11- CENAZELER   BAHSÎ. 3

1- Ölenlere Şehadet Telkini Babı 3

2- Musibet Zamanında Söylenilecek Söz Babı 4

3- Hastanın ve Ölen Kimsenin Yanında Söylenecek Söz Babı 6

4- Ölenin Gözlerini Yumdurma ve Can Boğaza Geldiği Vakit Ona Duada Bulunma Babı 7

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler: 8

5- Ölenin Dikilip Kalan Gözlerinin Rüh'unu Takibetmesi Babı 8

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler. 8

6- Ölen Kimseye Ağlamak Babı 9

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler. 12

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 13

7- Hastaları Ziyaret Hakkında Bir Bab. 13

8- Musibete, Başa Geldiği Ânda Sabir Etme Hakkında Bab. 14

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 15

9- Ölen Kimsenin, Ailesinin Ona Ağlaması Yüzünden Azab Olunması Babı 17

Babımız Hadislerinden Şu Hükümler de Çıkarılmıştır. 27

Mersiye (Ağıt) Okuma Hususunda Gösterilen Şiddet Babı 28

Hadisden Çıkarılan Hükümler: 31

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 32

11- Kadınların Cenaze Arkasında Yürümekten Nehy Babı 34

12- Cenazeyi Yıkama Hakkında Bir Bab. 36

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 39

13- Ölenin Kefeni Hakkında Bir Bab. 40

Hadisden Çıkarılan Hükümler: 41

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 44

14- Cenazenin Örtülmesi Babı 44

15- Ölen Kimsenin Kefenini Güzel Yapmak Hususunda Bir Bab. 45

16- Cenazeyi Acele Götürme Babı 46

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 47

17- Cenaze Namazı Kılmanın ve Cenaze Arkasından Yürümenin Fazileti Babı 48

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 51

18- Bir Kimsenin Cenazesini Yüz Kişi Kılarsa O Kimse Hakkında Şefaatlarının Kabul Edileceğine Dair Bab  52

19- Bir Kimsenin Cenazesini Kırk Kişi Kılarsa, Kendilerine O Kimse Hakkında Şefaata İzin Verileceği Babı 52

20- Ölenlerden Hayir veya Şerle Anılanlar Hakkında Bab. 53

21- Rahata Eren ve Kendisinden Kurtulunan Hakkındaki Hadis Babı 56

22- Cenaze Namazında Alınan Tekbir Hakkında Bir Bab. 56

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 58

23- Kabir Üzerine Cenaze Namazı Babı 62

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 64

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler. 65

24- Cenazeye Ayağa Kalkma Babı 67

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 68

25- Cenazeye Ayağa Kalkmanın Neshi Babı 70

26- Cenaze Namazında, Ölü İçin Okunan Dua Babı 72

27- Cenaze Namazı Kılmak İçin İmamın Cenazenin Hangi Tarafına Duracağı Babı 74

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 75

28- Cenaze Namazı Kılan Kimsenin Namazdan Sonra Bir Vasıtaya Binmesi Babı 76

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 77

29- Lahd Yapmak ve Cenazenin Üzerine Kerpiç Dizmek Hususunda Bir Bab. 77

30- Kabre Kadife Koyma Babı 77

31- Kabrin Yerle Bir Yapılmasını Emir Babı 78

32- Kabri Kireçlemekten ve Üzerine Bina Yapmaktan Nehiy Babı 79

33- Kabir Üzerine Oturmaktan ve Kabir Üzerinde Namaz Kılmaktan Nehiy Babı 80

34- Cenaze Namazının Mescidde Kılınması Babı 81

Bu Hadisden Çıkarılen Hükümler. 82

35- Kabristana Giderken Okunacak Şeyler ve Orada Yatanlara Dua Babı 82

36- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Annesinin Kabrini Ziyaret İçin Allah Teala Hazretlerinden İzin İstemesi Babı 85

37- Întihar Edenin Cenaze Namazını Terk Babı 89

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 89


11- CENAZELER   BAHSÎ

 

 

1- Ölenlere Şehadet Telkini Babı

 

1- (916) Bize Ebû Kâmil-i Cahderi Fudayl b. Hüseyin ile Osman b. Ebî Şeybe hep birden Bişr'den rivayet ettiler. Ebû Kâmil dedi ki: Bi­ze Bişrü'bnü'1-Mufaddâl rivayet etti. (Dedi ki): Bize Umâratü'bnü Ga-ziyye rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Umara rivayet etti. Dedi ki: Ebû Said-i Hudri'yi şöyle derken işittim: Resûlüllah [Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Ölenlerinize Allah'dan başka ilâh yoktur, sözünü telkin edin.» buyur­dular.

 

(...) Bize, bu hadisi Kuteybetü'bnü Said de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdulaziz yâni Derâverdî rivayet etti. H

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hâli-dü'bnü Mahled rivayet etti. (Dedi ki). Bize Süleyman b. Bilâl rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi hadîsi bu isnâdla rivayet etmişlerdir.

 

2- (917) Bİze Ebû Şeybe'nin oğulları Ebû Bekir ile Osman riva­yet ettiler. H.

Bana Amru'n-Nâkıd da rivayet etti. Bunlar hep birden dediler ki: Bize Ebû Hâlid-i Ahmar, Yezîd b. Keysân'dan, o da Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahti Aleyhi ve Sellem)

cölenlerinfze: Allah'dan başka flâh yoktur, demelerini teikin edin.» buyurdular.

Cenâiz kelimesi: Cenazenin cem'idir. Kaamûs'a göre cenaze: ölen insan, demektir. Yahut cinâze: Ölen insan; cenaze ise: Tabut, demek­tir. Bunun aksini söyleyenler de vardır. Onlara göre cinâze: Tabut; ce­naze: Ölen insan, demek olur. Cinâze'nin hem ölen insan hem de ta­but mânâsına geldiğini söyleyenler de vardır. Umumiyetle Hanefi1er'in fıkıh kitaplarında cenaze «ölmüş insan» mânâsına kullanıl­mıştır. «Cinâze» onlara göre; Tabut, demektir.

Telkinden murâd: Ölen kimsenin yanında arada sırada «Lâ ilahe illallah» diyerek, ona bunu hatırlatmaktır. Tâ ki son sözü tevhid ol­sun. Çünkü itibar bir şey'in sonunadır. Bu cihet bir çok eserlerde vâ-rid olmuştur. Ulemâ buradaki telkin emrinin vücûb değil; nedip ifâde ettiğinde müttefiktirler. Yalnız hastanın yanında sık sık şahadet ge­tirmeyi ve bunu hastaya söyletmeye çalışmayı mekruh görmüşlerdir. Zîrâ hasta çektiği ıstırabın şiddetinden pek ziyâde bunaldığı cihetle yapılan ısrarlara da canı sıkılarak red cevâbı verebilir; hattâ hiç bek­lenilmedik tehlikeli sözler de söyleyebilir. Binâenaleyh bu cihet göz-önünde tutuîarâTc' hasta bir def'â şahadet getirdimi bir daha tekrar­latmağa çalışılmamalıdır. Ancak, şahadet getirdikten sonra konuşur­sa son sözünün kelime-i şahadet olmasını te'min için yanında tekrar şahadet getirilir.

Bu hadis, ölen kimseye kelime-i şahadeti telkin etmek, öldükten sonra gözlerini yumdurmak ve diğer hukukunu ifâ için onun yanın­da bulunmak gerektiğine delildir. Bu cihet ulemâ arasında ittifâkidir.

Ölen bir kimsenin son sözü kelime-i şahadet olursa netice şudur: o kimse yeni müslüman oluyorsa doğrudan doğruya; eskiden müslü-man olup kulluğunu lâyıkıyla yaptıysa kezâlik doğrudan doğruya cennete girecektir. Günahkâr müslü inanların hâli Allah'ın meşîetine kalmıştır. Dilerse onları da affeder, dilerse günahlarına kadar cezala­rını çektirdikten sonra cennetine koyar. Hâsılı son sözü îmân ederek kelime-i şahadet olan kimse muhakkak cennete girecektir. Bu bâbda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

<Bir kimsenin (1â ilahe illallah) olursa o kimse cennete girer.» buyurmuştur.

Hz. Muâz b. Cebel 'den rivayet olunan bu hadisi Hâkim rivayet etmiş ve: «İsnadı sahihtir.» demiştir.

Ebû Bekir b. Ebi Şeybe 'nin sahih bir isnâdla Enes b. Mâlik (Radiyallahü a«Jz)'dan rivayet ettiği bir hadisde Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Bilmiş ol ki (Lâ ilahe illallah) diye şa­hadet getiren kimse cennete girecektir.» buyurmuştur.

Bu bâbda daha bir kaç sahâbîden hadîsler vardır. Kirmâni: «Şahadetten murâd: (Lâ ilahe illallah) ile birlikte onun tamâmı olan (Muhammedün RasûlüllahYı da söylemektir.» diyor.

Buhârî şârihi Ayni bu hususta tafsilât vermiş ve: «Hadî­sin zahiri müşrik hakkında söylendiğini gösteriyor. Bir müşrik (Lâ ilhe illallah) derse onunla, onun müslümanlığma hükmolunur. Şayet ölünceye kadar bu hâl üzere devam ederse cennete gider. Fakat şa­hadet getiren kimse Allah'a inanıp da, Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )'in Peygamberliğini tasdik etmez yahut onun hassaten arap-lara gönderildiğini iddia ederse sırf (Lâ ilahe illallah) demekle müslü­manlığma hükmolunmaz. Mutlaka (Muhammeden Rasûlüîlah) demesi icâbeder.

Şu da var ki Hanefii'lerin cumhuruna göre, böyle bir kimse­nin hakîkaten müslüman olabilmesi için iki şahadeti söyledikten son­ra: «İslâm'dan başka bütün dînlerden teberrî ettim.» demesi şarttır.

Hadîsin ikinci isnadında  imam   Müslim   «Bunlar toptan bu isnâdla rivayet etmişlerdir.» demişdir.

Bütün nüshalarda ayni şekilde rivayet edilen bu ibare sahih ol­makla beraber, biraz kapalıdır. Onun için Ebû Ali El-Gassâ-n i ve diğer hadîs ulemâsı «Bu sözden murâd: Mezkûr zevatın toptan Ümâratü'bnü Gaziyye 'den bu isnâdla rivayet etmiş olma­larıdır.» demişlerdir. Yâni gerek Abdülazîz Derâverdî ge­rekse Süleyman u'bnü Bilâl bu hadîsi ayni isnâdla Ü m â-ratü'bnü Gaziyye 'den rivayet etmişlerdir. Müslim dahî, onu bu şekilde tasrîh etse daha iyi olurdu. Nitekim âdeti de bu idi. Yalnız burada bu ilmin ulemâsınca mes'ele açık olarak anlaşılacağı için ibareden hazf yapmıştır.

 

2- Musibet Zamanında Söylenilecek Söz Babı

 

3- (918) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr hep bir­den İsmâîl b. Cafer'den rivayet ettiler. îbni Eyyûb dedi ki: Bize İsmâ-U rivayet etti. (Dedi ki): Bana Sa'dü'bnü Said, Ömer b. Kesir [1] b. Ef-lâh'dan, o da İbni Sefine [2] 'den o da Ümmü Seleme'den naklen ha­ber verdlki, Ümmü Seleme şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfi şöyle buyururken işittim:

«Başına musibet gelen hiç bir müsiüman yoktur ki, Allah'ın emrettiği vecihle: Biz Allah'ınız ve ancak ona dönücüleriz. Allah'ım musibetim husu­sunda bana ecir ver ve bana bunun arkasından daha hayırlısını ihsan eyle; desin de Allah ona mutlaka daha hayırlısını İhsan buyurmasın.»

Ümmü Seleme demiş ki: «Ebû Seleme vefat edince ben;

— Müslümanların hangisi Ebû Seleme'den daha hayırlıdır? O ailesi ile birlikte, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se//etwJ'e hicret eden ilk hânedir, dedim. Bunu söyledikten sonra Allah, onun yerine bana Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ihsan buyurdu.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana Hâtîb b. Ebî Beltea'yı dünür yolladı. (Kendisine):

  Benim bir kızım var. Hem ben kıskancım, dedim. (Bu sözüme

karşılık) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

  Kızına gelince: Onu annesinden müstağni kılması için Allah'a duâ ederiz. Kıskançlığı gidermesi için de ben Allah'a duâ ederim; buyurmuş­lar.»

 

4- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Üsâme, Sa'dü'bnü Ebî Saîd'den rivayet etti. Demiş ki: Bana Öme-rü'bnü Kesîr b. Eflâh haber verdi. Dedi ki: îbni SefTne'den rivayet ederken dinledim, kendisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeJJem)*in zevcesi Ümmü [3] Seleme'yi şöyle derken işitmiş: Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfi şunları söylerken dinledim.

«Başına musibet gelip de: Biz Allah'ınız ve ancak ona dönücüleriz. Al­lah'ım musibetim hakkında bana ecir ver. Ve onun ardından bana daha ha­yırlısını ihsan eyle, diyen hiç bir kul yoktur ki musibeti hakkında Allah ona mükâfat vermesin ve onun arkasından daha hayırlısını kendisine İhsan bu­yurmasın.»

Ümmü Seleme demiş ki: Ebû Seleme vefat edince ResûlÜUah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellemfia. bana emrettiği gibi söyledim. Müteakiben Allah bana ondan daha hayırlısını (yâni) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYi ihsan buyurdu.»

 

5- (...) Bize Muhammedü'bnü Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sa'dü'bnü Saîd riva­yet etti. (Dedi ki): Bana Ömer yâni îbni Kesir, Ümmü Seleme'nin azat­lısı İbni Sefîne'den, o da Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Selle-mTin zevcesi Ümmü Seleme'den naklen haber verdi. Ümmü Seleme: «Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfi şöyle buyururken işittim...» diyerek; Ebû Üsâme hadîsi gibi rivayette bulunmuş.

Bu hadlsde râvî şunu ziyâde etmiştir: «Ümmü Seleme dedi ki: Ebû Seleme vefat edince ben:

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfirı sahâbîsi Ebû Selemeden daha hayırlı kim olabilir? dedim, sonra Allah bana azim halketti de, o duayı okudum. Müteakiben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ile evlendim.»

Kaadî Beyzâvî 'nin beyânına göre ResûlÜUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) musibeti: «Mü'mine eziyet veren her şeydir.» diye tarif etmiştir.

Musibet zamanında âyetini okumaya «istircatircâ'» derler. Bunun mânâsı: «Biz Allah'ınız ve ancak ona dönücü­leriz» demektir. Bu sözde her şey'in hattâ canlarımızın bile Allah'ın milki olduğunu, Allah'ın milkinde dilediği gibi tasarruf ettiğini itiraf vardır ki, dolayısıyla kaza ve kadere rızâyı tezammun eder. Bu ma-kaam pek büyüktür. Ona eren nefse, ehl-i hakîkata göre nefs-i Râdı-ye denilir.

Hadîs-i şerifde Allah'ın emrettiği bildirilen istircâ1 âyeti Bakara sûresindedir. Âyet-i kerimenin tamâmı şöyledir:

«Başlarına bir musibet geldiği zaman: Biz Allah'ınız ve ancak ona döndü­rücüleriz, diyen sabırlıları mü|dele [4]

Rivayete nazaran Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) Efendi­mizin kandili sönmüş de, istirca' etmiş. Aişe (Radiyallahü anh): «Bu bir kandildir.» diyerek istirâ'ı mucip bir musibet olmadığını söylemek is­temiş ise de, Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem):

«Mü'minin fenasına giden her şey musibettir.» buyurmuşlardır. Bu hadisi   Ebû  Dâvûd   «Merâsil» inde rivayet etmiştir.

Görülüyor ki: Allah Teâlâ istircâ'ı sabırlı kullarını medih zımnın­da emir buyurmuştur. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de medih buyu-rulan herşey zımnen emredilmiş, zemmedilen her şey de zımnen ne-hiy buyurulmuştur.

Hz. Ümmü Seleme 'nin: «Müslümanların hangisi Ebû Seleme 'den daha hayırlıdır? O, ailesi ile birlikde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e hicret eden ilk hânedir.» sözü vefat eden ko­casının, yeri doldurulamıyacak kadar büyük bir zât olduğunu ifâde eder. Hakikaten Ebû Seleme {Radiyallahü anh), ailesi efradı ile birlikte Habeşistan'a Hicret eden ilk muhacirlerdendir: Sonra Medîne-i Münevvere'ye hicret etmiştir. Ebû Seleme {Radiyal­lahü anh). Peygamber {Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin hem süt kardeşi hem de halasının oğlu idi.

Hz. Ümmü Seleme bu sözü ile kendisine nisbetle vefat eden kocası Ebû Seleme'den daha hayırlı bir kimse bulunmadığını an­latmak istemiştir. Binâenaleyh bu söz. Hz. Ebû Seleme'nin Ebû Bekir {Radiyallahü onfe/dan daha hayırlı olması îcâb etmez.

Kaadî Iyâz diyor ki: «Hz. Ümmü Se1eme, bu sözü ile kocasının mutlak surette herkesden daha hayırlı olduğunu kastet­miş olabilir. Fakat Ebû Bekir {Radiyallahü anh)'ın Resûlüllah {Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'den sonra vefat eden her sahâbîden efdal olduğuna icmâ' vardır. Peygamber {Saîlallahü Aleyhi ve SellemYin ve­fatından önce ölenlerden efdal olup olmadığı ihtilaflıdır...»

Hadis-i şerif, istircâ'm faziletine delildir.

Nevevî: «Bu hadisde mendûbun me'mûrun bih olduğuna de­lil vardır. Muhtar olan mezheb de budur. Çünkü Peygamber (Saîlalla­hü Aleyhi ve Sellem)'Q istircâ' emir buyurulmuştur. Hâlbuki âyet-i kerlme istircâ'ın mendûb olmasını iktizâ ettiği gibi, onun mendûp oldu­ğuna icmâ-ı ümmet de vardır.» divor.

 

3- Hastanın ve Ölen Kimsenin Yanında Söylenecek Söz Babı

 

6- (919) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Şakîk'den, o da Ümmü Seleme'den naklen rivayet etti. Ümmü Seleme şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}'.

«Hastanın veya ölen kimsenin yanında bulunursanız hayır söyleyin. Zi­ra melekler sizin söylediklerinize: Âmîn, derler.» buyurdu,

Ebû Seleme vefat ettiği zaman ben Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in yanına giderek:

  «Yâ ResülüUah! Ebû Seleme vefat etti.» dedim, Resûlüllah (Sah lallahii Aleyhi ve Sellem)-

  Allah'ım beni de, onu da affet ve bana onun ardından güzel bir be­del ihsan et, de!» buyurdular. Ben de öyle dua ettim. Bunun üzerine Al­lah bana Ebû Seleme'den daha hayırlısını, Muhammed {Sallallahü Aleyhi ve SeHem)'i ihsan buyurdu.

Bu hadîs, hasta dolaşmanın âdabını bildirmektedir. Bu husûsdaki umûmî delillerden anlaşıldığına göre hastanın hâl-ü hatırını sorduk­tan sonra yanında fazla oturmamak, oturduğu müddetçe dahî onu ye' se düşürecek şeyler değil, bil'akis ümit verecek sözler konuşmak âdâb-dandır. Konuşulan sözler dua yerine geçeceği için, orada bulunan me­leklerin bu sözlere-. Amin, diyecekleri bildirilmiştir.

Hulâsa bu hâdis-i şerif şu hükümleri ihtiva eder:

1- Hasta yanında bulunan bir kimsenin hastaya hayır duâ mesi, onun nâmına istiğfarda bulunması müstahabdır.

2-  Hasta dolaşan kimselerle birlikte melekler de bulunarak, c ların söylediklerine: Âmîn, derler.

 

4- Ölenin Gözlerini Yumdurma ve Can Boğaza Geldiği Vakit Ona Duada Bulunma Babı

 

7- (920) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti (Dedi ki): Bize Muâ-viyetü'bnü Amr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû îshâk-ı Fezârî, Hâlid-İ Hazza'd an, o da Ebü Kılâbe'den, o da Kabîsatü [5] 'bnü Züeyb'den, o da Ümmü Seleme'den naklen rivayet etti. Ümmü Seleme şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîetn), Ebû Seleme'nin yanına girdi, gözleri açık kalmıştı; onları kapadı. Sonra şöyle buyurdu;

«Şüphesiz ki ruh kabzedildiği vakit göz onu tâkîb eder.»

Derken Ebû Seleme'nin ailesi efradından bâzıları feryâd-u fi-fan ettiler. Bunun üzerine Resûlüllah (SaÜoâlahü Aleyhi ve Seüemh

— «Kendinize hayırdan başka duâ etmeyin. Çünkü melekler söyledik­lerinize: Âmîn, derler.» buyurdu. Sonra şunu da ilâve etti:

«Allah'ım Ebû Seleme'yi affet, derecesini hidâyete erenler meyânına yükselt. Arkasında kalanları içinde ona sen halef ol; bize de, ona da mağ­firet buyur! Ey Âlemlerin Rabbii Kabrini genişlet ve kendisine orada nûr halk eyle.»

 

8- (...) Bize Muhammed b. Mûse'l-Kattân El-Vâsıtî [6] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Müsennâ b Muâz [7] b. Muâz rivayet etti. (Dedi ki). Bize babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize UbeyduUah b. Hasen riva­yet etti. (Dedi ki): Bize Hâlid-İ Hazza bu İsnâdla, bu hadîsin benzerini rivayet etti. Yalnız o: «Terekesinde ona halef ol.» dedi, bir de*. «Ya Rabbit Kabrinde ona genişlik ver.» cümlesini söyledi; «Onun için ge­nişlet...» tabirini söylemedi.

Hâlid-i Hazza': «Yedinciyi teşkil eden bir duâ daha vardı ama ben onu unuttum.» İfadesini ziyade etmiştir.

tâbiri bâzı rivayetlerde  şeklinde zaptedümiş-

tir. Bunların ikisi de doğrudur. Ve her ikisinin mânâsı-. Gözü dikildi, bir noktaya bakıp kaldı; demektir. Nitekim bundan sonraki rivayette bu mânâ tasrih edilmiştir.

Cevheri, İbni's-Sikkit'dennaklen «Şakkabasaru'1-Mey yiti» denilir. Fakat «Şakka'l-Meyyitu basarahû» deme, dediğini bildir­miştir. Burada «gözü dikilmek» den murâd: Ölüm hâlinde bulunup, bir noktaya bakmak; gözünü başka yere çevirememektir.

Gözün ruhu tâkib etmesinden murâd: Ruh cesetten ayrıldığı va­kit gözün onun arkasından bakmasıdır.

-«Arkasında kalanları içinde sen ona halef ol.» cümlesinden mu­râd-. «Çocukları veya torunları içinde onun halîfesi sen ol Yâ Rabbî! Onların rızkını ve hayâtlarım sen tekeffül buyur.» demektir.

Ulemâya göre, ölen kimsenin gözlerini yumdurmaktaki hikmet: Bundan hâsıl olacak çirkinliği önlemektir.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Ölen kimsenin gözlerini yumdurmak müstahabdır. Bu husüs-da bütün ulemâ müttefiktir.

2- Ruhlar bedene giren lâtif cisimlerdir. Onların çıkması ile sette hayât kalmaz. Bir çok kelâm ulemâsı ile onlara muvafakate diğer ulemânın mezhepleri budur.

Bâzıları, rûh'un araz olduğunu; bir takımları da kan'dan ibâ bulunduğunu söylemişlerdir.

3- Ölen kimsenin yanında, onun âhiret umuru ile çoluk çocui nun dünyâ ve âhiretleri için duâ etmek müstahabdır.

 

5- Ölenin Dikilip Kalan Gözlerinin Rüh'unu Takibetmesi Babı

 

9- (921) Bize Muhammedü'bnü Râfi' rivayet etti. (Dedi ki): Bi ze Abdurrazzâk rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Cüreyc, Alâ b. Yâ-kûb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana, babam haber verdi, o da Ebü Hüreyre'yi göyle derken işitmiş: Resulüllah (Sallaîîahü Aleyhi

ve Seîletn)-

  «Görmüyor musunuz insan öldüğü vakit gözü naşı! dikilip kalıyor?» buyurdu. Ashâb:

  «Hay hay! Görüyoruz.» dediler. ResûlüIIah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellemji

  «jşte bu, onun gözü nefsini tâkîb ettiği zaman olur.» buyurdu.

 

(...) Bize bu hadisi Kuteybetü'bnü Saîd dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülazİz yâni Derâverdî, Alaâ'dan bu isnâdla rivayet etti.

Bu hadîsdeki, gözün nefsi takibinden murâd: Aynen yukardaki hadisde geçen: Gözün, rûh'un arkasından bakmasıdır.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler

 

1- Hadîs-i şerif, rûh ile nefsin bir şey olduğunu gösteriyor.

2- Kaadi Iyâz'ın beyânına göre, ölüm bir şey'i yok etmek değil-, bir intikaal ve hâl değişikliğinden ibarettir. O, yalnız cesedi yok eder. Rûh bakîdir. Cesetten de kuyruk sokumu kemiğinin çürümediği söylenir.

Ölümün vücûdi mi yoksa ademi mi olduğu ihtilaflıdır. Bâzılarına göre ölüm vücûdidir. Çünkü Teâlâ Hazretleri kendisi için: «Hayâtı ve Ölümü halkeden» demiştir. Yokluk ise halkedümez.

Bir takımları, ölümün ademî olduğunu iddia etmişlerdir. Onlara göre halketmek «takdir» mânâsına gelir.

 

6- Ölen Kimseye Ağlamak Babı

 

10- (922) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe ite tbni Nümeyr ve İshâk b. İbrahim hep birden İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. îbni Nümeyr dedi ki: Bize Süfyân, tbni Ebi Necîh'den, o da babasından, o da Ubeyd b. Umeyr'den naklen rivayet etti Ubeyd şöyle demiş-. Ümmü Seleme de­di ki: Ebû Seleme vefat edince, bin garîb nemde gurbet elde Ölen bir garib! Ona öyle bir ağlıyayım ki, dillere destan olsun, dedim. Tam ona ağlamak için hazırlanmıştım ki, birden bire Saîd'den bir kadın çıka geldi. Bana yardım etmek istiyordu. Hemen kendisini Resûlüllah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) karşıladı ve:

«Sen şeytanı, Allah'ın çıkardığı eve tekrar sokmak mı İstiyorsun?» buyurdu. Bunu iki defa tekrarladı. Artık bende ağlamaktan vazgeçtim ve ağlamadım.

Hz. Ümmü Seleme, «garip hem de gurbet elde ölen bir garib!» sözü ile vei'ât eden kocasının aslen Mekke'li olduğunu ve oraya nispetle gurbet diyarı sayılan Medine'de vefat ettiğini anlat­mak istemiştir.

Said: Medine 'nin etrafındaki yüksek yerlerdir. Esâs ittibâi üe bu kelime: «Yer yüzüne çıkan şey» mânâsına gelir.

Ümmü Seleme (Radiyallahü anhh «Bana yardım etmek isti yordu.» sözü ile de.- Ağlamak ve feryâd-ü figânda bulunmak hususun da benimle beraber olmak istiyordu, mânâsını kastetmişdir.

Dârakutni 'nin tahric ettiği bir hadisde: «Garib olarak ölen biı kimse şehittir.» buyurulmuştur. Dârakutni bu hadisin sahîh olduğunu söylemiştir.

 

11- (923) Bize Ebû Kâmil-i Cahderî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammâd yâni fbni Zeyd Asım-ı Ahvel'den, o da Ebû Osmân-ı Nehdî' den, o da Üsâmetü'bnü Zeyd'den naklen rivayet etti. Osâme şöyle de-miş: Peygamber (Sall-allahü Aleyhi ve Selletn)'in yanında idik. Bir ara kerimelerinden birisi haber göndererek Resulüllah (Salîalîahü Aleyhi ve Sellem)'i çağırdı. Ve kendisinin bir çocuğu yahut bir oğlu vefat et­mek üzere olduğunu ona haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (Sah lallahü Aleyhi ve Selîem) gönderilen zâta:

  «Dön de ona haber ver ki; Allah'ın aldığı da, verdlğf de kendinindir. Onun nezdinde her şey muayyen bir müddetledir. Ona söyle de: Sabretsin ve sevap umsun!» buyurdular.

Müteakiben elçi (Sallallahü Aleyhi ve Se//ewjfin kızının yanma gitti geldi ve

— O yemin etti! Mutlaka yanına gelmeliynıişsin.» dedi. Bunun üzerine Peygamber (Salkllahü Aleyhi ve Selletn) kalktı, onunla beraber Sa'dü'bnü Ubâbe ile Muâzu'bnü Cebel de kalktılar. Ben de yanlarına takıldım. Çocuğu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemye arzettiler; can çekişiyordu. Sanki canı eski bir tulum içindeydi. (Bunu görünce) Ftesûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve ScÜetnJ'İn gözlerinden yaşlar boşandı. Saki kendisine:

  «Bu ne yâ Resûlüllah!» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'

  «Bu, bir rahmettir. Allah onu kullarının kalplerine tevdi buyurmuş­tur. Allah ancak merhametli olan kullarına rahmet eyler.» buyurdu.

 

(...) Bize Muhammedü'bnü Abdillah b. Nûmey rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Fudayl rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Muâviye rivayet etti. Bu râvîler toptan Âsım-ı Ahvel'den bu is-nâdla rivayette bulunmuşlardır. Şu kadar ki Hammâd'ın hadîsi da­ha tamam ve daha uzundur.

Bu hadisi Buhârî «Kitâbü'l - Cenâiz» ile «Kitâbü't —Tıb» ve «Kitâbu't-Tevhid» de; Ebû Dâvûd, Nesâi ve İbni Mâce «Kitâbü'l - Cenâiz- de muhtelif râvilerden tahric etmişlerdir.

Resûlüllah (Salhzllahü Aleyhi ve ScMcw)'e haber gönderen, kızı Zeyneb (Radiyallakü anhâ)'dır. Nitekim İbni Ebî Şeybe 'nin «Musannaf*mda tahrîc ettiği Ebû Muâviye hadîsinde ismi tas­rih edilmiştir.

Vefat etmek üzere bulunan yavrunun ismi: Bâzılarına göre Aliyyu'bnü  Ebi'l-Âs 'dır.

