1.
Kadını Kocasına Karşı Kışkırtan Kimsenin Hâli
2.
Bir Erkekten Karısını Boşamasını İsteyen Kadının Durumu. 8
4.
Sünnete Uygun Olan Boşama Şekli
5.
Karısını Boşadıktan Sonra Şahitsiz Olarak Ona Dönmek İsteyen Kişi
6.
Kölenin (Karısını) Sünnî Olarak Boşaması
7.
Nikahtan Önce Talak(In Hükmü)
9-10.
Karısını Üç Talakla Boşayan Kimsenin Bir Daha Karısına Dönmesi Neshedilmiştir
10-11.
Talakta Geçerli Olan Sözler Ve Amellerde Nîyyetin Önemi 30
11-12.
Erkeğin Karısını Kendisinden Boşanıp Boşanmamakta Muhayyer Bırakması
12-13.
(Kişinin Karısına) "Senin İşin Kendi Elindedi” Demesinin Hükmü
13-14.
Elbette (Sözüyle Yapılan Boşama) Hakkında
14-15.
İçinden Karısını Boşamayı Geçiren Kimsenin Durumu
15-16.
Karısına "Bacım" Diye Hitabeden Kimsenin Durumu
17-18.
Hul'u (Menfaat Karşılığında Kocanın Karısını Boşaması) 53
18-19.
Hür Veya Köle Bir Erkekle Evli İken Hürriyetine Kavuşan Bir Câriye(Nin
Nikahının Feshi)
19-20.
(Berire Hürriyetine Kavuştuğu Zaman) Kocasının Hür Olduğunu Söyleyenler
20-21.
Hürriyetine Kavuşan Bir Cariyenin Nikahını Feshetme Muhayyerliği Ne Kadar Sürer?
22-23
(Gayri Müslim) Karı-Kocadan Birinin Müslüman Olması
23-24.
Karısından Sonra Müslüman Olan Bir Kimseye Karısı Ne Zaman Geri Verilir?
24-25.
Dörtten Fazla Hanımla Ya Da İki Kız Kardeşle Evli İken Müslüman Olan Bir
Kimsenin Durumu
25-26.
Anne Babadan Biri Müslüman Olunca Çocuk Hangisinin Yanında Kalır?
27-28.
Erkek Hanımının Doğurduğu Çocuğun Kendisinden Olup Olmadığından Şüphelenecek
Olursa
29-30.
Bir Kimsenin Zinadan Doğan Bir Çocuğun
Kendisine Ait Olduğunu İddia
Etmesi
30-31.
Kaifler (İz Ta'kibi Mütehassısları)
33-34.
"Çocuk Sahibu'l-Firaş'a Aittir"
34-35.
Çocuğu Himayesine Almakta Öncelik Hakkı Kimindir?
35-36.
Boşanmış Kadınların İddet Beklemesi
36-38.
Erkeğin Boşadığı Karısına Dönmesi
37-39.
Bâin Talâkla Boşanan Kadının Nafakası
38-40.
Fatıma Bint Kaysın Rivayetini Kabul Etmeyenler
39-41.
Üç Talakla Boşanmış Olan Bir Kadın İddet Beklerken Gündüzün Dışarı Çıkabilir
41-43.
Kocası Ölen Bir Kadının Bir Süre Yas Tutması
42-44.
Kocası Ölen Bir Kadın (Îddetini Beklerken Kocasının Evinden Başka Bir Yere)
Taşınabilir Mi?
43-45.
“Kocası Ölen Bîr Kadın İddetini İstediği Yerde Geçirir" Diyenlerin
Delilleri
44-46.
Kocası Ölen Bir Kadının İddeti İçinde Kaçınması Gereken Davranışları
45-47.
(Kocası Ölen) Hamilenin İddeti
47-49.
Üç Talakla Boşanmış Olan Bir Kadın Başka Bir Kocayla Evlenmedikçe İlk Kocası
Ona Dönemez
48-50.
Zinanın Büyük Günah Olduğu
Bağı çözmek, serbest bırakmak
manalarına gelen "talak" kelimesi, İslama mahsus bir kelime değildir.
Bu kelime, tslâmiyyetten önce de arap-lar arasında bilinmekte ve
kullanılmaktaydı. Fakat o zamanlar araplar talak sayısını üçle
kayıtlamazlardı. Ancak tslamiyyet geldikten sonra talak sayısı üçle
sınırlandırılmıştır, imam Mâlik'in Urve'den naklettiği şu hadis-i şerif bu
meseleyi çok açık bir şekilde dile getirmektedir. "İslâmdan önce bir adam
karısını.boşayıp daha iddeti bitmeden ona dönmek istese, bin talakla dahi
boşasa, karısına dönebilirdi. (O zaman) adamın biri (zulmetmek kasdıyla)
karısını boşadı, iddetinin bitmesi yaklaşınca ona döndü. Sonra tekrar boşadı.
Sonra da; "Vallahi bana dönmene engel olacağım, (îddetinin bitmesi
yaklaşınca sana dönüp tekrar boşamakla iddetin uzayıp gideceğinden) başka
kocayla da evlenemiyeceksin" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah
"(Vukuundan sonra tekrar kan-koca hayatına dönülebilecek olan) talak
ikidir. (Bu iki talaktan sonra koca karısına dönerek) ya iyilikle evliliği
sürdürür, ya da istediği kişi ile evlenmesi için kadını serbest bırakır.”[1]
âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine o günden itibaren karısını boşayan ve
boşamayan herkes eski âdetlerini bırakarak, Allah'ın emri üzerine hareket
ettiler."[2]
Fıkhî bir terim olarak
talak kelimesi "Belli sözlerle evlilik bağını çözmek ve kaldırmak"
anlamında kullanılır. Belli sözlerin bir kısmı sarihtir.Talak (boş) kelimesinin
sarih olduğunda ittifak, *Firak", ve "Seran" kelimelerinin
sarihliliğinde ihtilaf vardır. Bu iki kelime Kur'ân-ı Kerimde talak manasında
kullanıldığı için İmam Şafiî bunları da sarih kabul etmiştir. Geri kalanları
ise, kinaye kabilindendir.[3]
Boşamada sarih kelime
kullanılmış ise, Hâkim; niyyet ve karine aranmadan diğer şartlar da bulununca
evliliğin sona erdiğine hükmeder. Kinaye ne v'inden olan sözlerin aynı
neticeyi doğurması ise, niyet ve karinelere bağlıdır.
Şurasım unutmamak
gerekir ki Islâmiyyet, boşanmaya giden yolu uzatmış, eşlerin prensip olarak
ilk defa birbirleriyle anlaşma ve uzlaşma zemini aramalarını teşvik etmiştir.
Bu bakımdan Kur'ân-ı Kerim'de erkeklerle kadınların iyi geçinmeleri
emrolunmuştur. Saadet ve sevgi karşılıklı fedâkârlıklarla olur. Ve karşılıklı
teslimiyetle devam eder? Erkek kadının bazı özelliklerini beğenmeyebilir. Fakat
bunlan asla bir geçimsizlik vesilesi yapmamalıdır. Zira kadında, kendisinin
hiçbir zaman sahip olamayacağı ve de hoşuna giden huylar da bulunabilir.[4]
Eşler arasında
geçimsizlik türlü sebeplerden çıkabilir. Karı-koca bu geçimsizliği önce kendi
aralarında gidermeye çalışmalıdırlar. Eğer başarıya ulaşılamazsa iki tarafın
ailelerinden birer hakeme baş vururlar. Âlimlerin çoğunluğuna göre karı-koca,
anlaşmazlık büyüdüğünde hâkime başvururlar. Hâkim de onların aralarını bulması
için bu işe layık iki hakem tayin eder. Âyet-i kerime'de; "Hakemler eğer
barıştırmak isterlerse, Allah eşlerin aralarını bulur, düzeltir."[5]
buyurulmaktadır. Hakemler bütün gayretlerine rağmen barışmayı sağlayamazlarsa,
talak yani boşanma safhaları başlar.
Görülüyor ki, boşanma
bir zaruretin, kaçınılmaz bir durumun neticesinde mubah kılınmış, Kur'ân-ı
Kerim'de "Kadınlar size itaat ederlerse, aleyhlerine bir yol
aramayın."[6] buyurularak zarûretsiz
boşama yasaklanmıştır. Hz. Peygamber'de "Evleniniz, fakat boşamayım z.
Çünkü Allah zevke düşkün erkeklerle zevkine düşkün kadınları sevmez."[7]
buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber "Allah teâlâ'ya, helal kıldığı şeylerin
en sevimsizi talaktır."[8]
buyurmuştur.
Boşama zaruret haline
gelince de işi uzatmak anlamsız ve tehlikelidir. Çünkü eşler arasındaki
karşılıklı sevgi ve saygı kalkıp aralarım düzeltme imkânı ve ihtimali
kalmayınca karşımıza üç yol çıkar.
a) Nefret ve
geçimsizliğe rağmen evliliğin devamında ısrar.
b) Evlilik
hukuken mevcut olduğu halde, eşleri muvakkaten ayırmak.
c) Artık
çekilmez bir yük hâline gelen evlilik bağını çözerek eşleri birbirinden
ayırmak.
Bu yolların hepside
aile saadetini sağlamaktan uzak olduğu gibi aynı zamanda eşlerin hayatını
zindana çevirecek yollardır. Neticeyi şu şekilde özetlemek mümkündür.
1. Eşler
birbirleri için çekilmez bir yük haline geldikleri zaman talaka baş vurmak
mubahtır.
2. Eğer
kadın, sözleri ve fiilleriyle kocasını ve başkalarını incitmeyi, adet haline
getirmişse veya namazını kılmıyorsa kocasının onu boşaması müstehabdır. Nitekim
îbn Mesud (r.a.) "kadının mehri üzerimde
bir borç olarak Allah'ın huzuruna
varmam benim için namaz kılmayan bîr kadınla birlikte yaşamamdan daha
hayırlıdır." der.
3. Erkeğin
erkeklik organım kaybetmek veya cinsi kudretini yitirmek gibi evlilik bayatını
devam ettirme imkânından mahrum kalması halinde ailesini boşaması üzerine vâcib
olur.
4. Sebepsiz
olarak boşamak ise, mekruhtur. Nitekim "Allah teâlâ'ya helâl kıldığı
şeylerin en sevimsizi talaktır." anlamına gelen 2178 numaralı hadis de
bunu ifade etmektedir. Çünkü bir şeyi Allahm sevmeyip, ona buğz ettiği halde
haram olmayışı, o fiilin mekruh olduğunu ortaya koyar.
5. Haram
olan-talak. Bu da “Bid'i talâk" ismi verilen ve sünnî talaka aykırı olarak
yapılan boşama şeklidir. Yani kendisiyle daha önce zifâfâ girilmiş, bir kadına
hayız hâlinde iken veya temizlenip de cinsî münâsebette bulunduktan sonra veya
bir temizlik süresi içinde birden fazla uygulanan talaktır.
Talakın şartı: Kocanın
akıl, baliğ ve uyanık olması, kadının nikâhlısı olması, yahut boşanmağa, mahal
sayılacak bir iddet içinde bulunmasıdır.
Talâkın rüknü: Kadını
boşarken söylenen sözdür.
Talakın sebebi:
Huyların birbirine uymaması halinde kurtulma ihtiyacını sağlamaktır.
Talakın hükmü: Talâk-ı
ric'ide iddetin bitmesiyle talak-ı bâinde ise, derhâl ayrılığın vuku*
bulmasıdır.
Talâk'ın kısımları:
1- Ahsen (en
güzel) olan sûnni talâk, Kadını cima' etmediği bir temizlik devresinde bir defa
boşayarak iddeti geçinceye kadar terketmektir.
2- Hasen
(güzel) olan sûnni talâk içinde cima' bulunmayan üç temizlik devresinde birer
defa boşamaktır.
3- Bid’i
talâk: Bir defada üç sayı ile boşamak, yahut hayız halinde boşamaktır.
Talak vukû'u
bakımından da ikiye ayrılır
1- Ric'i
talak: Talakta kullanılan sarih sözlerle yapılan talak,
2- Bain
talak: Kinaye sözlerle verilen talaktır.[9]
2175. ...Ebu
Hureyre (r.a.)'den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki:
"Kadım kocasına,
köleyi de efendisine karşı kışkırtan kimse, bizden değildir."[10]
Bir kimsenin bir
kadını kocasından soğutarak, ondan ayırmak maksadıyla, o kadının yanında
kocasının kötülüklerinden veya onun çirkinliğinden bahsetmesi haram olduğu
gibi, çeşitli hilelerle bir köleyi kandırıp efendisine karşı kışkırtması da
haramdır. Çünkü bu gibi hareketler aile fertlerinin aralarının açılmasına, aile
ocaklarının sönmesine ve dolayısıyla cemiyet bünyesinde tehlikeli bozulmalara
sebeb olur. Bu yüzdendir ki müslümanların arasının açılmasına sebeb olan,
birinin dünürlüğü üzerine dünürlükte bulunmak, birinin talib olduğu bir mala
talib olmak, müşteri kızıştırmak gibi bütün davranışlar yasaklanmıştır. Hadis-i
Şerifte bir erkeğin, bir kadını kocasına karşı kışkırttığından bahsedilmekle
yetinilip te erkeklerin karılarından soğutulduğundan bahsedilmemesi,
genellikle kışkırtılanların kadınlar olmasındandır. Aslında bir erkeğin karısı
ile arasını açmaya çalışmakta aynı derecede haramdır.[11]
2176. ...Ebu
Hureyre (r.a.)'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu":
"Hiçbir kadın, kız
kardeşinin kabını boşaltmak için onun boşanmasını isteyemez. (Kadın istediği
kimseyle) evlensin, onun nasibi ancak Allah'ın kendisine takdir ettiği şeydir.”[12]
Bir kadının herhangi
bir erkekle karısının arasını açmak istemesi şu sebeplerden ileri gelebilir.
1. O erkeğin
karışım boşayıp da kendisiyle evlenmesi için,
2. Karısını
boşatmak ve o erkeğin sadece kendisine kalmasını sağlamak için,
3. Saadetini
kıskandığı kadım bu saadetten mahrum etmek için.
Metinde geçen "Hiçbir
kadın kızkardeşinin kabını boşaltmak için onun boşanmasın! isteyemez."
cümlesi, bu hadis-i şerifte birinci ve ikinci sebeplerin tahrikiyle bir kadını
kocasından boşatan kadınların kasdedildiğine delâlet etmektedir. Binaenaleyh bu
cümleden murad bir kadının bir erkeğe karısını boşattırarak onunla kendisi
evlenmek ve o kadının nafaka ve şâire gibi şeylerinden istifâde etmek
istemesidir. Bu manâ mecazen "kabını boşaltmak" ta'biriyle ifâde
olunmuştur.
Kızkardeşten maksat
ise, aynı anne ve babadan dünyaya gelen, aralarında kanbağı bulunan, hakiki
manadaki kız kardeş değil, kendisinin dışında herhangi bir müslüman kadındır.
Nitekim İbn Hibban'ın rivayet ettiği şu hadis-i şerif de bunu ifade
etmektedir: "Hiç bir kadın, kızkardeşinin kabını boşaltmak için onun
boşanmasını isteyemez. Çünkü her müslüman kadın, diğer bir müslüman kadının
kardeşidir."[13] Bu
bakımdan her kadın kendine çıkacak talibi beklemeli, bir kadın: kocasından
bojauiftlrak' onun yerine kendisinin geçmesini arzu etmemelidir. Esasen bir
kadını boşattırarak onun yerine geçmek bir kadının, elinde değildir. Allah
istememişse ne kadar uğraşsa da buna muvaffak olamaz. Metinde geçen "Onun
nasibi ancak Allah'ın kendisine takdir ettiği şeyden ibarettir" cümlesinin
anlamı da budur.
Ancak kadının kocasından
boşanmasını mübâh kılan durumların ortaya çıkması halinde, o kadına nasihat
kabilinden kocasından boşanması tavsiye edilebilir. Kadının kocasından zarar
görmesi veya kocasının karısından zarar görmesi, erkeğin aşırı derecede
ayrılmak arzusunda bulunması gibi haller bu gibi tavsiyeyi mübâh kılan
sebeplerdir.[14]
2177.
...Muhârib'den; demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
"Allah, kendisine talaktan daha sevimsiz gelen helâl yaratmamıştır."[15]
2178. ...İbn
Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Helâl(ler)in yüce Allah'a en sevimsiz olanı talaktır"[16]
"Helal" kelimesi
haramın zıddıdır ve
vâcib, mendup, mekruh, farz terimleri de bu kelimenin kapsamı içerisine girmektedir.
Bu kelime, bu hadis-i
şerifte mekruh anlamında kullanılmıştır. Çünkü Allah'ın sevmediği bir şeyin
helal olması, onun mekruh olduğunu gösterir.
Talak bölümünün giriş
kısmında ifade ettiğimiz gibi cevaz sınırından farza kadar çıkan, yasak
sınırları içerisinden de harama kadar inen talak'ın vâcib, mendup, caiz, ve
haram çeşitleri yanında bir de mekruh obnı vardır.
Kadı Iyaz'a göre ise,
talak sebebsiz yere eşlerin menfaatini ortadan kaldırmaktan başka birşey
olmadığından haramdır.
Hanefi ulemasından
Kemalüddin b. Hûmâm'a göre, bu hadis-i şerif talakın haram değil, helal
olduğuna delâlet etmektedir. Ancak bu cevazın dayanağı ihtiyaç ve zarurettir.
Böyle bir durum olmadan boşamanın yasak oluşu, "Mubah ve helalin Allah
nezdinde en sevimsiz olanı boşamadır” ve "Allah, zevkine düşkün ve çok
boşayan kişilere lanet eder" hadisleri ile sabittir.[17]
2179.
...Abdullah b. Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre kendisi] Rasûlullah
(s.a.) zamanında karısını hayızlı iken boşamış bunun üzerine, Ömer b. el-Hattâb
bu durumu Rasûlullah (s.a.)'a sormuş, Rasûlullah (s.a.) şöyle cevap vermiştir;
"Ona emret,
karısına dönsün. Sonra (hayızından) temizlenip (tekrar) bir hayz (daha) görüp
sonra (tekrar) temizleninceye kadar (nikahı altında) tutsun. Bundan sonra
isterse tutar, isterse temasta bulunmadan önce boşar. İşte Aziz olan Allah'ın,
kadınların içinde boşanmasını emrettiği iddet (dönemi) budur."[18]
Sünnî talak
"kitaba ve sünnete uygun olarak verilen talak" demektir ki kişinin, hanımını hiç temasta
bulunmadığı bir temizlik halinde bir ric'î talak ile boşamasıdır.
Nitekim Abdullah b.
Mesud'un rivayet ettiği, "sünnet olan talak, kişinin karısını temiz iken
ve onunla cinsî temasta bulunmadan boşamasıdır"[19]
anlamındaki hadis bu manâyı ifade etmektedir. Buradaki sünnetin mânâsı
"sevap celbeden sünnet" demek değil, "muahazeyi icabetmeyecek
şekilde sabit olan" manasınadır. Çünkü talak hadd-i zatında bir ibâdet
değildir ki ona sevab verilsin. Burada murad onun mubah olmasıdır. Evet kadını
bid'î talakla boşamaya sebeb varken, kocası sabreder de vakti gelince sünni
şekilde boşarsa, günaha girmekten sakındığı için sevaba girer. Yoksa talaktan
kaçındığı için bir sevap yoktur. Zina etmek için bütün sebepler mevcut olduğu halde
bir adamın kendini zinadan muhafaza etmesi gibi ki, sevaba girer, fakat zina
etmediği için değil, kendini tuttuğu içindir. Zira sahih kavle göre kulun
mükellef olduğu şey, yokluk değil, kendini tutmasıdır.[20]
İmam Mâlik'e göre,
"Rasül-i Ekrem’in, Hz. İbn Ömer'e hayız hâlinde boşamış olduğu kadına
dönmesini emretmesi, vücûb ifade eder. Binaenaleyh karısını hayızlı iken
boşayan bir kimsenin ona dönmesi icâb eder. Dönmediği takdirde talakı geçerli
olmakla beraber bid'at ve haram işlemiş olur.
Hanefî ulemasından
Hidâye müellifi Burhaneddin el-Merğinânî de bu görüşü tercih etmiştir. Diğer üç
mezheb imamına göre ise, hayız halinde talak vermek caiz ise de bunu temizlik
halinde vermek menduptur. Çünkü Rasûl-i Ekrem'in İbn Ömer'e gıyabî olarak
verdiği emr vucûb değil, men-dupluk ifâde eder. Ancak dönüşün, talak hakkının
üçünü de kullanmamış olana söz konusu olup, talak haklarının üçünü de kullanan
kimseler için mümkün olmadığını unutmamak gerekir. Metinde geçen temizlik
kelimesiyle kadının hayız kanının kesilmesi mi, yoksa kadının kanın
kesilmesini müteakib yıkanması mı, kasd edilmiş olduğu meselesi, ulema arasında
ihtilaflıdır. Bu her iki görüş de imam Ahmed'den rivayet edilmiş olmakla
beraber, bu kelimeyle kadının hayzı müteakib yıkanması kasd edildiği görüşü
tercih edilmiştir. Nitekim Nâfi'den rivayet edilen şu hadis-i şerif de buna
delâlet etmektedir: "Abdullah b. Ömer karısını hayızlı iken bir talak ile
boşamıştı. Bunun üzerine (babası) Ömer (r.a.) Rasûlullah (s.a.)'e giderek
durumu nakletti. Rasûlullah (s.a.) O'na şöyle buyurdu:
"Abdullah, emret
de karısına dönsün. Kadın hayızdan kurtulup da yıkanınca ona dokunmasın. Kadın
ikinci defa hayızlı olup ondan yıkanınca ona yaklaşmadan boşasın. Evliliğin
devamını istiyorsa kadım bırakmasın. İşte bu, kadınları boşamak için Allah'ın
takdir ettiği müddettir."[21]
Görüldüğü gibi,
Nesâî'nin rivayet ettiği bu hadis, metinde geçen temizlik kelimesinin, kadının
hayız kanının kesilmesini müteâkib yıkanması anlamında kullanıldığına delâlet
etmektedir.
Mezheb imamlarından imam
Malik (r.a.)'de bu görüştedir. Mevzumuzu teşkil eden Ebu Davud hadisinden
anlaşıldığına göre karısını hayız halinde boşayan kimse için müstehab olan
hemen karısına dönmektir. Şayet karısını boşamak niyetini taşıyorsa, hayızdan
sonraki temizlik vaktinde de kadına dokunmadan ikinci hayızdan sonraki
temizlik vaktini bekler ve o zaman talak uygular, veya boşamaz. Hanefi
mezhebinde zahir olan kavil budur. Ancak Tahâvî'ye ve imam Ebu Hanife'den gelen
bir rivayete göre ise, karısını, talak vermiş olduğu hayız devresinden sonraki
temizlik devresi içerisinde boşar.[22]
Kadını ikinci hayızdan temizleninceye kadar bekletmekteki hikmet, onun hâmile
olup olmadığını iyice tesbit etmek ve şayet hamileliği anlaşılırsa, kocanın
düşünmesine bir fırsat vererek evlilik hayatına tekrar dönmelerini sağlamaktır.[23]
1. Bir
kimsenin karısını hayızlı iken veya cinsî münâsebette bulunduğu temizlik anında
boşaması haramdır. Bu durumda olan bir kimsenin derhal karısına dönmesi
vâcibdir. İmam Mâlik bu görüştedir. İmam Ahmed'in de bu görüşte olduğuna dair
bir rivayet varsa da imam Ahmed'in meşhur olan görüşüne göre bu durumda olan
bir kimsenin ailesine dönmesi müstehabtır. Ulemanın büyük çoğunluğunun görüşü
de budur. Bu görüşte olan ulemaya göre, nasıl ki bir kimsenin evlenmesi farz
değilse, bu nikahı devam ettirmesi de aynı şekilde farz değildir. Hanefî
ulemasından Hidâye sahibi mevzu-muzu teşkil eden Ebû Dâvud hadisine dayanarak
imam Mâlik'in görüşünü benimsemiştir. Hidâye sahibine göre "mademki hayız
içinde talak vermek yasaklanmıştır. O halde hayız müddeti bitmeden kadına
dönerek bu süre içerisinde nikahı devam ettirmek de vâcib olur.[24]
Mâlikî ulemasının büyük çoğunluğu bu durumda olan bir erkeğin hayız içerisinde
karısına dönmemesi hâlinde, temizlik halinde dönmesi icabettiğini söylerken
yine Mâlikî ulemasından Eşheb, kadın temizlendikten sonra artık ona dönmesi gerekmediğini
söylemiştir. Fakat tüm fukaha, karısını hayızlı iken boşayan bir kimsenin,
kadının iddeti sona erdikten sonra ona dönmesi gerekmediği görüşünde
birleştikleri gibi karısını kendisiyle cima'da bulunduğu temizlik halinde
boşayan bir kimsenin de iddet sona erdikten sonra dönmesi gerektiğinde görüş
birliğine varmışlardır. İbn Battal ise, Şafiî ulemasından Hannatî'nin
"Karısını cirfıa'da bulunduğu temizlik halinde boşayan kimsenin iddet
bittikten sonra karısına dönmesi gerektiğini" söyleyerek ulemaya muhalefet
ettiğini söylemiştir.
Yine tüm ulemanın bu
mevzuda görüş birliğine vardığı meselelerden biri de kendisiyle hiç münâsebette
bulunmadığı karısının hayizlı iken boşa-yan bir kimsenin ona dönmesi
gerekmediği meselesidir. Her ne kadar Hanefî ulemasından İmam Züfer aksini
iddia etmişse de Hz. İmamın bu görüşüne itibar edilmemiştir.
Şafiî ulemasından imam
Nevevî'nin beyânına göre, hayızh iken boşanan bir kadın, şayet hâmile olursa,
Şafiî mezhebinin sahih olan görüşüne göre bu talak haram değildir. Çünkü hayızh
kadını boşamanın yasaklanması kadının iddet süresinin uzamasını önlemek
içindir. Zira bu durumda kadının hayız süresinin hesabı zorlaşır. Fakat hayızh
olan bir kadının iddet süresi, çocuğunu dünyaya getirmekle sona ereceği için
onun iddet süresinin tesbitinde bir zorluğun çıkması söz konusu değildir.
2. Bir
kimsenin hayızh olan karısına hitaben "Sen temizlendiğin vakit
boşsun" demesiyle karısı boş düşmez. Çünkü metinde geçen "bundan
sonra isterse tutar, isterse temasta bulunmadan önce (onu) boşar" cümlesi
o kişinin mutlak olarak o kadına dönüp dönmemekte muhayyer olduğunu ifâde
etmektedir. Bu da söz konusu kimsenin bu sözüyle o kadının boş düşmeyeceğini
gösterir.
3.
İçerisinde kadınla cinsî münâsebette bulunulan temizlik döneminde kadım boşamak
haramdır. Ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Çünkü metinde geçen
"...temasta bulunmadan önce boşar..." sözü, bunu ifâde etmektedir.
4.
"Kuru"' kelimesi temizlik mânâsına gelir.
5. Bir aracı
vasıtasıyla verilen emir, âmirin doğrudan doğruya bizzat verdiği emir gibidir.[25]
2180. ...
Nâfî'den rivayet edildiğine göre İbn Ömer karısını hayızh iken bir talakla
boşamış. (NâfF rivayetine devam ederek önceki) Mâlik hadisinin mânâsını
(nakletmiştir.)[26]
Önceki hadis-i şerifin
kaynaklarını verirken belirttiğimiz gibi bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir.
Bu hadis-i, Müslim şu mânâya gelen lâfızlarla rivayet etmiştir: "Abdullah
(b. Ömer) karılarından birini hayız hâlinde bir talakla boşamış da Rasûlullah
(s.a.) karısına ric'at etmesini ve karısı temizlenip de ikinci bir hayız
görünceye kadar onu yanına alıkoymasını ve kadına hayızdan temizleninceye kadar
da mühlet vermesini kendisine emretmiş. Şayet kadını boşamak isterse kadın
temizlendiği vakit, onunla cima etmeden boşamasını, Allah'ın emrettiği iddetin
bu olduğunu bildirmiş. Müslim der ki: "Leys bir talak" sözünde
belleyişli davranmıştır. Başka râviler burada hataya düşerek bir talak yerine
"üç talak" sözünü rivayet ettikleri için Müslim, Leys'in
rivâyetîn-dekİ doğruluğa işaret etmek maksadıyla hadisin sonuna bu ta'likî
ilâve etmiştir. Nitekim Müslim'in diğer rivayetleri de Leys'in bu rivayetinin
doğruluğunu te'yid etmektedir.[27]
Karısını hayızlı iken
boşayan kimsenin ona dönmesi ve boşamakta kararlı ise, ikinci bir hayızı takib
eden temizlik döneminin beklenmesi farzdır. İmam Mâlik ile Ebu Yusuf ve İmam
Muhammed bu görüştedirler. İmam Ahmed ile Şafiî'nin de bu görüşte olduğu rivayet
edilmişse de sahih olan rivayete göre sözü geçen bu iki mezhep imamıyla
birlikte imam Ebu Hanife hayız hâlinde verilen talakın caiz, fakat talakı
temizlik halinde vermenin mendup olduğu görüşündedirler.[28]
2181. ...îbn
Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre kendisim karısını hay izli iken boşamış
da (babası) Ömer, bunu Peygamber (s.a.)'e anlatmış bunun üzerine Rasûlullah
(s.a.) "O'na emret karısına dönsün, sonra onu ya temizlendiğinde ya da
hâmile iken boşasın" buyurmuştur.[29]
Bu hadis hayızlı iken
karısını boşayan bir kimsenin kansma döndükten
sonra, boşamak için ikinci
hayızdan sonraki temizlik devresini beklemesinin müstehab olduğunu
söyleyen imam Ebu Hanife ile imam Ahmed'in ve taraftarlarının delilidir. Çünkü
bu hadiste söz konusu erkeğin karısını boşamak için ikinci hayızdan sonraki
temizlik halini beklemesi isteniyor. Sözü geçen ulema bu hadise bakarak (2179
numaralı hadis) bu durumda olan bir erkeğin karısını boşamak için temizlik
halini beklemesine dair emrin istihbab için olduğunu söylemişlerdir.[30]
1. Bir
kimsenin karısını hayızlı iken boşaması haramdır.Binaenaleyh bu durumda olan
bir kimsenin karısına dönmesi icâbeder. Şafiî ulemasından Nevevî'nin beyânına
göre "Hayızlı kadını rızası olmadan boşamanın haram olduğunda bütün ulema
ittifak etmişlerdir". Ancak bu talak yine de vakidir. Haricilerle
Rafizîler bu bâbda ehl-i sünnet imamlarına muhalefet ederek hayız hâlinde
yapılan talakı hükümsüz saymışlardır.
2. Karısını
hayızlı iken boşayan bir kimseye, karısına dönmesi ve boşamak için, içinde
talak verilen hayızdan sonraki ikinci temizlik devresini beklemesi emredilir.
İmam Ebu Hânife bu görüştedir. İmam Şafiî ile imam Ahmedin de bu görüşte
olduklarına dair bir rivayet vardır. Sözü geçen nıez-heb imamlarının üçü de
hayız hâlinde verilen talakın sünnete aykırı olduğu meselesinde ve sünnete
uygun olan talakın, içerisinde cima bulunmayan temizlik hali olduğunda ittifak
etmişlerdir. Delilleri ise 'kadınları bo-şadiğımz zaman iddetleri içinde
boşayın"[31] âyeti kerimesidir.
