1- Kendilerine İslam'a Da'vet Ulaşan Kafirlere Habersiz Baskın Yapmanın
Cevazı Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
3- Kolaylığı Emir; ve Nefret Ettirmeyi Terk Hususunda Bir Bab
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
4- Gadrin Haram Kılınması Babı
Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:
6- Düşmanla Karşılaşmayı İstemenin Keraheti ve Karşılaşıldığı Zaman
Sabrın Emredilmesi Babı
7- Düşmanla Karşılaşıldığı Zaman Zafer İçin Dua Etmenin Müstehab Oluşu
Babı
8- Harbde Kadınlarla Çocukları Öldürmenin Haram Kılınması Babı
9- Kadınlarla Çocukların Gece Baskınlarında Kasıdsız Olarak
Öldürülmelerinin Cevazı Babı
10- Kafirlerin Ağaçlarını Kesme ve Yakmanın Cevazı Babı
11- Ganimetlerin Hassaten Bu Ümmete Helal Kılınması Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
13- Öldüren Kimsenin Ölünün Üzerindeki Eşyayı Hak Etmesi Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:
14- Nefel Îhsanı ve Müslümanlara Bedel Esirlerin Fidye Verilmesi Babı
Hadis-i Şeriften Şu Hükümler Çıkarılmıştır:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
17- Harbe İştirak Edenler Arasında Ganimetin Nasıl Taksim Edildiği Babı
18- Bedir Gazasında Meleklerle Îmdat Buyurulması ve Ganimetlerin Mubah
Kılınması Babı
19- Esiri Bağlayıp Hapsetmenin ve Ona Îyilikte Bulunmanın Cevazı Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
20- Yahudilerin Hicaz'dan Sürgün
Edilmesi Babı
Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:
21- Yahudilerle Hıristiyanların Arap Yarımadasından Çıkarılması Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
23- Gazaya Şitab ve Çatışan İki İşin Daha Mühim Olanını Öne Alma Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
26- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in İslam'a Davet Îçin
Hirakl'e Yazdığı Mektub Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
28- Huneyn Gazası Hakkında Bir Bab
Hadis-i Şerif Aşağıdaki Hükümleri İhtiva Eder:
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir:
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
32- Ka'be'nin Etrafından Putların Giderilmesi Babı
33- Fetihden Sonra Hiç Bir Kureyşlinin Sabır Yolu İle Öldürülememesi Babı
34- Hydeybiye'deki Hudeybiye Sulhu Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:
Hadisi Şeriften Şu Hükümler
Çıkarılmiştir:
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
39- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Karşolaştığı Müşrik ve
Münafık Eziyetleri Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
40- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Duası ve Münafıkların
Ezasına Sabrı Hakkında Bir Bab.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
42- Yahudilerin Şeytanı Ka'b b. Eşrefin Öldürülmesi Babı
Hadisi Şerfiten Şu Hükümler de Çıkarılmıştır :
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
44- Ahzab Gazası —ki Hendek de Odur— Babı
45- Zü Kared Gazası ve Diğer Gazalar Babı
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
46- Allah Teala'nın; Onların Ellerini Sizden Men'eden Odur... Âyeti
Hakkında Bir Bab
47- Kadınların Erkeklerle Birlikte Gaza Etmesi Babı
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
49- Peygamber (Saüallahü Aleyhi ve Sellem)’in Gazalarının Sayısı Babı
51- Gazada Kafirden Yardım Dilemenin Keraheti Babı
Cihâd:
Lügatte meşakkat mânâsına gelir. Şeriatta ise : î'lây-ı keli-metullah için
kuffarla çarpışmak hususunda güç sarfetmek yâni dîn uğruna harb etmektir.
Siyer:
Sîretin cem'idir' Sîret: Tarikat yâni yol ve mezheb demektir. Burada cihaddan
sonra siyerin de zikredilmesi, gazalarda Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) ile ashabının suretlerinden de bahsedileceği içindir.
Cihâd muhkem bir
farizadır. Farzıyyeti kitâb, sünnet ve icma-ı ümmetle sabittir. Kitaptan
delili
«Allah'a ve son güne
îmân etmeyenlerle mukatele edin!» [1] ve
emsali
âyetlerdir. Sünnetten
delilleri bu bahiste görülecek hadîslerle: «Cihâd kıyamet gününe kadar
farzdır.» gibi hadislerdir.
1- (1730)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Süleym b. Ahdar,
İbni Avn'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Kâfi'a mektup yazarak harpten
evvel (dine) nasıl davet edileceğini sordum. O da bana: «Bu ancak İslâm'ın ilk
zamanlarında idi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Benî Mustalik
kabilesine gafil bulundukları, hayvanlarının suya götürüldüğü bir sırada baskın
yapmış; savaşa yarayanlarını öldürmüş; geri kalanlarını da esir almıştır.
Yahya demiş ki: Zannederim Süleym, Hâris'in kızı Cüveyriye'yi o gün aldı, dedi.
(Yahut yüzde yüz Hâris'in kızı Cüveyriye'yi o gün aldı, dedi.)
Bana bu hadîsi
Abdullah b. Ömer de rivayet etti. Kendisi o orduda imiş» diye cevâp yazdı.
(...) Bize
Muhammed b. E1-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, İbni
Avn'dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti. Ve: «Hâris'in kızı
Cüveyriye'yi» dedi. Şekk etmedi.
Bu hadîsi Bu'hâri
«Kitabül-Itk»da; Ebû Dâvûd «Kita-bü'l-Cihâd»da; Nesâî «Siyer*de muhtelif
râvilerden tahrîc etmişlerdir.
Benî .Mustalik, Huzâ'a
kabilesinin bir koludur. Hicretin beşinci yılında Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bu kabilenin müslümanlar üzerine hücuma hazırlandığını haber
almış; ve tahkik neticesinde haberin doğru olduğu anlaşılmıştı. Kabilenin başında
Hz. Cüveyriye (RatfiyallahÛ anha) 'nın babası Haris b. Ebî Dırâr bulunuyordu.
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mücâhidlerini toplayarak Medîne'den
dokuz konak mesafede bulunan Milreysi' suyunun başında düşmanla karşılaştı.
Aralarında harb oldu. Benî Mustalik bozguna uğratıldı. On ölü ve 600 esir
verdiler. Düşmanın 2.000 devesi ile 5.000 davarı da ganimet olarak
müslümanlarm eline geçti. Bu gazaya «Müreysi' gazvesi» de denilir.
Ezvâc-ı tâhirâttan Hz.
Cüveyriye de alman esirler meya-mnda idi. Hz. Âişe (Radİyallahü anha) 'nın
rivayetine göre Cüveyriye (Raâiyallahü anha) ganimet taksiminde Sabit b. Kays'a
veya onun amcası oğluna verilmiş. O da kendisini fidye mukabilinde serbest
bırakmış. Resulü Ekrem onun fidyesini ödeyerek kendisi ile evlenmiş.
Başka bir rivayete
göre : Hz. Cüveyriye 'nin fidyesini
babası ödemiş. Sonra Re sû Kil la h (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) onu
babasından isteyerek kendisi ile evlenmiştir.
1- Evvelce
İslâm'a davet edilen kâfirlere bilâhare habersiz baskın yapmak caizdir. Nevevî
bu hususta üç kavil naklediyor.
a) Harbten
evvel mutlak surette inzâr (yâni düşmanı haberdar etmek) vaciptir. İmam
Mâlik ve başkalarının kavilleri budur.
b) İnzâr mutlak surette vacip değildir.
c) Küffar evvelce
İslâm'a davet olunmamışlarsa itizar vacip; davet olunmuşlarsa vacip değil, fakat
müstehabtır. Nevevî birinci kavli
zayıf bulmuş; ikincinin daha da zayıf hattâ bâtıl olduğunu söylemiş; üçüncü
için : «Doğrusu budur.» demiştir. Nâfi', Hasan-ı Basrî Sievrî, Leys, Ebû Sevr, İbni
Münzir ve cumhûr-u ulemânın kavilleri de budur.
2- Arapları
köle olarak almak caizdir. Çünkü Benî Mustalik kabilesi Araphrlar. Hanefîler'le Mâlikîler'inve cumhûr-u ulemânın mezhepleri
budur. Yeni mezhebinde îmam Şafiî
de buna kail olmuştur. Ulemâdan bir cemaatla îmam
Şafiî 'nin eski mezhebine göre Araplardan köle olmaz.
2- (1731)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Vekî' b. Cerrah,
Süfyân'dan naklen rivayet etti. H.
Bize tshâk b. İbrahim
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Âdem haber verdi. (Dedi ki) : Bize
Süfyân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize bu hadîsi imlâ sureti ile yazdırdı.
3- (...) H.
Bana Abdullah "b. Hâşim dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) :
Bana Abdurrahmân (yâni îbni Mehdî) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân,
Alkame b. Mersed'den, o da Süleyman b. Büreyde*-den, o da babasından naklen
rivayet etti. Şöyle demiş:
Resûlüllah (SaUaltahü
Aleyhi ve Sellem) bir orduya veya müfrezeye kumandan tayın ettiği zaman
kendisine hassaten Allah'ın takvasını beraberindeki müslümanlara da hayır
tavsiye eder; sonra şöyle buyururdu: «Allah yolunda besmele ile gaza edinl
Allah'a küfredenlerle çarpışın! Gaza edin! Ama ganimete hıyanette bulunmayın!
Gadir etmeyin! ölülerin burnunu, kulağını kesmeyin! Çocuk Öldürmeyin!
Müşriklerden olan
düşmanınla karşılaştığın zaman onları üç haslete (veya güzel huya) da'vet et!
Bunların hangisinde sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini bırak!
Sonra :
Onları İslâm'a davet
et! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak!
Sonra kendilerini
yurdlartndan muhacirler diyarına göçmeye davet et! Ve onlara haber ver ki( bunu
yaparlarsa muhacirlerin lehine olan onlann da lehine, aleyhine olan onların da
aleyhine olacaktır. Yurdlarmdan göçmeyi kabul etmezlerse onlara haber ver ki,
müslümanların bedevileri gibi olacaklar; kendilerine Allah'ın, mü'minler
üzerine cereyan eden hükmü uygulanacak; ganimet ve harada hiç bir hakları
olmayacaktır. Meğer ki, müslümanlarla birlikte mücâhede edeleri.. Eğer bunu
kabul etmezlerse onlardan cizyeyi [2] iste!
Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak! Kabul
etmezlerse artık Allah'dan yardım dileyerek onlarla harb et!
Bir kal'a ahâlisini
muhasara eder de senden Allah'ın ahdini ve Peygamberinin ahdini kendilerine
bahşetmeni dilerlerse onlara ne Allah'ın ahdini ver; ne de Peygamberinin
ahdini!.. Lâkin onlara kendi ahdini ve arkadaşlarının ahdini ver! Çünkü sizin
kendi ahidlerinizi ve arkadaşlarınızın ahidlerini bozmanız, Allah'ın ve
Resulünün ahdini bozmaktan ehvendir.
Bir kal'a ahalisini
muhasara eder de, senden kendilerine Allah'ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse
onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme! Lâkin onlara kendi hükmünü tatbik et! Zîrâ
Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmİyeceğİnİ bilmezsin!»
Abdurrahmân bunu yahut
benzerini söylemiştir. İshâk ise Yahya b. Âdem'den rivayet ettiği hadîsinin
sonunda şunları ziyâde etmiştir: «Dedi İd : Ben bu hadisi Mukaatil b. Hayyan'a
andım da : Bana Müslim b. Heysam, Numân b. Mukarrin'den, o da Peygamber
(Sallallahü A leyhi ve Seliemjden naklen bu hadîsin mislini rivayet etti; dedi.
(Yahya: Yâni hadîsi Alkame, fbnî Hayyan'a söylüyor, demiştir.)
4- (...)
Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdüssamed b.
Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şute rivayet etti. (Dedi ki) : Bana
Alkame b. Mersed rivayet etti. Ona da Süleyman b. Büreyde, babasından naklen
rivayet etmiş. Babası şöyle demiş:
«ResûlÜllah (SaUalîahü
Aleyhi ve Sellem) bir kumandan veya müfreze gönderdiği zaman onu çağırır da
kendisine tavsiyede bulunurdu...» Râvi hadîsi, Süfyân'ın hadîsi mânâsında
nakletmiştir.
5- (...) Bize
İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Munammed b. Abdüvehhâb El-Ferrâ\ Hüseyn
b. Velîd'den, o da Şu'be'den bu isnadla rivayette bulundu.
Seriyye: Ordudan
seçilen bir kıt'a askerdir. Bunların vazifesi düşmana baskın yaparak tekrar
yerlerine dönmektir. îbrâhîm Harta î 'nin beyanına göre: Seriyye, dört yüz
kadar suvâri demektir. Bunlara seriyye denilmesi, geceleyin gittikleri ve
gidişlerinden kimsenin haberi olmadığı içindir. Zîra geceleyin yürüdü
mânâsında Araplar : «sera» ve «esrâ» kelimelerini kullanırlar.
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) müşriklerin üç haslete davet olunacağını bildirdikten sonra,
bunların neler olduğunu beyân hususunda:
«Sonra onları İslâm'a
davet et!» buyurmuştur. Nevevî bu cümlenin bütün Sahîh-i Müslim nüshalarında
burada olduğu gibi «sonra» mânâsına gelen «sunime» edatı ile rivayet -edildiğini
söylüyor. Kaadî Iyâz : «Bu rivayetin doğru şekli sümme edatım düşürerek (onları
İslâm'a davet et!) şeklinde okumaktır. Filhakika Ebû Ubeyd'in kitabında, Ebû
Davud'un -Sünen»itxle ve başka yerlerde sümme iskat edilerek doğrusu rivayet
olunmuştur. Çünkü bu cümle üç hasletin tefsirinden başka bir şey değildir.»
diyor. Mâzirî ise «sümme* edatının burada lüzumsuz değil, istiftâh yâni söze
başlamak için getirilmiş olduğunu söylemiştir,
«Sonra kendilerini
yurtlarından muhacirler diyarına göçmeye davet et!» ilâh... cümlelerinden
murâd: Medîne'ye hicretlerinin müstehab oluşudur. Medîne'ye hicret ederlerse
fey' [3] ve
ganimet gibi malların kendilerine verilmesini hak edecekler; aksi takdirde
çölde yaşayıp hicret ve gazalara iştirak etmeyen bedevi müslümanlar gibi fey'
ve ganimette bir haklan olmayacak, kendilerine yalnız istihkaklarına göre zekât
verilecektir.
İmam Şafiî bu hadîsle
istidlal ederek: «Sadakalar, fey'de hakkı olmayan fakirlere verilir; fey'
yalnız askerin hakkıdır. Sadaka alanlara fey', fey' alanlara da sadaka
verilmez.» demiştir. îmam Âzam'la Mâ1ik'e göre iki nevi' mal arasında bir fark
yoktur; ve her iki Arkaya verilebilirler.
Ebû Ubeyd bu hadîsin
mensûh olduğunu iddia etmişse de Nevevî bunun kabul edilmediğini söylüyor.
Hadîs-i şerifteki
zimmetten murâd: Ahd yâni verilen sözdür. Buradaki nehîleri ulemâ tenzîhen
mekruh mânâsına almışlardır,
1- Gadir
yâni ahdi bozmak, ganimete hıyanet, harbte küçük çocukları öldürmek gibi
şeyler haramdır.
2- Baş
kumandanın, kumandan ve askerlere Allah'dan korkmalarını ve emirleri altında
olanlara iyi muamele etmelerini tavsiyede bulunması, harb esnasındaki
vazifelerini ve kendilerine nelerin
haram, helâl, mekruh veya müstehab olduğunu bildirmesi müstehabtır.
3- îmam
Mâlik, Evzâî ve diğer bazı ulemâ bu hadîsle istidlal
ederek: «Cizye Arap olsun, acem olsun; kitabî olsun, mecûsi veya başka bir
dîne mensûb bulunsun bütün kâfirlerden alınır.» demişlerdir.
îmam Âzam 'a göre
cizye Arabın müşrikleri ile mecûsîleri müstesna olmak üzere bütün kâfirlerden
alınır. İmam Şafiî ise Arap olsun, Acem olsun yalnız ehl-i kitâb ile
Mecûsîlerden alınacağına kail olmuştur.
4- Cizye
denilen verginin mikdannda da ihtilâf olunmuştur. İmam Azam'la diğer Küfe
uleması ve îmam Ahmed bunun zengine senelik kırk sekiz
dirhem, orta halliye yirmi dört, fakire on iki dirhem olacağını söylemişlerdir.
îmam Şafiî 'ye göre zengin ve fakirden senelik en az bir dînâr alınır. Çok
miktarı anlaşmalarına bağlıdır.
İmam Mâlik altın sahibinden dört dînâr; gümüş sahibinden
kırk dirhem alınacağına kail olmuştur.
6- (1732)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Kûreyb rivayet ettiler. Lâfız Ebû
Bekr'indir. (Dediler ki) : Bize Ebû Üsâme, Büreyd b. Abdillâh'dan, o da Ebû
Bürde'den, o da Ebû Musa'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Resûlüllah
(Satlalicı/ıÜ Aleyhi ve Seltem) ashabından birini bir hangi işi hususuna gönderdiği
vakit:
«Sevindirin; nefret
ettirmeyin! Kolaylaştırın; güçleştirneyin!» buyururdu.
7- (1733)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', Şu'be'den, o
da Saîd b. Ebî Bürde'den, o da babasından, o da dedesinden naklen rivayet etti
ki, Peygamber (SaUaİlahü Aleyhi ve Seilem) kendisini Muâz'Ia birlikte Yemen'e
göndermiş; ve :
«Kolaylaştırın!
Güçleştirmeyin! Sevindirin! Nefret ettirmeyin! Uyuşun! İhtilâf etmeyin!»
buyurmuşlar.
(...) Bize
Muhammed b. Abbâd da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Stif-yân, Amr'dan naklen
rivayet etti. H.
Bize tshâk b. İbrahim
ile İbni Ebî Halef de Zekeriyyâ b. Adİy'den rivayet ettiler. (Dediler ki) :
Bize Ubeydullah, Zeyd b. Ebî Üneyse'den naklen haber verdi
Her iki râvi Saîd b.
Ebî Bürde'den, o da babasından, o da dedesinden, o da Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Selicm)'den naklen Şu'be'nin hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır.
Yalnız Zeyd b. Ebî Üroeyse'nin hadîsinde : «Uyuşun! İhtilâf etmeyin!» cümlesi
yoktur.
8- (1734)
Bize Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû't-Teyyâh'dan, o da Enes'den naklen rivayet
etti. H.
Bize Ebû Bekir b. Ebî
Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah b. Saîd rivayet etti. H.
Bize Muhammed b. Velîd
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. Her iki
râvi Şu'be'den, o da Ebû't-Teyyâh'dan naklen rivayette bulunmuşlardır.
Ebû't-Teyyâh şöyle demiş : Ben Enes b. Mâlik'i şunu söylerken işittim:
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Kolaylaştırın!
Güçleştirmeyin! Teskin edin! Nefret ettirmeyin!» buyurdu.
Ebû Mûsâ rivayetini
Buhari «Kitâbû'I-Megâzî»de; Enes rivayetini de «Kitâbü'1-İlm» ile
«Kitâbül-Edeb^de tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerif
cevâmiu'l-kelimdendir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sözü az,
mânâsı çok olan hadîslerine «cevâmiu'l-kelim» denildiğini evvelce görmüştük.
Bu hal ona mahsus bir lütfü İlâhîdir.
Bu hadîsin
cevâmiu'l-kelimden sayılması bütün dünyâ ve âhîret hayırlarına şâmil
olduğundandır. Zîra dünya amel yeri, âhiret de ceza diyarıdır. İşte Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burada dünyaya ait işlerde insanlara kolaylık
gösterilmesini, âhiret umuru huyunda da hayırlı va'dler; sevindirici müjdeler
verilmesini emir buyurmuş; bu suretle âlemlere rahmet olarak gönderildiğini
isbât eylemiştir.
Burada şöyle bir suâl
hatıra gelebilir: Bir şeyin emredilmesi o şeyin addının haram olduğunu
gösterir. Şu halde kolaylık gösterilmesi emredildikten sonra bir de «Gtiçl
eştirmeyin!» buyurulmasının faydası nedir?
Bu suâle allâme Aynî
şu cevâbı veriyor : «Biz bu kaideyi teslim etmiyoruz. Etsek bile burada maksat,
zimmen lâzım gelen mânânın te'-kîd için sarahatle irâde edilmesidir. Zîra
yalnız «Kolaylaştırın» buyursa idi, nekire olan bu emir, bir defa kolaylık gösterip
ekseri hallerde güçlük çıkaran kimseye de uygun düşerdi. Fakat
«Güçleştirmeyin!» buyurunca artık bütün hâllerde güçleştirmenin her yönü ile
kaldırıldığı anlaşılmıştır. «Nefret ettirmeyin!» ifadesinde de hal böyledir.»
«Siyak-ı nefîde gelen
nekireler umûm ifade ederler. Binâenaleyh burada sadece «Güçleştirmeyin!»,
«Nefret ettirmeyin!» buyurmak yeterdi.» denilirse şöyle cevap verilir:
Güçleştirmenin kaldırılmasından kolaylaştırmanın sübût bulması lâzım gelmediği
gibi, nefret ettirmemekten de kolaylaştırmak lâzım gelmez. İşte bu zıd manâlı
sözler bunun için bir araya getirilmişlerdir. Makam da îzâh îcab eder; zîra
va'z ve irşada ben^ zemektedir. Mânâ şudur:
«İnsanlara yahut
mÜ'minlere Allah'ın fadlu keremini, sevabını, ihsanının çokluğunu, rahmetinin
genişliğini müjdeleyin!..»
«Nefret ettirmeyin!»
cümlesinin mânâsı da öyledir. Yâni muhtelif vaîd ve korkutucu emir ve nehîleri
söyleyip şiddet göstermeyin ki, yeni müslüman olanlar, bulûğ çağma yaklaşan
çocuklar ve günahlarından tev-be etmiş bulunan âsîler îslâm'a yatışsınlar.
Bunları lütfü mülâyemetle yavaş yavaş ibâdetlere alıştırın! Nitekim îslâmiyetin
ilk zamanlarında bu tedrîce riâyet olunuyordu. Çünkü yeni müslüman olan bir
kimseye gösterilen kolaylık, onun dîne ısınmasına ve neşatının artmasına sebep
oluyordu. Şiddet gösterilmiş olsa ya dîni kabuî etmez yahut dînde sebat
göstermeyip dönebilirdi.
Hadîsin Muhammed b.
Abbâd rivâyetindeki Süfyân tarîki hakkında Dârekutnî söz etmiş; bu hadîsi
Buhâri‘nin, Süfyân tarîki ile tahrîc etmediğini söylemişse de Nevevî kendisine
cevap vermiş; burada tmam Müslim 'e karşı söylenecek bir söz olmadığım
kaydettikten sonra şunları ilâve etmiştir: «Çünkü Muhammed b. Abbâd mevsuk bir
râvîdir. Hadîsi Süfyân’dan, onun da Amr b. Saîd 'den naklen rivayet ettiğini
kat'i-yetle bildirmiştir. Hadîs sabit olmasa bile M üs1im'e yine zarar vermez;
zîra metni başka yollardan sabit olmuştur.»
1- Cemaata
Allah'ın lütf-u kereminden, sevabının çokluğundan, ihsanının genişliğinden
bahsederek onları dîne ısındırması gerekir. Allah'ın tebşîrâtını söylemeyip
sırf azabından bahisle onları korkutmak bilhassa yeni müslüman olanlar
karşısında zararlı ve memnu' bir harekettir.
2- Bir işte
söz sahibi olanların daima rifk-u mülâyemetle muamele görmeleri; ortak iş
yürütenlerin birbirleri ile uyuşup anlaşmalıdır. Velev ki iazîlet sahibi
insanlar olsunlar. Çünkü hatırlatma mü'minler için faydadan hâlî değildir.
9- (1735)
Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îMuhammed b. Bişr ile
Ebû Üsâme rivayet ettiler. H.
Bana Züheyr b. Harb
ile Ubeydullah b. Saîd (yâni Ebû Kudâmete's-Serahsî) de rivayet ettiler.
(Dediler ki) : Bize Yahya —ki Kattân'dir— rivayet etti. Bunların hepsi
Ubeydullah'dan rivayet etmişlerdir. H.
Bize Muhammed b.
Abdillâh b. Nümeyr dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize babam
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah, Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen
rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Allah kıyamet gününde
gelmiş geçmiş bütün İnsanları bir araya topladığı vakit her vefasız için bir
sancak çekilecek; ve : işte fülân oğlu fülânın vefasızlığı budur!
denilecektir.» buyurdular.
(...) Bize
Ebû'r-Rabi' El-Ateki rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ham-mâd rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Eyyûb rivayet etti. H.
Bize Abdullah b,
Abdirrahmân Ed-Dârimî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Sahr b. Cüveyriye rivayet etti. Bu râvilerin ikisi ek
Nâfi'den, o da tbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ye StUemyden
naklen bu hadîsi rivayet etmişlerdir.
10- (...)
Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr da İsmâîl b. Ca'fer'den, o da
Abdullah b. Dinar'dan naklen rivayet ettiler ki, îbni Dinar, Abdullah b. Ömer'i
şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallatlahu Aleyhi ve Sellem) :
«Şüphesiz ki vefasız
için kıyamet gününde Allah bir sancak dikecek ve: Dikkati.. Bu fülânın
vefasızlığıdır! denilecektir.» buyurdular.
11- (...)
Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki: Bize İbni Vehb haber verdi.
(Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan, o da Abdullah'ın iki oğlu Hamza ile
Sâlim'den' naklen haber verdi ki, Abdullah b. Ömer şöyle demiş: Ben Resûlüllah (Sallat
taJıü Aleyhi ve Sellem)i:
«Kıyamet gününde her
vefasız için bir sancak olacaktır.» buyururken işittim.
12- (1736)
Bize Mufaammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da rivayet ettiler. (Dediler ki)
: Bize İbni Ebî Adiy rivayet etti. H.
Bana Bişr b. Halid
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed (yâni İbni Ca'ferJ haber verdi.
Bunların ikisi de Şu'be'den, o da Süleyman'dan, o da Ebû Vâil'den, o da
Abdullah'dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet
etmişlerdir.
«Kıyamet gününde her
vefasız için bir sancak olacak : Bu fülânın vefasızlığıdır;
denilecektir.» buyurmuşlar.
(...) Bize
bu hadîsi İshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Nadr b. Şümeyl
haber verdi. H.
Bana Ubeydullah b.
Saîd dahî rivâ et etti. (Dedi ki) : Bize Abdur-rahmân rivayet etti. Bunların
hepsi Şu'be'den bu isnâdla rivayette bulunmuşlardır. Yalnız Abdurrahmân'm
hadîsinde: «Bu fülânın vefasızlığıdır; denilecektir.» cümlesi yoktur.
13- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Yahya b. Âdem,
Yezîd b. Abdilâzîz'den, o da A'meş'den, o da Şakîk'dan, o da Abdullah'dan [4]
naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah (SaliaÜahü Aleyhi ve Sellem):
«Kıyamet gününde her
vefasız için bir sancak olacak; onunla tanınacak : Bu fülânın vefasızlığıdır;
denilecektir.» buyurdular.
14- (1737)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler
ki) : Bize Abdurrahman b. Mehdi, Şu'be'den, o da Sabit'den, o da Enes'den
naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) :
«Kıyamet gönünde her
vefasız ign bir sancak olacak; onunla bilinecektir.» buyurdular.