Bâzıları, hadisin hiç bir tarîkinde bu çocuğun ismi zikredilme mis­tir bahanesi ile buna itiraz etmek istemişse de, Aynî bu itirazın itiraz götürdüğünü söylemiş ve «çünkü bu zâtın Hz. Zeyneb'in Ali isminde bir oğlu bulunduğunu öğrenememesi, başkalarının onun görmediği tarîklerden buna muttali' olamamasını istilzam etmez. Bu zât, hadisin bütün tarîklerine nereden nereye vâkıf mış? Çocuğun Alî ismini taşıdığım kendi eli ile Dimyatı kaydetmiştir. Dimyâti sağlam bir hafızdır. Böyle bir şey'i kendinden söyleyemez. Çünkü bu gibi şeyler tevkifidir. Aklın bunlara dahl-ü te'siri yoktur. Binâenaleyh Dimyatı onu bilmese sarahaten yazmazdı.» demiş ve yine bu mu'tarizin başka bir itirazına geçmiştir. îtirâz şudur-. Ebü-beyrb. Bekkârile diğer bâzı ulemâ Hz. Zeyneb in oğlu A1i'nin buluğ zamanına yaklaşıncaya kadar yaşadığını, Resûlüîlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Mekke fethedildiği gün onu terkisine aldığını söylemişlerdir. Böyle bir çocuğa ise Sabî denemez.» demiş.

Ayni, bu îtirâzı da reddetmiş, bulûğa yaklaşan bir çocuğa ör-fen sabi denilebileceğini, lûgatda ise doğduğundan büyüyünceye ka­dar çocuğa sabi denildiğini ispat etmiştir.

Rivayetlerin bâzılarında Hz. Zeyneb'in «oğlum mu yoksa kı­zım mı vefat etmek üzeredir.» dediği râvi tarafından şekk ile kayde­dilmiştir. Ulemâdan bâzıları «kızım» dediğini doğru bulmuşlardır. Ni­tekim imam Ahmed b. Hanbel'in «Müsned»inde bu kızın Ümâme binti Zeyneb olduğu tasrih edilmiştir. Bâzı rivayet­lerde Umâme kelimesi küçültülerek «Ümeyme» diye zikredil­miştir. Fakat Ayni 'nin de beyânı vecîhle Siyer ulemâsı Hz. Zeyneb'in kızı Ümâme 'nin Peygamber {Sallalahü Aleyhi ve Sellenıj'in vefatından sonra uzun zaman yaşadığına, hattâ H z . Fâ11me'nin vefatından sonra Hz . Ali ile evlendiğine ve A1i (Radıyallahü anh) şehid edildiği zaman dul kaldığına ittifakla kaildirler. Binaenaleyh doğrusu Hz. Zeynep'in «oğlum» demiş olmasıdır. Nitekim Buhâri ile Müs1im'in rivayetlerinde oğlu diye tasrîh edilmiştir. Zeyneb (Radıyallahü anhâ) Ebu'1- Âsdan yalnız Alî ile Umâme'yi doğurmuştu.

«Allah'ın aldığı da verdiği de kendinindir.» cümlesinden murâd: Bü­tün mâhlûkat onundur; her şey onun yed-i kudretindedir; ve onun nezdinde her şeyin bir ecel-i müsemmâsı ya'nî muayyen ömrü var­dır, demektir. Çünkü Allah Teâlâ Levhı ve Kalemi yarattıktan sonra, kıyamete kadar olacak her şeyi yazmasını kaleme emretmiştir. Ecel ömrün sonuna da bütününe de itlak olunur.

Almak rütbe i'tibârile vermekten sonra geldiği hâlde burada on­dan evvel zikredilmesi makam iktizâsıdır. Ma'nâ şudur.- Allah'ın şim­di almak istediği şey, evvelce kendisinin verdiği şeydir. O kendi ver­diğini alıyor. Binâenaleyh feryadu figâna mahal yoktur. Zîrâ ema­netçiye verilen bir şey geri alınırken emanetçinin feryad etmesi ya­kışık almaz.

Bu cümlede iki yerde zikredilen «mâ» kelimesi ismi nıevsûl ola­rak kullanılmıştır. Almak, vermek fiillerinin mef ulleri umum bildir­mek için hazfedilmişlerdir. Şu halde çocuk alıp vermeye ve diğer bü­tün ilâhi ihsanlara şâmildir. «Mâ» kelimesinin her iki yerde masda-riyye olması da caizdir. Bu takdirde cümlenin ma'nasi: «alıp vermek Allah'a mahsustur» demek olur, ki yine çocuk alıp vermekle sair şey­lere âmm ve şâmildir.

«Sabretsin ve sevâb umsun!» cümlesinin ma'nâsi: sabretsin ve b nu bir amel-i sâlih sayarak onunla Allah'dan sevâb umsun, demekt:

Bir rivayette Hz. Zeyneb yemîn ederek iki defa müracaat bulunmuş: Resûlüllah (Sallaîahü Aleyhi ve Sellem) ancak üçüncü d fasında kalkmıştır. îlk müracaatta kalkmaması ihtimâl o anda b vazife ile meşgul bulunduUundandır. Yahut Rabbına tam teslîmiyy< göstermek için icabet etmemiştir. Böyle bir şey için vâki' da'vete icj bet gerekmediğini beyân için kalkmamış olması da mümkündür. R* sûlüllah (Sallalahü Aleyhi ve SellemYin ısrar neticesinde kalkması y bâzı câhiller babasının nazarında Hz. Zeyneb'in i'tibarı yok zan netmesinler diye yahut yeminli ısrarını görünce kızına acıdığındandıı

Resûlüllah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber kalka] Sa'du'bnü Ubâde, Hazrec kabilesinin reîslerindendir Kerîm ve gayur bir zattı. Samda vefat etmiştir. Kendisini cinlerir öldürdüğü dahi rivayet olunur.

Müs1im'in rivayetinde Hz. Sad dan maada Muâz b Cebel ileüsâmetü'bnü Zeyd'inde kalktıkları zikredili­yor. Buhâri 'nin rivayetinde ise bu üç zattan başka Übeyyü'bnü Kâ'b, Zeydü'bnü Sabit (radıyallahu anhüma) ile bir takım zevatın da Resûlüllah (Sallalahü Aleyhi ve Selîem) ile beraber gittik­leri bildirilmektedir.

Hz. Üsâme'nin: «Ben de yanlarına takıldım. Çocuğu Resûlül­lah (Sallalahü Aleyhi ve Sellemj'e arzettiler...» sözünde bir çok hazif-ler vardır. Bu söz.- «Beraberce Zeyneb'in evine gittik. İçeriye gir­mek için kapıyı çaldık; bize izin verildi. İçeri girdik. Müteakiben ço­cuğu Resûlüllah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem)'e arzettiler...» şeklinde takdir olunur.

cümlesi «canı hareket ediyordu» mâ'nasma gelir. Onun için biz de «can çekişiyordu» diye terceme ettik. Fakat bazı lisân âlimleri «teka'ku» veya «ka'ka'a» kelimelerinin.- «ses veren hareket» mâ'nasma geldiğini söylemişlerdir. Îbnü'l-A'râbi diyor ki: «Ka'ka'a, ak'aka, şahşaha, haşhaşe, hafhafe, fehfaha, sensene, neş-neşe» kelimelerinin hepsi kâğıt ve yeni elbisenin hareketi ma'nâsı-na gelirler. Bazıları: «Ka'ka'a: silâh sesidir.» demiş; bir takımları da  titremek- ma'nasına geldiğini söylemişlerdir.

Burada can çekişme hâli «sanki canı eski bir tulum içinde idi» cümlesile eski bir tulum içinde bulunan su sesine benzetildiği cihet­le, cümleye «canı sanki bir eski tulum içinde imiş gibi horultu veriyordu» diye ma'nâ vermek de mümkindir.

Hz Sa'd o ana kadar Peygamber İSallalahü Aleyhi ve Sellem)' in bu gibi yerlerde ağladığını görmediği için her halde şaşmış olacak ki: Bu ne oluyor ya Resûlâllâh» diye sormuş; Resûlüllah (Sallalalıü Aleyhi ve Sellem) de: «Bu bir rahmettir» yâni. «Bu göz yaşı bir rahmet eseridir; yoksa senin tevehhüm ettiğin gibi feryad-u figan ve sabır­sızlıktan iteri gelmiş değildir» demek istemişler. Filhakika bir hadis-de beyan olunduğuna göre Allah Teâlâ Hazretleri yüz rahmet yarat­mış. Bun .m doksan dokuzunu nezd-i Bârisinde bırakarak bir dane-sini kullan arasında taksim eylemiştir. îşte kullar bundan dolayı bir birlerine acır ve merhamet ederler. Anne yavrusuna bundan dolayı şefkat gösterir. Kıyamet gününde bu bir rahmeti de doksan doku­zun yanma toplayarak mahlûkaatını gölgelendirecek; hatta küfrün başı olan İblis, A11ah 'in rahmetini görünce ümide kapılacaktır.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler

 

1- Duâ ve bereketlerine nail olmak için fazilet sahiblerini ölüm hastasının yanma getirmek caizdir.

2- Bu gibi zevatı hastanın yanına getirmek için yeminle ısrar­da bulunmak caizdir.

3- Hasta dolaşmaya ve ta'ziyeye izinsiz de gidilebilir. Fakat düğün da'vetine izinsiz (219) gidilemez.

4- Musibet sahibine ölüm vak'asmdan önce sabır tavsiye edi­lir. Tâ ki ölüm ânında Allah'ın kazasına razı olarak kederini sabırla yenebilsin.

5- Hasta  dolaşmak  meşrû'dur.   Velevki  hasta  küçük   çocuk olsun.

6- Fazilet sahipleri bir şeyi ilk defa reddetseler bile yine onla­rın faziletlerinden ümîd kesmemek icâbeder.

7- Tâbi' olan kimse zahiren müşkil gördüğü bir şeyi âmirine sorabilir.

8- Suâl sorarken edeb ve terbiyeye riâyet gerekir.

9- Allah'ın mahlûkaatına merhamet ve şefkat gerekir.

10- Katı kalplilikten sakınmalıdır,

11- Feryad-ü figân etmemek şartı ile ölen bir kimseye ağla­mak caizdir.

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sessizce ağladığını bildiren hadisler vardır.

 

12- (924) Bize Yûnus b. AbdiTâle's-Saddefi ile Amru'bnü Sev vâd el-Amiri rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Amru'bnü 'I-Hâris, Saîd b. Harisi [8] Ensai den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen haber verdi. Demiş ki: da" dü'bnü Ubâde bir hastalığı dolayısile rahatsızlandı. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem), yanında A bd ur rahman b. Avf, Sa'dü'bnü Eb! Vakkaas, ve Abdullah b. Mes'ûd olduğu halde onu do­laşmağa geldi. Yanına girdiğinde onu kuşatılmış buldu; ve:

  «Öldü mi?» dfye sordu. (Oradakiler)

— Hayır yâ ResulâUah! dediler. Müteakiben Resûlüllah (Saîla-îahü Aleyhi ve Sellent) ağladı. Onun ağladığını görünce oradakiler de ağladılar. Bunun üzerine:

  İşitmiyormusunuz? Allah göz yaşından ve kalbin üzülmesinden do­layı (İnsanı) azâb etmez. Lâkin şundan dolayı ya azâb eder yahud rahmet buyurur; dedi ve diline İşaret etti.

Bu hadisi Buharı «Cenâiz» bahsinde tahric etmiştir. Onun rivayetinde hadisin sonunda şu ziyâde de vardır: «Şüphesiz ki ölü, ailesinin ona ağlaması sebebiyle azâb görür. Ömer (Radıyallahii anh) bundan dolayı sopa ile döğer; taş atar; toprak serperdi.»

«Gaşiyye» kelimesi Buhârî'nin rivayetinde «gâşiye* şeklinde zabtolunmuştur. Kaadî Iyaz'ın beyanına göre bazıları onu «gaş­ye- diye rivayet etmişlerdir. Bu rivayetlerin hepsi sahihtir. Kelime iki suretle tefsir edilmiştir. Birinci tefsire göre «onu ailesi efradı kuşat­mış»; ikinciye göre «kendisini elem ve ıztırab kaplamıştı» demektir.

Kirmanı bu kelimeyi bayılmakla tefsir etmiştir. Burada ondan murad ikinci ma'nâ yâni elem ve ıztırab kaplamasıdır. Çünkü  Hz. Sa'd bu hastalıktan iyileşmiş ve uzun zaman yaşamıştır. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dilini göstererek: «Lâkin şundan dolayı ya azâb eder: ya rahmet buyurur.» demekle kötü şeyler söylemenin azaba, hayır söylemenin rahmete sebeb olacağına işaret buyurmuştur, îbni Battal   diyor ki: «Ya rahmet buyurur-, cümlesinin iki ma'naya ihtimâli vardır: Yâ hayır söyleyip Allah'ın kaza ve kaderine teslim olana rahmet eyler; yahud azabını hak etmişken onu affeder de azâb yüzü göstermez.»

Son cümle:   Şalinde de rivayet olunmuştur. Kirmâni:

«Eğer bu rivayet doğru ise hadîsin mâ'nasi: (Allah rahmet edinceye kadar azâb eyler) demek olur. Zira mü'min sonunda mutlaka cenne­te girecektir.» diyor.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1-  Hasta dolaşmak ve bir kimsenin kendinden daha aşağı mer­tebede olan birini dolaşması müstehabtır.

2-  Hastanın yanında ağlamak caizdir.

3-  Ağlayanı görenlerin ona tebean ağlamaları caizdir.

 

7- Hastaları Ziyaret Hakkında Bir Bab

 

13- (925) Bize Muhammedü'bnü'l-Müsennâ el-Anezi rivayet et (Dedi ki): Bize Muhammedü'bnü Cehdam rivayet etti. (Dedi ki): Bis İsmail yâni İbni Ca'fer, Umara yân! İbnİ Gaziyye'den, o da Sardü'bn I-Hârris b. el-Muallâ'dan, o da Abdullah b. Ömer'den naklen rivayet etti, I şöyle demiş:

tBir defa) biz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikt otururken ansızın ona Ensâr'dan bir adam gelerek selâm verdi. Son ra geri döndü. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn):

  Ey Ensarın kardeşi! Kardeşim Sa'dü'bnü Ubâde ne haldedir? di yi sordu. O zat:

  İyidir; cevâbını verdi. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahi Aleyhi ve Sellemh

  Sizden onu hanginiz ziyaret edecek? diyerek ayağa kaiktı. Onun­la birlikte biz de kalktık. Biz on küsur kişi idik. Üstümüzde başımızda ayak kabı, mest, külah ve gömlek filân yoktu. Şu çorak yerlerde yürüyorduk. Ni­hayet onun yanına vardık. Yakınları hemen etrafından çekildiler. Bu suret­le Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) Ne beraberindeki ashabı ona yaklaştılar.

Bu hadis, eshâb-ı kiramın hâiz oldukları zühd'ü takvanın derece­sini göstermektedir. Onlar dünyâya ehemmiyet vermezlerdi. Dünyâ nimetlerinin pek azı ile iktifa ederler, fazlasını istemezlerdi. Üstlerine başlarına ehemmiyet vermez, kıymetli elbiseler giymezlerdi. Hâsılı yemek için yaşamazlar, ancak yaşamak için yerlerdi.

Bu hadîs, onların ayakkabı bile giymediklerini gösteriyor.

Bâzıları bununla istidlal ederek: «Yalınayak gezmek caizdir.» de-mişlerse de, bu istidlal söz götürür. Zira ashâb-ı kirâmnı ayakkabı giymemeleri bulamadıklarından ileri gelebilir. Bu takdirde bulanla­rın giymemesi için bu hadiste delil olacak bir şey yoktur. Ashâb ayak­kabı buldukları hâlde giymemiş bile olsalar, bize onların bu fiilleri yi­ne delil olamaz. Zira örf en metruk bir şeydir. Şeriatda örf-ü âdet mu­teberdir. Hattâ Mecellenin bir maddesinde: «Örf ile tâyin, nass ile tâ­yin gibidir.»,- başka bir maddesinde: «Örf'en mâruf olan şey, şart kı­lınmış gibidir.»; diğer bir maddesinde «Âdet muhakkemdir.» denil­miştir.

Hadîs-i şerif, hükümdr ile âlimin maiyyetleri ile birlikte hasta do­laşabileceklerine delildir.

 

8- Musibete, Başa Geldiği Ânda Sabir Etme Hakkında Bab

 

14- (626) Bize Muhammedö'bnü Beşşâr El-Abdî rivayet etti. (De­di ki): Bize Muhammed yâni tbni Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be, Sâbit'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben Enes b. Mâlik'i şöy­le derken işittim: Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Seliem): «Sabır (musibet) ilk başa geldiği andadır.» buyurdular.

 

15- (...) Bize Muhammedü'bnü'l-Müsennârivayet etti. (Dediki): Bize Osmânü'bnü Ömer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be, Sâbit-i Bü-nânî'den, o da Enes b. Mâlik'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )çocu|una ağlayan bir kadının yanına uğ­ramış da, ona:

  «Allah'dan kork ve sabret.» buyurmuş. Kadın:

«— Sen, benim musibetime aldırış etmezsin.» demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (oradan gidince) kadına:

  Bu zât Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) idi.» demişler. Bu sefer kadının içine «ölüm acısı» gibi bir şey çökmüş. Bunun Üzeri­ne Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SelUw)'*n kapısına gelmiş. Fakat onun kapısında kapıcı filân bulamamış ve-.

  «Yâ Resûlüllah! Ben, seni tanıyamadım» de lyerek Özür beyân et   miş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)''

  «Sabır ancak (musibet) ilk başa geldiği andadır.» yahut «Musibe­tin başa geldiği İlk andadır.» buyurmuşlar.

 

(...) Bize, bu hadîsi Yahya b. Habîb El-Hârisî dahî rivayet etti (Dedi ki): Bize Hâlîd yâni Îbnfl-Hâris rivayet etti. H.

Bize Uktebü'bnü Mükrem-i Ammî de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülmelik b. Amr rivayet etti. H.

Bana Ahmed b. îbrâhim Ed-Devrakî dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdü's-Samet rivayet etti. Bunlar hep birden: «Bize Şu'be bu is-nâdla, Osman b. Ömer'in hadisi gibi rivayette bulundu.» dediler. Ab-dü's-Samed'in rivayetinde: Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Seîlem) kabir yanında bir kadına uğradı...» denilmiştir.

Bu hadisi Buhârî «Cenâiz» bahsinin bir iki yerinde ve «Ah­kâm» bahsinde; Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâi «Cenâiz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Nesâiî, onu «Yevm ve leyle» bahsinde dahi rivayet etmiştir.

Hadisin muhtelif rivayetlerinden anlaşıldığına göre Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Selletn) kabir başında ağlayan bir kadının yanma uğramış, ismi bilinmeyen bu kadın yeni ölen çocuğuna ağlıyormuş. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem), kendisine sabır ve takva tav­siye edince «Benim başıma gelen musibeti sen ne anlarsın?» diyerek, kendilerini başından savmak istemiş. Çünkü onun kim olduğunu tanı­yamamış. Sonra bu zâtın Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) oldu­ğu kendisine anlatılınca âdeta beyninden vurulmuşa dönmüş ve he­men arkasından onun evine giderek özür dilemiş.

Kurtubi diyor ki: «Anlaşılan bu kadın feryâd ederek ağlıyor-muş. Onun için de Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) kendisine takvayı yâni Allah'dan korkmasını emretmiş.»

Tıybi'nin beyânına göre, Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sel-letn)'in kadına evvelâ Allah'dan korkmasını emir buyurması, sabrı tavsiye için bir mukaddimedir. Ve sanki ona «Sabretmezsen Allah'ın gadabına uğrayacağından kork. Sevap kazanayım dersen feryâd et­me.» demiş gibidir.

Bir rivayette oradan geçen bir zât kadına konuştuğu zâtın Resû­lüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Selletn) olduğunu söylemişdir. Ebû Ya'1â'nın rivayetine göre bu zât, kadına: «Sen kiminle konuştuğunu bi­liyor musun?» diye sormuş; kadın: «Hâyar» cevâbını vermiş.

Taberânî'nin «El-Evsat» nâm eserinde kadına soran zâtın Fdıl b. Abbâs olduğu tasrih edilmiştir. Kadın kendisi ile konu­şanın Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) olduğunu anlayınca pek ziyâde utanmıştır. Fakat özür beyân etmek ve afdilemek için arkasın­dan evine gittiği zaman kapısında bir bekçisi bile olmadığını görmüş­tür.

Tıybi'ye göre bu cümlenin faydası şudur: «Kadına, kendisi ile konuşan zâtın Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) olduğu söylenin­ce, içinden ona karşı bir heybet ve korku hissetmiş-, onu dünyâ hü­kümdarları gibi saltanatlı, kapısına bevvablar kapıcı bekleyen ve hu­zuruna kolay kolay çıkılamayan celâdetli bir kral tasvvur etmiş. Lâ­kin hakikat tasavvur ettiği gibi çıkmamış. Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve SeUemj'in kapısında bir tek bekçi bile yokmuş. Huzuruna çıkmak gayet kolay ve yaşayışı pek sâde imiş.

Ebû Hüreyre (Raâtyallahü anh)'m rivayetinde kadının Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e i'tizâr makaanunda: -Vallahi se­ni tanıyamadım! «Yâ Resûlallah!» dediği bildirilmektedir.

«Sabır ancak (musîbet) ilk başa geldiği andadır.» cümlesindeki -Sa­bır-dan murâd: Kâmil olan sabırdır. Sabıra bu mânâ verilmezse cüm­lede hasr sahih olmaz.

Sadme: Lügatta katı bir şey'e vurmak, mânâsmdadır. Sonra bu kelime başa gelen her nev'î belâlar için istiare edilmiştir. Cümlenin mânâsı: «Asıl sabır, başa belâ geldiği anda ona tahammül göstererek sükûn ve sükûtla karşılamaktır.» demektir. Zîra belâ gelip geçtikten sonra sükûnete varmak ekseriya sabır değil, teselli olur. Belânın gel­diği anda kalp âni olarak bir sarsıntı geçirir ki, o anda kadere razı olarak sükûneti muhafaza etmek, sabırdan başka bir şey değildir.

Ha11âbi diyor ki: «Bu cümlenin mânâsı: Sahibi methedilen sa­bır, ansızın musîbet geldiği zaman gösterilen sükûnettir. Ondan son­raki sükûna sabır denmez.»

Ulemâdan bâzılarına göre: musibet, kulların fiili cinsinden olma­dığına göre, kul ondan dolayı bir ecir kazanamaz. Kulun kazandığı ecr-u mükâfaat niyetinin güzelliğine ve sabrına karşı verilir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hadis-i şerif: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin tevâzu'una, câhile karşı gösterdiği rifk-u mülâyemete, felâ­ketzedeyi muâhaze etmeyip; özürünü kabul buyurduğuna delildir.

2- Hâkim'in yanma girmek istiyenleri menedecek kapıcı bu­lundurmaması gerekir.

3- Emr-i bilma'rûf yapan bir zâtın kim olduğu bilinmese bile söylediklerini kabul etmek gerekir.

4- Ölenin arkasmdan feryâd-u figâh etmek dinen yasak edil­miştir.

5- Va'z-u nasihat esnasında karşılaşılan eziyetlere göğüs ger­mek îcâb eder.

6- Yüz yüze yapılan konuşmada, söz niyet edilen şahsa tesa­düf etmezse hükümde yüz yüze bulunmanın bir te'sîri olamaz. Buna binâendir ki ulemâdan bâzılarına göre: Bir kimse kadınların­dan  Hind'e «Sen boşsun.» dese fakat sonra o kadının   Hind de­ğil Zeyneb olduğu anlaşılsa Zeyneb boş düşmez.

7- Kabir ziyareti mutlak surette caizdir. Yâni ziyaretçinin er­kek veya kadın olması ve ziyaret edilen kabrin müslüman yahut kâ­fire ait olması hükmen müsavidir. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu husûsda bir ayırma yapmamıştır.

Nevevi (631-676), cumhûr-ü ulemânın kat'iyyetle buna kaail olduklarını söylüyor. Yalnız Mârûdi'ye göre kâfirin kabrini ziyaret etmek caiz değildir.

Kabir ziyareti hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Hâzimî, bütün ulemânın erkeklere kabir ziyaretini meşru gördüklerini söyler.

îbni Abdilberr: «Kabir ziyareti hususundaki ibâha umû­midir. Nitekim kabir ziyaretinin yasak edilmesi de umûmi idi. Sonra­dan umûma mubah olması hususunda nesih vârid oldu. Binâenaleyh erkeklere de, kadınlara da kabir ziyareti caizdir.»

Kabir ziyareti hakkında bir çok hadisler vardır. Müs1im'in tahric ettiği Büreyde hadisi ile îbni Mâce 'nin rivayet etti­ği Îbni Mes'ud hadisi, îbni Ebî Şeybe 'nin tahrîc etti­ği Enes hadîsi, Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği Ebû Hüreyre hadîsi, Îbni Mâce 'nin tahric ettiği Âişe hadîsi, Taberâni'nin tahrîc ettiği Hayyân-ı Ensârî hadîsi, Hâkim' in tahrîc ettiği Ebû Zerr hadîsi, imam Ahmed'in tahrîc ettiği Alîyyü'bnü Ebi Tâlib ile îbni Abbâs (Radi-yallahü anh) hadîsleri îbnû E'bî'd-Dünyâ 'nin tahric ettiği Îbni   Câriye   hadisi bunlardandır.

Bu hadîslerin hepsi bir zamanlar kabir ziyaretinin menedildiğini fakat bundan böyle memnûniyYet kaldırıldığını binâenaleyh herkesin kabir ziyaretine gidebileceğini ifâde etmektedirler. Hz. Ömer'in kabristana giderek selâm verdiği ve: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' bunlara selâm verirken gördüm.» dediği rivayet olunur.

îbni Abdilberr'in sahih bir senetle rivayet ettiği bir hadîste: «Hiç bir kimse yoktur ki, dünyâda iken tanıdığı mü'min kardeşinin kabri­nin yanından geçerken ona selâm versin de, dîn kardeşi onu tanıyıp selâ­mını almasın.» buyurulmuştur.

Tirmizi'nin rivayet ettiği   Büreyde hadisinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Ben, sizi kabir ziyaretinden ne h yet m işti m, şimdi artık onları ziyaret edin...» buyurmuştur.

Tirmizî bu hadîsi tahrîc ettikten sonra: «Ulemâ bu hadîse gö­re amel edileceğine kaaildirler. Kabir ziyaretinde beis görmezler.

Îbni Mübarek ile İmam Şafiî, İmam Ahmed ve îshâk'm kavilleri de budur.» demiştir.

Kadınlara kabir ziyaretinin yasak olduğunu bildiren Ebû Hureyre hadîsi için dahî: «Bu hadîs hasen sahîhdir.» dedikten sonra şunları söylemiştir: «Ulemâdan bâzılarına göre: Bu mes'ele Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kabir ziyaretine ruhsat vermezden ön­ceki zamana aittir. Kabir ziyaretine ruhsat verince, onun ruhsatına erkeklerle birlikte kadınlar da dâhil olmuştur. Bâzıları: (Kabir ziya­reti yalnız kadınlara mekruhtur. Çünkü onların sabrı az, yaygarası çoktur.) derler. Ebû Dâvûd, Îbni Abbâs 'dan şu hadîsi tahric etmiştir îbni   Abbâs:

(Resûiülloh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabirleri ziyaret eden kadın­larla, kabristana mescid yapanlara ve mum yakanlara lanet etti.) demiştir. Bu hadîsle istidlal eden bâzı ulemâ: (Bu rivayet kabir ziyaretinin ka­dınlara değil, yalnız erkeklere mubah olmasını iktizâ eder.» demiş­lerdir.»

İbni Abdilberr: «Bunun ibâhadan evvel olması mümkün­dür.» dedikten sonra: «Kadın için ocağının başında oturmaktan daha güzel bir şey yoktur. Hakikaten ulemânın ekserisi kadınların namaz­lara çıkmasını mekruh saymışlardır. Hiç kabristana çıkmalarını ke­rih görmezler mi? Cum'â farzının kadınlardan sakıt oluşu zannımca ancak onları şâir husûsâtta dışarıya çıkmaktan menetmek içindir.» diyor.

Kadınlara kabir ziyaretini mubah görenler Hz. Aişe hadîsi ile istidlal ederler. Mezkûr hadîste Aişe   (Radiyaîlakü anhh)

«Evvelce Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir ziyaretini ya­sak ederdi. Sonra kabirleri ziyareti emir buyurdu.» demiştir.

Ulemâdan bazıları, ihtiyar kadınlarla genç kadınlar arasında ve keza yalnız başına kabir ziyaretine gidenlerle, erkeklere karışık ziya­ret edenler arasında fark görmüşlerdir.

Kurtubî: «Genç kadınlara, kabir ziyaretine çıkmak haramdır. Fakat ihtiyar olanlara bu mubahtır. Erkeklerden ayrı olursa kabir zi­yareti hepsine caizdir.» demektedir.

Yine Kurtubi'nin beyânına göre: Bâzıları Tirmizî hadî­sini, kadınların kabir ziyaretine çok gidenlerine hamletmişlerdir. Çün­kü o hadîsde «ZÜvvârât» kelimesi kullanılmıştır, bu kelime çok çok zi­yaret eden kadınlar mânâsına mubağlağak ism-i faildir. Bu takdirde kabristana çok giden kadınlarla az gidenler arasında fark görmek ve: «Bazen kadınların kabirleri ziyarete gitmeleri caizdir.» demek icâbe-der.

«Et-Tevdîh» nâm eserde: «Büreyde hadîsi kabir ziyaretinin yasak edilmesini nesh husûsusunda açıktır. Anlaşılıyor ki: Sa'bî ile Nehai , kabir ziyaretini mubah kılan hadîsleri duymamışlardır. Sâri' Hazretleri sene başında şehitlerin kabirlerine gider, onlara: (Sab­rettiğiniz için selâm size! Bu diyârnı akıbeti ne iyidir.) derdi. Bunu Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyaîlakü anhütn) de yapar­dı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'nin fethedildiği gün annesinin kabrini ziyaret etmiştir.

Hz. Fâtıme her hafta Hamza (Rdiyallahü anh)'ın kabrini ziyaret ederdi. Ömer dahî babasının kabrini ziyaret eder, onun başucunda durarak duâ eylerdi. Aişe (Radiyalhhü anh) dahî karde­şi Abdurrahmân'ın kabrini ziyaret ederdi. Onun kabri Mek­ke 'dedir... ilâh...» denilmektedir.

Yine aynı eserde beyân olunduğuna göre Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekir ve Ömer (Radiyalhhü anhü-?«a)'nm kabirlerini ziyaret etmek bil'icmâ' meşrudur. Hz. Abdul­lah b. Ömer bir seferden geldimi hemen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i ziyarete gider ve:

f Selâm sana yâ Resûlallah! Selâm sana yâ Ebâ Bekir! Selâm sana ba­bacığım.» dermiş.

