32- CİHÂD VE SİYER BAHSİ. 3

1- Kendilerine İslam'a Da'vet Ulaşan Kafirlere Habersiz Baskın Yapmanın Cevazı Babı  3

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 3

2- Hükümdarın Ordulara Kumandan Ta'yin Etmesi ve Kendilerine Harb ve Sairenin Âdabını Tavsiyesi Babı. 3

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 5

3- Kolaylığı Emir; ve Nefret Ettirmeyi Terk Hususunda Bir Bab. 5

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 6

4- Gadrin Haram Kılınması Babı. 6

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:. 7

5- Harbte Hilenin Cevazı Babı. 8

6- Düşmanla Karşılaşmayı İstemenin Keraheti ve Karşılaşıldığı Zaman Sabrın Emredilmesi Babı  8

7- Düşmanla Karşılaşıldığı Zaman Zafer İçin Dua Etmenin Müstehab Oluşu Babı  9

8- Harbde Kadınlarla Çocukları Öldürmenin Haram Kılınması Babı. 10

9- Kadınlarla Çocukların Gece Baskınlarında Kasıdsız Olarak Öldürülmelerinin Cevazı Babı  10

10- Kafirlerin Ağaçlarını Kesme ve Yakmanın Cevazı Babı. 11

11- Ganimetlerin Hassaten Bu Ümmete Helal Kılınması Babı. 12

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 12

12- Enfal Babı. 12

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:. 14

13- Öldüren Kimsenin Ölünün Üzerindeki Eşyayı Hak Etmesi Babı. 15

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 16

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :. 17

Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:. 18

14- Nefel Îhsanı ve Müslümanlara Bedel Esirlerin Fidye Verilmesi Babı. 18

Hadis-i Şeriften Şu Hükümler Çıkarılmıştır:. 19

15- Ganimetin Hükmü Babı. 19

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 22

16- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: «Bize Mirasçı Olunmaz; Ne Bırakırsak O Sadakadır» Hadisi Babı. 22

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 24

17- Harbe İştirak Edenler Arasında Ganimetin Nasıl Taksim Edildiği Babı. 25

18- Bedir Gazasında Meleklerle Îmdat Buyurulması ve Ganimetlerin Mubah Kılınması Babı  25

19- Esiri Bağlayıp Hapsetmenin ve Ona Îyilikte Bulunmanın Cevazı Babı. 27

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 28

20-  Yahudilerin Hicaz'dan Sürgün Edilmesi Babı. 28

Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:. 29

21- Yahudilerle Hıristiyanların Arap Yarımadasından Çıkarılması Babı. 29

22- Ahdini Bozanlarla Harb Etmenin ve Kal'a Sahiblerini Âdil, Hükme Ehil Bir Hakimin Hükmüne Havale Eylemenin Cevazı Babı. 30

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 30

23- Gazaya Şitab ve Çatışan İki İşin Daha Mühim Olanını Öne Alma Babı. 32

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 33

24- Fütuhat Sayesinde Hacet Kalmayınca Muhacirlerin Ensâra Ağaç ve Meyveden İbaret Olan Bağışlarını İade Etmeleri Babı. 33

26- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in İslam'a Davet Îçin Hirakl'e Yazdığı Mektub Babı  34

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :. 37

27- Peygamber (Saliatlahü Aleyhi ve Sellern) 'in Küffar Kırallarına Kendilerini Allah (Azze ve Cel!e)'ye Da'vet İçin  Yazdığı  Mektublar Babı. 37

28-  Huneyn Gazası Hakkında Bir Bab. 38

Hadis-i Şerif Aşağıdaki Hükümleri İhtiva Eder:. 39

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:. 41

29- Taif Gazası Babı. 41

30- Bedir Gazası Babı. 42

Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir:. 42

31- Mekke'nin Fethi Babı. 43

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:. 44

32- Ka'be'nin Etrafından Putların Giderilmesi Babı. 45

33- Fetihden Sonra Hiç Bir Kureyşlinin Sabır Yolu İle Öldürülememesi Babı. 46

34- Hydeybiye'deki Hudeybiye Sulhu Babı. 46

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :. 47

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:. 50

35- Verilen Sözde Durma Babı. 50

36- Ahzab Gazası Babı. 50

Hadisi Şeriften  Şu Hükümler Çıkarılmiştir:. 51

37- Uhud Gazası Babı. 51

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 52

38- Resülullah {Sallallahii Aleyhi ve Sellem)'in Öldürdüğü Kimseye Allah'ın Gadabı Şiddetli Olacağı Babı. 53

39- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Karşolaştığı Müşrik ve Münafık Eziyetleri Babı  53

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :. 54

40- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Duası ve Münafıkların Ezasına Sabrı Hakkında Bir Bab. 56

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :. 57

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 58

41- Ebü Cehlin Katli Babı. 58

42- Yahudilerin Şeytanı Ka'b b. Eşrefin Öldürülmesi Babı. 59

Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 60

43- Hayber Gazası Babı. 60

Hadisi Şerfiten Şu Hükümler de Çıkarılmıştır :. 61

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:. 63

44- Ahzab Gazası —ki Hendek de Odur— Babı. 63

45- Zü Kared Gazası ve Diğer Gazalar Babı. 64

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:. 68

46- Allah Teala'nın; Onların Ellerini Sizden Men'eden Odur... Âyeti Hakkında Bir Bab  69

47- Kadınların Erkeklerle Birlikte Gaza Etmesi Babı. 69

48- Gazi Kadınlara Bahşiş Verilip Hisse Verilmemesi ve Düşman Çocuklarını Öldürmenin Yasak Edilmesi Babı. 70

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:. 72

49- Peygamber (Saüallahü Aleyhi ve Sellem)’in  Gazalarının Sayısı Babı. 73

50- Zatü'r-Rikaa' Gazası Babı. 74

51- Gazada Kafirden Yardım Dilemenin Keraheti Babı. 74


32- CİHÂD VE SİYER BAHSİ

 

Cihâd: Lügatte meşakkat mânâsına gelir. Şeriatta ise : î'lây-ı keli-metullah için kuffarla çarpışmak hususunda güç sarfetmek yâni dîn uğ­runa harb etmektir.

Siyer: Sîretin cem'idir' Sîret: Tarikat yâni yol ve mezheb demek­tir. Burada cihaddan sonra siyerin de zikredilmesi, gazalarda Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile ashabının suretlerinden de bahsedileceği içindir.

Cihâd muhkem bir farizadır. Farzıyyeti kitâb, sünnet ve icma-ı üm­metle sabittir. Kitaptan delili

«Allah'a ve son güne îmân etmeyenlerle mukatele edin!» [1] ve emsali

âyetlerdir. Sünnetten delilleri bu bahiste görülecek hadîslerle: «Cihâd kıyamet gününe kadar farzdır.» gibi hadislerdir.

 

1- Kendilerine İslam'a Da'vet Ulaşan Kafirlere Habersiz Baskın Yapmanın Cevazı Babı

 

1- (1730) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Süleym b. Ahdar, İbni Avn'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Kâfi'a mektup yazarak harpten evvel (dine) nasıl davet edileceğini sor­dum. O da bana: «Bu ancak İslâm'ın ilk zamanlarında idi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Benî Mustalik kabilesine gafil bulundukları, hayvanlarının suya götürüldüğü bir sırada baskın yapmış; savaşa yara­yanlarını öldürmüş; geri kalanlarını da esir almıştır. Yahya demiş ki: Zannederim Süleym, Hâris'in kızı Cüveyriye'yi o gün aldı, dedi. (Yahut yüzde yüz Hâris'in kızı Cüveyriye'yi o gün aldı, dedi.)

Bana bu hadîsi Abdullah b. Ömer de rivayet etti. Kendisi o orduda imiş» diye cevâp yazdı.

 

(...) Bize Muhammed b. E1-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, İbni Avn'dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti. Ve: «Hâris'in kızı Cüveyriye'yi» dedi. Şekk etmedi.

Bu hadîsi Bu'hâri «Kitabül-Itk»da; Ebû Dâvûd «Kita-bü'l-Cihâd»da; Nesâî «Siyer*de muhtelif râvilerden tahrîc etmiş­lerdir.

Benî .Mustalik, Huzâ'a kabilesinin bir koludur. Hic­retin beşinci yılında Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu kabilenin müslümanlar üzerine hücuma hazırlandığını haber almış; ve tahkik ne­ticesinde haberin doğru olduğu anlaşılmıştı. Kabilenin başında Hz. Cüveyriye (RatfiyallahÛ anha) 'nın babası Haris b. Ebî Dırâr bulunuyordu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mücâhidlerini toplaya­rak Medîne'den dokuz konak mesafede bulunan Milreysi' suyunun başında düşmanla karşılaştı. Aralarında harb oldu. Benî Mustalik bozguna uğratıldı. On ölü ve 600 esir verdiler. Düşma­nın 2.000 devesi ile 5.000 davarı da ganimet olarak müslümanlarm eline geçti. Bu gazaya «Müreysi' gazvesi» de denilir.

Ezvâc-ı tâhirâttan Hz. Cüveyriye de alman esirler meya-mnda idi. Hz. Âişe (Radİyallahü anha) 'nın rivayetine göre Cüvey­riye (Raâiyallahü anha) ganimet taksiminde Sabit b. Kays'a veya onun amcası oğluna verilmiş. O da kendisini fidye mukabilinde ser­best bırakmış. Resulü Ekrem onun fidyesini ödeyerek kendisi ile evlen­miş.

Başka bir rivayete göre : Hz.   Cüveyriye 'nin fidyesini babası ödemiş. Sonra Re sû Kil la h (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) onu babasından iste­yerek kendisi ile evlenmiştir.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Evvelce İslâm'a davet edilen kâfirlere bilâhare habersiz baskın yapmak caizdir. Nevevî bu hususta üç kavil naklediyor.

a) Harbten evvel mutlak surette inzâr (yâni düşmanı haberdar et­mek) vaciptir. İmam Mâlik  ve başkalarının kavilleri budur.

b)  İnzâr mutlak surette vacip değildir.

c) Küffar evvelce İslâm'a davet olunmamışlarsa itizar vacip; davet olunmuşlarsa vacip değil, fakat müstehabtır.   Nevevî birinci kav­li zayıf bulmuş; ikincinin daha da zayıf hattâ bâtıl olduğunu söylemiş; üçüncü için : «Doğrusu budur.» demiştir. Nâfi', Hasan-ı Basrî Sievrî, Leys, Ebû  Sevr, İbni   Münzir ve cumhûr-u ulemânın kavilleri de budur.