15- (1738)
Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler
ki) : Bize Abdurrahmân rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Şu'be, Huleyd'den [5], o da
Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd'den, o da Feyg&mher (Sallallahii Aleyhi ve
Sellem) 'den naklen rivayet etti.
«Kıyamet gününde her
vefasız için arkasında bir sancak olacaktır.» buyurmuşlar.
16- (...) Bize
Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-düssamed b. Abdilvâris rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Müstemir b. Key-yân [6]
rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ebû Nadra, Ebû Saîd'den naklen rivayet etti. Şöyle
demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Kıyamet gününde her vefasız
için bir sancak olacak; kendisi
için
vefasızlığı mikdarı
dikilecektir. Dikkat edin ki,
gadir i'tibarı ile âmmeyi idare edenden daha büyük vefasız
yoktur.» buyurdular.
Bu hadîslerden Abdullah
b. Ömer rivayetini Buhâri «Kitabu'1-Edeb» ile
«Kitâbu'l-Fiten»de; Abdullah b.
Mes'ûd rivayetini «Kitâbu'l-Cizye»de tahrîc etmiştir.
Gadir: Bir
şeyi yapacağına söz verip de yapmayan vefasız demektir. Her vefasız için bir
sancak dikilmekten murâd: Onu halk
huzurunda teşhîr edecek bir alâmet dikilmesi dir. Eskiden bir kimse verdiği
sözü yerine getirmezse Araplar pazar yerlerine sancaklar dikerek onun
vefasızlığını teşhir ederlermiş.
«Bu filânın vefasızlığıdır.» cümlesinin
manâsı: Bu onu rezîl eden vefasızlığının alâmetidir, demektir.
1- Gadir
yâni vefasızlık şiddetle haramdır. Bahusus kaymakam, vali ve devlet reisi gibi
âmme hizmetinde bulunanların verdikleri sözü tutmamaları daha da şiddetle
memnû'dur. Çünkü böylelerin gadrinden doğacak zarar birçok kimselere dokunur.
Meşhur kavle göre bu hadîs vefasız hükümdar hakkında vârid olmuştur. Kaadî
Iyâz burada iki ihtimâlden
bahsetmiştir:
Birinci ihtimâl,
hükümdarın gadridir. Bu, millete karşı verdiği sözü tutmamak yahut üzerine
aldığı vazifeyi yapmamakla ajur.
İkinci ihtimâl,
milletin hükümdara karşı vefasızlığıdır. Bu da ona karşı itaatsiz davranmak,
fitneye sebep olacak şeyleri yapmakla meydana gelir.
Nevevi : «Sahîh olan
birinci ihtimâldir.» demişse de Buharı sârini Aynî, haberi umum mânâsına
hamletmekte bir beis görmemiştir.
2- Bu
rivayetler «Kıyamet gününde insanlar annelerinin adlan ile çağırılacaktır.»
diyenlerin sözünü reddetmektedir.
îbni Battal: «Baba adı ile
çağırmak, ta'rîften daha sağlam ve temyiz için daha beliğdir.» diyor.
3- Zahire
göre hüküm vermek caizdir.
17- (1739)
Bize Aliyyü'bnü Hucr Es-Sa'dî ile Amru'n-Nâkıd ve Züheyr D. Harb rivayet
ettiler. Lâfız Alî ile Züheyr'indir. (Alî: Ahberanâ ta.birini kullandı,
ötekiler: Haddesena dediler.) Süfyân şöyle demiş : Amr, Câbİr'i şunları
söylerken işitmiş: Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeHem) :
«Harb hileden
ibarettir.» buyurdular.
18- (1740)
Bize Muhammed b. Abdirrahmân b. Sehm de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah
b. Mübarek haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den, o da
Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre şöyle demiş : Kesûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Harb hileden
ibarettir.» buyurdular.
Bu hadîsleri Buhâri
«Kitabü'l-Cihâd»da; Câbir rivayetini Ebû Dâvûd ile Tirmizî «Kitâbü'I-Cihâd»da;
Nesâî «Kitabü's-Siyer»de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. Bu bâbta
Nesâî, Hz. A1î (Radiyallahuanh)'dan, İbni Mâce , Hz. İbni Abbâs ile Hz. Âişe'den;
Ebû Dâvûd, Kâ'b b. Mâlik (Radiyaİlahü anh) 'dan; İmam Ahmed Hz. Enes'den;
Bezzâr, İbni Ömer'le Hüseyin b. Alî 'den Ebû Ya 'lâ El.Mavsılî, Hasan b. Aliy
(Radiyaİlahü anh) 'dan Ebû Yâlâ ile Taberâni Abdullah b. Selâm 'dan; Taberânî
Zeyd b. Sabit'le Nevvâs b. Sem'ân, Avf b. Mâlik, Nuaym b. Mes'ûd ve Nebît b.
Şerît'dan hadîsler tahrîc etmişlerdir.
Had'a :
Aldatmak, hile yapmak, niyetinin aksini göstermektir. Bu kelime «hud'a» ve
«hudea» şekillerinde de okunabilirse de en meşhur kıraati «had'a»dır. Sa'leb
ve diğer lisan âlimleri : «Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve SellemYm lügati
budur.» demişlerdir.
Harpte küffara hîle
yapmak bütün ulemânın ittifakı ile caizdir; ve nasıl imkân bulunursa öyle
yapılır. Yalnız küffara verilen söz ve emânı bozmak caiz değildir. Bu hususta
İbni '1-Arabi şunları söylemiştir :
«Harpte aldatma :
Gizlemek, örtmek ve sözden dönmek gibi şeylerle olur. Bu haramdan istisna ve
tahsis edilen câizattandır. Yalan bilittifak haram; fakat bazı yerlerde
bilittifak caizdir. Bunların başında harp gelir. Kulların za'fından dolayı
harp ve emsalinde Allah yalan söylemeye bir lütuf olarak izin vermiştir. Onun
helâl kılınmasında aklın hiç bir te'-sîri yoktur. Bu iş sadece şeriata aittir.
Şayet bid'atçnarın dediği gibi yalanın haram kılınması aklî ve haram kılma işi
nefsi bir sıfat olsaydı yalan söylemek ebediyyen helâl olamazdı. Bu mesele
aklî meselelerden değildir ki cevap vermeye değsin! Bu cihet ulemâmıza gizli
kalmış; Taberî (yalan ancak ta'rîz yolları ile caiz olur, hakikî yalara
söylemek helâl değildir.) demiş; Nevevî; (Zahire bakılırsa hakikî yalanı söylemek
mubahtır, lâkin yâlnız ta'rîzle yetinmek efdaldir.) mütaleasında
bulunmuştur...»
19- (1741)
Bize Hasen b. Aliy El-Hulvanî ile Abd b. Humeyd rivayet ettiler. (Dediler ki)
: Bize Ebû Âmir El-Akadî, Muğîre'den —ki İbni Abdirrahnıan El-Hizâmî'dir— o da
Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki,
Peygamber (SallaÜahü Aleyhi ve Seilem) ;
«Düşmanla karşılaşmayı
temenni etmeyin; ama onlarla karşılaştığınız vakit sabredin!» buyurmuşlar. .
20- (1742)
Bana Muhammed b. RâfV de rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc
haber verdi. (Dedi ki) : Bana Mûsâ b. Ukbe, Ebû'n-Nadr'dan, o da Eşlem
(kabilesinden Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Senem)* in ashabından Abdullah
b. Ebî Evfâ denilen bir zatın kitabından naklen haber verdi. Ömer b.
Ubeydil-lâh Harûrüer üzerine yürüdüğü vakit Abdullah kendisine mektup yazarak,
Resûlüüah (Sallaiiahü Aieyhi ve Selteınyin düşmanla karşılaştığı bir gününde
beklediğini, tâ güneş (batıya) meylettiği zaman aralarında ayağa kalkarak:
«Ey nâs! Düşmanla
karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah'dan afiyeti isteyin! Onlarla
karşılaştığınız zaman da sabredin! Bilin ki, cennet kılıçların gölgeleri
altındadır.» buyurduğunu; sonra Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve SelUm) (tekrar)
kalkarak:
«Allahim! Ey kitabı
indiren, bulutu hareket ettiren ve hizibleri bozguna uğratan! Bunları perişan
et! Ve bizi onlar üzerine muzaffer kıl!» dîye duâ ettiğini ona haber vermiş.
Bu hadîsleri Buhâri
«Kitâbu'l-Cihâd»ın birkaç yerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî aynı bahiste tahrîc etmişlerdir.
Peygamber {Sallaiiahü
Aieyhi ve Selıem)'m düşmanla karşılaşmayı istemekten men' etmesi bu temenni
böbürlenmeyi ve nefse, kuvvete güvenmeyi tezammun ettiği içindir. Bu bir nevi'
zulümdür. Allah Teâlâ ise mazluma yardımı tekeffül buyurmuştur. Bir de bu
hareket düşmanı hiçe Sayıp onunla alay etmek olur ki, ihtiyat ve tedbire
muhaliftir. Huneyn harbinde müslümanlara ucub gelmiş, bu sebeple harbin başında
bozulmuşlardı. Sonradan kendilerine gelince Allah'ın nusratı da yetişti. Müslüman
—bugünkü telâkkinin aksine olarak— kendine ve kuvvetine değil, daima Allah'a
güvenecektir.
Sonra belâya sabır
hususunda herkes bir değildir. Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem) ile
birlikte harbeden bîr adam, aldığı yaraların acısına dayanamayarak intihar
etmişti. Onun içindir ki, Hz. Ebû Bekir: «Bence afiyette olup şükretmem,
ibtilâ edilip sabretmemden daha makbuldür.» demiştir. A1i (Radiyallahu anh)
'nm.dahî oğluna: «Yavrucuğum, sakın bir kimseyi mübârezeye davet etme! Ama
seni birisi ona davet ederse hemen karşısına çık! Zîra o zâlimdir; Allah Teâlâ
zulüm gören kimseye yardımı tekeffül buyurmuştur.» dediği rivayet olunur.
MÜbâreze: Harpten önce
iki taraftan birer kişi çıkarak yekeyek harbetmeleridir. Bunun hükmü hususunda
İbni'l-Münzir şunları söylemektedir: «Kendilerinden ilim alınan bütün ulemâ
bir kimsenin mübârezeye çıkabileceğine ve kumandanın izni ile mübârezeye davet
de edebileceğine ittifak etmişlerdir. Yalnız Hasan-ı Basrî müstesna! Çünkü o
bunu mekruh saymıştır...»
Bazıları kumandanın
izninden bahsetmeksizin mübârezeyi mubah görmüşlerdir, imam Mâlik ile Şâ'fiî’nin
kavilleri budur. Mübârezeyi kâfir isterse karşısına çıkmak müstehab olur.
Çıkacak kimsenin tecrübeli olması ve kumandanın izni ile çıkması da
müslehaetır. Ahab-ı kiramdan müşriklerle mübâreze edip boyunlarını vuranlar
olmuştur.
Hadîs-i şerîf düşman
karşısında sabırla harbetmeye teşvik ediyor. Filhakika harbin en kuvvetli rüknü
sabırdır. Teâlâ Hazretleri harp âdabını şu âyet-i kerîmede toplamıştır
«Ey imân edenler! Bir
bölükle karşılaşırsanız derhal sebat edin! Allah'ı da çok anın ki felah
bulaşınız! Hem Allah'a ve Resulüne itaat edin! Çekişmeyin! Yoksa başarısızlığa
uğrarsınız; kuvvetiniz gider. Sabredin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
Yurdlarından şımararak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan
men'edeni er gibi olmayın!» [7]
Allah'tan afiyet
dileği hususunda birçok hadîsler vârid olmuştur. Bundan murâd: Bedene ait bütün
iç ve dış hastalıkları ile dünya ve âhi-rete ait bütün kötülüklerin defini
istemektir.
«Bilin ki cennet
kılıçların gölgeleri altındadır.» cümlesi: Allah'ın sevabı ve Cennete
götürecek sebebi Hak yolunda harbetmekte ve harbe gitmektedir. O halde hemen
sadakatla harbe koşun ve sebat edin! manasınadır.
Ulemânın beyanına göre
Resulü Ekrem'in harbi öğleden sonraya bırakması o zaman hava bir parça
serinleyip harbe daha elverişli olduğu İçindir. Buhârî'nin rivayet ettiği bir
hadîste:
«Besûlüllah
(SalJaltahü Aleyhi ve Sellem^ harbi rüzgârlar esip, namaz vakti gelinceye kadar
te'hlr ederdi.» denilmiştir ki, bunun bir sebebi de namaz vaktinin ve o vakitte
yapılan duaların faziletidir.
Hadîsin ikinci
rivayeti düşmanla karşılaşıldığı vakit duâ ederek Allah'tan zafer niyazında
bulunmanın müstehab olduğuna; keza hadîs rivayetinde yazışma ve icazetle amel
edilebileceğine delildir. Nitekim usul, fıkıh ve hadîs ulemâsının cumhuru da
buna kail olmuşlardır.
21- (...)
Bize Saîd b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Abdillâh, tsmâîl b.
Ebî Hâlid'den, o da Abdullah b. Ebî Evfâ'dan naklen rivayet etti. (Şöyle
demiş): Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) biziblerin aleyhine dua etti
ve:
«Allahım! Ey kitabı
indiren! Hesabı sür'atli olan! Bu hizibieri bozguna uğrat! Allahım! Bunları
bozguna uğrat ve târu mâr e?!» buyurdular.
22- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekf b. Cerrah,
tsmâîl b. Ebî Hâlid'den naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Ben îbni Ebî Evfâ'ya
şöyle derken işittim: Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) Hâlid'üı hadîsi
gibi dua etti. Yalnız o: «Hizibieri bozguna uğratan» demiş; «Allahım» sözünü
zikretmemiştir.
(...) Bize
bu hadîsi İshâk b. İbrahim ile tbni Ebî Ömer de hep beraber îbni Uyeyne'den, o
da İsmail'den bu isnâdla rivayet ettiler, tbni Ebî Ömer kendi rivayetinde
«Rüzgârı hareket ettiren!» ifadesini ziyade etti.
23- (1743)
Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd, Sâbit'ten, o da Enes'-den naklen rivayet etti
ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seİlcm) Uhud (harbi) gününde:
«Allahım! Sen dilersen
yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kalmaz!»
diye duâ ediyormuş.
Zelzele: Sarsıntı, yer
sarsıntısı; korku ve dehşet saçan şey mânâlarına gelir. Burada insanları
sarsıp korkutan dehşet ve şiddet mânâsında kullanılmıştır.
Resûlüllah
(Sallallahı. Aleyhi ve Sellem)'in :
«Allahım! Sen dilersen
yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kalmaz!» şeklindeki duası, Allah'ın kaderine
tam teslimiyet halinde bulunduğunu gösterir. Bu söz : «Şerri Allah murad
etmez; o mukadder değildir.» diyen kaderiyye taifesinin şaşkınlarına bir red
cevabı mahiyetindedir. Aynı zamanda zafer niyazıdır.
Resulü
EkremfSallaUaJıü Aleyhi ve Sellem) 'in bu duayı Bedir gazasında yaptığı da
rivayet olunmuştur. Nitekim ileride gelecektir. Hattâ orada yaptığı siyer ve
megâzî kitaplarında daha meşhurdur. Fakat bu iki rivayet arasında çatışma
yoktur. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) o duayı iki yerde de
yapmıştır.
24- (1744)
Bize Yahya fa. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
Leys haber verdi. H.
Bize Kuteybetü'bnü
Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen
rivayet etti ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi veSeUem)'m gazalarından birinde
bir kadın öldürülmüş olarak bulunmuş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sailallahü
Aleyhi ve SclUm) kadınlarla çocukların öldürülmesini yasak etmiş.
25- (...)
Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bişr ile
Ebû Üsâme rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ubcydullah b. Ömer, Nâfi'den, o
da tbni Ömer'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Bu gazalardan birinde
bir kadın Öldürülmüş olarak bulundu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallaltahü
Aleyhi ve Sellem) kadınlarla çocukları öldürmeyi yasak etti.
Bu hadîsi Buhâri ile
Ebû Dâvûd «Kitâbu'l-Cihad»da tahrîc etmişlerdir.
Ulemâ bu hadîsle amel
hususunda ittifak etmişlerdir. Harbe iştirak etmeyen kadın ve çocukları
Öldürmek haramdır. Harbe iştirak ederlerse cumhûr-u ulemaya göre öldürülürler.
Küffann ihtiyarlarına gelince:
Şayet harp hakkında
fikirlerinden istifade edilirse onlar da öldürülür. Aksi takdirde ihtiyarlarla
rahipler hakkında ihtilâf olunmuştur. İmam Âzam 'la, îmam Mâlik
öldürülmeyeceklerine kail olmuşlardır.
İmam Şafiî 'nin esah olan
kavline göre öldürülürler.
26- (1745)
Bize Yahya b. Yahya ile Saîd b. Mansur ve Amru'n-Nâkıd, toptan İbni Uyeyne'den
rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da
Ubeydullah'dan, o da İbni Abbas'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber
verdi. Sa'b şöyle demiş: Peygamber
(SallaUahü Aleyhi ve Seltem)'c müşriklerden gece baskınına uğrayan
zürriyetlerin hükmü soruldu. Bu suretle müslümanlar onların kadınlarına ve
çocuklarına isabet ediyorlardı. Peygamber [SaUaUahü Aleyh'ı ve Sellcın):
«Onlar
onlardandır.:) buyurdular.
27- (...)
Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdür-razzâk haber verdi.
(Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o
da Ibni Abbâs'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :
— Yâ Resûlâllah! Biz
gece baskınında müşriklerin zürriyetlerine isabet ediyoruz! dedim,
«Onlar onlardandır.»
buyurdular.
28- (...)
Bana Muhammed b. Kâfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Amr b. Dînâr
haber verdi. Ona da İbni Şihâb, Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o da İbni
Abbâs'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber vermiş ki, Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e : Bir su-vâri gurubu geceleyin baskın yapsa da
müşriklerin çocuklarından bazılarına isabet etse ne buyurursun? demişler.
«Onlar
bobalarındandır!» buyurmuş.
Bu hadîsi Buhârî, Ebû
Dâvûd ve İbni Mâce «Kitâbü'l-Cihâd»da; Tirmizî ile Nesâî «Kitâbü's-Siyer»de
olmak üzere bütün «Sünen» sahipleri tahrîc etmişlerdir.
Nevevî diyor ki : «Bu
hadîs memleketimizin ekseri nüshalarında burada olduğu gibi (Peygamber
(Sallallahü Aleyhi veSellem)'e müşriklerin zürriyetleri soruldu) şeklindedir.
Bir rivayette harp edilen beldenin yerli müşrikleri sorulmuştur. Kaadî Iyâz bu
rivayeti Sahîh-i Müslim râvilerinin cumhurundan nakletmiş : Doğrusu da budur;
birinci rivayet bir şey değildir: Belki tasniftir, hadîsin sonu, ondaki hatâyı
açıklamaktadır, diyor.
Ben derim ki: Birinci
rivayet Kaadî 'nin iddia ettiği gibi bâtıl değildir. Bilâkis onun bir vechi
vardır. Takdiri şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliemfe gece baskınında
vurulup öldürülen müşrik kadınları ile çocuklarının hükmü sorulmuş; o da :
Onlar babalarından-dır; yâni bunda bir beis yoktur; çünkü babalarının hükümleri
mîras, nikâh, kısas, diyet ve saire onlar hakkında da carîdir, demek
istemiştir. Maksat : Zaruret yokken bunu kasden yapmadıkları zaman verilen hükümdür.
Yukarıda kadm ve çocukların öldürülmemesine dair geçen hadîsten murat ise
onları seçebildikleri zamandır.
Kadm ve çocukların
gece baskınında öldürülebileceğini gösteren bu hadîs hem bizim mezhebimiz hem
de Mâlik, Ebû Hanîfe ve cumhurun mezhebidir.
Beyâtm mânâsı: Düşmana
geceleyin erkek, kadın ve çocuk birbirinden fark edilemeyecek bir şekilde
baskın yapmaktır.
Zerârî:
(Yânın teşdîd ve tahfifi ile) iki şekilde okunur. Teşdîdle okunması daha fasîh
ve meşhurdur. Burada zerârîden murat: Kadm ve çocuklardır...» Fakat Nevevî’nin
son cümlesine allâme Aynî i'tiraz etmiş : «Zerârî kelimesinden kadınlar nasıl
murat edilebilir? Buhâri'nin rivayetinde gördüğün gibi zerârî kelimesi kadınlar
üzerine atfedilmiştir?» demiştir.
Aynî bu sözü ile şunu demek
istemiştir :
Zerârî:
Zürriyyetin cem'idir. Zürriyyet: Bir kimsenin çocukları ve nesli demektir.
Hadîste de bu kelime kadınlar üzerine atfedildiğine göre ondan kadınları
kasdetmeye imkân yoktur; çünkü atıf, iki şeyin birbirine mugayir olduğunu
gösterir. Hâsılı, harbde bîçâre ihtiyarları, kadın ve çocukları, rûhânî
şahısları —kimseye bir zararları olmamak şartı ile— göz baka baka kasden
öldürmek bütün ulemânın ittifakı ile haramdır. Bu hususta birçok hadîsler
vardır. Gece baskınlarında seçemeden, kasıd-sız olarak öldürülmelerinde ise
beis yoktur.
Burada şöyle bir suâl
hatıra gelebilir: Yâ kâfirlerin arasında müs-lümanîar da bulunur veya kâfirler
müslümanları kendilerine siper ederlerse?
Cevap: Bu mesele
ihtilaflıdır. İmam Mâlik'e göre içinde müslüman esirler bulunan bir kafir
karasına veya gemisine ateş açılmaz. Evzâî dahî: «Küffâr müslüman çocuklarını
kendilerine siper ederlerse onlara silâh atılmaz; içinde müslüman esirler
bulunan gemi yakılmaz.» demiştir.
Sevrî, Ebü Hanîfe, Ebû
Yûsuf, Muhammed/ İshâk, İmam Ahmed ve
sahîh olan kavle göre îmam Şafiî: «Küffârın katline çocuklarla kadınların
öldürülmesinden başka bir çâre yoksa bunda bir beis yoktur.» demişlerdir.
Hattâ Hanefîler'le Sevrî'ye göre İçerisinde müslüman esirleri veya çocukları
yahut müşriklerin çocukları bulunan kal'alara ve gemilere ateş açmakta da beis
yoktur. Böyle bir harpte müslümarüardan ölen olursa diyeti ödenmez;"
Hanefîler'e göre keffâret de lâzım gelmez. Sevrî keffâretin lüzumuna kail olmuştur.
Hadîs-i şerif, düşmana
gece baskını yapılmasının caiz olduğuna, evvelce dine davet edilen kâfirlere
bilâhare habersiz baskın yapılabileceğine ve küffann çocuklarına dünyada
babalarının hükmü verileceğine delildir. Âhiret hakkındaki hükümleri babında
ise üç kavil vardır :
a)
Küffann çocukları bulûğa ermeden ölürlerse cennetlik olurlar.
b)
Cehennemlik olurlar.
c) Bu
hususta bir şey söylenemez; tevakkuf olunur. AUahu a'lem
29- (1746) Bize
Yahya b. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Leys
haber verdi. H.
Bize Kuteybetü'bnü
Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâ-fi'den, o da Abdullah'dan
naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sahallahü Aleyhi ve Setlem) Benî Nadîr'in
hurmalarını yakmış ve kesmiş. Bu yer Bü-veyre'dir.
Kuteybe ile İbni Rumh
kendi hadîslerinde şunu ziyade ettiler: «Bunun üzerine Allah (Azze ve Celie): Yaş ağaç nâmına her neyi
keser veya kökleri üstünde ayakta bırakırsanız
(bu) Allah'ın izniyledir: Hem de yoldan çıkanları rezîl etsin diye! [8]
âyet-i kerîmesini indirdi.»
30- (...) Bize
Saîd b. Mansûr ile Hennâd b. Seriy rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
İbni'l-Mübârek, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da fimi Ömer'den naklen
rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyh' ve Sellem^ Benî Nadîr'in
hurmalarını kesmiş ve yakmıştır, ttassân şu beyti bu hâdise için söylemiştir:
«Btiveyre'de uçuşan yangın, Benî Ivüey eşrafına ehemmiyetsiz geldi.»
«Yaş ağaç nâmına her
neyi keser veya kökleri üstünde ayakta bırakırsanız...» âyet-i kerîmesi de bu
hususta indi.
31- (...)
Bize Sehl b. Osman da rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Uk-betü'bnü Hâlid
Es-Sükûnî, Ubeydullah'dan, o da Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen
haber verdi. (Şöyle demiş) :
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem} Benî Nadîr'in hurmalarını yaktı.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü'l-Megâzî» ile «Kitabü't-Tefsîr»de; Ebû Dâvûd ile îbni Mâce «Kitâbu'l-Cihâd»da;
Tirmizî ile Nesâî de «Kitabü's-Siyer» ve «Kitâbu't-Tefsîr»de tahrîc etmişlerdir.
Benî Nadîr, Medine
yahudîlerinden bir kabiledir. Bunlar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
ile sulh muahedesi yapmışlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir
diyet meselesinde kendilerine müracaat ederek hisselerine düşen diyeti
vermelerini teklif edince buna razı olur güründüler, fakat kendi aralarında
gizlice anlaşarak onu öldürmeye karar verdiler. O anda Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bir ya-hudi evinin duvarı gölgesinde birkaç arkadaşı ile
oturuyordu. Yahudiler 'den Amr b.
Cihâş isminde biri gizlice evin
çatısına çıkarak oradan üzerine büyük bir taş atmak sureti ile onu öldürmek istedi.
Ancak Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine kurulan tuzağı vahî
sureti ile haber aldığı için derhal oradan kalkarak Medîne'ye döndü; sû-i kasıd
da böylece akim kaldı. Bu vak'a hicretten 37 ay sonra olmuştur.
Bundan sonra Peygamber
(Satlallahü Aleyhi ve Sellem) on gün zarfında Medîne'yi terk edip gitmeleri
için yahudilere Muhammed b. Mes1eme (Radiyaüahü anh)'ı göndermiş; fakat
yahudiler birkaç gün hazırlık yaptıktan sonra : «Biz yerimizden çıkmıyoruz, sen
ne istersen yap!» diye direniş göstermişlerdi. İşte bu hâdise o zaman cereyan
etmiştir. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) yahudileri 15-20 gün
muhasara etmiş, sonra onları sürgün etmiştir. Yahudilerin hurmalıkları Medine
civarındaki Biiv'eyre denilen yerde idi. Altı yüz develik bir kafile halinde
Medine 'den kalkan yahudilerin bir kısmı Hayber'e, bir kısmı da Şâm'a göç etmişlerdi.
Lînenin tefsirinde
ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre lîne: Acvadan mâda bütün hurma
nevi'Ieridir. Bir takımları : «Lîne : İyi cins hurmalardır.» demiş; başkaları
bütün hurma cinslerine lîne denildiğini, daha başkaları bütün ağaçlara bu ismin
verildiğini söylemişlerdir. Medîne'nin 120 çeşit hurması olduğu söylenir.
Hadîs-i şerîf harpte
küffâra ait ağaçların kesilip yakıla bileceğine delâlet etmektedir ki, dört
mezhebin imamları ile Abdurrahman b. Kaasim'in, Nâf'i , İshâk ve cumhurun
mezhepleri de budur. Bir rivayete göre Hz. Ebû Bekir (Radiyallahü. anh) Leys ,
Sa'd, Ebû Sevr
ve Evzâî buna cevaz vermemişlerdir.