Anlaşılıyor ki: Kabir ziyareti islâmiyetin ilk zamanlarında yasak edilmiştir. O devir putperesliğe yakın bir devirdi, sonraları islâmiyet kuvvetlenip, kabirlere ibâdetden emniyet hasıl olunca bu yasak* kal­dırıldı. Çünkü kabir ziyaretinin âhireti hatırlattığı ve insanı dünyâ­dan soğuttuğu nass-ı hadîs ile sabittir.

Aynî, bu hadis hakkındaki sözünü şöyle bitirir-. «Hâsıl-ı kelâm kabir ziyareti kadınlara mekruh hattâ bu zamanda haramdır. Hele de Mısır kadınlarına! Çünkü onların zivârete çıkması fitne ve fesadı mü-cib olacak şekildedir. Hâlbuki kabir ziyaretine, âhireti hatırlattığı ve geçenlerden ibret almak ve dünyâya dalmamak için ruhsat verilmiş­ti.»

 

9- Ölen Kimsenin, Ailesinin Ona Ağlaması Yüzünden Azab Olunması Babı

 

16- (927) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe İle Muhammedü'bnü Ab-dillâh b. Nümeyr, hep birden tbni Bişr'dan rivayet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize Muhammedü'bnü Bişr El-Abdî Übeyduüah b. Ömer'den rivayet etti. Demiş ki: Bize Nafi', Abdullah d an naklen rivayet etti ki, Hafsa, Ömer'in başında ağlamış da, Ömer:

  «Ağır ol, ey kızcağızım! Bilmezmisin ki Resûlüllah (Sallallahü

Aleyhi ve Seîîem)t

  Gerçekten ölü, ailesinin ona ağlaması yüzünden azâb görür? bu­yurmuşlardır.- demiş

 

17- (...) Bize Muhammedü'bnü Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammedü'bnü Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be rivâyet etti. (Dedi ki): Ben Katâde'yİ, Saîdü'bnü'l-Müseyyeb'den, o da tbni Ömer'den, o da Ömer'den o da Peygamber (Saîlaüahü Aleyhi ve Seller»)1 den naklen rivayet ederken dinledim; Efendimiz:

«Ölen kimse kendisine yapılan âh-u zar sebebi ile kabrinde azâb gö­rür.» buyurmuşlar.

 

(...) Bize, bu hadisi Muhammedü'bnül-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Ebî Adiyy, Said'den, o da Katâde'den, o da Saîdü* bnü'l-Müseyyeb'den, o da tbni Ömer'den, o da Ömer'den, o da Pey­gamber (Sallalîahü Aleyhi ve Seî/emJ'den naklen rivayet etti: Efendimiz:

«Ölen kimse, kendisine yapılan âh-u zâr sebebiyle kabrinde azâb gö­rür.» buyurmuşlardır.» dedi.

 

18- (...) Bana Alîyyü'bnü Hucr Es-Sa'dî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Aliyyü'bnü Müshir, A'meş'den, o da Ebû Sâlih'den, o da tbni Ömer'den naklen rivayet etti. tbni Ömer şöyle demiş: Ömer yaralandı­ğı vakit bayıldı. Hemen yanında yaygara kopardılar; ayıldığı vakit: «Siz bilmezmisiniz ki Resûlüllah {Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)ı Gerçekten ölü, dirinin ağlaması yüzünden azâb görür, buyurmuş­lardır.» dedi.

 

19- (...) Bana Alîyyü'bnü Hucr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Alîy­yü'bnü Müshir, Şeybânî'den, o da Ebû Bürde'den, o da babasından naklen rivayet etti. Demiş ki: Ömer yaralanınca Süheyb:

— «Vah kardeşciğim!» demeye başladı. Bunun Üzerine Ömer, ona şunu söyledi:

— Yâ Sûheyb! Bîlmezmisin ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seüem):

«Şüphesiz ki ölen kimse, dirinin ağlaması yüzünden azab görür.» bu­yurmuşlardır.

 

20- (...) Bana Aliyyü'bnü Hucr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Yahya Şuayb b. Safvân [9], Abdülmelik b. Umeyr'den, o da Ebû Bür-dete'bnü Ebî Musa'dan, o da Ebû Musa'dan naklen haber verdi. De­miş ki: Ömer vurulduğu vakit Suheyb evinden geldi ve Ömer'in ya­nma girdi. Onun yanında durarak, ağlamağa başladı. Bunun üzerine Ömer:

  Ne ağlıyorsun? Bana mı ağlıyorsun? dedi. Suheyb:

  Evet. Vallahi sana ağlıyorum, ey mü mirilerin emîril cevabını verdi. Ömer:

  Vallahi sen pek âlâ bilirsin ki Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)

«Üzerine ağlanan kimse azâb görür» buyurmuşlardır; dedi.  (Hâvi Abdülmelik diyor ki:)

«Ben, bunu Mûsâ b. Tâlha'ya söyledim de, o:

  (Âişe: Bunlar ancak yahudiler idi, diyordu.) mukaabelesinde bulundu.

 

21- (...) Bana Amrü'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Afgâ-nÜ'bnü Müslim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammâdü'bnü Seleme, Sâ~ bitden, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, Ömerü'bnü'l-Hattâb yara­lanınca (kızı) Hafsa [10] yas ederek, ağlamış. Bunun üzerine Ömer şunları söylemiş:

  Yâ Hafsa! Sen Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfi--«Üzerine feryâd edilen kimse azöb görür.» buyururken işitmedin mi?

dedi. Ömer İçin Suheyb de feryâd etti; Ömer ona dahi:

  «Ey Suheyb! Bilmezmisin ki üzerine feryâd edilen kimse azâb olu­nur.» dedi.

Bu hadisi Buhâri, Nesâi ve Ibni'Mâce «Cenâiz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Hadîsin bir çok muhtelif rivayetleri vardır. Bunların bâzılarında: «Ölen kimse, ailesinin ona ağlaması yüzünden azâb görür.» diğer bâ­zılarında

«Dirinin ağlaması sebebiyle...» denilmiş; bir takımlarında: «Yapılan feryâd-u figân yüzünden azâb görür.»;bir rivayetinde de: «Her kime ağlanırsa, o kimse azâb görür.» buyurulmuştur. Nevevî diyor ki:   «Ömerü'bnü'l-Hattâb  ile  oğlu Abdullah (Radiyallahü anhümâYran rivayetlerinde Hz. Aişe inkâr etmiş; onların bu rivayetleri unuttuklarını yahut şüpheye düş­tüklerini söylemiştir. Âişe (Radiyallahü anhâ). Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ti\ böyle bir şey söylediğini kabul etmemiş, bu bâbda Teâlâ Hazretlerinin

Hiç bir bunankar nefîs başkasının günahını üzerine almaz.» âyet-i kerimesi ile istidlal etmiştir. Ona Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yalnız bir yahudi karısı hakkında:

«Bunlar ona ağlıyor hâlbuki o azâb görüyor.» buyurmuştur. Fakat bu­nunla onun ağlamak yüzünden değil; küfrü sebebiyle azâb olduğu­nu anlatmak istemiş ve sanki: «Onlar ağlaya dursun, kadın küfründen dolayı azâb görüyor.» demiş gibidir.

Bu hadîslerin ifâde ettiği feryâd-ü figâh sebebi ile azâb olunma mes'elesinde ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

1- Cumhur'a göre bu hadîsler, öldükten sonra arkasından ağlanmasını vasiyet edenlere mahsûsdur. Bu vasiyet tenfîz yâni fer-yâd edildiği takdirde, ölen kimseye azâb olunur. Fakat vasiyet bulun­mamak şartı ile ölen bir kimsenin arkasından âh-u zâr etmek, o kim­senin azâb görmesine sebebolmaz. Çünkü Teâlâ Hazretleri (Ceîîe Cet Hiç bir günahkâr nefis, başkasının günâhını yüklenmez.» buyur­muştur.

Derler ki: «Öldükten sonra yas tutarak feryâd-u figânda bulunma­yı vasiyet etmek, araplann âdeti idi. Bunu meşhur «Muallâka» sahipli rinden Tarafetü'bnü Abd bile yapmıştır. Binâenaleyh mut­lak olan bu hadisler Arapların âdetlerine hamlolunurlar.

2- Ulemâdan bir taifeye göre, bu hadisler sesle ağlamayı vasi­yet edenlere yahut sesle ağlanmamasını vasiyet etmeyenlere hamlolu-nür. Binâenaleyh kendisine sesle ağlayıp, feryâdda bulunmayı vasiyet eden kimse ile bunları yapmamayı vasiyet etmeyenler azâb görürler. Ama sesle ağlamamayı ve feryatta bulunmamayı vasiyet ederek ölen kimse sonradan vasiyeti hilâfına yapılan bu gibi işlerden dolayı azâb görmez. Çünkü onun bu husûsda hiç bir sun-u taksiri yoktur. Hulâsa sesle ağlamaktan ve yaygaradan dolayı azâb görmemek için bunların yapılmamasını vasiyet etmek lâzımdır.

3- Bâzıları bu hadîslerin mânâsı hakkında şunları söylemişler­dir: «Araplar ölen bir kimsenin ardından, onun bütün iyiliklerini sa­yıp dökerek sesle ağlarlardı. Hâlbuki onların iyilik diye saydıkları şey­ler şeriat nazarında çirkin olduğundan ölü azâb görür. Meselâ ölenin arkasından: Ey kadınları dul bırakan! Mamureleri vîrân eden filân­ca; diye hitâb ederler; kadınları dul bırakıp, ma'mûreleri viraneye çe­virmeleri bir marifet ve şeceat sayarlardı. Halbuki bunlar şer'an ha­ramdır.»

4- Bir kısım ulemâya göre bu hadislerden murâd: Ölen kimse­nin geride bıraktığı ağlayanları görerek rikkata gelmesi ve üzülmesi-dir. Onun azâb olmasından murâd budur.

Muhammedü'bnu Cerîr-i, Taberi ile diğer bâzı ze­vatın mezhebleri budur.

Kadî Iyâz bu kavli diğerlerinden evlâ bulmuştur. Bu zeva­tın delilleri Peygamber (Saîlallakü Aleyhi ve Sellemj'in babasına ağla­yan bir kadını ağlamaktan menettiğini bildiren bir hadistir. Mezkûr hadisde Resûlüllah (Saîlallakü Aleyhi ve Seîlem)

«Ey Allah'ın kulları; Ağlamakla dîn kardeşlerinizi tâ'zîb etmeyin.» bu­yurmuştur.

5- Aişe (Rdiyallahü anhâ)'y& göre, bu hadiselerden murâd: Ge­rek kâfir, gerekse âsî Müslüman bir kimsenin arkasından ağlayarak yaygara koparılmak sebebile değil; onlar ağlarken kendi günâhı se­bebi ile azâb görür. Aynî, ulemânın bu bâbdaki kavillerini sekize çıkartmıştır.

Bu kavillerin içinde sahih olanı cumhurun kavlidir. Muhtelif mezheblere sâlik bulunan ve zevat buradaki ağlamaktan murâd: Sırf gözyaşı dökmek değil; feryad-ü figân ederek sesle ağlamak olduğuna ittifak etmişlerdir.

 

22- (928) Bize Dâvûd b. Ruşeyd rivayet etti. (Dedi ki): Bize İsmail b. Uleyye rivayet etti. (Dedi ki): Bize Eyyûb, Abdullah b. Ebî Müleyke'den naklen rivayet etti. Demiş ki: tbni Ömer'in yambaşında oturuyordum, Osman'ın kızı Ümmü Ebâh'in cenazesini bekliyorduk. Onun yanında Amr b. Osman da vardı. Derken îbni Abbâs geldi, ken­disini bir zât yediriyordu. Zannederim o zât İbni Abbâs'a, tbni Ömer'in bulunduğu yeri haber verdi de, gelerek yanıma oturdu. Ben İbni Ömer'le İkisinin arasında idim. Bu sırada evden ansızın bir ses geldi. Bunun üzerine İbni Ömer —galiba Amr'a kalkıp, onları neh yetmesini işaret ederek şunları söyledi: Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Şüphesiz ki ölen kimse ailesinin ağlaması sebebi ile azâb görür.» buyururken işittim.

İbni Ömer, bu rivayetini mürsel olarak yaptı.

 

(927) Bunun üzerine tbni Abbâs şunu söyledi: «Emîrü'l - Mü'mi-nîn Ömerü'bnü'l - Hattâb ile birlikte İdik. Beydâ' denilen yere vardı­ğımızda birden bire bir ağacın altına inmiş bir adam gördü, bana:

  Git de şu adamın kim olduğunu bana öğreniver; dedi. Hemen gittim. Bir de baktım ki o zât Suheyb'miş. Ömer yanına dönerek (ken­disine) :

  Sen, bana bu zâtın kim olduğunu öğrenmemi emrettin; o Su­heyb'miş, dedim. Ömer:

  Ona emret de bize katılsın dedi. Ben:

  Ama onunla birlikte ailesi de var! dedim; Ömer:

  Velev ki yanında ailesi olsun! dedi. Gâlibâ râvî Eyyûb, ona em­ret bize katılsın, (demiştir.)

(Medine'ye) geldiğimizde çok geçmeden emîrü'l - Mü'mİnîn vu­ruldu. Müteakiben Suheyb:

  Vah kardeşim! Vah arkadaşım! diye diye geldi. Ömer:

  Sen, bilmezmisin yahut İşitmedinmi ki, Resûlüllah (Sdlaîlahü Aleyhi ve Sellem)

(Şüphesiz ölen kimse ailesinden bâzılarının ağlaması İle azâb görür.) buyurmuştur, dedi. (Râvi Eyyûb: Yahut, Sen bilmedin mi veya işit­medin mi ki, dedi; demiş.)

Râvî dedi ki: «Abdullah'a gelince, o bu rivayeti mürsel olarak bı­raktı. Ömer ise (Bâzı) kaydı ile rivayet etti.»

 

(929) Sonra ben kalkıp Aişe'nin yanına girdim ve ona îbni Ömer' İn söylediklerini naklettim. Aişe:

  «Hayır, Vallahi! Resûlüllah (Sallaîlahû Aleyhi ve Sellem) asla: (Ölen bir kimse, birinin ağlaması sebebiyle azâb olunur.) dememiştir. Lâkin o şöyle buyurdu:

(Şüphesiz ki ailesinin ağlaması sebebiyle Allah kâfirin azabını artırır. Gerçekten güldüren de ağlatan da ancak Allah'dır. Hiç bir günahkâr nefis, başkasının günâhını yüklenmez.)» dedi.

Râvi Eyyüb demiş ki: îbni Ebî Müleyke şöyle dedi: Bana Kaasim b. Muhammed rivayet etti. Dedi ki: Aişe, Ömer'in söylediklerini du­yunca:

 «Siz, bana hakîkaten yalan söylemeyen ve tekzip olunmayan iki zâttan hadis rivayet ediyorsunuz. Lâkin kulak hatâ eder.» dedi.

 

23- (928) Bize Muhammedü'bnü Rafi ile Abd b. Hu mey d riva­yet ettiler. îbni Râfi' dedi ki: Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki): Bize Îbni Cûreyc haber verdi. (Dedi ki): Bana Abdullah b. Ebî Müleyke haber verdi. (Dedi ki): Osman b. Affân'ın Mekke de bir kızı vefat etti; biz de cenazesinde bulunmak üzere geldik. Cenazeye îbni Ömer ile Îbni Abbs da geldiler. Ben aralarında oturuyordum. (Evvelâ) birinin yanına oturmuştum, sonra diğeri gelerek, benim yanıma oturdu. Ab­dullah b. Ömer, Amr b. Osman'ın yüzüne karşı:

— «Sen, bu ağlamayı yasak etmiyormusun? Zira Resûlüllah (Sallallahû lAeyhi ve Sellem)ı

(Şüphesiz ki ölen kimse ailesinin ona ağlaması yüzünden azâb olunur.) buyurdular, dedi.

 

(927) Bunun üzerine îbni Abbas: (Evet) Ömer bunun bir kısmı­na kaaildi.» dedi ve sözüne şöyle devam etti:

«Ömer ile beraber Mekke'den döndüm. Beydâ' denilen yere gel­diğimiz vakit Ömer ansızın bir ağacın gölgesi altında bir deve ker­vanı gördü. (Bana):

  Git bak, bu kervan kimlermiş? dedi. Ben hemen gidip baktım; bir de ne göreyim Suheyb'mis. Onu derhâl Ömer'e haber verdim;*

  Onu bana çağır! dedi. Suheyb'e dönerek:

  Emîrü 1-mü'mininin yanma buyur ve onun kaafilesine katıl! dedim. Bilâhare Ömer vurulunca Suheyb ağlayarak ve:

  Vah kardeşim! Vah arkadaşım! diyerek yanma girdi. Ömer, (ona):

  Ey Suheyb! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): (Şüphesiz ki ölen kimse ailesinden bâzılarının ona ağlaması sebebiyle

azöb olunur.) buyurmuşken, sen hâlâ bana mı ağlıyorsun? dedi.»

 

(929) İbni Abbâs dedi ki: Ömer vefat edince, ben bu mes'eleyi Âişe'ye anlattım; Âişe:

— «Allah, Ömer'e rahmet eylesin; hayır vallahi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*

(Allah mü'minl bir kimsenin ağlaması sebebi İle azâb eder.) demedi. Lâkin:

(Ailesinin ağiaması sebebiyle Allah kâfirin azabını arttırır.)buyurdu.» dedi ve sözlerine şöyle devam etti:.

«Size Kur'an yeter! (Teâlâ Hazretleri): Hiç bir günahkâr nefis başka­sının günâhını yüklenmez, (buyuruyor.)» O zaman tbni Abbâs: — «Güldüren ve ağlatan da Allah'd ir.- dedi.

îbni Ebî Müleyke: -Vallahi İbni Ömer hiç bir şey söylemedi.» demiş.

 

(...) Bize Abdurrahmân b. Bişr rivayet etti (Dedi ki): Bize Süf-yân rivayet etti. Dedi ki: (Bize) Amr, İbni Ebî Müleyke'den naklen ri­vayet etti: Osman'ın kızı Ümmü Ebân'ın cenazesindeydik...» diyerek hadîsi rivayet etmiş. Ama Eyyûb ile îbni Cüreyc'in yaptıkları gibi ha­dîsin Ömer'den, onun da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeZ/emJ'den merfû olarak rivayet edildiğini bildirmemiş. Eyyûb ile tbni Cüreyc'in hadîsleri Amr'ın hadîsinden daha tamamdır.

 

24- (930) Bana Harmeletü'bnû Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Ömerü bnû Mu-hammed rivayet etti; ona da Abdullah b. Ömer'den naklen Salim ri­vayet etmiş ki Resülüllah (Sallallahü Aleyhiv e Sellem):

«Şüphesiz ki öten kimse, dirinin ağlaması sebebiyle azâb olunur.» buyurmuşlar.

 

25- (931) Bize Halefü'bnü Hisam ile Ebû'r-Rabî' Ez-Zehanî hep birden Hammâd'dan rivayet ettiler. Halef dedi ki: Bize Hammâdü'bnü Zeyd, Hişâm b. Urve'den, o da babasından naklen rivayet etti. Babası şöyle demiş: «Âişe'nin yanında tbni Ömer'in (ölen kimse, ailesinin ona ağlaması yüzünden azâb görür.) dediği söylendi. Bunun üzerine Aişe:

— Allah, Ebû Abdirrahmân'a rahmet eylesin; bir şey işitmiş ama onu belleyememiş. (Gerçek şudur ki): Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanından bir yahudî cenazesi geçti, yahudiler ona ağ­lıyorlar. Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)

(Siz ağlıyorsunuz ama ona azâb olunuyor.) buyurdular, dedi.»

 

26- (923) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Üsa-me, Hişâm'dan, o da babasından naklen rivayet etti. Demiş ki: Aişe' nin yanında İbni Ömer'in Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)e merfûan:

«Şüphesiz ki ölen kimse ailesinin ona ağlaması yüzünden kabrinde azâb görür.» hadîsini rivayet ettiği söylendi. Bunun üzerine Aişe:

— «O hatâ etmiş, Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) ancak şöyle buyurdular:

(Ölen kimse hatlesi yahut günâhı yüzünden azâb görüyor; ailesi ise şimdi ona ağlamaktadırlar), tbni Ömer'in bu sözü de, şu sözüne benzer:

Resûlüllah (Saîlallahü aleyhi ve Sellem) Bedir harbinde Kalîb çukurunun başında durdu; o çukurda müşriklerin Bedir harbinde Öl­dürülenleri bulunuyordu. Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) on­lara ne söylediyse söyledi ve: Muhakkak bunlar benim sözlerimi işi­tiyorlar; buyurdu (demişti) hâlbuki yanılmıştı. Resûlüllah (Salhlh'hü Aleyhi ve Sellem) ancak ve ancak: (Onlar, vaktiyle benim kendilerine söylediklerimin hak olduğunu pek âlâ biliyorlar.) demişdi.) dedi, (Sonra): Şüphesiz ki sen ölülere söz iş itti reme zsin [11]', ve: Sen kabirlerde yatanlara söz Işittiremezsin [12]; âyetlerini okudu.: Teâlâ Hazretleri «ateşten fbâret olan yerlerine yerleştikleri sırada» demek istiyor.» dedi.

 

(...) Bize, bu hadisi Ebû Bekir b. Ebi Şey be de rivayet etti. (Dedi ki): Bize VekT rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hişâmu'bnü Urve bu îs-nâdla, Ebû Üsâme hadîsi manasında rivayette bulundu. Ama Ebû Üsâ-me hadîsi daha tamamdır.

 

27- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den, —ona oku­nanlar meyânında— Abdullah b. Ebî Bekir'den, o da babasından, o da Amra binti Abdirrahmân'dan işitmiş olmak üzere rivayet etti. Am-ra, Âİşe'defc işittiğini haber vermiş; Aişe'ye Abdullah b. Ömer'in:

«Şüphesiz ki ölen kimse, dirinin ağlaması yüzünden azâb görür.» dediği söylenmiş. Bunun üzerine Âişe şöyle demiş:

— «Allah, Ebû Abdirrahmân'a mağfiret buyursun, şüphesiz ki o, yalan söylememiştir. Lâkin unutmuştur yahut hatâ etmiştir. (Hakikat şudur kî) Resûlüllah (Saîlalîahü Aleyhi ve Seller») Yahudilerin (me­zarı) başında ağladıkları bir yahudi karısının yanından geçti de:

(Bunlar, ona ağlıyorlar. Hâlbuki o kabrinde azâb görüyor.) buyur­dular.

 

28- (933) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivyet etti. (Dedi ki): Bize Vekî, Saîdü'bnü Ubeyd-i Tâî ile Muhammedü'bnü Kays'dan, onlar da Alîyyü'bnü Rabîa'dan naklen rivayet etti. Alî şöyle demiş: Kûfe'de kendisine yas tutulan ilk şahıs Karazatü'bnü Kâ'b'dır. Bunun üzerine Mugîratü'bnü Şu'be şunları söylemiş: Ben, Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellemyit

«Her kime yas tutulursa, o kimse kıyamet gününde kendisine yapılan feryâd-ü figân sebebiyle azâb görecektir.» buyururken işittim.

 

(...) Bana Alîyyü'bnü Hucr Es-Sadî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Alîyyü'bnü Müshir rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammedü'bnü Kays-i Esdî, Alîyyü'bnü Rabîate'l-Esdi'den, o da Mugîratü'bnü Şu'-be'den, o da Peygamber {Salîallahü Aleyhi ve SeJJemj'den naklen bu hadîsin mislini haber verdi.

 

(...) Bize, bu hadisi Ibni Ebi Ömer dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bi­ze Mervân yâni Fezâri rivayet etti. (Dedi ki): Bize Saîdü'bnü Ubeyd-i Tâî, Alîyyü'bnü Rabîa'dan o da Mugîratü'bnü Şu'be'den, o da Pey­gamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen bu hadîsin mislini rivayet etti.

Bu hadîsleri Buhârî «Cenâiz» bahsinde Âişe hadisinin bir rivayetini «Kitâbü'l-Meğâzî» de, Nesâîve ibniMâce «Cenaiz» bahsinde muhtelif râvîlerdçn tehrîc etmişlerdir.

Ayni diyor ki: «Bu bahsi şerh eden zevattan hiç birinin bu bâbda vârîd olan hadîsleri hakkıyla beyân ettiğini görmedim. Bil'akis sarihlerin çoğu sözlerini tertipsiz ve hadîsin metnine tâbi olmaksızın gelişi güzel yazmışlardır. Öyle ki: Onların sözlerine bakanlar, ken­dilerini tatmin edecek bir şey bulamazlar...»

Ayni bundan sonra bu hadisler üzerinde muhtelif yönlerden söz etmiştir. Şöyle ki:

1) Ibni Ömer (Radtyallahü anh)'mn rivayetleri iki nev'îdir. Bunların biri ölen kimsenin ailesinin feryâd edip ağlaması yüzünden azâb göreceğini, diğeri dirinin ağlaması yüzünden ölünün azâb gö­receğini ifâde etmektedir.

Her iki rivayet merfû'durlar. Acaba burada mutlak, mukayyede hamledilir mi? Yâni ölen kimse kendisine yalnız ailesinin ağlaması yüzünden mi azâb görür yoksa hüküm umûmî olup, herhangi bir kimsenin ağlaması ile azâb görür mü?

Bu suâle: «Hüküm umûmidir, yalnız ailesinin ağlamasma mah­sûs değildir.» şeklinde cevap verilmiştir. Bittabi bu cevap ağlamayı meyyitin azabına sebep kabul gedenlere göredir. Burada mutlakın, mukayyed üzerine hamledilmemesi, hükümde bir fark hâsıl olmadığı içindir. Çünkü ağlamanın, ölenin azabına sebep olacağına kaail olan­lara göre ailesinin ağlaması ile başkasının ağlaması arasında fark yoktur. Zira ölünün arkasından feryâd-ü figân etmenin azaba sebep olacağı umûmi delillerle beyân edilmiştir. Ölenin ailesi ağlamak hu­susunda daha mazur olduğu hâlde ağlamaları azaba sebep olursa, başkalarının ağlamaları buna bil'evlâ sebep teşkil eder.

Hadisin bâzı rivayetlerinde «ailesinin ağlaması sebebiyle» buyu-rulmasi: «Başkalarının ağlaması azaba sebeb olmaz- mnâsına alın­mamalıdır. Zira bu söz bir kayd-ı ihtirazı değil, kayd-i vukûi'dir. Yâni ekseriyetle ölenin arkasından ailesi efradı ağladığı için zikredilmiştir.

2) Acaba hadîsde zikri geçen «diri» tâbirinin mefh»mu var mı­dır ki, diri olmayan şeylerin ağlaması ile ölüye azâb olunmaz diyelim. Ve acaba diri olmayan şeylerin ağlaması tasavvur olunabilir mi ki, •diri» kelimesi ile cansız şeylerden ihtiraz olunmuş diyelim?

«Onların üzerine yer ve gök ağlamadı.» âyeti kerimesinin zahirine bakılırsa yerle gök başkasına ağlarlar. Bi­nâenaleyh onların bu ağlayışı: Ölüye ağlamak, olur. Ölüye bundan do­layı bü'icmâ azâb yoktur.

Yezid-i Rakaasî 'nin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ettiği bir hadisi îbni Merdûye tefsirini dercet-mişdir. O hadiste Peygamber (SallallaküaleyhiveSellem)

«Hiç bir mü'mîn yoktur ki, gök yüzünde onun için iki kapı bulunma­sın. Bu kapıların birinden rızkı çıkar, diğerinden de sözü ve ameli girer. O mü'mln öldüğü vakit bu kapılar onu arar ve ona ağlarlar.» buyurmuş ve «Onların üzerine yer ve gök ağlamadı.» âyet-i kerimesini okudu.» de­nilmektedir.

Ölüden ağlama tasavvur olunabilir. Bu bâbde Peygamber (Sallalla-hü Aleyhi ve Se/Zemj'den şu hadîs rivayet olunmuştur. «Biriniz ağladığı vakit, ona arkadaşçağzı da ağlar.»

Bu hadîsdeki «arkadaşçağız»dan murâd: Ölen kimsedir. «Hay» kelimesinden murâd: Kabüe'dir. Bu takdirde ölünün azabına sebep, kabilesinin ona ağlaması olur.

3- Bu hadislerin bâzı rivayetlerinde ölünün ailesi ağladığı için, başka rivayetlerinde arkasından niyâha yâni bağırıp çağırarak; öle­nin meziyetleri sayıldığı için azâb göreceği bildirilmektedir. Tabiî ki birinci rivayet umûmi, ikincisi ise yalnız nihâhaya mahsûsdur. Bu­rada mutlak, mukayyede hamlolumır. Binâenaleyh ağlamak mutlak olarak zikredildiği yerlerde feryâd-ü figânla ağlamaya hamlolunur. Bu husûsda icmâ-ı ulemâ vardır.

Mücerred gözyaşı, azaba sebep değildir. Bu hadîslerden, umûmî surette ağlamak kastedilmediğine bir delil de: «Ölen kimse ailesin­den bazılarının ağlaması yüzünden azâb görür.» hadîsidir.

Bu hadîsde azaba sebep: bâzı ağlamalar, olduğu bildirilmiştir. Hadislerin aralarını bulmak için buradaki bâzı ağlayış kaydı bağıra çağıra ağlamaya hamledilmiştir.

Hadisin râvüeri olan Ömerü'bnü'l-Hattâb ile oğlu'nun Huzûr-u Nebevî'de ağlamaları da her ağlayışın azaba sebep olmadı­ğına delildir.

4- Hz. Aişe, Ömer ile oğlu Abdullah (Radıyallahü anhümâ)'yı hatâya nisbet etmiş, onların yanıldıklarını söylemiştir. Aişe (Radıyallahü anhâ)'mn rivayetlerinden ne murâd edildiği ule­ma arasında ihtilaflıdır. Ha11âbi'ye göre mânâ Aişe (Radt-yallahü anka)'nm kanaat getirdiği şekildedir. Zira, Hz. Aişe azâb mes'elesinin bir yahudi hakkında olduğunu rivayet etmiştir. Tefsir edi­len haber mücmel bırakılan haberden evlâdır.

îbni Ömer {Radıyallahü anh)'m rivayet ettiği hadisler dahî âyet-i kerîmeye muhalefet etmeksizin sahih olabilir. Çünkü araplar öldükten sonra kendilerine bağıra çağıra mersiyeler okunmasını va­siyet ederlerdi.

Hattâbi diyor ki: «Bir rivayet sabit oldumu, o rivayeti zan ile çürütmeye imkân yoktur. Buradaki hadîsi hem Ömer hem de oğlu rivayet etmişlerdir. Aişe'nin rivayet ettiği hadisde onların ri­vayetlerini hükümsüz bırakacak bir şey yoktur. Her iki tarafın ri­vayet ettiği hadislerin sahih olmaları caizdir. Aralarında münâfaat yoktur. Ölünün azâb olması, sağlığında iken kendisine yas tutulmasını ve mersiye okunmasını vasiyet ettiği zaman lâzım gelir...»