2- Arapları köle olarak almak caizdir. Çünkü Benî Mustalik kabi­lesi Araphrlar.   Hanefîler'le   Mâlikîler'inve cumhûr-u ulemânın mezhepleri budur. Yeni mezhebinde   îmam    Şafiî   de buna kail olmuştur. Ulemâdan bir cemaatla    îmam   Şafiî 'nin es­ki mezhebine göre Araplardan köle olmaz.

 

2- Hükümdarın Ordulara Kumandan Ta'yin Etmesi ve Kendilerine Harb ve Sairenin Âdabını Tavsiyesi Babı

 

2- (1731) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Vekî' b. Cerrah, Süfyân'dan naklen rivayet etti. H.

Bize tshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Âdem haber verdi. (Dedi ki) : Bize Süfyân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize bu hadîsi imlâ sureti ile yazdırdı.

 

3- (...) H. Bana Abdullah "b. Hâşim dahî rivayet etti. Lâfız onun­dur. (Dedi ki) : Bana Abdurrahmân (yâni îbni Mehdî) rivayet etti. (De­di ki) : Bize Süfyân, Alkame b. Mersed'den, o da Süleyman b. Büreyde*-den, o da babasından naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Resûlüllah (SaUaltahü Aleyhi ve Sellem) bir orduya veya müfrezeye kumandan tayın ettiği zaman kendisine hassaten Allah'ın takvasını bera­berindeki müslümanlara da hayır tavsiye eder; sonra şöyle buyururdu: «Allah yolunda besmele ile gaza edinl Allah'a küfredenlerle çarpışın! Gaza edin! Ama ganimete hıyanette bulunmayın! Gadir etmeyin! ölüle­rin burnunu, kulağını kesmeyin! Çocuk Öldürmeyin!

Müşriklerden olan düşmanınla karşılaştığın zaman onları üç haslete (veya güzel huya) da'vet et! Bunların hangisinde sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini bırak! Sonra :

Onları İslâm'a davet et! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak!

Sonra kendilerini yurdlartndan muhacirler diyarına göçmeye davet et! Ve onlara haber ver ki( bunu yaparlarsa muhacirlerin lehine olan onlann da lehine, aleyhine olan onların da aleyhine olacaktır. Yurdlarmdan göç­meyi kabul etmezlerse onlara haber ver ki, müslümanların bedevileri gibi olacaklar; kendilerine Allah'ın, mü'minler üzerine cereyan eden hükmü uygulanacak; ganimet ve harada hiç bir hakları olmayacaktır. Meğer ki, müslümanlarla birlikte mücâhede edeleri.. Eğer bunu kabul etmezlerse onlardan cizyeyi [2] iste! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et; ve kendilerini (serbest) bırak! Kabul etmezlerse artık Allah'dan yardım dile­yerek onlarla harb et!

Bir kal'a ahâlisini muhasara eder de senden Allah'ın ahdini ve Pey­gamberinin ahdini kendilerine bahşetmeni dilerlerse onlara ne Allah'ın ahdini ver; ne de Peygamberinin ahdini!.. Lâkin onlara kendi ahdini ve arkadaşlarının ahdini ver! Çünkü sizin kendi ahidlerinizi ve arkadaşla­rınızın ahidlerini bozmanız, Allah'ın ve Resulünün ahdini bozmaktan eh­vendir.

Bir kal'a ahalisini muhasara eder de, senden kendilerine Allah'ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme! Lâkin onlara kendi hükmünü tatbik et! Zîrâ Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmİyeceğİnİ bilmezsin!»

Abdurrahmân bunu yahut benzerini söylemiştir. İshâk ise Yahya b. Âdem'den rivayet ettiği hadîsinin sonunda şunları ziyâde etmiştir: «De­di İd : Ben bu hadisi Mukaatil b. Hayyan'a andım da : Bana Müslim b. Heysam, Numân b. Mukarrin'den, o da Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Seliemjden naklen bu hadîsin mislini rivayet etti; dedi. (Yahya: Yâni hadîsi Alkame, fbnî Hayyan'a söylüyor, demiştir.)

 

4- (...) Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdüssamed b. Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şute rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Alkame b. Mersed rivayet etti. Ona da Süleyman b. Büreyde, babasından naklen rivayet etmiş. Babası şöyle demiş:

«ResûlÜllah (SaUalîahü Aleyhi ve Sellem) bir kumandan veya müfreze gönderdiği zaman onu çağırır da kendisine tavsiyede bulunurdu...» Râvi hadîsi, Süfyân'ın hadîsi mânâsında nakletmiştir.

 

5- (...) Bize İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Munammed b. Abdüvehhâb El-Ferrâ\ Hüseyn b. Velîd'den, o da Şu'be'den bu isnadla rivayette bulundu.

Seriyye: Ordudan seçilen bir kıt'a askerdir. Bunların vazifesi düş­mana baskın yaparak tekrar yerlerine dönmektir. îbrâhîm Har­ta î 'nin beyanına göre: Seriyye, dört yüz kadar suvâri demektir. Bun­lara seriyye denilmesi, geceleyin gittikleri ve gidişlerinden kimsenin ha­beri olmadığı içindir. Zîra geceleyin yürüdü mânâsında Araplar : «sera» ve «esrâ» kelimelerini kullanırlar.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müşriklerin üç haslete davet olunacağını bildirdikten sonra, bunların neler olduğunu beyân hususunda:

«Sonra onları İslâm'a davet et!» buyurmuştur. Nevevî bu cüm­lenin bütün Sahîh-i Müslim nüshalarında burada olduğu gibi «sonra» mânâsına gelen «sunime» edatı ile rivayet -edildiğini söylüyor. Kaadî Iyâz : «Bu rivayetin doğru şekli sümme edatım düşürerek (onları İs­lâm'a davet et!) şeklinde okumaktır. Filhakika Ebû Ubeyd'in ki­tabında, Ebû Davud'un -Sünen»itxle ve başka yerlerde sümme iskat edilerek doğrusu rivayet olunmuştur. Çünkü bu cümle üç hasletin tefsirinden başka bir şey değildir.» diyor. Mâzirî ise «sümme* eda­tının burada lüzumsuz değil, istiftâh yâni söze başlamak için getirilmiş olduğunu söylemiştir,

«Sonra kendilerini yurtlarından muhacirler diyarına göçmeye davet et!» ilâh... cümlelerinden murâd: Medîne'ye hicretlerinin müstehab oluşudur. Medîne'ye hicret ederlerse fey' [3] ve ganimet gibi mal­ların kendilerine verilmesini hak edecekler; aksi takdirde çölde yaşayıp hicret ve gazalara iştirak etmeyen bedevi müslümanlar gibi fey' ve ga­nimette bir haklan olmayacak, kendilerine yalnız istihkaklarına göre ze­kât verilecektir.

İmam Şafiî bu hadîsle istidlal ederek: «Sadakalar, fey'de hakkı olmayan fakirlere verilir; fey' yalnız askerin hakkıdır. Sadaka alan­lara fey', fey' alanlara da sadaka verilmez.» demiştir. îmam Âzam'la Mâ1ik'e göre iki nevi' mal arasında bir fark yoktur; ve her iki Arkaya verilebilirler.

Ebû Ubeyd bu hadîsin mensûh olduğunu iddia etmişse de Nevevî bunun kabul edilmediğini söylüyor.

Hadîs-i şerifteki zimmetten murâd: Ahd yâni verilen sözdür. Bu­radaki nehîleri ulemâ tenzîhen mekruh mânâsına almışlardır,

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Gadir yâni ahdi bozmak, ganimete hıyanet, harbte küçük çocuk­ları öldürmek gibi şeyler haramdır.

2- Baş kumandanın, kumandan ve askerlere Allah'dan korkmalarını ve emirleri altında olanlara iyi muamele etmelerini tavsiyede bulunma­sı, harb esnasındaki vazifelerini ve  kendilerine nelerin haram, helâl, mekruh veya müstehab olduğunu bildirmesi müstehabtır.

3- îmam Mâlik,   Evzâî   ve diğer bazı ulemâ bu hadîsle istidlal ederek: «Cizye Arap olsun, acem olsun; kitabî olsun, mecûsi ve­ya başka bir dîne mensûb bulunsun bütün kâfirlerden alınır.» demişlerdir.

îmam Âzam 'a göre cizye Arabın müşrikleri ile mecûsîleri müstesna olmak üzere bütün kâfirlerden alınır. İmam Şafiî ise Arap olsun, Acem olsun yalnız ehl-i kitâb ile Mecûsîlerden alınacağına kail olmuştur.        

4- Cizye denilen verginin mikdannda da ihtilâf olunmuştur. İmam Azam'la diğer   Küfe    uleması ve   îmam    Ahmed bunun zengine senelik kırk sekiz dirhem, orta halliye yirmi dört, fakire on iki dirhem olacağını söylemişlerdir. îmam Şafiî 'ye göre zengin ve fakirden senelik en az bir dînâr alınır. Çok miktarı anlaşmalarına bağlıdır.   İmam   Mâlik   altın sahibinden dört dînâr; gümüş sahibin­den kırk dirhem alınacağına kail olmuştur.

 

3- Kolaylığı Emir; ve Nefret Ettirmeyi Terk Hususunda Bir Bab

 

6- (1732) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Kûreyb rivayet et­tiler. Lâfız Ebû Bekr'indir. (Dediler ki) : Bize Ebû Üsâme, Büreyd b. Abdillâh'dan, o da Ebû Bürde'den, o da Ebû Musa'dan naklen rivayet et­ti. Şöyle demiş:

Resûlüllah (Satlalicı/ıÜ Aleyhi ve Seltem) ashabından birini bir hangi işi hususuna gönderdiği vakit:

«Sevindirin; nefret ettirmeyin! Kolaylaştırın; güçleştirneyin!» buyu­rurdu.