32- (1747)
Bize Ebû Küreyb Muhammed b. Alâ* rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'I-Mubârek,
Ma'merden naklen rivayet etti. H.
Bize Muhammed b. Râfi'
de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk, rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den naklen haber verdi. Hemmâm :
Bize Ebû Hüreyre'nin Re-sûlull&h (Saltallahü Aleyhi', ve Sellem)'den
rivayet ettiği budur, diyerek bir takım hadîsler zikretmiştir; ezcümle
Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve SeÜe/n)
«Peygamberlerden bir
peygamber gazaya çıktı da kavmine şunları söyledi : Nikâhla bir kadına mâlik
olup da onunla gerdeğe girmeye istediği halde henüz girememiş bir adam benim
arkamdan gelmesin! Başka biri ev yapmış, fakat tavanını çekememİşse (o da
gelmesin!) Bir başkası koyun veya gebe develer satın almış da doğurmalarını
bekliyorsa (o da gelmesini).
Bunu müteakib gazaya
çıktı; ve o yere ikindi namazı vakti yahut ona yakın bir zamanda yaklaştı; ve
güneşe : Sen me'mursun ama ben de memurum! Allahım, bunu benim üzerimde biraz
durdur! dedi. Bunu müteâ-kıb güneş onun üzerinde Allah o yeri kendisine
fethedinceye kadar durduruldu. Derken aldıkları ganimetleri topladılar.
Arkacığından onları yemek için ateş geldi : Fakat onları tatmaktan çekindi.
Peygamber : Sizin içinizde ganimete hiyanet var; o halde bana her kabileden bir
adam bey'at etsin! dedi. Bu surette ona bey'at ettiler. Derken bir adamın eli
onun eline yapıştı. Peygamber : Ganimete hıyanet sizin içİnizdedir, bana senin
kabilen bey'at etsin! dedi. Bu sefer ona kabilesi bey'at etti. Fakat eli iki veya
üç kişinin eline yapıştı; ve (yine) : Ganimete hıyanet sizdedir; sizler
hıyanet ettiniz! dedi. Nihayet ona inek başı kadar altın çıkardılar; ve onu
yerde duran malın içine koydular. Arkasından ateş gelerek o malı yedi.
İşte ganimetler bizden
önce hiç bir kimseye helâl olmamıştır. Bunun sebebi : Çünkü Allah Tebârekc ve
Teâlâ bizim za'fımızı ve aczimizi bildi de onu bize tertemiz heiâi kıldı.»
buyurmuşlardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbu'l-Humüs» ve «Kitâbü'n-Nikâh»da tahrîc etmiştir.
Bud': Kadının ferci
demekse de bu gibi yerlerde nikâhla almak mânâsında kullanılır.
Halifât:
Hâmile develer demektir. Ednâ : Fi'li rubaidir. Bu kelime ya «askerlerini
yaklaştırdı» mânâsına müteaddidir; yahut «fethi yaklaştı» mânâsına lâzım olarak
kullanılmıştır.
Kaadi Iyâz'in beyânına
göre duası kabul edilerek güneş durdurulan bu Peygamber Yûşa' (Aleyhisselam)
'dır. Muhasara ederek aldığı şehir de Filistin 'deki Erîhâ'dır. Güneşin
durdurulması mu'cizesi bizim Peygamberimi,^Salia'.lahü Aleyhi ve Sellem) 'e de
iki defa nasîb olmuştur. Bunların biri Hendek harbinde vaki' olmuş;
müs-lümanlar güneş batmcaya kadar ikindi namazını kılamamışlar; sonra Allah'ın
izni ile güneş geri dönmüş ve namazı kılmışlardı. Bu hâdiseyi bildiren hadîsi
Tahâvi nakletmiş; ve : «Râvileri mevsuktur.- demiştir.
İkincisi îsrâ
gecesinin sabahında olmuştur. Allâme Aynî bu hârikanın Hz. Mûsâ ve Süleyman' M
leyhisselam) 'la Hz. A1î'ye de vâki' olduğunu söyler. Yûşa' (Aleyhisselâm)'^
güneşe : «Sen me'mursun ama ben de me'murum!» şeklindeki hitabı : «Sen batmaya me'mursun
ama hen de namaz kılmaya veya güneş batmadan gaza etmeye me'murum!»
manasınadır. Ganimet meselesine gelince : Geçmiş Peygamberlerin âdeti, alınan
ganimeti bir yere toplamaktı. Sonra gökyüzünden bir ateş inerek o ganimeti
yer; bu da onun kabulüne alâmet olurdu. Bu seferde ateş yine inmiş; fakat
ganimeti yemek şöyle dursun (atmamıştır bile! Bunun sebebi ganimete hıyanet
karışması yâni ondan bir şeyler aşırılmasıdır. Nitekim araştırılınca inek başı
kadar bir altın parçasının aşırılmış olduğu meydana çıkmış; bilâhare gelen ateş
ganimeti yakmıştır.
Eski ümmetlerin
kurbanlarını da böyle bir ateş inerek yer; kurbanın kabulü bu suretle
anlaşılırdı.
1- Mühim
işler ancak aklı başında ve zihni başka bir şeyler meşgul olmayan kimselere
tevdi' edilmeli, aklı fikri başka şeyle meşgul olanlara verilmemelidir. Çünkü
böylelerin azim ve sebatı zayıf olur.
2-
Ganimetler yalnız Ümmeti Muhammed'e helâl kılınmıştır. Sair ümmetlere helâl
kılınmaması ihlâs hususunda ümmet-i Muhammediyye derecesine varamadıkları
içindir. Yâni harbe ganimet almak sevdası ile gitmesinler diye kendilerine
ganimet haram kılınmıştır.
33- (1748) Bize
Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Şimâk'dan, o da
Muş'ab b. Sa'd'dan, o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) : Babam
(ganimetin) beşte bir (in) den bir kılıç aldı; ve odu Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellemi'e getirerek: Bunu bana hibe et; dedi. Fakat o razı olmadı.
Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle);
«Sana enfâîin hükmünü
soruyorlar. De k\ : Enfâi Allah ve Resulüne aiddir...» [9] âyet-i kerimesini indirdi.
34- (...)
Bİze Muhammed b. El-Müsennâ ile Ibni Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız
Îbni'l-Müsennâ'nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Şu'be, Simâk b. Harb'den, o da Muş'ab b. Sa'd'dan, o da
babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Benim hakkımda dört
âyet inmiştir. Bir kılıç ele geçirdim... (Sa'd) bu kılıcı Peygamber(Sallalîahü
Aleyhi ve Sellem)'e getirerek: Yâ Resûlâllah, bu kılıcı bana nefel olarak ver!
demiş. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem):
«Bırak onu!» buyurmuş.
Sonra ayağa kalkmış. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) kendisine:
«Onu aldığın yere
koy!» buyurmuş. Sonra (tekrar) ayağa kalkarak: Bunu bana nefel olarak ver yâ
Resûlâllah! demiş. (Yine) :
«Bırak onu!»
buyurmuşlar. (Sa'd tekrar) ayağa kalkarak : Yâ Resûlâllah! Bunu bana nefel
olarak ver! Ben (harbde) yeteri olmayanlar gibi mi tutulacağım? demiş. Bunun
üzerine Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) kendisine (yine) :
«Onu aldığın yere
koy!» buyurmuşlar. Ar kaçığın dan şu âyet inmiş: Sana enfâlin hükmünü
soruyorlar! De ki: Enfal, Allah ve Resulüne aittir!..»
Enfal:
Nefelin cem'idir.
Nefel: Ordu
kumandanı tarafından bazı askerlere verilen ganimet malıdır. Bununla o askerin
iaşesi te'mîn edilmiş ve harbe karşı şevki arttırılmış olur.
Hadîs-i şerîî ganimet
malından kimseye bir şey verilmesi helâl olmayacağına delâlet ediyorsa da
Kaadî Iyâz: «İhtimal bu hadîs ganimet âyeti inmezden ve ganimet helâl
kılınmazdan evvel vârid olmuştur. Doğrusu da budur. Hadîs de buna delâlet
ediyor. Zîra hadîsin tamamında Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) 'in âyet
indikten sonra Sa'd'a:
«Al kılıcını! Sen onu
istediğin vakit o ne benimdİ, ne senin! Şimdi Allah onu bana verdi; ben de sana
veriyorum! buyurduğu rivayet olunmuştur.»
diyor.
Ulemâ buradaki âyetin
mensuh olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre
«Bilmiş olun ki,
ganimet olarak aldığınız bir şeyin beşte birî Allah'a ve Resulüne aiddİr...» [10]
âyet-i kerîmesi ile neshedilmiştir. Enfâ1 âyetinin muktezâsınca ganimetlerin
hepsi Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)e mahsustu. Bilâhare Cenâb-i Hak
diğer âyetle onların beşte dördünü ganimeti düşmandan alan gazilere tahsis
buyurdu. Bu kavil Hz. İbni Abbâs ile bir cemaattan nakledilmiştir.
Bir takımları âyetin
muhkem olduğunu, nefelin beşte birden verileceğini söylemiş; bâzıları da :
«Âyet muhkemdir; kumandan ganimet malından münasib gördüğü askere dilediği
kadar verebilir.» demişlerdir. «Âyet muhkemdir ama tahsis edilmiştir. Ondan
murad : Seriyyelerin ga-nîmetidir.» diyenler de olmuştur.
Hz. Sa'd : «Benim
hakkımda dört âyet inmiştir.» demiş, fakat burada onlardan yalnız birini yâni
Enfâ1 âyetini zikretmiştir. Diğer üçünü İmam Müslim «Kitabü'l-Fedâil»de beyân
eder ki, bunlar : Anne babaya iyilik, şarabın haram kılınması ve «Rablerine
duâ edenleri koğma!» mealindeki âyetlerdir.
35- (1749)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Nâfî'den dinlediğim,
onun da îbni Ömer'den naklettiği şu hadîsi okudum!., tbni Ömer şöyle demiş:
Peygamber (Sallaliahü
Aleyhi ve Seilem), tenim de içinde bulunduğum bir seriyyeyi Necid tarafına
gönderdi. Asker birçok develeri ganimet olarak aldılar. (Bu ganimetten)
hisseleri on ikişer yahut on birer deve idi; kendilerine birer deve de nefel
olarak verildi.
36- (...) Bize
Kuteybe b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Leys rivayet etti, H.
Bize Muhammed b. Kumh
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ley s, Nâfî'den, o da İbni Ömer'den naklen
haber verdi ki, Resûlüllah (Salfollahii Aleyhi ve Seliem), içlerinde tbni Ömer
de olduğu halde Necd tarafına bir seriyye göndermiş; ve bunların hisseleri
onikişer deveye baliğ olmuş; İrandan maada kendilerine birer deve de nefel
olarak verilmiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml bunu değiştirmemiş.
37- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliy b. Müshir
ile Abdürrahîm b. Süleyman, Ubeydullah b. Ömer'den, o da Nâfi'den, o da İbni
Ömer'den naklen rivayet etti. Şöyle demi;:
ResûlüiHh(Sa!!o!lahü
Aleyhi ve Sellem) Necd'e bir seriyye gönderdi. Ben de o seriyye de (gazaya)
çıktım. Binnetîce birçok deve ve koyun ele geçirdik; ve hisselerimiz onikişer
deveye baliğ oldu. Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem) bize birer deve de nefel olarak verdi.
(...) Bize
Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ da rivayet ettüer. (Dediler ki) :
Bize Yahya —ki El-Kattân'dır— Ubey dulla h'dan bu isnâdla rivayet etti.
(...) Bize
bu hadîsi Ebû'r-Kabî' ile Ebû Kâmil de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize
Hammâd, Eyyûb'dan rivayet etti. H.
Bize İbni'l-Müsenna
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, tbni Avn'dan rivayet etti.
(Demiş ki) : Nâfi'e mektub yazarak nefelin ne olduğunu sordum. O da bana cevap
yazdı ki, tbni Ömer bir seriyyede imiş. H.
Bize İbni Râfi' de
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni
Cüreyc haber verdi. (Dedi ki): Bana Mûsâ haber verdi. H.
Bize Hârûn b. Saîd
EI-Eylî dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) :
Bana Üsâme b. Zeyd haber verdi.
Bu râvilerin hepsi
flâfi'den bu isnâdla yukankilerin hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır.
38- (1750)
Bize Süreye b. Yûnus ile Amru'n-Nâkıd da rivayet ettiler. Lâfız Süreyc'indir.
(Dediler ki) : Bize Abdullah b. Recâ', Yûnus'dan, o da Zührî'den, o da Sâlim'den
[11], o
da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :
Bize BesûlüUah
(Sallallahü Aleyhi ve Şellem) beşte birdeki nasibimizden maada nefel verdi de
bana bir şârif isabet etti. (Şârif yaşlı, büyük devedir.)
39- (...)
Bize Hennâd b. Seriy de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'l-Mübârek rivayet
etti. H.
Bana Harmeletü'bnü
Yahya dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. Her iki râvi
Yûnus'dan, o da İbni Şihâb'dan naklen rivayette bulunmuşlardır. îbni Şihâb
şöyle demiş : Bana İbni Ömer'den naklen ulaştı; şöyle demiş: «Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Seİİem) bir se-riyyeye nefel verdi...» İbni Recâ' hadîsi
gibi rivayet etmiştir.
40- (...) Bize
Abdülmelik b. Şuayb b. Leys de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, dedemden
rivayet etti. (Demiş ki) : Bana TJkayl b. H&-lid, İbni Şihâb'dan, o da
Salim'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti ki, ResûKUIah (Salhllahü
Aleyhi ve Seltem) gönderdiği bâzı seriyyelere, hassaten kendilerinin olmak üzere,
umum ordunun hissesinden başka ne-fel verirmiş. Beşte bir de bütün bunda
vâcibmiş.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbu fardi*!-humüs»de; Ebû Dâvûd «Kitâbu'l-Cihâd»da tahrîc etmişlerdir.
Evvelce de görüldüğü
vecihle seriyye, ordudan bir bölük demektir. Sayıları en çok dörtyüz kişi olur;
ve düşman karşısına .gönderilirler.
Necd: Hicaz 'in Irak
tarafına düşen kısmıdır. Rivayete göre Hz. Abdullah b. ömer'in de iştirak
ettiği bu seriyye on kişiden ibaretmiş. Ganimet olarak 150 deve almışlar.
Bunlardan, otuz tanesini Peygamber (SaUaUdhü Aleyhi ve Seilem) almış. Kalan
120 deveyi on kişi aralarında taksim etmişler. Kendilerine Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Selleni) tarafından birer deve de nefel olarak verilmiş.
Ulemâdan bazıları oniki devenin bütün gazilere verilen yekûn olduğunu
söylemişlerse de Nevevî bunun hatâ olduğunu bildirmiştir. Çünkü Ebû Dâvûd 'un
bâzı rivayetlerinde oniki devenin bir gâzîye. isabet ettiği tasrîh. edilmiştir.
Rivayetlerin birinde,
«oniki yahut onbir» denilerek şek edilmiştir, îbni Abdilberr'İn beyanına göre
«El-Muvatta'» râvilerinden Velîd b. Müslim 'den maadası onu şekle rivayet
etmişlerdir. Nâfi'in diğer râvileri ise «onikişer» diye seksiz söylemişlerdir.
Bâzı rivayetlerde :
«Nefel verildi», «Nefel olarak verilmiş; Resûltillab (Sallallahü Aleyhi ve
Setlenı) bunu değiştirmemiş», bir rivayette de: «Bize Resûlüllah (SaUallahü
Aleyhi ve Seilem) nefel olarak verdi.» deniliyor. Bunların arası şöyle
bulunur: Seriyye kumandanı arkadaşlarına nefeli tak-sîm etmiş; Peygamber
fSallaUahü Aleyhi ve Seilem) de buna cevaz ve izin vermiştir. Bu suretle bu
işin ikisine de nisbeti sahîh olmuştur.
1- Saîd b.
El-Meseyyeb, Hasan.ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed ve îshâk bu hadîsle istidlal ederek
askere ganimet hisselerinden sonra nefel vermenin caiz olduğunu söylemiş; ve:
«işte îbni Ömer!., gazilere hisselerinden sonra birer deve nefel verildiğini
söylüyor. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleni) bunu reddetmemiştir.» demişlerdir.
Bu bâbta Nevevî şunları söylemektedir: «Ulemâ nefelin mahalli hususunda ihtilâf
etmişlerdir. Acaba bu ganimetin aslından mı verilecektir; yoksa beşte birinin
dördünden veya beşte birinin beşte birinden mi? Bu üç kavil İmam Şafiî 'nindir;
ve her birine ulemâdan bir cemaat kail olmuştur. Bize göre esah olan kavil,
beşte birin beşte birinden verilmesidir. Saîd b. El-Müseyyeb ile Mâlik, Ebû
Hanîfe ve diğer ulemânın kavilleri de budur. Netfel, ganimetin aslından
verilir diyen bâzıları: Hasan-ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed, Ebû Sevr ve başkalarıdır,
tbrahîm Nehaî serıyyenin ganîmet olarak aldığı bütün malların —sair ordu
efradına bir şey vermeksizin— kendi aralarında ne-fel olarak taksim
edilebileceğini söylemişse de bu görüş bütün ulemânın kavillerine muhaliftir.
Ulemâmız (Şafiî1er) diyor ki: Hükümet reisi gazilere ganimetten değil de
Beytülmâl'den nefel verse caiz olur. Zîra nefel ancak harbte kendi başına
yararlı bir iş gören gaziye verilir. İbni Ömer'in (birer deve de kendilerine
nefel olarak verildi.) sözünün mânâsı: Hak edenlere verildi demektir; bütün
seriyye efradına —hak etsin etmesin— dağıtıldı demek değildir. Lügat uleması
ile fukahânın beyânlarınag öre enfâl; Ganîmet mallarından verilen bahşişlerdir.
Bunlar gazilere dağıtılacak hisselerden başkadır.»
2- Seriyye
göndermek müstehabtır. Şayet seriyye harb yolunda ordudan ayrılarak düşman
karşısına gönderilirse, aldığı ganimette ordu efradı da müşterek olur. Ordu
şehirde iken seriyye müstakillen yola çıkarsa ganîmet yalnız seriyyenin olur.
3- Harb
îcâblarını yerine getirmeye teşvîk için nefel vermek caizdir. Cumhura göre
nefel, ilk ve son gözetilmeksizin bütün ganimetlerden verilebilir. Evzâî ile
Şam ulemasından bir cemâate göre ilk alınan ganimetten ve keza altınla gümüşten
nefel verilemez.
41-(1751)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüşeym, Yahya b.
Saîd'den, o da Ömer b. Kesir b. Eflah'dan, o da Ebû Muhammed El-Ensârî'den —ki
bu zât Ebû Katâde'nin arkadaşı imiş— naklen haber verdi. (Demiş ki) : Ebû
Katâde şunu söyledi... Ve hadîsi hikâye etmiştir.
(...) Bize
Kuteybe b. Saîd de rivayet «tti. (Dedi ki) : Bize Leys, Yahya b. Saîd'den, o da
Ömer b. Kesîr'den, o da Ebû Katâde'nin dostu Ebû Muhammed'den naklen rivayet
etti ki, Ebû Katâde şunları söylemiş... Ve hadîsi nakletmiştir.
(...) Bize
Ebâ't-Tâhir ile Harmele de rivayet ettiler. Lâfız Harmele'-nindir. (Bediler ki)
: Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Mâlik b. Enes'i şunları
söylerken işittim : Bana Yahya b. Said, Ömer b. Kesir b. Eflâh'dan, o da Ebu
Katâde'nin dostu Ebû Muhammed'den [12], o
da Ebû KatâdeMen naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Huneyn (harbi) yılında
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)1e birlikte (gazaya) çıktık, tki ordu
karşılaşınca müslümanlarda bir bozulma oldu. Derken müşriklerden bir adam
gördüm ki, müslümanlardan bir zâtı alt etmişti. Hemen ona dönerek arkasından
yanına geldim ve boynunu vurdum. Ama üzerime dönerek beni öyle bir sıktı ki
bundan ölümün korkusunu duydum: Sonra can vererek beni bıraktı. Müteakiben Ömer
b. Hattab'a yetiştim:
— Bu insanlara ne oldu? dedi. Ben de:
— Allah'ın emri! dedim. Sonra cemaat döndüler.
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
de oturdu ve:
«Bir kimse birini
öldürür de onun aleyhine beyyinesi de bulunursa, olenîn üzerindeki eşyası onun
olur.» buyurdular. Bunun üzerine ben ayağa kalkarak:
— Bana kim şâhidlik edecek? dedim. Sonra
oturdum. Sonra Resûlüllah/Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yine deminki gibi
buyurdu. Ben hemen kalkarak :
— Bana kim şâhidlik edecek? dedim; ve oturdum.
Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o sözü üçüncü defa tekrarladı.
Ben yine kalktım. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Sana ne oldu yâ Ebâ
Kata de?» diye sordu. Ben de kıssayı kendilerine anlattım. Derken cemaattan
bir adam:
— Doğru söyledi yâ Resûlâllah! Bu öldürülenin üzerindeki eşyası bendedir;
hakkından dolayı Ebû Katâde'yi razı ediver! dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk ise:
—'Hayır vallahi! Bu
olamaz! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah ve Resulünün yolunda
cenk eden Allah arslanlarından bir arsla-mn hakkını çiğneyerek onun eşyasını
sana veremez! dedi. Artık Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Doğru söyledi. Bunu
ona ver!» buyurdu; ve bana verdi. Sonra zırhı sattım da onunla Benî Selime
(kabilesin)'de bir bahçe satın aldım. İşte İslâm'da ilk edindiğim mal budur.
Leys'in hadîsinde şu
ibare vardır: «Ebû Bekir: Asla! Allah'ın arslanlarından bir arslanı bırakıp da
onu Kureyş'ten bir sırtlancağiza veremez! dedi.»
Yine Leys'in
hadîsinde: «Edindiğim ilk maldır.» cümlesi vardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitabü'I-Humüs»de tahrîc etmiştir.
İmam Müslim bu hadîsin
birinci tarîkinde râvileri sıraladıktan sonra : «Ve hadîsi hikâye etmiştir»
demiş; ikinci tarîkinde dahî; «Ve hadîsi nakletmiştir.» diyerek bu sözleri ile
üçüncü tarîkte rivayet edeceği hadîsi kasdetmiştir. Nevevî diyor ki: «Bu,
Müs1im'in âdetine göre garîb bir şeydir. Senin için yaptığım bu tahkiki belle!
Gerçekten bâzı kitab yazanların bu hadîste yanıldığını ve onu ilk iki tarîkten
evvelki hadîse bağlı zannettiklerini gördüm. Nitekim ekseriyetle Müs1im'in
malûm âdeti de budur...»
Huneyn : Mekke'ye üç
mil mesafede bir vadidir. Burada hicretin sekizinci yılında müşriklerle
müslümanlar arasında harb olmuş; müslümanlara çokluklarından dolayı ucub
geldiği için harbin başında bozulmuşlar, fakat sonra Allah üzerlerine sekînet
ve yardımcı melekler indirerek kâfirlerin cezasını vermişti. İşte Hz. Ömer'in
: «Bu insanlara ne oldu?» demesi bozulduklarına şaştığı içindir. Bazılarına
göre bu sözün mânâsı: «Bu bozgundan sonra acaba halleri ne olacak!» demektir.
Buna mukabil Ebû Katâde 'nin: «Allah'ın emri» diye cevap vermesi «Allah'ın
emri geldi.» Yahut: «Allah'ın emri gâlibtir; akıbet ehl-i takvanındır.»
manasınadır.
Bu gazada
müslümanların bozulması umûmî değildi. Resulü Ekrem (Saltallahü Aleyhi ve
Sellem) ile mü'minlerden bir taife yerlerinden ayrılmamışlardı. r Bu hususta
meşhur hadîsler vardır ki, yeri geldikçe görülecektir. Nevevî diyor ki:
«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bozguna uğramıştır demenin caiz
olmadığına müslümanlar icmâı nakledilmiştir. Onun hiç bir yerde bizzat
münhezim olduğunu hiç bir kimse rivayet etmemiştir. Bilâkis sahîh hadîsler
daima ikdam ve sebatını isbât etmektedir.»
Lâhallahi izen»
ifâdesi bütün rivayetlerde bu şekilde tesbit edilmiştir. Hattâbi ile lisan
uleması bunun râviler tarafından yanlışlıkla yapılmış bir değişiklik olduğunu,
doğrusunun «lâhallahi zâ» şeklinde kullanılması lâzım geldiğini, bunun «lâ
vallahi zâ» mânâsında bir yemîn olduğunu söylemişlerdir. Daha başka söz
edenler de olmuştur.
«Üdaybi1» sırtlan
mânâsına gelen «dab'»ın kıyâsa muhalif İsmi tasgiridir. Hz. Ebû
Bekir herhalde Ebû
Katâde 'yi arslan diye tavsif edince Öteki zâtı ona nisbetle küçülterek
sırtlana benzetmiştir. Çünkü sırtlanın yırtıcılığı zayıftır. Bu hayvan aciz ve
hamakatla vasıflanır. Fakat «Üdaybi'» kelimesi «Üsaybiğ» şeklinde de rivayet
olunmuştur. Hattâbî'nin beyânına göre üsaybiğ bir nevi' kuştur. Başkaları onu
boya mânâsına gelen sıbğamn tasgiri kabul etmiş ve kimi rengi kara olduğu için,
kimi renginin çirkinliğinden dolayı, bazıları da onu zayıflık ve aşağılıkla
vasıflandırmak için kendisine böyle hitab ettiğini söylemişlerdir. Hattâ
«esbağ» denilen bir nebata benzetmiş olması da caizdir.
1- «Seleb yâni öldürülen kimsenin üzerindeki
eşya ganimetin as-Undandır, beşte birden değildir» diyenler bu hadîsle istidlal
etmişlerdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve ŞeUerrt)m Hz. Ebû Katâde'-bu
eşyayı vermesi, ganimetin taksiminden önce idi. Fakat Hanefîler1e İmam Mâlik
bu istidlale cevap vermiş : «Hadîs size değil, bize hüccettir. Zîra bu
konuşma harb bitip ganimetler toplandıktan sonra olmuştur ki, o halde gazilerin
hakkı oîan beşte birin dördü ayrılmış olur. Binâenaleyh selebin beşte birden
sayılması îcab eder.> demişlerdir.
Kurtubî: «Bu hadîs Mâlik ile Ebû Hanîfe mezheplerinin sahih olduğuna en büyük
delildir.» demiştir.
2- Lâhallahi
ta'bîri yemindir.
3-
Kumandandan istenilen bir şeyi onun cevabını beklemeden yardımcısı
reddedebilir. Nitekim Hz. Ebû Bekir böyle yapmıştır.
4- Öldürdüğü
düşmanın üzerindeki eşyayı almak isteyen gâzîye bu eşyanın beyyinesiz verilip verilemeyeceği
hususunda ihtilâf edilmiştir. Ulemâdan
bir taifeye göre beyyine mutlaka lâzımdır. Delilleri bu hadîstir. Leys,
İmam Şâfiî ve bir cemaatin mezhepleri budur. Evzâî
beyyineye hacet olmadığım söylemiştir.
5- Seleb,
düşmanı Öldüren gâzînin hakkıdır, velev ki bir kadın öldürsün. Başında
bulunmak kâfi değildir. Ebû Sevr
ile îbni'l-Münzir'in kavilleri budur.