Ağlamakla ölünün azâb görmesi hususunda ulemadan nakledi­len kavillerin mühim olanlarını az yukarıda görmüştük... şimdi ha­dîslerin izaha muhtaç görülen yerlerine dönelim:

îbni Abbâs (Radîyaîlahü anh)'m bir zâtm delâleti ile cenaze yerine gelmesi âmâ olduğuna işarettir. Hakîkaten ömrünün sonları­na doğru gözleri görmez olmuştu. Gerek îbni Abbâs gerekse îbni Ömer ashâb-ı kirâm'm büyüklerinden olup, «Abâdüe-i Er­baa» denilen dört Abdullah' [13] dan ma'dûtturlar.

Hz. Abdullah b. Ebî Müleyke 'nin onlar derecesinde olmadığı hâlde aralarına oturması bir özürden dolayıdır. Yoksa özür­süz kendinden her cihetçe üstün olan iki zâtm arasına oturmak âdaba muhaliftir.

Abullah îbni Ömer'in rivayetini mürsel bırakmasından murâd: Ölen kimsenin, dirilerin ağlaması yüzünden azâb göreceğini mutlak olarak nakletmesi Hz. Âişe'nin rivayeti gibi yahudi ce­nazesi olmakla kayıtlamaması, diğer rivayetlerde olduğu gibi vasi­yet veya ailesinden bâzüarınm ağlamasını zikretmemesidir.

Beydâ*: Hakîkatta «çöl», mânâsına gelirse de, burada ondan mu­râd: Mekke ile Medine arasında bir yerdir.

Bu rivayetlerde ismi geçen Suheyb (Radıyallahü anh)- Su-heyb-i Rûmi diye şöhret bulan Suheyb b. Sinan 'dır. Küçüklüğünde Roma'hlann eline esir düştüğü için ana dilini unut­muş, sonradan tekrar öğrenmişse de doğru dürüst ve hatasız konuşa-mamıştır. Abdullah b. Cüd'an, kendisini Romalılardan satın alarak azâd etmiştir. Bundan sonra Hz. Suhayb müslüman olmuştur. Kendisi Mekke müşriklerinden ezâ cefâ çeken ilk müslümanlardandır.

Rivayetlerin mecmu'undan anlaşıldığına göre H z . Ömer Hacc'dan döner dönmez vurulmuştur.

Hz. Âişe'nin «Güldüren de ağlatan da Allah'tır.» demesi: İbni Ömer'in rivayet ettiği hadîsi kabul etmediğinin delilidir. Çünkü insanın gülmesi, ağlaması, keder ve sevinci Allah'tandır. İn­sanın bunlarda hiç bir dahl-ü te'sîri yoktur. Şu hâlde bunlardan do­layı ölü değil; diri bile muâhaze olunamaz, demek istemiştir. Bir ri­vayette bu sözü îbni Abbâs söylemiştir.

Hz. Aişe   (Radtyallahü anhâ) nin bir rivayette:

«Allah Ebü Abdlrrahmân'a rahmet eylesin.», diğer bir rivayette «Allah Ömer'e rahmet eylesin.» demesi: Edep, terbiye ve nezâ­ket icâbıdır.

Ebû Abdirrahmân: Hz. İbni Ömer'in künyesidir. Aişe (Radıyallahü anhâ) onlar hakkındaki bu sözleriyle kendilerini hatâya nisbet etmekden doğacak hoşnutsuzluğu gidermek için bir vâsıta yapmıştır.

Râvl îbni Ebi Müleyke: «Vallahi tbni Ömer -hiç bir şey demedi.» sözüyle ihtimâl Hz. Aişe'yi haklı gördüğünü an­latmak istemiştir. Fakat ulemânın bu sükût hakkındaki kavilleri öy­le değildir, tbni Münir: «tbni Ömer (Radıyallahü an/ı)'ın susması, Aişe'nin sözünü kabul ettiğine delil olamaz. Belki de mü­nâkaşadan kaçınmıştır.» diyor

Kurtubî de: «tbni Ömer bu hedîsi merfü olarak rivayet ettikten sonra burada susması: kendine ânz olan bir şüpheden dolayı değildir. Lâkin hadisin ona göre te'vîle ihtimâli vardır. O anda ha­disi hamledecek bir te'vil yolu bulamamıştır. Yahut o meclisin mü­nâkaşaya tahammülü yoktur...» demiştir.

Hz. Aişe'nin son rivayetlerinden birinde «Îbni Ömer hatâ etmiş.» diyerek yaptığı tashihler meyânında onun hadisdeki «bi­lirler» kelimesinin yerine «işitirler» dediğini gösteren rivayeti oku­muş sonra hadîsde zikri geçen âyetleri okuyarak, onlardaki ölüye laf işittirme sözünü hakikate hamletmiştir. Hâlbuki bir çok rnüfes-sirlerle diğer ulemâya göre bu âyetlerdeki ölülerden murâd: Kâfir­lerdir. Kâfirler işittiklerinden istifâde edememe hususunda öldükten sonra hiç bir şeyden istifâde edemeyen cesetlere benzetilmiştir. Bu takdirde bu âyetlerde Hz Âişe'ye delil yoktur.

Kalib: Bedir gazasında Küffâr cesetlerinin atıldığı kuyudur. Bâ­zıları bunu: «Taşlan işlenmemiş eski bir kuyu» diye tefsir etmişlerdir.

Bedir müşriklerine Resûlüllah {SaUdlahü Aleyhi ve SellemYin bir şeyler söylediğini ifâde için: «Onlara ne söylediyse söyledi.» denilmiş­tir. Bundan murâd: «Size vaad olunanın hak olduğunu anladınız mı?» buyurmuş olmasıdır.

Hz. Ömer'in Suheyb (Radtyalhhü anhy&ı «Bilmez misin?» yahut «Duymadın mı?» diyerek azâb hadisini hatırlatmasını, Hz. Süheyb'in bu hadisi evvelce Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)'den bizzat işittiğine delildir. Herhalde -sonradan onu unut­muş olacaktır.

Bâzıları: «Hz. Ömer'in Suheyb'in ağlamasına karşı itiraz­da bulunması: sesle ağladığı içindir. Ömer (Raâıyaîhhü anh) bun­dan, öldükten sonra Öa ayni şekilde yahut daha fazla feryâd ederek ağlayacağı mânâsını çıkarmıştır. Hemen itirazda bulunması bundan­dır.» derler.

Aynî .ölene mersiye okumanın memnûiyeti babında onbeş sahâ-bîden hadîs rivayet olunduğunu «Et-Tevhîd» nâm eserden nakletmiş-tir. Hadis rivayet eden ashâb-ı kiram: îbni Mes'ûd, Ebû Mûsâ, Ma'kil b. Mukarrin, Ebû Mâlik'i Eş'arî, Ebû Hüreyre, Îbni Abbâs, Muâviye, EbûSaid, Ebû Ümâme, Alî, Câbir, Kaysü'bnü Âsim, Cünâde-tü'bnü Mâlik, Ümmü Atiyye ve Ünımü Seleme (Radtyallahü anhüm) hazerâtıdır.

îbni Mes'ûd hadisini Buhâri, Müslim, Tirmizî, Nesâî  ve   îbni  Mâce   tahric etmişlerdir.

Ebû Mûsâ hadîsini Buhâri tahric etmiştir.

Ma'kil b. Mukarrin hadisi sahih senedle -Süneni Ke­bir-de rivayet etti olunmuştur.

Ebû ,Mâlik-i Eş'arî hadîsini Müslim rivayet etmiş­tir. Bu hadîsde Resulüllah (Salîaîîahü Aleyhi ve Sellem):

Ümmetimde câhiliyet umurundan kalma dört şey vardır ki, bunları terketmezler. (Bu dört şey) soy sopu İle iftihar etmek, neseplere taanda bulunmak, yıldızlardan yağmur beklemek ve nfyânadır...» buyurmuşlardır.

Ebû Hüreyre hadîsini yalnız Tirmizi rivayet etmiştir. Mânâ itibârı ile bu hadis dahî Ebû Mâlik hadisi gibidir.

îbni Abbâs hadîsini îbni Merdûye «Tefsir» inde tahric etmiştir.

Muâviye  hadîsini  îbni  Mâce  rivayet eder.

Ebü Saîd-i Hudri hadîsini Ebû Dâvûd tahrîc et­miştir. Bu hadisde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

tYasçı kadına ve onu dinleyen kadına Allah lanet etsin.» buyurmuş­tur.

Ebû Ümâme hadîsini İbni Mâce tahrîc etmiştir. Mez­kûr hadîsde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemjı

«Yüzünü tırmalayan, cebini yırtan, helak ve azâb duasında bulunan kadınlara lanet olunmuştur.» buyurmaktadır.

Hz. Ali hadîsi ile Câbir hadîsini Îbni Ebî Şeybe • Musannaf » ında tahric etmiştir.

Kaysü'bnü Âsim hadîsini Nesâi; Cünâdetü'bnü Mâlik hadîsini Taberâni tahrîc etmişlerdir.

Ümmü Atiyye hadîsini Buhar î, Müslim ve Nesâi; Ümmü Seleme hadisini de îbni Mâce rivayet et­mişlerdir.

Aynî bunlardan maada bu bâbda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hazretlerine beyat eden bir kadınla Ömer, Enes, Amrû'bnü Avf, îbni Ömer, Imrânû'bnü Husayn, Abbâs b. Abdilmuttalib, Selman, Semura hazerâtı ile Ebû Mûsâ (Radıyallahü a«/x)'m zevcesinden dahî hadîsler ri­vayet edildiğini söylemiş ve bu hadislerin yerlerini göstermiştir. Şöy­le ki:

Beyat eden kadının hadîsini Ebü Dâvûd tahrîc etmiştir.

Ömer (Radıyallahü anh) hadîsini Buhar î, Müslim, Nesâive îbni Mâce rivayet etmişlerdir.

Enes hadisini Nesâi, Amrû'bnü Avf hadîsini Teberânî   «El-Kebîr» nâm eserinde tahrîc etmiştir.

îbni  Ömer hadîsini  Beyhaki  rivayet etmiştir.

Imrânû'bnü Husayn hadisini Nesâi tahrîc etmiş­tir. Mezkûr hadisde:

«Ölen kimse ailesinin ona yaptığı feryâd-ü figân yüzünden âzab gö­rür.» buyurulmaktadır. Bu hadîsi dinleyen bir zât: «Acaba Horasan' da vefat eden bir adamın ailesi burada kendisine âh-u zâr etseler, o adam yine azâb görecek mi?» diye sormuş; Râvi, ona:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) doğru söylemiştir, sen İse yalan yaptın.» mukaabelesinde bulunmuştur.

Abbâs b. Abdilmuttalib hadîsini Taberânî «El Kebîr» inde;

Se1mân hadîsini yine Taberânî tahrîc etmiştir.

Semüra hadîsini Bezzâr rivayet eder.

Ebû Musa (Radtyallahü anfcj'nın zevcesi hadisini Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Bu kadının ismi «Ümmü Abdillâh» dır.

İmam Müslim bu bâbdaki hadîsleri kitabının sonuna der-cetmiştir.

 

Babımız Hadislerinden Şu Hükümler de Çıkarılmıştır

 

1- Niyâha yâni ölenin arkasından yüksek sesle mersiyeler oku­mak bü'icmâ' haramdır. Çünkü câhiliyet devri âdetlerindendir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) kendisine islâmiyet üzerine be-yata gelen kadınlara niyâha yapmamayı şart koşardı.

Babımız hadîsleri feryâd-ü figân ederek ağlamanın memnu; fer-yâd etmeksizin gözyaşı dökmenin caiz olduğuna delâlet ederler.

2- Cenaze beklemek için toplanmak müstahabdır.

3- Karine bulunduğu takdirde kafi bilinmeyen fakat hakkın­da galebe-i zan hâsıl olan bir şey'e yemin etmek caizdir.

 

Mersiye (Ağıt) Okuma Hususunda Gösterilen Şiddet Babı

 

29- (934) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebânü'bnü Zeyd rivayet etti H.

Bana İshâk b. Mansûr da rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize Habbânü'bnü Hilâl haber verdi (Dedi ki): Bize Ebân rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya rivayet etti; ona da Zeyd rivayet etmiş. Zeyd'e Ebû Sellâm, ona da Ebû Mâlik-i Eş'arî rivayet etmiş ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşları

«Ümmetimde câhiliyet âdetlerinden kalma dört şey vardır ki, onları terk edemezler, (Bunlar): Asaleti ile öğünme, neseplere ta'n, yıldızlarla yağmur isteme ve niyâhadır.» Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şunu da sözlerine ilâve buyurdular:

«Yasçılık yapan kadın, Ölmezden evvel tevbe etmezse, kıyamet gü­nünde üzerinde katrandan bir elbise ve uyuzlu bir gömlek olduğu hâlde (kabrinden) kaldırılır.)

«Onları terk edemezler...» sözünden murâd: Tamâmiyle terk edemezler, demektir. Çünkü bunları Müslümanlardan bir taife terketse, başka bir taife yapmakta devam eder.

«Yıldızlarla yağmur istemek»: Câhiliyet devri itikaadına göre fecir zamanı batıda bir yıldız düşmek, onun yerine doğuda başka bir yıldız doğmakla olurdu. Onlar bunu görünce yağmur yağacağına itikaad eder ve tesaadüfen yağmur yağarsa: «Filân yıldızla bize yağ­mur gönderildi.» derlerdi.

Yasçı kadına kıyamet gününde uyuzlu gömlek giydirmekten mu-râd: Bedenine uyuz ve gidişme arız olup, adetâ gömlek gibi kaplaya­cağını anlatmaktır.

Hadîs-i .şerif niyâhanın haram olduğuna delildir. Bu husûsda ule­mâ müttefikdir.

Yine bu hadis, mükellefin can gırtlağına gelmeden yapacağı tev-benin sahîh olduğuna delildir.

 

30- (935) Bize Îbnü'l-Müsennâ ile tbni Ebî Ömer rivayet et­tiler. İbnü'l-Müsennâ dedi ki: Bize Abdülvahhâb rivayet etti. (Dedi ki): Yahya b. Saîd'i şöyle derken işittim: Bana Amra haber verdi, o da Alşe'yi şunları söylerken işitmiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlemye, İbni Harise ile Ca'fer b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Ravâha* nın katli haberi gelince oturdu; mahzun olduğu belliydi. Ben, kapı­nın aralığından bakıyordum. Derken ona bir adam gelerek:

— «Yâ Resûlallah! Ca'fer'in kadınları...» diyerek onların ağla­dıklarım söyledi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ona gidip kadınları nehyetmesini emir buyurdu.   O zât da gitti.   Müteakiben Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve SeUem)'* gelerek kadınların kendi­sine itaat etmediklerini söyledi. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sel-lemjona ikinci defa giderek kadınları nehyetmesini emir buyurdu; o da gitti. Sonra tekrar Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'* ge­lerek:

— «Vallahi bu kadınlar bize galebe çaldılar, yâ Resûlallah!» dedi.

(Râvî dedi ki): Âişe, Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellemyin o adama:

«Hadi git!.. Onların ağızlarına toprak sac!-» buyurduğunu söyledi.

Aişe şöyle d emiş: «Bunun üzerine ben to adama): Allah senin cezam kaldırsın! Vallahi ne Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'in sana emrettiğini yaptın; ne de onu kederiyle başbaşa bıraktın! de­dim.»

 

(...) Bize, bu hadisi Ebü Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (De­di ki): Bize Abdullah b. Nümeyr rivayet etti. H.

Bana Ebû't-Tâhir dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb, Muâviyetü'bnü Sâlih'den naklen haber verdi. H.

Bana Ahmedü'bnü İbrahim Ed-Devrakî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdüssamed rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülaziz yâni İbni Müslim rivayet etti. Bunların hepsi Yahya b. Said'den bu isnâdla, bu hadisin benzerini rivayet etmişlerdir. Abdülazîz'in hadîsinde: «Ne de Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem?i derdiyle başbaşa bıraktın ... denilmiştir.

Bu hadîsi Buhâri «Cenâiz» bahsinin bir iki yerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâi dahî ayni bahiste muhtelif râvüerden tan-ric etmişlerdir.

Hadîsde şehid edildiği bildirilen İbni Harise 'den murâd: Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellemyin azatlısı Zeydü'brıü Harise (Radıyallahü anh)'dıc. Hz. Zeyd küçüklüğünde annesi ile beraber akrabasını ziyâreye gittiğinde Beni Kays kabilesin­den birtakım atlıların hücumuna uğramış, onların eline esîr düşmüştü. Kendisini Hakim b. Hizam, halası Hatice binti Huveylid için satm almıştı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-km)'in zevcesi olan Hatice (Raâtyallahü anhâ), onu Peygamber-i Zîşân. {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize hibe etti. Bil'âhara Hz. Zeyd'in babası yakınlarından birkaç kişi ile birlikte Mekke'ye gel­di. Oğlunun orada köle olarak satıldığını işitmişti. Zeyd'in babası para mukaabilinde oğlunu almak isteyince Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hz. Zeyd'i çağırtarak, gelenlerin babası ile sair akrabası olduklarını bildirmiş ve kendisini meccânen babasına gitmekle Mekke'de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ixı yanın­da kalmak arasında muhayyer bırakmıştı. Hz. Zeyd Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hâne-i saadetinde kalmayı tercih etti. O da kendisini azâd ederek oğulluk edindi. Artık ona herkes Zey-dü'bnü Muhammed diyorlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisini pek seviyordu. Onu azatlı cariyesi Ümmü Ey-men'le evlendirdi. Bu izdivâcdan: Üsâmetü'bnü Zeyd dün­yâya geldi.

Hz. Aişe'den rivayet olunduğuna göre: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir seriyye ile Hz. Zeyd‘i de gönderirse o se-riyyeye mutlaka kendisini kumandan tâyin edermiş. Hattâ Aişe (Radıyallahü anhâ)ı «Zeyd Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' den sonra hayâtta kalsaydı onu mutlaka Halîfe ta'yîn ederdi.» der­miş.

Bu hadisi imâm Ahmed ile Nesâi ve Ibni Ebî Şeybe  rivayet etmişlerdir. Sahih ve garîb bir hadistir.

Şehîd edilen Ca'fer (Radıyallahü anh)fB. gelince: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m. amıcası Ebû Tâ1ib'in oğlu olup, kardeşi Hz. Alî 'den on yaş büyüktür. Eskiden Müslüman olmuş ve Habeşistan'a hicret etmişti. «Ca'fer-i Tayyar» demekle meşhurdur. Hz. Ca'fer'in şehîd olacağını bizzat Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz haber vennişdir. Ca'fer (Raâtyallahü anh) cennetle müjdelenen bahtiyarlardandır.

Şehîd edilen üçüncü zât Abdullah b. Ravâha 'dır. Kün­yesi Ebû Muhammed veya Ebû Revâha olan bu zât dahi eskiden Müslüman olmuş, Akabe, Bedir, Uhud, Hen­dek, Hudeybiye ve Hayber gibi bir çok vak'alarda hâzır bulunmuştur. Onun dahî şehîd olacağını ve cennete gireceğini bizzat Fahr-i Alem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz müjdelemiştir. Bu üç zâtın şehid edilmeleri şöyle olmuştur:

Kendilerini Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç bin kişilik bir ordu ile Hicret'in 8. yılında Şam taraflarına harbe göndermiş, Hz. Zeyd'i orduya kumandan tâyin etmişti. Resûl-i Ekrem (Sah lallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerine bâzı tavsiyelerde bulunmuş, bu meyânda: Şayet Zeyd vurulursa yerine Ca'fer'in geçmesini; o da vurulursa yerine Abdulah b. Ravâha 'nın kumandan olmasını emir buyurmuştu. Ordu yola revân olurken Resûlüllah (Sah lallahü Aleyhi ve Sellem) de teşyî'a çıkmıştı; böylece hareket ederek «Ma'ân- taraflarına vardılar. Orada Bizans İmparatoru Hırak1'in, Belkaa' taraflarına yüzbin kişilik bir Roma ordusu ile geldiğini ve kendilerine o taraflardan da yüz bin kişi katıldığını; bu suretle İkiyüz bin kişilik bir ordu teşkil ettiklerini haber aldılar. Müslümanlar bu vaziyet karşısında Mûte denilen bir yere çekildiler. Sonra düş-.manla karşılaştılar, Hz. Zeyd şehid oluncaya kadar Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sancağı elinde olduğu hâlde düşmanla çarpıştı ve nihayet şehîd düştü. Arkasından sancağı Ca'fer aldı; o da şehîd düşünceye kadar düşmanla çarpıştı. Nihayet sancağı Abdullah b. Revâha aldı. Enes (Radıyallahü anh)'m beyânına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu üç zâtın şehîd düştü­ğünü haber verirken gözlerinden yaşlar boşanmış. Sonra:

«Sancağı Allah'ın kılıçlarından bir kılıç aldı.» buyurmuş. Bu kılıç: Meşhur İslâm kumandanı Hâlidü'bnü Velİd (Raâıyallahii anh) Hazretleri'dir. Allah Teâlâ, Hz. Hâ1id kumandasında Müs­lümanlara fütuhat nasîb etmişti. Rivayete nazaran Hz. Hâ1id: «Gerçekten Mûte Harbinde benim elimde dokuz kılıç kırıldı. Ni­hayet elimde bir Yemen kılıcından başka bir şey kalmadı.» demiştir. Mûte Harbinde Müslümanlardan oniki kişi şehîd olmuştur. Mûte harbi, târihin eşini kaydetmediği muharebelerden biridir. Biribirine din düşmanı olup; Biri hak yolunda cihâd eden fakat sayısı «üç bin» i geçmeyen; diğeri kâfir olup ikiyüz bin kişilik bir orduya mâlik bulu­nan iki ordunun birbiri ile çarpışması akıllara durgunluk verecek derecede büyük bir iştir. Sonunda bir avuç mü'minîn koskoca ikiyüz bin kişilik küfür ordusuna galebe çalması şüphesiz ki Allah'ın mü' mîn kullarına lütfettiği bir mûcizesidir.

Tıybî'nin tahminine göre: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seh lem), Mûte Harbinde üç kumandanının arka arkaya şehit düştü­ğü haberini alınca cidden mahzun olmuş. Bunu ne kadar gizlemeğe çalışmışsa da, fıtrat-ı beşeriyye iktizâsı yine yüzünden belli olmuştur.

Kalbinin kan ağladığı bir sırada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize gelerek  Hz. Ca'fer'in evinde kıyametler koptuğunu, aile efradının feryâd-ü figân ettiklerini bildiren zatın kim olduğu malum değildir. İhtimâl Hz. Aişe kendisine kırıldığı için ismini tasrîh etmemiştir.

Ca'fer (Radıyallahü anh)'in kadınlarından murâd: Zevcesi Esma binti Umeys ile onun yanında bulunan kendi akra­bası ve Hz. Ca'fer'in akrabası kadınlardır. Burada cümlede hazf vardır. Aişe (Radtyallahü anhâ) cümleden delâleti hâl karinesi ile «Inne» nin haberini hazfetmiştir. Mânâ şudur: «Resûlüllah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem)'e gelen zât: Ca'fer'in kadınları bağıra çağıra ağlamak ve feryâd-ü figânda bulunmak gibi şer'an memnu olan işler yaptılar; dedi.»

Kurtubî diyor ki: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se//em)'in: (Kadınların ağzına toprak saç.) enirini vermesi: Kadınların yüksek sesle ağladıklarına delildir. Bundan vazgeçmeyince ağızlarını toprak­la tıkamayı emir buyurmuştur.»

Kaadî îyâz'a göre ise: Bu cümleden murâd: Ta'cİzdir. Yâni bu kadınlar ağızları tıkanmazsa susmazlar. Ağızlarını da ancak top­rakla doldurmk suretiyle tıkayabilirsin, demektir.

Yine Kurtub i'nin beyânın göre, kadınların söz dinlememesi, bu emrin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeJIemj'den geldiğini söy­lemediği için olabilir. Bu sözü kendiliğinden söylediğini zannettikleri için o zâta itaat etmemişlerdir. Yahut emrin Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den geldiğini anlamışlar fakat musibetin şiddetin­den kendilerine mâlik olamamışlardır.

Ayni, Kurtub î'nin bu mütâlâasını yerinde bulmakta ve: •Sahâbî kadınlara lâyık olan budur. Çünkü haram bir şeyden tekrar tekrar nehyolunduktan sonra ondan vazgeçmeyip, devam etmeleri ihtimâlden uzaktır.» demektedir.

tâbiri: «Allah burnunu toprakta süründürsün» mânâ-

sına gelir. Bu cümlenin mânâsı hakkında evvelce söz geçmişti. Burada ondan murâd: Bedduadır. Çünkü Hz. Aişe'nin kanaatine göre o zât, kendisine verilen emrî yerine getirememiş; kadınları nehyedip susturamamıştı. İkide bir gelerek kadınların itaat etmediklerini söy­lemekle Resûlüllah (Sallallahü aleyhi ve Sellem)'i derdiyle başbaşa dahî bırakmamıştı.

Burada Kirmâni  şöyle diyor: «Eğer (o zât Resûlüllah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in emrini yerine getirdi ama kadınlar itaat etmedi) dersen; ben de derim ki: Onun bu fiiline imtisal eden olmadığı için hakikatte onu yapmamış gibidir. Yahut hakikaten toprak serp-memiştir.»

Hz. Aişe'nin sözüne Nevevî şöyle mânâ. vermiştir: «Sen, beceriksizsin! Onun için de aldığın emri yerine getirip kadınları sus-turamıyorsun. Bunu yapamadığını Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selletn)'* haber de vermiyorsun ki, başkasını göndersin de, üzüntü­den kurtulsun.»

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Ta'ziye için vakar ve sükûnetle oturmak caizdir.

2- Hadis-i şerif, sabıra teşvik etmektedir. Gerçi sabır hususun­da insanların hâli muhteliftir. Bâzısının kederi yüzünden, bâzısının gözünden belli olur. Bir takımı ise kat'iyyen hâlini beyân etmez, mu­sibetten önce ne ise, musibetten sonra da o hâlde kalır. Fakat mu'tât haddini aşmamak şartıyla kalbin inlemesi nefsin mahzun olması, gö­zün yaşarması kulu sabırlılar mânâsından çıkarmaz.

Asabî mizaçlı bir kimsenin musibet ânında kendini tutarak sab­retmesi, metin tabiatlı kimsenin sabrından daha sevaplıdır.

3- Münkerâddan  nehyolunan  kimse,  onlardan  vazgeçmezse, kendisine ceza verilir; imkân bulunursa te'dib olunur.

4- Perde arkasına gizlenen kadınların ecnebi erkeklere bakma­maları caizdir.

5- Bir haberi te'kîd için yemin etmek caizdir.

 

31- (936) Bana EbûY-Rabî* Ez-Zehrânİ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammâd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Eyyûb, Muhammedden, o da Ümmü A ti yy e'den naklen rivayet etti. Ümmü Atiyye şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizden bey'atla beraber niyâ-ha yapmıyacağımıza dâir de söz aldı. Ama beş kadından başka biz­den hiç bir kadın sözünde durmadı. (Bu beş kadın): Ümmü Süleym, Ümmü'1-Alâ', Muâz'ın karısı Binti Ebî Sebra yahut Binti Ebî Sebra ile Muâz'ın karısı (dır.)

 

32- (...) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Es-bat haber verdi. (Dedi ki): Bize Hişâm, Hafsa'dan, o da Ümmü Atiy-ye'den naklen haber verdi.  Ümmü Atiyye şöyle demiş:   «Resûlüllah

(Sallallahii Aleyhi ve Sellem) tbey'at esnasında niyâha yapmıyacaksı-nız) diye bizden söz aldı. Ama bizden beş kadından başka sözünde duran olmadı. Bunlardan biri Ümmü Süleym'dir.»

Bu hadisi Buhârî Kitâbü'l-Cenâiz»'de, Nesâî «Bey'a»'da tahric etmişlerdir.

«Bey'a»: Muâhade, mânâsına gelir. Burada ondan murâd: Müs­lüman olmak için yapılan muâhade ve verilen sözdür.

Ümmü Süleym.- Hz. Enes'in vâlidesidir. îsmi Seh1e'dir. Daha başka olduğunu söyleyenler de vardır.

Ümmü'1-Alâ':  Ensâr'dan bir kadındır.

Binti Ebi Sebra: Hz. Muâz b. Cebel'in zevcesidir. Buhâri'nin rivayetinde Muâz'in zevcesinden sonra: «İki de başka kadın yahut Binti Ebî Sebra ile Muâz'm karısı ve bir de başka kadın.» denilmiştir.

Bu hadîsde râvi şekketmiş ve: «Muâz'in karısı Binti Ebî Sebra yahut Binti Ebi Sebra ile Muâz'm karısı.» de­miştir. Birinci kavle göre: Binti Ebî Sebra Hz. Muaz'ın karışıdır. İkinci kavle göre ise Binti Ebi Sebrâ başka, Hz Muaz'm karısı başkadır. Şu hâlde birinci kavle göre: Verdiği sözde duran kadınlardan: Ümmü Süleym, Ümmü'1-Alâ' ve Binti Ebî Sebrâ olmak üzere üçü beyân edilmiş demek­tir. Buhâri'nin rivayetinde «İki de başka kadın» denilmek sure­tiyle kadınların adedi beşe çıkarılmıştır. İkinci rivayete göre ise ha­diste zikri geçen kadınlar dörttür. Bunlar Ümmü Süleym, Ümmül'1-Alâ, Binti Ebî Sebrâ ve Muaz'n zev­cesidir. Buhari'nin rivayetinde «Bir de başka kadın...» denile­rek kadınların adeti tamamlanmıştır.

Ayni diyor ki: «Bâzıları burada bir çok yerlerden sahih olma­yan nakiller yaparak sözü karıştırmış ve tahmin üzere konuşmuşlar­dır. Sahih olan şekli, sahih kitaplarında nakledilendir.»

«Ama beş kadından başka bizden hiç bir kadın sözünde durma­dı.» ifâdesi hakkında Kaad    îyâz  şunları söylemiştir: «Bu sözün mânâsı: Ümmü Atiyye ile beraber bey'at edenlerden beş kadın müstesna olmak üzere, hiç biri sözünde durmadı, demekdir. Beş kadından maada kimse niyâhayı terketmedi, demek değildir.»

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Niyâhat yâni feryâd-ü figân ederek ölenin arkasından ağ­lamak haramdır. Çünkü bunda elem ve kederi heyecana getirmek ve sabrı gidermek vardır.