 

7- (1733) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', Şu'be'den, o da Saîd b. Ebî Bürde'den, o da babasından, o da de­desinden naklen rivayet etti ki, Peygamber (SaUaİlahü Aleyhi ve Seilem) kendisini Muâz'Ia birlikte Yemen'e göndermiş; ve :

«Kolaylaştırın! Güçleştirmeyin! Sevindirin! Nefret ettirmeyin! Uyuşun! İhtilâf etmeyin!» buyurmuşlar.

 

(...) Bize Muhammed b. Abbâd da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Stif-yân, Amr'dan naklen rivayet etti. H.

Bize tshâk b. İbrahim ile İbni Ebî Halef de Zekeriyyâ b. Adİy'den rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ubeydullah, Zeyd b. Ebî Üneyse'den naklen haber verdi

Her iki râvi Saîd b. Ebî Bürde'den, o da babasından, o da dedesin­den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selicm)'den naklen Şu'be'nin ha­dîsi gibi rivayette bulunmuşlardır. Yalnız Zeyd b. Ebî Üroeyse'nin hadî­sinde : «Uyuşun! İhtilâf etmeyin!» cümlesi yoktur.

 

8- (1734) Bize Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû't-Teyyâh'dan, o da Enes'den naklen rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubey­dullah b. Saîd rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Velîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muham­med b. Ca'fer rivayet etti. Her iki râvi Şu'be'den, o da Ebû't-Teyyâh'dan naklen rivayette bulunmuşlardır. Ebû't-Teyyâh şöyle demiş : Ben Enes b. Mâlik'i şunu söylerken işittim: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kolaylaştırın! Güçleştirmeyin! Teskin edin! Nefret ettirmeyin!» bu­yurdu.

Ebû Mûsâ rivayetini Buhari «Kitâbû'I-Megâzî»de; Enes ri­vayetini de «Kitâbü'1-İlm» ile «Kitâbül-Edeb^de tahrîc etmiştir.

Hadîs-i şerif cevâmiu'l-kelimdendir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sözü az, mânâsı çok olan hadîslerine «cevâmiu'l-kelim» denildi­ğini evvelce görmüştük. Bu hal ona mahsus bir lütfü İlâhîdir.

Bu hadîsin cevâmiu'l-kelimden sayılması bütün dünyâ ve âhîret ha­yırlarına şâmil olduğundandır. Zîra dünya amel yeri, âhiret de ceza di­yarıdır. İşte Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burada dünyaya ait iş­lerde insanlara kolaylık gösterilmesini, âhiret umuru huyunda da ha­yırlı va'dler; sevindirici müjdeler verilmesini emir buyurmuş; bu suretle âlemlere rahmet olarak gönderildiğini isbât eylemiştir.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Bir şeyin emredilmesi o şeyin addının haram olduğunu gösterir. Şu halde kolaylık gösterilmesi emre­dildikten sonra bir de «Gtiçl eştirmeyin!» buyurulmasının faydası nedir?

Bu suâle allâme Aynî şu cevâbı veriyor : «Biz bu kaideyi teslim etmiyoruz. Etsek bile burada maksat, zimmen lâzım gelen mânânın te'-kîd için sarahatle irâde edilmesidir. Zîra yalnız «Kolaylaştırın» buyursa idi, nekire olan bu emir, bir defa kolaylık gösterip ekseri hallerde güçlük çıkaran kimseye de uygun düşerdi. Fakat «Güçleştirmeyin!» buyurunca artık bütün hâllerde güçleştirmenin her yönü ile kaldırıldığı anlaşılmış­tır. «Nefret ettirmeyin!» ifadesinde de hal böyledir.»

«Siyak-ı nefîde gelen nekireler umûm ifade ederler. Binâenaleyh bu­rada sadece «Güçleştirmeyin!», «Nefret ettirmeyin!» buyurmak yeterdi.» denilirse şöyle cevap verilir: Güçleştirmenin kaldırılmasından kolaylaş­tırmanın sübût bulması lâzım gelmediği gibi, nefret ettirmemekten de kolaylaştırmak lâzım gelmez. İşte bu zıd manâlı sözler bunun için bir araya getirilmişlerdir. Makam da îzâh îcab eder; zîra va'z ve irşada ben^ zemektedir. Mânâ şudur:

«İnsanlara yahut mÜ'minlere Allah'ın fadlu keremini, sevabını, ihsa­nının çokluğunu, rahmetinin genişliğini müjdeleyin!..»

«Nefret ettirmeyin!» cümlesinin mânâsı da öyledir. Yâni muhtelif vaîd ve korkutucu emir ve nehîleri söyleyip şiddet göstermeyin ki, yeni müslüman olanlar, bulûğ çağma yaklaşan çocuklar ve günahlarından tev-be etmiş bulunan âsîler îslâm'a yatışsınlar. Bunları lütfü mülâyemetle yavaş yavaş ibâdetlere alıştırın! Nitekim îslâmiyetin ilk zamanlarında bu tedrîce riâyet olunuyordu. Çünkü yeni müslüman olan bir kimseye gös­terilen kolaylık, onun dîne ısınmasına ve neşatının artmasına sebep olu­yordu. Şiddet gösterilmiş olsa ya dîni kabuî etmez yahut dînde sebat göstermeyip dönebilirdi.

Hadîsin Muhammed b. Abbâd rivâyetindeki Süfyân tarîki hakkında Dârekutnî söz etmiş; bu hadîsi Buhâri‘nin, Süfyân tarîki ile tahrîc etmediğini söylemişse de Nevevî ken­disine cevap vermiş; burada tmam Müslim 'e karşı söylenecek bir söz olmadığım kaydettikten sonra şunları ilâve etmiştir: «Çünkü Muhammed b. Abbâd mevsuk bir râvîdir. Hadîsi Süfyân’dan, onun da Amr b. Saîd 'den naklen rivayet ettiğini kat'i-yetle bildirmiştir. Hadîs sabit olmasa bile M üs1im'e yine zarar ver­mez; zîra metni başka yollardan sabit olmuştur.»

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cemaata Allah'ın lütf-u kereminden, sevabının çokluğundan, ih­sanının genişliğinden bahsederek onları dîne ısındırması gerekir. Allah'ın tebşîrâtını söylemeyip sırf azabından bahisle onları korkutmak bilhassa yeni müslüman olanlar karşısında zararlı ve memnu' bir harekettir.

2- Bir işte söz sahibi olanların daima rifk-u mülâyemetle muamele görmeleri; ortak iş yürütenlerin birbirleri ile uyuşup anlaşmalıdır. Velev ki iazîlet sahibi insanlar olsunlar. Çünkü hatırlatma mü'minler için fay­dadan hâlî değildir.

 

4- Gadrin Haram Kılınması Babı

 

9- (1735) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îMuhammed b. Bişr ile Ebû Üsâme rivayet ettiler. H.

Bana Züheyr b. Harb ile Ubeydullah b. Saîd (yâni Ebû Kudâmete's-Serahsî) de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Yahya —ki Kattân'dir— rivayet etti. Bunların hepsi Ubeydullah'dan rivayet etmişlerdir. H.

Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydul­lah, Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Allah kıyamet gününde gelmiş geçmiş bütün İnsanları bir araya top­ladığı vakit her vefasız için bir sancak çekilecek; ve : işte fülân oğlu fülânın vefasızlığı budur! denilecektir.» buyurdular.

 

(...) Bize Ebû'r-Rabi' El-Ateki rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ham-mâd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Eyyûb rivayet etti. H.

Bize Abdullah b, Abdirrahmân Ed-Dârimî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sahr b. Cüveyriye rivayet etti. Bu râvilerin ikisi ek Nâfi'den, o da tbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ye StUemyden naklen bu hadîsi rivayet etmişlerdir.

 

10- (...) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr da İsmâîl b. Ca'fer'den, o da Abdullah b. Dinar'dan naklen rivayet ettiler ki, îbni Dinar, Abdullah b. Ömer'i şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallatlahu Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz ki vefasız için kıyamet gününde Allah bir sancak dikecek ve: Dikkati.. Bu fülânın vefasızlığıdır! denilecektir.» buyurdular.

 

11- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki: Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan, o da Ab­dullah'ın iki oğlu Hamza ile Sâlim'den' naklen haber verdi ki, Abdullah b. Ömer şöyle demiş: Ben Resûlüllah (Sallat taJıü Aleyhi ve Sellem)i:

«Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak olacaktır.» buyururken işittim.

 

12- (1736) Bize Mufaammed b. El-Müsennâ ile İbni Beşşâr da ri­vayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni Ebî Adiy rivayet etti. H.

Bana Bişr b. Halid dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed (yâni İbni Ca'ferJ haber verdi. Bunların ikisi de Şu'be'den, o da Süley­man'dan, o da Ebû Vâil'den, o da Abdullah'dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etmişlerdir.

«Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak olacak : Bu fülânın ve­fasızlığıdır; denilecektir.»  buyurmuşlar.

 

(...) Bize bu hadîsi İshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Nadr b. Şümeyl haber verdi. H.

Bana Ubeydullah b. Saîd dahî rivâ et etti. (Dedi ki) : Bize Abdur-rahmân rivayet etti. Bunların hepsi Şu'be'den bu isnâdla rivayette bu­lunmuşlardır. Yalnız Abdurrahmân'm hadîsinde: «Bu fülânın vefasızlı­ğıdır; denilecektir.» cümlesi yoktur.

 

13- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Yahya b. Âdem, Yezîd b. Abdilâzîz'den, o da A'meş'den, o da Şakîk'dan, o da Abdullah'dan [4] naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Re-sûlüllah (SaliaÜahü Aleyhi ve Sellem):

«Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak olacak; onunla tanı­nacak : Bu fülânın vefasızlığıdır; denilecektir.» buyurdular.

 

14- (1737) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Abdurrahman b. Mehdi, Şu'be'den, o da Sabit'den, o da Enes'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kıyamet gönünde her vefasız ign bir sancak olacak; onunla biline­cektir.» buyurdular.

 

15- (1738) Bize Muhammed b. El-Müsennâ ile Ubeydullah b. Saîd rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Abdurrahmân rivayet etti. (Dedi ki) : Bİze Şu'be, Huleyd'den [5], o da Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd'den, o da Feyg&mher (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti.