Cumhura göre ise bunun şartı, öldürülen kimsenin harb eden asker olmasıdır.
îbni Kudâme: öldürülenlerin
üzerlerindeki eşya alınarak çıplak bırakılmaları caizdir.» demiş; ¥akat Sevr! ile îbni Münzir bunu kerih görmüşlerdir.
42- (1752)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bise Yûsuf b. Mâcişûn,
Salih b. İbrahim b. Abdirrahmân b. Avf dan, o da babasından, o da Abdurrahmân
b. Avf'dan naklen haber verdi ki, şunları söylemiş:
Bedir (harbi) günü ben
safta dururken sağuna ve soluma baktım. Gördüm ki Ensârdan iki çocuğun arasın
dayım! Yaşları genç! Keşke bunlardan daha kuvvetliler arasında olaydım
temennisinde bulundum. Derken biri beni dürterek: Ey amca! Ebû Cehri tanır
mısın? dedi.
— Evet! Ona ne hacetin var ey kardeşim oğlu?
dedim.
— Haber aldım ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi
ve Sellemj'e söğermiş! Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki, onu
görürsem İkimizden eceli gelen ölmedikçe şahsım şahsından ayrılmayacaktır!
dedi. Ben buna şaştım. Az sonra diğeri de beni dürttü ve berikinin söylediğinin
mislini söyledi. Çok geçmeden Ebû Cehl'i halkın arasmda bocalarken gördüm ve:
— Görüyor musunuz, işte
sorduğunuz sizinki! dedim.
Hemen ona koştular ve
kılıçları ile onu
vurarak öldürdüler. Sonra
Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Seilem)e giderek kendisine haber
verdiler. Peygamber (SaJlalîahü Aleyhi ve Sellem):
«Onu hanginiz
öldürdü?» dîye sordu. İki gençten her biri:
— Ben öldürdüm! cevâbını verdi. «Kılıçlarınızı
şildiniz mi?» diye sordu.
— Hayır! dediler. Bunun üzerine kılıçlara
baktı; ve:
«Onu ikiniz de
öldürmüşsünüz!» buyurdu. Ve üzerindeki eşyanın Muâz b. Amr b. EI-Memûh'a
verilmesine hükmetti. (Bu iki zât Muâz b. Arar b. El-Memûh ile Muâz b.
Atrâ'dır.)
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbu'l-Humüs» ve «KitâWl-Megâzî»de tahrîc etmiştir.
Mânâsı hususunda ihtilâf
edilmiştir. Şâfiî1er'e göre Ebû Cehli mezkûr iki genç müştereken yaralamış;
lâkin onu kendisini müdafaadan âciz. bırakacak şekilde ağır yaralayan evvelâ
Muâz b. Amr olmuştur ki, şer'i katil de budur. Üzerindeki eşyasını almaya hak
kazanması bundandır. ResûlüIIah (Salîaüohü Aleyhi ve Seîlem)'in:
«Onu ikiniz de
öldürmüşsünüz!» buyurması, ötekinin gönlünü almak içindir; çünkü bu işe o da
iştirak etmiştir. Kılıçlarını muayene etmesi, bunlarla onu nasıl Öldürdüklerinin
hakîkatına istidlal içindir. Muayene neticesi Ebû Ceh1'i Amr'in çökerttiğini
anlamış; eşyasını Amr hak ettikten sonra ötekini de hâdiseye ortak kabul
etmiştir. Binâenaleyh onun eşyada hakkı yoktur.
Mâlîkîler'e göre
eşyanın Amr'a verilmesi, bu hususta kumandan muhayyer olduğundandır.
Tahâvî bu hadîsi
rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: «Bu hadîs delâlet ediyor ki, bir
kimseyi öldürmekle eşyasını öldürene vermek vâcib olsaydı Ebû Ceh1'in selebini
bu iki gence vermek îcâb eder; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) onu
birbirinden alıp ötekine vermezdi. Görülmüyor mu ki, kumandan : Her kim birini
öldürürse eşyası onundur; dese de iki kişi birini öldürseler, eşyası aralarında
ikiye bölünür. Kumandan birini mahrum ederek ötekine veremez; zîra o eşyada
ikisinin de aynı derecede hakkı vardır. Şu halde seleb hususunda onlar
kumandandan daha ziyade hak sahibidirler. Peygamber (Sallatlahü Aleyhi
veSelJem)'e Ebû Ceh1 Mn selebini birine vermek caiz olunca : Bu gösterir ki, o
selebe gazilerin ikisinden de ziyade hak sahibi imiş! Çünkü o gün henüz (Her
kim birini öldürürse selebi onundur^ buyurmamıştı. Bir de'maktulün eşyasının
katile verilmesi vâcib olmadığını, atıcak düşmanla cenk için bir teşvik
mâhiyetinde olmak üzere kumandanın onu katile verebileceğini beyân
buyurmuştur.»
Hadîs-i şerifin
sonunda Ebû Cehl'i Muâz b. Amr ile Muâz b. Afra 'nın öldürdükleri bildiriliyor.
Müs1imi'n ileride görülecek bir rivayetinde ve keza Buhâri'nin bir Rivayetinde onu
Afra' nammdaki kadının
iki oğlu öldürdüğü; Müs1im'in diğer bir rivayetinde ise Ebû Ceh1'in başını
Abdullah b. Mes'ud (Radiyallahu anh)'m kestiği kaydedilmektedir. Kaadi Iyâz:
«Ekseriyetle siyer ulemasının kavli budur.» diyor.
Nevevî bu rivayetlerin
arasını bulmuş; ve : «Ebû Ceh1'in katline bunların hepsi iştirak etmiştir. Onu
müdafaadan âciz hale getiren darbeyi Muâz b. Amr vurmuş, îbni Mes'ûd, can çekiştirirken
yetişerek kafasını koparmıştır.» demiştir.
1- Müslüman
hayırlı işlere koşmalı; faziletlere âşık olmalıdır.
2- Allah ve
Resulü için bir kimseye gadab etmek caizdir.
3- Hiç bir
kimseyi tahkir caiz değildir. Zîra hakir
görülen şahıs, tahkir edenden daha üstün ve makbul olabilir.
43- (1753)
Bana Ebû't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Şerh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah
b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Muâvi-ye b. Salih, Abdurrahman b.
Cübeyr'den, o da babasından, o da Avf b. Mâlik'den naklen haber verdi. Şöyle
demiş:
Hımyer (kabilesin) den
bîr adam, düşmandan birini Öldürdü de eşyasını almak istedi. Hâlid b. Velîd
onu men'etti. Hâlid onların üzerine vâlî
idi. Derken Avf b. Mâlik, Resûlüllah (Saliatlahü Aleyhi ve Sellem)e gelerek
(bunu) kendilerine haber verdi. Bunun üzerine Hâlid'e:
«Onun eşyasını buna
vermekten seni hangi şey menefti?» buyurdu, lar. Hâlid:
— Eşya gözüme çok
göründü yâ Resûlâllah! dedi.
«Onları kendisine
veri» buyurdu. Az sonra Hâlid Avfın yanına uğradı. Avf onun cübbesini çekti.
Sonra : (Nasıl) Sana Resûlüllah (Sulhltahü Aleyhi ve SeUem) için söylediğimi
yerine getirdim mi? dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu işitti
ve canı sıkıldı. Müteakiben:
«Ona verme yâ Hâlid!
Ona verme yâ Hâlid! Siz kumandanlarımı bana bırakır mısınız hiç! Onlarla sizin
misâliniz öyle bir adama benzer ki, deve veya koyun çobanı tutulur da onları
güder; sonra sulama zamanını kollayıp onları bir havuza getirir; ve oraya
girip suyun temizini içer, bulanığını bırakırlar, işte temizi sizin olur,
bulanığı da kumandanların üzerine kalır!»
buyurdular.
44- (...)
Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ve-lîd b. Müslim rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Safvân b. Amr, Abdurrahmân b. Cübeyr b. Nüfeyr'den, o da
babasından, o da Avf b. Mâlik El-Eşcaî'-den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :
Mûte gazasında Zeyd b.
Hârise'nîn maiyyetinde (gazaya) çıkanlarla birlikte gazaya çıktım. Yemen'den
(gelen) bir imdad gâoisi bana arkadaş oldu...
Ve hadîsi Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve SeUem) 'den yukarıki hadîs gibi rivayet etti. Yalnız o bu
hadîste şunu söyledi: «Avf dedi ki: Ben de, Yâ Hâlid! Bilmez misin ki
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} sele-bin öldürene verilmesini hüküm
buyurdu; dedim. Evet, bilirim; lâkin o besim gözüme çok göründü, cevabını
verdi.»
Bu vak'a Mûte
muharebesinde geçmiştir. Nitekim ikinci rivâyette tasrîh de edilmiştir. Mûte :
Şam taraflarında bir kasabanın ismidir.
Mûte Harbi hicretin sekizinci yılında olmuştur.
Hz. Avf'in, Hâ1id
(Radiyallahü anh)'ı cübbesinden tutup çekmesi ölenin eşyasını öldüren zâta
vermediği İçindir. Bu işe canı sıkılmış hattâ Hz. Hâ1id'i Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) e şikâyet edeceğini söylemiş; nitekim etmiştir de.
«Nasıl sana Resûlüllah
(Sallallahü A leyhi ve Sellem) için söylediğimi yerine getirdim, mi?» sözünün
mânâsı: Seni şikâyet edeceğim demiştim, bak ettim mi, etmedim mi! demektir.
Nevevî diyor ki: «Bu
hadîs, Öldüren kimsenin selebi hak etmesine bakarak müşkü sayılabilir. Nasıl
olmuş da eşya ona verilmemiştir? Bu suâl iki şekilde cevaplandırılabilir:
1- İhtimâl
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o eşyayı bilâhare öldüren gâzîye vermiştir. O anda
vermemesi hem onu hem de Avf b. Mâ1ik'i bir nevi' cezalandırmak içindir. Zira
ikisi de Hz. Hâ1id hakkında ileri geri konuşmuş; bu suretle kumandana ve onun
ta'yûı ettiği adamına hürmette kusur etmişlerdi.
2- Belki
Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hak sahibinin gönlünü almış da hak
ettiği bu eşyayı kendiliğinden müslümanlara bırakmıştır. Resûlüllah
(Sallallahü A leyhi ve Seltem)'in bu şekilde hareket etmesi Hz. Hâlid'in
gönlünü almak için olmuştur.»
Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) 'in temsilinden murâd : Ahâlî her şeyin safîsini yer içer,
rahatına bakar; çileyi âmirler çeker. Ganimet mallarını onlar toplar ve yerli
yerince sarfederler, ahaliyi onlar korur; idare ederler. Sonra bu hus,ûsatın
bazısı hakkında bir îtiraz veya sitem vâki olursa muhatab yine onlardır;
demektir.
Hadîs-i şerif gadab
halinde hüküm verilebileceğine; bu bâbtaki neh-yin kerâhet-i tenzîhiyye ifâde
ettiğine delâlet eder.
45- (1754)
Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus EI-Hanefî
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana
İyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam Seleme b. Ekva' rivayet
etti. (Dedi ki) :
Kesûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'le birlikte Hevâzin'de gaza ettik. Bir defa onunla beraber
kahvaltı yaparken, ansızın kırmızı bir erkek deve üzerinde bîr adam çıkageldi.
Devesini çöktürdü. Sonra heybesinden bir ip çıkararak onunla deveyi bağladı.
Sonra cemaatla birlikte kahvaltı yapmağa geçti. Ama bakınmağa başladı. Bizde
hayvan hususunda az'f ve yufkalık vardı. Bazılarımız piyade idik. Adam birden
koşarak çıktı. Hemen devesine geldi ve bağını çözdü. Sonra çöktürdü ve üzerine
oturarak onu ayağa kaldırdı. Deve onu koşa koşa götürdü. Derken boz bir dişi
deve üzerinde bir adam onun peşine düştü.
Seleme demiş ki: Ben
de koşarak çıktım; ve dişi devenin çantısı hizasına vardım. Sonra ilerliyerek
erkek devenin çantısı hizasına yetiştim. Sonra ilerledim; nihayet erkek devenin
yularından tutarak onu çöktür-düm. Dizini yere koyunca kılıcımı çekerek herifin
başını kestim; derhal düştü. Sonra deveyi yederek getirdim. Adamın eşyası ve
silâhı onun üzerinde idi. Derken beni Resûlüllah (SaUailahü Aleyhi ve
Sel\em)'\e yanındaki insanlar karşıladılar. Efendimiz:
«Bu adamı kim
öldürdü?» diye sordu.
— Ekva'ın oğlu!
dediler.
«Bunun bütün eşyası
onundur!:» buyurdular.
Talâk: Deriden yapılan
ip demektir ki, develeri bağlamakta kullanılır. Hakab dahî devenin böğrüne
bağlanan iptir. Kaadî Iyâz diyor ki: «Bu kelime yalnız kafm fethi ile (hakab şeklinde)
rivayet olunmuştur. Üstadlarımızdah biri: Doğrusu hakb olacaktır, derdi. Yâni
: Arkasına aldı, heybesine koydu mânâsına gelir...»
1- Harbden
dönen bölükleri karşılamak, başarılı işler görmüş olanları medhu senada
bulunmak müstehabtır.
2- Küfür
diyarının kâfir casusu öldürülür. Bu hususta bütün ulemânın ittifakı vardır.
Hattâ Nesaî'nin rivayetinde Peygamber (Sallalkthü Aleyhi ve Sellemlm ashabına
bu adamı arayıp öldürmelerini emir buyurduğu bildirilmektedir.
Casus muâhed (yâni pasaportlu
kâfir) veya zimmî [13] olursa
İmam Mâlik ile Evzâî'ye göre ahdini bozmuş sayılır. İstenilirse köle yapılır;
öldürülmesi de caizdir. Cumhûr-u ulemâ ise muâhedin casusluk sebebi ile ahdi
bozulmadığına kail olmuşlardır; meğer ki casusluk yapmaması vakti ile şart
koşulmuş olsun!
Casus müslümansa İmam
Âzam, Şafiî, Evzâî ve bazı Mâlikîler'le cumhura göre öldürülmez. Hükümet ona
mü-nasib göreceği dayak ve hapis gibi cezalar verir ki, buna ta'zîr denir. İmam
Mâlik: «Böylesi hakkında hükümet reisi ictihâd eder.» demiş; fakat bu içtihadı
tefsir etmemiştir. Kaadî Iyâz: «Mâli-kiyyenin büyükleri öldürüleceğini
söylemişlerdir.» diyor.
3- Tekeli
üfsüz olmak ve maksada halel vermemek şartı ile cinaslı konuşmak caizdir.
46- (1755)
Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ömer b. Yûnus rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) i Bana İyâs b. Seleme
rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti (Dedi ki) :
Fezâre (kabilesi) ile
harb ettik. Başımızda Ebû Bekir vardı. ResûHil-lah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) bize onu kumandan tâyin etmişti. Su ile aramızda bir saat mesafe
kalınca Ebû Bekir bize emrederek sabaha karşı mola verdik. Sonra süvarileri
(hücum için) dağıttı. Az sonra suya vardı; ve onun başında öldürdüğünü öldürdü;
kimini de esir aldı. Ben halktan bir cemaata bakıyordum. İçlerinde kadın ve
çocuklar vardı. Bunların benden önce dağa varacaklarından endîşe ederek onlarla
dağın arasına bir ok attım. Oku görünce durdular. Ben de kendilerini sürerek
getirdim. İçlerinde Beni Fezâre (kabilesinden) bir kadın bulunuyordu. Üzerinde
sahtiyandan bir kaş' vardı. Kaş' sahtiyan yaygı demektir. Beraberinde bir kızı
Vardı ki, ara bin en güzellerin dendi. Ben bunları sürerek Ebû Bekr'e
getirdim. Ebû Bekir de bana o kadının kızını nefel olarak bağışladı.
Müteakiben Medine'ye geldik. Ama kızın elbisesini (bile) açmadım. Derken bana
Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) çarşıda tesadüf etti. Ve:
«Yâ Seleme, bu kadını
bana hibe et!» dedi. Ben:
— Yâ Besûlâllah! Vallahi bu benim pek hoşuma
gitti; ama onun elbisesini açmadım; dedim. Sonra ertesi gün çarşıda Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem): bana (tekrar) rastladı; ve bana:
«Yâ Seleme, baban
Allah'a emanet, bu kadını bana hibe el!» buyurdular.
— O senindir yâ Besûlâllah! Vallahi onun
elbisesini açmadım! dedim. Müteakiben K^sûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)
onu Mekkelilere gönderdi; ve Mekke'de esir edilen bir takım müsliimanlara onu
fidye yaptı.
Hz. Seleme'nin : «Onun
elbisesini açmadım.» sözünden muradı: Onunla cinsî münâsebette bulunmadım;
demektir.
1- Askere
nefel yâni harbe teşvik için bahşiş verilebilir.
2- Cinsî
münasebeti, anlaşılacak şekilde kinayeli sözlerle anlatmak
müstehabtır.
3- Müslüman
erkekleri kurtarmak için kafir kadınları fidye olarak vermek caizdir.
4- Anne ile
yetişkin (âkil baliğ) çocuğunun arasını ayırmak caizdir.
5-
Kumandanın askerinden bâzı ganimet hisselerini isteyerek onları bir müslümanı
kurtarmak için fidye vermesi veya daha başka âmme menfaatlerinde kullanması
caizdir. Resulü Ekrem (SalialUıhü Aleyhi ve Sellem)
Efendimiz bunu Huneyn gazasında da
yapmıştır.
6- Baban
Allah'a emânet; ceddine rahmet!., gibi sözleri söylemek caizdir. «Lillâhi
ebûke» cümlesinin asıl mânâsı: Baban Allah'ındır, demektir. Bu gibi sözler bir
kimseyi medhu sena için kullanılırlar. Çünkü büyüğe izafet o kimsenin şan ve
şerefini artırır. Bu cümle: «Senin gibi yiğit evlât dünyaya getiren baba
Allah'ın lütf-u ihsanında olsun!» mânâsını tezammun eder.
47- (1756)
Bize Ahnıed b. Hanfael ile Muhammed b. Kâfi1 rivayet ettiler. (Dediler ki) :
Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize MaV mer, Hemmâm b. Miinebbih'den
naklen haber verdi. Hemmâm: Bize Ebâ Hüreyre'nin Resûlüllah(SallalhJıü Aleyhi
ve Zecr.. 'den rivayet ettikleri şunlardır; diyerek bir takım hadîsler
zikretmiş; ezcümle şöyle demiştir: Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Herhangi bir beldeye
varır da orada ikâmet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi belde Allah ve
Resulüne isyan ederse, o beldenin beşte biri Allah ve Resulün* âîddir. Sonra o
(geri kalanı) sizindir.» buyurdular.
Kaadî Iyâz'ın beyanına
göre Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) 'in buradaki ilk cümlesinden
murâd ihtimal ki fey'dir. İkinci cümle ile de ganimeti kasdetmiş olacaktır.
Ulemâ fey' ile ganimet
arsında fark görmüşlerdir.
Fey':
Küffarın çekilip gitmesi veya m üslumanlarla sulh yapmaları neticesinde
onlardan harpsiz darbsiz alınan mallardır. Bu mallar beşte biri ayrılmaksızuı
müslümanlarm yararına sarfolunur.
Ganimet ise: Küffcarla
harb ederek alınan mallardır. Bunların hükmü beşe taksim edilerek biri Allah
ve Resulü'nün hakkı olmak üzere ayrıldıktan sonra geri kalanı gaziler arasında
taksim olunmaktır. Bâzan fey' ve ganimet kelimeleri müteradif olarak aynı
mânâda kullanıldıkları gibi fey'; dönüş ve gölge mânâlarına da gelir.
Fey'in beşe taksim
edilmeyeceğine kail olanların delili bu hadîstir. İmam Şâfii'ye göre fey' de
beşe taksim edilir. İbni'1-Mün-zir: «Şafiî 'den Önce fey'in beşe taksim
edileceğini söyleyen hiç bir âlim bilmiyona!» demiştir.
48- (1757)
Bize Kuteybe b. Saîd ile Muhammed b. Abbâd, Ebû Bekir b. Ebî Şeyi» ve İshâk b.
İbrahim rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Şey-be'nindir. İshâk: (Bize haber
verdi) : tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Süfyân, Amr'dan, o da Zührî'den, o
da Mâlik b. Evs'den, o da Ömer'den [14]
naklen rivayet etti, dediler. Ömer şunları söylemiş:
Beni Nadir
(kabilesin)'in malları, Allah'ın Resulüne fey' olarak verdiği şeylerden olup
müslümanlar bunların üzerine at ve deve koşturma-mışlardı. Binâenaleyh yalnız
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsustular. O da ailesinin senelik
nafakasını ayırır; kalanını Allah yolunda bir hazırlık olmak üzere hayvan ve
silâha sarf ederdi.
(...) Bize
Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize SÜfyân b. Uyeyne, Ma'mer'den, o
da Ziihrî'den bu isnâdla rivayet etti.
49- (...)
Bana Abdullah b. Muhammet! b. Esma Ed-Dubaî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize
Cüveyriye, Mâlik'ten, o da Zührî'den naklen rivayet etti ki, Zührî'ye Mâlik b.
Evs rivayet etmiş. (Demiş ki) : Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. Ben de ona
gün yükseldiği vakit geldim; ve kendisini evinde bir serîr Üzerine oturmuş;
banlarının üzerine yapışmış; deriden dit yastığa dayanmış olduğu halde buldum.
Bana:
— Yâ Mâlik! Mesele şu ki, senin kavminden
birkaç hâne sahibi koşup geldiler. Ben de kendilerine biraz atıyye ayrılmasını
emrettim. Şunu al da aralarında taksim ediver! dedi. Ben:
— Bunu benden başkasına emretsen iyi edersin!
dedim.
— Al onu yâ Mâli! dedi. Az sonra Yerfe [15]
geldi. Ve:
— Osman, Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr ve SaM
için (içeri girmelerine) iznin var mı
yâ Emfrelmü'minîn? dedi. Ömer:
— Evet! dedi. O da kendilerine izin vererek içeri girdiler. Sonra tekrar gelerek:
— Abbâsla Alî için iznin var mı? dedi. Ömer
(yine) :
— Evet! cevâbın verdi. Onlara da izin verdi.
Derken Abbâs:
— Tâ Emirel-mü'minîn! Benimle şu yalancı,
günahkâr, vefasız, hâin arasında hüküm ver! dedi. Cemaat dahi:
— Evet, yâ Emirel-mü'minîn, aralarında hüküm
ver de kendilerini rahata kavuştur! dediler.
(Mâlik b. Evs: Bana
öyle geliyor ki, onlar bu cemaati bunun için önceden göndermişler; demiş.)
Bunun üzerine Ömer:
— İkini» durun! Size Allah aşkına soruyorum! O
Allah'ın ki yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! ResûIüNah
(SalJaîhhü Aleyhi ve Sellem) 'in:
«Bize mirasçı olunmaz!
Bıraktığımız sadakadır.»buyurduğunu biliyor »usunuz? dedi. Cemâat:
— Evet! cevâbını verdiler. Sonra Abbâs'la
Âlî'ye dönerek:
— Sizin ikinize
(de) Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki, yerle gök ancak
onun izniyle durmaktadır! Resûlüllah
(SaUallahü Aleyhive SellemYin:
«Bize mirasçı olunmaz!
Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyor musunuz? diye sordu.
— Evet! dediler. Bunun üzerine Ömer şunları
söyledi:
— «Hakîkaten
Allah (Azze've Ceiî) , Resulü
(SaUallahü Atâyhi ve Sellem)'e öyle bir hâssa bahsetmiştir ki, bunu
ondan başka hiç bir kimseye tahsis etmemişti. Teâlâ Hazretleri: Allah, Resulüne
beldeler halkından ne ganimet verdi ise bu sadece Allah ve Resulüne aittir!
buyurdu. (Râvi: Bundan önceki âyeti okudu mu, okumadı mı bilmiyorum! diyor.)
Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)\se Benî Nadîr'in mallarını sizin aranızda
taksîm etti. Vallahi kendini size tercîh etmedi. Sizi bırakıp da on-lan kendisi
almadı. Ta ki şu mal kaldı! Resûlüllah
(SaUallahü Aleyhi ve Sellem bundan
senelik nafaka alır; bilâhare kalanı Beytü'1-maPe yardım olarak koyardı.» Sonra
şöyle dedi:
«Sîze Allah aşkına soruvorum!
O Allah m ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Bunu biliyor musunuz?»
Cemâat:
— Evet! dediler. Sonra Abbasla Alî'ye de
cemaata sorduğu gibi: «Bunu biliyor
musunuz?» diye sordu.
— Evet! dediler. Ömer (sözüne devamla) şunları
söyledi:
— Resûlüllah (SaUallahü A Jeyhi ve SeVem) vefat
edince Ebû Bekir: Ben HesClullahfSaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'in velî-i
ahdiyim, dedi. Siz geldiniz! Sen kardeşin oğlundan mirasını istiyordun; o da
karısının mirasını babasından istiyordu.
Ebû Bekir şöyle dedi: Resûlüllah
(SaUallahü Aleyhi ve Sellem) t
«Bize mirasçı olunmaz
:*Bıraktıçi>m'z sadakadır.» buyurdu. Siz ikiniz onu da yalancı, günahkâr,
vefasız, hâin saydınız! Halbuki Allah onun doğrucu, iyi, aklı başında, hakka
tâbi' bir zât olduğunu biliyor!
Sonra Ebû Bekir vefat
etti. Ben de Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekr'in velî-i
ahidleri oldum. Siz beni de yalana, günahkâr, vefasız, hâin gördünüz! Halbuki
Allah benim doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi* bir kimse olduğumu biliyor.
Ben de bu (hükümet) isi (ni) üzerime
aldım. Sonra bana sen ve şu geldiniz. İkiniz birliksiniz; matbunms bir! Onu
bize ver, dediniz. Ben de derim ki: Dilerseniz onu size, vereyim! Şu şartla ki:
Onu Resûlüllah (Salkîlahü Aleyhi ve Scllem) ne yapardı İse siz de Öyle
yapacağınıza Allah'a söz verin! Onu bu şartla alırsınız! Öyle mi?
— Evet! dediler. (Ömer devamla) şunu söyledi:
— Sonra bana, aranızda hüküm vereyim diye
geldiniz! Hayır, vallahi! Sİzin aranızda bundan başka bir şeyle kıyamet
kopuncaya kadar hüküm veremem! Eğer ondan âciz kalırsanız bana iade ediverin!
50- (...)
Bize İshâk b. İbrahim ile Mubammed b. Rafı' ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler,
tbni Kâfi' (Bize tahdîs etti) ta'bîrini kullandı. Ötekiler: Bize Abdürrazzâk
haber verdi, dediler. (Demiş ki) : Bize Ma'~ mer, Zührî'den, o da Mâlik b. Evs
b. Hadesân'dan naklen haber verdi. (Şöyle demiş):
Ömer b. Hattâb bana
haber gönderdi. (Dedi ki) : Mesele şu! Senin kavminden birkaç hâne sahibi
geldi...
Hâvi, Mâlİk'in hadîsi
gibi rivayette bulunmuştur. Yalnız bu hadîste şu ibare vardır: «Ondan ailesine
bir sene nafaka veriyordu. Galiba Ma'-mer: Ondan ailesinin senelik yiyeceğini
saklıyordu; sonra ondan kalanı Allah
(Azze ve Celle)'nin malının sarfedildiği yere veriyordu, dedi.»
