müdarabe malı olarak bin dirhem verdiğinde, onlardan birisi ölür diğeri de:
"Mal zayi oldu." derse; bu sözü kendi hissesinde doğrulanır;
diğerinin alacağı ise borç olarak durur ve onu terekesinden Öderler.
Eğer ölen şahsın,
hissesini, arkadaşına emanet bırakmış olduğu bilinmekte ise, o takdirde,
ikisine göre de bu söz tasdik edilir.
Şayet müdarip:
"Ben arkadaşıma verdim." der ve bunu yemin ederek söylerse, sözü
doğrulanır; arkadaşının malı borç olur. Serahsî'nin Muhiytf nde de böyledir.
En doğrusunu bilen
Allahu Teâlâ'dır. [29]
Bir adam, diğerine,
kân yan yarıya olmak üzere bin dirhem rnü-darabe malı verir; müdarip de onunla,
kıymeti bin dirhem olan bir köle satın alır; o köle de müdaribin yanında hataen
bir cinayet işlerse; o zaman, müdaribin onu vermesi ve. müdarabe malından feda
etmesi gerekmez. Eğer, bu köle ile beraber başka bir mal daha bulunursa, o
müdarabe için olur. Şayet müdarip, onu kendi malından verirse; nafile olarak
vermiş olur; müdarabe malına müracaat edemez ve köle, müdarabe malı olarak
kalır; yabancı vermiş gibi olur.
Bu, şunun hilafınadır:
Şayet, müdarip, bir köleye ortak olur; fidyeyi ihtiyar ederse, işte o müdarabe
batıl olur.
Eğer mal sahibi ve
müdarip huzurda bulunurlar ve mal sahibine "Köleyi ver." veya
"..bağışla." denilir, o da bunlardan birisini ihtiyar ederse,
müdarabe bozulur.
Eğer mal sahibi onu
verir; müdarip de "Ben kâr edene kadar satacağım." derse, mal
sahibinin onu vermesi gerekmez. Müdarip huzurda olmazsa, mal sahibi onu vermez.
Ancak onun için fidye verir. Muhiyt'te de böyledir.
Şayet, müdarabe malı
bin dirhem olur; müdarip de onunla kıymeti ikibin dirhem olan bir köle satın
alır ve o köle de hata ile, bir cinayet işlerse, —mal sahibinin huzurda
olmaması halinde— muhataba: "Onu ver." veya "Feda eyle."
denilmez. Cinayet sahiplerinin de müdaribe karşı, yapacağı bir şey yoktur.
Köleyi almalarına da bir yol yoktur. Ancak onlar, bu köleden, efendileri gelene
kadar bir kefil alırlar.
Keza, efendisine de
onu vermesi teklif edilmez. Şayet müdarip hazırda bulunmaz ise, —ikisi de hazır
olmadıkça— hiç biri onu feda edemez. Eğer feda ederse, o nafile olur.
Her ikisi de huzurda
bulunurlarsa, köleyi cinayet mukabili verir veya feda ederlerse bu caiz olur.
Bu durumda, fedanın dörte üçü mal sahibine, dörtte biri de müdaribe ait olur.
Bu, İmâm Ebû Hanîfe
(R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.
Eğer onlardan birisi,
vermeyi ihtiyar eder; diğeri de feda etmeyi dilerse, dediklerini yaparlar.
Bedâi"de de böyledir.
İmâm Muhammed (R.A.),
Asi kitabında şöyle buyurmuştur:
Bir adam, diğerine,
bin dirheme müdarabe malı verir; müdarip de onunla bin dirhem kıymetinde bir
köle satın alır (yahut satın aldığı bu kölenin kıymeti» bin dirhemden noksan
veya fazla olur) ve ölenin adamları, köleyi daya ederek, "Onun,
babalarını, kasden öldürmüş olduğunu" söyledikleri halde, köle bunu inkar
eylese; bunun üzerine babaları ölen kimseler, bu köleye karşı beyyine ibraz
ederlerse; hak sahibi olurlar.
Şayet, mal sahibi ve
müdarip hazır olurlar; bu köleye karşı olan beyyine de kabul edilirse, bu
böyledir.
Fakat, her ikisi de
veya sadece birisi hazır bulunmaz ise, Ebû Hafs'ın rivayetine göre, bu durumda
babaları öldürülenlerin beyyinesi kabul edilmez.
İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)
ve İmâm Muhammed (R.A.) indinde her ikisi veya birisi hazır olmazlar ise,
babalan öldürülenlerin köleye karşı beyyineleri kabul edilmez..
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.
Eğer köle, adamı
öldürdüğünü ikrar ederse, hiç şüphesiz ona karşı kısas uygulanır.