Ayrıca karısını hayız
hâlinde boşayan bir kimsenin karısına dönmesinin hükmü ulema arasında
ihtilaflıdır. Şâfiîlerle, Evzâî, imam A'zam, şâir Küfe uleması, imam Ahmed b.
Hanbel ve diğer birçok ulemaya göre bu erkeğin karısına dönmesi müstehabtır.
Malikilerle Hanelilerden Hidâye sahibi ve bir rivayette imam Ahmed vacib
olduğu görüşündedirler.[32] Ancak
bu dönüşün üç talak hakkını kullanmamış olanlar için söz konusu olduğunu
unutmamak gerekir. Binaenaleyh üç talak hakkını da kullanmış olan bir kimsenin
karısına dönmesi mümkün değildir.
3. Metinde
geçen "sonra onu ya temizlendiğinde ya da hâmile iken boşasın" sözü
bir kadını hâmile iken boşamanın sünnete aykırı olmadığını bu şekilde verilen
bir talakın "sünnî talak” olduğunu ifade etmektedir. Binaenaleyh kişi,
böyle bir kadını icabı halinde istediği vakitte boşayabilir. Ulemanın büyük
çoğunluğu bu görüştedir.
Hanefi imamlarından
imam Ebu Hanife ile Ebu Yusuf hayız görmeyen küçük kız ile hayızdan kesilmiş
yaşlı kadını ve hâmile kadını sünnete uygun olarak boşayabilmek için her ayda
bir defa olmak üzere üç ric'i talak ile boşamak ve her ayın başında ona ric'at
etmek şarttır. Cima'dan sonra boşamakta da bir sakınca yoktur. İmam Muhammed
ile İmam Züfer ve Mâlik'e göre ise, hamileyi sünnete uygun olarak boşayabilmek
için doğuruncaya kadar verilen talak sayısının birden fazla olmaması gerekir.[33]
4.
Karılarını hayızh iken boşamış olan kimseler, karılarına dönmek hususunda
kimseden izin almakla mükellef değildirler. Çünkü Hz. Peygamber
"dön" emrini Hz. îbn Ömer'e yöneltmiştir. Onun velisi olan Hz. Ömer
sadece arada bir vasıtadır. Nitekim "kocaları da bu arada barışmak
isterlerse onları geri almağa daha çok hak sahibidirler..."[34]
2182.
...Abdullah b. Ömer (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre kendisi hanımını hayızh
iken boşamış (babası) Ömer de bunu Rasü-lullah (s.a.)'e haber verince,
Rasûlullah (s.a.) kızmış sonra (şöyle) buyurmuştur: "O'na emret hanımına
dönsün onu temizlenip de sonra (tekrar) hayizlamncaya ve (bu hayızdan) sonra
(tekrar) temizleninceye kadar (nikâhı altında) tutsun. Sonra isterse temizken
(kendisiyle) münâsebette bulunmadan boşasın. tşte zikri yüce olan Allah'ın
emrettiği şekilde iddete uygun olan talak budur."[35]
Bu hadisi râviler
içerisinde Sâlim'den başka hiçbir râvi "Rasûl-i Ekrem'in İbn Ömer'in
karısını hayızh iken boşadığına kızdığını" nakletmem iştir. Şafiî
ulemasından İbn Hacer el-Askalanî bu mevzuda şunları söylüyor: "Ben
Salim'in rivayetinde gördüğüm bu ilâveyi Salimden başka hiçbir râvinin
rivayetinde görmedim. Salim ise, bu hadisin râvilerinin en büyüğüdür. Bu
ilâveden anlaşılıyor ki kadını hayızh iken boşama hâdisesi, İbn Ömer'in
karısını bu şekilde boşamasından önce de vuku bulmuştur. Çünkü Rasûl-i
Ekrem'in bir kimseye daha önce yasaklamadığı bir işi yaptığından dolayı kızdığı
görülmemiştir. Rasûl-i Ekrem, Hz. îbn Ömer'in karısını hayızh iken boşamasına
kızdığına göre, böyle bir hâdisenin daha önce de vukû'a gelmiş olduğunu ve o
zaman Rasûl-i Ekrem'in bu şekilde verilen bir talakı yasakladığını gösterir.
Hz. Ömer'in bu boşama hadisesini duyar duymaz hemen Hz. Peygambere koşmuş
olması, bir kadını hayızh iken boşamanın ilk defa vuku bulduğunu ve Hz. Ömer'in
de bu ilk defa karşılaşılan hadise karşımda telaşlandığından dolayı Rasûl-i
Ekrem'e koştuğunu ifade etmez. Çünkü Hz. Ömer'in bu telaşı hayızh bir kadını
boşamanın yasaklandığını bilmesinden, fakat nasıl hareket edileceğini
kestirememesinden ileri gelmiştir. Nitekim îbn Dakiku'1-îyd de aynı görüşü
ileri sürdükten sonra Rasûl-i Ekrem'in kızmasının kendisine talaktan evvel
müracaat edilmeyip de talaktan sonra müracaat edilmiş olmasından doğmuş
olabileceğine de ihtimal vermektedir.[36]
2183.
...Yunus b. Cübeyr'den rivayet edildiğine göre; (Yunus) İbn Ömer'e;
Hanımını kaç defa
boşadın? diye sormuş da, (İbn Ömer): Bir defa, diye cevap vermiştir.[37]
2180 numaralı hadis-i
şerîfin şerhinde açıkladığımız gibi bazı râviler bu hadisi naklederken Hz. İbn
Ömer'in, hanımını üç defa boşadığını rivayet ederek büyük bir hataya düşmüşlerdir.
Nitekim Müslim Sahih'inde bu gerçeği işaret etmek maksadıyla şu ifadeyi
kullanmıştır: "Leys, Bir talak sözünü naklederken daha belleyişü
davranmıştır"[38]
Müslim'in bu ifadesiyle daha Önce tercümesini sunduğumuz 2180 numaralı hadis,
mevzumuzu teşkil eden bu hadisdeki İbn Ömer'in hanımını bir defa boşadığına
dâir olan rivayeti te'yid ve takviye etmektedirler.
Bu da gösteriyor ki,
karısını hayızh iken boşayan bir kimsenin sünnete uygun olarak talak vermek
maksadıyla karısına dönüp 2179 ve 2180 no'îu hadislerde tarif edildiği şekilde
talak verebilmesi için üç talak hakkını da kullanmamış olması gerekir.
Binaenaleyh bir kimse hayızh olan karısını üç talak ile boşamışsa onun bir
daha karısına dönme imkânı yoktur.[39]
2184.
...Yunus b. Cübeyr'den; demiştir ki: Abdullah b. Ömer'e bir soru yönelterek;
Karısını hayızh iken
boşayan bir adam (hakkında ne dersin?) dedim.
Sen ibn Ömer'i tanır
mısın? dedi, Ben de:
Evet, diye cevap
verdim. (Bunun üzerine bana şunları anlattı:)
Abdullah b. Ömer
karısını hayızlı iken boşamıştı. Bunun üzerine (babası) Ömer de Peygamber
(s.a.)'e varıp (bu meseleyi) ona sordu (Hz. Peygamber):
"Ona emret
karısına dönsün, sonra (isterse) onu temizlik müddetinin başlangıcında
boşasın", cevabını verdi (Yunus b. Cübeyr rivayetine devam ederek) dedi
ki: Ben (İbn Ömer'e hitaben:)
Bu (hayızlı hâlinde
verilmiş olan talak da talakdan) sayılır mı? dedim de (İbn Ömer:)
Neden (olmasın)? eğer
(bir insan) acze düşüp ahmaklık etse (de karısını boşasa hiç ahmaklığı veya
acizliği, vermiş olduğu bu talakı geri getirir mi) ne dersin?" cevabını
verdi.[40]
Metinde geçen
"men" kelimesinin aslı "ma" olup elif “ha” ya kalbedilmiştir ve "bu talak
hesaba katılmazsa ne olur" manasına gelir. Bununla beraber sözü geçen
kelimenin isim fiil olarak "bırak" veya "vazgeç" manasında
kullanılmış olması da mümkündür. Bu ihtimale göre bu kelime, "böyle
konuşmayı bırak, talak vaki olduğundan şüphe etme" anlamına gelir.
Metinde geçen
"acze düşüp ahmaklık etse(de karışım boşasa) ne dersin?" cümlesi de
İbn Ömer'in sözüdür. Hz. İbn Ömer bu sözü ile kendini kasdetmiştir. Nitekim bir
rivayette "acze düşüp ahmaklık etsem de mi" ifâdesi vardır.[41]
Nevevî, bu sözün
istifham-ı inkârı olduğunu söylemiştir. Bu takdirde mânâ: "Evet talak
hesaba katılır, onun aczi ve hamakatı buna mâni değildir." demek olur.[42]
1. Karısını
hayızlı iken boşayan kimseden -eğer
bütün talak haklannı kullanmamışsa kansına dönmesi istenir. Fıkıh
ulemasının bu mevzudaki görüşlerim bir numara önceki hadisin şerhinde
açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.
2. Hayızlı
kadın için verilen talak geçerlidir. Nitekim "Bu benim için bir talak
sayıldı" . manasına gelen hadis-i şerifte bu gerçeği ifade ve te'yid
etmektedir. Bunda dört mezhep imamı ile cumhuru ulema ittifak etmişlerdir. Her
ne kadar aksini iddia edenler varsa da sayıları yok denecek kadar azdır.[43]
2185.
...Ebu'z-Zübeyrin haber verdiğine göre; kendisi Urve'nin kölesi Abdurrahman b.
Eymen'i, İbn Ömer'e şu soruyu sorarken işitmiş. -Ebu'z-Zübeyr (onların
konuştuklarını) işitiyormuş- (Abdurrahman);
Karısını hayızh iken
boyayan b\r ad ^ htKkındsMi görüşün tedir? demiş. (İbn Ömer de şöyle) cevap
vermiş:
Abdullah b. Ömer
Rasûlullah (s.a.) zamanında hanımını hayızh iken boşadı da (babası) Ömer;
Abdullah b. Ömer karısını
hayızh iken boşadı diyerek (bunu Rasûlullah (s.a.)'e sordu. (Rasûl-i Ekrem de)
o kadını bana geri çevirdi, (vermiş olduğum) talakı da saymadı ve;
"Temizlendiği
zaman (onu) boşasın ya da (nikahı altında) tutsun" buyurdu. İbn Ömer
(sözlerine devam ederek) dedi ki: "ve Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem;
"Ey Peygamber,
kadınları boşadığmız zaman, (iddetlerinin başlangıcında) boşayın"[44]
âyet-i kerimesini okudu.
Ebu Dâvud dedi ki:
"Bu hadisi Yunus b. Cübeyr, Enes b. Şirin, Said b. Cübeyr, Zeyd b. Eşlem
ve Ebu'z-Zübeyr îbn Ömer'den; Mansur da £bu Vâil'den rivayet etmişlerdir.
Hepsinin manası da şudur: "Peygamber (sm.) îbn Ömer'e karısına dönmesini
temizleninceye kadar (nikahı altında tutmasını) sonra isterse boşamasını;
isterse (nikahı altında) tutmasını emretti.
Aynı şekilde bu hadisi
Muhammed b. Abdurrahman Sâlim'-den, (Salim de) îbn Ömer'den rivayet etmiştir.
Zührî'nin Sâlim'den yaptığı rivayeti ile Nâfi'nin İbn Ömer'den yaptığı rivayet
ise, (şu mânâya gelen lâfızlardan ibarettir): "Peygamber (s.a.) İbn Ömer'e
karısına dönmesini ve temizlenip sonra (tekrar) hayızlanıncaya (ve) sonra
temizleninceye kadar (nikahı altında tutmasını) sonra isterse boşamasını,
isterse tutmasını emretmiştir.
(Bu hadis) İbn
Ömer'den Ata el-Horasanî -el-Hasen senediyle de rivayet olunmuştur. Bu
hadislerin hepsi de Ebüz-Zübeyr hadisine ay kırıdır.[45]
Bu hadis-i şerif
hayızlı iken verilen talakın muteber olmadığım söyleyen İbn Hazm ile İbn
Teymiyye, îbn Kayyim ve Şia'nın delilidir. Hattabî'nin rivayetine göre Haricîlerle
Râfizîler de bu hadis-i şerife sarılarak hayız hâlinde verilen talakın geçerli
olmadığı görüşüne varmışlardır. Bu görüşte olan kimselerin dayandıkları diğer
deliller de şunlardır:
1. Abdullah
b. Malik'in rivayet ettiğine göre, İbn Ömer hanımım hayızlı iken
boşamış, Rasûlullah (s.a.)'de
"Bu birşey değildir" buyurmuştur.[46]
2. Nâfi'in
rivayet ettiğine göre İbn Ömer, karısını hayızlı iken boşayan bir kimsenin
talakının muteber olmadığını söylemiştir. Bu hadisi İbn Hazm sahih senedle
rivayet etmiştir.[47]
Şevkânî'ye göre bu
görüşün tercih edilmesini gerektiren delillerden biri de "Ey Peygamber,
kadınları boyadığınız zaman iddetleri içinde boşayın"[48]
âyet-i kerimesidir. Çünkü bu âyet-i kerimeye göre karısını, hayızlı iken ya da
kendisiyle cinsî münâsebette bulunduğu temizlik devresinde boşayan bir
kimsenin vermiş olduğu talak muteber değildir. Çünkü bu adam karısını iddeti
içinde yani kendisiyle hiç temasta bulunmadığı bir devre içinde boşamamıştır.
Ayrıca; "boşama
iki defadır (bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek
(lazım)dır"[49] âyet-i kerimesi de bu
görüşün tercihini gerektiren delillerden biridir. Çünkü kadını en çirkin
şekilde boşamak Allah'ın haram kıldığı şekilde boşamaktır. Bu da kadını iddetin
(temizlik hâlinin) dışında boşamaktır. Çünkü Allah kadını temizlik dönemi
dışında boşamayı meşru kılmamıştır.
Hayzı hâlinde verilen
talakın sahih ve geçerli olduğu görüşünü savunan ve büyük çoğunluğu teşkil
eden ulema kendi görüşlerini isbat ve karşı görüşte olanların görüşlerini red
sadedinde şunları söylemişlerdir:
1. Hayız
hâlinde verilen talakın geçerli olmadığını savunan kimselerin dayandıkları
Ebu'z-Zübeyr hadisi (açıklamaya çalıştığımız hadis) bu mevzuda gelen ve bizim
görüşümüzü destekleyen sahih hadislere aykırıdır. Musannif Ebu Davud'un da
ifade ettiği gibi bizim görüşümüzü destekleyen hadis-i şerifler Ebu'z-Zubeyr
hadisine her bakımdan tercih edilecek niteliktedirler. Hatta Ebu'z-Zübeyr
hadisini Müslim ile Nesâî de rivayet etmişlerse de bunların rivayetinde
"(vermiş olduğum) talakı da bir şey saymadı” cümlesi yoktur.[50]
Çünkü İbn Abdrilberr'in de ifâde ettiği gibi bu cümle, münker olarak rivayet
edilmiştir. Ebü'z-Zübeyr'den başka bu cümleyi rivayet eden olmamıştır. Bu
bakımdan bu cümle bir hükme mesned veya delil olma niteliğinden uzaktır. Hele
aynı mevzuda gelen ve kendisinden daha sahih olan hadisler karşısında bu
cümleye delil nazarıyla bakmak hiç mümkün değildir. Binaenaleyh bu cümlenin,
sahih bir senedle rivayet edilmiş olduğu kabul edilse bile, diğer sahih hadislere
aykırı bir mana taşıdığı düşünülemez. Bu bakımdan bu cümleye şu manayı vermek
mümkündür: "Rasûl-i Ekrem, sünnete uygun olarak verilmediği için bu
talakı doğru bir şey olarak görmedi."
Hadis ulemasından
Hattabî ise, bu mevzuda şunları söylüyor: "Ebu'z-Zübeyr bu hadisten daha
münker bir hadis rivayet etmemiştir. Fakat bu cümleye şu şekilde mânâ verilecek
olursa, bu münkerlik giderilmiş olur: "Rasûlullah bu talakı, kadına
dönmeyi haram kılan bir engel olarak görmedi." Şöyle mânâ vermek de
mümkündür: "Bunu sünnete uygun bir davranış olarak görmedi."
2. Birinci
maddede Ebu'z-Zübeyr hadisi hakkında söylenenler aynen Said b. Mansur'la İbn
Hazm'ın rivayet ettiği hadisler hakkında da söylenebilir.
3. İbn
Teymiyye ve taraftarlarının bu mevzudaki görüşlerine delil diye gösterdikleri
âyet-i kerimelerde onların görüşüne dayanak olacak herhangi bir ifade yoktur.
Bu âyet-i kerimelerde sadece talakın, içerisinde cinsî münâsebet bulunmayan
temizlik halinde verilmesi emrediliyor. Biz de zaten bunu savunuyoruz. Bu
mevzuda hak olan Ebu Muhammed Abdullah b. Kudâme'nin şu sözleridir: "Kim
karısını hayızh iken veya cinsi münâsebette bulunduğu temizlik döneminde
boşarsa, bid'at işlemiş olur, fakat talakı muteberdir. Ulemanın büyük
çoğunluğu bu görüştedir."[51]
Musannif Ebu Davud'un
da ifâde ettiği gibi mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif on şekilde rivayet
edilmiştir:
1. 2184
numaralı hadisteki rivayet,
2. Enes b.
Sîrinin rivayeti. Bu rivayetin senedini Müslim Abdülmelik vasıtasıyla Enes b.
Sirin'e ulaştırmıştır.[52]
3. Sa'îd b.
Cübeyr rivayeti[53],
4. Zeyd b.
Eşlem rivayeti[54],
5. Mevzumuzu
teşkil eden 2185 numaralı hadis-i şerif
6. Mansur b.
el-Mu'temin rivayeti[55],
7. 2181
numaralı hadis,
8. 2182
numaralı hadis,
9. 2179
numaralı, hadis,
10. Atâ
el-Horasanî rivayeti[56]
Yukarıda ifâde
ettiğimiz gibi bu rivayetlerden İbn Teymiyye'nin delilini teşkil eden
Ebu'z-Zübeyr hadisi bu mevzudaki diğer rivayetlerin tümüne aykırıdır.[57]
2186.
...Mutarnf b. Abdillah'dan rivayet olunduğuna göre İmran b. Husayn'a karısını
boşayıp da sonra (dönmüş olmak için) onunla cinsî münâsebette bulunan ve ne
onu boşadığını, ne de ona döndüğünü şâhitlendirmeyen bir kimse(nin durumu)
sorulmuş da, "Sen sünnete aykırı olarak boşamışsm, (yine) sünnete aykırı
olarak dönmüşsün. Onun boşandığını da kendisine dönüldüğünü de şahidlendir ye
(böyle şahitsiz boşamayı ve dönmeyi) bir daha yapma" diye cevap vermiş.[58]
Ric'at veya rec'at,
lügatte, geri dönmek gerilemek manasına gelir.
Fıkhî terim olarak
ise, "nikah milkini devam ettirmek istemek yani boşamış olduğu karısına
tekrar dönerek aralarındaki eski nikah bağın devam ettirmek istemektir.
Ric'atin şartlan
vardır: Talakı, sarih lâfızlarla yahut kinaye lafızların bazıları ile yapmak,
mal mukabilinde boşamamak, üç talakı tamamlamamış olmak, kadının medhûlün-bihâ
(yani ilişkide bulunulmuş) olması. Ric'atin iddet içinde yapılması bu şartlara
dahildir.
Bu hadis verilen
talakı ve ric'ati şahitlendirmenin meşru olduğunu ifade etmektedir. Her ne
kadar bu hadis İmrân b. Husayn'ın sözü ise de içinde geçen "sen sünnete
aykırı olarak boşamışsın" cümlesi bu hadisi merfû hadis hükmüne
yükseltmektedir. Çünkü bir sahabînin sünnetle ilgili bir meseleyi anlatırken
kendi kafasından rastgele konuşarak kendi sözünü RasûM Ekrem'e isnad etmesi
düşünülemez.
Bir kimsenin karısını
boşarken veya ona dönerken bu hareketini şahitlendirmesinin hükmü, ulema
arasında ihtilaflıdır. İmam Şafiî'ye ve İmam Ahmed'den gelen bir rivayete göre,
talak ve ric'ati şahitlendirmek farzdır. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden
bu hadis-i şerif ile "sürelerinin sonuna vardıklarında onları güzelce
(nikahınız altında) tutun, yahut güzellikle onlardan ayrılın. (Eşinize tekrar
dönmek veya ondan ayrılmak için) içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit
tutun"[59] âyet-i kerimesidir.
Hanefî uleması ile
imam Malik'e ve imam Ahmed'den gelen bir rivayete göre ise, sözü geçen
meselelerde şahit bulundurmak müstehabdır. Çünkü bunlar erkeğin hakkıdır.
Kadının rızasına bağlı değildir. Bu sebeble erkeğin diğer haklarında olduğu
gibi bunda da şahide ihtiyacı yoktur. Bu bakımdan âyet-i kerimedeki
şâhitlendirme emri, şâhitlendirmenin farz değil, müstehab olduğuna delâlet
eder. Bir veya iki talakla boşadıktan sonra kadına dönmenin iddet içerisinde olacağında
bütün ulema ittifak ettikleri gibi ric'atin "zevcemi tekrar nikahım altına
aldım, onu nikahım altında tuttum, ona döndüm," gibi sözlerle de
olabileceğinde görüş birliğine varmışlardır. Çünkü bu sözler kitap ve sünnette
müracaat lâfızları olarak kullanılmışlardır. Bu lâfızların Kur'ân'da ric'at
anlamında kullanıldığına misal olarak; "Kocaları da bu arada barışmak
isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler."[60]
"...Onları güzelce (nikahınız altında) tutun..."[61]
âyet-i kerimeleri verilmiştir.
Sünnetten bir misâl
olarak da "O'na (yani Abdullah'a) emret hanımına dönsün" anlamındaki
2181 numaralı hadis-i şerif gösterilebilir. Ulema ric'atın sadece sözle mi
yoksa hem sözle hem de fiille mi olabileceği meselesinde ihtilâf etmişlerdir.
İmam Şafiî'ye ve imam Ahmed'in bir kavline göre ric'at sadece sözle olabilir.
Çünkü ric'atta şahit tutmak şarttır. Nikah ve talak gibi meselelerde ancak
sözler için şahit lâzım olduğuna göre ric'a-tin de sözle olması gerektiği
ortaya çıkar. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre ise ric'at sözle olabileceği gibi
fiillen de olabilir. Ancak bu görüşte olan ulemadan imam Malik ile İshak fiille
yapılan ric'atin sahih olabilmesi için niyyetin de bulunmasını şart
koşmuşlardır. Çünkü Rasûl-i Ekrem efendimiz "ameller niyyetlere
göredir" buyurmuştur.
Hanefi ulemasıyla,
Said b. el-Müseyyeb, Hasen el-Basrî, es-Sevrî ve el-Evzaî'ye göre ise, niyyet
bulunmasa bile yine de fiille yapılan ric'at sahihtir. Çünkü iddet müddeti
muhayyerlik süresidir. Binaenaleyh insan bu süre içerisinde karısına döndüğünü,
ona dönmeyi tercih ettiğini sadece sözle ifâde edebileceği gibi sadece onunla
cinsî münâsebette bulunmak suretiyle de isbat ve ifade edebilir. Bunun için
niyyete ihtiyâç yoktur. Zira Cenab-ı Hak "...kocaları da bu arada barışmak
isterlerse onları geri almağa daha çok hak sahibidirler..."[62]
buyurmuştur. Ve aynı zamanda ric'î talakla boşanan kadınla cinsî münâsebette
bulunmak helaldir. Çünkü bu kadın kendisiyle î'lâ veya zihar edilen kadın
gibidir ve ric'î talak ile evlilik bağı tamamen zail olmaz. İmam Mâlik'e göre
ise, ric'î talakla boşanan bir kadına geri dönmedikçe onunla cinsî münâsebette
bulunmak haramdır. Bunun içindir ki cinsî münâsebette bulunurken kadına dönmeyi
kast etmek gerekir.
Bu mevzuda Mâlik'î
mezhebi ulemasından İbn Rüşd şunları söylemiştir: "Ulema ric'î talak ile
boşanan kadın henüz iddet süresinde iken kocasının onunla ne dereceye kadar
ihtilâf edebileceği hakkında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik: "Kocası
yalnız olarak onun yanında kalamaz, onjdan izin almadan yanına giremez ve onun
saçına bakamaz. Fakat beraberlerinde başkası bulunduğu zaman onunla birlikte
yemek yiyebilir.," demiştir. Fakat Îbnu'l-Kasım: "İmam Malik, kişinin
ric'î talak ile boşadığı karısıyla birlikte yemek yiyebildiği görüşünden vaz
geçmiştir." der. İmam-ı Ebu Hanife de "ric'î talak ile boşanan
kadının, kocasına kendini süslemesinde güzel kokular sürünmesinde, tırnaklarını
kınalamasında ve gözlerine sürme çekmesinde sakınca yoktur." demiştir ki,
Süfyan es-Sevrî, İmam Ebu Yusuf ve Evzâi de buna kaildirler. Bunların hepsi:
"Kadının yanına habersiz olarak, oraya sözle, veya öksürme veya
pabuçlarından ses çıkarmak gibi bir hareketle geldiğini bildirmeden girmesinin
caiz olmadığını" söyle-, mislerdir.
Ulemâ bu babdan olmak
üzere şu meselede de ihtilâf etmişlerdir: Bir kişi karısının gıyabında onu,
ric'î talakla boşadıktan sonra henüz iddet süresi bitmemişken bir daha onu
nikahı altına döndürürse ve kadında sadece boşandığını işitip geri alındığını
işitmediği için iddet süresi bittikten sonra evlenirse nasıl olur?
İmam Mâlik Muvatta'da
"Bu kadın yeni kocası onunla gerdeğe girmiş olsun olmasın yeni
kocasınındır" demiştir. Evzâî ile Leys, İbn Sa'd de buna kaildirler. Fakat
İbnu'l-Kasım imam Malik'in bu görüşünden rü-cû edip "Eski kocası daha çok
hak sahibidir" dediğini rivayet etmiştir. İmam Malik'in Medine'li olan
talebeleri ise, onun eski görüşünü benimseyip "İmam Malik bu görüşünden
dönmemiştir. Çünkü Muvatta'da yer verdiği bu görüşünü vefat edinceye kadar
talebelerine okuyordu" demişlerdir. İmam Malik, Muvatta' da ayrıca Hz.
Ömer'in de buna kail olduğunu söylemektedir.
İmam Şafiî ile Küfe
uleması olan İmam Ebu Hanife ve diğerleri ise, "Yeni kocası onunla gerdeğe
girmiş olsun olmasın, onu nikâhı altına geri döndüren eski kocası daha çok hak
sahibidir" demişlerdir ki, Ebû Dâvud ile Ebû Sevr de buna kaildirler. Bu
görüş aynı zamanda Hz. Ali'den de rivayet olunmuştur ve en zahir olan görüş de
budur. Bu mesele hakkında Hz. Ömer'den de "Onu nikahı altına geri döndüren
kocası, isterse onu kabul eder, isterse onu yeni kocasına bırakıp ona verdiği
mehri geri alır." diyerek beyanda bulunduğu rivayet olunmuştur. İmam
Malik'in, birinci görüşünün delili, îbn Vehb'in Yunus'dan, Yunus'un İbn
Şihab'dan, İbn Şihab'ın Said b. el-Müseyyeb'den rivayet ettiği "Karısını
boşadıktan sonra onu tekrar nikahı altına döndüren ve fakat bunu kadının iddet
süresi bitip başkasıyla evleninceye kadar gizli tutan kimse hakkında sünnet şudur
ki; bu adam bu kadın üzerinde bir hak iddia edemez. Kadın yeni evlenidği
kimsenin karışıdır" hadisidir. Fakat derler ki bu hadis yalnız İbn
Şihab'dan rivayet olunmuştur.
Diğer gurubun delili
de şudur: "Bu kadının, evlenmeden önceki eski kocasının hakkı olduğunda
icma vardır. Eski kocasının onu nikahı altına geri döndermesi sahih olduğuna
göre yeni kocasıyla evlenmesi fasiddir. Çünkü başkasıyla evlenmesi -o başkası
ister onunla gerdeği girmiş olsun, ister olmasın- onu eski kocasının nikâhı
altından çıkaramaz." En zahir olan budur ve Tirmizî'nin kaydettiği;
"Peygamber efendimizin; "Hangi kadın iki kişi ile evlenirse, önce
hangisiyle evlenmiş ise onundur ve hangi adam bir malını iki kişiye satarsa,
önce kime satmış ise, mal onundur."[63]
buyurduğu hadis de buna şehâdet etmektedir.[64] Hz.
Ali de karısını boşa-yıp da karısının haberi olmadan ona dönen ve döndüğünü
şahitlendiren bir kimsenin karısıyla olan yeni durumu hakkında şöyle demiştir:
"Bu kadın başka birisiyle gerdeğe bile girse, ilk kocasına aittir."[65]
2187. ...Nevfel
oğullarının azatlı kölesi Ebu Hasan'ın haber verdiğine göre, kendisi tbn
Abbas'tan, nikahı altındaki bir cariyeyi iki talakla boşayan sonra da (bu
cariyeyle birlikte) hürriyetine kavuşan köle hakkında "Bu kölenin o
cariyeyle evlenmesi doğru olur mu? diye fetva istemiş de (İbn Abbâs):
"Evet Rasûlullah
(s.a.) de böyle hüküm vermiştir." demiş.[66]
Bu hadis-i şerifin
zahirinden anlaşılan şudur: Aslında
sadece iki talak hakkı olan bir köle bu iki talak hakkını kullanarak
karısını iki talakla boşayacak olursa, karısıyla arasındaki nikah bağı sona
ereceği için bir daha ona dönme hakkını kaybeder. Fakat bir köle bu iki talak
hakkını kullandıktan sonra karısıyla birlikte âzâd edilecek olursa, artık hür
bir insan olarak kendisiyle bir talak hakkı daha doğar ki bu talakla karısına
dönebilir. Hz. îbn Abbas böyle fetva vermiş Rasûl-i Ekrem'in de bu mevzuda
böyle fetva verdiğini söylemiştir.
Bu hadisi şeriften
anlaşılan netice böyle olmakla beraber, uygulama bunun aksinedir. Çünkü
ulemânın büyük çoğunluğuna göre Hz. îbn Ab-bas'ın Rasûl-i Ekrem'den naklettiği
bu fetva Rasûl-i Ekrem'in bir defada verilen üç talakı bir talak saydığı
devirlere aittir. O devirde kölenin verdiği iki talak bir talak sayılırdı.
Fakat bu uygulama sonradan Rasûl-i Ekrem tarafından neshedilerek yürürlükten
kaldırılmıştır.[67]
Cumhuru ulemaya göre
mevzumuzu teşkil eden hadisin hükmü islâmm ilk yıllarına aittir. Sonradan
neshedilnıiştir. Binaenaleyh câriye olan karısını iki talakla boşayan bir köle
karısına bir daha dönemez. Talaktan sonra hürriyetlerine kavuşmuş olmaları da
neticeyi değiştirmez. Binaenaleyh köle, câriye olan karısını sünnet üzere
boşamak isterse talaklarını iki ayrı iddet içerisinde vermelidir.[68]
2188.
...Osman b. Ömer de Ali (b. el-Mübârek vasıtasıyla önceki hadisi Yahya b. Ebi
Kesir)den ahberanî lâfızım kullanmadan aynı sened ve mana ile rivayet etmiştir.