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbül-Megâzî», «Kitâbül-l'tisâm» ve «Kitâbül-Ferâiz-da; Ebû Dâvûd «Harâc»da;
Tirmizî «Siyerde; Nesâî «Ferâiz», «Fey» ve «Tefsîr»de muhtelif râvilerden
tahrîc etmişlerdir.
Rumfil veya Rimâl:
Hurma yaprağı ve emsali şeylerden dokunan hasırdır.
Yâ Mâli veya Mâlü: Yâ
Mâlik demektir. Kelimenin sonundaki (k) atılarak terhîm yapılmıştır. Buna
Arapçada «münâdâ-i murahham» denir. Son harfi kesre ve zamme ile okumak
caizdir. Kesre ile okunursa kelime olduğu şekilde bırakılmıştır. Zamme ile
okunursa müstakil isim yapılmış olur.
Hadîsin hulâsası şudur : Peygamber (Sallatlahü Aleyhime Sellem) in amcası
Hz. Abbas'la, Hz. Ali Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)\n terekesinden
hak dâva ederek Halîfe Ömer (Radtycdîahu anh^'m huzuruna çıkmışlar;
Halîfe onların vakti ile Hz. Ebû Bekr'e de müracaat ettiklerini, fakat
Peygamber (SaUaOahÜ Aleyhi ve Sellem)e kimsenin mîrasçı olamayacağını bildiren
hadîsi hatırlatarak kendilerine bir şey vermediğini söylemiş; kendisinin de
aynı kanaatte olduğunu beyan ettikten sonra isteklerini şartla yerine
getireceğini ya'detmiş-tir. Dâva edilen mallar Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve
Seilem) 'in Benî Nadtr yahudîlerinden
aldığı fey' olup hassaten kendi milki idi. Hz. Alî, zevcesi
Fâtıme (Radiyallahü ahha) namına
hak dâva ediyordu.
Burada Hz. Abbâs'in,
kardeşi oğlu Hz. Alî hakkında yalancı, hâin, vefasız gibi ağır sözleri
söylediği göze çarpmaktadır. Bu vaziyet karşısında ulemâ hadîsi iki cihetten
müşkil saymışlardır.
1- Mâzirî
şöyle diyor : «Vâki olan bu sözün zahiri Abbas'a lâyık değildir. Hz. Alî de bu
söylenen vasıfların tamamı şöyle dursun —hâşâ— bazısı bile yoktur. Evet, biz
Peygamber (SaUaVahü Aleyhi ve SellemVâen bir de onun şehâdet ettiklerinden mâda
kimsenin masum olduğunu kat'î olarak söyleyemeyiz; ama sahabe (Radtyallahu
anhüm ve ecmatn) hakkında hüsnü zanda bulunmaya, onlardan her kötülüğü nefyetmeye
memuruz! Bu rivayetin bütün te'vîl yollan kapanırsa, yalanı râvilerine nisbet
ederiz. Bu mânâyı ele alan bazı âlimler böyle sözleri yazmaktansa nüshalarından
çıkarmayı vera* ve takvaya daha uygun bulmuşlar; ihtimâl bunları .râvilerin
vehmine hamletmişlerdir.
Eğer bu sözler mutlaka
kabul edilecek-ve râvilere de vehim isnat etmiyeceksek o takdîrde en güzel
te'vîl şudur: Hz. Abbâs bu sözleri kardeşi oğluna nazı geçtiği için
söylemiştir; çünkü oğlu yerindedir. Onun hakkında inanmadığı ve kardeşi oğlunun
berî olduğunu bildiği şeyleri söylemiştir. Belki de bu sözlerle onu kendince
hatalı saydığı inancından vazgeçirmek istemiştir. Ona göre bu işi kasden yapan
bir kimse bu çirkin sıfatlarla vasıflanabilir. A1îye göre ise vasıflanamaz. Bu
mesele bir Mâ1ikî'nin (Nebîz içenin dîni noksandır.) sözüne benzer; halbuki
Hanefi (Noksan değildir) der; ve her ikisi de kendi İtikadında haklıdır.
Bu tevîli yapmak
mutlaka lâzımdır; çünkü dâva Ömer
(Radiyallahü anh>ın meclisinde geçmiştir. Kendisi halîfedir.Osman, Sa'd, Zübeyr
ve Abdurrahman (Radiyallahü anh) da oradadırlar. Ve hiç biri bu sözleri
reddetmemiştir. Halbuki kendileri münkeri red hususunda şiddet gösteren
zevattır. Bunun sebebi: Hâl karinesi ile Abbâs'ın zahirine inanmadığı sözü
—yasağı mübâlegah olsun diye— söylediğini anlamış olmalarıdır. Ömer
(Radiyallahü ânh) 'm : «Siz Ebû Bekr'e geldiniz; onu da yalancı, günahkâr,
vefasız, hâin Saydınız!- sözü ile kendisi hakkında dahî aynı kanaatte
olduklarını söylemesi de bu suretle te'vîl edilir...»
Bedrüddîn Aynî, Mâzi'r
î 'nin bu te'vîlini de faydasız bulmuş ve: «Bu sözleri kitâbtan çıkarmak
îcabeder. Hâşâ Abbâs bunları söylememiştir; bilhassa Ömer'in ve sahabeden bir
cemaatin huzurunda bu olamaz. Ömer böyle şeylere susacaklardan değildir...»
demiştir.
2- Kirmanî :
«Eğer Hz. Abbâs'la Alî 'nin istediklerini vermek doğru idi ise istedikleri anda
Ömer (Radiyallahü anh) niçin vermemiştir; doğru değilse sonradan niçin
vermiştir? diyor ve bu suâle kendisi şöyle cevap veriyor: «Hz. Ömer'in evvelâ
yermemesi o malı kendilerine milk olmak üzere istedikleri içindir. Sonra
vermesi onda tasarrufta bulunsunlar, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
ile(iki sahâ-bîsi Ebû Bekir ve Ömer ne gibi tasarrufta bulundularsa onlar da
Öyle yapsınlar diyedir.»
Hattâbî : «Bu kaziyye
cidden müşkildir. Şu sebeple ki, Abbâsla Alî bu sadakayı Ömer 'den onun şartına
göre aîdılarsa Peygamber (SaîlaHahiİ Aleyhi ve Sellem)n (Bıraktığımız
sadakadır) hadîsini î'tirâf ettikleri ve buna muhacirler de şahid olduğu halde
sonradan ne akıllarına geldi ki, dâvaya kalkıştılar?» diyor; ve bunun mânâsını
şöyle îzâh ediyor: «Abbâs ile A1î'ye ortaklık zor geliyordu. Bu sebeple
aralarında taksim istediler. Tâ ki her biri tedbîr ve tasarrufunda serbest
olsun. Ömer ise buna mülk süsü verilmesin diye taksimi merietti. Çünkü taksim
ancak mal ve mülkte olur. Aradan uzun zaman geçince halk bunu mîras zannetmeye
başlar. Bahusus kızla amca arasındaki mî-ras taksîmi yandır. Bu iş mirasla
karıştırılarak Abbâs'la Alî 'nin aldıkları mallar kendi milkleri imiş sanılır.»
Ebû Dâvûd: «Hilâfet
Hz. A1î'ye geçince bu malları sadaka olmaktan değiştirmedi.» demiştir ki, bu da
yukanki te'vîli te'yîd eder.
Kaadî lyâz'ın beyanına
göre ulemâdan bâzıları: Hz. Fâ11me'nin babasından kalan mirasını Ebû Bekir
(Rodiyattahu ank) dan istemesi —babasının (Bize mirasçı olunmaz!) hadîsini
duyduktan sonra olmuşsa— Fâtıme
(Radiyatla\hü anha) bunu : Kıymetli
mallara mirasçı olunmaz; yiyecek, ev eşyası ve silâh gibi şeyler bundan hâriçtir,
şeklinde te'vîl etmiştir. Ama bu te'vîl Ebû Bekir, Ömer ve diğer ashabın
mezheblerine uymamıştır.» demişlerdir.
Kaadî Iyâz diyor ki:
«Ebû Bekir bu hadîsle aleyhine hüccet getirdikten sonra Hz. Fâtıme'nin
münâzeadan vaz geçmesi bu dâva üzerine vâki' olan icmâı teslîm sayılır. Bu
hadîsi duyup mânâsı kendisine anlatılınca fikrinden vaz geçmiş; artık bundan
sonra gerek kendisi gerekse zürriyyeti mîras talebinde bulunmamışlardır. Bilâhare
Hz. Alî halîfe olmuş; o da Ebû Bekirle Ömer'in yolundan ayrılmamıştır. Bu da
gösterir ki Alî ile Abbâs'm istekleri sâdece bizzat tasarruf meselesi imiş.»
Hz. Ömer, Peygamber
(Sallalîahü Aleyhi ve Sellem] 'in kendine hâs olan fey*den senelik nafakasını
alırdığım, artanını da BeytülmaPe koyar-dığını bildirmektedir. Burada şöyle bir
suâl hatıra gelebilir: ResûlüHah (Sallallahti Aleyhi ve Sellem) in vefatında
zırhının ailesi için ödünç aldığı bir miktar arpa karşılığında rehin verilmiş
olduğu anlaşılmıştı. Senelik nafakası olsa zırhını rehin verir mi idi?
Cevap: Fahr-i Kâinat
(Sallallahii Alevhî ve Sellem) Efendimiz ailesi efradının senelik nafakasını
şüphesiz ki ayırırdı. Fakat o kadar cömert idi ki, sene dolmadan o nafakayı da
çeşitli hayır yollarına sarfeder, evinde bir şey kalmazdı.
1- Efe Abbâs
ile Alî (Radiyallahû anhûma) ganimetin beşte biri hakkında değil,
Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsus olan fey hakkında davaya
çıkmışlardı. Bu iey' onun vefatından sonra sadaka olarak kalmıştır.
2- Her kabilenin
âmme işleri o kabilenin büyüğüne verilmelidir; zîra onların hallerini en iyi
bilen odur.
3- Kumandan
ve devlet büyükleri- yanlarına izinsiz girilmemesi için kapıcı istihdam
edebilirler.
4- Bir
dâvada iş büyüyerek taraflar arasında fesad çıkmasından korkulursa hâkim
huzurunda şefaatte bulunmak caizdir.
5- Hakkı
söylemek şartı ile bir kimsenin kendini
medhetmesinde beis yoktur.
6- Senelik
aile yiyeceğini biriktirmek caizdir.
7- FaMh ve
filimin başkalarının bildiği bazı şeyleri bilmemesi mez-mum değildir.
8- Bir
kimseyi adı İle çağırmak caizdir.
9- Haber-i
vahidi kabul caizdir.
10- Hâkim
hüccetini takviye ve hasmı ilzam için taraflara karşı söylediklerine şahid
getirebilir.
51- (1758)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): M&lik'e, tbni Şihfib'tan
dinlediğim, onun da Urve'den, onun da Aişe'den naklen rivayet ettiği şu hadisi
okudum: Âişe şöyle demiş:
ResÜltillah
(Sallallahü Aleyhi ve Seltem) vefat ettiği vakit zevceleri, Osman b. Affan'ı
Ebû Bekr'e gönderip, Yey&anbet(SaIlallahü Aleyhi ve Sellem) den kalan
miraslarını ondan isteyecek oldular. Âlşe onlara: Resûlttllah
«Bize mirasçı olunmaz;
ne bırakırsak o sadakadır!» buyurmadı mı de-(SaUaliahü Aleyhi ve Sellem): di..
Bu hadîsi Buhari ile
Nesâî «Kitâbü'1-Ferâiz-de; Ebû Dâvûd
«Kitabül-Harâoda tahrîc etmişlerdir.
Hz. Ebû Hüreyre 'nin
rivayet ettiği bir hadîste Resûlttllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Biz Peygamberler
cemaatinin mirasçılarımız yoktur. Ne bırakırsak o sadakadır.» buyurmuştur. Şu
halde yalnız bizim Peygamberimizin değil, bütün Peygamberlerin (Solevâtullatıi
aleyhim ecmaîn) mirasçıları yokmuş demektir.
Ulema bunun hikmetini
şöyle anlatırlar : Peygamberlerin malları miras tariki ile helâl olsaydı
mirasçıları arasında onların Ölmesini bekleyip mirasına konmak isteyenler
bulunabilir; hatta mirasçılarına mal topladığını zannedenler de çıkabilirdi. Bu
suretle sû-i zanda bulunanların hali harâb olur, insanlar da Peygamberlerden nefret
ederdi.
Gerçi Kur'ân-i
Kerîm'de:
«Süleyman, Davud'a
mirasçı oldu!» [16] buyurulmuşsa da buradaki
mi-ras'dan raurâd mal değil, peygamberlik, ilim ve hikmettir.
52- (1759)
Bana Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Huceyn haber verdi. (Dedi
ki) : Bize Leys, Ukayl'den, o da İbni Şihâb'-tan, o da Urve b. Zübeyr'den, o da
Âişe'den naklen rivayet etti ki, Aişe kendisine şunu haber vermiş:
Fâtıme binti
Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekr'e haber göndererek Resûlüllah
(Saîlaİlahü Aleyhi ve Sellem) 'in, kendisine Allah'ın Medine ile Fedek'de ley'
olarak tahsis buyurduğu mallardan ve Hayber'in beşte birinden kalanlardan
mirasını ondan istedi. Ebû Bekir de şunu söyledi:
— Şüphesiz ki Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) ;
«Bize mirasçı olunmaz!
Bıraktığımız sadakadır. Ancak Muhammed (Salkllahü Aleyhi ve Sellem) 'in ailesi
bu maldan yer!» buyurmuştur. Vallahi ben, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) 'in sadakasından hiç bir şeyi, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve
Sellem) zamanındaki hâlinden değiştire-mem! Onun hakkında mutlaka Resûlüllah
{Şallak ahü Aleyhi ve Seltem) ne yaptı ise onunla amel ederim!
Hâsılı Ebû Bekir,
Fâtıme'ye bir şey vermekten çekindi. Fâtıme de bu hususta Ebû Bekr'e gücendi;
ve kendisini terk etti; Ölünceye kadar da onunla konuşmadı. Fâtıme, Resûlüllah
(Sailallahü A leyhi ve Sellem^ *den sonra altı ay 'yaşadı. Vefat ettiği vakit
onu kocası Alî b. Ebî Tâlib geceleyin defnetti. Onun vefatını Ebû Bekr'e haber
vermedi. Namazım Alî kıldı. Fâtıme'nin hayatı müddetine e Alî insanlardan
itibar görmüştü. O vefat edince Alî halkin i't i barım kaybetti. Ve Ebû
Bekir'le barışarak ona bey'at etmek istedi. O aylarda henüz bey'at etmemişti.
Ve Ebû Bekr'e: Bize gel! Ama seninle beraber başka bir kimse gelmesin!* diye
haber gönderdi. (Bunu Ömer b. Hattâb gelmesin diye yapıyordu.) Bunun üzerine
Ömer, Ebû Bekr'e:
— Vallahi onların yanına yalnız basma girme!
dedi. Ebû Bekir ise:
— Bana ne yapabilirler ki! Vallahi ben onlara giderim! cevabını verdi.
Müteakiben Ebû Bekir yanlarına girdi. Alî b. Ebî Talib bir şehâ-det getirdi.
Sonra şunları söyledi:
— Biz yâ Ebâ Bekr, senin faziletini ve Allah'ın
sana olan ihsanını biliriz! Allah'ın
sana verdiği tir bayırı sana çok görmeyiz. Lakin sen bu (hilâfet) iş (in) de bize
karşı istibdâd gösterdin.
Biz Resûlüllah (Sallatlahü
Aleyh! ve Şetleınfe olan karabetimizden dolayı kendimiz için bir hak
görüyorduk...
Alî, Ebû Bekr'Ie
konuşmasına devam etti. Nihayet Ebû Bekr'in gözleri boşandı. Sözü Ebû Bekir
alınca şunları söyledi:
— Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin
ederim ki, Resûlüllah r(SaüaHahü Aleyhi ve Sellenıfin yakınları benim için
kendi yakınlarıma yardım etmemden daha iyidir! Benimle sizin aranızda şu
mallar hususunda geçen ihtilâfa gelince: Hiç şüphe yoktur ki ben bunlar
hakkında hakta kusur etmiş
değilim! Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Seliemj 'in yaptığını
gördüğüm bir şeyi yapmadan
bırakmadım!.. Bunun üzerine Alî Ebû Bekr'e:
— Bey'at için miadın öğleden sonradır! dedi.
Ebû Bekir öğle namazını kılınca Alî minbere çıkarak şehâdet getirdi; ve
Alî'nin hâlini, bey'at. tan niçin geciktiğini, Ebû Bekr'e i'tizârda bulunduğu
özrünü anlattı. Sonra istiğfar etti. Ve Ali b. Ebî Tâlib şehâdet getirerek Ebû
Bekr'in hak. kını ta'zîm eyledi. Bu yaptığına kendisini sevk eden şey ne Ebû
Bekr'i çekememezlik, ne de Allah'ın ona verdiği fazileti inkâr olduğunu
söyledi. (Sözüne devamla):
— Lâkin biz kendimiz için bu işte bîr nasîb
görüyorduk; ama bize karşı istibdat gösterildi; biz de gücendik! dedi. Müslümanlar buna sevindi ve:
— İsabet ettin! dediler.
Emr-i ma'rûfa döndüğü
zaman artık müs-lümanlar Alî'ye yakın oldular.
53- (...)
Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Hnmeyd rivayet ettiler.
(}bni Râfi' haddesenâ tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Abdürrazıâk haber
verdi, dediler.) (Demiş ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Urve'den, o da
Âişe'den naklen haber verdi ki, Fâtıme Ue Abbâs, Besûlüllah (Sallalkthü Aleyhi
ve Sellemyâen .(kalan) miraslarını istemek için Ebû Bekr'e gelmişler. O anda onlar
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Fedek'ten aldığı yeri ile Hayber'den
aldığı hissesini istiyormuş. Ebû Bekir de kendilerine:
— Ben
ResülüWah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i dinledim... demiş. Râvi hadisi
Ukayl'in Zührî'den naklettiği hadis mânâsında rivayet etmiştir. Yalnız o şöyle
demiştir: «Sonra Alî ayağa kalkarak Ebû Bekr'in hakkını ta'zim etti ve onun
faziletini, sabık müslümanlardan oluşunu anlattı. Sonra Ebû Bekr'e doğru
giderek ona bey'at etti. Bunun üzerine cemaat Ali'ye geldiler ve: İsabet
ettin; iyi yaptın! dediler. Alî emr-i ma'rufa yaklaştığı an halk da kendisine
yakın oldu.»
54- (...)
Bize İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'küb b. tbrahîm rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. H.
Bize Züheyr b. Harb
ile Hasan b. Aliy EI-Hulvânî de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ya'kûb —ki
İbni İbrahim'dir— rivayet etti. (Dedi ki) :
Bize babam, Şalinden,
o da İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti (Demi§ ki) : Bana Urve b. Zübeyr haber
verdi. Ona da Peygamber (Saualatui Aleyhi ve SeKemj 'in zevcesi Âişe haber
vermiş ki, Fâtıme binti Resûlillah (Üallallahü Aleyhi ve Seliem) Resûlüllah
(Sultattahü Aleyhi ve Seitemjla vefatından sonra onun kendisine Allah'ın fey'
olarak tahsis buyurduğu mal-lardan ibaret terekesinden mirasını taksim etmesini
Ebû Bekir'den istemiş. Ebû Bekir de ona: Şüphesiz Resûlüllah (Sattatlahü
Aleyhi ve Seliem): «Bize mirasçı olunmaz; bıraktığımız sadakadır.»
buyurmuşlardır; demiş. Râvi diyor ki: Fâtıme Besûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve
Sateni) den sonra altı ay yaşamıştır. Fâtıme Ebû Bekir'den, Resûlüllah
{Satlaliahü Aleyhi ve Setlern)'uL Hayber'le Fedek'te bıraktığı terikesinden ve
Medine'deki sadakasından hissesini istiyormuş. Ebû Bekir bunu kabul etmemiş
ve:
— Ben Resûlüllah
(Saitallahü Aleyhi veSeliem)'in amel ettiği bir şeyi yapmadan bırakamam! Ben
onun emirlerinden bir şey terk edersem sapacağımdan korkarım! demiş.
Medine'deki sadakasına
gelince: Onu Ömer, Ali ile Abbas'a vermiştir. O sadakada AH Abcas'a galebe çalmıştır.
Hayber'le Fedek'i [17] ise Ömer
elde tutmuş; ve : Bunlar Resûlüllah(Sallallahü Aleyhi ve Seliem) 'in
sa-dakasıdır! Bunlar onun kargısına çıkan hakları ve hâdiseleri içindir. Onların
işi halîfeye kalmıştır; demiş. Bunlar bu güne kadar aynı minval üzere
kalmışlardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitabu fardı'l-Humüs» ve «Kitâbü'l-Megâzi-de tahrîc etmiştir. Hz. Fâtıme
(Radiyallahu anha) 'nın miras istemesi hususunda iki ihtimal üzerinde
durulmuştur.
1- Babasının
«Bize mirasçı olunmaz!» hadîsini te'vil
etmiş; kendisinin kıymetli mallarda babasına mirasçı olamayacağını, yiyecek,
giyecek ve silâh gibi şeylerde mirasçı olacağını sanmıştır. Fakat hadîsti
şerifteki: «Allah'ın fey' olarak verdiği...» ifadesi bu te'vîlı reddeder.
2- Bâzı ulemâya
göre Hz. Fâtıme 'nin mîras istemesi hadisi duymazdan öncedir. Vasiyyet âyeti
ile ihticâc etmiştir. Mezkur âyette: Mirasçı bir kızsa kendisine mirasın yarısı
verileceği bildirilmektedir.
Hz. Fâtıme 'nin Ebû
Bekr'e gücenerek onunla görüşmez olması, haram olan dargınlık derecesine
varmamıştır. Haram olan dargınlık selâmı kesmektir. Halbuki Fâtıme
(Radiyallahu anha) 'nın Hz. Ebû Bekr'e tesadüf ettiğini hiç bir kimse rivayet
etmemiştir. O yalnız Hz. Ebû Bekr'in hanesine gidip gelmez ve evinden çıkmaz
olmuştur. Dargınlığın bu kadarı haram değildir. Mâmâfîh barıştıkları da rivayet
olunmuştur. Beyhakînin Şa'bî'den rivayetine göre Fâtıme (RadiyalUrhü anhâ)
hastalanınca Hz. Ebû Bekir gelerek yanına girmek için izin istemiş. Hz. Alî ;
Yâ Fâtıme! Ebû Bekir gelmiş senin yanına girmek için izin istiyor! demiş.
Fâtıme: Ona izin vermemi diler misin? diye sormuş. Evet, cevâtını alınca izin
vermiş. Hz. İSbû Bekir de onu razı etmek için yanma girmiş ve:
— Vallahi ben yurdumu,
malımı, kavmü kabilemi ancak Allah'ın ri-zâsı, Resulünün rızâsı ve sizin
rızânız için bıraktım ey Ehl-i BeytL demiş. Sonra barışmışlar ve Fâtıme
{Radiyallahu anha) Ebû Bekir-den râzî olmuştur.
Hz. Fâtıme babasından
altı ay sonra vefat etmiştir. Sahih ve meşhur olan bu ise de sekiz ay, üç ay,
iki ay hattâ yetmiş gün sonra vefat ettiğim söyleyenler de olmuştur.
Hz. A1i'nin bey'at
hususunda gecikmesi, hadîste işaret olunduğu vecihle bu bâbta kendisi ile
istişare edilmediğine gücendiği içindir. Mâ-mâfîh onun gecikmesi bu bey'ata ve
Hz. Ebû Bekr'e dokunmaz. Çünkü ulema bey'atın sahih olması için bütün
insanların bir araya gelerek hepsinin «Bey'at ettik» demelerinin şart
olmadığını, bu iş için ileri gelenlerden bazı zevatla ulemâ ve ruesâdan bir
cemaatm kâfi geldiğini söylemişlerdir. Hz. Alî bu müddet zarfında Ebû Bekir
(RadiyaİUthÜanh) e karşı bir harekette de bulunmamış; bilâkis tam bir inkıyad
hali göstermiştir. Binâenaleyh onun gecikmesi Hz. Ebû B e k r 'in hilâfetine
zarar getirmez.
Hz. Ebû Bekr'in
istişare için gelmemesi hilâfet işi ile meşgul olduğundandır. Bu işle bütün
sahabe meşgul olmuş; alelacele halîfe seçil-mezse araya hilaf ve niza'
gireceğinden ve umulmadık büyük fesadlar çıkabileceğinden endîşe etmişlerdir.
Bey'at işi tamam olmadıkça Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in cenazesini defnetmemeleri bundandır.
Hz. Alî, Ebû Bekir
(Radiyallahu arüı) 'i evine da'vet ederken yalnız gelmesini tenbîh etmiş;
bundan Hz. Ömer'in gelmemesini kas-detmiştir. Maksadı, işi tatlıya bağlamaktır.
Ömer (Radiyallahu anh) 'in şiddetli bir zât olduğunu bildiği için bir
kırgınlığa sebebiyet verir diye düşünmüştür.
Ömer (Radiyallahu
anh)1'in Hz. Ebû Bekr'e yalnız gitmemesini tavsiyede bulunması ise ona ağır
sözler söylerler de gücendirirler; bundan da umûmî veya hususî bir mefsedet
doğabilir ihtimaline mebnî-dir. Bittabi kendisi de beraber olsa bunu yapamazlar
diye düşünmüştür.
1- Geceleyin
cenaze defni caizdir. Fakat bir özür bulunmadığı zaman gündüz defnetmek daha
faziletlidir. Hz. Fâtıme validemizin gece defnedilmesi vasıyyetine binâendir.
2- Hadîs-i
şerif Hz. Ebû Bekr'in hilâfetinin sahih olduğuna delildir. Bu hususa icmâ'
vâki' olmuştur.
55- (1760)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Ebû'z-Zinâd'dan
dinlediğim, onun da A'rac'dan, onun da Ebû Hüreyre'-den naklen rivayet ettiği
şu hadîsi okudum : Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Benim mirasçılarım
bir dînar bile ülesemezler. Kadınlarımın nafakasından ve mütevellimin
masrafından sonra ne bırakırsam sadakadır» buyurmuşlar.
(...) Bize
Muhammed b. Yahya b. Ebî Ömer El-Mekkî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân,
Ebû'z-Zinâd'dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti.
56- (1761)
Bana tbni Ebî Halef dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ b. Adiy
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'l-Mubarek, Yûnus'-dan, o da Zührî'den, o da
A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Pey-gmmher (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'den naklen haber verdi.
«Bize mirasçı olunmaz;
bıraktığımız sadakadır.» buyurmuşlar.
Yukarıki iki rivayetin
birincisini Buhâri «Kitâbü'l-Vâsâya» ile «Kitâbü'l-Ferâiz»da; Ebû Dâvûd «Harâc»
bahsinde tahrîc etmişlerdir.
Ulemâ bu hadîsteki
dînâr kaydının başka mallara tenbîh için getirildiğini söylemişlerdir. Bundan
murâd miras istemeyi yasaklamak değildir. Zîra yasak, vukuu mümkün olan
şeylere mahsûstur. Peygamber (Sfiliailahü Aleyhi ve Sellemfe mirasçı olmak ise
mümkün değildir. Şu halde hadîsten murâd : İhbardır; yâni hiç bir şeyi taksim
edemezler; çünkü bana mirasçı olunmaz demektir. Cumhûr-u ulemânın kavli budur.