Bu durumda, mal sahibi
ve müdarip, ister hazır olsunlar, ister olmasınlar, fark etmez. Şayet köle adam
öldürdüğünü ikrar eder; mal sahibiyle müdarip de hazır bulunurlar ve bu kölenin
söylediklerini yalanlarlar; ölen adamın da iki tane velisi bulunur; onlardan
birisi bu köleyi affeder, diğeri affetmezse; bu durumda af batıl olur.
Eğer müdarip köleyi
doğrular; köle de sermaye ile meşkul olursa, bu durumda müdarip, yabancı
gibidir.
Cn"at U«1o«i«
Vnrm^HnHp cprmflVPVP karSl
hİr ÜStÜnlÜk bulunun müdarip de, kölenin cinayetim kabul
ederse, bu durumda müdaribin hissesine bakılır ve ona: "Hissenin yansını,
affetmeyen veliye ver." denilir.
Eğer onlardan biri
ihtiyar ederse» mudaraba batıl olur. Mal sahibi köleden sermayesini ve kâr
hissesini alır; müdarip ise, hissenin yansını alır. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet, müdarip köleyi
yalanladığı halde, mal sahibi onu doğrularsa, burda iki cihet vardır:
1) Bu
kölenin kıymeti sermaye kadar olabilir. .
2) Bu
kölenin kıymeti, sermayeden daha az veya daha çok olabilir. Şöyleki, sermaye
bin dirhem olur; kölenin kıymeti ondan az olur. Veya kölenin kıymeti ikibin
dirhem olur.
Birinci durumda mal
sahibinin köleyi doğrulaması sahih olur. Ve ona: "Kölenin yansım, cinayet
bedeli ver. Veya diyetin yansını ver." denilir.
Eğer kölenin yarısını
vermeyi ihtiyar ederse, müdarabenin yarısı batıl olur ve yarısı kalır.
Kölenin yarısının
diyetim verirse, yarısı kalır.
Müdarabenin yansı
kalınca, müdarip onu çahştmrsa, mal sahibi, geride kalandan sermayeyi alır.
Eğer kölenin kıymeti
bin dirhem ise mal sahibi sermayenin yarısını alır.
Şayet \ kölenin
kıymeti bin dirhemden noksansa, (Meselâ: Altıyüz dirhemse) onun yansım
ödeyince, geride s.ermayeden yediyüz dirhem kalır. Müdarabe malından, mal
sahibi yediyüz dirhemini alır ve bu durumda artan olursa, şartlarına göre
aralarında taksim ederler.
İkinci duruma gelince,
mal sahibinin doğrulaması hissesine karşıdır; ona: "Hissenin yarısını
ver." denilir (ki, o da kölenin bedelinin sekizde üçüdür) veya:
"Diyetinin yarısını ver." denilir.
Mal sahibi bunlardan
hangisini seçerse seçsin, müdarabe batıl olur. Muhiyt'te de böyledir.
Müdarabe malı ile
satın alman köle, bir adamı kasten öldürdüğünde, bu kölenin kıymetinde bir
fazlalık varsa, bu durumda kısas yoktur.
Bu durumda, o kölenin
kıymeti üç senede alınır. Ve bu alınan müdarabeye karşılık olur.
Kıymetinde fazlalık
yoksa, o zaman duruma bakılır:
Müdaribin elinde,
müdarabe malından bu köleden başka bir mal varsa, yine kıssas yapılmaz.
Müdaribin elinde
başka mal yoksa
kısas yapılır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.
Şayet müdarip, bin
dirheme anlaşma yaparsa, bu mal sahibinin sermayesinden verilir.
Müdarip, ikibin
dirheme anlaşma yaparsa, sermayeden Ödendikten sonra geride kalan kısım şartlan
üzerine aralarında taksim edilir. Meb-sût'ta da böyledir.
Müdaribin elinde, iki
köle bulunup, bunlardan herbirinin kıymeti de bin dirhem olduğunda, bu
kölelerden biri kasten bir adam öldürürse, kısas yoktur. Bu durumda, kölenin
kıymeti ödenir. Hâvî'de de böyledir.
En doğrusunu Allah'u
Teâlâ bilir. [30]
Bir adam-, diğerine
müdarabe malı olarak, bin dirhem verdiğinde, müdarip, onunla, bin dirheme veya
daha az yahut daha çok bedelle bir ev satın alsa, mal sahibi de, o eve şefî
olsa, bu durumda o, müdaripden şüf'a hakkı alıp. Onu müdaribe sermaye olarak
verebilir. Ve o da müdarabe malı olur.