(Bu rivayete göre) îbn Abbas (şöyle) demiştir:
"Senin için bir
(talak hakkı) daha vardır. Rasûlullah (s.a.) de böyle hüküm vermiştir."[69]
Ebu Dâvud dedi ki: Ben
Ahmed b. Hanbel'i (şöyle) derken işittim: "Abdurrezzak dedi ki;
Îbnu'l-Mübârek, Ma'mer'e (hitaben):
-Bu Ebu'l-Hasen de
kimdir? Vallahi o (bu hadisi îbn Abbas'-dan rivayet etmekle) büyük bir kaya
(kadar ağır bir günah) yüklenmiştir" dedi.
Ebu Dâvud dedi ki:
Ebu'l-Hasen, şu kendisinden ez-zührt'nin (hadis) rivayet ettiği kişidir. Zührî
onun fukahâdan biri olduğunu söylerdi ve ZührîEbu'l-Hasen'den (birçok) hadisler
rivayet etmiştir. Ebu'l-Hasen tanınmış bir kimsedir, (fakat) uygulama bu hadise
göre değildir.[70]
Bu hadis Ali b.
el-Mübârek'e ulaşıncaya kadar Ahberanâ, haddessena gibi tâbirlerle rivayet
edilmişse de Ali b. el-Mübârek'ten yukarıda bulunan kimseler birbirlerinden
an'ane yoluyla rivayet etmişlerdir.
"Senin için bir
(talak) hakkı daha vardır" cümlesi, "artık karınla sen, hürriyetinize
kavuşturuldunuz, dolayısıyla boşama hakkı iki talaktan üçe çıktı sen bu
talakların ikisini kullandığına göre, bir talak hakkın daha vardır. İstersen
bununla karına döner, evlilik hayatını devam ettirebilirsin," demektir.
Nitekim İbn Abbâs ile Zahiriye ulemâsı bu görüştedirler, fakat önceki hadisin
şerhinde de ifâde ettiğimiz gibi, ulemânın büyük çoğunluğu bu uygulamanın; bir
insanın bir defada verdiği üç talakın bir talak sayıldığı dönemlere ait olduğu
görüşündedirler. Çünkü o dönemde köle de iki talak, hakkını bir anda verecek
olursa, bir sayılırdı. Dolayısıyla bir talak hakkı daha kalırdı. Sonradan
Rasûl-i (Ekrem bu uygulamayı yürürlükten kaldırmıştır. Binaenaleyh bir köle
cariye olan karısını boşadıktan sonra bir daha ona dönemez. İsterse ikisi de
hürriyetlerine kavuşmuş olsunlar.
Bu mevzuda İbn Rüşd de
şunları söylemektedir: Köleliğin talak sayısını azalttığında bir cemaat
"icma vardır" demişlerse de Ebu Muhammad b. Hazm ile zahirîlerden bir
cemaat buna muhaliftirler. Bunlar talak sayısı konusunda hür ile köle arasında
ayırım yapmamaktadırlar.,
Bu ihtilâfın sebebi,
halin zahiri ile kıyas arasında bulunan tearuzdur. Zira cumhur kölenin talakım
kölenin cezasına kıyas etmiştir. Çünkü kölenin şer'î cezasının hürün şer'î
cezasının yarısı olduğunda icma vardır. Zahirîlere göre ise, herhangi bir
hükümde köleyi istisna eden bir delil bulunmadıkça asıl olan serî teklifler
muvacehesinde hür ile köle arasında bir fark bulunmamasıdır. Delil de onlara
göre ya kitap ya sünnetten bir nass veyahut bunların zahiridir. Burada ise,
böyle bir delil bulunmadığına göre kölenin, asıl olan hükmü üzerinde kalması
gerekir. Öyle zannediyorum ki, talakı cezaya kiyasıetmek doğru değildir. Çünkü
hüre nisbetle köleye az ceza konulması, köle noksan olduğu için ona karşı fazla
sert davranmamak içindir.[71]
Mevzumuzu teşkil eden
hadis bazı kaynaklarda şu anlama gelen lâfızlarla rivayet olunmuştur:
Bir köle (câriye olan)
karısını iki talakla boşadıktan sonra ikisi de azat edilmiştir. Bu erkek bu kadınla
tekrar evlenebilir mi? sorusu İbn Abbas (r.a.)'a sorulduğunda İbn Abbas:
Evet (evlenebilir)
dedi. Bunun üzerine îbn Abbas'a, Bu hükmü kimden (rivayet ediyorsun)? diye
soruldu. O da: Rasûlullah (s..a.) bununla hükmetti, diye cevap verdi.[72]
Şevkânî'nin beyânına göre İbn Abbas (r.a.) ile birlikte Câbir b. Abdullah, Ebu
Seleme ve Katâde de câriye olan karısını iki talakla boşayan bir köle, karısı
ile birlikte hürriyetine kavuşacak olursa, karısına dönebileceği
görüşündedirler.[73]
Hattabî de ulemanın
büyük çoğunluğunun görüşüne ters düştüğü için bu hadisin münker olduğunu,
dolayısıyla, câriye olan karısını boşayan bir kölenin karısı başka biriyle
evlenip de boşanmadıkça ona dönmesinin caiz olmayacağını söylemiştir.[74]
2189.
...Âişe (r.anha)'den rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.)
"Cariyenin talakı
iki talak, âdeti de iki hayızdır" buyurmuştur.
(Muhammed b. Mes'ud)
dedi ki bu hadisi Ebu Asım, "Hadde-seni Muzahir-Haddeseni el-Kasım an
Âişete" diye Peygamber (s.a.)'den rivayet etmiştir. Ancak (Müzahir bu hadisi
cariyenin) "iddeti iki hayızdır" diye rivayet etti.
Ebu Dâvûd dedi ki;
"Bu hadis meçhuldür.”[75]
Ebu Asım bu hadisi
biri, İbn Cüreyc vasıtasıyla Müzâhir'den, diğeri de doğrudan doğruya
Müzahir'den olmak üzere ve birincisinde an'ane ikincisinde semâ lafızlarıyla
iki defa rivayet etmiştir.
Müzahir ise kimliği
meçhul bir râvidir. Ebu Hatim'e göre Müzâhir'in rivayet ettiği hadisler
münkerdir. Musannif Ebû Dâvûd da aynı görüştedir. Nesâî onun zayıf bir râvî
olduğunu, söylerken Ebu Asım en-Nebil de "Basra'da ondan daha münkerci bir
kimsenin olmadığını" söylemiştir.
İmam Tirmizî de sözü
geçen râvi hakkında şunları söylemiştir: Bu hadisi merfû olarak yalnız Müzahir
b. Eslem'in rivayetinden biliyoruz. İlmî mesâilde Müzâhir'in bu hadisten başka
bir hadisi bulunmamaktadır. Peygamber (s.a.)'in ashabından ve sonrakilerden
ilim adamlarının ameli bu hadis üzeredir. Süfyan es-Sevrî, Şafiî, Ahmed ve
İshak'ın kavli de budur.[76]
Evli olan bir
cariyenin kocası, câriye üzerinde iki talak hakkına sahiptir. Kocasının hür
veya köle olması bunu değiştirmez. Çünkü talak ve iddette itibar kadınadır.
Binaenaleyh kadın câriye olursa, kocası onun üzerinde iki talak iddet bekler,
fakat kadın hür olursa talak ve iddet sayısı ikiden üçe çıkar. Hanefi
ulemasıyla Süfyan es-Sevri, el-Hasen, İbn Şîrîn, îkrime ve Zührî bu görüştedirler.
Ali b. Ebi Tâlib ile İbn Mesud'un da bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir.
Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriftir. Sözü geçen ulemaya
göre "her ne kadar bu hadisin senedinde hadis hafızlarının pek çoğunun
zayıf kabul ettiği Müzahir varsa da İbn Hibban bu râviyi güvenilir râvîler
arasında saymıştır. Tirmizî de bu hadis hakkında ilim adamlarının ameli bu
hadis üzeredir" demiştir. Ayrıca Hâkim de bu râvinin güvenilir bir râvi
olduğunu söylemiştir" Hanefi ulemasından İbnu'l-Hümam bu hadisle ilgili
görüşlerini şöyle dile getirmiştir:
"Ulemânın bu
hadise göre amel etmesi onun sahih bir hadis olduğunu gösterir. İmam Mâlik de
bu hadisin şöhretinin onu, senedinin sıhhatine muhtâc olmaktan müstağni
kıldığını söylemiştir."[77]
İmam Malik ile Şafiî,
Ahmed, Said b. el-Müseyyeb ve İshak'a göre ise, talakda itibar erkeğe, iddette
itibar kadınadır. Binaenaleyh erkek hür olursa, hür ya da- câriye olan karısı
üzerinde üç talak hakkına sahiptir. Fakat erkek köle olursa, karısı üzerinde
iki talak hakkına sahiptir. Hz. Ömer ile oğlu Abdullah, Osman, Zeyd b. Sabit ve
İbn Abbas'ın da görüşlerinin bu olduğu rivayet edilmiştir. Bu görüşte olan
ulema diyor ki, "Madem ki talak erkeğe verilmiş özel bir haktır. Nasıl ki
evlilik hakkı erkeğin durumuna göre değişir, hür iken dört kadına kadar evlenme
hakkı doğarken köle olunca bu hak ikiye inerse; talak hakkının da erkeğin
durumuna göre değişmesi ve karısı hür olan hür bir erkeğin talakının üç; karısı
câriye olan bir kölenin talakının da iki olması; cariyenin de iddetinin iki
defa âdet görmekle sona ermesi icabeder. Her ne kadar talakın böyle olması
gerektiğinde bütün ulema ittifak etmişlerse de cariyenin iddeti mevzuunda
bazıları bu görüşümüze muhalefet etmişlerdir.[78]
2190.
...Abdullah b. Âmir'den rivayet olduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
"Evlenmediğin bir
kadım boşaman sahih değildir. Malik olmadığın bir köleyi azat etmen (sahih)
olmaz. Sahip olmadığın bir malı satman (caiz) değildir"
Îbnü's-Sabah (bu
rivayete sunuda) ilave etti: "Sahip olmadığın bir şeyde (yaptığın) bir
nezri yerine getirmen gerekmez.”[79]
Bu hadis-i şerif, imam
ahmed'in Müsned'inde "bir kimse nikâhında olmayan bir kadını boşayamaz.
Sahip olmadığı köleyi âzâd edemez, sahip olmadığı malı da satamaz"[80]
şeklinde rivayet edilmiştir.[81]
1. Talak nikahın
teferruatından olduğu için nikah kıyılmadan önce talakın varlığından bahsedilemez.
Bu bakımdan nikahtan önce verilmiş olan talaklar sahih ve geçerli değildir.
2. Bir kimse
sahip olmadığı bir malı satamaz. Şayet satacak olursa, bu satış bâtıl olacağından
hiçbir hukukî değeri olmaz.
3. Bir kimse
sahip olmadığı bir maldan adakta bulunamaz şayet böyle bir adakta bulunursa o
adağı yerine getirmekle mükellef olmaz. Bu üç madde üzerinde ulema ittifak
etmişlerdir, fakat bir kimsenin herhangi bir kadına hitaben "eğer seninle
evlenirsem benden boşsun" diyerek istikbalde yapacağı nikaha bağlı olarak
talak vermesi ile "her satın alacağım köle hürdür" diyerek istikbalde
sahip olacağı köleye bağlı olarak azatta bulunması meselelerinde ulema arasında
ihtilaf vardır. Sahabenin ve selefin büyük çoğunluğuna göre bu şekilde verilen
talaklarla azadlarda şartlar gerçekleşse bile talak ve azad vâki olmaz. İmam
Şafiî ile Ahmed, İshak, zahiriye uleması ve hadis, ulemasının büyük çoğunluğu
bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzunıuzu teşkil eden bu hadis-i şeriftir.
Hanefî ulemasına göre
ise, bu şekilde, şartlı olarak verilen talak ve azadlarm vaki olması, şartların
gerçekleşmesine bağlıdır. Binaenaleyh bir kadına "eğer seninle evlenirsem
sen benden boşsun" diyen bir kimsenin şarta bağlı olarak vermiş olduğu bu
talak, adamın o kadınla evlenmesiyle gerçekleşmiş olur. Ve dolayısıyla o kadın
boş düşer. Aynı şekilde "heı aldığım köle hürdür" diyen bir kimsenin
de satın aldığı her köle, hüi olur. tmam Mâlik'in bu mevzuda meşhur olan görüşü
de böyledir. Delilleri, Ma'mer'in Zühri'den rivayet ettiği şu hadis-i
şeriftir: Zühri "Evleneceğim her kadın boş olsun, her satın alacağım
câriye de hürdür" diyen bir adam hakkında "bu adam dediği
gibidir," demiş. Ma'mer, Zühri'ye "Nikâh kıyılmadan önce verilen
talak geçerli değildir. Azad etme ise ancak köleye sahip olduktan sonra geçerli
olur" mealinde Rasûlullah'dan bir hadis gelmemiş midir? diye sormuş. Zühri
de Ma'mer'e "Senin dediğin; bir adamın, "falanın karısı boş olsun,
falanın kölesi hürdür" gibi başkasının karısı ve kölesi üzerinde söz sarf
etmesidir" cevabını vermiştir.[82] Hanefi
uleması mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen "talak" kelimesiyle
kas-dedilen talakın, "nafiz (geçerli) talak" olduğunu binaenaleyh
nikahtan önce verilen talakın geçerli olmamakla beraber sahih fakat mevkuf olduğunu,
nikah kıyılınca geçerlilik kazanacağım söylemişlerdir.
"Ben falanca
kadınla evlendiğim gün o üç talak boştur" diyen bir kimse hakkında Rasûl-i
Ekrem'in "bu nikâhı altında bulunmayan bir kadın hakkında verilmiş bir
talaktır" buyurduğuna dair olan İbn Ömer hadisi[83]
Hanefi ulemasınca asılsız bir hadisdir, delil olma niteliğinden mahrumdur.
Tenbihü't-Tahkik isimli eserde de bu hadis hakkında şöyle denilmektedir:
"Bu hadisin senedinde Ebu Halid el-Vâsıtî Amr b. Halid vardır. Bu kişi
hadis uydurmakla meşhurdur. İmam Ahmed ile İbn Me'în de bu kişi hakkında
"yalancı" demişlerdir."[84] Yine
Hanefi ulemasına göre Ebu Sa'lebe'nin rivayet ettiği "Amcam bana -benim
için şu kadar çalışırsan, sana şu kadını alacağım-'demişti. Ben de ona:
O kadınla evlenirsem,
benden üç talakla boş olsun cevabını vermiştim. Nihayet günün birinde o
kadınla evlenmek durumunda kaldım. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem'e varıp durumu
anlattım da bana:
"Onunla
evlen(ebilirsin). Çünkü ancak nikâhdan sonra verilen nikâh sahih olur"
cevabını verdi. Ben de onunla evlendim.Ondan Sa'd ve Said isimli iki çocuğum
dünyaya geldi"[85]
mealindeki hadis de asılsızdır, delil olma niteliğinden uzaktır.
Maliki ulemasının
büyük çoğunluğuna göre ise nikahlanmadan *önce yapılan boşamalar iki çeşittir:
1. Eğer adam
belli bir sülâleyi ve memleketi kasdederek falan sülâleden veya "falan
köy ya da şehirden bir kadınla evlenirsem, o kadın boş olsun" gibi bir söz
sarf ederek, şartlı bir talak verecek olursa, şart gerçekleşince aldığı kadın
boş olur.
2. Eğer adam
böyle özel bir şehirle veya sülâleyle ilgili değil de genel kapsamlı -şartlı
bir talak verecek olursa, meselâ "nikahlanacağım her kadın boş
olsun" gibi bir söz söyler de sonra evlenirse, evlenmiş olduğu kadın boş
düşmez. Çünkü böyle bir yemin dinen tevsik edilmiş olan nikah için bir engel
teşkil edeceğinden muteber değildir. Rabia b, Ebi Abdirrah-man, Sevrî, Ley s b.
Sa'd ve Evzâî de bu görüştedirler.
Ulemanın büyük
çoğunluğuna göre, Malikî'lerin bu meseleyi böyle özel ve genel planda iki madde
halinde ele almaları hiçbir delile dayanmaz. Çünkü bu mevzuda gelen hadislerin
hiçbirinden böyle bir hüküm çıkarmak mümkün değildir.[86]
2191.
...(Önceki hadis) Amr b. Şuayb'dan aynı sened ve mana ile rivayet olundu. (Ancak
Amr b. Şuayb bu hadise şu sözleri de) ilâve etti;
"Kim bir günah
işlemek üzere yemin ederse onun (edilmiş) bir yemini yoktur. (Sıla-i) rahmi
kesmek üzere yemin edenin de (edilmiş) bir yemini yoktur.”[87]
Bir önceki hadis,
senedinin Amr b. Şuayb'dan önceki kısmı değişmeksizin aynı manada rivayet
olunmuştur. Ancak bu rivayette mânâ bakımından önceki hadisten fazla olarak
akrabalarını ziyaret etmemek üzere yemin eden bir kimsenin bu yeminine uyarak
akrabaları ziyareti kesmesi gerekmediği, bilakis Allah'ın emri olan sıla-i
rahim görevini yerine getirmesi ve yeminine riâyet edemediği için de keffâret
vermesi icabettiği ifadesi bulunmaktadır. Aslında sıla-ı rahmi kesmekle ilgili
olan bu cümlenin hükmü, metinde geçen "Kim bir günah işlemek üzere yemin
ederse onun (edilmiş) bir yemini yoktur" cümlesinin genel kapsamı içine
girmekle beraber, özel olarak bir daha zikredilerek sıla-i rahmin önemi
vurgulanmak istenmiştir.
Esasen bu cümlenin şu
iki mânâya ihtimali vardır:
1. Peygamber
(s.a.) bu cümlede geçen
"yemin" kelimesiyle mutlak mânâda bildiğimiz yemini kastetmiş
olabilir bu ihtimale göre söz konusu cümle şu mânâya gelir: "Kim akraba
ziyaretini kesmek üzere yemin ederse bu yeminini yerine getirmesin. Bilakis o
yeminin aksine hareket etsin fakat yemini bozduğu için de keffarelini
versin."
Nitekim imam Ahmed'le
Müslim ve Tirmizî'nin rivayet etitği şu hadis-i şerif bu ihtimali
kuvvetlendirmektedir: "Kim bir işi yapmaya yemin eder de onun aksine
hareket etmenin daha hayırlı olduğunu anlarsa, hayırlı olanı yapsın ve yeminin
de keffâretini versin"[88]
2. Hz.
Peygamber'in metinde geçen yemin kelimesiyle "adak" mânâsını
kastetmiş olması da mümkündür. Bu ihtimale göre ise, cümlenin manası şudur:
"bir kimse "şu işim böyle olursa, çocuğumu kesmek üzerime vacib olsun"
gibi bir nezirde bulunursa, bu yemin hükümsüz kalır. Yerine getirmek
gerekmediği gibi yerine getirilmediğinden dolayı keffâret de, fidye de
gerekmez.[89]
Bir günâhı işlemek
üzere yemin eden bir kimsenin yapmış olduğu bu yemine uyması gerekmez.Binaenaleyh
Allah'ın bir emrini terketmek veya bir günahı işlemek üzere yemili eden kimse
bu yeminine uymaz fakat yeminine uymadığından dolayı keffâret verir. Ayrıca
tevbe ve istiğfar eder.
Ulemanın büyük çoğunluğu
bu görüştedirler. Şa'bi'ye göre ise, "bir günahı işlemek üzere yapılan
yemini bozmaktan dolayı keffâret gerekmez" delili ise, Ebu Hüreyre
(r.a.)'nin rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: "Sizden biriniz bir işi
yapmak üzere yemin eder de onun aksine hareket etmenin daha hayırlı olduğunu
anlarsa, aksine hareket etsin. Bu yüzden kendisine keffâret de gerekmez"
bu görüşte olan Şâbi'ye göre "keffâret bir günâhı işlemekten dolayı lâzım
gelir. Günah işlemeyi gerektiren yemine uymamakta ise bir günah mevcut
değildir. Çünkü günahtan kaçınmak günah değil, farzdır. Öyleyse bu yemini
bozmaktan dolayı keffâret gerekmez."
Cumhuru ulemaya göre
ise, yemini bozmak keffâreti gerektirir bu yeminin günah işlemeyi gerektiren
bir yemin olmasıyla olmaması arasında bir fark yoktur. Cumhuru ulemanın, bu
hükme varırken dayandıkları delilleri şöylece sıralamak mümkündür.
1.
"Allah sizi yeminlerinizde ki lağvdan (kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden)
ötürü sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden Ötürü sizi sorumlu
tutar. Bunun keffâreti (geleceğe bağlı olarak yaptığınız bir yemini bozduğunuz
takdirde bunun cezası) ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri
yedir(ip doyur)mak yahut onları giydirmek yada bir boyun(köle)u hürriyete
kavuşturmaktır"[90]
âyet-i kerimesidir. Bu âyet-i kerimede bozulan tüm yeminler için keffâret
gerektiği ifade edilmiş günah işlemeyi gerektiren yeminler bu genel hükmün
dışında bırakılmamıştır.
2. Şa'bi'nin
rivayet ettiği günah işlemeyi gerektiren yeminleri bozmaktan dolayı keffâret
lâzım gelmeyeceği mealindeki hadis aksini ifâde eden hadislere tercih
edilebilecek özellikte değildir.
3. Ebû
Hüreyre'den rivayet edilen "kim bir işi yapmaya yemin eder de onun aksine
hareket etmenin daha hayırlı olduğunu anlarsa hayırlı olanı işlesin ve
yemininin de keffâretini versin"[91]
mealindeki hadis-i şerif ise, Şa'bî'nin delilini teşkil eden hadise tercih
edilecek niteliktedir.[92]
4. Hz.
Âişe'nin rivayet ettiği "Günah işlemek üzere adakta bulunmak caiz
değildir. Böyle bir adağın keffâreti yemin keffâretidir' 'anlamındaki 3290
numaralı hadisdir.[93]
2192.
...(Bir önceki hadisi) bize (İbnu's-Serh) de rivayet etti (Ancak İbnu's-Serh)
bu rivâyet(in)e (şu cümleyi de) ilâve etti:
"Kendisiyle şanı
yüce olan Allah'ın nzası gözetilen (nezr)in dışında (ifası) gereken bir nezir
yoktur."[94]
Allah'a ve Rasûlüne
itaat Allah ve Rasûlünün hayat verici emirlerine sarılmak gibi başlı başına bir
ibâdet ve yakınlık mânâsı taşıyan adakların dışında yapılan adakları yerine
getirmek icabetmez. Binaenaleyh şarap içmek, adam öldürmek, namaz kılmamak,
oruç tutmamak üzere yapılan adaklar, Allah'a isyan mânâsı taşıdıkları, rızasını
değil, gazabını ve azabını mûcib davranışlar olmaları itibariyle bu gibi
adakların ifası gerekmez. Nitekim Peygamber (s.a.) bir hadis-i şeriflerinde
de, "Kim Allah'a itaat etmeyi adarsa o itaati işlesin, kim de Allah'a
isyan etmeyi nezre d erse, o isyanı işlemesin"[95]
buyurmuştur. Çünkü nezrin sahih olması için onun farz veya vâcib cinsinden bir
ibâdet olması şarttır. Allah Teâlanın kendisine isyan edilmesini farz veya
vacib kılması ise, mümkün değildir. Bu hüküm fıkıh kitaplarında şöyle ifâde
edilmektedir:
“Adağın şartlarından
birincisi: Adanan şeyin cinsinden bir farz bulunmasıdır. Namaz, oruç, sadaka
gibi;
İkincisi:
Adanan şeyin lizâtihi maksûd ibâdet olmasıdır. Abdest gibi başka şey için maksu
tolanlar adanmakla vâcib olmaz.
Üçüncüsü: Adanılan
şeyin zatı itibariyle vâcib olmasıdır."[96]
2193. ...Muhammed
b. Ubeyd b. Ebi Salih, İlya'da ikamet ettiği sıralarda (şunları) söylemiştir:
(Bir gün) Adiy b. Adiyyi'l-Kindî ile birlikte (yolculuğa) çıkmıştım. Nihayet
Mekke'ye varınca (Adiyy) beni Safiyye bint Şeybe'ye gönderdi. (Safiyye)
Âişe'den (pek çok hadis) öğrenmişti. (Yanına vardığımız zaman Safiyye bana
şunları) söyledi: "Ben Âişe'yi
"Rasûlullah (s.a.)'in;
"Öfke (veya
zorlanma) hâlinde ne boşama olabilir ne de (köle veya cariyeyi) âzâd
etmek."[97] dediğini duydum."
derken işittim.
Ebû Dâvûd dedi ki:
"Öyle zannediyorum ki el-gılâk öfke demektir.[98]
"Iğlak"
kelimesi, zorlama, tehdit ve öfke anlamlarına gelir. Esasen “iğlak”, kapamak
demektir. Çünkü insan zorlandığı ya da öfkelendiği zaman düşüncesi kapanır,
düşünemez hâle gelir. Musannif Ebû Dâvûd bu kelimeye öfke manası verdiği için
biz de tercümemizde bu mânyı esas aldık ve kelimenin öteki manasına da parantez
içerisinde yer verdik.
Beyhakî bu kelimenin
öfke ve zorlanma manasına geldiğini fakat ğalak kelimesininse sadece öfke
anlamında kullanıldığını ifade ederken el-Farisî, zâten halkın çoğunun Öfke
hâlinde talak verdiğini söyleyerek metinde geçen "ığlak" kelimesine
"öfke" mânâsı vermenin yanlış olduğunu söylemiştir.[99]
Hanbelî ulemasından
İbnu'l-Kayyim'e göre öfke üç kısımdır:
1. Aklı gideren
ve sahibini, ne dediğini ve sözleriyle ne kast ettiğini bilemez hale getiren
öfke. Bu çeşit öfke hâlinde verilen talakın geçerli olmadığında ittifak vardır.
2. Sahibini,
söylediğini bilemeyecek ve sarfettiği sözlerin ne mânâya geldiğini anlamayacak
kadar sarsmayan hafif öfkeler. Bu kısım öfkelerin talakın vukuunda engel teşkil
etmediğinde de ittifak vardır.
3. Sahibinin
aklını tamamen gidermemekle beraber doğru karar vermesine engel olan,
geçtikten sonra sahibinin o anda yapmış olduğu hareketlerden pişmanlık duyduğu
şiddetli öfkelerdir. İşte bu halde verilen talakların geçerli olup olmadığı
ihtilâf konusudur.[100]
1. Metinde
geçen iğlak kelimesinin öfke manasına geldiğim söyleyen Ahmed b. Hanbel,
Şam ve musannif Ebû Davud'a göre şiddetli gazab hâlindeki boşamaların hükümsüz
olması gerekiyor. "Hırs gelir, akıl gider". Akıl gidince de talakın
şartlarından biri bulunmamış olur.[101]
2. Zorlanan
kimsenin boşaması muteber değildir. Çünkü Peygamber (s.a.) "Ümmetimden
yanılma, unutma ve üzerinde zorlandıktan (şeylerin hükmü) kaldırılmıştır."[102]
Ayrıca
"inandıktan sonra Allah'ı inkâr eden, kalbi imanla yatışmış olduğu halde
(inkara) zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan (küfürle sevinç duyan)
-kimselere Allah'dan bir gazab iner ve onlar için büyük bir azab vardır."[103]
âyet-i kerimesi de bu gerçeği ifâde etmektedir. Çünkü bu âyet-i kerimede
içinden arzu etmediği halde baskı altında küfür eden bir kimsenin bu
hareketinden dolayı hesaba çekilmeyeceği açıkça ifade edilmektedir. Küfürde
durum böyle olunca, küfrün dışında talak ve benzeri hallerde de hükmün böyle
olması gerekir. Nitekim sahabeden Hz. Ömer ile Ali, İbn Ömer, İbn Abbas
İbnu'z-Zübeyr, Câbir b. Semûre (r.anhum) ve mezheb imamlarından da imam Mâlik,
Şafiî, Ahmed, Evzâî ve İshak (r.anhum) bu görüştedirler.
Hanefi ulemasıyla
Sevrî, Zührî, Şa'bî ve Katâde'ye göre ise, zorla verdirilen talak muteberdir.
Delilleri ise; "Ey Peygamber, kadınları boşa-dığınız zaman iddetleri
içinde (adetten temiz oldukları sırada) boşayın..."[104]
âyet-i kerimesiyle "Kocasına kızan bir kadının uyurken kocasının boğazına
çökerek;
Ya beni boşarsm ya da
seni keseceğim! tehdidiyle kendisini boşattırdığı ve bunu duyan Rasûl-i
Ekrem'in "boşamada öyle uykusunun hükmü yoktur" buyurduğuna dair
Safvan b. Amr hadisidir.[105] Bu
görüşte olan ilim adamlarına göre, bu âyetin hükmü gereğince iddet içinde
verilen her talak muteberdir ve zorlanan kimse o anda uğradığı zararı kendi
ihtiyarıyla seçmiştir. Rızası olmamakla beraber irade ve ihtiyar vardır. Şerrin
ehvenini seçmiştir talakın muteber olması için rızası şart değildir.
Ulemanın büyük
çoğunluğuna göre ise, Hanefî ulemasının ve taraftarlarının dayandıkları âyet-i
kerimenin hükmü geneldir ve sonradan sözü geçen hadislerle tahsis edilerek
sınırları daraltılmıştır. Binaenaleyh zorla-1 ma altında verilen talak geçerli
değildir. Ayrıca Hanefi ulemasının dayandığı hadisin senedinde el-Gazi b.
Cebele bulunduğu için delil olma niteliğinden mahrumdur.
Hanbeli ulemasından
îbn Kudâme'ye göre ikrahın üç şartı vardır:
1. Zorlayan
kimsenin savurduğu tehditleri yapmaya gücü yeten birisi olması gerekir. Bu
vasıfta olmayan bir kimsenin savurduğu tahdidler ikrah (zorlama)dan sayılmaz.
2. Zorlanan
kimsenin zorlayan kimsenin yaptığı tehditleri gerçekleştireceğine inanması
gerekir.
3.
Karşıdakinin isteğini yerine getirmediği zaman uğrayacağı zararın, ölüm,
şiddetli dayak, uzun bir hapis gibi büyük bir zarar olması gerekir..."[106]
2194. ...Ebû
Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur; "Üç şeyin ciddisi de, şakası da ciddidir. Nikâh,
talak, rec'â"[107]
Hadisin zahiri, nikah
sözü kullanılarak şakadan kıyılan nikah ile boşama sözü kullanılarak şakadan
verilen talakın sahih ve geçerli olduğu gibi, bir kimsenin bir veya iki talakla
boşadı-ğı karısına "rec'â" sözünü kullanarak şaka ile dönmesinin de
sahih ve geçerli olduğunu ifâde etmektedir. Ancak her ne kadar ilim adamları evlenme
niyyeti olmadan şakadan nikâh sözü kullanılarak kıyılan nikâh ile rec'â sözü
kullanılarak yapılan dönüşün sahih ve geçerli olduğunda ittifak etmişlerse de
boşama niyeti olmadan şakadan talak sözü kullanılarak verilen talakın sahih
olup olmadığı meselesinde ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ebu Hanife ile Şafiî'ye göre
bu şekilde verilen talak sahih ve geçerlidir. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil
eden bu hadis-i şerifle Tâberânî'nin rivayet ettiği "Üç şeyde şaka caiz
değildir: Nikah, talak, köle azat etmek..."[108] mealindeki
hadis-i şeriftir.
İmam Mâlik ile imam
Ahmed'e göre ise, talakta niyyet şarttır. Binaenaleyh talak manasında sarih
olan bir kelimeyi kullanarak şaka ile verilen talak sahih değildir. Delilleri
ise, "Eğer boşamaya azmederlerse..."[109]
âyet-i kerimesidir. Bu görüşte olan ilim adamlarına göre "bu âyet-i kerime
talakın vuku bulması için azmin şart olduğuna delâlet etmektedir. Şaka azim
olmadığına göre şaka ile verilen talak sahih değildir."