Bazı Basra ulemâsının : «Peygamber (SallaUahU Aleyhi ve Sellem)'e kimsenin
mirasçı olamaması Allah Teâlâ onun bütün malını sadaka yaptığı içindir»
dedikleri rivayet olunursa da doğrusu cumhurun kavlidir.
Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) 'in kadınlarının nafakaları miras değildir. Onlar ıddet
bekleyen kadınlar hükmündedirler. Nafakaları bundan dolayı verilmiştir. Ha11âbî
diyor ki: «îbni Uyeyne'den kulağıma geldiğine göre şöyle dermiş : Resûlüllah
{Salialkhü Aleyhi ve Sellemy'm zevceleri iddet bekleyen kadınlar hükmündedir.
Çünkü onlara evlenmek ebediyyen caiz değildir. Bu sebeple onlara nafaka
verilmiş; oturdukları evleri kendilerine terk edilmiştir.»
Hadîsteki «âmil»'den
murâd bâzılarına göre mütevellidir. Bir takımlar/ı : «Halife olsun, onun
me'murları olsun, müslümanlar namına çalışan her vazifeli bunda dahildir.»
demişlerdir.
Peygamber (Sallallahü
A leyin ve Seltetv) 'in burada görülen hadîslerde zikri geçen sadakalarını
Kaadî Iyâz üç kısma ayırıyor. Bunların bir kısmı kendisine hibe edilmiştir. Uhud
harbinde müslüman olan yahudi Muhayrik'in vasıyyeti bu kabildendir ki, yedi
bahçeden müteşekkildi, Ensarın verdikleri sulanmayan arazî de böyledir. Bunlar
Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem )y\n milki idi.
İkinci kısım: Benî
Nâdir kabilesini sürgün ettiği vakit onlardan harpsiz darpsiz fey' olarak
aldığı arazîdir. Bu da onun husûsî mükidir. Benî Nâdîr'in menkul mallarına
gelince : Anlaşma mucibince bunların silâhlardan mâadasını yahudiler
develerine yükleyip götürmüş; kalanı da gâzîler arasında taksim edilmişti.
Fedek arazîsinin yarısı ile Vâdilkur â'nın üçte biri de Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellemj'in. hususî rnilki idi. Çünkü bu yerleri bu şartlarla sulhan
ele geçirmişti. Bu yerlerin gelirini başı sıkılan müslümanlara sarfederdi. Bunlardan
başka Hayber'den sulh yolu ile alınmış Vatîh ve Se1âlim nâmında iki de kalası vardı.
Üçüncü kısım : Hayber'in
ve diğer harble alınan yerlerin beşte birinden eline geçen mallardır. Bu üç
kısım malların hepsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) m halis milki idi.
Lâkin o bunları benimsemez; ailesine, müslümanlara ve ümmetin umumî ihtiyaçlarına
sarfederdi. Vefatından sonra bu sadakaların temellükü haram kılınmıştır.
57- (1762)
Bize Yahya b. Yahya ile E>û Kâmil FudayI b. Hüseyn ikisi birden Süleym'den
rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süleym b. Ahdar, Ubeydullah b.
Ömer'den, naklen haber verdi. (Dedi ki) : Bize Nâfi', Abdullah b. Ömer'den
rivayet etti ki, Resulü ilah (SaliaHahi) Aleyhi ve Sellem) nefeli ata iki,
adama bir sehim olarak taksim yapmış.
(...) Bize
bu hadîsi İt&nü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Ubeydullah bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etti. «Ama
«nefeli» tâbirini zikretmedi.
Bu hadîs ekseri
rivayetlerde burada olduğu gibi «ata iki, adama bir» şeklinde nakledilmiştir.
Bâzı rivayetlerde : «ata iki, piyadeye bir», diğer bazı rivayetlerde ise
«süvariye iki...» denilmiştir.
Burada nefelden murâd
ganimettir. Zîra ganimete lügatte nefel denilir.
Nefel:
Ziyade ve bahşiş mânâlarına gelir. Ganîmet de Allah tarafından bir bahşiştir;
ve yalnız bu ümmete helâl kılınmıştır.
Ulemâ ganimetten
piyade ile süvariye verilecek hissenin miktarında ihtilâf etmişlerdir. Cumhura
göre piyadeye bir, süvariye üç hisse verilir. Bunun ikisi atın, biri de
sahibinindir. îbni Abbâs (RadiyaVohu . atıhüma)\\e Mucâhi d,Hasan-ı Basrî.îbni
Şîrîn, Ömer b. Abdilâzîz, tmam Mâlik, Evz Sevrî, Leys, İmam
Şafiî, Ha-neftler 'den imam Ebû Yûsuf Ha îmam
Muhammed, îmamA'hmed b. Hanbel,
îshâk, Ebû Ubeyd,
İbni Cerîr ve başkaları buna kaildirler.
İmam Âzam'a göre
süvariye iki hisse verilir. Bu kavil Hz. Ali
ile Ebû Mûsâ (Radiyallahu anh)'dan rivayet olunmuştur.
Cumhurun delîli bu
hadîstir. İmam Âzam süvariye iki hisse verileceğini bildiren rivayetle istidlal
etmiştir.
Bir kimse birkaç atı
ile harbe iştirak etse cumhura göre bu atlardan yalnız birine hisse verilir. îmam
Âzam Ta, tmam Mâlik, îmam Şafiî ve îmam Muhammed'in mezhepleri de budur. Evzâî
ile Sevrî, Leys ve Ebû Yûsuf'a g5re ise iki at hissesi verilir. Bu kavil Hasan,
Mekhûl, Yahya El-Ensârî, tbni Vehb gibi mâlikiyye ulemâsından da rivayet
olunmuştur, iki attan fazlası için hisse verileceğine Süleyman b. Mûsâ 'dan başka kimse kail olmamıştır.
58- (1763)
Bize Hennâd b. Seriy rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îbntil-Mübârek, İkrime b.
Ammâr'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Simâk EI-Hanefî rivayet etti. (Dedi
ki) : İbni Abbâs'ı şöyle derken işittim: Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti.
(Dedi ki) : Bedir harbi olduğu gün... H.
Bize Züheyr b. Harb da
rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus El-Hanefî rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû
Zümeyl (bu zât Simâk El-Hanefî'dir) rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdullah b.
Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti. (Dedi ki) :
Bedir harbi olduğu gün
Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellenı) müşriklere baktı. Onlar bin nefer,
ashabı ise üç yüz ondokuz kişi idiler. Bunun üzerine Nebiyyullah (Sallalîahil
Aleyhi ve Seilem^kıbleye döndü. Sonra ellerini uzatarak Rabbine:
«Allahım! Bana
va'dettiğini yerine getir! Allah im, bana va'dettiğini ver! Allahım, eğer ehl-i
Islâmdan olan şu cemaati helak edersen (bundan sonra) yeryuünde sana ibâdet
olunmaz!» diye niyaz etmeye başladı. Ellerini uzatarak kıbleye karşı Rabbine o
derece niyazda bulundu ki, nihayet omuzlarından cübbesi düştü. Müteakiben Ebû
Bekir, yanına gelerek cübbesini aldı ve omuzlarına koydu. Sonra arkasından ona
sarılarak:
— Yâ Nebiyyallah! Rabbine yaptığın dilek yeter!
Şüphesiz o sana va'dettiğmî yerine getirecektir! dedi. Az sonra Allah (Azze ve
Cette) :
(Hani Rabbİnizden
imdat istiyordunuz! O da : Ben size birbiri ardınca gelecek bin melekle imdat
göndereceğim! diye cevap vermişti!) [18]
âyetini İndirdi ve Allah ona meleklerle imdat gönderdi.
Ebû Zümeyl (Demiş ki)
: Sonra bana îbni Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : O gün müslümanlardan bîr zât,
önünde müşriklerden bir adamın peşinden koşarken ansızın üzerinde bir kırbaç
darbesi işitti. Ye süvarinin : Dur yâ Hayzûm! diyen sesini duydu. Bir de
Önündeki müşrike baktı M, boylu boyunca yere serilmiş! Burnu berelenmiş; yüzü
de kırbşcın vurduğu şekilde yarılmış olduğunu gördü. Bütün bunlar yemyeşil olmuştu.
Az sonra Ensârî gelerek bu hâdiseyi Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ycSettem)'e
anlattı da:
«Doğru söyledin; bu
semâdan gelen üçüncü imdattandır!»buyurdular. Artık o gün (müslümanlar) yetmiş
kişi Öldürdüler; yetmiş de esîr aldılar.
Ebû Zümeyl (Demiş ki)
: İbni Abbâs şunu söyledi: Müslümanlar esîrleri aldıktan sonra Resûlüllah
(Salîallahü Aleyhi ve Seilem) Ebû Bekirle Ömer'e:
«Bu esirler hakkında
re'yiniz nedir?» diye sordu. Ebû Bekir:
— Yâ ^lebiyyallah! Bunlar amca oğulları ve
akrabadırlar; ben onlardan fidyejftlmjın fikrindeyim! Bu suretle küffar
üzerine kuvvetimiz olur. Umulur ki AllafT onları İslâm'a hidayet buyurur! dedi.
Müteakiben Resûlüllah (Salîallahü A
leyhi ve Selime):
«Sen ne fikirdesin ey
Hattâb oğlu?» diye sordu. (Ömer diyor
ki);
— Ben: Hayır, vallahi yâ Resûlâllah! Ben Ebû
Bekr'in fikrinde değilim! Lâkin ben, bize müsaade buyursan da şunlann
boyunlarını vuru-versek! fikrindeyim. Ukayl'e karşı Alî'ye müsaade buyurmaksın
ki onun boynunu vursun! Bana da filâna (bir yakını) karşı müsaade buyurmaksın,
ben de onun boynunu vurmalıyım! Zîra bunlar küfrün imamları ve eşrafıdırlar!
dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Saİîaiîahü Aleyhi ve Setlem) Ebü Bekr'in
söylediğine meyletti. Benim söylediğimi beğenmedi. Ertesi gün olunca ben
geldim. Bîr de ne göreyim! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)1e Ebû Bekir
oturmuş ağlıyorlar!..
— Yâ Resûlâllah! Bana
haber ver; sen ve arkadaşın neden ağlıyorsunuz? Ağlayacak bir şey bulursam ben
de ağlarım; ağlayacak bir şey bulmazsam siz ağladığınız için ben de ağlar
görünürüm! dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setime):
«Bana senin
arkadaşlarının teklif ettiği fidye alma meselesine ağlıyorum. Gerçekten
onların azapları bana şu ağaçtan daha yakın arzolundu.» buyurdu. (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) yakın bir ağaca işaret etmiş.)
Ve Allah (Azze ve
Celîe) :
(Yeryüzünde üstünlüğü
sağlamadıkça hiç bir Peygambere esir almak yaraşmaz.) [19]
âyet-i kerîmesini (Artık aldığınız ganimetten helâl hoş olarak yeyînl) âyetine
kadar indirdi. Ve Allah müslümanlara ganimeti helâl kıldı.
Bedir: Medîne 'den
seksen mil yâni dört konak mesafede Mekke ile Medîne arasında ma'ruf bir
beldedir. Meşhur Bedir savaşı burada olmuştur. İbni Kuteybe'ye göre Bedir,
aynı ismi taşıyan bir adama ait bir kuyudur. Sonradan sahibinin ismi kuyuya
verilmiştir. Bedir gazası hicretin ikinci yılı ramazanının on yedinci cuma
günü olmuştur. Buhâri 'nin Hz. Abdullah b. M es'ud 'dan rivayetinde o gün
havanın çok sıcak olduğu bildirilmektedir.
Cenâb-ı Hak, Resulü
Ekrem'ine iki taifeden birini va'detmişti. Ona ya müşriklerin kervanını nasîb
edecek yahut ordularına karşı muzaffer kılacaktı.-Kervanları Suriye'ye ticaret
için gitmiş ve dönmüştü. Binâenaleyh muhakkak harbte muzaffer olacaktı. Bundan
emîn olmakla beraber Peygamber fSaUaUahü Aleyhi veScilendin Cenab-ı Hakka bu derece
niyazda bulunmasını ulemâ şöyle îzâh etmişlerdir:
Resulü JSkrem
(SalhUahü Aleyhi ve Sellent) bu niyazını ashabına gösterip o dehşetli anda
onun dua ve niyazı sayesinde kalpleri kuvvet bulsun diye yapmıştır. Aynı
zamanda duâ bir ibâdettir.
Filhakika Cenâb-ı Hak
Resulüne vâMettiğini o gün yerine getirmiş; küffan târu mâr etmek için gökten
1000 melek indirmiştir. îşte Hay-zûm bu meleklerden birinin atıdır.
«Akdim!» dur demektir.
Ancak bu kelime «Ukdum!» şeklinde de rivayet olunmuştur. Bu takdirde mânâ:
«İlerle!» demek olur.
Müslümanlara imdat olarak
gökten melek inmesi Uhud ve Hendek gibi gazalarda da vâki' olmuş; ancak bu
gazalarda melekler fi'len harb etmemişlerdir. Meleklerin inmesi zaferin
esbabındandır. Yoksa Teâlâ Hazretleri —hâşâ— bö'yle bir şeye muhtaç değildir.
Meleklerin iştirak ettiği gazada dahî zaferi Allah ihsan etmiştir.
Hadts-i şerîf duâ
ederken kıbleye dönmenin ve el kaldırmanın müs-tehab olduğuna, duayı sesle
okumanın cevazına delâlet etmektedir.
59- (1764)
Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd'den
naklen rivayet etti ki, Ebû Hüreyre'yi şunu söylerken işitmiş:
ResûlÜllah (SallaUahü
A !eyhi ve Sellcm^ Necd tarafına suvâri gönderdi. Bunlar Benî Hanîfe
(kabilesin) den Sümâme b. Üsâl denilen bir adam getirdiler. Bu zât
Yemânıeliler'in reîsi idi. Onu mescidin direklerinden bir direğe bağladılar.
Derken ResûlÜllah tSallaUahü Aleyhi ve Sellem) onun yanma çıkarak:
«Ne haber yâ Sümâme?»
dedi. Sümâme şunları söyledi:
— Bendeki yâ Muhammed, hayırdır. Şayet
öldürürsen kan .sahibi birini öldürmüş olursun. İhsan edersen şükreden birine
ihsan etmiş olursun! Eğer mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal
verilir! Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu terk etti.
Ertesi günden sonraki gün gelince yine:
«Ne haber yâ
Sümâme?» diye sordu. O da:
— Sana soylediğhndir! Eğer ihsan edersen
şükreden birine ihsan et-mİş olursun! öldürürsen kan sahibi birini öldürmüş
olursun! Mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilir!
dedi. ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve
Sellem) onu yine terketti. Ertesi gün gelince (tekrar) :
«Ne haber yâ Sümâme?»
diye sordu. Sümâme:
— Bende sana söylediklerim var! Eğer ihsan
edersen, şükreden birine ihsan etmiş olursun! öldürürsen kan sahibi birini
Öldürmüş olursun! Mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal
verilecektir! dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (SallaUahü Aleyhi ve Selime):
«Sumâme'yı serbest
bırakın!» buyurdu. O da mescide yakın bir hurmalığa giderek yıkandı. Sonra
mescide girdi. Ve:
— Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim! Muhammed'in onun kulu ve resulü olduğuna da
şehâdet ederim! Yâ Muhammed, vallahi yeryüzünde (şimdiye kadar) bana senin
yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu! Şimdi senin yüzün bana bütün yüzlerden
daha sevimli oldu. Vallahi benim için senin dîninden daha sevimsiz bir dîn
yoktu! Dînin de benim için bütün dînlerden daha sevimli oldu! Vallahi, benim
için senin beldenden daha sevimsiz bir belde yoktu. Şimdi belden de benim için
bütün beldelerden sevimli oldu! Süvarilerin beni yakaladığında ben ömre yapmak
istiyordum. Ne buyurursun? dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) kendisini müjdeledi. Ve ömre yapmasını emret' ti. Mekke'ye vardığında
ona birisi:
— Sen dininden mi döndün? diye sormuş. O da:
— Hayır! Lâkin ben ResüHillah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem, 1e birlikte mfislüman
oldum! Hayır, vallahi!
Size ResûlüIIah (Sallallahü
Aleyhi ve Şellem) izin vermedikçe Yemâme'den bir buğday tanesi bile gelemez! demiş.
60- (...)
Bize Muhammed b. EI-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Bekir El-Hanefî
rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdülhamîd b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) :
Bana Saîd b. Ebî Saîd El-Makbûrî rivayet etti ki, Ebü Hüreyre'yi şunu söylerken
işitmiş:
ResûlIalah (Satlatiahü
Aleyhi ve Sellem)Secd arazîsi taraflarına bir (bÖ-Iük) süvarisini göndermiş.
Bunlar Sümâme b. Üsâl El-Hanefî denilen —Yemâme halkının reisi— bir adamı
getirmişler...
Ve râvi hadîsi,
Leys'in hadîsi gibi nakletmiş; yalnız o -öldürür sen-yerine «beni öldürürsen,
kan sahibi birini öldürmüş olursun!» demiştir.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü1-lVfegâzî»de ve muhtasaran namaz bahsinin «iğtisâl» babında; Ebû Dâvûd
«Cihâd»da; Nesâî «Taharet» bahsinde tahrîc etmişlerdir.
Benî Hanife: Yemâme'de
yaşayan meşhur bir kabiledir. Hz. Sümâme bu kabilenin reisi îdi. Islâmiyeti
kabulünden sonra da as-hâb-ı kiramın büyüklerinden olmuştur. Kıssa Mekke 'nin
fethinden evvel geçmiştir. Onun için de «Sümâme'yi esîr edip getiren Abbâs b.
Ab-dilmuttalib'dir.» diyenlerin sözüne i'tibâr edilmemiştir. Çünkü Hz. Abbâs o
zaman henüz müslüman olmamıştı. O müslümanhği Mekke'-nin fethinde kabul
etmiştir.
ResûlüIIah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) Sümâme'yi görünce: «Ne haber?» diye sormuştur. Bâzılarına
göre bu suâlden maksat: Senin kanaatine göre ben sana ne yaparım? demektir. Bu
takdirde ne haber diye tercüme ettiğimiz «mâ zâ» ifadesindeki «mâ»
istifhamiyye, «zâ» ismi mevsûl «in d eke »de sile olur. Ve cümle: «Senin
zannında benim sana ne yapacağım karar kıldı?» mânâsını ifade eder. Mamafih bu
terkîb birkaç vecihle daha îzah edilebilir. Şöyle ki:
1- «Mâ» ismi
istifham, «zâ» ismi işaret olur.
2- «Mâ zâ»
terkîb halinde ismi istifham olur. Bizim verdiğimiz mânâ buna göredir.
3- «Mâzâ»
terkibi «şey» mânâsına gelen bir ismi cins yahut «o şey ki» mânâsına bir ismi
mevsul olur.
4- Mâ»
zaide, «zâ» ismi işarettir.
5- «Mâ» ismi
istifham, «zâ» zaide olabilir.
Hz. Sümâme'nin bu
suâle : «Bendeki hayırdır.» diye cevap vermesi: Sen zâlimlerden değilsin;
afvini ve*ihsanını umarım! manasınadır. Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve
Sellettt) bu suâli üç gün tekrarlamış; Sümâme (Radîyailahü anh)' da üç gün aynı
cevâbı vermiş: «Şayet öl-dürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun...»
demiştir. Kaadı Iyâz'in beyânına göre bundan murâd: Öldüreceğin adam şerefli
bir reîs olduğu için kanı dâva edilecek ve kaatilinden öc alınacak bir adamdır,
demektir. Diğer ulemâ : «Sümâme'nin bu sözü: Kam heder olmağa lâyık, ölümü hak
etmiş birini Öldürmüş olursun; binâenaleyh onu öldürmekle mes'ul olmazsın!
mânâsına gelir.» demişlerdir.
Resûlüllah
(Sallallahii A ieyhi ve Seltem) 'in aynı suâli üç gün tekrar etmesi, kalpleri
îslâmiyete yatıştırmak ve müslüman olması ümit edilen eşrafa bir lütufkârlık
göstermek içindir. Zîrâ bu gibi zevatın ardından, onlara tâbi' birçok
kimselerin müslüman olması me'muldür. Üçüncü gün Sümâme fRadiyatiahü anh) Peygamfcer
(Satlallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından afvedilerek serbest bırakılmış; o da
hemen müslüman olmuştur. Resûlüllah (SallalUthu Aleyhi ve SelLem) kendisim
tebşir buyurmuşlardır. Bunun mânâsı: Hak dîni kabul etmekle kazandığı büyük
hayrı ve müslü-manlığın küfür halinde iken işlenen suçları yıkıp yok ettiğini
müjdelemektir. Kendisine ömre hususunda verdiği emir müstehab mânâsına gelir.
Çünkü ömre her mevsimde yapılması müstehab bir ibâdettir. Bahusus böyle
kavminin reîsi mevkiinde olan bir zâtın kâfir gidip müslüman olarak dönmesi
Mekke1i1er'in pek fenasına gitmiş; aralarında tavaf ve sa'y yapması onları kin
ve gayzlarmdan çatlayacak hale getirmiştir. Hattâ birisi dayanamayarak:
— Sen dinden mi döndün? diye sormuştur. Sümâme
(RadiyaUahü anh) buna :
— Hayır! Lâkin ben müslüman oldum!..» şeklinde
cevap vermiştir ki, edebiyyat dilinde buna «üslûbu hakim» derler. Sanki: «Ben
dînden çıkmadım; zira siz bir dîne bağlı değilsiniz ki, ben ondan çıkmış
olayım! Ben yeni olarak Allah'ın dînine girdim!» demiş gibidir.
İbni Hisâm diyor ki:
«Bundan sonra Sümâme Yemâme'ye gitti. Ve ora halkının Mekke'ye bir şey
götürmelerini men'etti. Mekkeii-ler. Peygamber(Saliailahü Aleyhi veSellem)'e
mektup yazarak: «Sen akrabaya yardımı emredersin!..» dediler. Bunun üzerine
oda Sümâme'-ye bunlara bir şeyler götürülmesine müsaade etmesini yazdı.»
1- Esîri
bağlayıp hapsetmek ve kâfiri mescide sokmak caizdir. Mamafih bu hususta
ihtilâf edilmiştir. Halîfe Ömer b.
Abdilâ'le, Katâde ve İmam
Mâlik'e göre kâfirin mescide girmesi caiz değildir. İmam
Âzam kitab ehli olanların
girmesine cevaz vermiş. imam Şafiî ise müslümanm izin vermesi şartı ile —ehl-i
kitap olsun, olmasın— bütün kâfirlerin mescide girebileceğini söylemiştir.
Müşriklerin Mescid-i Haram'a
girmelerini yasak eden âyete gelince: Şâfiîler bunu Mescid-i
Haram'a mahsus kabul etmiş ve oraya girmeleri caiz olmadığını söylemişlerdir.
Hanefi1er'e göre bu âyetten murâd müşriklerin istilâ için yahut kendi âyetleri
iktizası çini çıplak tavaf etmek maksadı ile girmeleridir. Ehl-i kitabın
ziyaret için girmelerinde beis yoktur.
2- Esîri
meccânen serbest bırakmak caizdir.
3- Kâfir
müslüman olunca yıkanması gerekir. Bu husus ihtilaflıdır. Hanefîler 'den
rivayet edilen bir kavle göre cünüp iken müslüman olan kâfirin yıkanması farz;
diğer kavle göre müstehaptır. Şâfiî1er'e göre müslüman olmak isteyen bir
kâfirin hemen İslâm'ı kabul etmesi, şayet küfür halinde cünüb oldu ise ondan
sonra yıkanması îcâb eder. Küfür halinde iken yıkanması kâfi değildir. Bâzıları
kâfi geleceğini söylemişlerdir. Yine
Şâfiîler 'den bazıları ile bazı Mâ1ikî1er hiç gusul îcabetmiyeceğine
kail olmuşlardır; onlara göre cü-nüblük hükmü, müslüman olunca sukut etmiştir.
Fakat bu kavil zaif görülmüştür.
Cünüblük başından geçmeyen
bir kâfir müslüman
olursa İmam Mâlik'le Şâfiîler'e ve diğer ulemâya göre yıkanması
müstehab olur.
İmam Ahmed'le bâzı ulemâ: «Müslüman olan kâfirin
mutlak surette yıkanması vâcibtir.» demişlerdir.
61- (1765)
Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd'den,
o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti, ki şöyle demiş;
Bir defa biz mescidde
iken anîden Resûlüllah (Saibaliahü Aleyhi ve Seilem) yanımıza cıkageldi. Ve:
«Haydi yahudîlere
gidelim!» dedi. Onunla birlikte biz de sıktık veya. hudilere vardık. Derken
Resüİüllah (Sallailahü Aleyhı ve Seilem) ayağa kalkarak onlara seslendi; ve:
«Ey yahudiler cemaati,
müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar!
— Tebliğ ettin yâ
Eba'l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi veSetlem) onlara:
«Bunu m ura d
ediyorum! Müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar (yine) : Teblîg ettin yâ
Eba'l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seilem) (tekrar) :
«Bunu murâd
ediyorum!»dedi; ve üçüncü defasında onlara şunu söyledi:
«Bilmiş olun ki, bu
yer Allah'ın ve Resûlünündür. Ben de sizi bu yerden sürgün etmek istiyorum.
Sizden kim malına karşılık bir şey bulursa onu hemen satsın! Yoksa bilin ki, bu
yer Allah'ın ve Resûlünündür!»
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü'I-İkrâh», «Kitâbü'l-Cizye» ve «Kİ-tâbü'I-İ'tisâm»da; Ebû Dâvûd
«Harâoda; Nesâî «Siyer» bahsinde tahrîc etmişlerdir.
Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi ve Selime): «Bunu murâd
ediyorum!» sözü ile «Benim tebliğimi itraf etmenizi istiyorum!» demek
istemiştir. «Esümû» cümlesiyle başlayarak güzel ve külfetsiz bir cinas yapmış;
sonra : «Bilmiş olun!» diye başlayan yeni bir cümle ile asıl maksadını
bildirmiştir. Burada sanki yahudiler tarafından: «Bu müslüman olun sözünü neden
üç defa tekrarladın? diye sorulmuş da, «Bilmiş olun!» cümlesi ile onlara cevap verilmiş gibidir.
«Bu yer Allah'ın ve
Resûlünündüri» cümlesinin mânâsı: Onun milkiyeti de hükmü de Allah'ındır; sizin
bu yerinize müslümanlan mirasçı yapmayı irade buyurmuştur; binâenaleyh hemen
burasını terk edin! denmektir. Çünkü yahudiler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) ile muharebe etmişlerdi. Nitekim bundan sonraki rivayette
görülecektir.
62- (1766)
Bana Muhammed b. Râfi' ile İshâk b. Mansûr rivayet ettiler, tbni Râfi'
(haddesenâ) ta'bîrini kullandı. îshâk: Bize Abdürraz-zâk haber verdi, dedi.
(Demiş ki) : Bize İbnü Cüreyc, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da tbni
Ömer'den naklen haber verdi ki, Benî Nadîr ile Kureyza yahudileri Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'\e harb etmişler de Resûlüllah Benî Nadîr'i
sürgün etmiş; Kureyza'yı ise yerinde bırakmış ve kendilerine serbesti vermiş.