«Kıyamet gününde her vefasız için arkasında bir sancak olacaktır.» buyurmuşlar.

 

16- (...) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-düssamed b. Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Müstemir b. Key-yân [6] rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ebû Nadra, Ebû Saîd'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kıyamet gününde  her vefasız  için  bir sancak olacak;  kendisi  için

vefasızlığı  mikdarı  dikilecektir.  Dikkat edin  ki,  gadir i'tibarı  ile  âmmeyi idare edenden daha büyük vefasız yoktur.» buyurdular.

Bu hadîslerden   Abdullah   b. Ömer   rivayetini  Buhâri «Kitabu'1-Edeb» ile «Kitâbu'l-Fiten»de;   Abdullah   b.     Mes'ûd rivayetini «Kitâbu'l-Cizye»de tahrîc etmiştir.

Gadir: Bir şeyi yapacağına söz verip de yapmayan vefasız demektir. Her vefasız için bir sancak dikilmekten murâd: Onu halk huzurunda teşhîr edecek bir alâmet dikilmesi dir. Eskiden bir kimse verdiği sözü yerine getirmezse Araplar pazar yerlerine sancaklar dikerek onun vefasızlığını teşhir ederlermiş.

«Bu filânın  vefasızlığıdır.»  cümlesinin  manâsı: Bu onu rezîl eden vefasızlığının alâmetidir, demektir.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Gadir yâni vefasızlık şiddetle haramdır. Bahusus kaymakam, va­li ve devlet reisi gibi âmme hizmetinde bulunanların verdikleri sözü tut­mamaları daha da şiddetle memnû'dur. Çünkü böylelerin gadrinden do­ğacak zarar birçok kimselere dokunur. Meşhur kavle göre bu hadîs ve­fasız hükümdar hakkında vârid olmuştur.   Kaadî   Iyâz   burada iki ihtimâlden bahsetmiştir:

Birinci ihtimâl, hükümdarın gadridir. Bu, millete karşı verdiği sözü tutmamak yahut üzerine aldığı vazifeyi yapmamakla ajur.

İkinci ihtimâl, milletin hükümdara karşı vefasızlığıdır. Bu da ona karşı itaatsiz davranmak, fitneye sebep olacak şeyleri yapmakla meyda­na gelir.

Nevevi : «Sahîh olan birinci ihtimâldir.» demişse de Buharı sârini Aynî, haberi umum mânâsına hamletmekte bir beis görme­miştir.

2- Bu rivayetler «Kıyamet gününde insanlar annelerinin adlan ile çağırılacaktır.» diyenlerin sözünü reddetmektedir.   îbni   Battal: «Baba adı ile çağırmak, ta'rîften daha sağlam ve temyiz için daha beliğ­dir.» diyor.

3- Zahire göre hüküm vermek caizdir.

 

5- Harbte Hilenin Cevazı Babı

 

17- (1739) Bize Aliyyü'bnü Hucr Es-Sa'dî ile Amru'n-Nâkıd ve Züheyr D. Harb rivayet ettiler. Lâfız Alî ile Züheyr'indir. (Alî: Ahberanâ ta.birini kullandı, ötekiler: Haddesena dediler.) Süfyân şöyle demiş : Amr, Câbİr'i şunları söylerken işitmiş: Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeHem) :

«Harb hileden ibarettir.»  buyurdular.

 

18- (1740) Bize Muhammed b. Abdirrahmân b. Sehm de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Mübarek haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi. Ebû Hüreyre şöyle demiş : Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Harb hileden ibarettir.» buyurdular.

Bu hadîsleri Buhâri «Kitabü'l-Cihâd»da; Câbir rivayetini Ebû Dâvûd ile Tirmizî «Kitâbü'I-Cihâd»da; Nesâî «Kitabü's-Siyer»de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. Bu bâbta Nesâî, Hz. A1î (Radiyallahuanh)'dan, İbni Mâce , Hz. İbni Abbâs ile Hz. Âişe'den; Ebû Dâvûd, Kâ'b b. Mâ­lik (Radiyaİlahü anh) 'dan; İmam Ahmed Hz. Enes'den; Bezzâr, İbni Ömer'le Hüseyin b. Alî 'den Ebû Ya 'lâ El.Mavsılî, Hasan b. Aliy (Radiyaİlahü anh) 'dan Ebû Yâlâ ile Taberâni Abdullah b. Selâm 'dan; Taberânî Zeyd b. Sabit'le Nevvâs b. Sem'ân, Avf b. Mâlik, Nuaym b. Mes'ûd ve Nebît b. Şerît'dan hadîsler tahrîc etmişlerdir.

Had'a : Aldatmak, hile yapmak, niyetinin aksini göstermektir. Bu ke­lime «hud'a» ve «hudea» şekillerinde de okunabilirse de en meşhur kı­raati «had'a»dır. Sa'leb ve diğer lisan âlimleri : «Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve SellemYm lügati budur.» demişlerdir.

Harpte küffara hîle yapmak bütün ulemânın ittifakı ile caizdir; ve nasıl imkân bulunursa öyle yapılır. Yalnız küffara verilen söz ve emânı bozmak caiz değildir. Bu hususta İbni '1-Arabi şunları söyle­miştir :

«Harpte aldatma : Gizlemek, örtmek ve sözden dönmek gibi şeylerle olur. Bu haramdan istisna ve tahsis edilen câizattandır. Yalan bilittifak haram; fakat bazı yerlerde bilittifak caizdir. Bunların başında harp ge­lir. Kulların za'fından dolayı harp ve emsalinde Allah yalan söylemeye bir lütuf olarak izin vermiştir. Onun helâl kılınmasında aklın hiç bir te'-sîri yoktur. Bu iş sadece şeriata aittir. Şayet bid'atçnarın dediği gibi yalanın haram kılınması aklî ve haram kılma işi nefsi bir sıfat olsaydı ya­lan söylemek ebediyyen helâl olamazdı. Bu mesele aklî meselelerden de­ğildir ki cevap vermeye değsin! Bu cihet ulemâmıza gizli kalmış; Taberî (yalan ancak ta'rîz yolları ile caiz olur, hakikî yalara söylemek helâl değildir.) demiş; Nevevî; (Zahire bakılırsa hakikî yalanı söy­lemek mubahtır, lâkin yâlnız ta'rîzle yetinmek efdaldir.) mütaleasında bulunmuştur...»

 

6- Düşmanla Karşılaşmayı İstemenin Keraheti ve Karşılaşıldığı Zaman Sabrın Emredilmesi Babı

 

19- (1741) Bize Hasen b. Aliy El-Hulvanî ile Abd b. Humeyd ri­vayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ebû Âmir El-Akadî, Muğîre'den —ki İbni Abdirrahnıan El-Hizâmî'dir— o da Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Peygamber (SallaÜahü Aleyhi ve Seilem) ;

«Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; ama onlarla karşılaştığınız vakit sabredin!»  buyurmuşlar.    .

 

20- (1742) Bana Muhammed b. RâfV de rivayet etti.    (Dedi ki) : Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Mûsâ b. Ukbe, Ebû'n-Nadr'dan, o da Eşlem (kabilesin­den Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Senem)* in ashabından Abdullah b. Ebî Evfâ denilen bir zatın kitabından naklen haber verdi. Ömer b. Ubeydil-lâh Harûrüer üzerine yürüdüğü vakit Abdullah kendisine mektup yaza­rak, Resûlüüah (Sallaiiahü Aieyhi ve Selteınyin düşmanla karşılaştığı bir gü­nünde beklediğini, tâ güneş (batıya) meylettiği zaman aralarında ayağa kalkarak:

«Ey nâs! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah'dan afiyeti isteyin! Onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin! Bilin ki, cennet kılıç­ların gölgeleri altındadır.» buyurduğunu; sonra Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve SelUm) (tekrar) kalkarak:

«Allahim! Ey kitabı indiren, bulutu hareket ettiren ve hizibleri boz­guna uğratan! Bunları perişan et! Ve bizi onlar üzerine muzaffer kıl!» dîye duâ ettiğini ona haber vermiş.

Bu hadîsleri Buhâri «Kitâbu'l-Cihâd»ın birkaç yerinde; Ebû Dâvûd ile  Nesâî dahî aynı bahiste tahrîc etmişlerdir.

Peygamber {Sallaiiahü Aieyhi ve Selıem)'m düşmanla karşılaşmayı iste­mekten men' etmesi bu temenni böbürlenmeyi ve nefse, kuvvete güven­meyi tezammun ettiği içindir. Bu bir nevi' zulümdür. Allah Teâlâ ise mazluma yardımı tekeffül buyurmuştur. Bir de bu hareket düşmanı hiçe Sayıp onunla alay etmek olur ki, ihtiyat ve tedbire muhaliftir. Huneyn harbinde müslümanlara ucub gelmiş, bu sebeple harbin başında bozul­muşlardı. Sonradan kendilerine gelince Allah'ın nusratı da yetişti. Müs­lüman —bugünkü telâkkinin aksine olarak— kendine ve kuvvetine de­ğil, daima Allah'a güvenecektir.

Sonra belâya sabır hususunda herkes bir değildir. Peygamber {Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte harbeden bîr adam, aldığı yaraların acısına dayanamayarak intihar etmişti. Onun içindir ki, Hz. Ebû Be­kir: «Bence afiyette olup şükretmem, ibtilâ edilip sabretmemden da­ha makbuldür.» demiştir. A1i (Radiyallahu anh) 'nm.dahî oğluna: «Yav­rucuğum, sakın bir kimseyi mübârezeye davet etme! Ama seni birisi ona davet ederse hemen karşısına çık! Zîra o zâlimdir; Allah Teâlâ zulüm gören kimseye yardımı tekeffül buyurmuştur.» dediği rivayet olunur.

MÜbâreze: Harpten önce iki taraftan birer kişi çıkarak yekeyek harbetmeleridir. Bunun hükmü hususunda İbni'l-Münzir şun­ları söylemektedir: «Kendilerinden ilim alınan bütün ulemâ bir kimse­nin mübârezeye çıkabileceğine ve kumandanın izni ile mübârezeye da­vet de edebileceğine ittifak etmişlerdir. Yalnız Hasan-ı Basrî müstesna! Çünkü o bunu mekruh saymıştır...»