Bahr sahibi İbn Müceym
ise, "azm sarih olmayan lâfızlarda aranır, sarih lâfızlarda ise azme
ihtiyaç yoktur." diyerek bu görüşü reddetmiş ve bu âyet-i kerime ile mevzumuzu
teşkil eden hadisin arasım te'Iif etmiştir. Aslında bu âyet-i kerime ile
hadisi şerifin arasını cem' etmeye hiç de ihtiyaç yoktur. Çünkü sözü geçen
âyet-i kerime karısına yaklaşmamak üzere yemin eden kimsenin durumuyla
ilgilidir. Hadis ise şaka ile verilen talakla ilgilidir. Netice olarak^şaka ile
verilen talâkın geçerli olduğunu söyleyenlerin delilleri daha kuvvetlidir.[110]
2195. ...İbn
Abbas (r.a.)'dan; demiştir ki: "Boşanmış kadınlar üç kur' (üç adet veya üç
temizlik süresi bekleyip) kendilerini gözetlerler (hamile olup olmadıklarına
bakarlar.) Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi
rahimlerinde yarattığını gizlemeleri
(karınlarında çocuk
bulunduğunu veya hayızlandıklarını saklamaları) kendilerine helal olmaz."[111]
âyeti (şu sebeble inmiştir: Cahiliyet devrinde) bir adam karısını boşadığı
zaman onu üç talakla bile boşamış olsa, o kadına dönmeye en çok hak sahibi olan
yine o kimse olurdu. (Bunun üzerine Allah Teâlâ) "Boşama iki
defadır..."[112]
buyurdu.[113]
Kocasıyla zifaf
olduktan sonra bir veya iki ric'î, ya da bâin talakla boşanmış olan kadınların
üç kur (üç defa âdet görme) süresince beklemeleri emredilmiştir. Aslında kur*
kelimesi hem hayız, hem de temizlik manasında kullanılmaktadır. Ebu Hanife
iddet bakımından bunu hayız, imam Şafiî ve Mâlik ise temizlik mânâsında
anlamışlardır. Bu ikinci anlayışa göre de temizlik içinde boşanan kadın üçüncü
hayız başlar başlamaz iddetini tamamlamış olur.
Kocasıyla zifaf
olmadan ayrılan bir kadın içinse iddet beklemek mecburiyeti yoktur. Çünkü
"Ey inananlar, inanan kadınları nikahlayıp da, henüz onlara dokunmadan
boşarsanız, onların üzerinde sayacağınız bii iddet hakkınız yoktur."[114]
âyet-i kerimesi bunu ifâde etmektedir, iddet mevzuunu inşallah ileride 2282
numaralı hadisin şerhinde etraflıca ele alacağız.
"....Allah'ın
kendi rahimlerinde yarattığım gizlemeleri..."nden maksat, boşanan
kadınların hayızlarını veya hamileliklerini doğru olarak söylemekten
kaçınmalarıdır. Söz konusu kadınlar hayızlanmadıkları halde hayızlandıklarını
söyleyerek, kocalarının kendilerine dönme haklarını engelledikleri gibi, hayız
gördükleri halde hayız gördüklerini saklayarak nafaka süresini uzatmak
suretiyle hakketmedikleri nafakayı alma yoluna gidebilir. İşte Allah teâlâ ve
tekaddes hazretleri bu âyet-i kerimeyle boşanmış olan kadınları bu gibi
haksızlıklara sapmaktan nehyetmektedir.
Katâde'nin beyânına
göre cahiliyye döneminde kadınlar karmlarındaki eski kocalarından olan çocuğu
yeni evlenecekleri kocalarına nisbet edebilmek için hâmile olduklarını
saklarlarmış.
İşte bu âyet-i kerime
hamileliğini saklamayı âdet hâline getiren bu cahiliyye dönemi kadınları
hakkında nazil olmuş.
Kurtûbî'nin beyânına
göre ise, bir adam Rasûl-i Ekrem'e gelerek karısını hâmile iken boşadığını, bu
kadının karnındaki çocuğu yeni evleneceği kocasına nisbet edeceğinden endişe
duyduğunu ifade etmiş de âyet-i kerime bu hâdise üzerine nazil olmuş.[115]
Cahiliyye döneminde
erkekler de fırsatını buldukları zaman karılarına zulm ederlerdi. Bu
zulümlerden biri de kanları boşayıp belli süre sonra tekrar ona dönmesi sonra
yine boşayıp yine dönmesi böylece ona işkence etmeleri ve başka bir kocaya
gitmesine de imkân vermemeleri idi. Nihayet ensardan biri karısına:
Sana hiç
yaklaşmayacağım, ama sen benden çözülüp ayrılamayacaksın, dedi. Kadın:
Nasıl olur, dedi.
Adam;
Seni boşayacağım,
süren dolmağa yaklaşınca sana döneceğim yine boşayacağım, süren sonuna
yaklaşınca tekrar döneceğim, işi böyle sürdüreceğim, dedi. Kadın bu durumu
Rasûl-i Ekrem'e arzetti. Bunun üzerine Allah (c.c.) Hazretleri "Boşama iki
defadır (bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak ya da güzelce
salıvermektir."[116]
âyet-i kerimesini indirdi.[117]
İşte yüce Allah,
kadının aleyhine işleyen bu boşama sistemini kaldırdı ve erkeğe ancak iki
boşamada dönme hakkı tanıdı. Üçüncü defada boşarsa artık ona dönme hakkı
vermedi.[118]
2196. ...İbn
Abbas (r.a.)'dan; demiştir ki: Rükâne'nin ve kardeşlerinin babası olan Abdü
Yezid (karısı) Ümmü Rükâne'yî boşa-mış ve Müzeyne (kabilesin)den bir kadınla
evlenmişti. Kısa bir süre sonra (bu kadın) Peygamber (s.a.)'e geldi (ve Ebu
Rükâne'nin erkekliğinin olmadığını ifade etmek maksatıyla) başından aldığı bir
kıla (işaret ederek- Abdü Yezid'in) "Bana ancak şu kıl kadar faydası
vardır, başka değil. Binaenaleyh benimle onun arasını ayır" dedi. Bunun
üzerine Peygamber (s.a.) öfkelendi ve Rükâne ile kardeşlerini (yanına)
çağırdı. Sonra meclisinde bulunanlara (hitaben Ebu Rükâne'nin çocuklarından
ikisine işaret ederek);
"Falanı şu ve bu
bakımlardan falanı da şu ve şu bakımlardan Ebu Yezid'e benzer buluyor
musunuz?" diye sordu. Onlar da;
Evet dediler.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem(de) Abdü Yezid'e;
"Onu boşa"
diye emretti. O da (kendisinden istenileni) yaptı. Sonra (Hz. Peygamber; ilk)
"Hanımın (olan) Rükâne ve kardeşlerinin annesine dön" buyurdu. (Abdü
Yezid de) .
Ya Rasûlallah ben onu
üç talak ile boşadım dedi. (Rasul-ü Ekrem de:)
"Biliyorum, sen
ona dön." buyurdu ve "Ey Peygamber, kadınları boşadığmız zaman,
onları iddetleri içinde boşaym ve iddeti sayın" âyetini okudu.[119]
Ebû Dâvud dedi ki;
Yezid b. Rükâne'den (rivayet olunduğuna göre):
Rükâne hanımını kesin
bir şekilde boşadıktan sonra Peygamber (s.a.) o kadını Rükâne'ye geri göndermiş.
(Bu hadis olayın Ebu Rü-kâne'nin başından geçtiğini ifade eden yukarıdaki îbn
Cüreyc hadisinden) daha sahihdir. Çünkü (bu haberi nakleden Nafi ile Abdullah)
bunlar (hadisenin başından geçtiği) adamın çocuğu olur(lar. Bir adamın) ev
halkı onu (ve başından geçen olayları) daha iyi bilir. (Ebû Dâvûd sözlerine
devam ederek diyor ki; bu durumu göz önüne alarak şu neticeye varıyoruz)
"Rükâne karısını sadece bir defa kesin bir şekilde boşamış Rasûl-i
Ekrem'de (o talakı) bir (talak) kabul etmiştir.”[120]
Abdu Yezid'in eski
karısı Acle bint Aclan'ı boşadıktan sonra almış olduğu Süheyme bint Uveymir
isimli kadının Rasûl-i Ekrem'e gelerek başından aldığı bir kılı gösterip:
"Ebû Ye-zid'in bana sağlayacağı fayda itibarıyla şu kıldan bir farkı
yoktur mânâsına gelen sözler
sarfetmekten maksadı, "kocasının cinsel
gücünün olmadığını" ifade ederek ondan kolayca ayrılmaktır. Oysa
Abdü Yezid'in ilk karısından dünyaya gelen çocukları vardı ve bu çocuklar
babalan Abdü Yezid'e benziyorlardı. Rasûl-i Ekrem bu durumu bildiği için
derhal kadının maksadını anladı ve Abdü Yezid'in çocuklarını meclisine çağırarak
onların Abdü Yezid'e benzediklerini ve dolayısıyla Abdü Yezid'in cinsel gücü
yerinde bir kimse olduğunu isbatladı. Boşanmak için böyle gayr-i meşru bir yola
saptığı için de o kadına Öfkelendi ve Abdü Yezide onu boşamasını ve eski
karısına dönmesini tavsiye etti. Abdü Yezid de o kadını üç talakta kesin bir
şekilde boşadığım ifade edince, Rasûl-i Ekrem metinde tercümesini sunduğumuz
talak süresinin birinci âyetini delil getirerek o kadına dönmekte bir sakınca
bulunmadığını ifâde etmiştir. İbn Cüreyc'-in rivayet ettiği üç talaktan sonra
da dönülebileceğini ifâde eden bu hadisin sahih olduğu kabul edilecek olursa,
cumhuru ulemaya göre onun ya nesh ya da tahsis edildiğine hükmetmek gerekir.
Bezlü'l mechud yazarının ifadesine göre bu mevzuda en güzel te'vil şudur:
"Aslında Abdü
Yezid Rasûl-i Ekrem'e eski karısını "elbette' kelimesini kullanarak kesin
bir şekilde boşadığım ifâde etmiş, ancak "elbette" kelimesini duyan
râvi, onun üç talak ile boşadığım zannetmiş ve hadisi kendi zan ve anlayışına
göre rivayet etmiştir."
Musannif Ebü Davud'un
bu hadisin sonuna ilâve ettiği talikten anlar şildığına göre, bu hadisi bir de
Nafi b. Üceyr ile Abdullah b. Ali b. Yezid b. Rükâne rivayet etmişlerdir. Nâfi
bu hadisi bir defa amcası Rükâne'den, bir defa da Hz. Ali b. Ebi Talib'den
olmak üzere iki defa rivayet etmiştir. Ebû Davud'un talikteki ifâdesindeki
ifâdesinin zahirinden Abdullah b. Ali b. Yezid b. Rükâne'nin, bu hadisi babası
Ali vasıtasıyla dedesi Yezid'den rivayet ettiği anlaşılıyorsa da aslında burada
"dedesinden" kelimesiyle kastedilen Abdullah'ın dedesi Yezid değil,
büyük dedesi yani Yezid'in babası Rükâne olması gerekir. Çünkü 2206 numaralı
hadis-i şeriften anlaşılan budur.
Ayrıca İbn Cüreyc
hadisinde, hadisenin Ebu Rükâne (Abdü Yezid)in başından geçtiği ifade edilirken
Nafi ile Abdullah'ın hadisinde bu olayın Rükâne'nin başından geçtiği ifâde
ediliyor. Musannif Ebû Dâvud. da bu hadisenin Rükâne'nin başından geçtiğini
ifade eden Nafi ve Abdullah hadisinin râvileri Nafi ile Abdullah'ın Rükâne'nin
ailesinden oldukları ve bir kimsenin başından geçen bir hadiseyi ev halkının
herkesten daha iyi bilecekleri gerekçesiyle îbn Cüreyc hadisine tercih
etmiştir. Fakat bu hadisenin hem Rükânenin hem de Ebu Rükena'nin başından
geçmiş olması bir başka ifadeyle, hadisenin ayrı ayrı zamanlarda iki ayrı
kişinin başından geçmiş olması da mümkündür. Müellif Ebu Davud bu hadisi
"karısını üç talakla boşayan kimsenin bir daha ona dönmesi
neshedilmiştir" başlığı altında rivayet ettiğine göre kendisi
"Rükâne'nin karısını üç defa boşadık-tan sonra ona döndüğü fakat sonradan
bu hükmün neshedildiği" görüşünde olması gerekir.
İbn Kayyim'e göre Ebû
Davud'un Abdullah ile Nâfi'nin hadisini rivayetlerin en sağlamı olarak
nitelendirmesi, onun sahih bir hadis olduğu mânâsına gelmez. Bu ifâde sözü
geçen hadisin zayıflık derecesinin diğer hadisin zayıflık dercesi kadar fazla
olmadığı manasına gelir. Senedinde "Hz. Peygamber'in azatlı kölesi Ebu
Râfi'nin oğullarından biri" tabiriyle ifâde edilen kimliği mechûl bir râvi
bulunduğu için İbn Cüreyc hadisi de zayıftır. Netice olarak her iki hadis de
zayıftır. Bununla beraber îbn Cüreyc hadisi "karısını bir defada üç
talakla boşayan bir kimsenin vermiş olduğu üç talak bir talak sayılır"
diyenlerin delilidir. Said b. Cübeyr ile Tavus, Ata, Amr b. Dinar ve Zahiriye
ulemâsı bu görüştedirler. Muham-med b. Ishâk ile AH b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ud,
Abdurrahman b. Avf ve ez-Zübeyr (r.a.)inde bu görüşte oldukları rivayet
olunmuştur.
Dört mezheb imamıyla
ulemanın büyük çoğunluğuna göre ise, bir defa da verilen üç talakla üç talak
vâki olur. Bu şekilde talak vermek bid'at ise de geçerlidir. Sözü geçen mezhep
imamları aksi görüşte olan ulemaya karşı kendi görüşlerini şöyle
savunmuşlardır:
1. İbn
Cüreyc hadisi zayıftır. Çünkü senedinde kimliği açığa kavuşmamış bir râvi
vardır.
2. Sahabeden
bazılarının bir defada verilen üç talakın bir talak sayılacağına dair rivayetleri
bu hükmün neshedildiğini bilmedikleri zamanlara aittir. Bu hükmün
neshedildiğini öğrendikten sonra artık onlar da bu görüşlerinden
vazgeçmişlerdir.
Şimdi de bu şekilde
boşamaları yalnız bir boşama sayanların delillerini görelim:
a.
"Boşama (talak) iki keredir. Sonraya iyilikle geçinmek yahut güzellikle
ayrılmak gerekir. Allah'ın hadleri bunlardır, bunları aşmayın, Allah'ın
koyduğu sınırları aşanlar kendilerine zulmetmiş olurlar. (Bundan sonra koca)
karısını boşarsa kadın başka bir kocaya varmadan artık ona helal olmaz. Şayet
bu (ikinci) koca onu boşar ve onlar da, Allah'ın koyduğu sınırlan
koruyacaklarına kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde günah
yoktur."[121]
Bu âyet-i kerime
boşama haklarının bir anda kullanılmamasını ayrı, ayrı zamanlarda kullanılıp
arada dönülmesini bundan sonraki hayat hakkında iyi niyetle karar verebilmek
için fırsat bırakılmasını ifâde etmektedir.
b. Tavus'un
rivayetine göre îbn Abbas şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) ile Ebu Bekr
zamanlarında ve Ömer'in hilâfetinin ilk iki yılında üç talak bir talak idi.
Ömer b. el-Hattab: "Bu insanlar düşünüp taşınarak yapmaları gereken bir
işi aceleye getirir oldular, bunu kendileri aleyhine geçerli saysak" dedi
ve (üç talak olarak) muteber saydı.[122]
c. Bu
hadisler yanında yukarıda isimleri zikredilmiş bulunan sahâbi ve tâbiûn
fetvaları da gözününe alınmıştır.[123]
2197.
...Mücâhid'den; demiştir ki: Ben İbn Abbas'ın yanında idim ona bir adam gelip;
Karısını (bir defada) üç talakla boşadığmı söyledi. Bunun üzerine (İbn Abbas)
susa kaldı. Ben de o kadını kocasına geri göndereceğini zannettim. (Bir süre)
sonra (şöyle) konuştu:
Biriniz tutuyor
(karısını) boşayarak bîr ahmahlık yapıyor sonra da, İbn Abbas, İbn Abbas, diye
feryad ediyor. Oysa yüce Allah "Kim Allah'tan korkarsa (Allah) ona bir
çıkış (yolu) yaratır."[124]
buyuruyor. Sen ise
(bir defa üç talak verirken) Allah'dan korkmadın. Binaenaleyh ben sana bir
çıkış (yolu) bulamam (sen bu şekilde hareket etmekle) Rabbine isyan ettin,
hanımın da senden (üç talakla) boş oldu. Halbuki yüce Allah "Ey
Peygamber, kadınları boşadığınız zaman -iddetlerinin önünde- boşaymız."[125]
buyuruyor.[126]
Ebû Dâvûd dedi ki:
"Bu hadisi Humeyd (b. Kays) el-A'rac ile (Yusuf b. Süleyman el-Mahzumî
isimli) bir başka râvi de Mücahid vasıtasıyla İbn Abbas'dan rivayet etti(ler).
Şu'be (b. el-Haccâc)
da -Amr b. Mürre, Said b. Cübeyr zinciriyle İbn Abbas'dan rivayet etti.
Eyyûb (b. Keysan) ile
İbn Cüreyc de (ikisi birden) bu hadisi İkrime b. Halid- Said b. Cübeyr
zinciriyle İbn Abbas'dan rivayet etti(ler).
İbn Cüreyc de Abdülhamid
b. Rafi ve Ata zinciriyle İbn Abbas'dan rivayet etti.
A 'meş ise bunu (bir
defa) Malik -Haris yoluyla ve (bir defa da) İbn Cüreyc- Amr b. Dinar yoluyla
(olmak üzere iki defa) İbn Abbas'dan rivayet etti. (Bu hadisi bizzat İbn
Abbas'ın ağzından işiterek nakleden Mücâhid Said b» Cübeyr, Ata, Malik b.
Haris ve Amr b. Dinar gibi yukarıda adı geçen râvilerin) tümü (bir defada
verilen) üç talak hakkında (İbn Abbas'tan yaptıkları rivayetlerde şu sözü)
söylediler: "İbn Abbas (bir defa verilen) üç talakı geçerli kıldı ve
(kendisine gelen adama hitaben) -aynen İsmail'in Eyyüb vasıtasıyla Abdullah b.
Kesir'den naklettiği (2197 numaralı) hadisfte de anlatıldığı) gibi (karın)
"senden boş oldu" dedi.
Ebû Dâvud dedi ki;
Hammâd b. Zeyd de Eyyûb -İkrime zinciriyle İbn Abbas'tan (şu sözü) rivayet
etti; (Sen karına) bir ağızla; "sen üç talakla boşsun" dersen, o bir
(talak)dır.
Bu hadisi İsmail b.
İbrahim de Eyyüb vasıtasıyla İkrime'den rivayet etti. (Bu rivayette) şu (bir defada
verilen üç talakın bir talak olduğunu ifade eden söz, İbn Abbas'ın değil de)
(İkrime'nin) sözü (olarak geçmekte)dir. (İsmail b. İbrahim bu rivayetinde) İbn
Abbas'dan bahsetmemiştir.[127]
Musannif Ebû Davud'un
Mücâhid vasıtasıyla İbn Abbas'dan rivayet ettiği bu hadis-i şerif bir defa da
verilen üç talakın üçünün de geçerli olduğunu ve bu şekilde verilen talakdan
sonra artık erkeğin kadına dönemeyceğini ayrıca sünnet olan talakın temizlik
döneminde temasta bulunmadan verilmekle gerçekleşeceğini ifade etmektedir.
Metinde geçen : bundan böyle onları iddetlerini gözeterek boşayın"[128]
âyet-i kerimesi bunu ifade eder. Her ne-kadar bu âyet-i kerimede metinde Hz.
İbn Abbas'ın kıraatine uygun olarak : onları id deUerinin önünde boşayın"
şeklinde rivayet edilmişse de aslıda bu iki kıraat arasında netice itibariyle
bir fark yoktur. Bu meseleyi M. Hamdi Elmalı şöyle açıklar: "Bu iki mana
ise mütelâzimdir. Çünkü hayzın önü, istikbali, gayesi tuhur (temizlik)dir.
Abdullah b. Mesud hazretleri bu mânâyı "... : cima'da bulunulmamış olan
temizlik hâli" diye ifade ederken İbn Abbas hazretleri de
"...iddetlerinin önü" şeklinde ifâde etmiştir. Hz. İbn Abbas ile Hz.
İbn Me-sud'un bu açıklamalarından çıkan netice şudur: "Kadınlarınızı
sayılı hayız günlerinin önünde yakınlık yapılabilecek olup da yapılmamış olan
temizlik halinde temiz olarak boşayımz." Ulema ancak bu mânâya uygun olarak
yapılan talakın sünnî olabileceğinde ittifak etmişlerdir.[129]
Musannif Ebû Dâvud bu
hadis-işerifinsekiz ayrı rivayetini nakletmiş-tir. Bu haberlerden 1. Mücâhid, 2. Said İbn Cübeyr, 3.
Said b. Cübeyr, 4. Ata, 5. Malik b. el-Haris, 6. Amr b. Dinar tarafından nakledilen
ilk altısında Hz. İbn Abbas'ın bir defada verilen üç talakın üçünün de muteber
sayıldığı görüşünde olduğu ifade edilirken İkrime'nin Hz, îbn Abbas'dan rivayet
ettiği yedinci haberde Hz. İbn Abbas'ın bir defada verilen üç talakın bir talak
sayıldığı Eyyûb'un İkrime'den rivayet ettiği haberde de, Hz. İkrime'nin bir
defada verilen üç talakın bir talak sayıldığı ifadesi yer almaktadır.
Sünen-i Ebû Dâvud
şârihi Emin Mahmut el-Hattab bu haberlerden birinci ,yedinci ve sekizinci
haberleri musannif Ebû Dâvûd'dan başka rivayet eden bir kimseye
rastlayamadığını ifâde ederken diğer haberleri, Ebû Dâvûd'dan başka nakleden
kaynaklar ayrı ayrı işaret etmektedir.[130]
Fıkıh ulemasının bu
mevzu ile ilgili görüşlerini bir numara önceki hadisin şerhinde
açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmemekteyiz.[131]
2198. ...a) Muhammed b. Iyas'dan (rivayet
olunduğuna göre); İbn Abbas ile Ebû Hureyre ve Abdullah b. Amr b. el-As'a;
kocasının (daha cinsi münâsebette bulunmadan bir defada) üç talakla boşadığı
bir kız(m durumun)dan sorulmuş da hepsi "O kız başkasıyla evleninceye
kadar ona helal olmaz." diye cevap vermişler.
b) Ebû Dâvud
dedi ki... Muaviye b. Ebi Ayyaş kendisinin bizzat şahid olduğu bu olayı (şöyle
rivayet etmiştir); Muhammed b. îyas b. el-Bükeyr, İbnü'z-Zübeyr ile Asım b.
Ömer'e gelerek bu (haberde geçen) soruyu sormuş, her ikisi de; "Git (bunu)
îbn Abbas ile Ebu Hureyre'den (sor), ben onları Âişe (r.anha)mn yanında bıraktım,
geldim" diye cevap vermiş (Muhammed b. İyas bu sözü söyledikten) sonra
(yukarıda geçen) şu (Muhammed b. İyas'ın naklettiği) haberi rivayet etmiştir.
c) Ebû Dâvud
dedi ki: Bu mevzuda îbn Abbas'in sözü şudur: (Bir defada verilen) üç talak
(insanın) evlenip cinsi münâsebette bulunduğu kadım da cinsi münasebette
bulunmadığı kadını da boş düşürür. (Artık bu kadın) başka bir kocayla
evleninceye kadar ona helal olmaz. Bu (haber) Para değişimi ile ilgili habere
benziyor. (Şöyle ki) îbn Abbas (peşin olarak yapılan) para değişiminde
(değiştirilen paradaki eşitsizliğin faiz sayılamayacağını) söylerdi. Sonra
bundan döndü.[132]
Bu hadis-i şerif îbn
Abbas'ın önceleri bir defada verilen üç talakın bir talak. sayılacağı görüşünde
iken sonradan bu görüşünden dönüp bir defada verilen üç talakın üç talak sayılması
gerektiğine hükmettiğini ifâde etmektedir.
Birinci haberde geçen
"kız" kaydı, kayd-ı ihtirâzî olmayıp kayd-ı ittifakı olduğundan îbn
Abbas'ın bu görüşü sadece kocasının cinsî münâsebette bulunmadan' önce
boşadığı kızlara ait bir görüş değil, bir defada üç talakla boşanan bütün
kadınlara şâmildir. Fakat Hz. îbn Abbas sonradan bu görüşünden dönerek bir
defada verilen üç talakın üçünün de muteber olduğuna ve karısını bu şekilde
boşayan bir kimsenin, o kadın bir başka kocayla normal olarak evlenip de yine
normal olarak boşanmadıkça onunla evlenemeyeceğine hükmetti. Daha öncede
açıkladığımız gibi dört mezhep imamıyla birlikte ulemanın büyük çoğunluğu da
Hz. İbn Abbas'ın bu ikinci görüşünü benimsemişler ve bununla fetva
vermişlerdir. Nitekim imam Mâlik'in rivayet ettiği şu hadis-i şerifler de
Cumhurun bu görüşünü desteklemektedir.
Muhammed b.
Abdurrahman b. Sevbân'dan rivayet edildi. Muhammed b. îyas b. el-Bükeyr şöyle
dedi: Adamın birisi zifafa girmeden karısını üç talakla boşadı. Sonra boşadığı
bu hanımla evlenmek istedi. Bunun üzerine (yanıma) fetva sormaya geldi.
Beraberce Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre'ye gittik. (Meseleyi) onlara sordu.
Onlar;
Kadın başka bir koca
ile evlenmeden onunla evlenemezsin dediler. Oda.
Ben onu yalnız bir
talakla boşadım, deyince İbn Abbas;
Nimeti elinden
kaçırdın, dedi.[133]
Ata b. Yesar, şöyle
dedi: Adamın biri Abdullah b. Amr b. el-As'a karısı ile zifafa girmeden onu üç
talakla boşayan başka bir şahıs hakkında (fetva) sormak için geldi.
Ata dedi ki; "İlk
evlenen (ve dokunulmayan) kızın talakı bir dedim" Abdullah b. Amr b. el-As
bana;
Sen hikayecisin
(fıkhın derinliklerinden ne anlarsın) bir talak onu bir talak-ı bâin ile boş
yapar, üç talak ise başka kocaya varıncaya kadar o kadını haram kılar, dedi.[134]
2200 numaralı hadisin
şerhinde bu konuyu tekrar ele alacağız inşallah,
Musannif Ebû Davud'un
naklettiği ikinci haberde de îbn Abbas (r.a.)'ın bir defada verilen üç talakın
bir talak sayılacağı görüşünde iken sonradan bu görüşü terkettiği ve karısını
bu şekilde boşayan kimsenin karısına bir daha dönemeyeceğine, ona dönebilmesi
için o kadının sahih nikahla bir kocayla evlenip sonra ondan boşanmış olmasına
hükmettiği ifâde edilmektedir. Bu mevzuda imam Mâlik de şöyle diyor:
"Hüküm bize göre de böyledir. Bir adam dul bir kadınla evlenir, fakat
cima' etmezse bu dulun durumu da bakire kızın durumu gibidir. Bir talak onu da
talak-i bâin ile boş kılar. Üç talak ise, başka bir kocaya varıncaya kadar o
kadını ilk kocasına haram kılar.
Rahmetü'l-Ümme'de
denilmektedir ki, İslam uleması bir kimsenin yeni evlenip de henüz dokunmadığı
bir kıza "sen üç talakla boşsun" demesiyle o kızın üç talakla boş
olacağında ittifak etmişlerse de bu kimsenin sözü geçen kıza peşi peşine üç
defa "sen boşsun, sen boşsun, son boşsun" demesiyle kaç talak vaki
olacağında ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife ile Şafiî ve Ahmed'e göre bu
şekilde verilen talak bir talak sayılırken imam Mâlik'e göre üç talak sayılır.
Eğer bir kimse
evlendikten sonra cinsî münasebette bulunduğu bir kadına bu şekilde bir talak
verir de ben aslında bir talak verdim, ağzımdan çıkan ikinci ve üçüncü talakla
birinci verdiğim talakı ona duyurmak ve anlatmak istedim" derse o zaman imam
Ebû Hanife ile İmam Mâlik'e göre üç talak vaki olursa da imam Şafiî ile Ahmed'e
göre bir talak vaki olur. Fakat kendisiyle hiç münâsebette bulunmadığı karısını
bu şekilde peşi peşine üç talakla boşarsa imam Ebû Hanife ile Şafiî'ye göre
bir, imam Malik ile Ahmed'e göre de üç talak vaki olur.[135]
Ayrıca bu ikinci
haberde kendisinden bilmediği bir mevzuda fetva istenen bir âlimin bilmediğini
söyleyerek o meseleyi bilen bir kimseye havale etmesi gerektiği ifade
ediliyor. Nitekim Hz. Ali, "bilmediğim bîr meselede bilmiyorum demek
kadar içimi serinleten bir şey yoktur.” buyurmuştur.
Üçüncü haberde ise, bu
görüşlere ilâveten Hz. İbn Abbas'ın peşin olarak yapılan para değişimlerinde ve
yine peşin olarak yapılan aynı cinsten olan ülçülür ve tartılır maddelerin değişiminde
değişilen bu maddelerdeki eşitsizliğin veya farklılığın faiz sayılmayacağı
görüşünde iken sonradan bu fikrinden döndüğü ifâde edilmektedir. Hz. İbn
Abbas'ın bu mev-zudaki delili Hz. Üsâme b. Zeyd'in rivayet ettiği "faiz
ancak veresiye olan ahş-verişlerde olur"[136]
mealindeki hadis-i şeriftir. Fakat diğer bir hadis-i şerifte ise, "faiz
ancak peşin yapılan ahşverişte olur"[137]
buyurularak peşin yapılan ahş-verişlerde de faiz muamelesinin bulunabileceği
ifâde edilmektedir. Bu bakımdan cumhur-ı ulema İbn Abbas'ın dayandığı,
"Nesie-den başka ribâ yoktur" hadisim "en şiddeli riba ancak
nesîededir" şeklinde te'vil etmişlerdir. Yani bu hadis "peşin
yapılan alışverişlerde riba yoktur" anlamına değil, "peşin yapılan
alışverişlerde ribanın kemali yoktur. Riba-nın kemali veresiye yapılan
ahş-verişlerdedir" anlamına gelir.[138]
Nitekim Hâkim, Hz. İbn
Abbas'ın bu görüşünden döndüğünü ve Allah'a tevbe ettiğini rivayet etmiştir.