Nihayet bundan sonra Kureyza'da harb edince artık onların erkeklerini öldürmüş;
kadınları ile çocuklarını ve mallarını müslümanlar arasında taksim etmiş.
Yalnız bazıları Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e iltihak etmişler. O
da kendilerine emân vermiş; ve müslüman olmuşlar.
Kesûlü\\ah(Sallallahü
Aleyhi ve Seilem) bütün Medine yahudîlerini, Benî Kaynüka'ı (ki bunlar Abdullah
b. Selâm'ın kavmidirler) ve Benî Harise yahudilerini, Medine'de bulunan her
yahudiyi sürmüştür.
(...) Bana
Ebû't-Tahir de rivayet etti. (Dedi ki) i'Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti.
(Dedi ki) : Bana Hafs b. Meysere, Musa'dan bu isnfid-la bu hadisi haber verdi.
Ama İbnü Cüreyc'in hadîsi daha uzun ve daha tamdır.
Bu hadîsi Buhâri
«Kitabü'l-Megâzî»'de tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerifte zikri
geçen yahudi kabilelerinin hepsi Medine1i'dir. Resvlvdlab (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'in Kureyza'yi yerinde bırakıp ona emân vermesi, Benî Nadîr'le birlikte
müslüman-larla harb etmeyip bitaraf kaldıkları içindir. Sonra müslümanlarla
onlar da harb edince onları da Medine 'den sürmüştür. Kureyza bu harbte
muhasara edilmiş ve yirmi beş gün sonra dayanamayarak Resûlül-lah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) 'in hükmüne râm olmuşlardı. Yahudilerin bıraktığı malların
beşte biri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e ayrıldıktan sonra kalanı
gâzîler arasında süvariye üç, piyadeye bir hisse verilmek sureti ile taksim
olunmuştur. Bu muhasaraya otuz altı suvâri iştirak etmiştir.
1-
Müslümanlarla muâhade halinde bulunan küffar ve zimmîler ahid-lerini bozarlarsa
kendilerine harbî muamelesi yapılır ve harbedilir. Ordu kumandanı bunlardan
dilediğini esîr alır; dilediğini serbest bırakabilir.
2- Kendisine
emniyet bahşedilen kâfir, müslümanlarla harbe kalkışırsa, kendisine verilen
ahid bozulur. Emniyet ahdi geçmişe aittir, geleceğe şumûlü yoktur.
63- (1767)
Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Deh-hâk b. Mahled, tbnü
Cüreyc'den rivayet etti. H.
Bana Muhammedi b.
Râfi' de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzak rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Ebû'z-Zübeyr
haber verdi, ki Câbir b. Abdillâh'ı şöyle derken işitmiş : Bana Ömer b. Hattâb
haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)l:
«Yahudilerle
hıristiyonları Arap yarımadasından mutlaka çıkaracağım! Tâ ki müslümandan başka
kimseyi bırakmayacağım U buyururken işitmiş.
(...) Bana
yine Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Süfyân-ı Sevrî haber verdi. H.
Bana Seleme b. Şebîb
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ha sen b. A'yen rivayet etti. (Dedi ki) :
Bize Ma'kıl —ki İbni Ubeydillâh'dır— rivayet etti.
Her İki râvi
Ebû'z-Zübeyr'den bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.
Bu rivayet de hüküm ve
mânâ itibarı ile bundan evvelkiler gibidir. Yalnız bunda erâzî-i mukaddesenin
sadece yahudîlerden değil, hıristiyan ve diğer gayri müslimlerden de behemehal
temizleneceği bildirilmektedir. Fahrî Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve SeUenı)
Efendimiz yahudileri birçok defalar denemiş ve hıyanetlerini tesbît etmişti.
Nihayet Benî Nadîr yahudileri kendisini
gafil avladık zannederek üzerine yüksek yerden taş yuvarlamak teşebbüsünde
bulununca Cenâb-ı Hak onların Medine 'den sürülmesini emir buyurdu. Bu emri
İlâhî derhal tenfîz edildi. Fakat Resûlüllah (Satlaltahü Aleyhi ve Sellem)
bütün yahudilerin ve diğer gayrimüslimlerin kendi civarından
uzaklaştırılmasını istiyordu. Ancak vefatına kadar bu hususta kendisine vahî
gelmedi. Vefatına yakın bu husustaki vahî de gelince artık bu işi vasıyyet
etti. Nihayet Hz. Ömer (Radiyallahü anh) 'in hilâfeti zamanında Arap yarımadası
tama-miyle gayri müslimlerden temizlendi.
64- (1768)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. El-Mü-sennâ ve İbni Beşşâr rivayet
ettiler. Lâfızları birbirine yakındır. Ebû Bekir : Bize Gunder, Şu'be'den
rivayet etti, dedi. Ötekilerse: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Şu'be, Sa'd b. İbrahim'den naklen rivayet etti, dediler. Sa'd şöyle
demiş: Ben Ebû Ünıâme b. Sehl b. Huneyf i şöyle derken işittim: Ben Ebû Saîd-i
Hudrî'yi şunu söyler» keo işittim:
Kureyzalılar
(kalalarından) Sa'd b. Muâz'ın hakemliğine indiler. Bunun üzerine Resûlüllah
(Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) Sa'd'a haber gönderdi. O da bir nıerkeb üzerinde
yanlarına geldi. Mescide yaklaşınca Resûlüllah
iSallallahit A leyhi
ve Sellem) Ensâr'a :
«Ulunuza (yahut en
hayırlınıza} ayağa kalkın!» buyurdu. Sonra: «Gerçekten bunlar senin hükmüne
razı oldular!» dedi. Sa'd: — Harbe yarayanlarını öldürür; karı kızanlarını da
esir edersin! dedi. Bunun üzerine Peygamber
(SaUaUâhü Aleyhi ve Sellerni:
«Allah'ın hükmü ile
hükmettin!» ve galiba «Melik'in hükmü
île hükmettin I» buyurdular, İbnü'l-Müsennâ:
«Ve galiba Melik'in
hükmü iie hükmettin buyurdu.» cümlesini
zikretmedi.
(...) Bize
Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrah-man b. Mehdi,
Şu'be'den bu isnâdla rivayet etti. Ve hadîsinde şöyle dedi: «Bunun üzerine
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) :
«Gerçekten onlar
hakkında Allah'ın hükmü ile hüküm verdin!» Buyurdu. Bir defa da:
«Gerçekten Melik'in
hükmü ile hükmettin!» buyurdular.
Bu hadisi Buhâri
«Kitâbü'l-Cihâd», «Kitâbü'l-İsti'zân» ve «Ki-tâbü'I-Megâzî.'de; Ebû Dâvûd
«Kitabü'l-Edeb»'de; Nesâî «Menâkıb», «Siyer» ve «Fedâil» bahislerinde muhtelif
râvilerden tahrîc etmişlerdir.
Sa'd b. Muâz
(Radiyallahü anh) Evs kabîlesindendir. Evs kabilesi Benî Kureyza 'tun müttefiki
idi. Meşhur rivayete göre Evs1i1er Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem)'den
Benî Kureyza 'nm affını istemişler; o da: «Benî Kureyza hakkında sizden bir
adamın hakemliğine razı olmaz mısınız?» diye sormuştu. Yahudiler Sa'd b. Muâz'in
hakemliğini kabul ettiklerini söylemişler; bunun üzerine Resulü Ekrem
(Sallallahü Aleyhi ve Sefam) Hz. Sa'd'a haber gönderdi.
Hz. Sa'd Peygamber
(Sallaüahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına Ensâr'dan bazı akrabası ile birlikte
gelmiş; ve yahudiler tarafmdan karşılanarak kendisine : «Yakınlarına iyilik
et!» denilmişti. O da kendilerine şu cevabı verdi:
«Gerçekten Sa'd için
Allah uğrunda hiç bir kimsenin levmine aldırış etmeyeceği zaman gelmiştir!»
Bundan sonra da hükmünü verdi.
Kaadî Iyâz bu
hadîsteki mescid kelimesinin râvi tarafından yapılmış bir tashif olmasını
muhtemel görmektedir. Bu rivayet Buhâri’de de «mescide yaklaşınca» şeklindedir.
Kaadî şöyle diyor: «Eğer bundan Mescid-i Nebevi'yi kasdetti ise ben bunu vehim
sayarım. Çünkü Sa'd Mescid-i Nebev! 'den gelmişti. Nitekim ikinci rivayette
tasrîh edildiği vecihle Hz. Sa'd orada bulunuyordu. Peygamber (SaUoîlahü
Aleyhi ve Sellem) Sa'd'a haber gönderdiği zaman Benî Kureyza 'nm yanında idi.
Sa'd'a, gelmesi için oradan haber göndermişti. Eğer râvi Peygamber (Soilallahü
Aleyhi ve Selknı)*in Benî Kureyza'da kaldığı müddetçe içinde namaz kılmak için
bir mescid sınırladığını söylemek istedi ise vehim yoktur. Sahih olan rivayet,
Müslim 'den başkalarının rivayetidir ki, onda: Sa'd Peygamber (Sallalhhü Alevhf
ve SW/em,)'e yaklaşınca...
denilmiştir...»
Yine Kaadî Iyâz'in
beyanına göre hadîste gecen «Melik» tâbiri «Sahîh-i Müslim»in bazı nüshalarında
«melek» şeklinde; «Sahîh-i Buhâri»nin bazı nüshalarında ise hem «melik» hem de
«melek» olarak
harekelenmiştir.
Kaadî: «Eğer melek rivayeti doğru ise ondan mu-râd Cibril (Aleyhisselâm) 'dır.»
diyorsa da Îbni'l-Cevzl bunu iki vecihle reddetmiştir:
1- Gökten
yahudiler hakkmda meleğin bir şey indirdiği naklolun-mamıştır. Bir şey indirmiş
olsaydı. Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ona tâbi' olur: Sad'm
içtihadını terk ederdi.
2- Sahihin
bazı lâfızlarında : «Onlar hakkında
Allah'ın hükmü ile hükmettin!» buyurulm ustur. Mâmâfîh îbni
Tîn her iki okunuşa göre de
mânânın bir olduğunu söylemiştir.
1- Harb
işlerinde veya başka husûsatta iki tarafın rizaları ile tayin edilen hakemin
hükmü geçerlidir. Bu hadîs Hz. Alî hakkında tâyin edilen hakemi tanımayan Haricîler 'in sözünü reddetmektedir.
2- Kumandan
veya başka birinin hakemliğini kabul caizdir. Hakem hükmünü vermeden ondan dönebilir;
fakat hükmünü verdikten sonra dönmek caiz değildir.
3- Hükümet
reisi veya hâkim müslümanlann bir büyüğüne ikram edilmesini ve ona ayağa
kalkılmasmı emredebilir. Gerçi bu hususu yasaklayan bir hadîs rivayet
olunmuşsa da o hadîs büyüklenenler ve kalkılma-dığı vakit canı sıkılan veya
kızanlar hakkındadır. Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Seilem) Safvân b. Ümeyye
ile Adiy b. Hatim'e, Zeyd b. Hâr.ise 'ye, kızı Fâtıme'ye ve daha başkalarına
ikram için ayağa kalkmıştır.
4- îyi ve
faziletli bir kimseye seyyid, efendi, bey gibi unvanlarla hitab etmek caizdir.
Fâcire bu gibi sözleri söylemek onu büyütmek olacağı için mekruh sayılmıştır.
5- Muahedeyi
bozan düşmana karşı müslüman kumandanın da misilleme yaparak ahdini bozması ve
onunla harb etmesi caizdir. Çünkü Benî Kureyza yahudileri ile Peygamber
(Sallatlahü Aleyhi ve Seilem)arasında Hendek harbinden önce muahede yapılmıştı.
Hendek harbinde yahudiler bu muahedeyi bozarak Kureyş'le birleştiler. Bundan
dolayı Cenâb-ı Hak onlarla muharebeyi helâl kıldı.
65- (1769)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. Alâ El-Hemdânî ikisi birden tbnü
Nümeyr'den rivayet ettiler. lbnü'1-Alâ' dedi ki: Bize tbnü Nümeyr rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Hişâm, babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti. Şöyle
demiş :
Sa'd Hendek günü
yaralandı. Onu Küre yş'ten fbni Arika denilen bir adam kolundaki şah damarından
yaraladı. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) mescidde ona
bir çadır kurdu; onu yakından dolaşıyordu. Resûlüllah 'Satlallahü Aleyhi ve
Seilem) Hendek'ten dönünce silâhı bırakarak yıkandı. Az sonra Cibril geldi.
Resûlüllah 'Sallallahü Aleyhi ve Seilem) onun başından tozu silkiyordu. Cibril:
«Silâhı bıraktın mı?
Vallahi biz onu bırakmadık! Onların karşısına çık!» dedi. Resûlüllah (Salkıüahü
Aleyhi ve Selime):
«Nereye?» diye sordu.
O da Benî Kureyza'ya işaret etti. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü A leyhi
ve Sellem) onlarla harb etti.
BinnetSce onun hükmüne
râm oldular. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) de onlar hakkındaki
hakemliği Sa'd'a devretti. Sa'd:
—Ben de onlar hakkında
harbe yarayanlarının öldürülmesine, çocuk ve kadınlarının esir edilmesine ve
mallarının taksimine hükmediyorum! dedi.
66- (...)
Bize Ebû Küreyb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbnü Nümeyr rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Babam şunu söyledi: Bana da
haber verildi ki, Resûlüllah (SallaUahii Aleyhi ve Sellem) :
«Gerçekten onlar
hakkında Allah (Azze ve Celle) 'nin hükmü ile hükmettiril» buyurmuşlar.
67- (...)
Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Nümeyr, Hişâm'dan rivayet
etti. (Demiş ki) : Bana babam, Âişe'den naklen haber verdi kî, Sa'd yarası
kuruyup iyileşmeye yüz tuttuğu şurada şunları söylemiş:
— Allahım! Sen
biliyorsun kî, benim için senin yolunda, Resulün (SallaUahü Aleyhi ve SeUemy'ı
yalanlayıp yurdundan çıkaran bir kavimle cihâd etmekten daha sevimli bir nesne
yoktur. Allahımî Eğer Kureyş harbinden bir şey kaldı ise beni (sağ) bırak da
senin uğrunda onlarla mücâ-hede edeyim! A Ha hım! Ben zannediyorum ki, sen
bizimle onların arasındaki harbi bıraktın. Şayet onlarla aramızdaki harbi bıraktı
isen şu yarayı patlat da Ölümümü ondan yap!
Derken yara
gırtlağından patlamış. Oradakileri kanın kendilerine doğru akmasından başka
ürküten bir şey olmamış. (Mescidde onunla beraber Benî Gifâr'dan bir çadır
varmış.) Oradakiler:
— Sizin tarafınızdan bize
gelen bu nesne nedir? demişler. Bir de ne görsünler! Sa'd'ın yarasından kan
fışkırıyor!.. Az sonra bundan vefat etmiş.
68- (...)
Bize Aliy b. Hüseyn b. Süleyman El-Kûfî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bîze Abde,
Hişâm'dan bu isnâdla bu hadîsin benzerini rivayet etti. Şu kadar var ki, o:
«Yarası o akşam patladı. Ve ölünceye kadar akmaya devam etti.» dedi. Bir de
hadîste şunu ziyade etti. (Dedi ki) :
«Bu, şâirin şunları
söylediği zamandı:
«Dikkat! Ey Sa'd, Benî
Muâz'in Sa'd'ı! Kureyza ile Nadîr ne yaptı;» «ömrüne yemin olsun ki, Benî
Muâz'ın Sa'd'ı; onların göçtükleri sabah sabreden yalnız o idi.»
«Çömleğinizi, içi boş
olarak bıraktınız! Halbuki bu kavmin çömleği kaynamış; taşıyor!»
«Büyük Ebû Hubâb :
Durun Kaynukaa gitmeyin! demişti.» «Bunlar memleketlerinde Meytân'daki kayalar
kadar ağır idiler!»
Bu hadîsi Buhâri
«Kitâbü's-Salât» ile «Kitâbü'l-Megâzî»de tah-rîc etmiştir.
Hadîs-i şerif Benî
Kureyza yahudilerine hakemlik yapan Sa'd b. Muâz (Radiyallahü anh) 'in evvelce
Hendek harbinde yaralandığını, tam iyileşmek üzere iken Benî Kureyza harbi
koptuğunun, bu harbte hakemlik ettiğini ve harbte şehid olmak mukadder değilse
evvelce aldığı yaradan ölerek şehidlik mertebesine erişmesi için Allah'a duâ
ettiğini, nihayet duası kabul olunarak o yaradan vefat ettiğini bildiriyor.
Hendek harbinde Hz.
Sa'd'ı yaralayan şahıs Hibbân b. Kays yahut Hibbân b. Ebî Kays 'dır. Hadîste
annesinin adı ile kendisine Ibnü'I. Arika denilmiştir. Arika'mn ismi Kılâbe
binti Sa'd, künyesi de Ümmü Fâ11me'dir. Güzel koku saçtığı için kendisine Arika
denilmiştir.
Müslümanlar Benî
Kureyza yahudilerini 3000 piyade ve 36 süvari ile muhasara etmişler; 20-25 gün
muhasaradan sonra yahudiler aman dileyerek Hz.
Sa'd'in hakemliğine razı olmuşlardı.
Görülüyor ki harb
emrini Cibril (Aleyhisselâm) getirmiştir. Bu hususta Taberânî ile Beyhakî 'nin
Hz. Âişe'den rivayet ettikleri bir hadîste Âişe (Rodiyallahü anha) şöyle
demektedir: «Evde bulunduğumuz bir sırada bize bir adam selâm verdi. Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi vg Sellem) endişe ederek hemen ayağa kalktı. Onun arkasından
ben de kalktım. Bir de baktım Pihyctti'l-Kelbî!.. Resûlüllah (SallaüahÜ Aleyhi
ve Sellem) :
«Bu Cîbrîl'dİr; bana
Ben? Kureyza'ya gitmemi emrediyor!) dedi. Bu hâdise Hendek harbinden döndüğü
zaman oldu. Ben Resûlüllah (SaUallahij Aleyhi ve Sellem)'in Cibrîl
(Aleyhisselâm)'m yüzünden tozu sildiğini hâlâ görür gibiyim!»
Bu husustaki muhtelif
rivayetlerden anlaşıldığına göre Peygamber (Salkıllahü Aleyhi ve Sellem)
ordunun önünden Hz. A1î'yi göndermiş; kendisine sancağı da vermiş. Fakat o
yahudilerin müstahkem yerlerine varınca Benî Kureyza toplanarak Peygamberimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında pek çirkin şeyler söylemişler. Nihayet
25 gün muhasaradan sonra Hz. Sa'd'in hükmü mucebince harbe yarayan erkekleri
kılıçtan geçirilerek hazır hendeklere gömülmüş; kadın ve çocukları da
müslümanlar arasında taksim edilmiştir. Öldürülen yahudilerin sayısı hakkında
rivayetler muhteliftir. Bazı rivayetlere göre 400, bâzılarına göre 600
kişiymişler. Hattâ 700, 900 kişi olduklarını rivayet edenler vardır.
Bu rivayetlerin
arasını bulanlar: «Dörtyüzü harbe iştirak edenler, geri kalanları onlara tâbi'
olanlardır.» demişlerdir.
Hz. Sa'd fi'len harbe
iştirak edememişse de duası kabul olunarak aldığı yaradan vefat etmiş ve
böylelikle şehadet mertebesini kazanmıştır. Rivayete göre yaslanarak istirahat
etmekte iken yanından bir keçi geçmiş; ve tırnağı Hz. Sa'd'in yaraşma dokunarak
patlamasına sebep olmuş; nihayet kan kaybından vefat etmiştir. Siyer
kitaplarının beyanına göre vefatında Cibril (Ateyhissektm? cennet
ipeklilerinden bir sarık sarınarak gelmiş ve :
«Yâ Muhammedi
Kendisine gök kapıları açılan ve arş titreyen bu zât kimdir?» demiş. Bunun
üzerine Peygamber (Satlattahü Aleyhi ve Sellem) elbisesini sürüyerek acele
kalkıp gitmiş ve onu vefat etmiş bulmuş. Na'-şım taşıyanlar bir hafiflik
hissetmişler. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerine:
«Onu sizden başka
taşıyanlar var!» buyurmuş. îbni Âiz : «Sa'd'in cenazesine o günden başka
yeryüzüne ayak basmamış 70 bin melek iştirak etmiştir.» diyor. Burada şöyle bir
suâl hatıra gelebilir: ölümü istemek caiz olmadığı halde Hz. Sa'd gibi bir
sahâbî-i celîl onu nasıl isteyebilmiştir?
Cevâp: Onun maksadı
şehîd olmaktı. Binâenaleyh o ölümü değil, şe-hîdliği istemiştir.
Şâirin şi'rine gelince:
Bu mısralarla o Hz. Sa'd'ı Benî Küreyza'nın yakasını bırakmağa teşvik etmekte
ve onlar hakkında verdiği hükümden dolayı kendisine sitemde bulunmaktadır.
«Çömleğinizi içi boş olarak bıraktınız!» sözünden muradı Evs kabîlesidir. «Siz
Evs kabilesini yardımsız bıraktınız; çünkü onların müttefiki azdır. Bir
Kurey-za vardı; onlar da öldürüldü. Ama «Bu kavmin çömleği kaynamış taşıyor!»
yâni Hazrecliler Benî Kaynüka" kabilesine yardım ettiler! Ebû Hubâb
Abdullah b. Übeyy'i hatırlamalısın! Müttefikleri Benî Kaynuka' için nasıl
şefaatte bulundu da serbest bırakıldılar! Benî Kureyza yurdlarında mal ve
kuvvetçe Meytan dağının kayalan kadar ağır ve köklü idiler... demek istiyor.
Hadîs-i şerîf mescidde
uyumanın ve yaralı bile olsa hastanın mes-cidde durmasının caiz olduğuna
delildir.
69- (1770) Bana
Abdullah b. Muhammed b. Esma Ed-Dubaî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cüveyriye
b. Esma', Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:
Ahzâb muharebesinden
döndüğü gün ResûlüHnh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize :
«Sakın kimse öğleyi
Benî Kureyza'dan başka bir yerde kılmasın!» diye seslendi. Fakat bazı insanlar
vaktin geçeceğinden korkarak namazı Beni Kureyza'dan başka yerde kıldılar.
Ötekiler de:
— Vakti geçirsek bile
biz namazımızı ancak Resûlüllah (Salîattahü Aleyhi ve Sellem)'m emrettiği yerde
kılarız! dediler. Ama o, iki fırkadan hiç bir kimseyi azarlamadı.
Bu hadîsi Buhâri
«Salâtü'1-Havf» ve «Megâzî» bahislerinde tah-rîc etmiştir.
Ahzâb, Hendek
muharebesidir. Bu muharebe hicretin beşinci yılı Şevvâ] ayında olmuş; Ahzâb
sûresi burada indirilmiştir. Ahzâb muharebesi denilmesi, küffar birçok Arap
kabilelerini buraya topladıkları içindir. Sayılan on bin, baş kumandanları Ebû
Süfyân'-dı. Müslümanlar Medîne'yi müdafaa için şehrin etrafına hendek
kazmışlardı. Bu sebeple mezkûr harbe Hendek muharebesi de denilmiştir.
İbni İshak'ın beyanına
göre Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) Hendek harbinden Medîne'ye dönmüş;
müslümanlar da silâhlarını bırakmışlardı. Öğle zamanı Cibril (Aleyhisselâm)
gelerek : «Tâ Muhammed! Melekler henüz silâhı bırakmadı. Allah sama Benî
Kureyza üzerine yürümeni emrediyor. Ben de onlara dönüyorum.» dedi Bunun
üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç bin kişi ile Benî Kureyza
üzerine yürüdü. Ve öğle
namazının orada kılınacağını ilân etti.
Buhâri 'nin rivayetinde bu namazın ikindiyi olduğu bildiriliyor, îki
rivayetin arası şöyle bulunmuştur :
Sefer emri öğle zamanı
verilmiştir. O anda bazı kimseler Öğleyi kılmış; bazıları kılmamış olduğundan
kılmayanlara : Öğleyi Ben! Kureyza'-dan başka bir yerde kılmayın! denilmiş;
kılanlara da : İkindiyi Benî Ku-reyza'dan başka bir yerde kılmayın!»
Buyurulmuştur. Umûma hitaben: öğleyi ve ikindiyi Benî Kureyza 'dan başka bir
yerde kılmayın! demiş olması hattâ ilk hareket edenlere öğleyi, sonrakilere
ikindiyi tavsiye etmiş olması da ihtimal dahilindedir.
Sahabenin buradaki
ihtilâfına gelince: Bunun sebebi delillerin çatış-masıdır. (Şöyle ki) : Namazı
vaktinde kılmak emredilmiştir. Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Selîem) in
buradaki emri ise derhal yola çıkıp Benî Kureyza'ya gitmeyi, başka hiç bir
şeyle meşgul olmamayı gerektirmektedir. Ama bundan haddi zâtında namazın
geriye bırakılması kasde-dilmemiştir. îşte sahabeden bazıları bu mânâya bakarak
vakti geçirmemek için namazlarını kılmışlardır. Diğerleri ise mânâya değil
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in emrine ve bu emrin zahirine bakarak
namazlarını geciktirmişlerdir. Her iki taraf ictihadda bulundukları için
Resûlül-lah (Sallallahü Alevhi ve Sellem) hiç birini azarlamamıştır.
1- îbni
Hibbân bu hadîsten istinbât ederek : «Bir kimseye namazını başka namazın
vaktine kadar geciktirdiğinden dolayı kâfir demek lâzım gelseydi bunu
Peygamber (SaflaUahü Aleyhi ve Sellem) emretmez-di.» demiştir.
2- Sühey1î: «Bu hadîste : Fer'î meselelerde ihtilâf eden
her müc-tehid hakka isabet etmiştir; diyenlere delil vardır. Çünkü bir şeyin
bir insana göre doğru, başka birine eöre yanlış olması imkânsız değildir. Binâenaleyh
bir kimse bir meselede ictihâd eder de içtihadı neticesi helâl olduğuna kanaat
getirirse o şeyin helâl olduğunda isabet etmiş olur. Haram meselesi de
böyledir. İmkânsız olan tarafı, bir şahıs hakkında bir meselede birbirine zıd
iki hüküm vermektir.» diyor. Fakat Nevevî bunun aksini iddia etmiş ve şöyle
demiştir: «Bu hadîste her müetehidin hakka isabet ettiğine delîl yoktur. Çünkü
Resûlüllah (SallaUohü Aleyhi ve Sellem) her iki taifenin isabet ettiğini
söylememiş; sadece azarlamayı yapmamıştır. Müctehid bütün gücünü sarfettikten
sonra yanılsa da azarlanmayacağında hılâf yoktur.»
3- Hadîs-i
şerifte kıyas ve mefhûmu muhalifle amel edenlere delil vardır.
70- (1771) Bana
Ebû't-Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni Vehb haber
verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan, o da Enes b. Mâlik'den naklen
haber verdi. Şöyle demiş:
Muhacirler Mekke'den
Medine'ye geldikleri vakit, boş elle geldiler. Ensâr ise arazi ve akar sahibi
idiler. Onun için Ensâr onlara her yıl mallarının yarı gelirini vermek, onlar
da çalışma ve bakım cihetlerini üzer-lerine almak şartı ile taksimde
bulundular. Enes b. Mâlik'in annesi vardı —ki ona Ümmü Süleym denilirdi.—
Abdullah b. Ebî Talha'nm annesi vardı; Abdullah, Enes'in anne bir dayısı idi.