Şayet müdarip,
müdarabe malının bir kısmiyle bir ev satın alır; sonra da mal sahibi, kendi
nefsi için bir yer satın .alır; o da müdaribin aldığı yerin yanında olursa,
işte-o zaman müdarip mal sahibinden şüf'a hakkı alır. Mebsût'ta da böyledir.
Müdarip, müdarabe
malından bir ev sattığında, ona mal sahibi şefi olmak istese, bu~durumda, ona
şüfa hakkı yoktur. O evde, kâr olsun veya olmasın müsavidir.
Mal sahibi, şahsî
evini sattığında müdarip de ona müdarabe malı ile şefî olur ve eğer, müdaribin
elinde müdarabe malı bulunursa, şüfa gerekir. Eğer müdarabe malı yoksa,
müdarabe malında da kâr bulunmazsa, şüf'a yoktur. Eğer kâr varsa, müdarip
şüf'ayı nefsi için alır. Muhıyt'te de böyledir.
İki ecnebi (= yabancı)
müdarabe evinin yanında bulunan bir evi satın aldıklarında eğer o ev müdaribin
elinde olur ve o parasını da vermiş bulunursa bu durumda müdarip, müdarabe için
şüf'a hakkı alır.
Şüf' a teslim olunca
da müdarabe batıl olur. Mal sahibi onu kendi nefsi için alamaz.
Eğer bu ev, müdaribin
elinde değilse ve evde de kâr varsa, şüf'a müdarip ve mal sahibinindir.
Eğer onlardan birisi
teslim ederse, ikincisi kendi nefsi için onun-tamamını alabilir.
Eğer evde kâr yoksa, o
takdirde şüf a yalnız mal sahibinindir. Bedâi"de de böyledir.
Eğer müdarip, müdarabe
bozulana kadar, şüf â hakkı olduğunu bilmez ve o ev ile kârı, sermaye
nisbetinde taksim ettikten sonra, satılan evin şüf asını kendi nefsi için almak
isterse; bu durumda sırf'a ikisinin olur ve aralarında yarı yarıya taksim
ederler.
Bu şahıslardan
herhangi biri, şüf ayı teslim ederse, diğeri tamamını alabilir.
Bir adam, iki kişiye
müdarabe malı verdiğinde, bu şahıslar mal sahibinin şefi' olduğu bir evi satın
alırlarsa, bu durumda mal sahibi, o şahıslardan birinin hissesinden şüf a hakkı
alir; diğerinin hissesinden alamaz.
Şayet şefi' yabancı
olsaydı, yine böyle olurdu.
Eğer müdarip yalnız
bir kişi olur ve şefi'de şüf a hakkı olarak, o evin bir kısmını almak isterse,
bunu yapamaz. Bu durumda şefî'nin mal sahibi veya yabancı bir kimse olması da
müsavidir.
İki kişi, bir adama
müdarabe malı verdiklerinde, bu şahıs bir ev satın alır ve mal sahihlerinin
birisi de bu eve şefi* olur ve bu evin bir kısmını şüf a hakkı olarak almak
isterse, onun, bunu yapmaya hakkı olmaz. Fakat, evin tamamını alabilir veya
terkedebilir.
Müdarabeye şüf a vacib
olup, müdariplerden birisi de bu şüf ayı teslim ederse^ bu durumda ikincisi onu
alamaz.
Şayet sermaye bin
dirhem olur, müdarip de onunla kıymeti bin dirhem veya bundan daha çok yahut
daha az olan bir ev satın alır; iki şefîden biri mal sahibi diğeri ise yabancı
bir kimse olursa; bu şahısların ikisi, o evi yarı yarıya alırlar.
Eğer mal sahibi şüf
ayı teslim eder ve yabancı onu almak isterse, —kıyasa göre— o yabancı, evin
yansını alır. Yapacağı başka bir şey yoktur.
İstihsanda ise,
yabancı da bu evin tamamını alır veya terkeder. Mebsût'ta da böyledir.
En doğrusunu yüce
Allah bilir. [31]
Bir müslümanın, bir
nasraniye (hıristiyana) kârı yarı yarıya olmak üzere müdarabe malı vermesi
caizdir. Ancak bu mekruhtur.
Eğer nasrani, şarap ve
hınzır ticareti yaparsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu müdarabe de caizdir.
Bu durumda müslümana
uygun düşen, o kârı tasadduk eylemekdir.
İmâmeyn'e göre ise,
içki ve domuz ticareti caiz olmaz.
Şayet bu hıristiyan
lâşe satın alır, onun karşılığında da müdarabe malı verirse, bu durumda, bu
şahıs, —bütün alimlerimize göre— onu tazmin eder.