Hâkimin rivayetine göre Hz. İbn Ab-bas "Vallahi ben müslümanların peşin
olarak yaptıkları her nevi alışverişi helal görüyordum. Abdullah b. Ömer'in
Rasûlullah (s.a.)'den benim bilmediğim bir hadisi bellediğini işitince şimdi
Allah'a istiğfar ediyorum" demiştir.[139]
Hâkim'in rivayet
ettiği diğer bir hadiste ifade edildiğine göre "Hz. İbn Abbas ömrünün bir
kısmında peşin yapılan alışverişlerde riba olmayacağına inanırmış. Bir gün Ebu
Said el-Hudri ile karşılaşınca Hz. Ebu Said ona;
Ya İbn Abbas, sen
halka faiz yedirirken Âllah'dan korkmuyor musun? Rasûlullah (s.a.)'in
"birgün hurma hurma karşılığında, buğday buğday karşılığında, arpa arpa
karşılığında, altın altın karşılığında, gümüş gümüş karşılığında misli misline
ve peşin olarak değiştirilir. Kim bu alış-verişte bir fazlalık alırsa o
faizdir." buyurmuş olduğunu duymadın mı? demiş. Hz. İbn Abbas da:
Ey Ebû Said, Allah
seni cennet ile mükafatlandırsın, bana unuttuğum bir meseleyi hatırlattın.
Allah'a istiğfar ve tevbe ediyorum demiş.[140]
Abdurrezzak'ın
Musannaf ında Tâvus'un "İbn Abbas hiç dokunmadığı karısını bir defa da üç
talakla boşayan bir kimsenin bu talakını bir talak sayardı" dediği rivayet
ediliyorsa da[141] Tâvus'un, İbn Abbas'ın
bu görüşünden döndüğünü bilmediği için bu sözü söylediğinde şüphe yoktur.[142]
2199.
...Tâvus'dan rivayet olunduğuna göre Ebu's-Sahbâ adında İbn Abbas'a çok soru
soran bir adam (îbn Abbas'a)
Sen Rasühıllah (s.a.)
ile Ebû Bekr devrinde ve Ömer'in halifeliğinin ilk yıllarında, bir adam
karısını cinsi münâsebette bulunmadan (bir defada) üç talakla boşarsa
(Rasûlullah ve bu iki halifesinin) bu talakı bir talak saydıklarını bilimyor
musun? dedi. İbn Abbas da:
Evet Rasûlullah (s.a.)
ile Ebu Bekir devrinde ve Ömer'in halifeliğinin ilk yıllarında bir adam
karısını cinsî münâsebette bulunmadan (bir defada) üç talakla boşarsa, bu
talakı bir talak sayarlardı. Fakat Ömer halkın bunu çoğalttıklarını görünce
onların aleyhine olarak (bu şekilde verilen üç talakın) üçünü de geçerli
kıldı" cevabını verdi.[143]
Bu hadis, bir kimsenin
karısını temasta bulunduktan sonra boşamasıyla hiç temesta bulunmadan boşaması
arasında fark gören kimselerin delilidir. Şevkânî'nin beyânına göre bu görüşte
olan ilim adamları "bir kimsenin hiç temasta bulunmadığı karısına bir
defa: "Sen benden boşsun" demesiyle aralarında beynünet-i kübrâ vâki
olup bir daha birleşmelerine imkân kalmadığını, üç talak ile boşaması halinde
ikinci ve üçüncü talakın lağvolduğunu; temasta bulunduğu karısına bu sözü
sarfetmesiyle ise, sâdece bir ric'i talak meydana geldiğini"
söylemişlerdir.
Biz mezhep imamlarının
bu mevzudaki görüşlerini bir önceki hadis-i şerifin şerhinde açıklamış
bulunmaktayız.
"Ömer'in
halifeliğinin ilk yıllarında" sözü, bazı rivayetlerde "Hz. Ömer'in
halifeliğinin ilk iki senesinde[144]
bazılarında da "ilk üç senesinde"[145]
şeklinde, geçmektedir.[146]
Kendisiyle hiç münâsebette
bulunmadığı karısını bir defada olmak üzere uç talaşla boşayan kimsenin bu
talakı bir talak sayılır. Tavus ile Zahiriye ulemasından bazıları ve Muhammed
b. İshak bu görüştedirler. Mezhep imamlarıyla selef ve halefin büyük çoğunluğu
ise, bir kimse karısına bir defada "sen üç talak ile boşsun" derse-,
üç talak vaki olur. Çünkü daha önce geçen deliller bunu ifâde etmektedir.
Şafiî ulemasından imam
Nevevî'nin beyânına göre islâmın ilk devirlerinde bir kimse karısına peşi
peşine üç defa "sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun" dedikten sonra
"ben ikinci ve üçüncü sözümle birinci nikahımı kast ettim, ikinci bir
talaka niyyet etmedim" derse, iyi niyetlerine güvenilerek bu talak bir
talak sayılırdı. Fakat daha sonra insanların ikinci ve üçüncü tekrarlarında
yeni bir talakı kastettikleri anlaşılınca artık bu çeşit talakları üç talak
sayıldı.[147]
2200.
...Abdullah İbn Tâvus'un babası Tâvus'dan rivayet ettiğine göre; Ebu's-Sahbâ,
İbn Abbâs'a;
"Sen, Peygamber
(s.a.)'le Ebu Bekr devrinde ve Ömer'in hilâfetinin (ilk) üç yılında üç talâkın
bir (talâk) sayıldığını biliyor musun? demiş de, (İbn Abbâs);
Evet, cevabım vermiş.[148]
Bu hadîs-i şerîf,
Nesâî'nin rivayetinde "Ebû's-Sahbâ İbn Abbas a gelerek;
Ey İbn Abbâs! Peygamber
zamanında, Ebû Bekr zamanında ve Ömer'in hilâfetinin ilk yıllarında üç talâkın
bir talak sayıldığım bilmiyor musun? diye sordu. İbn Abbâs da:
Evet biliyorum, diye
cevap Verdi, şeklindedir. İmam Ahmed'in Müsned'i ile Müslim'in Sahih'i ve
Beyhaki'nin Sünen'inde ise; İbn Abbâs dedi ki:
Rasûlullah (s.a.) ile
Ebû Bekr devirlerinde ve Ömer'in hilafetinin iki yılında üç talâk bir
sayılırdı. Bilâhare Ömer b. Hattâb: "İnsanlar kendilerine mühlet verilmiş
olan bir işte acele gösterdiler; keşke şunu onlara infaz etse idik dedi ve onu
kendilerine infaz etti.[149]
şeklinde geçmektedir.
Bütün bunlar Hz.
Peygamber devrinden itibaren Hz. Ömer'in hilafetinin üçüncü yılına kadar bir
lâfızla verilen üç talâkın bir talâk sayıldığını, sonra Hz. Ömer'in bu şekilde
verilen talakı üç talâk kabul etmeye başladığını o zamandan itibaren de halk
arasında bu uygulamanın yaygınlaştığını ifâde etmektedirler. Ulemâdan bazıları
mevzumuzu teşkil eden bu hadîs-i şerifin zahirine bakarak bir sözle verilen üç
talâkın bir talâk sayılacağına hükmetmişlerdir. Sahâbe-i kiramdan Zübeyr b.
el-Avvâm ile Abdurrahmân b. Avf bu görüştedirler. Bu görüş aynı zamanda Hz. îbn
Abbâs ile Hz. Ali b. Ebi Tâlib ve Abdullah b. Mes'ûd (r.a.)'den de rivayet
edilmiştir.
Tabiûn ulemasından da
İbn Abbâs'ın azatlı kölesi İkrime ile Tavus, Muhammed b. İshak bu görüşte
oldukları gibi zahiriyye ulemasının pek-çoğu da bu görüşü benimsemişlerdir.
İbnu'l-Kayyim'in beyanına göre imam Malik ile Ahmed'in ashabından bazıları bu
görüşte oldukları gibi Hanefi ulemasından da bu görüşte olan kimseler vardır.[150]
Ancak İbnu'l-Kayyim'in bu sözünü olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Çünkü
Hz. Ömer bir sözle üç talâk veren kimsenin verdiği bu talâkın üç talâk sayılacağını
ve eski uygulamanın, yürürlükten kalkmış olduğunu ilân ettikten sonra hiçbir
ilim adamı bunun aksine fetva vermemiştir. Esasen bu hükmü yürürlükten
kaldıran bir delil mevcut olmasaydı ne Hz. Ömer eski uygulamayı yürürlükten
kaldırırdı, ne de diğer sahâbe-i kiram Ömer'in bu yeni uygulamasını tasvib
ederlerdi. Bilakis hepsi de Hz. Ömer'e bu uygulamasında karşı çıkarlardı.
Bir defada verilen üç
talâkın üç talâk sayıldığını iddia edenlerin mevzumuzu teşkil eden hadis
hakkındaki görüşlerini ve dayandıkları delilleri şöylece sıralayabiliriz:
1. İbn Abbâs
hadîsi muzdaribtir ve İbn Abbâs ile diğer sahâbilerden mütevâtir olarak rivayet
edilen "bir defada verilen üç talâkın üçünün de geçerli olacağına dair
hadislere aykırıdır. Binaenaleyh tevatür derecesine ulaşan hadisleri bırakıp da
muzadrib hadislerle amel etmek asla caiz olamaz .Maliki ulemasından Kurtubî de
bu mevzuda şunları söylüyor: "İbn Abbas hadisinin lafzında ızdırap vardır.
Hadisin zahir olan mânâsı o asrın bütün râvileri tarafından nakledilmemiştir.
Oysa âdet o mananın bütün halk kitleleri arasında yayılmasını ve yalnız İbn
Abbâs'a münhasır kalmamasını gerektirir. İşte bu cihet, hadisin zahiri ile
amelin bâtıl olduğunu kesin olarak ortaya koymasa bile en azından üzerinde
durup uzun uzun düşünmeyi gerektirir.
2. Hattâbi'nin
beyânına göre İbn Abbâs hadisinde geçen "üç talâkla boşamak",
sözünden maksat "elbette kesinlikle" sözünü kullanarak boşamaktır.
Binaenaleyh eskiden bir adam karısına "sen elbette boşsun" derse,
sözünün tefsirine bakılırdı. Çünkü bu söz bir talâkla boşamak anlamına geldiği
gibi üç talâkla boşamak anlamına da gelirdi. Hz. Ömer devri gelince bu sözün
sadece üç talâkla boşamak anlamında kullanılan sarih bir söz olduğuna
hükmedildi. Nitekim İmam Buhârî'nin de içinde "elbette", sözü geçen
hadislerle "üç" lafzı sarahaten geçen hadisleri bir bâb altında
toplamış olması imam Buhâri'nin de bu görüşte olduğunu ifâde eder.
3. İbn Abbâs
hadisinde geçen "bir defada üç talâk ile boşamak" sözü "sen
boşsun," sözünü üç defa peşipeşine söylemek anlamında kullanılmış
olabilir. Hz. Peygamber devri ile Hz. Ebu Bekir devrinde halk bir defa talâk
verdiğini kesinlikle ifade edebilmek için "sen boşsun" sözünü üç defa
üstüste söylerler ikinci ile üçüncü tekrarlamalarında hep birinci talâkı kast
ederler, ikinci ve üçüncü bir talâka niyyet etmezlerdi. Hz. Ömer devrinde insanların
hâli ve durumu değiştiği için bu şekilde verilen talâklar üç talâk sayılır
oldu.
4. İbn Abbâs
hadîsinin sadece kişinin hiç münâsebette bulunmadan boşadığı kadınlara ait
olması da mümkündür. Nitekim Said b. Cübeyr ile Tâvûs, Atâ ve Amr b. Dinar bu
görüştedirler. Sözü geçen bu ilim adamları "yeni evlendiği bir kadını üç
talâkla boşayan bir kimsenin vermiş olduğu talâklar bir talâk sayılır"
demektedirler. İlim adamlarının büyük çoğunluğu ise, aksi görüştedirler.
Nitekim Rabia b. Ebi Abdirrahmân ile İbn Ebi Leylâ, el-Evzâî, Leys b. Sa'd ve
Malik b. Enes, "Yeni evlenmiş olduğu bir kadınla hiç cinsî münasebette
bulunmadan onu üç defa peşi peşine "sen boşsun" diyerek boşayan bir
kimse o kadın başka bir kocayla nikahlanıp da normal olarak ondan boşamhadıkça
onunla evlenemez," demektedirler. Süfyan es-Sevrî ile ashâb-ı re'y İmam
Şafiî, Ahmed ve İshâk'a göre ise, bu şekilde verilen birinci talâkla o kadın
kocasına bir daha dönmemesi mümkün olmayacak şekilde beynûnet-i kübrâ ile boş
olur. İkinci ve üçüncü talâk ise lağv ve yersiz olur. Bir başka tâbirle ikinci
ve üçüncü talâkın hükmü olmaz.
5. İslâmdan
önce Araplar kanlarını istedikleri kadar boşar belli bir süre sonra tekrar ona
döner, yine boşar, yine döner, böylece Bakara Sûresinin 227. âyet-i kerimesinde
açıklandığı gibi bu yolla kadınlara işkence edilirdi. 2195 numaralı hadîs-i
şerifde açıkladığımız gibi Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri "boşama iki
defadır"[151] âyetini indirerek
Arabların bu tatbikatını yürürlükten kaldırdı ve üç talâkla boşanan kadınlara
bir daha dönmeyi yasakladı.
İşte İbn Abbâs
hadîsinde geçen üç talâkın bir talâk sayılması ve bir kimsenin karısını üç
talâk ile boşadıktan sonra da ona dönebilmesi bu âyet-i kerimenin inmesinden
önceki devirlere aittir.
Nitekim el-Hasen b. AH
(r.a.) üç talâk ile boşadığı Aişe el-Has'amiyye hakkında şunları söylemiştir:
"Eğer dedemin: "karısını iddct içerisinde üç talâk ile boşayan bir
kimse, bir daha ona dönemez" dediğini d uy masaydım. Aişe'ye tekrar
dönerdim."[152]
Bütün bu hadîsler
gösteriyor ki karısını üç talâk ile boşayan bir kimse bu üç talâkı bir defada
bile vermiş olsa bir daha o kadına dönemez. Bir defada verlen üç talâkın bir
talâk sayılması da yürürlükten kaldırılmıştır. Nitekim mevzumuzu teşkil eden
hadiste ve benzerlerinde mevzu bahs edilen Hz. Abbâs'ın "bir defada
verilen üç talâkın bir talâk sayıldığından" bahsetmesi, bu hükmün
yürürlükten kaldırılmasından önceki yıllara aittir Bu mevzu için 2198 numaralı
hadîsin şerhine müracât edilebilir.[153]
2201.
...Alkamej b. Vakkâs el-Leysî'den; demiştir ki: Ben Ömer b. el-Hattab'ı şöyle
derken işittim; "Rasûlullah (s.a.)'i;
"Ameller(in
sıhhati) ancak niyyete göredir. Herkes için nîyyet ettiği şey(in karşılığı)
vardır. Binaenaleyh kim Allah ve Rasûl-i için hicret ederse, Allah ve Rasûl-i
için hicret etmiş olur. Kim de elde edeceği bir dünya(hk) için veya evleneceği
bar kadın için hicret ederse, o da hicret ettiği şey için hicret etmiş
olur" buyurdu.[154]
Amellerin sahih
olabilmesi o ameli yapmak için niyet etmeye bağlıdır. Binaenaleyh niyetsiz
olarak yapılan amel ler sahih değildir. Ashnda niyyetsiz olarak da amel
yapılabilir. Amma yapılan bu amelin Allah yanında sahih olabilmesi için o
amele başlarken niyetin bulunması gerekir. Buradaki amelden maksat, namaz ve
oruç gibi bedenî amellerdir; kaibî amellerin ise, niyete ihtiyacı yoktur.
Oturup kalkmak, yiyip içmek mûtâd hareketlerde ibâdete yardımcı olmaları, ya
da Allah'ın rızasını kazanmak ve Rasül-i Ekrem (s.a.) gibi yapmak maksat ve niyyetiyle
yapıldıkları takdirde, ibâdete dönüşürler ve sahibi için sevaba vesile olurlar.
Allah'ın azabından ve gazabından kurtulmak için yasaklan terketmek niyete
muhtaç değilse de bu terkten sevâb elde edebilmek için sevap kazanmak niyetiyle
yapılmış olması gerekir. İmam Nevevî'nin beyânına göre necasetten temizlenmek
için niyete ihtiyaç yoktur. Bu menhiyyâtı terk gibidir. Menhiyyâtı terk etmek
için niyyet gerekmediğinde ise icmâ vardır.[155]
Niyyet lügatte azmetmek
manâsına olup iradeyi belli bir yere çekmekten ibarettir. Dini bir terim
olarak ise "yapılacak işi bilerek ona başlamadan önce ve ona mukterin
olarak onu yapmayı kastetmektir." Fakat tarifte geçen "ona mukterin
olarak" kaydı, zekât ve oruç için geçerli değildir. Çünkü niyyetin oruç ve
zekâta iktiran etmesi çok zordur. Ancak mevzu-muzu teşkil eden bu hadis-i
şerifte niyyet lügat manasında kullanılmıştır. Çünkü hâdis-i şerîf mutad olan
amelleri de içine almaktadır. Az önce de ifâde ettiğimiz gibi bu tür amellerde
niyyet aranmaz. Sadece sevâb kazanabilmek için aranır. Niyyetin meşru
kılınmasının hikmeti ise, âdetlerin ibâdetlerden ayırdedilmesini sağlamaktır.
Niyyet sayesinde hadesten taharet için yıkanan bir kimse ile sadece serinlemek
niyyetiyle yıkanan bir kimsenin arasındaki fark ortaya çıktığı gibi, sadece
perhiz niyyetiyle aç duran bir kimse ile oruç tutan arasındaki fark da ortaya
çıkmış olur. Ayrıca ibâdetlerin farz ve nafileleri de niyyet sayesinde
biribirinden ayrılmış olur.
Hadîs-i şerifte
"ameHer(in sıhhati) ancak niyyete göredir" cümlesinden sonra yine
aynı manaya gelen "herkes için niyyet ettiği şey(in karşılığı)
vardır" cümlesi tekrar edilmiştir. Birinci cümle ile amellerin ancak niyyete
göre değerlendirileceği, niyyetsiz yapılan ibâdetlerin Allah katında bir değeri
olmayacağı, ikinci cümle ile de niyyet edilen amelin kalben bilinip tayin
edilmesi gerektiği ifâde edilmek istenmiştir. Binâenaleyh ikinci cümleden
anlaşılıyor ki kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi günün, hangi
namazını kılacağını belirtmesi gerekir. Öğle namazım kaza etmek isteyen kişinin
öğle namazını kaza edeceğini, ikindi namazını kaza etmek isteyen bir kimsenin
de ikindi namazını kaza edeceğini kalbinden geçirmesi icâb eder. Eğer birinci
cümle ile yetinilip de ikinci cümle tekrar edilmemiş olsaydı kaza namazı
kılmak isteyen bir kimsenin hangi namazı kılacağını kalbinden geçirmeden,
sadece namaza niyyet etmesinin yeterli olacağı anlaşılırdı.
Hicret: lügatte;
terketmek, manasına gelirse de dinî bir terim olarak fitne korkusuyla küfür
ülkesinden, islâm ülkesine göç etmek demektir. Bazıları Peygamber (s.a.)'in
"gerçek muhacir Allah'ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir"[156]
beyânına bakarak gerçek muhacirin haramları ter-keden kimse olduğunu
söylemişlerdir. Vürûdu da Ümmü Kays adında bir kadınla evlenmek için hicret
eden bir kimsedir.[157] Her
ne kadar bu hadisin sebebi özel bile olsa da, hükmü geneldir. Çünkü sebebin
husûsî oluşu hükmün genelliğine mâni değildir. Rasûl-i zîşan efendimiz'in,
ihlâssız ve niyyetsiz yapılan amellerin bir değeri olmadığını ifâde buyururken
ihlâssız yapılan amellere misâl olmak üzere kadınla evlenmek ve dünyalık te'min
etmek üzerinde durmaktan maksadı, ihlâsla yapılan amellerin yanında dünyalık,
hatta kadın elde etmenin bile ne kadar kazançsız bir iş olduğunu beyândır. Bu
hadîs-i şerifin dinî kaidelerin üçte birini teşkil ettiğinde hadis imamları
ittifak etmişlerdir. Çünkü insanın amelleri kalbi, dili ve diğer organları
olmak üzere üç vasıtayla yapılır. Böyle olunca insanın niyyetle elde ettiği
manevî kazançları tüm kazançlarının üçte birini teşkil eder. Hatta diğer
organlarla yapılan ameller kalbin ve başka organların yardımına muhtaç olduğu
halde, kalb ile yapılan ameller başka organların yardımına muhtaç değillerdir.
Kalble yapılan salih ameller başhbaşma bir ibâdettir. Nitekim bir hadîs-i
şerîfde "mü'minin niyyeti amelinden daha hayırlıdır"[158]
Duyurulmuştur. Bu bakımdan merhum musannif şöyle demiştir: "Peygamber
(s.a.)'den beşyüzbin hadis yazdım; bunlardan ahkâm hususunda dörtbin sekizyüz
hadis seçtim, zühd ve takvaya dâir hadislere gelince onları kitabıma almadım.
Bir insana bütün bu hadislerden dini için sadece şu dört tanesi yeter:
1. Ameller
niyyetlere göredir.
2. Helâl ve
haram bellidir.
3. Kişinin
olgun bir müslüman olmasının ölçüsü malayaniyi terk etmesidir.
4. Mü'min,
kendisi için razı olduğu şeyi din kardeşi için de istemedikçe tam mü'min
olamaz.[159]
1. Hadisin
zahirine göre, bir kimse sarih ya da kinayeli sözlerle karısını, bir iki ya da
uç talak niyyet ederek boşarsa, niyet ettiği sayıda talak vâki olur. Nitekim
İmam Mâlik ile İshak b. Râhûye ve Şafiî bu görüştedirler. Urve b. ez-Zübeyr*in
de bu görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Süfyân es-Sevrî ile Evzâî ve İmam
Ahmed'e göre ise, sadece kalbden geçirilip de dille söylenmeyen sayıların
İtibarı yoktur. Binaenaleyh kalbden iki veya üç talaka niyyet edilerek, sarih
ya da kinayeli sözlerle verilen bir talakla sadece bir talak vâki olur. Hanefî
ulemasına göre ise talak için kullanılan sarih sözler iki kısımdır:
a. Talak
(boş) kelimesidir, "enti tâlikun (sen boşsun)", "enti
mutallakatün (sen boşandm)", "tallaktüki (şeni boşadım)" gibi,
talak kökünden türeyen bu gibi kelimelerin kullanılmasıyla verilen talaklar
bir talakı ric'ı sayılırlar^ Sahibinin talak-i bâine niyyet etmesi ya da hiçbir
talaka niyyet etmemiş olması neticeyi] değiştirmez. Çünkü bu kelime bir talak-i
ric'ı için kullanılır. Bu kelimeyi kullanıp da hiç talaka niyyet etmemek ya da
talak-i bâine niyyet etmek bu kelimeyi mühmel bırakmak veya kullanılmadığı bir
mânâya sarf etmek demektir. Hanefi uleması bu görüşlerine delil olarak da Hz.
Peygamber'in, karısını hayızlı iken boşayan îbn Ömer'e karısına dönmesini
emrettiğini ifâde eden 2179 numaralı hadisi gösterirler. Çünkü Hz. Peygamber,
İbn Ömer'in karısını talak kelimesini kullanarak boşadığını duyunca, bu talakı
hiç bir yoruma tabi tutmadan bir talak-i ric'i kabul etmiştir. Esasen ric'ı
telak ifâde eden talak sözüyle bâin talaka niyyet etmek "kocaları da bü
arada barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler."[160]
âyet-i kerimesine aykırıdır. Çünkü bu âyet-i kerimede geçen kelimesi
"talak kelimesi gibi sarih kelimelerle karılarını boşayan kimseler"
anlamına gelir. Ayet-i kerimenin bu şekilde sarih lâfızlarla karılarını boşayan
kimselerin iddet içerisinde ailelerine dönebileceklerini ifâde ettiğinde icmâ
vardır. Oysa ric'ı talak ifâde eden "talak' 'kelimesiyle talak-ı bâine
niyyet etmek iddet içinde o kadına dönüş kapısını kapamak ve iddetin sonunda
gerçekleşecek olan bâin talakı daha işin başında gerçekleştirmeye kalkmak
demektir. Çünkü bilindiği üzere talak-i ric'inin talak-ı bâine dönüşmesi için
karısını ric'ı talak ile boşayan kimsenin iddet içerisinde karısına dönmemesi
gerekir. Bu da gösteriyor ki talak kelimesini bâin talak mânâsında kullanmaya
kalkmak iddetin sonunda gerçekleşecek olan bâin talakı daha iddetin başında
gerçekleştirmeye kalkmak gibi dine aykırı bir iştir.
b. Talak
için kullanılan sarih lâfızlardan biri de talak kökünden türe-mediği halde
örfte sadece talak manasında kullanılan kelimelerdir; "enti haramün = sen
(bana) haramsın, "seni (kendime) haram kvldım", "sen, benimle
beraber haramdasın" vs... Daha ziyade talakta kullanıldıkları için bu
sözlerle bir bâin talak vâki olur. Bu sözü kullanan kimsenin talaka niyyet etmemiş
olması da neticeyi değiştirmez. Çünkü kocasına haram olması ancak bâin talakla
gerçekleşir.
Binaenaleyh
"karım bana haramdır" diyen bir kimsenin bir karısı varsa o karısı
bir bâin talakla boş olur. Fakat birden fazla karısı varsa yine bir bâin talak
vâki olur. O kimse bu talakı karılarından istediğine yöneltir.
Hanefîlere göre kinaye
lâfızları da ikiye ayrılır:
a. Daha
fazlasını ifâdeye müsâid olmadığı için kullanıldıkları zaman iki veya daha
fazla talaka bile niyyet edilse, sadece bir bâin talak vâki olan kelimelerdir.
Bunlar "iddetini bekle", "rahmini temizle", "sen teksin."
gibi sözlerdir.
b. Hür
kadınlar için kullanıldığı zaman, iki talaka niyyet edilse bile yine. bir
talak-ı bâin, fakat üç talaka niyyet edildiği zaman üç talak-ı bâin vâki olan cariyeler
için kullanılıp da iki talaka niyyet edilince iki bâin talak vâki olan
kelimelerdir. "Yuların boynundadır", "git ailene katıl",
"kocanı bul", "sen kocasızsın", "ben senden
ayrıldım", "seni serbest bıraktım" gibi sözlerdir.
2.
İbâdetlerde ve diğer amellerde niyyet meşru kılınmıştır. Binaenaleyh namazda
ve oruçta niyyet nasıl aranırsa, abdestte, gusülde, talakta ve itikatda da
öylece aranır. Bu meselede icmâ varsa da niyyetin hükmü üzerinde ihtilâf
edilmiştir. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre bütün amellerde niyyet farzdır bu
amelin namaz gibi başlı başına bir ibâdet olmasıyla, abdest ve gusül gibi
ibâdetlere vesile olan ameller olması arasında da bir fark yoktur.
Hanefî ulemasına göre
niyyet namaz, oruç gibi başlıbaşına bir ibâdet olan amellerde farz ise de
abdest ve gusul gibi ibâdete vesile olan ameller için farz değil, sünnettir.
Nitekim (106) numaralı hadisin şerhinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
3. Bir
amelin hükmünü bilmeâen ona başlamak caiz değildir. Çünkü bu hadis niyyet
olmadan yapılan bir amelin sahih olmadığını ifâde etmektedir: Bir amelin
hükmünü bilmeden ona niyyet etmekse mümkün değildir.
4. Gafil
olan bir kimse mükellef değildir. Çünkü niyyet, yapılması kastedilen işi
bilmeyi gerektirir; gafil olan bir kişinin ise zâten kasdı olamaz.
5. İmam
Mâlik bu hadisi delil getirerek Ramazanın başında Ramazan orucu için yapılacak
bir niyyetin bütün bir Ramazan boyunca tutulacak oruçlar için yeterli olacağını
söylemiştir. İmam Ahmed'in de bu görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Hanefî
ulemâsıyîa imam Şâfiîye ve İmam Ahmed'den gelen bir rivayete göre ise
Ramazan'ın her gününün orucu için ayrı niyyet gerekir.[161]
2202.
...Abdurrahman b. Abdillah b. Ka'b, -Ka'b'm gözleri görmez olduktan sonra
torunları arasında onu yeden kişi idi- Abdullah b. Ka'b b. Mâlik'den; dedi ki;
"Ben Ka'b b. Mâlik-i dinledim de (bize) Tebük seferiyle İlgili hâdisesini
(şu şekilde) anlatıverdi: (Rasû-lullah'ın emriyle, halkın bizimle konuşmadığı)
elli günden kırkı geçmişti. Bir de ne göreyim Rasûlullah (s.a.)'ın elçisi bana
geliyor (nihayet yanıma geldi ve);
Rasûlullah (s.a.) sana
hanımından uzaklaşmanı emrediyor, dedi. Ben de:
Onu boşayayım mı,
yoksa ne yapayım? diye karşılık verdim,
Hayır (boşama) sadece
ondan uzaklaş, ona asla yaklaşma, dedi. Bunun üzerine karıma;
Ailenin yanına git,
yüce olan Allah bu işte bir hüküm verinceye kadar onların yanında kal"
dedim.[162]
Tebük, Medine1 ile Şam
arasında Medine'ye ondört, Şam'a ise onbir konaklık mesafede bir yerdir. Tebük seferi
hicretin dokuzuncu (M. 630) senesinde ve Receb ayında yapılmıştır. Mevzu-muzu
teşkil eden bu hadis aslında Müslim'in rivayet ettiği uzunca bir hadisin baş
tarafıdır. Müslim'in bu rivayeti şu mânâya gelen sözlerle başlar: "Tebük
gazasında Rasûlullah (s.a.)'dan ayrıldığım zaman hikâyem şudur: "Ben hiç
bir vakit bu gazada ondan ayrıldığım zamankinden daha kuvvetli ve daha zengin
bulunmamışımdır. Vallahi ondan önce iki yük devesini hiçbir zaman bir araya
getirememişimdir. Nihayet bu gazada iki deveyi bir araya getirdim. Rasûlullah
(s.a.) bu gazayı şiddetli bir sıcakta yaptı. Uzak bir sefere ve çöle gitti;
kalabalık düşman karşısına çıktı ve gazalarının hazırlıklarını yapabilmeleri
için yapacakları işleri müslümanlara açıkça bildirdi. Nereye götürmek istediğini
onlara haber verdi. Rasûlullah (s.a.)'ın beraberindeki müslümanlar çoktu.
Onların sayısını bir muhafızın kitabı toplayamaz...[163] ve
sayfalarca devam eder. Bu olay Tirmizî'nin Sü-nen'inde de uzun bir hadiste
ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Sözü geçen bu hadiste Hz. Ka'b'in
tevbesinin kabul edilişi şu manaya gelen sözlerle anlatılıyor: "Peygamber
(s.a.)'e gittim ve onu mescidde oturur buldum. Etrafında müslümanlar vardı.
Rasûlullah (s.a.) ayın ışıldaması gibi ışıldıyordu. Bir işe sevindiği zaman
(böyle) ışıldardı. Geldim ve onun huzuruna oturdum. Bana:
"Ey Mâlik! Annen
seni doğurduğundan beri üzerine gelen en hayırlı güne sevin," buyurdu. Ben
de:
Ey Allahın Peygamberi!