2- Hadis-i şerif, Allah'ın kazasına teslimiyete muhalefet edil­diğini haber vermektedir.

 

33- (937) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe İle Züheyr b. Harb ve İshâk b. İbrahim toptan Ebû Muâviye'den rivayet ettiler. Züheyr de­di ki: Bize Muhammed b. Hâzim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Âsim, Hafsa'dan, o da Ümmü Atiyye'den naklen rivayet etti. Ümmü Atiyye şöyle demiş: Şu âyet (yâni) «Ey Peygamber! Sana mü'min kadınlar gelerek Allah'a şirk koşmayacaklarına... Ve sana âsî olmayacakları­na söz verirlerse, onlarla bey'at akdet... [14] nazil olunca Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj'İn kadınlardan aldığı bey'atta niyâha da vardı. Ben:

  «Yâ Resûlallahf Yalnız fülân oğulları ailesine yapılacak niyâ­ha müstesna. Çünkü onlar câhiliyet devrinde benim niyâhama işti­rak etmişlerdi. Binâenaleyh benim de onların niyâhasına iştirak et-mera gerekir; değil mi?» dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallakü

Aleyhi ve Sellem)'-

  (Peki) fülân oğullarına yapılacak niyâha müstesna olsun; buyur­dular.

Bu hadisi Buhârî «Kitâb't-Tefsîr» de tahrîc etmiştir. Onun rivayetinde Hz. Ümmü Atiyye kendi ismini vermeyerek: «Bunun üzerine bir kadın elini çekti ve: (fülân kadın benim niyâhama iştirak etmişti; ben de ona aynı mukaabelede bulunmak isterim) de­di. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ona bir şey söylemedi. Ka­dın oradan gitti ve sonra dönerek bey'at etti.» demektedir. Hz. Üin­inü Atiyye bu sözleri üe Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}' in kendisine sükûtla izin verdiğini ve hemen oradan giderek niyâ-hasma iştirak etmek istediği kadına vaadini ifâ ettiğini anlatmak is­temiştir.

Nesâi'nin rivayetinde Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' in,  Hz.  Ümmü  Atiyye 'ye:

«Haydi git! O kadının niyâhasına iştirak et.» buyurduğu; Ümmü Atiyye'nin: «Ben de giderek kadının niyâhasına iştirak ettim. Son­ra dönerek Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e bey'at eyledim.» dediği tasrih edilmektedir. Nitekim Müslim'in rivayetinde de is­tisna talebinde bulunan kadmın Hz. Ümmü Atiyye olduğu bildirilmektedir.

Nevevi: «Bu hadis, niyâha için yalnız Hz. Ümmü Atiyye'ye ruhsat verildiğine hamledilmiştir. Sâri' Hazretleri umûm mânâsından dilediğini tahsis edebilir.» diyor.

Bâzıları: «Nevevi'nin bu sözünü itiraz götürür. Ancak Ümmü Atiyye 'nin niyâhasına iştirak eden kadın Müslüman olma­mışsa, o başka.» demişlerdir.

I'tirâzm vechi şudur: Şer'an haram kılman hiç bir şey tahsis ka­bul etmez.

Ancak Tirmizî'nin tahrîc ettiği Esma binti Yezid ha­dîsinde  Hz.  Esma şöyle demektedir: «Ben:

— Yâ Resûlallah fülân oğullan amıcanun niyâhasında bana iş­tirak etmişlerdi; benim de bu hususta onlara borcumu ödemem îcâb eder; dedim, Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu kabul et­medi; ben kendisine tekrar tekrar müracaatta bulundum. Nihayet bana izin verdi. Ama bir daha niyâha yapmadım.»

İmam Ahmed ile Taberânî, Mus'ab b. Nûh ta­rîki ile şu hadisi tahrîc etmişlerdir: «Mus'ab dedi ki: Akrabamızdan bir koca karıya yetiştim, bu kadın Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve ScJIctw)'e bey'at eden kadınlar arasında bulunmuş; şöyle anlatırdı:

Derken (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

Niyâha yapmayacaksınız, diye bizden söz aldı. Ben dedim ki: (Yâ Nebiyyallah! Vaktiyle birtakım insanlar başımıza gelen musibetler husûsunda bizim vaveylamıza iştirak ederlerdi, şimdi onların başına da musi­bet gelmiştir. Binâenaleyh ben de onların niyâhasına iştirak etmek isterim.)

Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)-.

— Git de onlara mukaabele bilmisilde bulun; dedi. Sonra gittim, niyâhalanna iştirak ettim ve gelerek Resülüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'* bey'atta bulundum.»

Bu hadîslere bakarak Mâliki 'terden bâzıları niyâhanın caiz olduğuna kaail olmuş: «Haram olan niyâha câhiliyet devrindeki gibi başını saçım yolarak yapılandır.» demişlerse de, doğrusu niyâha yâni ölünün arkasından bağıra çağıra yas edip ağlamak mutlak surette haramdır. Ulemânın mezhebi budur.

Ayni diyor ki: «Bu hususta en güzel ve en doğru cevap şudur: Niyâha hususundaki nehiy evvelâ tenzih için vârid olmuştur. Bil'â-hara kadınların Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'e bey'atları tamam olunca, niyâha haram kılınmıştır. Şu hâlde hadîslerde zikri geçen kadınlara verilen izin, birinci hâle tesaadüf etmiş, demektir. Sonra niyâha haram kılınmış ve bu husûsda bir çok hadîslerde şid­detli tehditler vârid olmuştur.»

Buhârî hadîsinde: «Bîr kadın elini çekti...» deniliyorsa da, bundan Resülüllah {Sallallahü Aleyhi ve SeüemYin kadınlarla musâfa-ha ettiği mânâsı çıkarılmamalıdır. Zîra Hz. Âişe 'den rivayet olu­nan bir hadîsde Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve SellemYin kadınlarla asla musâfaha etmediği bildirilmiştir. Binâenaleyh buradaki «el çek­me» den murâd: Bey'attan çekinmektir. İki hadisin arası bu suretle cem olunur.

 

11- Kadınların Cenaze Arkasında Yürümekten Nehy Babı

 

34- (938) Bize Yahya b. Eyyûb rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Uleyye rivayet etti. (Dedi ki): Bize Eyyûb, Muhammedü'bnu Şîrîn d en naklen haber verdi. Demiş ki: Ümmü Atiyye şunu söyledi:

«Biz cenazelerin arkasında yürümekten nehyediliyorduk ama bu mes'ele üzerimize kat'iyyetle haram kılınmamıştı.»

 

35- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Üsâme rivayet etti. H.

Bize İshâk b. İbrâhîm de rivayet etti. (Dedi ki): Bize îsâ b. Yûnus haber verdi. Bu râvîlerin ikisi de Hişâm'dan, o da Hafsa'dan, o da Ümmü Atıyye'den naklen rivayet etmişlerdir. Ümmü Atıyye:

  «Biz cenazelerin arkasında yürümekten nehyolunduk. Ama bu mes'ele üzerimize kat'iyyetle haram kılınmadı.» demiş.

Bu hadisi Buhâri «Kitâbü'1-Hayz- ile «Kitâbü*l-Cenâiz»'de tahric etmişdir.

Bu hadisde, kadınların cenaze arkasından gitmelerinin yasak edildiği meçhul sigası ile ifâde olunmuştur. Buhârî'nin rivayeti dahî öyledir. Fakat îsmâî1i'nin rivayetinde bu hüküm malûm sigası ile ifâde olunmuş ve: «Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) bizi cenaze arkasından gitmekten nehiy buyurdu.» denilmiştir. Binâ­enaleyh «bu hadis hüccet olamaz.» şeklinde bir itiraz vârid değildir.

«Bize emir buyurdu, nehyetti...» gibi sîgaların hükmü ulemâ ara­sında ihtilaflıdır. Cumhûr'a göre: Bu gibi sığalarla rivayet olunan ha­disler merfû hükmündedirler.

Taberâni'nin rivayet ettiği bir hadisde Hz. Ümmü Atıyye şunları söylemiştir: •Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sel­lem), Medine'ye girince bütün kadınları bir eve topladı. Sonra bize Ömer (Radtyallahü anh)'i gönderdi;   Ömer:

  Ben size Resûlüllah {Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'m Resulüyüm, beni sizinle çalmayacağınıza... ilâh... dâir mubâyea yapmaya gön­derdi, dedi...»

Bu hadîsin sonunda; «Bize bayramda perdenişin tazeleri çıkar­mamızı emreyledi; cenazeye çıkmayı bize yasak etti.» denilmektedir. Mezkûr hadîs babımız rivayetinin mürsel olduğuna delâlet eder. cümlesi «Bize cenazeye çıkmamak, şâir memnu' şeylerde olduğu gibi te'kid ve teşdit edilmedi. Yâni haram kılınmadı.» de-mekdir. Şu hâlde bu söz «Cenazelerin arkasından gitmek bize haram değil, mekruh kılındı.» mânâsındadır.

Kurtubi; «Bu hadîsin zahiri nehyin tenzih için olduğunu gösterir. Ulemânın cumhuru da buna kaaildir.» demiştir.

Îbnü'l-Münzîr: «Bize, İbni Mes'ud ile İbni Ömer'in Aişe ve Ebû Ümâme'nin kadınlar için mekruh görürdükleri rivayet olundu.» demiştir.

Kadınların cenaze arkasından yürümelerini İbrahim Nehai, Hasan-ı Basri, Mesrûk, İbni Şirin, Evzâi, İmam Ahmed b. Hanbel ve İshâk da kerih görmüşler­dir. Sevrî : «Kadınların cenaze arkasından gitmeleri bid'attır.» demiş; Ebû Hanîfe kadınlara böyle bir şey'in yakışmıyacağını söylemiştir.

İbni Abbâs (Radiyaîlahü anh) ile Kaasim, Salim, Zührî, Eabîa ve Ebû'z-Zinâd: Kadınların cenaze arka­sından gitmelerine cevaz vermişlerdir. İmam Mâlik dahî caiz görmüş ise de, genç kadınlara bunu mekruh addetmiştir.

îmam Şafiî'ye göre Kadınların cenaze arkasından gitmesi haram değil; mekruhtur.

Abderî'nin rivayetine göre: Kadınların cenaze arkasından git­mesi mekruhdur. Yalnız ölen kimse kadının çocuğu veya babası ya­hut kocası olur da, kadın da bu gibi zevatın cenazelerine çıkacak yaş­ta bulunursa, o zaman çıkması mekruh değildir.

Bu hususta İbni Hazm-i Zahiri dahî şunları söyler: «Kadınlar cenaze arkasında gitmekten men olunmazlar. Bunu neh-yeden eserler sahih değillerdir. Çünkü bu gibi eserler ya meçhul bir râvi tarafnıdan yâhud mürsel olarak yahut da hadisi ile ihticâc olu-namıyan kimseler tarafından rivayet olunmuşlardır. Bu husûsda en ziyâde bir şeye benziyen rivayet babımızın hadîsidir. Hâlbuki o da müsned değildir. Çünkü nehyedenin kim olduğunu biz bilmiyoruz. Belki de sahabeden biridir. Fakat sahih ve müsned bile olsa bu ha-disde yine hüccet yoktur. O, ancak kerahete delâlet eder. Bu hadisin hilafı sabit olmuştur. İbni Ebî Şeybe, Ebû Hüreyre (Raâıyallahü anh)'d&n şu hadîsi tahric etmiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir cenazede bulunuyor­du. Bir ara Ömer (Raâıyallahü anh) bir kadın görerek ona seslen­di; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem),  Ömer'e:

— (Bırak onu yâ Ömerl Zîra göz yaşarır, nefis dertlidir. Bu iç yakın­da olmuştur.) buyurmuştur.»

Bu hadisi Hakim tahric etmiş ve onun Buhâri ile Müs­lim 'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemişse de, bu iddia söz götürür. Çünkü Beyhaki bu hadîsin munkatı' olduğunu bildir­miştir. Senedinde Selemetü'bnü Ezrak vardır. İbnü'l-Kattan: «Bu Seleme 'nin hâli malûm değildir. Hadîs ricali hu­susunda kitap yazanlardan hiç birinin onu andığını bilmiyorum.» de­miştir.

Dâvtidi'ye göre Hz. Ümmü Atıyye 'nin: «Cenaze ar­kasında yürümekten nehyolunduk.» sözünün mânâsı: «Kabristana varıncaya kadar gitmek bize yasak edildi.» demektir. Ona göre: «Ama bize azimet kılınmadı.» sözünün mânâsı: «Biz cenazenin arkasından yürümedikçe cenazenin evine taziyede bulunmak ve başsağlığı dile­mek için davet olunmadık.» demektir.

Bâzıları «İhtimâl bu cümleden murâd: Erkeklere cenazenin arka­sından gitmeleri teşvik edildiği gibi, bize teşvik edilmedi, demektir.» mütâlâasını ileri sürmüşlerdir.

Kadın için en doğru hareket: Cenazenin arkasından gitmemek­tir.

Hâzimi şöyle diyor: «Cenaze arkasından gitmeye gelince: Bu hususta kadınlara ruhsat yoktur. Yezîd b. Habib'den rivayet olunduğuna göre: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)-.

Bir zâtın cenazesinde bulunmuş, tam cenaze namazı kılınacağı sıra­da bir kadın görmüş; (Bu kimdir?) diye sorunca; ölen zâtın (kız kardeşi) olduğunu söylemişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ona evi­ne dönmesini emretmiş ve taa kadın görünmez oluncaya kadar cenaze namazını kılmamış. Başka bir kadına da: (Geri dön; yoksa ben dönerim!) buyurmuşlar.»

 

12- Cenazeyi Yıkama Hakkında Bir Bab

 

36- (939) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ye­zîd b. Zürey', Eyyûb'dan, o da Muhammedü'bnü Sirîn'den, o da Ümmü Atıyye'den naklen haber verdi. Ümmü Atıyye şöyle demiş: Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza girdi; biz kızını yıkıyorduk. (Bunu görünce) şöyle buyurdular:

«Onu su ve sidrle üç def'â yahut beş def'â hattâ lüzum görürseniz daha fazla yıkayın. Sonuncuda kâfur yahut bir parça kâfur da katın. Yı­kamayı bitirdiğiniz vakit bana haber verin.»

Yıkama İşini bitirdiğimiz vakit kendisine haber verdik. Bize göm­leğini uzattı ve:

«Bunu kızıma iç gömleği yapın.» buyurdu.

 

37- (...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ye-zid b. Zürey', Eyyûb'dan, o da Muhammedü'bnü Sîrin'den, o da Hafsa binti Şirinden, o da Ümmü Atıyye'den naklen haber verdi. Ümmû Atıyye:

— «Biz, onun saçlarını tarayarak üç pelik yaptık.» demiş.

 

38- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den naklen rivayet etti. H.

Bize Ebü'r-Rabî' Ez-Zehrânî ile Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Hammâd rivayet etti. H.

Bize Yahya b. Eyyûb dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Uleyye rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi Eyyûb'dan, o da Muhammed'den, o da Ümmü Atıyye'den naklen rivayet ettiler. Ümmü Atıyye:

«Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve SellemTin kızlarından biri vefat etti.» demiş, tbni Uleyye hadisinde ise: -Bize Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geldi; biz onun (vefat eden) kızını yıkıyorduk.» de-miş; Mâlikin hadîsinde de: «Kızı vefat ettiği zaman Resûlüllah (Saİîalîdkü Aleyhi ve Sellem) yanımıza girdi...» dediği nakledilmiş; hadisi Yezîd b. Zürey'in, Eyyûb'dan, onun da Muhammed'den, onun da Üm-mü Atıyye'den naklen rivayet ettiği hadis gibi rivayet etmişlerdir.

 

30- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammâd, Eyyûb'dan, o da Hafsa'dan, o da Ümmü Atıyye'den yukar-ki hadîs gibi rivayette bulundu. Şu kadar var ki o:

«Üç yahut beş veya yedi yahut lüzum görürseniz bundan daha fazla (yıkayın; buyurdu)» demiştir. Hafsa da Ümmü Atıyye'den rivayetinde: «Başına üç pellk yaptık.» demiştir.

 

(...) Bize Yahya b. Eyyûb rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbni Uleyye rivayet etti. (Dedi ki): Bize Eyyûb dahî haber verdi. (Dedi ki): Hafsa da Ümmü Atıyye'den naklen şunları söyledi: «Ümmü Atıyye, Pey­gamber (Sallallahü aleyhi ve SeJiemj'in onu tek yıkayın; üç veya beş yahut yedi def'â (buyurduğunu) söyledi. Ümmü Atıyye biz, onun saçlarını tarayıp üç pelik yaptık» dedi.

 

40- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n-Nâkıd hep birden Ebû Muâvİye'den rivayet ettiler. Amr dedi ki: Bize Ebû Muâ-viye Muhammed b. Hâzim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Âsim-ı Ahvel, Hafsa binti Sîrin'den, o da Ümmü Atıyye'den naklen rivayet etti; Ümmü Atıyye şöyle demiş: Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi ve SeJleın)*in

kızı Zeyneb vefat ettiği vakit Resûlüllah (Sallalhhii Aleyhi ve Sellem), bize:

«Onu tek Yıkayın; üç veya beş def'â. Beşincide (suya) kâfur yahut bir parça kâfur koyun. Yıkadınız mı hemen bana bildirin.» buyurdular.

Biz de kendisine bildirdik. Bunun üzerine bize gömleğini verdi ve:

«Bunu, ona iç gömleği yapın.» dedi.

 

41- (...) Bize Amru'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ye-zîdü'bnü Hârûn rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hişâmü'bnü Hassan, Haf-sa binti Sîrîn'den, o da Ümmü Atıyye'den naklen haber verdi. Ümmü Atıyye şöyle demiş:

«Biz, kızlarından birini (in cenazesini) yıkarken Resûlüllah . Sah lallahü Aleyhi ve Sellevı) yanımıza geldi. Ve:

— «Onu, tek aded yıkayın; beş yahut daha fazla...» buyurdu.

Râvî bu hadisi de Eyyüb'la, Asım "in hadisleri gibi rivayet etti. Bu hadîsde şunu da söyledi: «Ümmü Atıyye: Saçlarım üç'e ayırdık; yan taraflarına birer pelik, alnına da bir pelik yaptık, dedi.»

 

42- (...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hü-şeym, HâÜd'den, o da Hafsa binti Sirîn'den, o da Ümmü Atıyye'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern), kızını (n cenazesini) yıkamayı kendisine emrettiği zaman, ona:

«Onun sağ taraflarından ve abdest yerlerinden yıkamaya başlayın.» buyurmuşlar,

43- (...) Bize Yahya b. Eyyûb ile Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ve Amru'n-Nâkıd hep birden İbni Uleyye*den rivayet ettiler. Ebü Bekir dedi ki: Bize İsmail b. Uleyye, Hâlid'den, o da Hafsa'dan, o da Ümmü Âtıyye'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sel­lem), kızını yıkamaları hususunda kadınlara: «Onu sağ taraflarından ve abdest yerlerinden yıkamaya başlayın!» buyurmuşlar.

Bu hadisi  Buhârî onbir tarîkden tahric etmiştir. Bunların bâzısı «Kitâbut-Tahâre- de; bir takımları da «Cenaze» bahsindedir. Onu bütün Kütüb-iS itte sahipleri -Cenaze* bahsinde muhtelif râvîlerden tarhîc etmişlerdir.

Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem)'in vefat eden kızı  Zeyneb  (Radıyallahü an/ra)'dır. Nitekim  Müs1im'in bir rivayetinde ismi tasrîh edilmiştir. Hz. Zeyneb,   Fahr-i Kâinat  (Sallalhhii Aleyki ve Sellem) ttattetevriYn et\ ^üyüV. kenmelerVdûT.

Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem), onu Ebû'l-Âs1bnü'r-Rabî1 ile evlendirmişti. Hz. Zeyneb'in ondan * A1i ve Ümâme isminde iki çocuğu dünyâya gelmiştir. Ümâme'yi, Resûlüllah (Sullallakii Aleyhi ve Sellem), Efendimiz pek severdi. Na­mazda kucağında taşıdığı bildirilen kız çocuğu Hz. Ümâme'dir. Hz. Zeyneb Hicret'in 8. yılında vefat etmiştir. Ekser-i ulemâdan rivayet edilen budur.

Bâzıları, o gün vefat eden kızının: Ümmü Gülsüm (Radı-yallahü anhâ) olduğunu söylemişlerdir. Hz. Ümmü Gülsüm, Osman b. Affân (Raâtyallahü anh) ile evliydi. Ebû Davud'un Ahmed b. Hanbel tarikiyle rivayet ettiği bir hadîsde Leylâ binti Kaanif: «Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kızı Ümmü Gülsüm vefat ettiği vakit onu yıkayanlar meyânında bulunuyordum. Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)"^. bize ilk ver­diği şey gömleği, sonra kaftanı sonra başörtüsünü, sonra da göğüs sargısı oldu...» demiştir. Ancak Münzirl bu hadîsin isnadında zayıf râvîlerden Muhammed b. İshâk bulunduğunu söyle­miştir. Râviler arasında meşhur olmıyan bir zât da vardır. Doğrusu o gün vefat eden Hz. Zeyneb 'dir. Çünkü  Ümmü  Gülsüm  (Radıyallahii anhâ), Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) Bedir'de bulunduğu sırada vefat etmişti.

tbnü'l-Kattân, Leylâ hadîsinin râvîleri arasında bulu­nan Nûh b. Hakîm'in meçhul bir kimse olduğunu; adaleti sü-büt bulmadığını söylemiştir.

Ulemâ, İbni Münzir'in Hz. Ümmü Gülsüm 'ün ve­fatı hakkındaki sözünü hatâ sayarlar. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bedir'de iken vefat eden kızı Ümmü Gül­süm  değil;  Rukiyye 'dir.

Gerçi Hz. Ümmü Atıyye 'nin Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'^ kerîmelerinden Ümmü Gülsüm 'ün cenazesini yı­kayanlar meyânında bulunduğu rivayet ediliyorsa da, bundan o gün vefat edenin Hz. Ümmü Gülsüm olması lâzım gelmez. Çün­kü Ümmü Atıyye (Radıyallahii anhâ) sahâbî kadınların en fa­ziletlilerinden biri olup; kadın cenazelerini yıkar, hastaları tedavi eder, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte gazalara gi­derek Gâzî'lerin yaralarını sarardı. Onunla birlikte yedi Gazada bu­lunduğu rivayet olunur. İsmi  Nüseybe 'dir.

Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Seilem)'in cenazeyi üç veya beş, lüzum görüldüğü takdirde daha fazla yıkamalarını emir buyurması: Yâ en az üç defa yıkanması lüzumuna yahut «tek aded» yıkamanın müstehab olduğuna işaret içindir.

Tek aded yıkamanı: ~,on haddi yedidir. Nitekim bir rivayette «yedi» olduğu tasrih Duyurulmuştur. Yalnız Ebû Dâvûd 'un bir rivayetinde «yedi defa yahut lüzum görürsen daha fazla yıka» bu-yurulmuştur. Bundan da: Tek olmak şartıyla yediden fazla yıkama­nın müstehab olduğu hükmü çıkarılmıştır. Çünkü fazla yıkamak, da­ha fazla temizliğe sebep olur.

İmam Ahmed b. Hanbel, yediden fazla yıkamayı mek­ruh görmüştür.

Ulemâdan İbni Abdilberr dahi: «Yediden fazla yıkana­cağına kaail olan kimse bilmiyorum.» demiştir.

Mârûdi  ise yediden fazla yıkamayı israf sayar.

Îbnü'l-Münzîr: «İşittim ki su vurulunca ölünün cesedi gevşermiş. Onun için ben yediden ziyâde yıkanmasını münâsip gör­mem.» demektedir.

Sidr: Nebg ağacı, demektir. Eskiden bu ağacın yaprakları temiz­likte sabun yerine kullanılırmış. Maamâfih  Tıybi'nin rivayetine göre, her yıkayışta suya «sidr» katmak icâb etmez. Müstehab olan, ilk yıkayışta sidr kullanmaktır.

1bni Tin. cenaze yıkarken suya sidr kullanmanın sünnet ol­duğunu, bu hususta «Hitmî» denilen nebatın da ayni vazifeyi gördü­ğünü; bunlar bulunmadığı takdirde onların yerine «üşnân» gibi gü­zel kokulu nebatlar kullanılacağını söylemiştir.

Avâm'ın yaptığı gibi sidr yaprağını suya atmanın bir mânâsı yoktur.

îmam Ahmed b. Hanbel bunu doğru bulmamış ve ka­bul etmemiştir. Meyyit'in cesedini sidrle ovarak, üzerine su dökmek de böyledir.

Ulemâdan bâzıları, her yıkayışta suyla beraber sidr kullanılaca­ğına kaail olmuşlardır. îmam Ahmed 'in mezhebi de budur. Çünkü Resûlüllah (SallaUahii Aleyhi ve Sellem)'i yıkarken üç defa gu-sül tekrar edilmiş; üçünde de su ile beraber sidr kullanılmıştır.

Son defada suya «kâfur» katılmasının hikmeti: Kâfur, cismi ka-tılaştırdığı, onun kokusundan sinekler kaçtığı içindir. Ayrıca onu kul­lanmak Melâike'y© ikram sayılır.

Hadîsde râvi, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kâfur mu, yoksa kâfûr'dan bir parça mı dediğinde şüphe etmiştir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltew,)'in sırtındaki elbisesini ve­rerek, kızının vücûduna sarılmasını emir buyurması, Âsâr-ı şerifesi ile teberrük olunmak içindir. Bunu bütün işler bittikten sonra ver­mesi: Elbise cesetten cesede geçerken araya fasıla girmemesi içindir. Sulananın eserleri ile teberrük hususunda asıl olan budur.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cenaze yıkarken sidr ve kâfur gibi güzel kokulu şeyler kul­lanmak müstehabdır. Ekser-i ulemâ misk kullanmayı dahî caiz gör­müşlerdir. Enes  ve  îbni  Ömer  (RadıyaUahü anh) üe Saîd ü' bnü'l-Müseyyeb  misk kullanmışlardır. Ömer (Radıycûlahü anh) ile Atâ' ile Hasan-1 Basrî onun lâşe olduğuna kaaildir-ler. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUetıı) Efendimizin tekfi­ninde misk kullanılması, onların bu kavlini reddeder.

Hanefii'ye ulemâsına göre: Erkeklere de, kadınlara da misk kullanmak helâldir.

2- Hadis-i şerif, kadın cenazelerini kadınların yıkaması, koca­larının yıkamasından efdal olduğuna delildir.

Hasan-ı Basri ile Sevrî, Şa'bîve EbüHanife' nin mezhebleri budur. Cumhûr-u ulemâ ile Eimme-i Se1ase denilen Mâlik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel bunun hilâfına kaaildirler. Evzâî ile İshak dahî onlarla be­raberdir.

3- Erkek elbisesinden, kadına kefen yapmak caizdir.

4- Kadının saçlarını tarayarak üç pelik örmesi müstehabdir. Yalnız  Hanefii'lere göre üç değil iki pelik örülür.

5- Cençzeyi tek âdetle yıkamak ve yıkarken sağ taraflardan başlamak müstehabdir.

6- Cenaze yıkarken abdest azalarından başlayarak, ona abdest aldırmak müstehabdir. Bâzıları  îmam  A'zam'm  -Cenazeye abdest aldırılmaz.» dediğini rivayet etmişlerse de, bu rivayet doğru değildir.   îmam  A'zam  böyle bir şey söylememiştir. Onun mez­hebine göre: Cenazeye abdest aldırılır. Yalnız mazmaza ve istinşâk yaptırılmaz.

7- Nevevi diyor ki: Ulemâdan bâzıları bu hadisle istidlal ederek: Cenaze yıkayan kimseye gusül lâzım gelmediğine kaail ol­muşlardır. Hadîsin bu hükme delâlet etmesi, ta'lim mevkiinde bulun­masıdır. Yâni cenaze yıkayan kimsenin yıkanması icâb etseydi: Re-sûlüllah (Saüallahii Aleyhi ve Sellem) onu ümmetine öğretirdi. Bizim mezhebimizle cumhur'un mezhebine göre: Cenaze yıkayan kim­seye gusûl vâcib değildir. Lâkin yıkanması müstehabdir. Hattabî: (Bunun vücûbuna kaail olan kimse bilmiyorum.)  demiştir. Fakat İmam   Ahmed   ile  îshâk'a  göre, cenaze yıkayan kimsenin abdest alması vâcibdir.  Cumhûr'a göre: Abdest almak dahi vâ­cib değil; müstehabdir...»

Fâide: Cenaze yıkamak Hanefii'lere göre sünnet ve icmâ' la vâcibdir. Sünnetden delilleri: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin:

«Müslümanın müslüman üzerinde altı hakkı vardır...! buyurması ve öldükten sonra yıkamasını da bu haklardan saymasıdır. Bu bâbda icmâ-ı ümmet de vardır.

Cenaze yıkamanın farz-ı kifâye olduğuna icmâ-ı ümmet bulun­duğunu  Nevevi  dahî nakletmiştir.

Cenaze" yıkamak, Hz. Adem A1eyhisse1âm'dan kalmıştır Abdullah b. Ahmed' in «Müsned»inde rivayet ettiği bir hadisde:

«Âdem Aleyhisselöm'ı Melekler yıkamış, kefenlemiş, kokulam iş ve me­zarını kazarak tâhd yapmışlar; namazını da kılmışlardır. Sonra kabrine gi­rerek onu yerleştirmişler ve üzerine kerpiç dizmişlerdir. Sonra kabirden çı­karak, üzerine toprak atmışlar ve: (Ey Benî Ademi İşte tutacağınız yol bu­dur.) demişlerdir.» buyurulmuştur.

Bu mânâda bir hadîsi  Beyhakî de rivayet etmiştir.

Cenaze yıkamanın sebeb-i vücûbu: Bâzılarına göre, hades [15]'dir. Çünkü ölüm, mafsalların gevşemesine sebebdir.

Irak ulemâsından bâzılarına göre, ölüm: Necaseti icâb eder. Çünkü insanın sair hayvanlar gibi akan kanı vardır. Onun için de su kuyusuna düşüp ölürse, kuyunun suyu pis olur. -Bedâyi» nâm eser­de: însan, Allah'ın bir ikramı olmak üzere ölmekle pis olmaz. Zira pis olsa öldükten sonra necis olduklarına hükmedilen şâir hayvanlar gibi yıkamakla temizlendiğine hükmedilemezdi.» deniliyor.

Hanbe1ii'lerden bâzılarına göre: Ölmekle insan pis olur ve yıkanmakla temizlenmez. Cenazenin kurulandığı peşkir v.s. dahî on­lara göre pis olur. Fakat bu kavil bâtıl ve icmâ'a muhâlifdir.