Bazıları kumandanın izninden bahsetmeksizin mübârezeyi mubah görmüşlerdir, imam Mâlik ile Şâ'fiî’nin kavilleri budur. Mü­bârezeyi kâfir isterse karşısına çıkmak müstehab olur. Çıkacak kimse­nin tecrübeli olması ve kumandanın izni ile çıkması da müslehaetır. Ahab-ı kiramdan müşriklerle mübâreze edip boyunlarını vuranlar olmuştur.

Hadîs-i şerîf düşman karşısında sabırla harbetmeye teşvik ediyor. Filhakika harbin en kuvvetli rüknü sabırdır. Teâlâ Hazretleri harp âda­bını şu âyet-i kerîmede toplamıştır

«Ey imân edenler! Bir bölükle karşılaşırsanız derhal sebat edin! Al­lah'ı da çok anın ki felah bulaşınız! Hem Allah'a ve Resulüne itaat edin! Çekişmeyin! Yoksa başarısızlığa uğrarsınız; kuvvetiniz gider. Sabredin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Yurdlarından şımararak, in­sanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan men'edeni er gibi ol­mayın!» [7]

Allah'tan afiyet dileği hususunda birçok hadîsler vârid olmuştur. Bundan murâd: Bedene ait bütün iç ve dış hastalıkları ile dünya ve âhi-rete ait bütün kötülüklerin defini istemektir.

«Bilin ki cennet kılıçların gölgeleri altındadır.» cümlesi: Allah'ın se­vabı ve Cennete götürecek sebebi Hak yolunda harbetmekte ve harbe gitmektedir. O halde hemen sadakatla harbe koşun ve sebat edin! ma­nasınadır.

Ulemânın beyanına göre Resulü Ekrem'in harbi öğleden sonraya bı­rakması o zaman hava bir parça serinleyip harbe daha elverişli olduğu İçindir. Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadîste:

«Besûlüllah (SalJaltahü Aleyhi ve Sellem^ harbi rüzgârlar esip, namaz vakti gelinceye kadar te'hlr ederdi.» denilmiştir ki, bunun bir sebebi de namaz vaktinin ve o vakitte yapılan duaların faziletidir.

Hadîsin ikinci rivayeti düşmanla karşılaşıldığı vakit duâ ederek Al­lah'tan zafer niyazında bulunmanın müstehab olduğuna; keza hadîs ri­vayetinde yazışma ve icazetle amel edilebileceğine delildir. Nitekim usul, fıkıh ve hadîs ulemâsının cumhuru da buna kail olmuşlardır.

 

7- Düşmanla Karşılaşıldığı Zaman Zafer İçin Dua Etmenin Müstehab Oluşu Babı

 

21- (...) Bize Saîd b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Abdillâh, tsmâîl b. Ebî Hâlid'den, o da Abdullah b. Ebî Evfâ'dan nak­len rivayet etti. (Şöyle demiş): Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) biziblerin aleyhine dua etti ve:

«Allahım! Ey kitabı indiren! Hesabı sür'atli olan! Bu hizibieri bozgu­na uğrat! Allahım! Bunları bozguna uğrat ve târu mâr e?!» buyurdular.

 

22- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekf b. Cerrah, tsmâîl b. Ebî Hâlid'den naklen rivayet etti. (De­miş ki) : Ben îbni Ebî Evfâ'ya şöyle derken işittim: Resûlüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem) Hâlid'üı hadîsi gibi dua etti. Yalnız o: «Hizibieri boz­guna uğratan» demiş; «Allahım» sözünü zikretmemiştir.

 

(...) Bize bu hadîsi İshâk b. İbrahim ile tbni Ebî Ömer de hep be­raber îbni Uyeyne'den, o da İsmail'den bu isnâdla rivayet ettiler, tbni Ebî Ömer kendi rivayetinde «Rüzgârı hareket ettiren!» ifadesini ziyade etti.

 

23- (1743) Bana Haccâc b. Eş-Şâir de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssamed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd, Sâbit'ten, o da Enes'-den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seİlcm) Uhud (harbi) gününde:

«Allahım! Sen dilersen yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kal­maz!»  diye duâ ediyormuş.

Zelzele: Sarsıntı, yer sarsıntısı; korku ve dehşet saçan şey mânâla­rına gelir. Burada insanları sarsıp korkutan dehşet ve şiddet mânâsın­da kullanılmıştır.

Resûlüllah (Sallallahı. Aleyhi ve Sellem)'in :

«Allahım! Sen dilersen yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kal­maz!» şeklindeki duası, Allah'ın kaderine tam teslimiyet halinde bulun­duğunu gösterir. Bu söz : «Şerri Allah murad etmez; o mukadder değil­dir.» diyen kaderiyye taifesinin şaşkınlarına bir red cevabı mahiyetin­dedir. Aynı zamanda zafer niyazıdır.

Resulü EkremfSallaUaJıü Aleyhi ve Sellem) 'in bu duayı Bedir ga­zasında yaptığı da rivayet olunmuştur. Nitekim ileride gelecektir. Hattâ orada yaptığı siyer ve megâzî kitaplarında daha meşhurdur. Fakat bu iki rivayet arasında çatışma yoktur. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) o duayı iki yerde de yapmıştır.

 

8- Harbde Kadınlarla Çocukları Öldürmenin Haram Kılınması Babı

 

24- (1744) Bize Yahya fa. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Leys haber verdi. H.

Bize Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi veSeUem)'m gazalarından birinde bir kadın öldürülmüş olarak bu­lunmuş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve SclUm) kadınlarla çocukların öldürülmesini yasak etmiş.

 

25- (...) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bişr ile Ebû Üsâme rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ubcydullah b. Ömer, Nâfi'den, o da tbni Ömer'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Bu gazalardan birinde bir kadın Öldürülmüş olarak bulundu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) kadınlarla çocukları öldür­meyi yasak etti.

Bu hadîsi Buhâri ile Ebû Dâvûd «Kitâbu'l-Cihad»da tahrîc etmişlerdir.

Ulemâ bu hadîsle amel hususunda ittifak etmişlerdir. Harbe iştirak etmeyen kadın ve çocukları Öldürmek haramdır. Harbe iştirak ederlerse cumhûr-u ulemaya göre öldürülürler. Küffann ihtiyarlarına gelince:

Şayet harp hakkında fikirlerinden istifade edilirse onlar da öldürü­lür. Aksi takdirde ihtiyarlarla rahipler hakkında ihtilâf olunmuştur. İmam Âzam 'la, îmam Mâlik öldürülmeyeceklerine kail ol­muşlardır.   İmam   Şafiî 'nin esah olan kavline göre öldürülürler.

 

9- Kadınlarla Çocukların Gece Baskınlarında Kasıdsız Olarak Öldürülmelerinin Cevazı Babı

 

26- (1745) Bize Yahya b. Yahya ile Saîd b. Mansur ve Amru'n-Nâkıd, toptan İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da Ubeydullah'dan, o da İbni Abbas'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber verdi.    Sa'b şöyle demiş: Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Seltem)'c müşriklerden gece baskınına uğrayan zürriyetlerin hükmü soruldu. Bu suretle müslümanlar onların kadınları­na ve çocuklarına isabet ediyorlardı. Peygamber [SaUaUahü Aleyh'ı ve Sellcın):

«Onlar onlardandır.:)   buyurdular.

 

27- (...) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdür-razzâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o da Ibni Abbâs'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :

— Yâ Resûlâllah! Biz gece baskınında müşriklerin zürriyetlerine isa­bet ediyoruz! dedim,

«Onlar onlardandır.» buyurdular.

 

28- (...) Bana Muhammed b. Kâfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (De­di ki) : Bana Amr b. Dînâr haber verdi. Ona da İbni Şihâb, Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o da İbni Abbâs'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber vermiş ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e : Bir su-vâri gurubu geceleyin baskın yapsa da müşriklerin çocuklarından bazıla­rına isabet etse ne buyurursun? demişler.

«Onlar bobalarındandır!» buyurmuş.

Bu hadîsi Buhârî, Ebû Dâvûd ve İbni Mâce «Kitâbü'l-Cihâd»da; Tirmizî ile Nesâî «Kitâbü's-Siyer»de olmak üzere bütün «Sünen» sahipleri tahrîc etmişlerdir.

Nevevî diyor ki : «Bu hadîs memleketimizin ekseri nüshalarında burada olduğu gibi (Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSellem)'e müşriklerin zürriyetleri soruldu) şeklindedir. Bir rivayette harp edilen beldenin yerli müşrikleri sorulmuştur. Kaadî Iyâz bu rivayeti Sahîh-i Müslim râvilerinin cumhurundan nakletmiş : Doğrusu da budur; birinci rivayet bir şey değildir: Belki tasniftir, hadîsin sonu, ondaki hatâyı açıklamak­tadır, diyor.

Ben derim ki: Birinci rivayet Kaadî 'nin iddia ettiği gibi bâtıl değildir. Bilâkis onun bir vechi vardır. Takdiri şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliemfe gece baskınında vurulup öldürülen müşrik kadınları ile çocuklarının hükmü sorulmuş; o da : Onlar babalarından-dır; yâni bunda bir beis yoktur; çünkü babalarının hükümleri mîras, ni­kâh, kısas, diyet ve saire onlar hakkında da carîdir, demek istemiştir. Maksat : Zaruret yokken bunu kasden yapmadıkları zaman verilen hü­kümdür. Yukarıda kadm ve çocukların öldürülmemesine dair geçen ha­dîsten murat ise onları seçebildikleri zamandır.

Kadm ve çocukların gece baskınında öldürülebileceğini gösteren bu hadîs hem bizim mezhebimiz hem de Mâlik, Ebû Hanîfe ve cumhurun mezhebidir.

Beyâtm mânâsı: Düşmana geceleyin erkek, kadın ve çocuk birbirin­den fark edilemeyecek bir şekilde baskın yapmaktır.