Allah tarafından mı, yoksa sizin tarafınızdan mı? dedim. Rasûl-i Ekrem:
“Benim tarafımdan
değil, Allah tarafından," buyurdu ve sonra şu âyetleri okudu: "Allah,
Peygamberi ve güçlük saatinde ona uyan muhacirleri ve ensârı affetti. O zaman
içlerinden bir kısmının kalbleri kaymağa yüz tutmuş iken yine de onların
tevbesini kabul buyurdu. Çünkü o onlara karşı çok şefkatli, çok
merhametlidir."[164]
Ka'b dedi ki:
"Allahın
emirlerine riâyet ediniz ve doğrularla beraber olunuz.*' âyeti kerimesi de
bizim hakkımızda indi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem'e:
Ey Allah'ın
Peygamberi! Yalnız doğruyu söylemekliğim ve Allah ile Rasûlüne bağışlayarak
bütün malımdan vazgeçmekliğim, benim tevbemin gereğidir, dedim. Rasûlulîah
(s.a.) de:
"Malının bir
kısmını kendin için alıkoy. Bu, senin için daha hayırlıdır", buyurdu. Ben
de:
Sadece Hayber'deki
hissemi alıkoyacağım dedi. (Sonra Ka'b b. Mâlik sözlerine şöyle devam etti)
"Ben iki arkadaşımla birlikte Peygamber (s.a.)'e doğruyu söylediğim zaman,
gönlümde müslümannktan sonra Rasûl-i Ekrem'e doğruyu söylemekten daha büyük
olan bir nimeti Allah bana vermemiştir."[165]
Bütün bu rivayetlerden
anlaşılıyor ki Hz. Ka'b b. Mâlik hiç bir engeli olmadığı halde zamanında harbe
hazırlanmamış ve bu yüzden de Tebük seferine katılmamış, sefer sona erdikten
sonra Rasûl-i Ekrem'in emriyle müslümanlar onunla konuşmayı kesmişler. Bu hal
kırk gün böyle sürmüş kırk gün sonra da metinde anlatıldığı gibi Rasûl-i
Ekrem'in,bir elçisi Hz. Ka'b'a gelerek Rasûl-i Ekrem'in Ka'b'dan karısına
yaklaşmamasını istediğini bildirmişti. Hz. Ka'b da genç olduğu için bu emre
aykırı hareket etmek tehlikesinden kurtulmak maksadıyla karısına "Ailenin
yanına dön, bir süre de onların yanında kal" diyerek onu babasının evine
göndermişti. On gün sonra da Allah teâlâ Hz. Ka'b'ı affettiğine dair âyet-i
kerîme'yi indirdi.[166]
Bir kimse boşama
niyeti olmaksızın hanımına "ailenin yanına git" diyecek olursa, bu
sözden dolayı talak meydana gelmez. Çünkü bu söz "ben seni boşadım, artık
benim evimde durma; ailenin yanına dön" manasına gelebildiği gibi
"ailenin yanına git biraz da onların yanında kal" manasına da
gelebilir. Bu iki manadan hangisine geldiğini tayin etmek bu sözü söyleyen
kimsenin maksat ve niyetine bağlıdır.
Hz. Ka'b'ın karısına
sarfettiği sözlerde talak niyeti bulunmadığı için Rasûl-i Ekrem Hz. Ka'b'ın
karısının nikâhına hiçbir zarar gelmediğine hükmetmiştir. Ulemanın büyük
çoğunluğu tüm kinayeli lâfızları bu söze kıyas ederek talakda kullanıldığı
halde talak niyyeti taşımadan söylenen kinayeli sözlerin hiçbiriyle talak vâki
olmayacağına hükmetmişlerdir.
İmam Mâlik'e göre
"senbâinesm'lj "sen kesinlikle bâinesin", "sen
haramsın" gibi zahir olan kinayeli lâfızlarla talaka niyyet edilmemiş bile
olsa yine de talak vaki olur. Kıymetli âlimlerimizden merhum Ömer Nasu-hi
Bilmen bu mevzuda şöyle diyor: "Maliki mezhebine nazaran talakda
kullanılan lâfızlardan her biriyle kaç adet talak olabileceği tafsilata tâbidir.
Bu bakımdan bu lâfızlar, şöylece beş nev'e ayrılır:
1.
Kendileriyle yalnız birer talak vaki olan lâfızlardır; meğer ki ziyâdeye
niyyet edilsin. Bunlar 'sen taliksin", "sen mutallakasın",
"seni tat-lik ettim", "senden müferakat ettim",
"itidad et" gibi lâfızlardır. Zevce, medhülünbiha olsun olmasın,
zevç, "itidad et" lafzıyla talaka niyyet etmediğini söylerse
yeminiyle tasdik olunur, "sen taliksin, taliksin, taliksin" sözüyle
de üç talak vâki olur. Zevce gerek medhülünbiha olsun ve gerek olmasın fakat
ikinci ve üçüncü "sen taliksin" sözü birincisini te'kid etmiş olursa
yalnız bir talak tahakkuk eder.
2.
Kendileriyle üçer talak vâki olan lâfızlardır. Bunlar da zevcin aded
hakkındaki niyyetine bakılmaz,
"sen vahide-i bâinesin", "yuların boynundadır-yani sen
serbestsin, istediğin yere gidebilirsin" tabirleri gibi "istitâr
et", "çık git" tabirleri de bu hükümdedir. Fakat bu son tabirler
ile medhülünbiha olmayan zevce hakkında yalnız bir talak vâki olur. Meğer ki
ziyadeye niyyet edilsin.
3.
Kendileriyle medhülünbiha olan zevceler hakkında herhalde üçer talak ve gayrı
medhülünbiha olan zevceler hakkında da bir ve iki talaka niyyet edilmediği
takdirde üçer talak vâki olan lâfızlardır. Bunlar da "sen bâinesin",
"sen haliyesin", "ben senden bainim", "ben sana
haramım", "sen bana meyte gibisin", "sen bana dem
gibisin", "sen bana haramsın", "seni nefsine
bağışladım", "seni ehline reddettim" tâbirleri gibi.[167]
İbn Kudâme'nin
beyânına göre Ahmed b. Hanbel (r.a.)de bu mevzuda İmam Mâlik gibi
düşünmektedir. Çünkü Hz. İmama göre "enti bai-nün, enti haramün" gibi
zahir olan kinayeli lâfızlar, halkın örfünde talak anlamına gelirler. Bu
bakımdan tıpkı sarih lâfızlar gibidir. Dolayısıyle bu gibi kinayeli lâfızlarla
niyyet aranmaksızın talak vâki olur.
Ulemanın cumhuruna
(büyük çoğunluğuna) göre ise bu çeşit kinayeler talak maksadıyla kullamlagelen
kinayeler değildir. Halk buna alışık değildir. Bir başka ifadeyle bu çeşit
kinayelerin kullanılışı sadece talaka tahsis edilmemiştir. Bu kelimeler talakın
dışında başka manalar için de kullanılmaktadır. Binaenaleyh bu nevi kinayeleri
telâffuz etmekle hemen talak meydana gelivermez. Bu kinayelerle diğer kinayeler
arasında bir fark yoktur.
Hanefi ulemasının
muhakkiklerine göre talakın vukuu için;
a. Sahih bir
nikah ile nikahlanmış bir zevceye izafe edilmiş olması gerekir. "Sen
boşsun", "falanca karım boştur", "bu'hanım boştur",
"bu eşim bana haramdır", "falanca eşim bana haramdır" gibi,
b. Ve
talaknı mecazen kadının bütün vücudunu ifade eden "boyun gibi bir organına
izafe edilmesi gerekir. Nitekim Allah teâlâ Kur'ân-ı Kerimin'de boyun ve yüz
kelimelerini "zat" manasında kullanmıştır. "Yanlışlıkla bir
mü'mini Öldüren kimsenin mü'm in bir köle âzât etmesi ve ölenin ailesine de bir
diyet vermesi gerekir...", "Dilesek onlann üzerine gökten bir mucize
indiririz de boyunları ona eğilir."[168],
"Yalnız Rabbinin celâl ve ikram sahibi yüzü (zatı) baki kalacaktır."[169]
Baş, ruh, fere gibi kelimeler
de kadının bütün vücudu mesabesinde olduğundan bunlara izafe edilen talak da
vâki olur. Çünkü bu organlar olmayınca kadınlarla evlenmenin bir manası kalmaz.
Binaenaleyh bu organlara talak izafe etmek kadının zatına izafe etmek gibidir,
fakat bu organlardan birini söyleyerek meselâ* 'yüzün senden boştur** dese bu
sözle talak vâki olmaz. Çünkü bu sözle talak yüze izafe edilmiş olmaz. Aynen
bunun gibi bir kimsenin "bana talak gerek", "bana tahrim
gerek", "talak vermek bana borçtur", "haram kılmak bana
borçtur" sözleriyle de talak vâki olmaz bir erkeğin karısına, ben senden
boşum demesiyle de talak gerçekleşmez. Çünkü bu talakı kadına ve kadının
mecazen zatı anlamında kullanılan bir organına izafe etmek değildir. Hz. Ali
(k.v.) ile Şüreyh, Zahiriyye ulemâsı ile Şâfiîlerden Kaffâl ve bir rivayete
göre imam Ahmed de bu görüştedirler.[170]
2203.
...Âişe (r. anha)'den demiştir ki: "Rasülullah (s.a.), bizi muhayyer
bıraktı. Biz de onu seçtik. Bunu (talaktan) bir şey saymadı."[171]
Bir erkeğin karısını
muhayyer bırakması demek, boşama ışını kadına vermesi ve onu boşanıp
boşanmamakta serbest bırakması demektir. Muhayyer bırakmak genellikle
"işin elindedir", "kendini seç" gibi tâbirlerle olur.
"Bunu (talaktan)
bir şey saymadı" sözü, Müslim'in Sahih inde "Bunu talak
saymadı"[172] şeklinde, imam Ahmed'in
Müsned'inde de, "biz bunu talak kabul etmedik"[173]
şeklinde geçmektedir. Musannif Ebû Dâvud bu hadisi rivayet etmekle;
"Ey Peygamber!
Eşlerine de ki; "Eğer isiz dünya hayatım ve zinetini isliyorsanız, gelin
size mut'a (denilen bağışı) vereyim ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı,
Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız (bilin ki) Allah, içinizden güzel
amellerde bulunanlar için büyük ecir hazırlamıştır."[174]
âyet-i kerimelerinde anlatılmak istenen hadiseye işaret etmek istemiştir.
Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte bu âyet-i kerimelerin inişi şöyle
anlatılıyor: "Ebu Bekr, Rasûlullah (s.a.)'ın yanına girmek için izin
istemeye girdi. Fakat bir çok kimseleri, kapıda otururlarken buldu. Bunların
hiçbirine izin verilmemişti. Müteakiben Ebu Bekr'e izin verilerek içeri girdi.
Sonra Ömer gelerek izin istedi. Ona da izin verildi. Ömer Peygamber (s.a.)'i
etrafında kadınları olduğu halde kederli kederli susmuş otururken bulmuş. Bunun
üzerine (kendi kendine) mutlaka bir şey söyleyip Peygamber (s.a.)'i
güldürmeüyim, diyerek şunu söylemiş:
Ya Rasûlullah!
Hârice'nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun
boğazını sıktım.
Bunun üzerine
Rasûlullah (s.a.) gülmüş ve:
Bunlar da etrafımda
gördüğün gibi benden nafaka istiyorlar," buyurmuş. Derken Ebu Bekr
Aişe'nin boğıazmı, Ömer'de Hafsa'nın boğazını sıkmağa kalkmışlar, ikisi de:
"Siz Rasûlallah (s.a.)'den, onda olmayan bir şeyi istiyorsunuz, hâ!"
diyorlarmiş. Aişe ile Hafsa; "Vallahi Rasûlullah (s.a.)'de olmayan
birşeyi ebediyyen istemeyeceğiz," demişler. Sonra Peygamber (s.a-)
onlardan bir ay yahut yirmi dokuz gün uzaklaştı. Bilâhere kendisine şu âyet
indi: "Ey Peygamber! Zevcelerine söyle..." âyeti tâ: "...Allah
sizlerin iyi hareketlerde bulunanlarınıza pek büyük ecir hazırladı..."
kavl-î kerimine kadar varıyordu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) Aişe'den başlayarak:
"Ya Aişe, ben
sana bir şey arzetmek isterim, (ama) ebeveyninle istişare etmeden cevap
hususunda acele etmemeni dilerim," demiş, Aişe:
Nedir o, ya
Rasûlullah? diye sormuş. O da kendisine bu âyeti okumuş, Aişe:
Ebeveynimle senin
hakkında mı istişare edecekmişim, ya Rasûlallah! Hayır ben Allah ile Rasûlünü
ve dar-i âhireti iltizam ederim. Ama benim bu söylediğimi kadınlarından hiç
birine haber vermemeni isterim, demiş. Rasûlallah (s.a.):
"Onlardan biri
bana sormaya görsün, hemen kendisine haber veririm. Çünkü Allah beni
zorlaştırıcı ve şaşırtıcı değil, lâkin öğretici ve kolaylaştırıcı olarak
gönderdi." buyurmuştur.[175]
Bir kimse karısına
boşanma yetkisi verir, o kadın da bu hakkı kullanmayarak kocasını tercin
ederse, kocasının ona bu yetkiyi vermesinden dolayı talak vaki olmaz. Nitekim
mezhep imamları ile ulemanın büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Ancak kadının
kendi kendini boşaması halinde talakın vâki olup olmayacağı mevzuu ulema
arasında tartışmalı olduğu gibi talakın vaki olacağı kabul edildiği takdirde
bu talakın ric'î mi yoksa bâin mi, bir talak mı, yoksa üç talak mı sayılacağı
meselesi de ihtilaflıdır. îmam Tirmizî bu mevzudaki görüşlerini şöyle ifade
ediyor:
"Kadın kendi
nefsini (kocasından boş olmayı) ihtiyar ederse, bâin olarak bir talak vaki
olur'* Ömer ve İbn Mesud'dan, "bir talak vâki olur ve koca ona dönme
hakkına sahiptir, şayet kocasını tercih ederse birşey lâzım gelmez."
dedikleri de rivayet olunmuştur. Hz. Ali'nin de şöyle dediği rivayet edildi:
"kadın kendi nefsini ihtiyar ederse, bâin olarak bir talak vâki olur ve
şayet kocasını seçerse (ric'i olarak) bir talak vâki olur ki, kocası dönme
hakkına sahiptir." Zeyd b. Sabit ise, şöyle diyor: "Kocasını ihtiyar
ederse, bir, (fakat) kendi nefsini ihtiyar ederse üç talak vâki olur"
Peygamber (s.a.)'in ashabından ve sonrakilerden ilim ve fıkıh adamlarının çoğu
bu babda Ömer ve Abdullah b. Mesud'un görüşünü benimsemişlerdir. es-Sevrî ve
Küfe'lilerin görüşü de budur. Ahmed b. Hanbel ise Hz. Ali'nin görüşünü
benimsemiştir.
Hattâbî'nin beyânına
göre kendisini boşama hakkı eline verilen bir kadın o meclisten kalkıp
gitmedikçe bu hakkı kullanma yetkisine sahiptir. Fakat bu hakkı kullanamadan o
meclisi terkederse, artık bu yetki elinden gitmiş olur. İmam Mâlik ile
es-Sevrî, el-Evzâî rey sahipleri ve imam Şafiî bu görüştedirler. îmam zührî ile
Katâde ve el-Hasan'a göre ise, kadının o meclisi terk etmesiyle bu hak ve
salahiyyet elinden gitmiş olmaz. O kadın her zaman ve her yerde kendini boşama
yetkisine sahiptir.
Kadının bu yetkiyi kullanarak
kendini boşaması halinde kaç talak vukua geleceği meselesi ulema arasında
ihtilaflıdır:
1. Hz. Ömer
ile îbn Mesud ve İbn Abbas (r.a.)'a göre sözü geçen talak bir bâin talak
sayılır. Stifyan es-Sevrî ile imam Şafiî, Ahmet ve ts-hak (r.a.) de bu görüştedirler.
2. Hz.
Ali'ye göre de bir bâin talak sayıldığı rivayet olunmuştur. Rey sahihleri de bu
görüştedirler. el-Hasan ise kadının bu yetkiyi kullanarak kendi kendini
boşamasının üç talak; kocasını tercih etmesinin ise bir bâin talak olacağı
görüşündedir.
3. Mâliki
ulemâsına göre ise, kadın bu yetkiyi kullanmaz da kocasını tercih ederse hiç
bir talak vâki olmaz. Eğer bu yetkiyi kullanarak kendini boşarsa bakılır; eğer
bu kadın kocasıyla hiç zifâfa girmemişse, bu talak üç bain talak sayılır. Fakat
daha önce kocasıyla zifafa girmişse bir bain talak sayılır.[176]
2204.
...Hammâd b. Zeyd'den; demiştir ki: "Ben Eyyüb'e: Sen el-Hasan'in
"işin elindedir" (sözü) hakkındaki görüşüyle fetva veren bir kimse
gördün mü? diye sordum.
Hayır (görmedim),
fakat Katâde bize îbn Semûre'nin azatlı kölesi Kesir Ebu Seleme ve Ebu Hureyre
senediyle Peygamber (s.a.)'den(el-Hasen'in)görüşünebenzeyenbir söz rivayet
etti. (Daha sonra) Eyyûb şöyle dedi;
(Fakat ben bu rivayeti
işittikten sonra) Kesir bizim yanımıza geldi (ben de) kendisine (Katâde'nin bu
rivayetini duyup duymadığını) sordum:
Ben kesinlikle bunu
rivayet etmedim diye cevap verdi. Bunun üzerine durumu Katâde'ye anlattım, o
da,
Evet (o bunu bana rivayet
etmişti) fakat unutmuş dedi.[177]
Bir kimse karısına
"senin işin kendi elindedir" diyecek olursa," Hasan el-Basrî
(r.a.)'ye göre bu kadın üç bâin talakla boş olur.
Mevzuumuzu teşkil eden
bu hadis-i şerifte ifade edildiği üzere Ham-inad b. Zeyd bu mevzuda Hasen
el-Basrî'nin görüşünü paylaşan ikinci bir kimsenin bulunup bulunmadığını merak
etmiş ve bunu Eyyûb b. Ebi Temime'ye sormuş o da "bu mevzuda Hasan
el-Basrî (r.a.) gibi düşünen ikinci bir ilim adamına rastlamadığını sadece
Katâde'nin Kesir vasıtasıyla Hz. Peygamberden naklen buna benzer bir hadis
rivayet ettiğini fakat sonra bu rivayetin aslını öğrenmek maksadıyla Kesîr'in
böyle bir hadisi rivayet edip etmediğini sorduğu zaman da Kesir'in "asla
böyle bir hadis rivayetinde bulunmadım" dediğini ifâde etmiştir. Aslında
musannif Ebû Davud'un bu rivayeti kısadır. Tirmizî ve Nesâî'nin Sünen'Ierinde
bu hadis daha uzun bir şekilde şu manaya gelen sözlerle rivayet edilmiştir;
"Hammâd b.
Zeyd'den rivayet olunmuştur. Dedi ki: Eyyüb'e sen Hasan Basrî'den başka
"Senin işin kendi elindedir" sözünün üç talak sayıldığını söyleyen
birini biliyor musun? dedim. "Hayır yalnız Hasan'ı biliyorum." dedi
ve sonra "Ancak Katâde de Semure oğullarının azatlısı Kesîr'-den, (o) Ebu
Seleme'den, (o'da) Ebu Hüreyre'den Peygamber (s.a.)'in (bu söz hakkında)
"üç talaktır", buyurduğunu nakletti* 'dedi. (Eyyüb şöyle) diyor:
"Daha sonra Semure oğulları azatlısı Kesîr ile karşılaştığımda (bu hadisi)
kendisine sordum, hatırlayamadı. Bunun üzerine Katâde'ye müracaat ederek
durumu kendisine haber verdim. Katâde "o unutmuştur" dedi".
Görüldüğü gibi bu hadis râvisi tarafından unutulan hadisler nev'in-den bir
hadistir. Hadis ulemasına göre bir hadisi rivayet eden kimse onu kesin bir
dille rivayet etmediğini söylerse bu durum, hadisin sıhhatine dokunan büyük bir
illet sayılır. Fakat râvi bu hadisi rivayet edip etmediğinde şüpheye düşer de
kesin bir karar veremezse o zaman bu hadis makbul bir hadis olarak kabul
edilir. Buna göre hüküm vermek gerekirse, musannif Ebû Davud'un rivayeti merduttur.
Tirmizî ve Nesâî'nin rivayeti ise makbuldür.[178]
Bir kimsenin karısına
"senin işin kendi elindedir" demesiyle o kadın uç talakla boş olur.
Bu mevzuda imam
Tirmizî de şunları söylüyor: "ilim adamları "işin elindedir"
sözünde ihtilâf ettiler. Peygamber (s.a.)'in ashabından, aralarında Ömer b.
el-Hattab ve Abdullah b. Mesud'un da bulundukları bazı ilim adamları "O
bir talaktır" dediler. Tabiinden ve sonrakilerden birden çok ilim adamının
da kavli budur. Osman b. Affan ve Zeyd b. Sabit, "hüküm, kadının verdiği
hükümdür, yani kocasının "işin elindedir" sözü ile boşama
salahiyetini devralan kadın, talak mevzuunda neye karar verirse, onun kararı
mutaberdir, diyorlar. İbn Ömer diyor ki: "Erkek, boşama işini kadının
eline verdiği ve kadın da kendisini üç talakla boşadığı vakit, koca (bu üç
talakı) tanımayıp, "kadının eline boşama işini yalnız bir talak olarak
verdim" derse, kocaya yemin teklif edilir ve söz, yemini ile beraber
kocanın sözüdür." Süfyân ve Kufe'Iiler Ömer ve Abdullah b. Mesud'un kavline
zahip oldular. Mâlik b. Enes "hüküm, kadının verdiği hükümdür."
dedi, Ahmed'in kavli de budur. İshak ise, İbn Ömer'in kavline katılmaktadır.[179]
Hanefî ulemasının bu
mevzu d ak i görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
Talakta vekâlet ve
risâlet carî olduğu gibi tefviz de câridir. Şöyle ki, bir mükellef kimse,
zevcesinin talakını bir vekile, veya bir Rasûle havale edebileceği gibi bizzat
zevcesine de veya çocuk olan zevcesinin velisine de tevdi edebilir. İşte bu
tevdî, bir tefvizdir.
Tefvizde müstamel
lâfızlar üçtür: Tahyir, emir bil-yed, meşiyyet.
Tahyir, zevcin
zevcesine "nefsini ihtiyar et" veya "sen muhayyersin" gibi
bir söz söylemesidir.
Emir bi'l-yed,:
"işin senin elindedir" denilmesidir.
Meşiyyet: "Diler
isen kendini boşa" demekten ibarettir.
Tahyir ile emr
bi'I-yed'e ait sözler, birer kinayedir. Binaenaleyh bunlar ile talakın tefviz
edilmesi, niyyete veya delâlete mütevakkıftır. Meşiy-yete müteallik sözler ise,
sarih olduğundan niyyete mütevakkıf değildir.
Meşiyyet, iki
türlüdür: Biri "Meşiyyet-i sarîha"dır; "ister isen nefsim tatlik
et" denilmesi gibi. Diğeri de "Meşiyyet-i zimniyye"dir;
"nefsini tat-lik et" denilmesi gibi.
Tahyir suretiyle olan
tefvizde zevce "kendimi ihtiyar ettim" derse, bununla bir talak-ı
bain vücuda gelir.
Emir bi'İ-yed
suretiyle yapılan tefvizde zevce, zevcine hitaben "kendimi ihtiyar
etlim", "nefsimi sana haram kıldım", "nefsimi sana bâin kıldım",
"sen bana haramsın", "sen benden bâinsin" dese bununla
talak tahakkuk eder.
Meşiyyet suretiyle
olan tefvizde, zevcenin kabulü "nefsimi tatlik ettim" veya
"nefsimi bâin kıldım" demesiyle husule gelir. Fakat "ben nefsimi
ihtiyar ettim" demesi kifayet etmez. Çünkü bu söz, talaka mevzu lâfızlardan
değildir.
Tefvizde zevcenin
ihtiyarı ile vuku bulacak talakın bâin veya ric'î olması, zecin tâbirine
göredir. Zevç "Nefsini tatlik et" gibi bir sarih lâfız ile tefviz
etmiş ise, bununla talakı ric'î vücuda gelir. "Nefsini ihtiyar et",
"emrin elindedir" gibi kinâî bir lâfızla tefviz etmiş, ise, bununla da
talak-i bâin vâki olur. Çünkü ric'î talakda müracaat câri olduğundan zevcenin
nefsini ihtiyar etmesinde bir fâide bulunmaz. Meğerki bu tabirler, talak-ı
ric'î karinesine mükârın bulunsun. Meselâ zevç "Talakını ihtiyar et"
dese kabul anında ric'îyen talak vücûda
gelir.[180]
Boşama yetkisi bir
kadının eline verilince ya da kadın kendini boşayıp boşamamakta serbest
bırakılınca kadının kendisini boşaması hâlinde bir ric'î talak vâki olur. İmam
Şafiî ile İbn Mesud (r.a.)'in görüşleri budur. Nitekim şu hadis-i şerif de bu
görüşü desteklemektedir: Zeyd b. Sâ-bit'in oğlu Harise haber verdi ki; kendisi
Zeyd b. Sabit'in yanında otururken, Zeyd'in yanma Ebu Atik'in oğlu Muhammed
iki gözü yaşlı olarak geldi. Zeyd O'na:
Bu ne hal? diye
sorunca O da:
Boşama yetkisini
karıma vermiştim,, o da benden ayrıldı, deyince (dedem) Zeyd O'na:
Seni böyle davranmaya
ne zorladı? diye sordu Adam:
Kader, cevabını verdi.
Zeyd:
İstersen karına dön, o
yalnız bir talak ile boş olmuştur. Senin ona dönmek hakkındır, dedi.[181]
2205.
...el-Hasen (el-Basrî)'den; "işin kendi elindedir" sözü hakkında
demiştir ki: "(Bu sözle), üç (talak vâki olur)."[182]
Bu eserin ifadesinden
anlaşılıyor ki Hasan el-Basrî'ye göre bir kimse "Senin işin kendi
elindedir" diyecek olursa, bu sözle üç talak meydana gelir. Bu kimsenin bu
sözü söylerken karısını boşamaya niyyet edip etmemesi neticeyi değiştirmez.
İmanı Ahmed'e göre
ise, bir kimsenin bu sözü sarf etmesi neticesinde o kimsenin karısına kendisini
üç talakla boşama hakkı doğar. Bu hak zamanla ve mekanla kayıtlı olmayarak
devam eder.
Hanefi ulemasına göre
ise, bir kimse üç talaka niyyet ederek karısına-bu sözü sarf eder, kadında
"ben bir talakla kendimi seçtim" veya "kendimi kabul
ettim" veya "kendi işimi seçtim" derse üç talak vâki olur.
îmam Mâlik'e göre ise,
"erkeğin tasdik etmesi şartıyla kadının vermiş olduğu sayıda talak vâki
olur. Fakat erkek kadının vermiş olduğu talak sayısının kadına verdiği yetkiyi
aşmış olduğunu iddia ederse bu iddiasının kabul edilebilmesi için kendisine
yemin teklif edilir. Yemin ettiği takdirde onun iddia ettiği talak sayısı
muteber olur. Yani onun iddia ettiği sayıda talak vâki olur. îmam Şafiî'ye göre
ise, kadının boşama yetkisini kullanmasıyla erkek niyyet etmedikçe üç talak
vâki olamaz. Erkeğin niyyeti esastır. O kaç talaka niyyet etmişse o sayıda
talak vâki olur.[183]
2206.
...Nâfı b. Uceyr b. Abdi Yezid b. Rükâne'den rivayet olunduğuna göre Rükâne b.
Abdi Yezid hanımını "elbette" (sözünü kullanarak kesin bir şekilde)
boşadıktan sonra, bunu Peygamber (s.a.)'e bildirmiş ve;
Vallahi bir (talak)dan
fazlasına niyyet etmedim, demiş. Ra-sûlullah (s.a.) de;
"Sen bir
(talak)dan fazlasına niyyet etmediğine dâir Allarda yemin (mi ediyorsun?)"
buyurmuş. Rükâne de "Vallahi bir (talak)dan fazlasına niyyet etmedim"
cevabını verince, Rasûlullah (s.a.) Rükâne'ye karısını geri göndermiş. Bir süre
sonra Rükâne onu Ömer (r.a.) zamanında ikinci (defa) Osman (r.a.) zamanında da
üçüncü (defa) boşadı.[184]
Ebû Dâvûd dedi ki; Bu
hadisin baş tarafı İbrahim 'in rivayeti son tarafı da İbnu's-Serh'in
rivayetidir.[185]
Musannif Ebû Davud'un
beyanına göre bu hadisin baş tarafını yani, "Rükâne onu Ömer zamanında
ikinci defa boşadı" cümlesine kadar olan kısmını İbrahim b. Halid, bu cümleden
itibaren sonuna kadar olan kısmını da İbnu's-Serh rivayet etmiştir.
Bu hadisi ayrıca imam
Şafiî ile Dârekutnî ve Hâkim de rivayet etmişler ve Hâkim hadisin bu
rivayetinin sahih olduğunu söylemiştir. Çünkü gerçekten de İmam Şafiî bu hadisi
kendi ehl-i beytinden sağlam bir şekilde alıp yine sağlam bir şekilde rivayet
etmiştir. Fakat imam Buhârî bu hadisin muzdarip olduğunu ifade etmiştir. İbn
Abdilber de hadis ulemasının bu hadisi zayıf kabul ettiklerini söylemiştir.[186]
"elbette"
kelimesi kökünden ikinci babdan gelen ve kesinlik ifade eden bir kelimedir.
Türkçede de bu kelime "elbette" şeklinde ve cümleye kesinlik
kazandırmak için kullanılır.[187]
1. Bir kimse
"elbette" kelimesini kullanarak karısını kesin bir şekilde boşar da
bu sözle karısını sadece bir talakla boşamak istediğini, iddia ederse
kendisine yemin teklif edilir. Eğer yemin edecek olursa, bu iddiası kabul
edilerek karısını bir talakla boşamış olduğu kabul edilir. Talakla ilgili bütün
meseleler de erkeğin menfaati söz konusu olduğu zaman bu yola başvurularak ona
yemin teklif edilir.
2. Erkeğin
karısına hitaben sarfettiği sözlerin zahiri kendisini yalanlamadıkça yemin
etmesi halinde talakla ilgili her iddiası kabul edilir. Bir talaktan fazlası
kasd edilmemiş olmak şartıyla "elbette" kelimesiyle verilen talak
bir ric'î talak sayılır. Hattâbî'nin beyânına göre imam Ahmed bu mevzuda
"Bu şekilde verilen talakın üç talak olacağından endişeliyim. Fakat üç
talak olacağını söylemeye de cesaret edemiyorum" demiştir.
3. İmam
Şafiî'ye göre, elbette kelimesi kullanılarak verilen talakla sadece bir ric'î
talak vâki olur. Eğer koca bu şekilde verdiği talakla iki veya üç talaka niyyet
edecek olursa, niyyet ettiği sayıda talak vâki olur.
İmam Ebu Hanife
(r.a.)'e göre ise, bu şekilde elbette kelimesi kullanılarak ve bir veya iki
talaka niyyet edilerek verilen talakla bir bâin talak vâki olur. Fakat bu
şekilde verilen talakla üç talaka niyyet edilmişse üç talak vâki olur. îmam
Malik'e göre mutlak surette üç talak vâki olur.
4. Bir
ağızda verilen üç talakla üç talak vâki olur. Çünkü Rasûl-i Ekrem Efendimiz
Rükâne'den karısını bir talakla boşadığına dair yemin istedikten sonra onun bu
talakını bir talak kabul etmiştir. Eğer Hz. Rükâ-ne karısını bir talakla
boşadığına dair yemin etmeyip de karısını üç talak niyyetiyle boşamış olduğu
ortaya çıksaydı, Hz. Peygamber onun bu talakını üç talak sayacaktı.