 

13- Ölenin Kefeni Hakkında Bir Bab

 

44- (940) Bize Yahya b. Yahya Et - Temini ile Ebû Bekir b. Şey-be, Muhammedü'bnü Abdillah b. Nümeyr ve Ebû Küreyb rivayet et­tiler. Lâfız Yahya'nındır. Yahya (bize haber verdi) tâbirini kullandı. Diğerleri «Bize Ebû Muâviye. A'meş'den, o da Şakîk'den, o da Habbâb b. Erât'dan naklen rivayet etti.» dediler. Habbâb şunları söylemiş: Biz, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte hak yolunda Allah'ın rızâsını taleb ederek hicret ettik. Ecrimiz de Allah'a vâcib oldu. Kimimiz ecrinden hiç bir şey yemeden (âhirete) göçüp gitti. Bunlardan biri Mus'ab b. Umeyr'dir. Bu zât, Uhut Harb'inde şehîd edildi de, bir kaftandan başka kendisim kefenliyecek şey bulunmadı. Kaftanı baş tarafına koyduğumuz vakit (aşağıdan) ayakları çıkar; ayaklarını koyduğumuz vakit de başı meydana çıkardı. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bu kaftanı başından aşağı koyun; ayaklarının üzerine de izhır otu atın.» buyurdular. Bâzımızın ise meyvesi kemâl bulmuştur. Onda onu devşirir.

 

(...) Bize Osman b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerîr rivayet etti. H.

Bize İshâk b. îbrâhîm de rivayet etti. (Dedi ki): Bize İsâ b. Yûnus haber verdi. H.

Bize Mincâb b. Haris Et - Temimi dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Alİyyü'bnü Müshır haber verdi. H.

Bize tshâk b. İbrahim ile tbni Ebî Ömer dahi rivayet ettiler. Bu râvîler hep birden tbni Uyeyne'den, o da A'meş'den bu isnâdla bu hadisin benzerini rivayet etmişlerdir.

Bu hadisi Buhârî -Cenâiz- bahsinin bir iki yerinde «Hic­ret», «Rukaak» ve «Megâzî» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Vesâyâ» da, Tirmizi «Menâkip» de, Nesâî dahi «Cenâiz» bahsinde muhtelif râvilerden tahric etmişlerdir.

«Ecrimiz de Allah'a vâcib oldu.» cümlesinden murâd: «Allah Te-âlâ vaad buyurduğu için vaadi mûcebince ecr-i mükâfaat vermek şer' an hak oldu.» demektir. Çünkü Allah'a hakîkatta hiç bir şey vâcib olmaz.

«Kimimiz ecrinden hiç bir şey yemeyip âhirete göçüp gitti.» yâ­ni dünyâda hiç bir şey edinmeye çalışmadı, dünyâ malı kazanmadı; kendini âhiret işlerine vererek âhiret nimetlerine bol bol nail olmaya çalıştı.

îşte bunlardan biri de Hz. Mus'abb. Umeyr'dir. Uhut Harbinde 40 küsur yaşında şehîd edilmiş, kendisini saracak kefenliği bile bulunmamış da, ayak uçlarına izhir otu örtmüşlerdi.

îzhir: Hicaz'da yetişen güzel kokulu bir nebâtdır. Hasır kamışına benzer; yalnız daha küçüktür. Kuruduğu zaman rengi beyazlaşır.

Buhâri'nin tahric ettiği başka bir hadîste şöyle denilmektedir: «Abdurrahman b. Avf bir gün yemeği ile geldi, kendisi oruç­luydu. (Söz sırasında) şunları söyledi: Mus'ab b. Umeyr şehid edildi. Hâlbuki benden daha hayırlı idi. Kendisi öyle bir elbise ile kefenlendi ki, başı örtüldümü ayakları açıkta kalır; ayakları örtülürse başı meydana çıkardı. —Zannederim şunu da söyledi:— Hamza (Râdiyallahü anh) şehîd edildi. Ona da bir elbiseden başka kefenlik bu­lunamadı. Hâlbuki benden daha hayırlı idi. Sonra önünüze alabil­diğine dünyâ nimetleri serildi. —Yahut şöyle dedi—: Dünyâ nimet­leri bize verildikçe verildi. Korkarız bize hayır hasenatımız peşin ve­rilmiş olmasın. Sonra ağlamağa başladı hattâ yemeği de bıraktı.»

Hz. Abdurrahman, cennetle müjdelenen zevattan olduğu hâlde tevâzuan Mus'ab (Râdiyallahü anhjnın kendinden daha ha­yırlı olduğunu söylemiştir.

Hamza (Râdiyallahü anh), Resülüllah (Stâlallahü Aleyhi ve Sellem) in amıcası ve süt kardeşidir. Kendisine «Esedullah» yâni «Allah'ın arslanı» denilir. Onun Müslüman olması ile İslâmiyet kuvvet bul-muşdur. Hz. Hamza Uhut Harbinde şehid düşmüşdür: Seyyidü'ş-Şühedâ lâkabını taşır. Faziletleri saymakla bitmez. Bu iki zâtın hâllerini andıktan sonra Hz. Abdurrahman' m ağlaması, ashâb-ı kiram'in hâllerine acıdığı ve dünyâya da­larak âhiret nimetlerinden ve derecelerinden bir hayli mahrum kala­cakları endişesindendir.

«Bâzımızın ise meyvesi kemâl bulmuştur; o da devşirir.» bu söz­de istiare vardır. Maksat: Kemâle eren meyva gibi dünyâ nimetleri kendisine verilmiş; onlardan bol bol istifâde ediyor, demekdir.

 

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- îbni Battal  bu hadîsle istidlal ederek: «Kefen dar gel­diği takdirde cenazenin başını örtmek, ayaklarını örtmekten evlâdır. Çünkü baş daha faziletlidir.» demiştir.

2- Hadisi şerif, ilk zamanlarda Müslümanların hâllerini bildir­mektedir.

3- Fakr-u zarurete ve onun doğurduğu sıkıntılara sabır etmek, insanı «Ebrâr» derecesine yükseltir.

4- Bir elbise cenazenin başı ile avret mahallini örtmeye kâfi gelmiyorsa, onunla yalnız avret mahalli örtülür; sair yerlerine güzel kokulu otlar konur. Çünkü avret mahallini örtmek hem hayât hem de memat hâlinrîe vâcibdir. Ona bakmak veya elle dokunmak haram­dır. Bundan yalnız karı koca müstesnadır. Yalnız bu izahat «cenaze­nin her yeri avrettir.» diyenlere göredir.

Hanefii'lere göre insan diri iken de, ölü iken de muhterem­dir. Binâlenaleyh kadınları erkeklerin, erkekleri ecnebi kadınların yı­kamaları helâl değildir. îmam Hasan, İbni Ziya d' in Ebû Hanife' den rivayetine göre: Cenaze hâl-i hayâtında olduğu gibi yeteri derecede bir elbiseye sarılır. Yâni avret yerlerini örtecek kadar elbise kâfidir. Zahiri rivayete bakılırsa avret-i galizasının bir parça bezle örtülmesi kâfidir. «El - Bed&yi'» nâm eserde: «Cenazenin avreti, bez parçasının altından, eline bir bez sarmak suretiyle yıkanır.» deniliyor. Bu izahâtdan anlaşılıyor ki:Hanefiî'lere göre, ölen kimsenin her yeri avret değildir. Onun avreti hâl-i hayatındaki avret yerleridir. Hâl-i hayâtında erkeğin avret mahalli göbekten dize ka­dardır; dizler avrete dâhildir. Memâm hâlinde dahî kaaide budur. Yalnız tahfif için avret-i galîzasını örtmek kâfi görülür. Sahih olan kavil budur;   İmam  Mâlik  de buna kaaildir.

5- Nevevî :   «Bu hadiste, kefenin terekeden çıkacağına ve sair borçlardan evvel nazar-ı ittibâra alınacağına delil vardır. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mus'ab (Radiyallahü anh) in elbisesi ile kefenlenmesini emir buyurmuş;  (borcu var mıydı, yok muydu?) diye sormamıştır. Böyle bir tek elbiseden başka malı olan kimsenin borçlu olması ihtimâlden uzak değildir...» diyor.

 

45- (941) Bize Yahya b. Yahya ile Ebû Bekir b. Ebî Şey be ve Ebû Küreyb rivayet ettiler. Lâfız Yahya'nındır, Yahya (Bize haber verdi) tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Ebû Muâviye, Hişâm b. Urve' den, o da babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti, dediler. Âişe şunları söylemiş.

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) SehûHyye denilen pamuk­lu üç parça beyaz Yemen bezi içine kefenlendi. Bunların içinde göm­lekle sarık yoktu. Hüle'ye gelince: Bunun Resûlüllah (Sallallahü Aley­hi ve Sellemje kefen yapmak için satın alınıp alınmadığında halk şüpheye düştüğünden hülle terk olundu. Ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beyaz pamuklu üç sehûliyye bezi içine kefenlendi.

Hülleyi Abdullah b. Ebi Bekir aldı. Ve:

  Ben, bu hülleyi kendime kefen yapmak için muaf aza edeceğim; dedi. Sonradan;

  Buna Allah Azze ve Celi, Peygamber'i için razı olsaydı, ona kefen yapardı; diyerek hülleyi sattı; parasını da tesadduk etti.

 

46- (...) Bana Aliyü'bnü Hucr Es-Sa'dî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Alîyub'nü Müshir haber verdi. (Dedi ki): Bize Hişâmub'nu Urve, babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti; Âişe şöyle demiş:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evvelâ Abdullah b. Ebî Bekr'e âid bir Yemen hüllesi içine sarılmıştı. Sonra hülle, ondan çıkarılarak, üç aded pamuklu Yemen suhûlü İçine ke­fenlendi. Bunlar meyânında gömlek ve sarık yoktu. Abdullah bu hülleyi kaldırdı ve onun içine ben kefenlenirim; dedi. Sonradan: Bunun içine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kefenlenmedi de, oen mi kefenleneceğim; diyerek onu tesadduk etti.

 

(...) Bize bu hadisi Ebû Bekir b. Ebi Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hafs b. Gıyâs ile İbni Uveyne, îbni İdris, Abde ve Vekî' ri­vayet ettiler. H.

Bize, bunu Yahya b. Yahya dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ab-dülazîz b. Muhammed haber verdi. Bu râvîlerin hepsi Hişâm'dan bu isnâdla rivayette bulunmuşlardır. Onların hadîsinde Abdullah b. Ebî Bekir kıssası yoktur.

 

47- (...) Bana İbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdül-azîz, Yezîd'den, o da Muhammed b. İbrahim'den, o da Ebû Seleme1 den naklen rivayet etti ki, Ebû Seleme şöyle demiş:

«Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem)in zevcesi Âişe'ye sordum;

  Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) kaç elbise içinde kefen­lendi? dedim. Âişe:

  Üç sehûl elbisesi içine; cevâbım verdi.

Bu hadîsi Buhârî «Cenaiz» bahsinin bir iki yerinde; Ebû Dâvûd, Nesâîveİbni Mâce «Cenâiz» bahsinde muh­telif râvilerden tahric etmişlerdir.

Resûlüllah (SaîlaUahii Aleyhi ve Sellemjin kaç parça elbise içine kefenlendiği ihtilaflıdır. Hadîslerin bâzılarında üç parça beyan Yemen bezi ile; diğerlerinde evvelâ bir hülleye, sonra o çıkarılarak üç parça beyaz  Yemen   bezine sarıldığı bildiriliyor.

Hülle: Bir cinsten olmak üzere izâr ve ridâ' yani üst ve alt elbise, demektir. Bu elbise Yemen  kumaşlarından yapılır.

Sehûl veya Suhûl: Pamuklu elbise, demektir.

Ebû Dâvûd' un -Sünen»inde rivayet ettiği bir hadisde Re­sûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve SeJIemjin «Hibera- deniler bir nev'i Yemen kumaşi ile kefenlendiği, sonra o elbise çıkarıldığı bildiriliyor.

Yine Ebû Davud'un «Sünen»inde buradaki rivayet bu­lunduğu gibi Ibni Abbâs' dan nakledilen başka bir rivayette üç Necrân elbisesi ile yâni iki elbiseden ibaret bir hülle ve içinde vefat ettiği gömleği ile kefenlendiği bildiriliyor.

Osman b. Ebî Şeybe: Resûlüllah (SallaHahü Aleyhi ve Sellcm) üç elbise ile yâni kırmızı hülle ve bir de içinde vefat ettiği gömlekle kefeni enmiştir, diyor.

Bezzâr'in rivayet ettiği bir hadîse göre: Resûlüllah tSallallahü Aleyhi ve Sclîenı) yedi parça kumaşla kefenlenmiştir. Bunların üçü se-hûl bezindendir. Bunlarla beraber gömlek, sarık, don ve altına yazılan bir de kadife vardır.

tbni Adiyy'in rivayet ettiği bir hadîste İbni Abbas {RadiyaUahü anhh Peygamber (SallaHahü Aleyhi ve Sellcrn) iki beyaz se-hûl kumaşı ile kefenlendi, demiştir.

Tirmiizî diyor ki: «Peygamber (SallaHahü Aleyhi ve SeJJern^ in kefeni hakkında muhtelif rivayetler vardır. Bunların içinde en sahih olanı  Hz. Aişe  hadîsidir»

Lügat ulemâsından Ezherî'ye göre; Sehûliyye: Yemen de bir yerin ismidir. Orada kumaş dokunur.

Sûhûliyye ise: Beyaz kumaş, demektir. Bâzıları «Sehûliyye» keli­mesinin Yemen'de bir yere mahsûs ism-i mensûb olduğunu; Suhû-üyye ise: Pamuklu kumaş, mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Hattâ «Sehûl: Yemen1 de bir kabiledir. Yemen elbiseleri bu kabileye nis-bet edilir; Sahi: Beyaz elbise, demektir, cem'i suhûl gelir.» diyenler de olmuştur.

Daha başka tefsirler yapanlar da vardır.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hanefiî'lere göre, erkekler hakkında «kefeni sünnet» üç parça bezden yapılır. Yalnız Hanefii'ye kitaplarında bu üç parçanın izâr, kamis ve lifâ fediye adlandırılması kâmîs hakkında bu hadîsle istidlallerine mânidir. Çünkü bu hadisde kamîs zikredilme-miştir.

İmam Şafii ile Ahmed b. Hanbel hadîsin zahiri ile amel etmişlerdir. Lâkin Câbir b. Semure (RadiyaUahü anh) m rivayet ettiği bir hadis Hanefiiler'e delil teşkil eder. Mezkûr hadîsde: Resûlüllah (SallaHahü Aleyhi ve Selîemh

«Üç parça elbise ile (yâni) kâmis, îzâr ve lifâfe ile kefenlendi.» denil­mektedir. Hadîsi îbni Adiyy «El - Kâmil» nâm eserinde rivayet etmiştir.

2- Babımız hadîslerinde  sarığın  terkedildiği  bildirilmektedir. Hanefiî kitaplarında «El-Mebsûd» nâm ederse «Ulemâmızdan bâzı­ları cenazeye sarık sarmayı kerîh görmüşlerdir. Zira bununla kefen­lik adedi çift olur. Diğer bâzıları ise sarığı müstahsen addetmişlerdir. Bunların delili:   îbni  Ömer   (Radiyallahü anh)m oğlu Vâkıd'ı beş parça esvab ile kefenlemiş olmasıdır. Bu beş parça: Kamîs, sarık ve üç lifâfeden ibarettir. Sangı çenesinin altından geçirerek sarmıştır.»

3- Nevevî diyor ki: «Gerek bu hadîs, gerekse bundan önceki Mus'ab hadisi, cenazeyi kefenlemenin vâcib olduğuna delâlet et­mektedirler. Bu hususta Müslümanların icmâ'ı vardır. Ölen kimsenin malı varsa techüz-i tekfini -malından yapılır; malı yoksa ölen kim­senin nafakası kime aitse, techüz-i tekfini de ona ait olur. Böylesi de bulunmazsa,   Bey t ü'l-MâF den verilir. Beytü'l- Mâl  de yoksa, Müslümanlar üzerine vâcib o3ur. Artık hükümdar bunu zen­ginlerden ve münâsip gördüğü kimselerden alır.»

4- Kefenliğin beyaz olması müstehabdır. Bu hususta bütün ule­mâ müttefikdirler. Renkli elbiseden kefenlik yapmak mekruhdur.

 

14- Cenazenin Örtülmesi Babı

 

48- (942) Bize Züheyr b. Harb ile Hasenü'l - Hülvânî ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. Abd (Bana haber verdi.) tâbirini kullandı. Ötekiler: «Bize Yâkûb, —ki îbni İbrahim b. Sa'd'dır.— rivayet etti.» dediler. Yâkûb: Bize babam, Sâlih'den, o da İbnİ Şihâb'dan naklen ri­vayet etti. Ona da Ebü Selemete'bnü Abdirrahmân, Ümmü'l - Müzmi­nin Aişe'nın şunları söylediğini haber vermiş, demiş;

«Resülûllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)- Vefat ettiği zaman (Hibara) denilen bir Yemen kumaşı ile örtüldü.»

 

(...) Bize, bu hadîsi İshâk b. İbrahim ile Abd b .Hu mey d dahî ri­vayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdurrazzâk haber verdi. (Dedi ki): Bize Ma'mer haber verdi. H.

Bize Abdullah b. Abdirrahmân Ed - Dârimî de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû'l- Yemân haber verdi. (Dedi ki): Bize Şuayb, Zührî' den tamamen bu isnâdla haber verdi.

Bu hadîsi Buhârî «Libâs» bahsinde, Ebû Dâvûd «Cenâiz» de; Nesâi de «Kitâbû'l - Vefat- da muhtelif ravîlerden tahric etmişlerdir.

Hibera: Yemen kumaşlarından bir nev'i kumaştır. Dâvûdi'ye göre rengi yeşildir. Bu kumaşı Resülûllah (Sallallahü Aleyhi ve SeJ-\em) çok severmiş. Zîra cennetliklerin giyecekleri elbise bu kumaştan olacakmış. Onun için de kefenin mezkûr kumaştan yapılması müste-habdır. Beyaz renkli olanı daha makbuldür.

Hibera: Pamuktan dokunur.

Hadisi şerif: Cenazeyi örtmenin müstehab olduğuna delâlet et­mektedir. Bu husûsda ulemâ müttefikdirler. Örtmenin hikmeti: Av­ret mahallinin açılmasını önlemektir.

Nevevî diyor ki: «Ulemâmız, cenazenin üstüne örtülen ör­tünün baş tarafı toplanarak, başının altına; ayak ucu dahî ayaklarının altına bükülerek açılması önlenir, demişler; cenazenin üzerindeki el­bise çıkarıldıktan sonra örtüleceğini söylemişlerdir.»

 

15- Ölen Kimsenin Kefenini Güzel Yapmak Hususunda Bir Bab

 

49- (943) Bize Hârûnu'bnu Abdillâh ile Haccâcu'bnu Şâir ri­vayet ettiler. Dediler ki: Bize Haccâcu'bnu Muhammed rivayet etti. (Dedi ki): îbni Cüreyc, Bana Ebû'z-Zübeyr haber verdi; o da Câbir b. Abdillâh'ı şöyle rivayet ederken işitmiş; dedi: Bir gün Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okumuş. (Hutbe esnasında) asha­bından bir zâtın vefat ederek, kifayetsiz bir kefene sarıldığını ve ge­celeyin defnedildiğini söylemiş. Müteakiben namazı kılınmadan ge­celeyin cenaze defnedilmesini menetmiş: ancak insanın buna mecbur kalmasını müstesna saymış ve:

«Biriniz dîn kardeşini kefenlediği vakit, onun kefenini güzel yapsın.» buyurmuşlar.

Geceleyin cenaze defnedilmenin nehiy buyurulması, bâzılarına göre: Geceleyin onu teşyi'e ve namazım kılmaya pek az kimseler ge­lebileceği içindir. Gündüzün defnedilirse bittabi cemâat kalabalık olur. Ulemâdan bâzıları ashâb-ı kiram işe yarayacak kefenlik bulamadık­ları için cenazelerini geceleyin defnederdiklerini söylemişlerdir. Zira karanlık olduğu için geceleyin kefenin iyisi kötüsü seçilemez.

Hadîs-i şerifin evveli ile âhiri bu kavli te'yid etmektedir. Onun için Kaadi îyâz: «Her iki illet sahihdir. Zahire bakılırsa Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeJlem) bunların ikisini de kastetmiştir. Nitekim ulemâdan bunu söyleyenler vardır.» diyor.

Kaadî îyâz'in iki illet'den muradı: Geceleyin cenazeye iş­tirak edenlerin azlığı ile, işe yarayacak kefenlik buîunamamasıdır.

Resülûllah (Sallallahii Aleyhi ve SellemYin mecburiyet hâlini istis­na etmesi, zarurette geceleyin cenaze defninde beis olmadığını gös­terir. Bu mes'ele ulemâ arasında ihtilaflıdır.

Hasan-ı Bsri bu hadîsle istidlal ederek geceleyin ce­naze defnini mekruh görmüştür. Yalnız zaruret hâli müstesnadır.

Cumhûr-u ulemâ' ya göre: Geceleyin cenaze defni mekruh değildir. Delilleri Hz. Ebû Bekir i!e Selef den bir cemâatin geceleyin defnedilmeleri ve buna kimsenin itiraz etme­mesidir. Bir delilleri de: Mescid-i Nebevî'yi süpürüp temizleyen zâtın geceleyin defnedildiğini bildiren hadîstir. Mezkûr hadîste ResûlÜUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in o zâtı sorduğu; ashâb-ı ki­ramın: «O geceleyin vefat etti de, biz de geceleyin defnettik.» cevâ­bını verdikleri, bunun üzerine: «Bana da haber etseydiniz ya...!" bu­yurduğu; ashabın karanlıktan dolayı haber veremedikleri için özür beyân ettikleri bildiriliyor.

ResûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ashâb'a bir şey dememiş; yaptıklarına itirazda bulunmamıştır. Şayet geceleyin cenaze defni mekruh olsaydı, bunu beyân ederdi.

Cumhûr, babımız hadisi için: «Bu hadîsdeki nehy, sırf gece­leyin cenaze defnetmek için değil cenaze namazı kılınmadığı içindir. Yâni geceleyin cenaze defnini ya namazı kılınmadığı için yahut na­maz kılanların adedi az olacağı veya kefen hususuna ihtimam göste-riîemeyeceğindendir. Bunların hepsinden dolayı nehy buyurmuş ol­ması da ihtimâl dahilindedir.

Kerahet vakitlerine gelince; Güneş doğarken, zevalde iken ve ba­tarken cenaze namazı kılmak ve cenaze defnetmek ulemâ arasında ihtilaflı bir mes'eledir.

Hanefii1lerle. Ley s" e göre: Kerahet vakitlerinde cenaze namazı kılmak ve cenaze defnetmek mekrûhdur.

Şafii' lere göre: Mekruh değildir. Meğer ki hiç bir sebep yok­ken bu işi bile bile kerahet vaktine bırakmış ola.O takdirde mekruh işlemiş olur.

İmam Mâlik' den rivayet olunduğuna göre, kerahet va­kitlerinde cenaze namazı kılınamaz. Ancak bir iztırâr karşısında kılı-nabilir. .

Ulemânın beyânına göre: Kefen mes'lesine ihtimam göstermek ve kefeni güzel yapmaktan murâd: «Kefenin en nefis ve pahalı ku­maştan yapılması» değil; temizliği, kesafeti ve vücûdu örtmesidir. Zi­ra pahalı kumaştan kefenlik yapmak israftır. Bilcümle umurun en hayırlısı ortası olduğuna göre, kefenliği de orta kumaştan seçmek en dnğru bir haıekettir. Bir kimsenin sağlığında giydiği elbisesi hangi nev'i kumaştan ise, kefenliği de o nev'iden olmalıdır. Çok pahalıya saldırmak veya pek ucuza inmek doğru değildir.

 

16- Cenazeyi Acele Götürme Babı

 

50- (944) BizeEbû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb hep birden îbni Uyeyne'den rivayet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize Süf-yân b. Uyeyne, Zührî'den, o da Saîd'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallalîahiİ Aleyhi ve SellemYden naklen rivayet etti; şöyle buyurmuşlar:

«Cenazeyi sür'atli (ce) götürün. Eğer. cenaze iyi İse (netice) hayırdır. —İhtimâl— Bir an evvel onu (kabirdeki) hayır ve sevabına ulaştırmış olur­sunuz, dedi. Şayet cenaze sâlih bir kimse değilse, (netice) şerrdir. Bir an evvel onu omuzlarınızdan atmış olursunuz.»

 

(...) Bana Muhammed b. Râff ile Abd b .Humeyd hep birden Ab-durrazzâk'dan rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Ma'mer haber verdi. H.

Bize Yahya b. Habib de rivayet etti. (Dedi ki»: Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ebî Hafsa rivayet etti. Bu her iki râvi Zührî'den, o da Saîd'den, o da Ebü Hüreyre'den, o da Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYden naklen rivayette bulunmuş­lardır. Şu kadar var ki Ma'mer hadîsinde; «Ebû Hüreyre'nin bu hadî­si ancak merfû olarak rivayet ettiğini biliyorum, dedi.» ibaresi vardır.

 

5l- (...) Bana Ebû't-Tâhir ile Harmeletü'bnü Yahya ve Hâ-rûn b. Said EI-Eylî rivayet ettiler. Hârûn (Bize rivayet etti.) tâbirini kullandı. Ötekiler: «Bize, İbni Vehb haber verdi.» dediler. İbni Vehb: Bana Yûnus b. Yezîd, İbni Şihab'dan naklen haber verdi, demiş. îbni Şihâb: Bana Ebû Ümamete*bnü [16] Sehl b. Huneys, Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti, demiş. Ebû Hüreyre (de): Ben, Resûlüllah (SaUal-lahii Aleyhi ve Sellc-nı^U

«Cenazeyi sür'atli (ce) götürün. Eğer sâlih bir kimse ise onu hayıra yaklaştırmış olursunuz, böyfe değilse (netice) kötüdür; onu boyunlarınız­dan atmış olursunuz.» buyururken işittim, demiş.

Bu hadisi Buhârî, Ebû Dâvûd. Tirmizî, Nesaî ve îbni Mâce «Cenaze» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadisi şerîfdeki «Süratli götürün.» emrinden murâd: Hızlı hızlı yürümek değil, mu'tedil yürüyüştür. Zira şiddetle hızlı yürümenin memnu olduğunu bildiren rivayetler vardır. Buradaki sür'atdan orta derecedeki hafif sür'at kastedilmiştir. Nitekim İbniEbîŞeybe' nin «Musannef-inde rivayet ettiği Abdullah b. Amr ha­dîsi de bunu gösterir. Mezkûr hadîsde beyân edildiğine göre Hz. Amr'a babası vasiyette bulunmuş ve: «Beni tabut üzerinde taşıdı­ğın zaman sür'atle yavaş arasında; orta bir yüryüş yap. Hem cena­zenin arkasından git. Çünkü cenazenin ön tarafı meleklere, arka ta­rafları da Beni Âdem'e  mahsûsdur.» demiştir.

Bâzılarına göre, buradaki acele emrinden murâd: Bir kimsenin öldüğünü yüzde yüz anladıktan sonra teehüz-i tekfini ve defni husu­sunda sûr'at göstermektir. Ancak Nevevi bu kavlin bâtıl ve merdût olduğunu söylemiştir. Zira ashâb-ı kiram' dan Fâlhatü'bnü Berâ' hasta olmuş, Peygamber (Salhlîahü Aleyhi ve Selîcrul kendisini dolaşmağa geldiğinde:

«Ben, Tâlha'ntn başına ölümden başka bir şey geldiğini görmüyorum. Binaenaleyh onun öldüğünü bana haber verin. Hem acele davranın. Çünkü bir müslüman cenazesinin ailesi arasında hapsedilmesi doğru değildir.»

buyurmuştur.

Bu hadîsi EbûDâvûd, Huseynb. Vahva h'dan ri­vayet etmiştir. Bu zât ensârdan olup, sohbet şerefine nail olduğu söylenir.

Buhârî1 de bu hususta Hz. Ebû Said-i Hudri'den şu mealde bir hadîs-i şerîf rivayet olunmuştui: Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'-

— «Cenaze tabuta konup da, erkekler onu omuzlarına yüklendikleri vakit, eğer sâlih bir kimse ise: Beni (kazandığım hayır ve sevalara) çabuk ulaştırın, der. Sâlih bir kimse değilse: Vay başıma gelene bu cenazeyi nereye götürüyorsunuz? diye feryâd eder. Onun sesini insandan maada her şey işitir, insan da işitse mutlaka düşüp bayılırdı;» buyurdular.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cenaze naklinde sür'atlice davranmak gerekir. İbni Kudâme  buradaki emrin ulemâ arasında hilâfsız istihbâba de­lâlet ettiğini söylemiştir. Yalnız  İbni Hazm  acele davranma­nın vâcîb olduğuna kaaildir. Selef-i sâlihin' den bâzıla­rının cenazeyi süratle taşımayı kerih gördükleri rivayet olunursa da, bu kerahet cenazenin patlamasına sebep olacak derecede ifrâd gös­termeye hamlolunabilir.

Ulemâdan bâzılarına göre: Hadîsdeki sür'at emrinden murâd, ke­limenin hakikatidir.

Selef-i sâlihin' den bâzıları ile Hanefi i'lerin kavli de budur. Bittabii onlarca da cenazeyi sarsıp, patlamasına se-beb olabilecek derecede şiddetli yürümek doğru değildir.

Beyhaki «El - Ma'rife» nâm eserinde İmam Şafiî' nin {Cenazeyi sür'atle götürmek mûtad yürüyüşden biraz fazla yürümek­le olur. Şiddetli sür'at mekrûhdur.) dediğini nakleder. Hanefii'lerin sür'atlice yürütmekten maksatları da bundan ibarettir.

2- Ölüm tahakkuk eder etmez cenazenin defnine şitâb etmek müstehâbdır. Bâzı hastaların ölüp ölmediği güç anlaşıldığı için bu cih-hete dikkat etmek gerekir. Hattâ  îbni  Beziz e' den nakledi­len bir rivayete göre, bir kimsenin ölüp ölmediğini iyice anlamak için bir gün bir gece beklemek icâb eder.

3- Hiç bir işe yaramayan tembellerle düşüp kalkmaktan, sulâ-hâdan gayri kimselerle sohbette bulunmaktan kaçınmak îcâb eder.