Zerârî: (Yânın teşdîd ve tahfifi ile) iki şekilde okunur. Teşdîdle okunması daha fasîh ve meşhurdur. Burada zerârîden murat: Kadm ve çocuklardır...» Fakat Nevevî’nin son cümlesine allâme Aynî i'tiraz etmiş : «Zerârî kelimesinden kadınlar nasıl murat edilebilir? Buhâri'nin rivayetinde gördüğün gibi zerârî kelimesi kadınlar üzerine atfedilmiştir?» demiştir.    Aynî   bu sözü ile şunu demek istemiştir :

Zerârî: Zürriyyetin cem'idir. Zürriyyet: Bir kimsenin çocukları ve nesli demektir. Hadîste de bu kelime kadınlar üzerine atfedildiğine göre ondan kadınları kasdetmeye imkân yoktur; çünkü atıf, iki şeyin birbi­rine mugayir olduğunu gösterir. Hâsılı, harbde bîçâre ihtiyarları, kadın ve çocukları, rûhânî şahısları —kimseye bir zararları olmamak şartı ile— göz baka baka kasden öldürmek bütün ulemânın ittifakı ile haramdır. Bu hususta birçok hadîsler vardır. Gece baskınlarında seçemeden, kasıd-sız olarak öldürülmelerinde ise beis yoktur.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Yâ kâfirlerin arasında müs-lümanîar da bulunur veya kâfirler müslümanları kendilerine siper eder­lerse?

Cevap: Bu mesele ihtilaflıdır. İmam Mâlik'e göre içinde müslüman esirler bulunan bir kafir karasına veya gemisine ateş açılmaz. Evzâî dahî: «Küffâr müslüman çocuklarını kendilerine siper eder­lerse onlara silâh atılmaz; içinde müslüman esirler bulunan gemi yakıl­maz.» demiştir.

Sevrî, Ebü Hanîfe, Ebû Yûsuf,   Muhammed/ İshâk, İmam Ahmed ve sahîh olan kavle göre îmam Şafiî: «Küffârın katline çocuklarla kadınların öldürülme­sinden başka bir çâre yoksa bunda bir beis yoktur.» demişlerdir. Hattâ Hanefîler'le Sevrî'ye göre İçerisinde müslüman esirleri veya çocukları yahut müşriklerin çocukları bulunan kal'alara ve gemilere ateş açmakta da beis yoktur. Böyle bir harpte müslümarüardan ölen olursa diyeti ödenmez;" Hanefîler'e göre keffâret de lâzım gelmez. Sevrî  keffâretin lüzumuna kail olmuştur.

Hadîs-i şerif, düşmana gece baskını yapılmasının caiz olduğuna, ev­velce dine davet edilen kâfirlere bilâhare habersiz baskın yapılabileceği­ne ve küffann çocuklarına dünyada babalarının hükmü verileceğine de­lildir. Âhiret hakkındaki hükümleri babında ise üç kavil vardır :

a) Küffann  çocukları bulûğa ermeden  ölürlerse cennetlik olurlar.

b) Cehennemlik olurlar.

c) Bu hususta bir şey söylenemez; tevakkuf olunur. AUahu a'lem

 

10- Kafirlerin Ağaçlarını Kesme ve Yakmanın Cevazı Babı

 

29- (1746) Bize Yahya b. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Leys haber verdi. H.

Bize Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâ-fi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sahallahü Aleyhi ve Setlem) Benî Nadîr'in hurmalarını yakmış ve kesmiş. Bu yer Bü-veyre'dir.

Kuteybe ile İbni Rumh kendi hadîslerinde şunu ziyade ettiler: «Bu­nun üzerine Allah   (Azze ve Celie): Yaş ağaç nâmına her neyi keser veya kökleri üstünde ayakta bırakırsanız  (bu)  Allah'ın izniyledir:    Hem de yoldan çıkanları rezîl etsin diye! [8] âyet-i kerîmesini indirdi.»

 

30- (...) Bize Saîd b. Mansûr ile Hennâd b. Seriy rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni'l-Mübârek, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da fimi Ömer'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyh' ve Sellem^ Benî Nadîr'in hurmalarını kesmiş ve yakmıştır, ttassân şu beyti bu hâdise için söylemiştir: «Btiveyre'de uçuşan yangın, Benî Ivüey eşra­fına ehemmiyetsiz geldi.»

«Yaş ağaç nâmına her neyi keser veya kökleri üstünde ayakta bıra­kırsanız...» âyet-i kerîmesi de bu hususta indi.

 

31- (...) Bize Sehl b. Osman da rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Uk-betü'bnü Hâlid Es-Sükûnî, Ubeydullah'dan, o da Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} Benî Nadîr'in hurmalarını yaktı.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü'l-Megâzî» ile «Kitabü't-Tefsîr»de; Ebû Dâvûd ile îbni Mâce «Kitâbu'l-Cihâd»da; Tirmizî ile Nesâî de «Kitabü's-Siyer» ve «Kitâbu't-Tefsîr»de tahrîc et­mişlerdir.

Benî Nadîr, Medine yahudîlerinden bir kabiledir. Bun­lar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile sulh muahedesi yapmışlardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir diyet meselesinde kendilerine müracaat ederek hisselerine düşen diyeti vermelerini teklif edince buna razı olur güründüler, fakat kendi aralarında gizlice anlaşarak onu öldür­meye karar verdiler. O anda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ya-hudi evinin duvarı gölgesinde birkaç arkadaşı ile oturuyordu. Yahu­diler 'den   Amr b. Cihâş   isminde biri gizlice evin çatısına çıkarak oradan üzerine büyük bir taş atmak sureti ile onu öldürmek is­tedi. Ancak Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine kurulan tuzağı vahî sureti ile haber aldığı için derhal oradan kalkarak Medîne'ye döndü; sû-i kasıd da böylece akim kaldı. Bu vak'a hicretten 37 ay sonra olmuştur.

Bundan sonra Peygamber (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) on gün zarfında Medîne'yi terk edip gitmeleri için yahudilere Muhammed b. Mes1eme (Radiyaüahü anh)'ı göndermiş; fakat yahudiler birkaç gün hazırlık yaptıktan sonra : «Biz yerimizden çıkmıyoruz, sen ne istersen yap!» diye direniş göstermişlerdi. İşte bu hâdise o zaman cereyan etmiş­tir. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) yahudileri 15-20 gün muhasara etmiş, sonra onları sürgün etmiştir. Yahudilerin hurmalıkları Medine civarındaki Biiv'eyre denilen yerde idi. Altı yüz develik bir kafile halinde Medine 'den kalkan yahudilerin bir kısmı Hayber'e, bir kısmı da   Şâm'a göç etmişlerdi.

Lînenin tefsirinde ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre lîne: Acvadan mâda bütün hurma nevi'Ieridir. Bir takımları : «Lîne : İyi cins hurmalardır.» demiş; başkaları bütün hurma cinslerine lîne denildiğini, daha başkaları bütün ağaçlara bu ismin verildiğini söylemişlerdir. Medîne'nin 120 çeşit hurması olduğu söylenir.

Hadîs-i şerîf harpte küffâra ait ağaçların kesilip yakıla bileceğine de­lâlet etmektedir ki, dört mezhebin imamları ile Abdurrahman b. Kaasim'in, Nâf'i , İshâk ve cumhurun mezhepleri de budur. Bir rivayete göre Hz. Ebû Bekir (Radiyallahü. anh) Leys , Sa'd,   Ebû   Sevr  ve    Evzâî   buna cevaz vermemişlerdir.

 

11- Ganimetlerin Hassaten Bu Ümmete Helal Kılınması Babı

 

32- (1747) Bize Ebû Küreyb Muhammed b. Alâ* rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'I-Mubârek, Ma'merden naklen rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Râfi' de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk, rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den naklen haber verdi. Hemmâm : Bize Ebû Hüreyre'nin Re-sûlull&h (Saltallahü Aleyhi', ve Sellem)'den rivayet ettiği budur, diyerek bir takım hadîsler zikretmiştir; ezcümle Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve SeÜe/n)

«Peygamberlerden bir peygamber gazaya çıktı da kavmine şunları söyledi : Nikâhla bir kadına mâlik olup da onunla gerdeğe girmeye iste­diği halde henüz girememiş bir adam benim arkamdan gelmesin! Başka biri ev yapmış, fakat tavanını çekememİşse (o da gelmesin!) Bir başkası koyun veya gebe develer satın almış da doğurmalarını bekliyorsa (o da gelmesini).

Bunu müteakib gazaya çıktı; ve o yere ikindi namazı vakti yahut ona yakın bir zamanda yaklaştı; ve güneşe : Sen me'mursun ama ben de me­murum! Allahım, bunu benim üzerimde biraz durdur! dedi. Bunu müteâ-kıb güneş onun üzerinde Allah o yeri kendisine fethedinceye kadar dur­duruldu. Derken aldıkları ganimetleri topladılar. Arkacığından onları ye­mek için ateş geldi : Fakat onları tatmaktan çekindi. Peygamber : Sizin içinizde ganimete hiyanet var; o halde bana her kabileden bir adam bey'at etsin! dedi. Bu surette ona bey'at ettiler. Derken bir adamın eli onun eline yapıştı. Peygamber : Ganimete hıyanet sizin içİnizdedir, bana senin kabilen bey'at etsin! dedi. Bu sefer ona kabilesi bey'at etti. Fakat eli iki veya üç kişinin eline yapıştı; ve (yine) : Ganimete hıyanet sizde­dir; sizler hıyanet ettiniz! dedi. Nihayet ona inek başı kadar altın çıkar­dılar; ve onu yerde duran malın içine koydular. Arkasından ateş gelerek o malı yedi.

İşte ganimetler bizden önce hiç bir kimseye helâl olmamıştır. Bunun sebebi : Çünkü Allah Tebârekc ve Teâlâ bizim za'fımızı ve aczimizi bildi de onu bize tertemiz heiâi kıldı.» buyurmuşlardır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu'l-Humüs» ve «Kitâbü'n-Nikâh»da tahrîc etmiştir.

Bud': Kadının ferci demekse de bu gibi yerlerde nikâhla almak mâ­nâsında kullanılır.

Halifât: Hâmile develer demektir. Ednâ : Fi'li rubaidir. Bu kelime ya «askerlerini yaklaştırdı» mânâsına müteaddidir; yahut «fethi yaklaştı» mânâsına lâzım olarak kullanılmıştır.