Eğer bu hıristiyan
faizcilik yapar ve bir dirhem karşılığında iki dirhem satın alırsa;,bu
ahş-veriş fasid olur. Fakat tazminat gerekmez. Kârı aralarında şartlarına uygun
olarak taksim ederler.
Bir müslümanın, bir
nasrâniden (= hıristiyandan) müdarabe malı almasında bir beis yoktur.
Bu, mekruh da
değildir.
Şayet o malla içki,
domuz veya lâşe satın alır ve müdarabe malını da peşinen öderse, işte bu
muhalefettir ve bu durumda tazminat gerekir. Eğer kâr ederse o kâr reddedilir.
Yani kimden alınmışsa —ve o şahıs biliniyorsa— ona geri verilir.
Şayet bilmiyorsa,
müslüman o kâr'ı tasadduk eder ve mal sahibi nasraniye, ondan bir şey vermez.
Bir müslümanın, başka
bir müslümanla bir hıristiyana müdarabe malı vermesi kerâhatsız caiz olur.
Mebsût'ta da böyledir.
Bir harbî güvenceli
olarak bize geldiğinde, bir müslüman, kârı yarı yarıya olmak üzere ona,
müdarabe malı verir; o harbî de, bu malı başka bir müslümana emanet bıraktıktan
sonra dar-i harbe gidip, sonra tekrar .] gelerek emanet bıraktığı yerden o malı
alır ve onunla alış-veriş yaparsa, \ bu durumda o, kendi nefsi için alıp satmış
olur ve sermayeyi sahibine tazmin eder. O öder.
Şayet harbî o mal ile
dâr-i harbe gitse ve orda alıp satsaydı; işte o, kendinin olurdu; tazminat da
gerekmezdi. Çünkü, mal sahibinin izni olmaksızın dâr-i harbe gidince, müstevli
olmuş olur.
Eğer mal sahibi ona
izin verir o da dâr-i harbde alıp satarsa; bu durumda kâr'ı, aralarında
—şartlarına uygun olarak— taksim ederler. Mebsût'ta da böyledir.
Şayet müslümanlar,
dâr-i harbe girerek, o malı zabdederlerse, bu durumda sermaye de, kârdan mal
sahibinin hissesine düşen miktar da mal sahibinin olur. Geride kalanın tamamı
ise, bütün müslümanların olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de,böyledir.
Güvenceli olarak, iki
harbî dâr-i İslam'a girdiklerinde, onlardan birisi, diğerine "kârı, yarı
yarıya olmak üzere" müdarabe malı verir; sonra da onlardan birisi, dâr-i
harbe giderse, bu müdarabe bozulmaz. Mebsût'ta da böyledir.
Harbî olan bir kimse,
bir müslümana müdarabe rnalı verir; sonra da, —mal sahibinin izniyle— bu müslüman,
dâr-i harbe giderse, bu durumda bu müslüman müdarip olarak gitmiş olur.
hızânetü'l-Müftîn' de de böyledir.
İki harbîden birisi,
diğerine —kârdan yüz dirhemi, onun olmak üzere— müdarabe malı verirse, bu
müdarabe fasiddir. Bu, iki müslüman ve iki zimmî rnenzilindedir. Ve bu durumda
İslâm ahkamı iltizam edilir. Onlar, bizim yurdumuza güvenceli olarak
girince, fasid müdarabe konusunda dâr-i
İslâm ile dâr-i harp aynıdır. Mebsût'ta da böyledir.
Bir müslüman veya bir
zimmî, güvenceli olarak dâr-i harbe girdiğinde, orada bir harbîye —kârdan yüz
dirhem vermek üzre— müdarabe malı verse; veya bu şartla, bu şahıslara, bir
harbî müdarabe malı verse, işte bu caiz olur.
Bu durumda, İmâm Ebû
Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed—çatlarına eöre— aralarında taksim edilir. Yüz dirhemden
başka kâr etmezse, kârın tamamı müdaribin olur.
İmâm Ebû Yûsuf
(R.A.)'a göre ise, bu müdarabe fasiddir. Ve mü-daribe ecr-i misil vardır.
Eğer bu malda, yüz
dirhemden başka kâr yoksa, işte bu yüz dirhem müdaribin olur.
Eğer kâr, yüz
dirhemden noksan ise, işte o, müdâribindir. Maİ sahibinden başka bir şey iddia
edemez. Hâvî'de de böyledir.
Dâr-i harbe güvenceli
olarak giren bir müslüman, orada bir adama müdarabe malı verdiğinde, bu şahıs
orada müslüman olur ve yüz dirhem kârla bize gelemez veya kârdan o kadarı
alırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu müdarabe caizdir. İmâmeyn'e göre
ise, bu mudaraba fasiddir. Mebsût'ta da böyledir. [32]