Nevevî diyor ki: «Cenazenin arkasında yürümek, önünde yü­rümekten efdaldır; diyenler bu hadîsle istidlal ederler. Bu kavil Hz. Alî b. Ebi Tâlib' den rivayet olunur. Evzâiile Ebû Hanifenin mezhebleri de budur. Sahabe ve Tabiin' in cumhur ile îmam Mâlik, İmam Şafii ve di­ğer ulemânın ekserisine göre cenazenin önünde yürümek daha fazi­letlidir. Sevr1 ile bir taifeye göre ise cenazenin arkasında yürü­mekle önünde yürümek müsavidir.

5- Hads-i şerif, kabir hayâtına, iyi ve kötü amellerin kabirde görüleceğine de delildir.

 

17- Cenaze Namazı Kılmanın ve Cenaze Arkasından Yürümenin Fazileti Babı

 

52- (945) Bana Ebû't - Tâhir ile Harmeletü'bnü Yahya ve Hâ rûn'bnü Saîd El - Eylî rivayet ettiler. Lafız Hârûn ile Harmele'nîndir. Hârûn (Bize rivayet etti.) tâbirini kullandı. Ötekiler: (Bize tbni Vehb demiş ki): Bana Yûnus, tbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Abdurrahmân b. Hürmüz El - A'rac rivayet etti ki, Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Her kim namazı kılınıncaya kadar cenazenin yanında bulunursa, ona bir kîrât ve her kim cenaze defnedil inceye kadar yanında bulunursa, ona İki kîrât sevap vardır.» buyurdular.

— Bu İki kırat nedir? diye soranlar oldu; Resûlüllah (Saîîalîahü Aleyhi ve Sellem)

  «İki büyük dağ gibidirler.» cevâbını verdi.

Ebû't - Tâhir hadisi burada bitti. Ötekiler şunu da ziyâde ettiler: «İbni Şihâb (Dedi ki:) Salim b. Aüdillâh b. Ömer şunları söyledi: îbni Ömer Cenazenin namazını kılar, sonra oradan ayrılırdı. Ebû Hürey-re hadîsini duyunca:

  Vallahi pek çok kıratlar kaybettik, dedi.»

 

(...) Bize, bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize AbdüTa'lâ rivayet etti. H.

Bize İbni Râfi' ile Abd b. Humeyd, Abdurrazzâk'dan rivayet etti­ler. Abdül'a'lâ ile Abdurrazzâk'ın ikisi birden Ma'mer'den, o da Zührî1 den, o da Saîdü'bnü'l - Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Pey­gamber (Sallaüahü Aleyhi ve SeHemjden naklen (iki büyük dağ) sözüne kadar rivayette bulunmuşlar, daha sonrasını zikretmemişlerdir. Abdü'l a'lâ'nın hadîsinde (cenazenin vazifesi görülünceye kadar.), Abdur-razzâk'ın hadîsinde ise: -Cenaze lâhde konuluncaya kadar.» İfâdeleri vardır.

 

(...) Bana Abdülmelik b. Şuaby b. Leys rivayet etti. (Dedi ki): Ba­na, babam, dedemden rivayet etti. Demiş ki: Bana Ukayl b. Hâlid, İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti ki, şöyle demiş: Bana bir takım adamlar, Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Salhllahü Aleyhi ve SeMew)*den naklen Ma'mer'in hadîsi gibi rivayette bulundular. Ebû Hüreyre:

«Cenaze defnedilinceye kadar onun arkasından gidene de» demiş.

 

53- (...) Bana Muhammedü'bnü Hatim rivayet etti. (Dedi ki): Bize, Behz rivayet etti. (Dedi ki): Bize Vüheyb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Süheyl, babasından, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve SeHern/den naklen rivayet etti ki, şöyle buyur­dular:

«Her kim bir cenazenin namazını kılarda arkasından gitmezse o kim­seye bir kîrât arkasından giderse iki kîrât (sevap) vardır.»

  -Bu iki kırat nedir? diye soranlar oldu; Resûlüllah (Sallallahü

Aleyhi ve Sellem)'-

  «Küçüğü Uhut Dağı kadardır.» buyurdular.

 

54- (...) Bana Muhammedü'bnü Hatim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Said, Yezîd b. Keysân'dan rivayet etti. (Dedi ki): Bana Ebû Hâzim, Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sel-Icm )'den naklen rivayet etti; Efendimiz şöyle buyurmuşlar:

«Her kim bir cenazenin namazını kılarsa, ona bir kîrât; bakrine konu­luncaya kadar arkasından giderse iki kîrât (sevap) vardır.»

(Râvî Ebû Hâzîm diyor ki): Ben:

— Yâ Ebâ Hüreyre bu iki kırat nedir?» dedim;

«Uhut dağı gibidir.» cevâbını verdi.

 

55- (...)  Bize Şeybân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerîr yâni İbni Hâzim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Nâfi1 rivayet etti. (Dedi ki): İbni Ömer'e:

  Ebû Hüreyre: Ben Resûlüllah (SdlaÜahü Aleyhi ve Sellem)i «Her kim bir cenazenin arkasından yürürse, ona bir kirât ecir vardır.»

buyururken işittim, diyor; dediler. İbni Ömer (Artık) Ebû Hüreyre de bize hadis rivayet etmekte çok oluyor; dedi ve Âişe'ye birini gön­dererek (bu meseleyi) sordurdu. Âişe, Ebû Hüreyre'yi tasdik etti. Bu­nun üzerine îbni Ömer:

  Vallahi biz pek çok kıratlarda kusur ettik, dedi.

 

56- (...) Bana Muhammet! b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize, Abdullah b. Vezîd rivayet etti. (Dedi ki):Bana Hayve rivayet etti. (Dedi ki): Bana Ebü Sahr, Yezîd b. Abdillâh b. Kuseyt'den naklen rivayet etti, ona da Dâvûd b. Âmir [17]b. Sa'd b. Ebî Vakkaas, babasından naklen rivayet etmiş ki, babası Abdullah b. Ömer'in ya­nında oturuyormuş. Birden Maksûre'nin sahibi Habbâb(18) çıka gel­miş. Ve:

— Yâ Abdallah b. Ömer! Ebû Hüreyre'nin ne söylediğini işitmiyor musun? (Baksana) Resûlüllah (SalhHahü Aleyhi ve SeHcvı^i--

«Her kim cenaze ile birlikte onun evinden çıkar da; namazını kılar, son­ra defnedüinceye kadar cenazenin arkasından giderse, o kimseye iki kırat ecir vardır. Her bir kırat Unut Dağı kadardır. Cenazenin namazını kılıp da, dönen kimseye ise Uhut Dağı kadar bir ecir vardır.» buyururken işitmiş: demiş. Bunun üzerine İbni Ömer Habbâb'ı Ebû Hüreyre'nin söyledik­lerini sorarak, gelip kendisine haber vermek için Âişe'ye göndermiş. İbni Ömer mescidin çakıllarından bir avuç almış, onları elinde evirip çeviriyormuş. Nihayet elçi dönüp gelmiş ve Âişe'nin: «Ebü Hüreyre doğru söylemiş.- dediğim bildirmiş. Bunun üzerine îbni Ömer elin­deki çakılları yere vurarak:

«Vallahi biz bir çok kıratlarda kusur ettik.» demiş.

 

57- (...) Bize Muhammedü'bnü Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya yâni İbni Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be rivayet etti. (Dedi ki): Bana Katâde, Salim b. Ebî'l-Ca'd'dan, o da Ma'dân b. Ebî Tâlhate'l-Ya'meri'den, o da Resûlüllah (SaUallahii Aleyhi ve SeHem" in azatlısı Sevbân'dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (SaUallahii Aleyhi ve SeJlem)--

«Her kim bir cenazenin namazını kılarsa, o kimseye bir kirât; defninde bulunursa iki kırat (sevap) vardır. Kîrâî: Unut Dağı kadardır.» buyurmuşlar.

 

(...) Bana İbni Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muâzü'bnü Hi-şâm rivayet etti. (Dedi ki): Bana babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbnü'l - Müsenna rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Ebî Adiyy, Saîd'den naklen rivayet etti. H.

Bana Züheyrü'bnü Harb da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebân rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi bu is-nâdla, bu hadîsin mislini Katâde'den rivayet etmişlerdir. Said ile Hi-şâm'ın hadislerinde:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e kîrât soruldu da; — Uhut Dağı gibidir; buyurdular.» ibaresi vardır.

Hz. Âişe hadîslerini Buhârî, Nesâî ve ibniMâce; Ebû Hüreyre hadîsini dahî Ebû Dâvûd, Tirmizi ve keza Nesâî ile İbni Mâce muhtelif râvîler-den tahrîc etmişlerdir.

Bu bâbda Hz. Sevbân hadisinden maada Berâı R(î-diyalîahii mıh) ile Abdullah b. Mugaffe1 ve Ebû Saîd-i Hudrî, Übeyy b. Kâ'b ve İbniÖmer (Radiyalhhü anhiivı) hazerâtından da rivayetler vardır.

Berâ' ile Abdullah b. Mugaffel hadislerini Nesâî:

Ebû   Saîd-i  Hudrî  hadîsini  İbni  Ebû   Şeybe;

Ubeyy b. Kâ'b (Radiyallahü anlı) hadîsini İbni Mâc e tahrîc etmişlerdir. Rivayetlerin hepsi hemen hemen ayni hükmü ifâde etmektedirler.

Kirmânî'nin beyânına göre, kîrâd: Yarım dânık, demektir. Dânık: Dirhemin altında biridir. Fakat burada ondan mûrâd: Nasipdir.

Bâzıları: «Kirât, dinâr'ın cüzlerinden bir cüz olup, ekseri mem­leketlerde dinâr'ın onda birinin yansıdır.» derler.

Şam' lılara göre, kîrât: Dirhemin yirmidört cüz'ünün biridir. Bâzıları: «Kîrât, dirhem'in altıda birinin yarısıdır.» demiş; bir takım­ları burada ondan bu gibi mikdârlar kastedilmeyip, Allah indinde malûm olan cüzlerden bir cüz murâd edildiğini: Peygamber (Salhllahü Aleyhi ve Se//em)'in onu Uhut Dağı ile temsil ederek anlatmağa çalış­tığını söylemişlerdir.

Tıybi'ye göre «Uhut Dağı gibi» tâbiri, kîrât'in tefsiri değil; maksadın izahıdır. Bu hadîsden murâd: Cenazeye iştirak eden kimse sâde namaz kılmakla iktifa ederse bir, defnine de iştirak ederse iki ecir nasiple döneceğini anlatmaktır.

Bu rivayetlerde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcnı]'ir} sevap miktarını kıratla ifâde etmesi, o zamanlar ekseriyetle muamelat ki-râtla yapıldığı içindir. Bu sebeple kîrât lâfzı bir çok hadislerde vârid olmuştur. Bunların bazıları mâruf olan kirât mânâsına alınmış, bir ta­kımları da cüz mânâsına hamledilmiştir.

İki kirâtın iki büyük dağ gibi olmakla temsil buyurulması istiare tariki iledir. Maamâfih hakikat murâd edilmiş olması da mümkündür. Bu takdirde Teâlâ Hazretleri kıyamet gününde bu gibi zevatın amellerini mücessem bir şekilde halk edecek ve her kirâtın büyüklüğü Uhut dağı kadar olacak demektir. Uhut dağı ile temsil dahi muhatapların ekserisi onu gerektirdiği gibi bildik!erindendir.

Bâzıları:  «Uhut dağı ile temsil,  Resûlüllah  (Sallaîlahii  Aleyhi ve Sellem)

Uhut, bizi seven bir dağdır; biz de onu severiz; buyurduğu içindir.» de­mişlerdir. Büyüklüğünden dolayı onunla temsil yapıldığını söyleyenler de vardır.

Hz. İbni Ömer'inEbû Hüreyre çok oluyor...» sözünden muradı: Kirmâni'ye göre: Ya ecri söylemekte yahut hadîs rivayeti husûsundadır. Çok hadîs rivayet, ettiği için bu bâbta ri­vayeti karıştırmış olacağından korkmuştur. Yoksa «Ebû Hüreyre işitemediği bir şeyi rivayet etmiştir.» demek istememiştir. Zira her ikisinin de pek yüksek mertebelerde bulunmaları, onlar hakkında böyle Şeyle düşünmeye manîdir. Rivayete göre Ebû Hüreyre mes'eleyi duyunca İbni Ömer'e gelmiş; birlikte Hz. Aişe'nin huzuruna giderek tahkîkaatta bulunmuşlar; Âişe J\adiyallahü ahu) bu hadîsi Peygamber [SaîIaUuhıı Aleyhi \c SelîevO'den işittiğini onlara da söylemiş. Bunun üzerine Ebû Hüreyre, İbni Ömer'e dönerek »Beni Peygamber {SulhUahii Aleyhi ve Sc/Zem^den ne kırda ağaç dikmek, ne de çarşıda alışveriş yapmak meşgul etmiştir. Bütün işim gücüm onun verdiği lokmayı yemek ve öğrettiğini bellemektir.» demiştir.

İbni Tin diyor ki: «îbni Ömer bundan gussa etmiş değil; Ebû Hüreyre' nin yanıldığından korkmuştur. Yahut kendisine Ebû Hüreyre' nin bu hadîsi merıû olarak rivayet ettiği nakledilmemiş de, onu kendinden söylüyor sanmış ve reddet­miştir.»

İbni Ömer' in: «Vallahi biz bir çok kirâtlarda kusur ettik.» demesi: Bir çok cenazelerin defninde bulunmadığına işarettir.

Acaba iki kîrât sevap mücerred cenazeyi kabre indiımeUle hâsı! olur mu, yoksa de'.n işi bitip de, sıra kabrin üzerine toprak atmaya geldikte mi yahut kabristanda yapiacak işler tamâmiyle bittikten son­ra mı verilecektir? Babımız rivayetleri hatıra gelen bu husûsâtın her birini mevzubahis etmişlerdir. Rivayetlerin bâzılarında iki kîrâtın ne­den ibaret oMuğunu kimin sorduğu beyân edilmernişse de. Ebû Avâne'nin rivayetinde soranın b'/zât Ebû Hüreyre. ce­vap verenin de Resülüllah (Salhtllalui Aleyhi ve Scllem] olduğu beyân edilmiştir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hz.  Ebû  Hüreyre,  hadis  belleme  hususunda  te­mayüz etmiş bir zâttır.

2- Ulemânın biribirlerine reddiyede bulunmaları ve bir âlimin bilmediği bir şey'i istigrâbla karşılaması yeni bir iş değildir.

3- Bir hadisi veya mes'eleyi iyi bilen bir kimse, onu bilmeyen­lerin inkârına ehemmiyet vermemelidir.

4- Bu rivayetler, ashâb-ı kirâm'ın ilimde bağhusûs Hadis-i Ne­beviyi tesbit ve tahrîr babında son derece titiz davrandıklarına delildir.

5- Yine bu rivayetler  Hz.   Abdullah  b.   Ömer' in ilme ne derece haris bir fâzıl-ı muheterem; amel-i sâlih'e ne derece gönülden bağlı bir âbid-i kâmil olduğuna delildir.

6- Bu rivayetler, cenazenin ardından yürümeyi müstehab 'gö­renlere delildirler. Zira ittibâ'm hakikati arkadan yürümekle olur.

İbni Dakîk'i-îd: «Cenazenin önünde yürümeyi ter­cih edenler, buradaki ittibâ'ı, ittibâ'-ı mâneviyye yanı beraberlik mânâsına hamletmişlerdir ki, cenazenin önünde ardında ve yanıbaş-larmda yürümeye şâmildir.» diyorsa da, bu söz bir tahakkümden iba­rettir. Zira gerek lûgatta, gerekse örf-ü âdette ittibâ' arkasından yü-rümekden ibarettir.

7- HacUs-i şerif, cenazeye İştirake ve bu yüzden Allah Teâlâ'nın vereceği sevaplara teşvik ve tembîhdir.

8- Ameller ya vezin nisbetinde yahut da cisim şeklinde takdir olunacaklardır.

9- Bir kimsenin hatırından geçen bir mes'eleyi sorması caizdir.

 

18- Bir Kimsenin Cenazesini Yüz Kişi Kılarsa O Kimse Hakkında Şefaatlarının Kabul Edileceğine Dair Bab

 

58- (947) Bize Hasen b. lsâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbnl Mu-bârek rivayet etti. (Dedi ki): Bize Bize Sellâ mb. Ebî Muti', Eyyûb'dan, o da Ebû Kılâbe'den, o da Âişe'nin süt kardeşi Abdullah b. Yezid' den [18] , o da Âişe'den, o da Peygamber (Sdlallakü Aleyhi ve Sellem)1 den naklen haber verdi.. Resûlüliah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Seîlem) şöyle buyurmuşları

«Hiç bir cenaze yoktur ki, namazını Müslümanlardan yüz kişiye baliğ olan bir cemâat kılarak, hepsi ona şefaat dilesinler de, kendilerine o kimse hakkında şefâata izin verilmesin.»

Sellâm b. Ebî'I - Muti1 demiş ki: «Bilâhare ben bu hadîsi Şuayb b. Habhâb'a söyledim de:

— Onu bana Enes b. Mâlik, Peygamber (Salhllahü Aleyhi ve Sel-lemj'den. rivayet etti, dedi.»

Bu hadîsde, bir cenazenin namazını yüz kişi kılarsa, kıyaâmet gü­nünde ona şefaatçi olacakları bildiriliyor.

Bundan sonra gelen İbni Abbas (Radiyalîahü anh) hadi­sinde bir kimsenin namazını kırk kişi kılarsa; Ebû Dâ vûd ile başkalarının tahric ettikleri Mâlik b. Hübeyra hadîsinde bir kimsenin cenazesini üç safflık cemâat kılarsa şefaati hak edeceği bil­diriliyor. Mâlik hadîsini Tirmizî dahî rivayet etmiş ve onun hasen bir hadîs olduğunu söylemiştir.

Hâkim  ayni hadîsin sahîh olduğunu bildirmiştir.

Görülüyor ki, bu bâbda rivayetler muhtelifdir. Kaadi îyâz: «Bu hadîsler, soranlara cevap olmak üzere vârid olmuş; Resûl-iEkrem (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) herkese suâline göre cevap vermiştir.» diyor.

Nevevî de şunları söylüyor; «İhtimâl ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e evvelâ yüz kişinin cenaze hakkındaki şefaat di­lekleri kabul edileceği bildirilmiş, o da bunu ümmetine haber vermiş­tir. Bilâhara kırk kişinin, daha sonra sayıları az bile olsa üç saff teşkîl eden cemâatin şefaat dileklerini kabul edileceği haber verilmiş, onları da bildirmiştir.

Şöyle de denilebilir: Bu söz; bir mefhûm-i âdettir. Usûl-ü fıkıh ule­mâsının cumhuruna göre mefhûm-u âdetle ihticâc olunamaz. Binâe-nalayeh yüz kişinin şefaati kabul edileceğini bildirmek, ondan az sa­yıda olanların şefaati kabul edilmeyeceğine delil olamaz. Kırk kişiyle üç saff meselesi dahî böyledir.

Şu hâlde bütün hadislerle amel olunacak ve şefaat hakkı üç saff ile kırk kişinin sayı İtibârı ile az olanlarına da verilecektir.

 

19- Bir Kimsenin Cenazesini Kırk Kişi Kılarsa, Kendilerine O Kimse Hakkında Şefaata İzin Verileceği Babı

 

59- (948) Bize Harun b. Mâ'ruf ile Hârûn b. Said El-Eylî ve Velîd b. Şücâ' Es - Sekûnî rivayet ettiler. Velid (Bana rivayet etti.) tâ­birini kullandı. Ötekiler: (Bize İbni Vehb rivayet etti.) dediler. (De­miş ki): Bana Ebû Sahr, Serik b. Ab d ili âh İbni Ebî Ne mî r'den, o da İbni Abbâs'ın azatlısı Küreyb'den, o da Abdullah îbni Abbâs'dan nak­len haber verdi ki, İbni Abbâs'ın Kudeyd'de yahut Usfân'da bir oğlu vefat etmiş. Bunun üzerine İbni Abbâs:

  Yâ Küreyb! Bak oğlumun cenazesine ne kadar cemâat tonlan-mış? demiş.

Küreyb diyor ki: Bunun üzerine ben dışarıya çıktım. Bir de baktım ki oğlunun cenazesine bir hayli cemâat toplanmış. Bunu kendisine haber verdim, tbni Abbâs:

  Bu toplananların kırk kişi olduğunu tamhîn eder misin? dedi. Ben:

  Evet; cevâbını verdim.

  (Öyle ise)   cenazeyi çıkarın. Zira ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUcvı'i şöyle buyururken işittim:

«Hiç bir Müslüman yoktur ki, öldüğü zaman cenazesini Allah'a hiç bir şey'i şerik koşmayan kırk kişi tutup kapsın ela, Allah kendilerine o kimse hahktnda şefâata izin vermesin.» dedi.

îbni Ma'rufun rivayetinde: «Serik b. Ebi Nemir'den, o da Küreyb* den. o da Ibni Abbus'dan.*  deniimiştir.

Kudeyd ile Usfân : Mekke ile Medine arasında iki yerin ismidirler. Râvi çocuğun ha ilgisinde vefat ettiğinde şüphe etmiştir.

Gerek bu, gerekse bundan önceki hadis, Müslümanlardan cenaze namazı kılan cemâatin o cenaze hakkındaki şeraat isteklerinin kabul edileceğine delildir. Cenaze namazında cemaatın kalabalık olması müstehabdır. Maamafih rivâyoüerde gösterilen adetlerin az miktar­larına da şefaat hakkı verileceğine göre kırk adedini bildiren hadîs, yu/ adedinin mefhûmunu itibardan ıskaat etmiş; üç salT hadîsinin mefhûmu dahi kırk kişi mefhûmunun hükmünü kaldırmıştır. Binâe­naleyh netice ittibârı ile mâna şu olur: «Cenaze hakkında şefaat iste­yenlerin arzular, is'âf edilecektir.

 

20- Ölenlerden Hayir veya Şerle Anılanlar Hakkında Bab

 

60- (949) Bize Yahya b. Eyyûb ile Ebü Bekir b .Ebî Şeybe, Züheyr b. Harb ve Alîyyü'bnü Hucr Es - Sa'dî hep birden İbni Uleyye'den rivayet ettiler. Lâfız Yahya'nındır. (Dedi ki): Bize İtani Uleyye rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülaziz b. Suheyb, Enes b. Mâlik'd en naklen haber verdi. Demiş ki; Bir cenaze geçirilirken, onu hayırla yâ-dedenler oldu. Bunun üzerine Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcm','-

«Vöcib oldu; vdcib oldu; vöcib oldu.» buyurdular.

Başka bir cenaze geçirilirken onu da şerle yâdedenler oldu. Nebiy­yullah [Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (yine):

«Vöcib oldu; vâcib oldu; vâcib oldu.» buyurdular.

— Annem babam sana feda olsun. Bir cenaze geçirilirken ce­naze hayırla yâdolundu; sen: «Vâcib oldu; vâcîb oldu; vacib oidu.» de­din; başka bir cenâne şerle yâdolundu. sen yine «Vâvib oldu; vâcib oldu; vâcib oldu.» buyurdun? dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem)'-

«Siz kimi hayırla yâdederseniz ona cennet, kimi şerle yâdedersenîz ona da cehennem vâcib olur. Zira sizler yer yüzünde Allah'ın şahitlerisiniz; siz­ler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz; sizler yer yüzünde Allah'ın şahitleri­siniz.» buyurdular.

 

(...) Bana Ebû'r-Rabî* Ez-Zehrânî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammâd yâni îbni Zeyd rivayet etti. H.

Bana Yahya b. Yahya da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ca'fer b. Süleyman haber verdi. Bu râvîlerin ikisi birden Sâbit'den, o da Enes' den naklen rivayette bulunmuşlardır. Râvî:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYln yanından bir cenaze geçirdiler...» diyerek hadîsi Abdülaziz'in, Enes'den rivayet ettijri gîbi rivayette bulunmuştur. Şu kadar ki, Abdülazîz'in hadisi daha ta­mamdır.

Bu hadîsi Buhâri ile Ebû Dâvûd -Cenaze- bahsin­de tahric etmişlerdir.

Sena kelimesi: Övmek ve hayırla yâdetrnek. mânûbsrmaîır Bu kelime esâs ittibân ile şerr hakkında kullanılmazsa da, burada müşâkele için şerr hakkında da kullanılmıştır. Nitekim Teâlâ Hazret­lerinin»

«Kötülüğün cezası o kötülüğün misildir.» âyet-i kerimesi de bu kabil­dendir.

Bâzıları sena kelimesinin hem hayırda yem şerrde kullanıldığını; bir takımları da serde kullanılmasına şâz olduğunu söylemişlerdir.

Hâkim'in, Nadr b. Enes'den tahric ettiği bir hadis-de şöyle buyuruluyor: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ya­nında oturuyordum. Derken bir cenaze geçirdiler. Resûlüllah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)--

  Bu eeriĞze kimdir? diye sordu;

Filânın cenâsezidir; Allah ve Resulünü sever; Allah'ın taatı uğrun­da çalışıp çabalardı; dediler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

  Vâcib oldu; vâcib oldu; vâcib oldu, buyurdu.

Başka bir cenaze geçirdiler; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (yine):

  Bu cenaze kimdir? diye sordu. Ashâb:

  Filânın cenâzesidir; bu adam Allah'a ve Resulüne buğz eder, Allah'a mâsiyet uğrunda çalışıp çabalardı; dediler. Resûlüllah (Sal­lallahü Aleyhi ve Se//etn) iyine):

(Vâcib oldu; vâcib oldu; vâcîb oldu.) buyurdu, Ashâb:

  Yâ Resûlüllah! Cenaze ve ona yapılan sena hakkında ne bu­yurursun? Birinci cenaze hayırla, ikincisi de şerle yâdedildi. Sen ikisi hakkında da:

(Vâcib oldu; vâcib oldu; vâcib oldu.) buyurdun, dediler.

Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— (Evet, yâ Ebâ Bekir! Hakîkaten Allah'ın bir takım melekleri vardır ki, bunlar Adem oğullarının dilinde, onda bulunan hayır ve şerri söylerler.) buyurdular.»

Hâkim: «Bu hadis, Buhâri ile Müs1im’in şart­ları üzere şahindir. Ama onlar onu bu lâfızla tahric etmemişlerdir.» demiştir.

Hâkim'in rivayet ettiği bu hadis babımız rivayetinde müp-hep bırakılan hayır ve şerri tefsir etmiştir.

Ebû Dâvûd'un, Hz. Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği bir hadîsle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}:

«Melekler gökyüzünde Allah'ın şahitleri, sizler de yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz. Gerçekten 8İz birbirinize şahitsiniz.» buyurmuştur.

Hayırla yâdolunan cenaze hakkında Resûl-i Zîsân (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) Efendimizin «Vacib oldu.» buyurmasından murad: Cen­net, öteki cenaze hakkındaki sözünden murâd da: Cehennem vâcib oldu demektir.

Her iki cümledeki vücûb sübût manasınadır. Yahut haber verdiği husus yüzde yüz vâki olacağına göre, sübût vâcib olan bir şey gibidir.

Hâsıl-ı kelâm Ashâb-ı kiram'in birinci cenzeyi hayır­la yâdetmeleri, onun hayır işlediğine delâlet eder. Binâenaleyh o, cen­neti hak etmiştir. İkinciyi şerrle yâdetmeleri, yaptığı işlerin kötü ol­duğunu gösterir. Şu hâlde, o da cehennemi hak etmiştir. Çünkü mü' minler biribirlerinin şahitleridir.

Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in vâcib oldu kelimesini tekrarlaması, sözünü te'kîd ve tahkik içindir.

Dâvûdi diyor ki: «Fukahâya göre bu hadisden murâd: Fa­zilet sahiplerinin ve özü sözü doğru olan kimselerin hayırla yâdetme-sidir. Zira fâsikler de birbirlerini hayırla yâdederler. Fakat onlar bu hadisin mânâsına dâhil değillerdir. Bir de şerrle yâdeden kimsenin, o cenazeye düşman olmaması şarttır. Çünkü sâlih bir zâtın düşmanı olabilir. Düşmanı Ölür de, sâlih zât onu kötülükle yâdederse o cenaze yine bu hadisin manâsında dâhil değildir. Zîrâ âdil bile olsa araların­da düşmanlık bulunduğu için dünyâda iken onun aleyhine şehâdeti kabul olunmuyordu. Beşer mâsûm değildir.»

Burada şöyle bir suâl hâtıra gelebilir: «Hz. Zeyd b. Erkâm'dan rivayet olunan sahîh bir hadisle ölülere sövmek yasak edilmiş, onları hayırla anmak emir Duyurulmuş iken, ölülerin kötülüklerini söylemek nasıl tecviz edilebilir?» bu suâlin cevâbı şudur:

«Ölülere sövmek münafık, kâfir ve açık açık fisk-u fücurda bulu­nan yahut dîn babında bid'at çıkarmış olmayanlardır. Bu sayılanların şerrle yâdolunması, onların yolunu tutarak kendilerine uyanlar bu­lunmaması için caizdir.

Bâzıları: «Cenazeyi hayırla yâdedenlerin medh-u senası mutla­ka cenazenin fiillerine uygun olmalıdır.» demişlerdir.

Kurtubi'ye göre, ölülere sövmeyi yasak eden hadîsin ba­bımız hadisinden sonra vârid olması muhtemeldir. Bu takdirde onu neshetmiş olur.

Bâzılarına göre Hz. Enes hadîsi dirileri gıybet hükmünde­dir. Eğer bir kimsenin ekseriyetle fiilleri hayır olursa, o kimseyi gı; bet etmek haramdır. Ama fâsikliğini ilân eden biri olursa, onun hak­kında gıybet sayılacak bir şey yoktur. Ölü dt buna kıyâs olunur. Bi­nâenaleyh Enes hadîsi memnu olan ölülere sövme kabilinden değildir.

Ulemâdan bir takımları: «Sena umumiyetle bütün Müslümanlar hakkında carîdir, Allah Teâlâ insanlara yahut insanların ekserisine ölen bir kimse hakkında senada bulunmayı ilham ederse, bu onun cennetlik olduğuna delildir. Bu hususta işlediği fiillerin cennetlik ol­mayı tktizâ edip etmemesi müsavidir. Fiilleri cennetlik olmasını iktizâ etmese bile onu mutlaka azâb etmek gerekmez. Böylesi Allah'ın meşîetine kaçınıştır. Nasıl dilerse öyle yapar. İşte Allah Teâlâ bu kuluna senada bulunmayı bizlere ilham buyurdumu anlarız ki Allah ona mağfiret buyurmayı dilemiştir.

Bu izahattan Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'m «Vacib oldu...» demesi için evvelâ ashabın senada bulunmalarının faydası anlaşılır.