Kaadi Iyâz'in beyânına göre duası kabul edilerek güneş dur­durulan bu Peygamber Yûşa' (Aleyhisselam) 'dır. Muhasara ederek aldığı şehir de Filistin 'deki Erîhâ'dır. Güneşin durdurulması mu'cizesi bizim Peygamberimi,^Salia'.lahü Aleyhi ve Sellem) 'e de iki defa nasîb olmuştur. Bunların biri Hendek harbinde vaki' olmuş; müs-lümanlar güneş batmcaya kadar ikindi namazını kılamamışlar; sonra Al­lah'ın izni ile güneş geri dönmüş ve namazı kılmışlardı. Bu hâdiseyi bil­diren hadîsi Tahâvi nakletmiş; ve : «Râvileri mevsuktur.- demiştir.

İkincisi îsrâ gecesinin sabahında olmuştur. Allâme Aynî bu hârikanın Hz. Mûsâ ve Süleyman' M leyhisselam) 'la Hz. A1î'ye de vâki' olduğunu söyler. Yûşa' (Aleyhisselâm)'^ güneşe : «Sen me'mursun ama ben de me'murum!» şeklindeki hitabı : «Sen batmaya me'mursun ama hen de namaz kılmaya veya güneş batmadan gaza et­meye me'murum!» manasınadır. Ganimet meselesine gelince : Geçmiş Peygamberlerin âdeti, alınan ganimeti bir yere toplamaktı. Sonra gök­yüzünden bir ateş inerek o ganimeti yer; bu da onun kabulüne alâmet olurdu. Bu seferde ateş yine inmiş; fakat ganimeti yemek şöyle dursun (atmamıştır bile! Bunun sebebi ganimete hıyanet karışması yâni ondan bir şeyler aşırılmasıdır. Nitekim araştırılınca inek başı kadar bir altın parçasının aşırılmış olduğu meydana çıkmış; bilâhare gelen ateş gani­meti yakmıştır.

Eski ümmetlerin kurbanlarını da böyle bir ateş inerek yer; kurba­nın kabulü bu suretle anlaşılırdı.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Mühim işler ancak aklı başında ve zihni başka bir şeyler meş­gul olmayan kimselere tevdi' edilmeli, aklı fikri başka şeyle meşgul olan­lara verilmemelidir. Çünkü böylelerin azim ve sebatı zayıf olur.

2- Ganimetler yalnız Ümmeti Muhammed'e helâl kılınmıştır. Sair ümmetlere helâl kılınmaması ihlâs hususunda ümmet-i Muhammediyye derecesine varamadıkları içindir. Yâni harbe ganimet almak sevdası ile gitmesinler diye kendilerine ganimet haram kılınmıştır.

 

12- Enfal Babı

 

33- (1748) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Şimâk'dan, o da Muş'ab b. Sa'd'dan, o da babasından naklen ri­vayet etti. (Şöyle demiş) : Babam (ganimetin) beşte bir (in) den bir kılıç aldı; ve odu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi'e getirerek: Bunu bana hibe et; dedi. Fakat o razı olmadı. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle);

«Sana enfâîin hükmünü soruyorlar. De k\ : Enfâi Allah ve Resulüne aiddir...» [9]  âyet-i kerimesini indirdi.

 

34- (...) Bİze Muhammed b. El-Müsennâ ile Ibni Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız Îbni'l-Müsennâ'nındır. (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Simâk b. Harb'den, o da Muş'ab b. Sa'd'dan, o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Benim hakkımda dört âyet inmiştir. Bir kılıç ele geçirdim... (Sa'd) bu kılıcı Peygamber(Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)'e getirerek: Yâ Resûlâllah, bu kılıcı bana nefel olarak ver! demiş. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem):

«Bırak onu!» buyurmuş. Sonra ayağa kalkmış. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) kendisine:

«Onu aldığın yere koy!» buyurmuş. Sonra (tekrar) ayağa kalkarak: Bunu bana nefel olarak ver yâ Resûlâllah! demiş. (Yine) :

«Bırak onu!» buyurmuşlar. (Sa'd tekrar) ayağa kalkarak : Yâ Resûlâl­lah! Bunu bana nefel olarak ver! Ben (harbde) yeteri olmayanlar gibi mi tutulacağım? demiş. Bunun üzerine Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) kendisine (yine) :

«Onu aldığın yere koy!» buyurmuşlar. Ar kaçığın dan şu âyet inmiş: Sana enfâlin hükmünü soruyorlar! De ki: Enfal, Allah ve Resulüne aittir!..»

Enfal: Nefelin cem'idir.

Nefel: Ordu kumandanı tarafından bazı askerlere verilen ganimet malıdır. Bununla o askerin iaşesi te'mîn edilmiş ve harbe karşı şevki art­tırılmış olur.

Hadîs-i şerîî ganimet malından kimseye bir şey verilmesi helâl ol­mayacağına delâlet ediyorsa da Kaadî Iyâz: «İhtimal bu hadîs ganimet âyeti inmezden ve ganimet helâl kılınmazdan evvel vârid ol­muştur. Doğrusu da budur. Hadîs de buna delâlet ediyor. Zîra hadîsin tamamında Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) 'in âyet indikten sonra Sa'd'a:

«Al kılıcını! Sen onu istediğin vakit o ne benimdİ, ne senin! Şimdi Allah onu bana verdi; ben de sana veriyorum! buyurduğu rivayet olun­muştur.»   diyor.

Ulemâ buradaki âyetin mensuh olup olmadığı hususunda ihtilâf et­mişlerdir. Bazılarına göre

«Bilmiş olun ki, ganimet olarak aldığınız bir şeyin beşte birî Allah'a ve Resulüne aiddİr...» [10] âyet-i kerîmesi ile neshedilmiştir. Enfâ1 âye­tinin muktezâsınca ganimetlerin hepsi Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)e mahsustu. Bilâhare Cenâb-i Hak diğer âyetle onların beşte dör­dünü ganimeti düşmandan alan gazilere tahsis buyurdu. Bu kavil Hz. İbni Abbâs ile bir cemaattan nakledilmiştir.

Bir takımları âyetin muhkem olduğunu, nefelin beşte birden verileceğini söylemiş; bâzıları da : «Âyet muhkemdir; kumandan ganimet ma­lından münasib gördüğü askere dilediği kadar verebilir.» demişlerdir. «Âyet muhkemdir ama tahsis edilmiştir. Ondan murad : Seriyyelerin ga-nîmetidir.» diyenler de olmuştur.

Hz. Sa'd : «Benim hakkımda dört âyet inmiştir.» demiş, fakat burada onlardan yalnız birini yâni Enfâ1 âyetini zikretmiştir. Diğer üçünü İmam Müslim «Kitabü'l-Fedâil»de beyân eder ki, bun­lar : Anne babaya iyilik, şarabın haram kılınması ve «Rablerine duâ edenleri koğma!» mealindeki âyetlerdir.

 

35- (1749) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Nâfî'den dinlediğim, onun da îbni Ömer'den naklettiği şu hadîsi oku­dum!., tbni Ömer şöyle demiş:

Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Seilem), tenim de içinde bulunduğum bir seriyyeyi Necid tarafına gönderdi. Asker birçok develeri ganimet ola­rak aldılar. (Bu ganimetten) hisseleri on ikişer yahut on birer deve idi; kendilerine birer deve de nefel olarak verildi.

 

36- (...) Bize Kuteybe b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Leys rivayet etti, H.

Bize Muhammed b. Kumh dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ley s, Nâfî'den, o da İbni Ömer'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Salfollahii Aleyhi ve Seliem), içlerinde tbni Ömer de olduğu halde Necd tarafına bir seriyye göndermiş; ve bunların hisseleri onikişer deveye baliğ olmuş; İrandan maada kendilerine birer deve de nefel olarak verilmiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml   bunu değiştirmemiş.

 

37- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliy b. Müshir ile Abdürrahîm b. Süleyman, Ubeydullah b. Ömer'­den, o da Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti. Şöyle demi;:

ResûlüiHh(Sa!!o!lahü Aleyhi ve Sellem) Necd'e bir seriyye gönderdi. Ben de o seriyye de (gazaya) çıktım. Binnetîce birçok deve ve koyun ele ge­çirdik; ve hisselerimiz onikişer deveye baliğ oldu. Resûlüllah (Sailaliahü Aleyhi ve Sellem)  bize birer deve de nefel olarak verdi.

 

(...) Bize Züheyr b. Harb ile Muhammed b. El-Müsennâ da rivayet ettüer. (Dediler ki) : Bize Yahya —ki El-Kattân'dır— Ubey dulla h'dan bu isnâdla rivayet etti.

 

(...) Bize bu hadîsi Ebû'r-Kabî' ile Ebû Kâmil de rivayet ettiler. (De­diler ki) : Bize Hammâd, Eyyûb'dan rivayet etti. H.

Bize İbni'l-Müsenna dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni Ebî Adiy, tbni Avn'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Nâfi'e mektub yazarak nefelin ne olduğunu sordum. O da bana cevap yazdı ki, tbni Ömer bir seriyyede imiş. H.

Bize İbni Râfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki): Bana Mûsâ haber verdi. H.

Bize Hârûn b. Saîd EI-Eylî dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Üsâme b. Zeyd haber verdi.

Bu râvilerin hepsi flâfi'den bu isnâdla yukankilerin hadîsi gibi ri­vayette bulunmuşlardır.

 

38- (1750) Bize Süreye b. Yûnus ile Amru'n-Nâkıd da rivayet et­tiler. Lâfız Süreyc'indir. (Dediler ki) : Bize Abdullah b. Recâ', Yûnus'dan, o da Zührî'den, o da Sâlim'den [11], o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) :

Bize BesûlüUah (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) beşte birdeki nasibimizden maada nefel verdi de bana bir şârif isabet etti. (Şârif yaşlı, büyük de­vedir.)

 

39- (...) Bize Hennâd b. Seriy de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'l-Mübârek rivayet etti. H.

Bana Harmeletü'bnü Yahya dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. Her iki râvi Yûnus'dan, o da İbni Şihâb'dan naklen rivayette bulunmuşlardır. îbni Şihâb şöyle demiş : Bana İbni Ömer'den naklen ulaştı; şöyle demiş: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seİİem) bir se-riyyeye nefel verdi...» İbni Recâ' hadîsi gibi rivayet etmiştir.