5. Bir
kimsenin, hâkimin yemin teklifinden önce ettiği yemin mahkemece muteber
değildir.[188]
2207. ...Şu
(önceki) hadisi bizzat Rükâne İbn Abdi Yezid de Peygamber (s.a.)'den rivayet
etmiştir.[189]
Bu hadisle bir önceki
hadis arasındaki fark şudur: Bu hadis-i şerifte olayı bizzat hadiseyi yaşamış
olan Rükâne anlattığı halde önceki hadis-i şerifte hâdiseyi anlatan Nâfi b.
Uceyr'di. Binaenaleyh iki hadis arasında başka bir fark olmadığından bir önceki
hadisle ilgili açıklama aynen bu hadis için de geçerlidir.[190]
2208.
...Abdullah b. Ali b. Yezid b. Rükâne'nin büyük dedesi (Rükâne)'den rivayet
ettiğine göre, Rükâne hanımım kesin bir şekilde boşadıktan sonra Rasûlullah
(s.a.)'a gelmiş. Bunun üzerine (Rasûl-i Ekrem de ona);
"(Bu sözünle)
Neyi kasdettin" demiş. (O da);
Bir (talak) diye cevap
vermiş. (Hz. Peygamber de);
"Allah'a yemin
olsun mu? demiş. O da;
Allah'a yemin olsun,
karşılığını vermiş. (Rasûl-i Ekrem de)
"O (talak) senin
niyyetine göre" (vaki olur) buyurmuş.[191]
Ebû Dâvûd dedi ki: Bu
hadis (Ebu) Rükâne'nin hanımını üç (talakla) boşadığını ifâde eden[192] îbn
Cüreyc hadisinden daha sağlamdır. Çünkü (bu hadisi Rükâne'den nakleden) râviler
(Rükâne'nin kendi) ev halkındandırlar ve bu olayı başkalarından daha iyi
bilirler. İbn Cüreyc ise, bunu Ebu Râfi'in oğullarından biri vasıtasıyla
İkrime'den (O’da) İbn Abbas'tan rivayet etmiştir.[193]
Bu hadis-i şerifle
2206 numaralı Nâfi b. Uceyr hadisi, yine aynı mevzuyla ilgili olan 2196
numaralı İbn Cüreyc hadisinden daha sağlamdırlar. Bilindiği gibi bu hadis-i
şerifle 2206 numaralı Nâfi b. Uceyr hadisinde Hz. Rükâne'nin hanımım elbette
sözünü kullanarak bir defa boşadığı ifade edilirken 2196 numaralı İbn Cüreyc
hadisinde Ebu Rükâne'nin hanımını üç talakla boşadığı ifade edilmektedir.
Musannif Ebü Davud'a göre mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle 2206 numaralı
hadis, râvileri Hz. Rükâne'nin torunları olduğu için râvileri arasında
"Ebu Râfi'in oğullarından biri" diye bahsedilen kimliği meçhul bir
ravi bulunan 2196 numaralı İbn Cüreyc hadisinden daha sahihtir. Ancak Musannif
Ebû Davud'un bu hadisin 2196 numaralı hadisinden daha sağlam olduğunu
söylemesi, onun bu hadisin sahih olduğuna inandığı mânâsına gelmez. Bu söz
mevzumuzu teşkil eden bu zayıf hadisin 2196 numaralı hadis kadar zayıf
olmadığını ifade eder.
Bu hadisi Hâkim de
rivayet etmiş ve bu hadisi destekleyen mutâbi' bir hadis bulunduğunu ve bu
hadisin ayrıca Beyhakî ve Dârekutnî tarafından da tahrîc edildiğini ifâde
etmiştir.[194] Hafız İbn Hacer de bu
hadisle ilgili görüşlerini şöyle dile getirmiştir:
"Bu hadisin, Hz.
Rükâne'nin Rasûl-i Ekrem'e kadar ulaştırdığı müs-ned bir hadis mi, yoksa Hz.
Rükâne'nin rivayet ettiği mürsel bir hadis mi olduğu mevzuunda ulema arasında
ihtilâf vardır. Ebû Dâvud ile tbn Hıbbân ve Hâkim bu hadisin muzdarîb olduğunu
söylüyor, tbn Abdilberr de et-Temhid isimli eserinde hadis ulemasının bu hadisi
zayıf saydıklarını ifade ediyor. el-Münzirî de bu hadisin senedinde hadis
ulemasından pek çoğunun zayıf kabul ettiği ez-Zübeyr b. Said'in bulunduğuna
dikkatleri çekerek hadisin zayıf olduğunu imâ etmek istiyor"[195]
1. “sen
elbette boşsun" diliyerek karısını boşayan bir kimse eğer sadece bir
talaka niyyet etmişse hanımı bir talakla boş düşmüş olur. Eğer daha fazla
talaka niyyet etmişse, Hanefi ulemasıyla imam Şafiî, Ata ve es-Sevrî'ye göre
niyyet ettiği sayıda talak vâki olur. Eğer birden fazla talaka niyyet etmemişse
îmam Şafiî'ye göre bir ric'î talak vâki olur. Said b. Cübeyr'in de bu görüşte
olduğu rivayet olunmuştur. Hanefi ulemasına göre ise bu durumda bain talak vaki
olur. Rabia ve Mâlik (r.a.)'ya göre ise, "elbette kesinlikle"
kelimesi kullanılarak verilen talakla da kocasıyla gerdeğe girmiş bir kadın
için üç talak vaki olur. Delilleri ise Aişe (r.anha)'dan rivayet olunan şu
hadis-i şeriftir. "Aişe (r.anha)dan (rivayet olunmuştur:) dedi ki
"Rifa'a el-Kurazi'nin karısı Peygamberimiz (s.a.)'e geldi Ebu Bekr
(r.a.)'de Rasûlullah (s.a.)'in yanında bulunuyordu ve şöyle dedi:
Ya Rasûlallah, ben
Rifa'a el-Kurazi'nin nikahında idim. Fakat Rifa'a beni "elbette sen
boşsun" diyerek kesin bir şekilde boşadı. Ben de Abdurrahman b. ez-Zübeyr
ile evlendim. Fakat ya Rasûlallah Abdurrah-man'ın erliği, şu elbise saçağı gibi
(gevşek)dir, dedi ve örtüsünden bir saçak alarak gösterdi. Hâlid b. Said
kapıda idi. Rasûlullah (s.a.) onun içeri girmesini izin vermemişti. Halid:
Ey Ebu Bekr, bu kadın
Rasûlullah (s.a.)'ın huzurunda neler söylüyor? dedi. Rasûlullah (s.a.)'de:
"Sen tekrar
Rifa'a'ya dönmek istiyorsun ama ikinci kocanın balca-ğızından, o da senin
balcağizından (atmadıkça olmaz", buyurdu.[196]
Malikî ulemasından
el-Bâcî'nin beyânına göre, Rifaa el-kurazî karısını elbette sözünü kullanarak
boşadığı için Rasûl-i Ekrem'in bu talakı hiç yoruma tabi tutmadan Rifa'a'nin
bir daha bu kadına dönmesinin mümkün olmadığını ifâde buyurması, bu şekilde
verilen talakların üç talak sayılması gerektiğine delalet eder. Nitekim
"elbette" sözü de bir şeyi kesmek anlamına gelir. Binaenaleyh bu
kelimeyi kullanarak talak veren bir kimsenin nikahla ilgisi kesilmiş olur. Bir
başka tabirle zifafa girdiği bir kadını elbette sözünü kullanarak boşayan bir
kimse onu üç talakla boşamış olur.
Zifafa girmediği
hanımını "elbette" sözünü kullanarak boşayan bir kimse ister üç
talaka niyyet etsin, isterse hiç bir talaka niyyet etmesin, onu üç talakla
boşamış olur. Bu meselede ulema ittifak etmişlerdir. Fakat bu hanımını sadece
bir talak niyyetiyle boşayan kimsenin talakı hakkında iki rivayet vardır:
1. Üç talak
vaki olur. Sahnûn ile îbn Habib bu görüştedirler.
2. Bir talak
vaki olur. İmam Malik de bu görüştedir.[197]
Bu mevzuda imam
Tirmizî de şunları söylüyor: "Elbette sözü kullanılarak verilen talak
hususunda ulema ihtilaf etmişlerdir. Ömer b. Hattab'-dan bu {alakı bir talak
olarak kabul ettiği rivayet edildi. Hz. Ali'den onu üç talak olarak kabul
ettiği rivayet olunuyor. Bazı ilim adamları da, "bu meselede kişinin kendi
niyyetine bakılır, bire niyet etmişse bir, üçe niyyet etmişse üçtür. Ancak iki
talaka niyyet etmişse yalnız bir talak vâki olur" diyorlar. Sevrî'nin ve
Küfe ulemasının kavli budur. Mâlik b. Enes "Elbette" hakkında şöyle
diyor; "şayet kadınla yatmışsa elbette ile boşama üç talaktır”. Şafiî
bire niyyet etmişse birdir ve ricat (dönme) hakkına sahiptir, ikiye niyyet
etmişse iki, üçe niyyet etmişse üçtür" diyor.[198]
2209. ...Ebu
Hureyre (r.a.)'dan Peygamber (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
"Gerçekten Allah, ümmetimin söylemediği ya da yapmadığı ve (Fakat)
kalbinden geçirdiği şey(İer)i bağışlamıştır.”[199]
îslâmî eserlerde beyân
edildiği üzere insanın kalbine gelen duygu ve düşünceler beş mertebededir:
1. Hâcis mertesebi;
Bir işi yapıp yapmama fikri kalbe ilk doğunca buna hâcis denir.
2. Kalbe
doğan bir fikrin kalb de bir süre kalmasına "hatır" denir.
3. Bundan
sonra bu düşünceyi gerçekleştirip gerçekleştirmemek hususunda nefsin tereddüt
etmesine "hadisü'n-nefs" denir.
4. Bu iki
cihetten birini tercih etmeye "hemm" denir.
5. Tercih
ettiği ciheti gerçekleştirmeye kesin karar verip harekete geçme noktasına
"azm" denir, insanlar ancak bu mertebeden mesuldurlar.
Hâcis, hatır,
hadisü'n-nefes mertebeleri mutlaka affedilmiştir. Hase-ne de sevab olmadığı
gibi seyyie de ikab da yoktur. Hemm denilen mertebede ise, hayırda sevab varsa
da şer de ikab yoktur. Azm mertebesine ise, her türlü mesuliyet terettüb eder.[200]
Nitekim bir hadis-i
şerifte şöyle buyuruluyor:
"Allah iyilikleri
de kötülükleri de takdir etti, sonra bunları açıklayarak dedi ki: Her kim bir
iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa cenab-ı hak onu kendi katında tam bir
iyilik olarak yazar. Eğer hem niyyetlenir, hem de o iyiliği yaparsa on iyilik
sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüz ve daha fazla katına çıkarır. Her kim de
fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse Allah teâlâ onun için tam bir
iyilik sevabı yazar. Eğer fenalığı kasdeder ve işlerse bir günah olarak
yazar."[201]
1. Allah
teâla insanın gönlünden geçirip de tatbık sahasına koymadığı kotu düşünceleri
bu ümmete mahsus olmak üzere affetmiştir. Daha önceki ümmetler ise, gönüllerinden
geçirdikleri kötü düşüncelerden dolayı -onları tatbik mevkiine koy-masalar
bile- hesabı çekilirlerdi. Hatta islâmiyyetin ilk yıllarında müslümanlar bu
çeşit düşüncelerden sorumlu sayılırlardı. Fakat Allah teâla "Allah kimseye
gücünün üstünde bir şey teklif etmez"[202]
âyet-i kerimesiyle müs-lümanlan bu sorumluluktan kurtardığını bildirdi.
2. Bir kimse
kalbinden karısını boşamayı geçirdikten sonra bunu dile getirmese nikahına
hiçbir zarar gelmez. Bir başka ifadeyle kalbinden geçen talak düşüncesiyle
herhangi bir talak vaki olmaz.
Hanefi ulemasıyla Ata
b. Ebi Rebah, Said b. Cübeyr, Katâde, el-Hasen, es-Sevrî, Şafiî, Ahmed ve İshak
(r.a.) bu görüştedirler. Zühriye göre ise bir kimsenin kalbinden geçirdiği
talak düşüncesiyle dile getirmemiş bile olsa yine de talak vaki olur. Eşheb
imam Malik'in de bu görüşte olduğunu rivayet etmiştir. Malikî ulemasından
Îbnu'l-A'rabi bu görüşün dayanağını şöyle açıklamıştır: "Nasıl kalbinden
inkarda bulunan bir insan kâfir, isyanda ısrar eden ve amellerinde gösteriş
yapan günahkâr olursa, kalbinden bir işi yapmayı geçiren bir kimsenin de onu
uygulamaya koy-masa bile mesul olması, kalbinden bir müslümana iftira etmeyi
geçiren kimsenin de bu düşüncesinden dolayı iftiracı durumuna düşmesi gerekir.
Kalbden geçirildiği halde sözle ifâde edilmeyen her düşüncenin hükmü de budur.
Hattâbî'nin beyânına
göre "bu hadis Malikîlerin -aleyhlerine bir hüccettir. Çünkü İslam
uleması zihar yapmayı düşünen bir kimsenin bu düşüncesinin
dilleifadeledilmediğisüreceziharsayılmayacağmdaittifaketmişler-dir. Oysa
ziharla talak laynii şeydir. Ayrıca yine islam ulemasına göre bir insan iftira
etmeyi gönlünden geçirse, müfteri olmaz ve namazda gönlünden bazı şeyleri
geçirmesiyle de namazı bozulmaz. Eğer İbn Arabi'nin bu sözleri doğru olsaydı,
namaz kılan bir kimsenin gönlünden geçen düşüncelerinden dolayı namazı
bozulması gerekirdi.
3. Bir
kimsenin karısını boşadığını yazmasıyla karısı boş olur. Hanefi ulemasına göre
bir kimsenin karısını boşadığını mektupta açıkça yazıp ona göndermesiyle talak
vaki olduğu gibi gönderdiği bu mektubu talak niyye-tiyle yazmış olmasa bile,
yine talak vaki olur. Boşamak niyyetiyle açıkça yazmış olduğu mektuba gelince
onu göndermese bile yine talak vâki olur. Mektubu açıkça yazmadan maksat,
anlaşılması ve okunması mümkün olacak şekilde, kağıt, duvar gibi bir yüzeye
yazmaktır. Fakat okunması ve anlaşılması mümkün olmayacak bir şekilde karısını
boşadığını su üzerine veya havaya yazmasıyla talaka niyyet etmiş bile olsa
bunları kendisi talaffuz etmedikçe talak vâki olmaz. eş-Şa'bî ile en-Nehâî ve
ez-Zuhrî'ye göre ise bir kimse boşamak niyetiyle, karısını boşadığını yazacak
olsa, (bu yazlyı nereye yazarsa yazsın sadece yazmasıyla), karısı boş olur.
-İmam Malik ile imam Şafiî de bu görüştedirler. Şafiî ulemasından bazılarına
göre ise, sadece yazıyla niyyet edilmiş bile olsa, talak vaki olmaz. Çünkü bu,
dille boşamaya gücü yettiği halde yazıyla boşamaya kalkmaktır. Nasıl ki konuşmaya
gücü yeten bir kimsenin işareti muteber değilse konuşmaya gücü yettiği halde
karısını mektubla boşamaya kalkan kimsenin verdiği talak da muteber değildir.
Mektupla talakın vaki
olacağını iddia edenlerin delili ise, Rasûl-i Ekrem'in bazı devlet adamlarını
dine davet için onlara mektub göndermesidir.
Bir kimsenin niyyetsiz
olarak karısını boşadığını yazması mevzuunda imam Ahmed'den iki görüş rivayet
edilmiştir:
a. Bununla
talak vâki olur.
b. Niyyetsiz
olduğu için asla talak vâki olmaz.
İmam Ebu Hanife ile
imam Mâlik ve Şafiî'de ikinci görüşü benimsemişlerdir. Çünkü bir yazı,
alıştırma yapmak, güzel yazı öğrenmek gibi maksatlarla da yazılmış olabilir. Bu
bakımdan yazılar, kinayeli sözler gibi niyete muhtaçtır. Binaenaleyh sahibinin
talak niyyeti taşımadan yazdığı talak ifade eden bir yazıyla talak vâki olmaz.
Aynı şekilde imam Ahmed'e göre açıkça belli olmayan yazılarla da talak vaki
olmaz. Bunlar insanın ağzından çıkan anlamsız ses, nefes ve sözlere benzer.
İmam Ahmed ile İmam Mâlik'e göre bir kimsenin karısını boşadığını ifade eden
bir yazının o kimse tarafından yazıldığının kabul edilebilmesi için iki şahidin
şehâdet etmesi gerekir. Aksi takdirde bu mektubun bir manası yoktur.[203]
2210. ...Ebu
Tümeyme el-Hüceymî'den rivayet olunduğuna göre bir adam karısına "Ey
bacım" diye hitabetmiş de Rasûlullah (s.a.)
"Bu senin kız
kardeşin midir?" diyerek o kimseyi bundan menetmiştir.[204]
Bu hadis-i şerif
Abdurrezzak'ın Musannef'inde şu manaya
gelen lâfızlarla rivayet
olunmuştur: "Peygamber
(s.a.)' karısına "hemşire" diye hitabeden bir adama rastladı da onu
bundan menetti"[205]
Bilindiği gibi bir
kimsenin kendi zevcesini veya onun rekabesini (boynunu) veya msf, sülüs gibi
bir uzvu şâyiini kendisine nikâhı müebbeden haram bulunan bir kadına veya onun
bakılması caiz olmayan bir uzvuna teşbih etmesine -zihar- denir" Zihar
yapan bir kimse keffârette bulunmadıkça zevcesine yaklaşamaz. Keffâret
verildikten sonra yaklaşmaya mâni hürmet zail olmuş olur.[206]
îşte müslümanlar hanımlarına bacım veya hemşirem ya da kızım diye hitab etmeye
alışıp da bu alışkanlık neticesinde bir gün zihar yapmaları ve dolayısıyla
zarara uğramaları veya bu gibi sözlerle talaka niyyet etmeleri neticesinde
nikahlarının bozulacağı korkusuyla Peygamber efendimiz onları hanımlarına bu
gibi hitablarda bulunmaktan nehyetmiştir. Bu mevzuda İbn Battal'da şunları
söylemiştir: "Ulemadan bir cemaat kişinin karısına bu gibi hitabta bulunmasıyla
zihar yapmış olacağına hükmettiler. Nitekim Peygamber (s.a.)'de hangi manada
kullanıldığını ancak kullanan kimsenin bileceği bu kelimeleri kullanmaktan
kaçınmayı tavsiye etmiştir."[207]
Yine îbn Battal'ın açıklamasına göre Hz. İbrahim, Sâre için "bu benim
hemşiremdir" dediği zaman Hz. Sare'nin kendisinin din kardeşi olduğunu
kasdetmiştir. Karısına bu maksatla "kız kardeşim" dediği için
nikahına bir zarar gelmediği gibi bu hitabından dolayı ilahi bir ikaza veya
tenkide de uğramamıştır"[208]
Bir kimsenin kansına
"hemşire", "bacı" gibi hitablarda bulunması mekruh olduğu
gibi, annem", "kızım", "yavrum" gibi hitaplarda
bulunması da mekruhtur. Bu gibi hitablar boşamak için kullanılan "sen bana
kız kardeşim gibi haramsın", "sen bana annem gibi haramsın"
sözlerine benzediği için Rasûl-i Ekrem kişinin bu gibi sözlerle karısına
hitabta bulunmasını yasaklamıştır. Bu şekilde hitab etmenin diğer bir sakıncası
da şudur; Bir insanın hanımına bu gibi sözlerle hitabta bulunurken zihara
niyyetlense, zihar yapmış olur. Binaenaleyh keffâretini ödemedikçe hanımına
yaklaşamaz. Kişinin karısına, kendine haram sayılan kadınlardan biriymiş gibi
yaptığı tüm hitabların hükmü budur.
Ulemanın pekçoğuna
göre bir kimsenin hanımına saygı niyyetiyle bu gibi hitablarda bulunmasının hiç
bir sakıncası yoktur. Bu maksatla karısına kızım yavrum gibi hitablarda
bulunmasıyla zihar yapmış olmaz. Ancak saygı niyeti olmaksızın hanımına bu gibi
kelimelerle hitabta bulunmanın hükmü üzerinde ulema ihtilâf etmişlerdir. İmam
Ebu Yusuf'a göre saygı maksadı olmaksızın bir kimsenin hanımına bu gibi
kelimelerle hitab etmesiyle talak, imam Muhammed'e göre ise, zihar vaki olur.
Binaenaleyh bu yüzden Rasul-i Ekrem Efendimiz mü'minleri hanımlarına bu gibi
kelimelerle hitab etmekten men etmiştir.
Hanbelî ulemasından
İbn Kudâme'nin beyânına göre, bir kimsenin hanımına bu gibi sözlerle hitab
etmesi, zihar yapmaya benzediğinden dolayı yasaklanmıştır. Aslında zihara
niyyet edilmedikçe bu gibi sözlerle zihar da talak da vâki olmaz.[209]
2211. ...Ebû
Tumeyme'nin kavminden bir adamdan (rivayet olunduğuna göre kendisi), Peygamber
(s.a.); bir adamı karısına "Ey hemşireceğizim" diye hitab ederken
duyunca (o kimseyi bu tür bir hitaptan) menettiğini işitmiş.
Ebû Dâvud dedi ki: Bu
hadisi Abdulaziz b. el-muhtar da; Hâ-lid, Ebu Osman ve Ebu Tumeyme senediyle
Peygamber (s.a.)'den nakletmiştik Ayrıca Şu'be de; Hâlid, Bir adam ve Tümeyme
yoluy
Hafız İbn Hacer bu
hadis hakkında şunları söylüyor; "Bu
hadisi Ebû Dâvud mürsel yollardan
rivayet ettiği gibi bir de Ebu Tümeyme ve Ebu Tumeyme'nin kavminden bir adam
vasıtasıyla Hz. Peygamber'den muttasıl olarak rivayet etmiştir.[211]
Musannif Ebu Davud'un
bu hadisin sonuna bir talik ilâve etmekle "her ne kadar bu hadis bazı
yollardan mürsel olarak rivayet edilmişse de bunların biri diğerini takviye
ettiğinden zayıflıktan kurtulmuşlardır. Bunların bazısının senedlerinde bazı
râvilerin ilâve edilmiş olması diğer rivayetlerde inkita bulunduğunu
göstermez. Bu hadisin o sened zinciriyle de rivayet edilmiş olduğunu
gösterir" demek istiyor.
Ulemânın bu hadis-i
şerîfle ilgili görüşlerini önceki hadisin açıklamasında vermiş bulunmaktayız.[212]
2212. ...Ebu
Hureyre (r.a.)'in, Peygamber (s.a.)'den rivayet ettiğine göre; "İbrahim aleyhisselâm
üç yalandan başka hiç bir yalan söylememiştir: (Bunlardan) ikisi yüce Allah'ın
zatı hakkındadır; (birincisi)
"Ben gerçekten
hastayım" demesi,(ikincisi);
"Belki bu işi
büyükleri olan şu (put) yapmıştır" demesidir. (Üçüncüsüde) şöyle olmuştur;
(Hz. İbrahim)
zalimlerden birinin toprağında yolculuk yaparken bir yerde konaklamıştı.
"Beraberinde insanlann en güzeli bir kadın bulunan bir adam (gelip
ülkemizde) şuracıkta konaklamıştır" diye zâlime haber verildi. Bunun
üzerine o zalim (Hz. İbrahim'e bir elçi) gönderip (yanına çağırttı ve) ona
Sâre'yi sordu. Hz. İbrahim de;
"O benim kız
kardeşimdir" cevabını verdi. Sare'nin yanına dönünce
"Bu (adam) bana
seni sordu. Ben de kendisine senin kız kardeşim olduğunu söyledim. Çünkü bugün
seninle benden başka müslüman yoktur. Allah'ın kitabına göre sen benim (kız)
kardeşimsin. (Sakın) beni onun yanında yalancı çıkarma" dedi ve (daha
sonra râvi Ebu Hureyre) hadisifn geri kalan kısmını) nakletti.
Ebû Dâvud dedi ki:
Şu'ayb b. Ebû Hamza, Ebu'z-Zinad'dan, (o da) el-A 'rac'dan (o da) Ebu
Hureyre'den (o da) Peygamber sallalahu aleyhi vesellemden bu hadisin bir
benzerini rivayet etmiştir.[213]
Ebu'l-Enbiya
Halilürrahman İbrahim aleyhisselâmın Miladdan 12 yüzyıl önce yaşadığı
zannedilmektedir. Babası Tarih, Sâm b. Nuh aleyhisselâmın neslindendir. Azer
isimli bir puta çok hizmet ettiği için Azer ismini almıştır. Kuvvetli olan bir
görüşe göre ise, Azer, Hz. İbrahim'in babası değil, amcasıdır. İbrahim kelimesi
Sürya-nîce Ebu-Rahm (cemaat babası) manasına gelir. Bazılarına göre bu kelime
"kuvvetli görüş" manasına gelen Birehme kökünden türemiştir. İbrahim
aleyhisselâm Ehvaz bölgesinde "es-Sûs" denilen yerde dünyaya geldi.
Sonra babası onu Nemrud'un ülkesi olan Babil'e götürdü. Kendisiyle Nuh aleyhisselam
arasında 2640 senelik bir süre bulunmaktadır. Nuh aleyhisselâm ile İbrahim
(a.s.) arasında biri Hud diğeri de Salih (a.s.) olmak üzere sadece iki
Peygamber gelmiş geçmiştir. Nuh (a.s.)'dan önce ise, İdris, Şit ve Adem (a.s.)
olmak üzere 3 peygamber yaşamıştır. Bir başka ifadeyle Hz. İbrahim'e gelinceye
kadar gönderilen Peygamberlerin sayısı altıdır. Hz. Muhammed, İbrahim, Musa,
îsâ, Nûh (aleyhisselâm)'a "ulül-azm peygamberler" ismi verilmiştir.
Bu ululazm peygamberler içerisinde Hz. Muhammed'den sonra gelen en büyük
Peygamber Hz. İbrahim'dir. Allah teâlâ kendisine on sahife indirmişti.
Yeryüzünde ilk defa kılıçla savaşan, ilk defa sünnet olan, ilk defa şalvar
giyen, ilk defa tırnaklarını kesip bıyığını kısaltan, ilk defa saçma sakalına
ak düşen, müsafire ikram eden, tirit pişiren ve suyla taharetlenen kimse
İbrahim aleyhiselâmdır. 175 sene yaşadı, âni olarak vefat etti ve Hz. Sare'nin
kabri yanına defnedildi. Hz. İbrahim Hz. Nuh'un oğlu Hâm'ın çocuklarından
Ken'an'm oğlu Nemrud'un ülkesine Peygamber olarak gönderilmişti. Süddî'nin
rivayetine göre Nemrûd Hz. İbrahim dünyaya gelmeden önce rü'yasında bir
yıldızın doğup parlaklığıyla ay ve güneşin ışığını sönük bıraktığım görmüş ve
bundan çok korkmuş, bu rüyayı tabir etmek üzere çağırdığı kâhinler ve sihirbazlar
yakında bu ülkede etrafını sönük bırakacak bir oğlan çocuğunun dünyaya
geleceğini söylemişler. Bunun üzerine Nemrud bu çocuğun dünyaya gelmesine
engel olmak için erkeklerin karılarına
yaklaşmalarını yasaklayıp bunu gözetlemek üzere her on kişinin başına bir memur
görevlendirmişti. Bir kadın hayızlandığı zaman o kadının kocasının o kadına
yaklaşmasına izin verilir, temizlenirse bu izin kaldırılırdı. Bir gün Hz.
İbrahim'in babası karısına temiz iken yaklaşma imkanı bulmuş bir yaklaşmadan da
Hz. İbrahim dünyaya gelmişti. Hz. İbrahim'i annesi bu mağarada dünyaya getirmiş
ve kimsenin görmemesi için de mağaranın kapısını iyice kapatmıştı. Kendisini
emzirmek üzere mağaraya geldiği zaman onu birinden süt, birinden su birinden
de yağ akan üç parmağını emerek gıdasını aldığım hayretle müşahede etmişti.
Hz. İbrahim kısa zamanda yetişti, annesinin yardımıyla babasıyla tanıştı.
Birgün Hz. İbrahim annesine "Benim Rabbim kimdir?" diye sordu. O da
"benim" diye cevap verdi. İbrahim (a.s.) "Peki senin rabbin kimdir?"
deyince, "Babandır", karşılığını verdi. Bu defa İbrahim (a.s.)
"öyleyse babamın Rabbi kimdir?" dedi. Annesi de
"Nemrûd'dur" diye karşılık verdi. Hz. İbrahim de o zaman
"Nemrud'un Rabbi kimdir? deyiverdi. O zaman annesi büyük bir korku ve
telaşla "sus sus!" diyerek konuşmayı kesmeye çalıştı. Biraz sonra Hz.
İbrahim'in babası geldi. Hz. İbrahim ona da bu soruları yöneltti. Babası da
Hz. İbrahim'e aynen annesi gibi cevap veriyordu. Hz. İbrahim ona "peki
Nemrud'un rabbi kimdir? deyince, babası "sus! sus!' 'diyerek kendisini
tekmelemeye başlamıştı. Nitekim Cenab-ı Hak şu âyet-i kerime ile bu gerçeğe
ışık tutmaktadır;
"And olsun biz
önceden İbrahim'e de doğru yolu bulma kabiliyetini vermiştik zaten biz onu(n
olgun insan) olduğunu biliyorduk"[214]
daha sonra Hz. İbrahim'in isteğiyle annesiyle babası onu güneş battıktan sonra
saklı kaldığı izbeden dışarı çıkardılar. Bu arada at ve sığır, deve ve koyun
cinsinden ne kadar hayvan görmüşse bunların rabbinin kim olduğunu babasına
sormaktan geri durmuyor ve bunların mutlaka bir yaratıcısı olması gerektiğini
tekrarlıyordu. Daha sonra yerlerin göklerin yaratılışım düşünüyor, benim
rabbim beni yaratan besleyip büyüten kudret sahibidir, başkası olamaz,
diyordu. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılıyor;
"Üzerine gece
basınca (İbrahim) bir yıldız gördü,
İşte benim rabbim
dedi. Yıldız batınca;
"Batanları
sevmem" dedi ayı doğarken görünce:
"İşte bu benim
Rabbim" dedi, o da batınca;
"Rabbim bana
doğru yolu göstermeseydi elbette sapan topluluktan olurdum" dedi, Güneşi doğarken
görünce:
"Budur Rabbim, bu
daha büyük" dedi (o da) batınca dedi ki:
"Ey kavmim, ben
sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım, ben yüzümü tamamen, gökleri ve
yeri var edene çevirdim ve artık ben ona ortak koşanlardan değilim."[215]
Daha sonra Hz. İbrahim putperestlikle ve putperestlikten kaynaklanan bâtıl
inançlarla alay etmeye başladı. Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in tevhid uğruna
girişip sürdürdüğü bu mücadele şöyle anlatılıyor:
'Kavmi onunla
tartışmaya girişti (O, oniara) dedi ki:
Beni doğru yola
iletmişken Allah hakkında benimle tartışıyormusu-nuz? Ben sizin ona ortak
koşduğunuz şeylerden korkmam Rabbim ne dilerse o olur. Rabbim bilgice her şeyi
kuşatmıştır. Hala (kendinize gelip) öğüt al m norm usunuz? Hem siz Allah'ın,
size (tapındıklarınizın tanrı oldukları) hakkında hiçbir delil indirmediği
şeyleri ona ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben nasıl sizin (O'na) ortak
koştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin) iki topluluktan
hangisi (tek Allah'a inananlar mı, yoksa Allah'a ortak koşanlar mı) güvende
olmağa daha lâyıktır? İnananlar ve imanlarım bir haksızlıkla bulamayanlar...