«Sizler Allah'ın yeryüzündeki şahitlerisiniz.»

Cümlesi hem ashâb-ı kira m'a hem de onların sıfatında mü'min olanlara şâmildir.

İbni Tin, bunun sahabeye mahsûs olduğunu çünkü sahabenin hikmet tahtında konuşurduklanni; onlardan sonra gelen­lerde bu meziyet bulunmadığını rivayet etmiş, sonra: «Doğrusu bu mes'ele mutemet ve ehl-i takva olanlara mahsûstur.»  demiştir.

Nevevi Anlaşılan ashâb-ı kiram' m yâdettikleri cenaze münafıklardaranış, diyor.

İmam Ahmed'in rivayet ettiği bir hadise bakılırsa Nevevi'nin mütâlâası kabule şayan görülür. Çünkü o rivayette Pey­gamber (Sallallahu Aleyhi ve SellemYin şerrle yâdedüen cenazenin na­mazını kıldığı bildiriliyor.

Bey haki: «Bu hadisde bir kimsenin bildiği bir şey'i hîn-i hacette meselâ hâkimin şahitleri tezyike zata sorması gibi bir ihti­yâç vukuunda söylemesinin caiz olduğuna delil vardır.» demiştir.

 

21- Rahata Eren ve Kendisinden Kurtulunan Hakkındaki Hadis Babı

 

61- (950) Bize Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den ona oku­nanlar meyânında gelen şu hadîsi rivayet etti: Mâlik, Muhammed b. Amr b. Hâlhale'den, o da Ma'bed b. Kâ'b b. Mâlik'den, o da Ebû Ka-tâdete'bnü Rib'î'den, o da Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seî/ewi)'den naklen rivayette bulunmuş. Ebû Katâde şunları anlatmış: Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve SellevıYin yanından bir cenaze geçirdiler. (Onu görünce) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

  «Rahata ermiş yahut kendisinden kurtulunmuş.» buyurdular. Ashâb:

  «Bu rahatlayan ve kendisinden kurt ulunan ne demektir?» di­ye sordular. Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'

  «Mü'min bir kul dünyânın yorgunluğundan rahata erer; fâcir kul­dan ise İnsanlar, memleketler, ağaçlar ve hayvanlar  (kurtulup)   rahata ererler.» buyurdu.

 

(...) Bize Muhammedü'bnu'l -Müsennâ rivayet etti. (dedi ki) : Bize, Yahya b. Saîd rivayet etti. H.

Bize, îshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki):Bize Abdürrazzâk haber verdi. Bu râvîler hep birden Abdullah b. Saîd b. Ebî Hindi [19]' den, o da Muhammed b. Amr'dan, o da Kâ'b b. Mâlik'in bir oğlundan, o da Ebû Katâdeden, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeHem)' den naklen rivayet etmişlerdir. Yahya b. Said hadisinde:

«Dünyânın çilesinden ve yorgunluğundan Allah'ın rahmetine (kavuşup) istirahat eder.» ibaresi vardır.

Bu hadîsi Buharı «Kitabu'r-Rukaak»da;Ne sâ î «Cenaze» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Hadisde müsterah ile müsterâhun minh kelimelerini biribirine bağlıyan «Vav» edatı taksîm için gelmiştir. Binâenaleyh «Ev» mânâ­sında kullanılmıştır. Nitekim ashâb-ı kiramın suâllerine taksîm muk-tezâsı cevap verilmiştir.

Nasab: Yorgunluk ve meşakkat, manasınadır. Ayni mânâya gelen «Ezâ»nm, bu kelime üzerine atfedilmesi âmmın, hâs üzerine atfı ka-bilindendîr.

îbni Tin : «Mü'min kelimesinden hassaten ehl-i takva olan mü'min kastedilmiş olabileceği gibi, her mü'min murâd edilmiş de olabilir. Fâcir'den dahi hassaten kâfir veya ânmmeten bütün âsiler murâd edilmiş olabilir.» demiştir.

İnsanların ölen kimseden kurtulup rahata ermeleri, onun zul­münden kurtulmakla olur. Memleketin rahata ermesi, malı mülkü gasp ve yağma etmesinden, hakkı hukuku çiğnemesinden kurtulmak­la; ağaçların rahatı, onları gasp ederek, kesmemekle yahut meyvele­rini almamakla tasavvur olunur. Yalnız ağacın rahatı sahibine aittir. Binâenaleyh buradaki isnâd mecazidir.

Hayvanâtın rahata ermesi: aç susuz kalmaktan ve taşıyamıya-cakları yükü yüklemekten kurtulmaları ile olur.

 

22- Cenaze Namazında Alınan Tekbir Hakkında Bir Bab

 

62- (951) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Mâlik'e, îbni Şİhâb'dan dinlediğim, onun da Saîdübnü'l - Müseyyeb'den, onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: Resûlül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfc Necaşî'nin vefatını halka günü günü­ne haber verdi. Sonra cemaatı namazgaha çıkardı ve dört tekbîr al (arak cenaze namazı kıl) di.

 

63- (...) Bana Abdülmelik b. Şuayb b. Leys rivayet etti. (Dedi ki): Bana babam, dedemden rivayet etti. (Demiş ki): Bana Ukayl b. Hâlid, İbni Şihâb'dan, o da Saîd b. El - Müseyyeb ile Ebû Selemete'bnü Abdirrrahmân'dan, onlar da Ebû Hüreyre'den nakletmiş olmak üze­re rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş:

«Bize Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Habeş Hükümdân Necaşî'nin vefatını günü gününe haber verdi.

— Kardeşiniz İçin istiğfar edin! buyurdu.»

İbni Şihâb Demiş ki: Bana Saîd b. El-Müseyyeb rivayet etti. Ona da Ebû Hüreyre anlatmış ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabını namazgâhda saff yaparak cenaze namazını kıldırmış ve Ne-câşî üzerine dört tekbîr almış.»

 

(...) Bana Amru'n-Nâkıd ile Hasenü'l - Hûlvânî ve Abd b. Hu-meyd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ya'kûb yâni tbni İbrahim, İbni Sa'd rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam, Sâlih'den, o da îbni Şihâb'dan İki isnâdla birden Ukayl'in rivayeti gibi rivayette bulundu.

 

64- (952) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yezîd b. Hârûn, Selim b. Hayyân [20]'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Bize Said b. Minâ, Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sclİem) Necâşî Eshame'nin cenaze namazım kılmış ve üzerine dört tekbîr almıştır.

 

65- (...) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki): Bi­ze Yahya b. Said, tbni Cüreyc'den, o da Atâ'dan, o da Câbir İbni Ab­dillâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: Resûlüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem)'-

«Bu gün Allah'ın sâlih bir kutu olan Azhame vefat etti.» buyurdu.

Sonra kalkarak bize imam oldu ve onun cenaze namazım kıldı.

 

66- (...) Bize Muhammed b. Ubeyd El - Guberî rivayet etti. (De­di ki): Bize Hammâd, Eyyûb'dan, o da Ebû'z-Zübeyr'den, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti. H.

Bize Yahya b. Eyyûb da rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize İbni Uleyye rivayet etti. (Dedi ki): Bize Eyyüb, Ebû'z - Zübeyr'den o da Câbir b. Abdülâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: Re­sûlüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem):

«Bir din kardeşiniz vefat etmiştir. Binâenaleyh kalkın, onun cenaze na­mazını kılın.» buyurdu.

Bunun üzerine biz de kalktık, Resûlüllah ,'Sallaîîahü Aleyhi ve Sel-lem) bizi iki saff yaptı.

 

67- (953) Bana Züheyr b. Harb ile Aliyyu'bnü Hucr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail rivayet etti. H.

Bize Yahya b. Eyyûb da rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbni Uleyye, Eyyûb'dan, o da Ebû Kılâbe'den, o da Ebû'I -Mühelleb'den, o da İm-rân b. Husayn'dan naklen rivayet etti. İmrân şöyle demiş. Resûlüllah 'Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Necâşî'yi kastederek:

«Bir din kardeşiniz vefat etmiştir. Binâenaleyh kalkın onun cenaze na­mazını kılın.» buyurdular.

Züheyr'in rivayetinde yerine  buyurmuştur.

Bu hadîsi bütün kütüb-i sitte sahipleri «Cenaze» bahsinde muhte­lif râvîlerden tahric etmişlerdir.

Na'y: Bir kimsenin öldüğünü haber vermektir.

Görülüyor ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seüent) bir mucize olmak üzere Necâşî'nin vefatını günü gününe haber vermiştir.

Necâşî veya Nicâşi : Habeş İmparatoru demektir. Nitekim Roma İmparatoruna Kayser, Türk hükümdarına Hakan denilir.

Bâzıları, bu kelimeyi *yâ»nın şeddesi ile «Necâşiyy» şeklinde okumuşsa da, doğrusu şeddesiz okumaktır,

Necâşinin ismi, hadisin bir rivayetinde tasrîh buyurulduğu vecîhle   «Azhame»' dir.

Bâzıları, bunun «Azmaha» okunacağını söylemişlerdir. Ma-amâfih şerek Necâşi'nin gerekse babasının isimleri hakkında muhtelif kaviller ileri sürenler olmuştur.

Necâşî'nin Müslümanlığı kabulü hakkında İbni Sa'd -Tabakaat»'ında şunları kaydetmiştir. Resûlüllah (SaHaUahii Aleyhi ve Sellevı'ı Hudeybiye'den döndâğü vakit 7. yılda Amr b. Ümeyye'yi, Necâşî'ye elçi gönderdi. Necâşi, Pey­gamber ,Sûllüila)ui Aleyhi ve Sellcııı-'in mektubunu alarak, yüzüne gö­züne sürdü ve tahtından aşağı inerek, tevazu' göstermek için yere oturdu. Sonra Müslüman oldu ve Müslümanlığı kabul ettiğini Pey­gamber [Sallallahü Aleyhi ve Sellcvı )'e yazdı. Necâşî, Hz. Câfer b. Ebi Tâlib (RadiyaUahii anh İm delâleti ile Müslüman olmuşdur.»

Vâkıâ bir rivayette: -Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Necşî'ye mektup yazdı. Bu Necâşi cenaze namazını kıldığı Necâşi'den başkadır...» deniliyorsa da, Aynî bu sözün bâzı râvîler tarafından vehm eseri söylenmiş olduğu ihtimâli üzeninde du­rulduğunu yahut Müslüman olan Necâşî vefat ettikten sonra onun yerine geçen Necâşî'ye de bir mektup yazmış olması muh­temel bulunduğunu söylemiştir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Bir kimsenin öldüğünü haber vermek mubahtır. Bu mak­satla halk arasında «Filân kimse vefat etmiştir.» diye nida olunur. Bu suretle halkın cenazeye iştirâklan te'mîn edilmeye çalışılır.

Ulemâdan bâzıları: «Ölen zâtın akrabası ile eşine dostuna mâlû-mât vermekte bir beis yoktur.» demişlerdir. Muhakkıkin-i ulemâ ile ekseri Hanefiilere göre bu iş sâdece caiz değil; müstahsendir. Hanefillerden «El - Hâvî* sahibi bu hususta iki vecih olduğunu söylemiştir. Bunlardan birine göre akraba olsun olmasın bir kimsenin vefatını başkalarına bildirmek müstehabdır. Çünkü bildirmek bir çok kimse­lerin cenaze namazı kılıp; duâ etmesine sebep olur.

Diğerine göre: Vefat haberini yalnız akraba olmayanlara bildir­mek müstehabdır.

Nevevî, ölüm haberinin mutlak surette herkese bildirilmesi müstehab olduğunu söylemiş ve «Muhtar olan budur.» demiştir.

Maamâfih mes'ele Şâfiîyye ulemâsı arasında ihtilaflıdır, îbni Sabbağ'in beyânına göre Şâfiîlerce bir kimsenin öl­düğünü sesle ilân etmek mekruhtur. Yalnız vefat edenin dostlarına haber vermekte beis yoktur.   îmam  Ahmed  dahî buna kaaildir.

İmam A'zam ile bir rivayette İmam Mâlik' e gö­re ölümü ilânda bir beis yoktur. îmam Mâlik' den diğer bir rivayete göre mescid kapılarında ve çarşılarda cenaze ilânı mekruh­tur. Alkame'tü'bnü Kâys bunun câhiliyet devrinden kalma bir âdet olduğunu söylemiştir,

Beyhâki; İbni Ömer, Ebû Said (Racliyallahü anh) ile Saîdü'bnü'l-'Müseyyeb, A İkam e, İbrahim-i Neh,aî veRabî'b. Ha'y sem hazerâtınm da bundan nehy ettiklerini rivayet etmiştir.

Ayni  bunlara:   Ebû  Vâi1,  Ebû  Meysera,    Alî b. Hüseyin, Süveyd b. Gafele, Mutarrif b. Abdullah ve Ebû Cemra, Nasr b. îmrân haze-râtırun isimlerini de ilâve etmektedir.

Tirmizi'nin rivayet ettiği bir hadisde Huzeyf e  (Radiyalldkü anh)'m.:

«Ben öldüğüm zaman vefatımı kimseye îtân ettirmeyin zira bunun na'y olacağından korkarım. Ben, Resûlüllah (Sallallahü aleyhi ve Sellem)* na'y' den nehyederken işittim.» dediği bildirilmiştir.

Tirmizî  bu hadîsin «Hasen» olduğunu söyler.

Yine Tirmizi'nin  rivayet   ettiği  bir  hadîsde   Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Na'y'den sakının zira na'y câhiliyet umûrundandır.» buyurmuştur

«Na'y'i tecviz edenler babımız hadisleri ile ve Peygamber {Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in, Hz. Zeyd ile Ca'fer'in vefat ha­berlerini halka bildirmesi ile istidlal ederler. Sahih rivayete nazaran Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği zaman Fâ11me (Radiyallahü anhâ) na'y yapmıştır.

Yine bir sahih rivayete göre geceleyin vefat eden zât hakkında Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Onun vefatını bana bildirsenizdi ya.» buyurmuşlardır.

Bütün bu hadîsler na'y'in caiz olduğunu gösterirler.

Nevevî diyor ki: «Yasak edilen na'y câhiliyet na'y'idir. Arap­ların âdeti şerefli bir kimse öldüğü vakit bütün kabilelere ath bir haberci göndermekti. Bu adam «Filânın ölmesiyle bütün arapîar he­lak olmuştur.» mânâsına gelen sözler söyleyerek; feryad-ü figân ederdi.»

Ölen kimsenin akrabası ile eşine dostuna ölüm haberini bildir mek müstehabdır.

Bâzıları Necâşî hadîsinin na'y değil, mücerred bir ölüm ha­beri mâhiyetinde olduğunu, ölümü bildirme hususunda na'y'e benze­diği için ona na'y denildiğini; Ca'fer b. Ebi Tâ1ib ile ar­kadaşları hakkındaki hadislerin de bu kabilden birer ihbar olduklarını söyleyerek itirazda bulunmuşlarsa da, «kelâmda asıl olan hakîkattır.> kaaidesi ile bu İtiraz reddolunmuştur. Bir de Necâşi hadîsi Huzeyfe  ve  Abdullah  hadislerinden daha sahîhdir.

İbnî Battal: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeKetnJ'in Necâşî için na'y yapması bâzı kimseler onun Müslüman oldu­ğuna inanmadıkları içindir. Resûlüîlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ölüm haberini vermekle onun hakikaten Müslüman olduğunu bildir­mek istemiştir.» diyor. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' in, Hz. Ca'fer ile arkadaşlarının vefatlarını haber vermesi bu iddiayı reddeder.

2- Bu hadis, mescidde cenaze namazı kümamıyacağma delil­dir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Necâşî'nin ölü­münü mescidde haber vermiş sonra Müslümanları yanına alarak na­mazgaha çıkmıştır, imam A'zam'la İmam Mâ1ik'in ve îbni  Ebî  Zib'in mezhebleri budur.

EbûSevr'e göre mescidi kirletmek tehlikesi yoksa içinde cenaze namazı kılmak caizdir. Delilleri: Sa'dü'bnü Ebi Vakkaas (Radiyallahü anh) vefat ettiği zaman cenazesini Hz. Âişe'nin emriyle mescide koymalarını ve Ümmehât-ı mü'mînî' nin de cenaze namazına iştirak etmelerini bildiren hadîstir.

Hz. Âişe  bu emri verdikten sonra:

  Acaba cemâat bu yaptığımızdan dolayı bizi ayıpladılar mı? diye sormuş, kendisine:

  Evet! cevâbı verilince:

   «Bunlar Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellew)'in,  Süheyl b. Beydâ'in cenazesini mescidden başka bir yerde kılmadığını ne çabuk unuttular?» demiştir.

Tahâvî'ye göre: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se/Iem)'den bu bâbda vârid olan rivayetler muhteliftir. Binenaleyh bunların han­gisi en son vârid olduysa, onu keşfederek diğerlerini neshettiğine ka-ail olmak gerekir. Âişe hadîsi, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ibâha hâlinde yaptığı fiilini; Ebû Hüreyre hadîsi ise ibâhadan sonra na'yi nehyettiğini haber veriyor. Binâenaleyh Ebû Hüreyre hadîsi, Hz. Âişe hadisini nesheder Ashâb- ı kirâm'm Hz. Âişe'ye itirazda bulunmaları da bunu te'yid eder.

Hanefii'ye ulemâsından bâzıları Hz. Âişe hadîsini te'vîl ederek «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cenaze namazını yağmur gibi bir özürden dolayı mescidde kılmıştır.» demişlerdir. «İ'ti-kât özüründen dolayı mescidde kıldı.» diyenler de vardır. Her ne su­retle takdir olunursa olunsun cenâzas. namazını dışarıda kılmak evlâ ve efdaldır. Bahusus ibâdetlerde ulemânın hilafından çıkarak mütte-fekun aleyh olan şekli yapmak gerekir. Zâten mescidler farz namaz­ları kılmak için yapılmışlardır. Binâenaleyh bunlardan mâada ne kadar ibâdet ve vazife varsa onlan mescid dışında yapmak evlâ ve efdal olur.

3- Cenaze namazını saff teşkil ederek kılmak sünnettir.  Tirmizi'nin  Mâlik  b.  Hübeyre1 den rivayet ettiği bir hadis-de ResûlÜUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bir kimsenin cenaze namazını üc saff cemâat kılarsa, vâcib oldu de­mektir.» buyurmuşlardır.

«Vâcib oldu.» cümlesinden murâd: O kimse cenneti haketti. Ya­hut ona mağfiret vâcib oldu, demektir.

4- Hadîs-i şerif, gâib üzerine cenaze namazı kılınır, diyenlerin delilidir.  İmam  Ş âfi' ile  îmam  Ahmed  b.   Hanbel gâib üzerine cenaze namazı kılınabileceğine kaail olmuşlardır

Nevevî diyor ki: «Şayet cenaze şehirde bulunuyorsa, mez­hebimize göre yanma gitmedikçe gâibâne cenaze namazını kılmak caiz değildir.»

Maamâfih «caiz olur» diyenler de vardır. Şâfiî11er'den bâzıları cenaze namazı kılacak imamla cenaze arasında iki veya üç-yüz arşın kadar bir mesafe bulunmamak gerekir.

5- Cenaze namazında dört tekbir alınır. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in son fi'li budur.  İbni  Ebî  Leylâ' ya göre göre beş tekbir alınır.   Şiî* lerin mezhebi de budur. Bâzıları üç tekbîr alınacağını söylemiş; bir takımları da en az üç en çok yedi tekbir alınacağına kaail olmuştur.

Cenaze namazı altı tekbirle kılınır, diyenler de olmuştur. Hattâ bu kavli İbnü'l-Münzir, Hz. Ali' den rivayet etmiş­tir, îmam Ahmed'in: «Dört tekbîrden az, yedi tekbîrden çok almak caiz değildir.» dediği rivayet olunur.

İbni Mes'ûd (Radiyallahü anh): «Cenaze namazında imam kaç tekbîr alırsa, cemâat da o kadar alırlar.» demiştir.

Müslim' in Abdurrahmân İbni Ebi Leylâ' dan rivayet ettiği bir hadîsde İbni Ebi Ley1 & : «Zeyd ü' bnü Erkam bizim cenazelerimizin namazını kılarken beş tek­bir alırdı. Ben, bunun sebebini kendisine sorduğumda: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu kadar tekbir alırdı, cevâbım verdi.» demiştir.

Ayni hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizi, 'İbni Mâce ve  Tahâvî dahi rivayet etmişlerdir.  Tahâvi  bir cemaatın cenaze namazlarında beş tekbîr alınacağına kaail olduklraını ve bu hadîsle istidlal ettiklerini söylemiştir. Tahâvinin işaret etti­ği cemâat Ayni'ye göre Abdurrahman îbni Ebİ Leylâ, Hz. Huzeyfe' nin azatlısı 1sâ, Muâz b. Cebel (Radiyallahü cn/ıj'ın arakadaşları veHanefiîler* den î m a m Ebû  Yûsuf dur.

Zahiri' lerle Şafiî' lerin mezhebi de budur. Hâzimi: «Cenaze namazında beş tekbîr alınacağına kaail olanlardan bâzıları da îbni Mes'ûd.Zeydü'bnü ErkamveHuzey-fetü'bnü-1-Yemân' dır.» diyor.

Tahâvi, ulemâdan bir fırkanın yedi, diğer birinin üç tek­bire kaail olduklarını hattâ Enes ile Câbir b. Zeyd ve îbni Abbâs (Pıadiyalîahü anh) hazerâtının üçer tekbir almış oldukları rivayet olunduğunu söyledikten sonra: «Sair ulemâ bunlara muhalefet etmişlerdir.» demiştir.

Ayni: «Bunlardan muradı Muhammedü'bnü'l -Hanefiîy'ye ile Atâ' b. Ebi Rabâh, îbni Sirîn, İbrâhîmNehâî, Süveydb. Gafele, Süfy&n-ı Sevr î, Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafiî, Ahmed ve Ebû Miclez, Lâhid b. Humeyd' dir. Bunların kavli Ömerü' bnü'I-Hattab ile oğlu Abdullah, Zey-dü'bnü Sabit, Câbir, îbni Ebî Evfâ, Hasa-nüb'nü Aliy, Berâ' b. Âzib, Ebû Hüreyre ve Ukbetü'bnü Âmir (Radiyallahü anhümYden dahî rivayet olunur.»  diyor.

6- Necâşi hadîsinde cenaze namazından selâm vererek çıkıldığından bahsedilmemiştir. Bu husus Saîd ü'bnü1 Müseyyeb'in rivayet ettiği bir hadisde zikredilmiştir. Mez­kûr hadisi îbni Abdilberr garîb görmüş: -Şu kadar var ki Sahabe, Tabiin ve onlardan sonra gelen fukahâ ara­sında selâm hususunda bir hilaf olduğunu bilmiyorum. Ulemâ yalnız selâmın bir mi, iki mi verileceğinde ihtilâf etmişlerdir. Cumhur'a göre bir def'â selâm verilecektir. İmam Şafii' nin iki kavlin­den biri de budur. Bir taife iki def'â selâm verileceğine kaail olmuş­lardır. EbûHanife ile Şafiî' nin kavilleri bu olduğu gibi Şâ'bi'nin mezhebi de budur.

Bir rivayette tbrâhîm Nehai de buna kaaildir.» de­miştir.

Sahâbe  ikirâm'dan Hz. Ömer ile oğlu Abdu1lah, Aliyyü'bnüEbiTâlib, îbniAbbâs, Ebû Hüreyre, Câbir, Enes, îbni Ebl Evfâ ve Va­sile (RadiyalUhü anhüm) ile Tabiînden Saidü'bnü Cübeyr, Ata', Câbir b. Zeyd, îbni Sîrin, Hasanı Basri, Mekhûl ve bir rivayette îbrâhîm Nehai cenaze namazında bir selâm verileceğine kaaildirler.

Ulemâdan Eşheb, İmam Mâlik'e: «Cenaze nama­zında selâm vermeyi kerih görürmüsün?» diye sormuş, îmam Mâlik:

— «Hayır,   îbni  Ömer  de selâm verirdi.» demiştir.

îbni Tîn'e göre îmam Mâlik' in bu hususta Hz. Abdullah b. Ömer' in fi'line istinâd etmesi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem]'in Necâşi için olsun, şâir Müslümanlara olsun kıldığı cenaze namazlarında selâm vermediğine delildir.

7- Bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in büyük bir mucizesini haber vermektedir ki, o da aralarında pek uzun bir mesafe olmasına rağmen   Necâşi' nin vefatını (günü gününe haber vermesidir.

8- Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: «Kalkın, onun cenaze namazım kılın...»

Buyurması: Cenaze namazı kılmanın vücûbuna delâlet eder. Ce­naze namazı kılmak bil'icma' farz-ı kifâyedir.

9- Nevevi diyor ki: «Ulemâ, cenaze namazında imamın cehren mi, yoksa gizli mi selâm vereceği  hususunda ihtilâf etmişlerdir, îmam  Ebû  Hanife   ile  Şafiî'ye   göre cehren selâm verilir.   Mâlik' den   iki rivayet vardır.

Cenaze tekbirlerinde ellerin kaldırılıp kaldırılmayacağı mes'elesi de ihtilaflıdır. Şafiî' nin mezhebine göre bütün tekbîrlerde eller kaldırılacaktır. Bu kavli Îbni Münzir, Abdullah b. Ömer (Radiyalîâh üanhüm) ile Halîfe Ömerü'bnü Abdil' Aziz, Atâ', Salim b. Abdillâh, Kaysb. Ebi Hâzim, Zührî, Evzâi, îmam Ahmed ve îshâk' dan rivayet etmiş; kendisi de bunu ihtiyar eylemiştir.

Sevrî ile Ebû Hanife ve Eshâb-ı Re'y'e göre cenaze namazında eller yalnız iftitâh tekbîrinde kaldırılır.

İmam  Mâlik' den bu hususta üç rivayet vardır:

Bilinci rivayete göre: Bütün tekbîrlerde eller kaldırılır. İkinci rivayete göre: Yalnız iftitâh tekbirinde kaldırılır. Üçüncü rivayete göre ise: Hiç bir tekbirde el kaldırılmaz.

 

23- Kabir Üzerine Cenaze Namazı Babı

 

68- (954) Bize Hasenü'bnü Rabi' ile Muhammedü'bnü Abdil-Iâh b. Nümeyr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdullah b. İdrîs, Şey-bânî'den, o da Şa'bî'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cenaze defnedildikten sonra bir kabrin üzerine ce­naze namazı kılmış ve dört tekbîr almış.

Şeybânî demiş ki: «Şa'bî'ye:

  Bu hadîsi sana kim rivayet etti? dedim;

  Sika (yâni) Abdullah İbni Abbâs (rivayet etti.) dedi.» Hesen'in rivayet ettiği hadîsin lâfzı budur. İbni Nümeyr rivaye­tinde ise: Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

Taze bir kabrin yanına vararak üzerine namaz kıldı. Cemâat da arka­sına saff oldular. Resûlüllah (Sallallahü aleyhi ve Sellem) dört defa tekbir aldı; dedi.

Ben, Âmîr'e:

  Sana (bu hadisi) kim rivayet etti? dedim; Âmir:

  Sika, orada hâzır bulunan îbni Abbâs; cevâbını verdi.» ibâresİ vardır.

 

(...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hüşeym haber verdi. H.

Bize Hasenü'bnü Rab!1 ile Ebû Kâmil de rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdülvâhid b. Ziyâd rivayet etti. H.

Bize îshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerir ha­ber verdi. H.

Bana Muhammedü'bnü Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) Bize Veki' rivayet etti.  (Dedi ki): Bize Süfyân rivayet etti. H.

Bize Ubeydullah b. Mu âz da rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. H.

Bize Muhammedü'bnü'1 -Müsennâ dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi Seybânî'den o da Şa'bî'den, o da İbni Abbâs* dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen yukarki hadisin mislini rivayet etmişlerdir. Fakat hiç birinin rivayetinde Pey­gamber (Sallaîhhü Aleyhi ve Sellemfin dört tekbîr aldığı zikredil-memiştir.

 

69- (...) Bize Îshâk b. îbrâhîm ile Hârûn b. Abdillâh hep bir­den Vehb b. Cerir'den, o da Şu'be'den, o da İsmail b. Ebî Hâlid'den naklen rivayet ettiler. H.

Bana Ebû Gassân Muhammedü'bnü Amr Er Râzî de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Dureys [21] rivayet etti. (Dedi ki): Bize İb­rahim b. Tahmân, Ebû Hasîn'den rivayet etti. İsmâi! ile Ebû Hasîn'in ikisi birden Şa'bî'den, o da İbni Abbâs'dan, o da Peygamber (Sallal-lahü Aleyhi ve SeJ/em)*den naklen kabir üzerine cenaze namazı kıl­ması hususunda Şeybânî'nin hadisi gibi rivayette bulunmuşlardır.

Hiç birinin hadîsinde «Ve dört tekbîr aldı...» İfadesi yoktur.

 

70- (955) Bana İbrahim b. Muhammed b. Ar'arate's – Sâmî [22] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Gunder rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be, Habib b. Şehid'den, o da Sâbit'den, o da Enes'den naklen rivayet etti ki Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) bir kabr üzerine cenaze namazı kılmış.

îbni Abbâs hadisini Buhâri «Cenaze» ve «Ezan» bahislerinde; Ebû Dâvûd, Tirmizİ, Nesâi veîbni Mâce  «Cenaze» bahsinde muhtelif râvilerden tahric etmişlerdir

Tirmizîbu hadîsi rivayet ettikten sonra: «Bu bâbda Enes, Büreyde, Yezid b.-Sâbit, Ebû Hüreyre, Âmir b. Rabîa, Ebû Katâde veSehl b. Huneyf (Raâiyal-lâhü anhiim) hazerâtından da hadisler vardır.» demiştir.

Bunlardan maada yine bu bâbda Câbir, Ebû Said ve Ebû Ümâmete'bnü Sehl hazerâtından rivayetleri vardır.

Enes hadîsi babımız rivayetleri arasındadır. Bu hadîsi îbni Mâce dahî rivayet etmiştir.

Büreyde hadisini îbni Mâce rivayet etmiştir. Mez­kûr hadîsde:

«Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) bir cenazenin namazını defnedildikten sonra kıldı.» denilmektedir.

Yezîd b. Sabit hadisini Nesâi ile İbni Mâce tahric etmişlerdir. Bu hadîsde:

«Resûlülfah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) kalkarak cemâati arkasına saff yaptı ve dört tekbîr alarak namaz kıldı.» denilmektedir.

Ebû Hüreyre hadîsini Buhârî ile Müslim tahric etmişlerdir. Az sonra gelecektir.

Âmir b. Rabîa hadîsini îbni Mâce rivayet etmiş­tir. Bu hadîsde kara bir kadının vefat ettiği