Enes'in annesi ResûIüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem/e bir hurmalığını
vermiş; Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seliem) de onu Ümmü Eymen'e (yâni)
âzâdlısma, Üsâme b. Zeyd'in annesine vermişti.
İbni Şihâb şöyle demiş
: Bana Enes b. Mâlik haber verdi ki, KesûIÜllah (Sallailcüıü Aleyhi ve
Selle,*n) Hayberliler'le harbi bitirip Medine'ye çekildikten sonra Muhacirler
Ensârın vermiş oldukları meyve bağışlarını kendilerine iade etmişler. Enes
dedi ki: Resûlüllah (Salfotlahü Aleyhi ve Sellem) de anneme hurmalığım iade
etti. Ama Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve fSelleın) Ününü Eymen'e o hurmaların yerine kendi
bahçesinden verdi.
ibni Şihâb demiş ki:
Ümmü Eymen'İn (yâni) Üsâme b. Zeyd'in annesinin halü sânı şu idi ki, kendisi
Abdullah b. Abdilmuttalib'in hizmetçisi idi. Habeşlilerdendi. Âmîne KesûlüHahfSallallahü
Aleyhi ve Sellem) babası Öldükten sonra doğurunca ona Ümmü Eymen dadılık
ediyordu. Nihayet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyüdü; ve onu âzâd
etti. Sonra kendisim Zeyd b. Hârise'ye nikahladı. Bilâhare Ümmü Eymen, Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Selleinı'in vefatından beş ay sonra vefat etti.
71- (...) Bize
Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Hâmid b. Ömer El-Bekrâvî ve Muhammed b. AbdilVlâ
El-Kaysî hep birden Mu'temir'den rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Şeybe'nindir.
(Dedi ki) : Bize Mu'temir b. Süleyman Et-Teymî, babasından, o da Enes'den
naklen rivayet etti ki, bir adam (Hâmid'Ie tbni Abdilâ'lâ: Adam dediler.)
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' kendi arazîsinden hurmalıkları
veriyordu. Nihayet ona Kureyza ile Nadir fethedildi. Artık bundan sonra,
verdiklerini adama iade etmeye başladı.
Enes demiş ki: Bana da
ailem efradı, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) e giderek o adamın
ailesinin verdiklerini yahut bir kısmını istememi emrettiler. Nehiyyullah
(SalîaUahii Aleyhi ve Sellem) onları ÜmmÜ Ey-men'c vermişti. Peygamber
(Sa/ta'/a/m A leyht ve Sellem). 'e geldim. O da hana bu hurmaları verdi.
Derken Ümmii Eymen gelerek elbiseyi boynuma çaldı. Ve:
— Vallahi onları sana vermeyiz! Onları bana
vermişti! dedi. Bunun üzerine Nehiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem);
«Yâ Ummü Eymen! Bırak
onu! Sana da filân ve filân şeyi veriyorum!» buyurdu. Ama Ümmü Eymen de:
— Asla! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a
yemîn olsun! diyordu. Artık şunu da veriyorum diye diye nihayet kendisine o
hurmaların on mislini yahut on misline yalanını verdi.
Bu hadîsin birinci rivayetini
Buhâri «Kitâbü'1-Hibede; Nesâî «Kitâbü'l-Menâkıb»de; ikinci rivayetini Buhâri
«Ktâbü'l-Megâzî»de tahrîc etmişlerdir.
Meinha: Bir müddet
sütünden, yapağısından istifade etmesi için başkasına verilen koyun veya
devedir. Burada bu kelime meyvesinden istifade için verilen hurmalık mânâsında
kullanılmıştır.
Muhacirler gelince
Ensâr, ağaçlarının meyvelerini onlara menîha olarak vermişlerdi. Bazıları
bunları şartsız olarak kabul etmiş; bir takımları da ağacına ve yerine lâzım
gelen hizmeti yapmak ve çıkanın yansını sahibine vermek şartı ile almışlardı.
Zira sırf menîha olarak kabul etmeye şereflerine yedirememişlerdi. Gerçi
Müzârea bahsinde geçen bir hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu
taksim teklifini kabul etmediğini görmüştük. Fakat oradaki teklif mallarının
yansını tamamiyle bağışlamak için yapılmıştı. Buradaki ise aslını değil
rneyvasını bağışlamak içindir. Nitekim bilâhare harpte ellerine mal geçince bu
ağaçları sahiplerine iade etmişlerdir.
Ümmü Süleym de
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e verdiği hurmalığı, yemişini
dilediği gibi tasarruf etmek üzere vermiştir. Onun için de
PeygamberfSa/te/ta/ıü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu hurmalığı Ümmü Eymen 'e
vermişti. Şayet sadece bir ibâha olsaydı onu başkasına veremezdi.
Burada akardan murâd
hurmalıktır. Ümmü Eymen 'in ismi Bereke'dir. Vaktiyle Ubeyd-i Habeşî namında bir zâtla
2-
Yahudilerin kestiği hayvanları ve o hayvanların iç yağlarını yemek
caizdir. İmam Âzam,
Mâlik, Şafiî ve cumhur buna kaildirler, imam Âzam'la
Şâfiî'ye göre bunda kerahet dahî yoktur.
İmam Mâlik mekruh olduğunu söylemiştir. Hanbeliler'den bazıları
ile Mâ1ikî1er'den Eşheb ve
İbni Kaasim'e göre haramdır. Bu kavil
îmam Mâlik 'ten de rivayet
olunmuştur.
3- Sair
ehl-i kitabın kestikleri de yenir. Bu hususta ehl-i sünnet uleması müttefiktir.
Yenmez diyen yalnız Şiîler 'dir.
4- Hadîs-i
şerif sahabenin Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e karşı gösterdikleri
saygı ve hürmete işaret etmektedir.
74- (1773)
Bize İshâk b. İbrâhîm EI-Hanzalî ile İbni Ebî Ömer, Muhammed b. Râfi' ve Abd b.
Humeyd rivayet ettiler. Lâfız tbni Râfi'-! İndir, tbni Râfi' ile îbni Ömer
«haddesenâ» tâbirini kullandılar. Diğer ikisi: Bize Abdürrazzâk haber verdi,
dediler. (Demiş ki) : Bize Mamer* Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b.
Utbe'den, o da îbni Abbâs'dan naklen haber verdi ki, ona da Ebû Süfyân leb
beleb haber vermiş. (Demiş ki).;
Resûlüllah (Sallallahu
Aleyhi ve Setlem)f\e aramızda geçen müddette se* yahata çıktım. Ben Şam'da iken
Resûlüllah <$allallah'd Ahyhi ve Selhm) 'den Hirakl'e yâni Roma imparatoruna
bir mektub getiriverdiler. Mektubu Dih-yetfil-Kelbî getirmişti. Onu Busrâ
emîrine verdi. Busrâ emîri de Hirakl'e verdi. Hirakl:
— Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu
adamın kavminden burada kimse var mı? diye sordu.
— Evet! dediler. Bunun üzerine Kureyş'den
birkaç kişi ile birlikte beni de çağırdılar. Hirakl'in yanına girdik. Bizi
huzuruna oturttu. Ve :
— Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adama soyca hanginiz daha yakındır? dedi.
Ebû Süfyân demiş ki:
— Ben! diye cevap verdim. Ve beni onun Önüne,
arkadaşlarımı da benim arkama oturttular. Sonra tercümanını çağırarak ona şunu
söyledi:
— Bunlara söyle! Ben kendisinin Peygamber
olduğunu söyleyen b» adamın kim olduğunu soruyorum! Eğer bana yalan söyledi ise
siz de onu yalanlayın! Râvi diyor ki: Bunun üzerine Ebû Süfyân:
— Allah'a yemîn olsun ki, yalanım nakledileceğinden korkmasam mutlaka yalan söylerdim! dedi.
Sonra Hirakl tercümanma :
— Buna sor! Onun sizin
aranızda asaleti nasıl? dedi. Ebû
Süfyân demiş ki: Ben :
— O aramızda asalet sahibidir; dedim.
— Babalarından kıral olan var mı idi?
— Hayır!
— Onu bu söylediğini
söylemezden önce yalanla itham eder mi idiniz?
— Hayır!
— Peki ona tâbi' olanlar kim? Halkın eşrafı mı
yoksa zayıfları mı?
— Yok, zayıflan!
— Bunlar artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
— Hayır, bilâkis artıyorlar!
— Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra
beğenmeyerek dininden dönüyor mu?
— Hayır!
— Onunla hiç harb ettiniz mi?
— Evet!
— Onunla harbiniz nasıl olmuştu?
— Onunla bizim aramızdaki harb nevbetleşe olur.
Kimi o bizi mağ-lûb eder, kimi biz onu!
— Vefasızlık eder mi?
— Hayır! Ama biz onunla bir müddet (anlaşma)
içindeyiz; o müddette ne yapacağını bilmeyiz! dedim. Vallahi içerisine bundan
başka bir şey sokabileceğim bir söz söylemeye bana imkân vermedi.
— Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi?
diye sordu.
— Hayır! dedim. Tercümanına dedi kî:
— Buna »öyle! Ben sana onun asaletini sordum;
sen de onun aranız* 4a asalet sahibi olduğunu söyledin. Peygamberler de
böyledir; kavimlerinin asal etlilerinden gönderilirler. Babalarının içerisinde
kıral olan var mı? dedim. Hayır! diye cevap verdin, tmdi ben de derim ki:
Babaların-dan kıral olan bulunsa idi,
babalarının saltanatım arayan bir adam!., derdim. Sana onun tâbi'1 erini
sordum. Kavminin zayıfları mı, eşrafı mı? dedim. Yok. zayıfları... dedin. Peygamberlerin
tabileri de bunlardır! Sana : Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla
itham eder mi idiniz? diye sordum. Hayır! diye cevap verdin! Gerçekten anladım
kî, bu zât inamlara yalan söylemeyi bırakıp da giderek Allah'a karşı yalan
uyduracak 4eğildir. Sana : Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra
beğenmeyerek dîninden dönüyor niu? diye
sordum! Hayır! diye cevap verdin! İşte kalplerin hoşnûdisi
İle karıştığı zaman îman da böyledir. Sana: Onun tabileri artıyorlar mı,
eksiliyorlar mı? diye sordum;
arttıklarını söyledin! İşte îmân da tamam oluncaya kadar böyledir. Sana :
Onunla hiç harb ettiniz mî? diye sordum. Onunla harhettiğinizi, aranızda geçen
harblerin nevbetleşe olduğunu, kimi onun sizi mağlûb ettiğini, kimi de sizin om
mağlûb ettiğinizi söyledin! Peygamberler de böyledir; (evvelâ) ibtilâ edilirler;
sonra akıbet onların olur! Sana: Vefasızlık eder mi?, diye sordum. Vefasızlık
etmezdiğini söyledin. Peygamberler de böyledir; vefasızlık etmezler. Sana: Bu
sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sordum. Hayır! diye eevâp
verdin!
İmdi ben de derim ki:
Eğer bu sözü ondan önce biri söylemiş olsaydı, ben : Kendinden önce söylenmiş
bir söze uyan bir adam!., derdim. Ebû Süfyan demiş ki: Bundan sonra:
— Size neyi emrediyor? diye sordu. Ben :
— Bize namazı, zekâtı, akrabaya yardımı ve
İffeti emrediyor; dedim.
— Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o
hakîkaten Peygamberdir. Onun çıkacağını biliyordum; ama sizden olacağını
zannetmezdim. Ona kavuşacağımı bilsem mutlaka onunla görüşmek isterdim. Yanında olsam ayaklarını yıkardım! Onun
mülkü behemehal ayaklarımın altındaki yere erişecektir! dedi. Sonra Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi veSellem)"ın mektubunu istedi; ve onu okudu. Bir de
baktı ki mektupta şunlar var :
«Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın adiyle : Allah'ın Resulü Muhammed'-den Romalıların büyüğü HirakPe :
Doğru yola tâbi' olana selâm!..
Bundan sonra :
(malûmun olsun ki :) Ben seni İslâm daveti ile davet ediyorum. Müslüman ol,
selâmet bul! Müslüman ol da Allah senin ecrini İki defa versin! Şayet, yüz
çevirirsen ırgatların, çiftçilerin vebali de muhakkak senin üzerine olur! Ey
kitap ehli! Sizinle aramızda dosdoğru bir kelimeye gelin! Allah'tan başka hiç
bir şeye tapmayalım! Ona hiç bir veyİ şerik koşmayalım! Allah'ı bırakıp da
birbirimizi Rabb İttihâz etmeyelim! Eğer yüz çevirirlerse! Şah id olun ki biz
müslümanlarız! deyiverin!» [20]
Mektubu okumayı
bitirince yanında sesler yükseldi ve gürültü çoğaldı. Bizim için de emir verdi
ve dışarı çıkarıldık. Çıktığımız vakit ben arkadaşlarıma : Artık İbni Ebî
Kebşe'nin işi iştir!.. Ondan Benî Asfar'm kiralı bile korkuyor! dedim. Ve artık
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) in muzaffer olacağına yüzde yüz
inanmaya devam ettim. Nihayet Allah tslâm'i bana nasib etti!
(...) Bize
bu hadîsi Ha sen El-Hulvânî ile Abd b. Humeyd de rivayet ettiler. (Dediler ki)
: Bize Ya'kûb —ki İbni İbrahim b. Sa'd'dır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bize
babam, Sâlih'den, o da İbni Şihâb'dan bu isnâdla rivayet etti.
«Allah Kayser'in
başından Acem ordularını defettikten sonra Allah'ın lütfuna şükür İçin Hıms'dan
Beyt-i Makdİs'e gitti-» Yine bu hadîste :
«Allah'ın kulu ve
Resulü Muhammed'den» dedi. (Erîsiyyîn yerine) «yerîsiyyîn» tâbirini kullandı.
(Dîâyeti'l-İslâm yerine) «dâiyeti'l-İsIâm» dedi.
Bu hadîsi Buhâri
«Bed'ü'1-Halk, Cthâd, Tefsir, Şehâdât, Cizye, Edeb, îmân, İlim, Ahkâm, Megâzî,
Haber-i vâhid» ve «İstizan» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Edeb» bahsinde; Tirmizî
«İstîzân»'da; Nesâî «Tefsir»'de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. «Sünen»
sahiplerinden onu tahrîc etmeyen yalnız îbni Mâce olmuştur.
Hz. Ebû Süfyân'm
bahsettiği müddetten maksat: Hudeybiye anlaşmasıdır. Bu anlaşma hicretin
altıncı yılı sonuna doğ' ru yapılmıştı. Ebû Süfyân (Radiyallahtianh) o zaman
henüz müs-lüman olmamıştı.
Busrâ: Havran şehrinin
adıdır. Şamla Hicaz arasında, cenûbta Taberiyye gölü kıyılarına kadar uzanan,
toprağı mahsuldar bir yerdir. Bir rivayette İmparator Hirakı , Peygamber
(Sallailahü Aleyhi ve Sellem)*den gelen mektubu Kudüs 'teki Beyt-i Makdis'de
okumuştur. Mektubu almca : «Bu adamın kavminden burada kimse var mı?« diye
sorması akrabası onun iç ve dış ahvâlini herkesten iyi bileceği içindir. Bir de
akrabadan olmayanlar bir kimsenin soyuna sülâlesine dil uzatabilirler; fakat
akraba bunu yapmaz. Hz. Ebû Süfyân o zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi
veSelîem)'in belli başlı düşmanlarından biri olduğu için onun hakkında yalan
söyleyerek imparatorun gözünden düşürmek, kin bağlatmak gibi şeyler düşünmüşse
de, yalanı derhal Mekke müşriklerine ulaştırılarak kendinin gözden düşmesine
sebep olacağrm bildiği için buna cesaret edememiştir. Bu hal yalanın İslâm'da
olduğu gibi. câhiliyet devrinde de çirkin sayılırdığını gösterir.
Görülüyor ki Hirakı
Hz. Ebû Süfyân'a birçok suâller sormuş; aldığı cevaplar neticesinde :
«Peygamberler de böyle idi» demiştir. Hattâ bu suâl ve cevapların sonunda âhir
zaman Peygamberinin çıkacağını bildiğini de söylemiştir. Acaba bunları nereden
bilmiştir? Ulemâ bunları geçmiş kitaplardan öğrendiğini veya aklî karinelerle
bildiğini söylerler. Filhakika İncil'de Ahmed isminde bir âhir zaman Peygamberi
geleceğinin bildirildiğini Kur'an-ı Kerim haber vermektedir. Ancak hıristiyan
paazları İslâm'a olan düşmanlıklarından dolayı bunu tahrif ederek gizlemişlerdir.
Son devrin Osman1i ulemâsından AbdullâTîf Harpûtî merhum «Tenkîhu'l-Kelâm...»
adlı eserinde bundan bahsetmiştir.
Hirakl'in huzurunda
Hz. Ebû Süfyân'i öne, arkadaşlarını onun arkasına oturtmaları —bazı ulemâya
göre— şayet Ebû Süf-yân yalan söyleyecekse sıkılmasın diyedir. Çünkü bir
kimsenin yüzüne karşı yalan söylemek insana güç gelir.
HirakI'in sualleri
manidardır. İbni Battal diyor ki : Hirak1'in haberleri ve her haberi ayrı ayrı
sorması eski kitaplardan almadır. Zîra bütün bu sordukları, Peygamber
(Saiîatlahü Aleyhi ve Seİlem) in, ellerindeki
Tevrât 'la İncî1'de yazılı evsâfıdır.»
Hirak1 suâllerine
hasebten başlamıştır.
Haseb: Soy sop, şeref,
asalet demektir. Peygamber (Saiîatlahü Aleyhi veSellem)'in âsîl bir aileden
geldiği cevabına karşı: «Peygamberler de böyledir; kavimlerinin
asaletlilerinden gönderilirler!» demiştir. Bundaki hikmet: Asilzadenin bâtıla
intisab etmekten uzak kalması ve insanların kendisine kolaylıkla inanmasına
sebep olmasıdır. Peygamberlere evvelâ insanların zayıf tabaksının îmân etmesi
ise, eşrafın kendileri ayarında birinin öne geçmesini bir izzet-i nefis meselesi
yaparak çekememelerin-den ileri gelir. Zayıf tabakanın böyle bir dâvası yoktur.
Onun için hakka kolaylıkla inkıyâd ederler.
Dînden dönen olup
olmadığını sorması, bir insanın hakikatim bilerek girdiği bir işten
dönmeyeceği malûm olduğu içindir. Bâtıla saplanan ise bir müddet sonra hatasını
anlayarak ondan vaz geçer. ,
Vefasızlık suâline
gelince : Vefasızdan Peygamber olmayacağını H i -rakl bilirdi. Zîrâ dünya
menfaatleri peşinde koşan bir adam bu uğurda sözünden dönme, aldatma gibi
şeylere tevessül edebilir; fakat âhiret için çalışan asla bu gibi şeylere
tenezzül etmez.
Bu suâl cevap faslı
bitekten sonra Hirak1 : «Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o
hakîkaten Peygamberdir. Onun çıkacağını biliyordum... Yanında olsam ayaklarını
yıkardım!..» gibi îmânına delâlet eden sitayişkâr sözler söylemiştir. Hattâ
Buhâri'deki rivayetin sonunda Roma1ı1ar'a
şöyle hitâb etmiştir :
«Ey Romalılar! Felaha,
hakka ermeyi ve mülkünüzün elinizde kalmasını ister misiniz! O halde bu
Peygambere tâbi' olun!..» Hadîsin devamı şöyledir:
«Bunun üzerine
Romalılar vahşî eşekler gibi kapılara koştular; fakat onları kapalı buldular. H
İra ki onların kaçışını görüp îmândan ümidini kesince : Bunları benim yanıma
iade edin! dedi ve kendilerine şunu söyledi : Ben demin size söylediğim sözümü
sizin dîniruze olan metanet ve gayretinizi denemek için söyledim; bunu da
gördüm!..»
Artık Romalılar
kendisine secde ettiler; ondan razı oldular. İşte Hirak1'in son hâli bu idi.
«Acaba Hirakl hakîkaten îmân etmiş mi îdi?»
Ulemâ bu suâlin cevabında
mütereddit görünüyor. Bâzıları son olarak : «Ben sizi denemek için Öyle
söyledim.» demesine bakarak İslâm'ı kalben tasdik etmediğine kail olmuş, fakat
allâme Ayni buna i'tiraz-la :« Caiz ki, bu sözü, kaçtıklarını görünce kendisini
öldüreceklerinden korktuğu için söylemiş; bununla onları iskât ve tatmin etmek
istemiştir. Kalbindekine biz nereden vâkıf olalım; bu sözün kalbin tasdiki ile
söylenip söylenmediğini nereden bilelim!» demiş; sonra şunları söylemiştir:
«Lâkin Nevevî diyor ki : Hirak1'in (Bilmiş olsam ona kavuşmak külfetini göze
alırdım...) sözünde bir mazeret yoktur. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
SelUmVin bak Nebî olduğunu bilmişti. Ancak tahtına kıyamadı; riyasete rağbet
gösterdi. Ve bunları İslâm'a tercih etti. Bu cihet «Sahîh-i Buhâri»de
sarahaten beyan edilmiş :
(Eğer Allah Teâlâ onun
hidâyetini dilese idi kendisini Necâsî gibi muvaffak kılar; riyaset de elinden
gitmezdi.) denilmiştir.»
Ebû Ömer: «Kayser,
Resûllülab (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'e îmân etmiş, fakat patrikleri razı
olmamıştır.» diyor. Kayser, Roma imparatorlarına verilen unvandır. Nitekim
Habeş imparatorlarına Necâşî, Yemen kırallarına Tübba', Mısır kıratlarına
Fir'avn denilirdi...
Hirak1'in îmân
etmediğine bu hâdiseden sonra vuku' bulan Mûte harbi ile de istidlal ederler.
İbni İshâk'ın beyânına göre bu harbe Hirakl yüz bin kişilik bir müşrik ordusu
ile iştirak etmiştir. Bununla beraber yine de îmânını gizlemiş; bunları
saltanatını korumak ve öldürülmekten korkmak gibi sebeplerle yapmış olması
ihtimali üzerinde duranlar vardır. Ancak İmam Ahmed'in «Müsned»inde şöyle bir
hadîs vardır: «Hirakl Tebûk'ten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Ben
müslümanım diye mektup yazdı. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem):
«Yalan söylemiş :
Bilâkis o hıristîyanlığında dâimdir! Buyurdu.»
İbni Battal: «Bizce
Hirak1'in alenen müslüman oluşu sahih değildir. Bizim bildiğimiz, onun
saltanatını, kelime-i hakkı alenen söylemeye tercih etmesidir. Büz, alenen
söylemedikçe bir kimsenin müslüman olduğuna kanaat getirenleyiz. Hirak1
mükreh ve muztar değildi, ki, ma'zûr olsun! Onun işi Allah'a
kalmıştır.» diyor.
«Erîsiyyîn» kelimesi
hadîsin ikinci rivayetinde «yerîsiyyîn» şeklinde okunmuştur. Bu kelime «Ensin»
ve «ırrîsîn» şekillerinde de. okunmuştur. En meşhur kıraeti «erişi yyîn»'dir.
Mânâsında dahî ihtilâf olunmuştur. En meşhur kavle göre erîsiyyîn : Irgat ve
çiftçilerdir. Cümlesinin mânâsı: «Sana tâbi' olan halkın vebali de senin
üzerine olur.» demektir. Bunlarla bütün teb'a halkı kasdedilmiştir. Zira bu
sınıf hem ekseriyeti teşkil etmekte hem de kolaylıkla ram olmaktadırlar.
Binâenaleyh Hirak1 müslüman olursa onlar da İsîâmiyeti kabul eder; olmazsa
onlar da kabul etmezlerdi.
Bâzıları : «Bunlardan
murâd: Yahudilerle hıristiyanlardır.» demiş; bir takımları da insanları kötü
yollara sevkeden kırallar olduğunu söylemişlerdir.
«Diâye» da'vet
demektir. Bundan maksat kelime-i tevhîddir. «İbni Ebî Kebşe» 'den murâd
Peygam"e»ı- (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem)div. Vaktiyle Huzâa kabilesinden
İbni Ebî Kebşe bu hususta ona tâbi' olmamış. İşte
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nâmında biri Şi'râ denilen yıldıza tapmış, fakat
Araplardan biç bin müşriklerin dînine uymamak hususunda bu adama benzetilerek kendisine
burada îbni Ebî Kebşe
denilmiştir. Ebû'l- Hasen Cürcânî'ye
göre bu teşbih Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) 'e düşmanlık için
yapılmıştır. Bâzıları: «Bundan murâdlari Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem):
«Ta'yîb değil,
mücerred teşbihtir.» demişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in anne
tarafından dedesine Ebû Kebşe denildiğini söyleyenler olduğu gibi, süt
babasına Ebû Kebşe denildiğini ileri sürenler ve daha başka İbni Kebşe 'lerden
bahsedenler de olmuştur.
Benî Asfar: Romalılar
'dır. Bunların menşeleri hakkında da muhtelif kaviller ileri sürülmüştür. Ebû
İshâk'a göre İshâk (Radiyallahü anh)\n neslinden Asfar b. Rûm 'un sülâlesidir
ki, Kaadî Iyâz da bu kavli muvafık
bulmuştur.
1-
Yazışmalarda ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bundan dolayıdır ki,
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hirakl'e yazdığı mektupta
«Romalıların büyüğü» demiş; melik, sultan, imparator gibi tabirler
kullanmamıştır. Çünkü melik unvanı ancak îslâm dîni hükümlerine uyana verilir.
Sultan dahî Pey gam., ei (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, in veya vekilinin
şartla tâyîn ettiği kimsedir. Sadece Hirak1e de dememiş; bir nevî taltifte
bulunarak : «Romalıların büyüğüne» demiştir. Çünkü Romalılar Hirakl'e hürmet ve
tâzîm gösterirlerdi. Teâlâ Hazretleri de İslâm'a da'vet ederken yumuşak
davranmayı emretmiştir.
2- Mektuba besmele ile başlanır; velev ki kâfire
gönderilsin.
3- Haber-i
vâhidle amel vâcibtir. Aksi takdirde mektubu yalnız Dihyetü'l-Kelbî
(Radiyallahü anh) ile göndermenin faydası kalmazdı.
4- Müslüman
kâfire selâm veremez diyenler bu hadîsle de istidlal ederler. Ekseri ulemânın
kavli, budur. Bir takımları hacet ve yatıştırma maksadiyle, ! azıları da mutlak
surette bunu caiz görmüşlerdir. Fakat
Buhâri ile Müslim 'in, «SahîhVlerinde Peygamıer (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin :
«Yahudiler ve
hıristİyonlarla karşılaştığınız vakit evvelâ siz selâm vermeyin!» buyurduğu
rivayet olunmuştur. Hattâ Buhâri ve başkaları: «Bid'at sahibine ve büyük günah
işleyip de tevbe etmeyene selâm verilmez; selâmı da alınmaz.» demişlerdir.
5-
Yazışmalarda ve hutbelerde «Emmâ ba'dii» ifâdesini kullanmak müstehabtır.
6- Ehl-i
kitâbtan Peygamberimiz (Sallallahü A leyhi ve Sellenı) 'e yetişip de îmân
edenlere iki ecîr verilir.
7- Hattâbî: «Bu hadîsle Kur'an'la düşman diyarına gidilmesinin yasaklanmasından yalnız Mushaf v