İşte güven onlarındır. İşte doğru yolu bulanlarda onlardır. Bütün bunlar kavmine
karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerimizdir. Dilediğimizi derecelerimizle
yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir."[216]
Daha sonra Hz.
İbrahim'in kavmine karşı ileri sürdüğü delillerle nasıl üstünlük kazandığı da
yine Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılıyor:
"İbrahim babasına
demişti ki:
Babacığım, işitmeyen
görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin tapıyorsun?
Babacığım bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi. Bana uy, seni düzgün bir yola
ileteyim. Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahman'a isyan etmişti.
Babacığım, ben sana Rahman'dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O zaman sen
şeytanın dostu olursun. (Babası):
Ey İbrahim sen benim
tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (Onlara dil uzatmaktan)vazgeçmezsen,
andolsun seni taşlarım. Uzun süre benden aynî
git.” dedi. (İbrahim);
"Selâm sana
(esenlik içinde kal)" dedi. "Senin için Rabbimden mağfiret
dileyeceğim. Çünkü o bana çok lütuf kârdır. Sizden de Allah'dan başka
yaşardıklarınızdan da ayrılıyor ve yalnız Rabbime yalvarıyorum. Limanın ki
Rabbim'e yalvarmakla (sizin gibi) ha fıs) sız olmam. İşte onlardan ve onların
Allah'dan başka taptıklarından ayrılınca biz O'na İshak'i ve (İs-hak'ın oğlu)
Ya'kub'u armağan ettik ve hepsim de Peygamber yaptık."[217]
babası cevap vermekten âciz kalınca Hz. İbrahim kendi dinini açıklamanın
zamanı geldiğine inanarak, dinini ve inancını şöyle açıkladı:
"Şimdi gördünüz
mü neye tapıyorsunuz." dedi. "Siz ve eski atalarınız onlar benim
düşmammdır. Yalnız âlemlerin Rabbi (benim) dostumdur.”[218]
Bunun üzerine kavmi O'na "Sen alemlerin Rabbi demekle Nem-rud'u mu kast
ediyorsun?" dediler. Hz. İbrahim de Hayır, O'nu kast etmiyorum. O zatı
kasdediyorum ki "beni yaratan ve bana yol gösteren odur. Bana yediren ve
içiren odur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren odur. Beni öldürecek sonra
diriltecek odur."[219]
dedi. Hz. İbrahim inancım bu şekilde açıkladıktan sonra bu hâdiseyi Nemrud
işitti ve İbrahim'i yanına çağırttı ve aralarında şu konuşma geçti "Ey
İbrahim seni gönderen, insanları kendisine ibadete davet ettiğin ve sonsuz güç
ve kudretinden bahsettiğin ilâhın nasıl bir ilâhtır?" Hz. İbrahim
"Benim Rabbim diriltir ve öldürür" Nemrud: "ben diriltir ve
öldürürüm" Hz. İbrahim bunu nasıl yaparsın?" Nemrud "iki adam
getiririm önce onları ölüme mahkum ederim boyun eğmişlerken birini affederim bu
şekilde ona hayat bahşetmiş olurum. Diğerini de idam ederim. Bu şekilde onu da
öldürmüş olurum." Hz. İbrahim "Benim inandığım Allah güneşi doğudan
getirir sen de batıdan getir" Hz. İbrahim'in bu sözü üzerinde Nemrud
şaşırıp verecek cevap bulamadı. Allah teâlâ Nemrud'un bu şaşkınlığım Kur’an-ı
Kerim'in de şöyle açıklıyor;
"İbrahim;
"Allah güneşi doğudan batıya getirir sen de onu batıdan (doğuya) Getir,
deyince inkâr eden o adam şaşırıp kaldı..."[220]
Metinde Hz.
İbrahim'in, yalan görünüp de aslında gerçek olan sözlerinin üçünü de Allah için
söylediği halde bunlardan Sâre ile ilgili olan sözünün Allah için değilmiş gibi
ifade edilmesi bu sözde Allah'ın rızasıyla birlikte Hz. İbrahim'in menfaatinin
de bulunmasındandır. Sözü geçen üç yalan, sahibinin zemmedildiği dince çirkin
görülen bir yalan değil, ancak karşıdakinin yalan zannettiği ve söyleyen
kimsenin de doğruluğunu kesinlikle bildiği sözlerdir. Meselenin bir başka yönü
de şudur ki, Hz. İbrahim'in bu sözlerinin üçünde de tevriye sanatı vardır.
Karşıdakiler bu sözlerin sadece hakiki mânâsı üzerinde durduklarından bu
sözlerin mecazi manalarını anlayamamışlardır.
Hz. İbrahim kavmine
inançlarının batılhğım ve taptıkları putlann acizliğini isbat etmek istiyordu.
Bu sırada kavmi onu her kutladıkları bayrama götürmek istediler. Yolda giderken
Hz. İbrahim onlardan şehirde yalnız kalan putları kırmanın tam zamanı olduğunu
düşünerek birden bire kendini yere attı ve "ben hastayım" dedi. Hz.
İbrahim'in kavmi "sakîm: hasta" sözünü taun hastalığı için
kullanırlardı. Hz. İbrahim'in zahirde böyle bir hastalığı yoktu, ama kavminin
putperestliğinden dolayı son derece rahatsız ve sıkıntılıydı. "Ben
hastayım" derken bu derdini dile getiriyordu. Binaenaleyh Hz. İbrahim'in
bu sözü görünüşte yalan gibi ise de aslında gerçeğin tâ kendisiydi. Daha sonra
Hz. İbrahim onların arkasından; "Allah'a and içerim ki siz dönüp
gittikten sonra pullarınıza bir tuzak kuracağım"[221]
diye haykırdı.
Nemrud'un halkı bayram
yerine giderlerken yemekler pişirip sayıları yetmişi bulan putlarının önüne
koymuşlardı. İnançlarına göre onlar bayram yerinden dönünceye kadar bu
yemeklere manevî bereket gelecekti. Hz. İbrahim elinde baltasıyla gelip
"daha yemeklerinizi yemediniz mi" diye alay ederek en büyük putun
dışında hepsini kırdı ve baltayı da onun boynuna takıverdi. Bu hâdise Kur'an-ı
Kerim'de şöyle anlatılıyor;
"Nihayet
(İbrahim) onları parça parça etti yalnız onların büyüğünü bıraktı. Belki ona
müracaat ederler diye"[222]
Nihayet Hz. İbrahim'den şüphelendikleri için Nemrud onu çağırıp, "bunları
sen mi kırdın"? diye sordu. Hz. İbrahim de bu işi büyük putun yapmış
olabileceğini söyledi. Babillilerin "Hiç put hareket eder mi? sorusunu da,
"size fayda ve zarar vermeyen hareket edemeyen şeylere niçin tapıyorsunuz?
diye cevapladı."[223]
Fakat Babil halkı sapıklıklarında
ısrar ettiler ve İbrahim'i ceza olarak ateşe attılar. Fakat Allah'ın isteğiyle
ateş bir bahçeye dönüştü.[224] Bu
mucizeyi görenlerden bazıları iman ettiler. Hz. İbrahim de onları ve ailesini
a'arak Harran'a Filistin ve Mısır'a gitti. Kudüs civarına yerleşti. Hz. İbrahim,
ailesi Sare ile yaptığı bir yolculukta zalim bir hükümdarın toprağına
uğramıştır. Bu zâlimin kim olduğu ulema arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre
Mısır hükümdarı Amr b. İmrü'l-Kays'dir. Bir takımları Ürdün hükümdarı Sâduf olduğunu
daha başkaları Süfyan b. Arvan nammdaki Harran hükümdarı olduğunu
söylemişlerdir. Siyer ulemasının beyânına göre İbrahim (aleyhisselâm) bir
müddet Şam'da kalmıştır. Sonra orada kıthk zuhur edince Hz. Sare ile birlikte
Mısır'a gitmiştir. Orada Firavn Sülalelerinin ilk hükümdarına tesadüf etmiş. Bu
adam uzun zaman yaşamış bir zâlim imiş. Hadisin bir riv^etine göre zalim ve
cebbar Firavn evvelâ Hz. İbrahim'e haber göndererek huzuruna celbetmiş ve ona
bu kadının kim olduğunu sormuş. Hz. İbrahim kız kardeşi olduğunu söylemiş.
Sonra Sâre'ye bunu haber vererek sorulursa onun da aynı şeyi söylemesini tenbih
etmişti. Cebbar'ın adeti evli kadınlara tecâvüzmüş. Bu tehUkeden kurtulmak
için Hz. İbrahim Hz. Sare'yi hemşiresi olarak tanıtmıştı. Gerçekte ise Hz.
İbrahim bu sözüyle Hz. Sare'nin din kardeşi olduğunu kastediyordu. îbn Cevziye
göre ise melik mecûsi idi. Mecû silerdeler kekik arısına hemşire diye hitap
ederdi. Hz. İbrahim onun dilini kullanarak zahirden bu benim ka-rımdır, demiş
oluyor. Gerçekte ise din kardeşi olduğunu kast ediyordu. Bu sözüyle de zâlim
melik'in bunu bana nikahla demesini önlüyordu.
Hz. Sare'yi melikin
huzuruna getirdiklerinde hemen tecâvüze yelten-mişse de eli şiddetle tutulmuş
hatta bir rivayette göğsüne kadar olan kısmı kurumuştur. Bunu görünce Hz.
Sare'den aman dilemiş, kurtulması için Allah'a dua etmesini istemiş.ve bir daha
tecavüze yeltenmeyeceğine söz vermiş. Hz. Sare de dua etmiş, neticede Firavn'ın
eli eski haline dönmüşse de zalim Firavn verdiği sözü hemen unutarak tekrar tecâvüze
kalkışmıştır. Bu üç defa tekerrür etmiş. Nihayet sözünde durmuş ve Hz. Sare'nin
bir şeytan olduğu kanaatine vararak onu getireni çağırtmış ve Sare'nin derhal
Mısır toprağından çıkarılmasını, kendisine Hacer namındaki hizmetçinin de
hediye edilmesini emretmiştir. Çünkü îslâmiyetten önce insanlar cin ve şeytan
meselesini son derece büyütür, görülen her olağan üstü şeyin onlar tarafından
yapıldığına inanırlardı. Fir'avn'ın Hz. Sare'ye Hacer-i bağışlamasının sebebi,
onun cin olduğuna inanması ve zarar getirmesinden bu suretle kurtulmak
istemesi olsa gerektir.
Bu zâlim hükümdar
hakkında Hz. Sare'nin duası şu olmuştur: "Alla-hım! bilirsin ki sana ve
Rasûlüne iman etmiş bir kimseyim. Namusumu da korumuşumdur. Binaenaleyh bu
kâfiri bana musallat kılma."
Ebû Davud'un mevzumuzu
teşkil eden hadisin sonuna ilâve ettiği taliki Buhârî Ebü'l-Yeman, Şuayb,
Ebü'z-Zinâd, el-A'rac, Ebu Hureyre senediyle Rasûl-î Ekrem'e ulaştırmıştır.
Buhârî'nin bu hadisi şu mealdedir: Ebu Hureyre den Rasülullah (s.a.)'ın şöyle
hikâye buyurduğu rivayet edilmiştir:
"İbrahim
aleyhisselâm (bir kere hanımı) Sâre ile sefer etmiş de onunla bir şehre
gelmiştir. Orada meliklerden biri, yahut zalimlerden birisi hükümrân idi. Bu
zalime:
İbrahim, kadınların en
güzel olanlarından birisiyle (şehre) girdi diye bildirdiler. Melik:
Ya İbrahim, yanındaki
kadın neyindir? diye haber gönderdi, İbrahim:
(Din kardeş)
hemşiremdir. diye cevap verdi. Sonra İbrahim dönüp Sare'nin yanına geldi ve:
Sakın sözümü tekzib
etme! Ben bunlara senin kızkardeşim olduğunu söyledim. Allah'a yemin ederim ki
yeryüzünde (bizim iman ettiğimiz esaslara) benden ve senden başka iman eden
hiçbir kişi yoktur! buyurdu ve Sare'yi Melik'e gönderdi. (Saraya varınca) Melik
Sar e için ayağa kalktı. Sare de hemen abdest alıp namaza durdu. (Namazdan)
sonra;
Ya Rab, ben sana ve
senin Peygamberine iman ettimse ben kadınlığımı, zevcimden başkasına karşı
ebedî muhafaza eyledimse, benim üzerime şu kâfiri musallat etme!? diye dua
etti. Herifin derhal nefesi boğuldu. Horlamağa hatta ayağıyla yere vurup
tepinmeğe başladı. Ebu Hüreyre (devamla) demiştir ki Sâre:
Allahım, eğer bu herif
ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir" diye endişe gösterdi. Bunun üzerine
adam sarasından kurtuldu. Sonra Hz. Sare:
Allahım, ben sana ve
senin peygamberine iman ettimse ben kadınlık şerefimi zevcim müstesna olmak
üzere herkese karşı korudumsa, şu kâfiri üzerime musallat etme.' diye dua etti.
Herifin derhal nefesi tıkandı, horlamağa, hatta ayağıyla yere vurup tepinmeye
başladı. Ebu Hüreyre (rivayetine devam ederek) demiştir ki Sâre:
Ya Rab, Bu herif
ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir, (diye endişe izhar eyle)di. bunun üzerine
adam sarasından ikinci yahut üçüncü (defa) da kurtuldu. Bunun üzerine Melik
saraydaki adamlarına:
Siz bana (insan değil)
muhakkak bir şeytan göndermişsiniz, bu kadını İbrahim'e geri gönderiniz.
Hacer'i de Sare'ye veriniz, dedi. Sonra Sare İbrahim (a.s.)'a dönüp geldi ve
ona (durumu) anlatarak,
Anladın mı zevcim.
Allah kâfiri rezil etti. Bir cariyeyi de hizmetçi verdi.[225]
1. Bu hadis-i
şerifte anlatılan hâdise İbrahim aleyhisselam hakkında bir mucize ve Hz. Sare
hakkında bir keramettir. Keramet haktır.
2. Peygamberler
hakkında yalan söylemek düşünülemez. Ancak tebliğin dışındaki mevzularda dış
görünüşü bakımından yalan, fakat aslıda gerçek olan sözlerin Peygamberlerden de
sâdır olması mümkündür.
Bu mevzuda el-Mâzirî
şunları söylüyor: "Allah teâladan gelen bir hükmü tebliğ hususunda yalan
söylemekten bütün Peygamberler masumdurlar. Bu husustaki yalanın azı çoğu
müsavidir. Tebliğ kabilinden olmayıp da dünya işlerine ait ufak yalanların
vukuunun mümkün olup olmayacağı hususunda selef ve haleften iki görüş rivayet
olunmuştur:
Kadı Iyâz da şunları
söylemiştir. Sahih olan şudur ki, tebliğ kabilinden olan hususlarda
Peygamberlerin yalan söylemesi düşünülemez. Küçük günahları onlara caiz görelim
görmeyelim, söylenen yalan az olsun, çok olsun hüküm budur. Çünkü Peygamberlik
makamı yalandan münezzehtir. Peygamber hakkında yalanı caiz görmek onların
sözlerine itimadı kaldırır. Rasûl-i Ekrem'in Hz. İbrahim hakkında "Yalan
söyledi" demesi bir tevriyeden başka bir şey değildir. Şayet bu sözün
gerçek manada kullanıldığı kabul edilse bile Hz. İbrahim'in söylediği kabul
edilen bu yalanlar yalan söylemenin caiz olduğu yerlerde söylenmiştir. Çünkü
insanın nefsini bir zâlimin elinden kurtarmak veya malını gasbetmek isteyen
kimseye engel olmak için yalan söylemesi meşrudur.[226]
3.
"Kardeşim" sözüyle din kardeşini kastetmek meşrudur. İki zarardan
daha ağırından kurtulmak için en hafifini seçmek meşru kılınmıştır. Bu bakımdan
zâlimin vereceği büyük zarardan kurtulmak için daha hafif olan tekliflerine
boyun eğmek caizdir. Nitekim Allah teâla ve tekaddes hazretleri, "kalbi
imanla yatışmış olduğu halde (inkara) zorlanan müstesna inandıktan sonra
Allah'ı inkar eden ve küfre göğüs açan (küfürle sevinç duyan) kimselere
Allah'tan bir gazab iner ve onlar için büyük bir azab vardır"[227]
buyurmuştur. Bu âyet-i kerime annesi ile babası küfre zorlanarak gözünün önünde
öldürülen ve Ölüm tehdidi altında Allah'a ve Peygamber'e küfrettirilen Ammar b.
Yâsir hakkında inmiştir. Kalbi imanla dolu bir kimsenin baskı altında küfrü
icabettiren bazı sözler söylemesinin onun imanına bir zarar vermeyeceğini ilan
ve ifade etmektedir.
4. Allah
teâla salih kullarının derecelerini yükseltmek için ve onların faziletlerini
izhar etmek için onları çeşitli şekillerde imtihan eder.
5. İhlâsla
yapılan dualar makbuldür.[228]
2213. ...İbnü'1-AIa
el-Beyazî dedi ki: Ben kadınlarla kimsenin gücünün yetmeyeceği kadar (çok) temasta
bulunabilen (şehvetli) bir adamdım. Ramazan ayı girince bana zarar gelecek bir
şekilde karıma yaklaşmaktan ve nihayet (o şekilde) sabahlamaktan korktum da
Ramazan ayı çıkıncaya kadar karımdan ziharda bulundum. Bir gece bana hizmet
edip dururken birdenbire,vücudunun bir kısmı açılıverdi. (Bunun üzerine) ona
yaklaşmaktan kendimi alıkoyamadım. Sabah olunca çıktım kavmime (uğradım) ve
olayı onlara anlattım ve;
Haydi Rasûlullah
(s.a.)'a gidelim, dedim;
Hayır vallahi olmaz,
dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)'a varıp durumu anlattım;
"Sen mi bu işi
yaptın ey Seleme?" buyurdu. Ben de iki defa;
Bunu ben yaptım ya
Rasûlallah, dedim (ve şunları ilâve ettim), ve ben Allah'ın emrine sabrederim
benim hakkımda Allah'ın sana bildirdiği şekilde hüküm ver. diyerek sözlerimi
bitirdim. (Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de);
"Bir köle flzflt
et" buyurdu. Ben de;
Seni hak ile gönderen
zata yemin ederim ki (şu nefsimden ) başka bir köleyi azat etmeye gücüm yetmez,
dedim ve boynumun üzerine vurdum. (Bunun üzerine);
"İki ay üst üste
oruç tut" buyurdu (ben de) dedi(m ki);
Benim şu başıma gelen
ancak oruç yüzünden geldi. (Bunun üzerine)
"(Öyleyse) altmış
fakire bir vesk hurma yedir" buyurdu. Ben de;
Seni hak ile gönderen
için (elimizde) hiç yiyecek yoktur, dedim. Bunun üzerine;
"Sen Züreyk
oğullarının sadakasını toplayan memura git o da sadakayı sana versin sen de
yoksullara 60 vesk hurma ver ve kalanını da ailenle birlikte ye" buyurdu.
Bunun üzerine kavmime döndüm ve onlara;
Sizin yanınızda darlık
ve kötü düşünce(ler)le karşılaşmışken Peygamber (s.a.)'in yanında genişlik ve
güzel düşünce(ler) buldum. Sizin sadakalarınızın bana verilmesini
emretti" dedim.
(Bu hadîse) İbn el-AIa
(şu sözleri) ilave etti;
"İbn İdris,
Beyade'nin Züreyk oğullarından bîr kol olduğunu söyledi."[229]
Zihar bir kimsenin
kendi zevcesini veya onun boynunu veya yarı, üçte bir gibi vücudundan bir kısmı
kendisine nikâhı ebediyyen haram olan bir kadına veya onun bakılması caiz olmayan
bir organına benzetmek demektir. Böyle bir benzetme yapan şahsa
"müzahir", kendisine benzetilen kadına da "müzaherun bina"
denilir. "Sen bana veya bence anamın arkası gibisin", "ben sana
müzahirim", "ben sana zihar ettim" "senin başın" veya
"yarım tarafın validemin arkası gibidir" sözlerini sarf etmek gibi. "Senin
elin veya ayağın annemin sırtı gibidir" sözleriyle ise, zihar vücuda
gelmez.[230]
Bu şekilde yeminin
hükmü, erkek keffâret vermedikçe karısının kendisine haram olmasıdır. Keffâret
vermedikçe karısını öpemez, okşayamaz ve onunla münâsebette bulunamaz. Zihar
halinde nikah devam eder.
Ziharın keffâreti ise,
bir köle azad etmek, gücü yetmiyorsa aralıksız altmış gün oruç tutmak, ona da
gücü yetmiyorsa, sabahlı akşamlı altmış fakiri doyurmaktır.[231]
1. Muvakkat
ziharlar da mutlak ziharlar gibi ebedıdır. Erkek keffaretını ödemedikçe
karısına yaklaşamaz. Çünkü bu hadisin zahirinden anlaşılan budur.
İmam Şafiî'ye göre
geçici bir süre için yapılan zihar, zihar hükmünde değildir. Hanefi ulemasıyla,
cumhur-u ulemaya göre ise, muvakkat zihar yapan bir kimse, o süre içerisinde
karısına yaklaşırsa keffaretini ödemesi gerekir. Sürenin bitiminden sonra
yaklaşmasından dolayı hiçbir şey ödemesi gerekmez, tbn Ebi Leylâ'ya göre süre
bittikten sonra o kimsenin kesinlikle keffâret ödemesi gerekir. Yeminine riayet
etmiş olması onu bu keffaretten kurtaramaz.
2. Zekatın
tamamını zekat verilmesi gereken sekiz sınıftan herhangi birine vermek caizdir.
3. Tamamen
işe yaramaz bir hale gelmiş olmamak şartıyla körlük, topallık yaşça küçük olmak
bir eliyle bir ayağın çaprazlama kesikliği, bağırınca duymaya engel olmayan
sağırlık gibi kusurları olan köleleri.azat etmek zihar keffâreti için
yeterlidir. Bunda bütün ulema ittifak etmişlerdir. Hanefi ulemasına göre katil
keffâretinin dışındaki keffâretler için kâfir köleleri azat etmek de caizdir.
Diğer üç mezhebin imamları ile cumhura göre ise, zihar için azat edilecek
kölenin mü'min olması gerekir. Hanefi uleması bu mevzuda hüküm verirken bu
mevzudaki delillerin mutlak oluşundan hareket etmiş, diğer ulema ise, katil
keffâreti ile ilgili âyetteki kaydın zihar keffâretiyle ilgili âyeti de
kayıtlaması gerektiği noktasından hareket etmiştir.[232]
4. Zihar
yapan kimse köle azâd etmeye ve oruç tutmaya gücü yetmezse o zaman altmış
fakirin herbirine bir sa' (3300 küsur gr.) hurma, arpa, kuru üzüm verebileceği
gibi yarım sa' buğday da verebilir. Bunların kıymetini vermesi de caizdir.
Hanefi ulemasına göre sabahlı akşamlı altmış fakiri doyurmak da zihar keffâreti
için yeterlidir. Fakat altmış günde bir fakire verilmesi gereken ikişer öğünlük
yemekleri veya bunların değerini bir günde bir fakire verivermek keffâreti
ödemez. Çünkü bu şekilde ödenen keffâret, bir günlük keffâret yerine geçer.
Zihar keffâreti için bir fakiri ibaha veya temlik suretiyle 60 gün doyurmak
icab eder. Çünkü burada önemli olan bir fakirin ihtiyacını karşılamaktır,
fakirin ihtiyacı ise her-gün değişebilir.
İmam Malik ile
Şafiî'ye göre ise bir memlekette yetişen gıda maddelerinden en çok hangisi
yetişirse o maddeden bir müdd (yaklaşık 1100 gr.) verilir. Delilleri ise, şu
hadis-i şeriftir: "Altmış yoksulun yedirilmesi için şu arak (onbeş veya
onaltı sa'lık zenbil)i ona ver"[233]
İmam Ahmed'e göre zihar yapan bir kimsenin keffâret olarak altmış fakirden her
birine bir müd buğday veya yarım sa' hurma ya da arpa verilmesi gerekir. Delili
ise şu hadis-i şeriftir: "Beyâze oğullarından bir kadın yarım vesk arpa
getirdi de Peygamber (s.a.) zihar yapan kimseye işte bunu (fakire) yedir. Çünkü
iki müdlük arpa bir müdlük buğdayın yerini tutar buyurdu.[234]
5. Zihar
keffâreti âciz durumda olan kimseden tamamen düşmez. Onu köle azad ederek
ödeyemeyen kimse iki ay oruç tutarak, ona da gücü yetmezse altmış fakiri geceli
gündüzlü doyurarak öder. Mezheb imamlarının görüşü bu olduğu gibi ulemanın
büyük çoğunluğu da bu görüştedirler.[235]
2214.
...Huveyle bint Mâlik b. Sa'lebe'den; demiştir ki: Kocam Evs b. es-Sâmit bana
zihar uygulamıştı. Ben de Rasûlullah (s.a.)'a varıp (ondan) yakındım.
Rasûlullah (s.a.);
"Allah'tan kork,
o senin amcanın oğludur" diyerek onun hakkında benimle tartışıyordu. (Bu
tartışmaya) devam ettim, nihayet benim hakkımda Kur'an(dan) “Allah kocası
hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü
işitti"[236] (ayeti kerimesinden
itibaren zihar için) farz (kılman keffâreti açıklayan kı-sım)a kadar (olan
âyetler) nazil oldu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.);
"(O halde kocan)
bir köle azad eder" buyurdu. (Huveyle de);
O, (köle azl edecek
gücü kendisinde) bulamaz, dedi. (Rasûl-i Ekrem de);
"(Öyleyse) Peşi
peşine iki ay oruç tutar," buyurdu (Huveyle);
-Ya Rasûlallah o yaşlı
bir kimsedir. Onda oruç (tutacak bir güç) yoktur diye cevap verdi. (Rasûl-i
Ekrem de);
"Öyleyse altmış
yoksulu doyursun" buyurdu. (Huveyle de);
Onun yanında (zihar
keffâretine yetecek kadar) dağıtabileceği (bir mal) yoktur. (Daha sonra Huveyle
şunları) rivayet etti; Hemen o anda (Rasûlü Ekremin emriyle) bir arak hurma
getirildi. Bende;
Bir arakla ona ben de
yardım edebilirim, dedim.
Aferin sana git o iki
arak (hurmay)ı onun adına altmış yoksula yedir ve amcanın oğluna dön,"
buyurdu.
(Bu hadisi nakleden
râvilerden Yahya b. Âdem); Arak altmış sa'dır, dedi.
Ebû Dâvûd dedi ki:
"bu meselede benim görüşüm (şudur) Huveyle (kocasının) iznini almadan
onun keffâretini ödemiştir. (Huveyle'nin kocası olan) bu (kimse) Ubâde b. es-Sâmit'in
erkek kardeşidir.”[237]
Hz. Huveyle kocasını şikâyet etmek üzere Rasûl-i
Ekrem in yanına gittiği zaman orada inen ayet-i
kerimelerin mealleri şöyledir: "Allah kocası hakkında seninle
tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü işitti. Allah sîzin
konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, görendir. Sizden kadınlarına zihar
edenler, bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir. Onlann
analan, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar çirkin ve yalan olan bir
söz söylüyorlar.
(Geçmişte böyle birşey
yapmış olanları ve tevbe edenleri Allah affeder) şüphesiz Allah affedici,
bağışlayıcıdır. Kadınlarına zihar edip sonra söylediklerinden dönenler
kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen
(hüküm) budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır. Buna imkân bulamayan
temaslarından önce aralıksız olarak iki ay oruç tutsun buna da gücü yetmeyen
altmış fakiri doyursun. Bu (açıklama) Allah'a ve Rasulüne inanmanız içindir.
Bunlar Allah'ın sınırlarıdır, (bunları kabul etmeyen) kâfirler için acı bir
azab vardır."[238]
Bu hadis-i şerifte
karısına ziharda bulunup da azat edecek bir köle bulamayan bir kimsenin
keffâret olarak aralıksız olarak iki ay oruç tutması gerektiği ifade bu
vurulmak tadır. Binaenaleyh bu durumda olan bir kimsenin aralıksız olarak
tuttuğu bu oruçlar iki ayı bulmadan Ramazan ayı girecek olursa, Ramazan ayından
sonra yeniden aralıksız olarak altmış gün oruç tutması gerekir. Çünkü sıhhati
yerinde ve mukim olan bir kimsenin Ramazan ayında tuttuğu oruç hangi niyyetle
tutulursa tutulsun Ramazan orucundan sayılır. Fakat hasta ya da yolcu.olan bir
kimsenin imam Ebu Hanife'ye göre başka bir farz veya vâcib oruç tutması
caizdir. İmam Malik ile İmam Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre ise, Ramazan ayında
yolcularla hastaların tuttuğu oruçlar da hangi niyyetle tutulursa tutulsun yine
de Ramazan orucundan sayılırlar. Binaenaleyh Ramazan'da keffâret orucu
tutulamaz. Araya oruç tutmak yasak olan bir günün girmesi de aralıksız olma
şartını ihlâl edeceğinden keffâret orucunun edasına engel teşkil eder zihar
yapan bir kimse eğer iki aylık orucu devam ederken unutarak veya kasden zihar
yaptığı hanımıyla cinsi münâsebette bulunursa, imam Ebu Hanife ile İmam
Muhammed'e göre orucuna yeniden başlar. İmam Ebu Yusuf'a göre ise, geceleyin
hanımıyla münasebette bulunması keffâret orucunun edasına engel teşkil etmediği
gibi gündüzün unutarak münâsebette bulunması da bir engel teşkil etmez. Zihar
yapan kimsenin orucuna ara vermesi halinde altmış gün oruç tutmak üzere yeniden
oruca başlaması gerektiği görüşünde üçü de ittifak etmişlerdir. "Bir arak
hurma 2216 numaralı hadiste ifade edildiği gibi Ebu Seleme'ye göre 15'sa'dır.
Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerîfte beyan edildiği üzere Yahya b. Adem'e göre
"bir arak" altmış sa'dır. Fakat Yahya'nın bu rivayeti münkerdir. Ebu
Seleme'den gelen münker bir rivayete göre de bir arak 30 sa'dır.[239]
Bunlar içerisinde en sahih rivayet bir arakm 15 sa olduğunu ifade eden
rivayettir. Bilindiği gibi kesirlere bakılmazsa bir ırak.sa'ı 1040 örfî dirhem
o da
Her ne kadar musannif
Ebû Dâvud Hz. Huveyle'nin kocasının zihar keffâretini ondan habersiz olarak
ödediğini ifâde ediyorsa da diğer rivayetlerden anlaşıldığı üzere Hz.
Huveyle'nin bu keffârete yardımcı olmak istediğini söylediği sırada kocasının
da orada bulunması Hz. Huveyle'nin bu keffâreti kocasının izniyle ödediğini
ortaya koymaktadır.[240]
2215.
...(Önceki hadisin) bir benzeri de İbn İshak'dan aynı senedle rivayet
olunmuştur. Ancak Muhammed b. Seleme (bu hadisi îbn İshak'tan rivayet ederken)
"Bir arak otuz sa'a denk bir zenbildir" dedi.[241]
Ebû Dâvûd dedi ki: Bu
hadis (önceki) Yahya b. Âdem hadisinden daha sahihtir.[242]