 

40- (...) Bize Abdülmelik b. Şuayb b. Leys de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam, dedemden rivayet etti. (Demiş ki) : Bana TJkayl b. H&-lid, İbni Şihâb'dan, o da Salim'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet et­ti ki, ResûKUIah (Salhllahü Aleyhi ve Seltem) gönderdiği bâzı seriyyelere, hassaten kendilerinin olmak üzere, umum ordunun hissesinden başka ne-fel verirmiş. Beşte bir de bütün bunda vâcibmiş.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu fardi*!-humüs»de; Ebû Dâvûd «Kitâbu'l-Cihâd»da tahrîc etmişlerdir.

Evvelce de görüldüğü vecihle seriyye, ordudan bir bölük demektir. Sayıları en çok dörtyüz kişi olur; ve düşman karşısına .gönderilirler.

Necd: Hicaz 'in Irak tarafına düşen kısmıdır. Rivayete gö­re Hz. Abdullah b. ömer'in de iştirak ettiği bu seriyye on kişiden ibaretmiş. Ganimet olarak 150 deve almışlar. Bunlardan, otuz ta­nesini Peygamber (SaUaUdhü Aleyhi ve Seilem) almış. Kalan 120 deveyi on kişi aralarında taksim etmişler. Kendilerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleni) tarafından birer deve de nefel olarak verilmiş. Ulemâdan ba­zıları oniki devenin bütün gazilere verilen yekûn olduğunu söylemişlerse de Nevevî bunun hatâ olduğunu bildirmiştir. Çünkü Ebû Dâ­vûd 'un bâzı rivayetlerinde oniki devenin bir gâzîye. isabet ettiği tasrîh. edilmiştir.

Rivayetlerin birinde, «oniki yahut onbir» denilerek şek edilmiştir, îbni Abdilberr'İn beyanına göre «El-Muvatta'» râvilerinden Velîd b. Müslim 'den maadası onu şekle rivayet etmişlerdir. Nâfi'in diğer râvileri ise «onikişer» diye seksiz söylemişlerdir.

Bâzı rivayetlerde : «Nefel verildi», «Nefel olarak verilmiş; Resûltillab (Sallallahü Aleyhi ve Setlenı) bunu değiştirmemiş», bir rivayette de: «Bize Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seilem) nefel olarak verdi.» deniliyor. Bun­ların arası şöyle bulunur: Seriyye kumandanı arkadaşlarına nefeli tak-sîm etmiş; Peygamber fSallaUahü Aleyhi ve Seilem) de buna cevaz ve izin vermiştir. Bu suretle bu işin ikisine de nisbeti sahîh olmuştur.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Saîd b. El-Meseyyeb, Hasan.ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed ve îshâk bu hadîsle istidlal ede­rek askere ganimet hisselerinden sonra nefel vermenin caiz olduğunu söylemiş; ve: «işte îbni Ömer!., gazilere hisselerinden sonra birer deve nefel verildiğini söylüyor. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleni) bunu reddetmemiştir.» demişlerdir. Bu bâbta Nevevî şunları söylemektedir: «Ulemâ nefelin mahalli hususunda ihtilâf etmişlerdir. Acaba bu ganime­tin aslından mı verilecektir; yoksa beşte birinin dördünden veya beşte birinin beşte birinden mi? Bu üç kavil İmam Şafiî 'nindir; ve her birine ulemâdan bir cemaat kail olmuştur. Bize göre esah olan kavil, beşte birin beşte birinden verilmesidir. Saîd b. El-Müseyyeb ile Mâlik, Ebû Hanîfe ve diğer ulemânın kavilleri de bu­dur. Netfel, ganimetin aslından verilir diyen bâzıları: Hasan-ı Basrî, Evzâî, îmam Ahmed, Ebû Sevr ve başkaları­dır, tbrahîm Nehaî serıyyenin ganîmet olarak aldığı bütün malların —sair ordu efradına bir şey vermeksizin— kendi aralarında ne-fel olarak taksim edilebileceğini söylemişse de bu görüş bütün ulemâ­nın kavillerine muhaliftir. Ulemâmız (Şafiî1er) diyor ki: Hükü­met reisi gazilere ganimetten değil de Beytülmâl'den nefel verse caiz olur. Zîra nefel ancak harbte kendi başına yararlı bir iş gören gaziye ve­rilir. İbni Ömer'in (birer deve de kendilerine nefel olarak veril­di.) sözünün mânâsı: Hak edenlere verildi demektir; bütün seriyye ef­radına —hak etsin etmesin— dağıtıldı demek değildir. Lügat uleması ile fukahânın beyânlarınag öre enfâl; Ganîmet mallarından verilen bahşiş­lerdir. Bunlar gazilere dağıtılacak hisselerden başkadır.»

2- Seriyye göndermek müstehabtır. Şayet seriyye harb yolunda or­dudan ayrılarak düşman karşısına gönderilirse, aldığı ganimette ordu ef­radı da müşterek olur. Ordu şehirde iken seriyye müstakillen yola çıkar­sa ganîmet yalnız seriyyenin olur.

3- Harb îcâblarını yerine getirmeye teşvîk için nefel vermek caiz­dir. Cumhura göre nefel, ilk ve son gözetilmeksizin bütün ganimetlerden verilebilir. Evzâî ile Şam ulemasından bir cemâate göre ilk alınan ganimetten ve keza altınla gümüşten nefel verilemez.

 

13- Öldüren Kimsenin Ölünün Üzerindeki Eşyayı Hak Etmesi Babı

 

41-(1751) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüşeym, Yahya b. Saîd'den, o da Ömer b. Kesir b. Eflah'dan, o da Ebû Muhammed El-Ensârî'den —ki bu zât Ebû Katâde'nin arkadaşı imiş— naklen haber verdi. (Demiş ki) : Ebû Katâde şunu söyledi... Ve hadîsi hikâye etmiştir.

 

(...) Bize Kuteybe b. Saîd de rivayet «tti. (Dedi ki) : Bize Leys, Yahya b. Saîd'den, o da Ömer b. Kesîr'den, o da Ebû Katâde'nin dostu Ebû Muhammed'den naklen rivayet etti ki, Ebû Katâde şunları söyle­miş... Ve hadîsi nakletmiştir.

 

(...) Bize Ebâ't-Tâhir ile Harmele de rivayet ettiler. Lâfız Harmele'-nindir. (Bediler ki) : Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Mâlik b. Enes'i şunları söylerken işittim : Bana Yahya b. Said, Ömer b. Kesir b. Eflâh'dan, o da Ebu Katâde'nin dostu Ebû Muhammed'den [12], o da Ebû KatâdeMen naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Huneyn (harbi) yılında Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)1e bir­likte (gazaya) çıktık, tki ordu karşılaşınca müslümanlarda bir bozulma oldu. Derken müşriklerden bir adam gördüm ki, müslümanlardan bir zâtı alt etmişti. Hemen ona dönerek arkasından yanına geldim ve boynunu vurdum. Ama üzerime dönerek beni öyle bir sıktı ki bundan ölümün korkusunu duydum: Sonra can vererek beni bıraktı. Müteakiben Ömer b. Hattab'a yetiştim:

  Bu insanlara ne oldu? dedi. Ben de:

  Allah'ın emri! dedim. Sonra cemaat döndüler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  de oturdu ve:

«Bir kimse birini öldürür de onun aleyhine beyyinesi de bulunursa, olenîn üzerindeki eşyası onun olur.» buyurdular. Bunun üzerine ben aya­ğa kalkarak:

  Bana kim şâhidlik edecek? dedim. Sonra oturdum. Sonra Resûlül­lah/Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yine deminki gibi buyurdu. Ben hemen kal­karak :

  Bana kim şâhidlik edecek? dedim; ve oturdum. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o sözü üçüncü defa tekrarladı. Ben yine kalk­tım. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sana ne oldu yâ Ebâ Kata de?» diye sordu. Ben de kıssayı kendile­rine anlattım. Derken cemaattan bir adam:

  Doğru söyledi yâ Resûlâllah!    Bu öldürülenin üzerindeki eşyası bendedir; hakkından dolayı Ebû Katâde'yi razı ediver! dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk ise:

—'Hayır vallahi! Bu olamaz! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah ve Resulünün yolunda cenk eden Allah arslanlarından bir arsla-mn hakkını çiğneyerek onun eşyasını sana veremez! dedi. Artık Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Doğru söyledi. Bunu ona ver!» buyurdu; ve bana verdi. Sonra zır­hı sattım da onunla Benî Selime (kabilesin)'de bir bahçe satın aldım. İşte İslâm'da ilk edindiğim mal budur.

Leys'in hadîsinde şu ibare vardır: «Ebû Bekir: Asla! Allah'ın arslanlarından bir arslanı bırakıp da onu Kureyş'ten bir sırtlancağiza vere­mez! dedi.»

Yine Leys'in hadîsinde: «Edindiğim ilk maldır.» cümlesi vardır.

Bu hadîsi   Buhâri    «Kitabü'I-Humüs»de tahrîc etmiştir.

İmam Müslim bu hadîsin birinci tarîkinde râvileri sırala­dıktan sonra : «Ve hadîsi hikâye etmiştir» demiş; ikinci tarîkinde dahî; «Ve hadîsi nakletmiştir.» diyerek bu sözleri ile üçüncü tarîkte rivayet edeceği hadîsi kasdetmiştir. Nevevî diyor ki: «Bu, Müs1im'in âdetine göre garîb bir şeydir. Senin için yaptığım bu tahkiki belle! Ger­çekten bâzı kitab yazanların bu hadîste yanıldığını ve onu ilk iki tarîk­ten evvelki hadîse bağlı zannettiklerini gördüm. Nitekim ekseriyetle Müs1im'in malûm âdeti de budur...»

Huneyn : Mekke'ye üç mil mesafede bir vadidir. Burada hic­retin sekizinci yılında müşriklerle müslümanlar arasında harb olmuş; müslümanlara çokluklarından dolayı ucub geldiği için harbin başında bo­zulmuşlar, fakat sonra Allah üzerlerine sekînet ve yardımcı melekler in­direrek kâfirlerin cezasını vermişti. İşte Hz. Ömer'in : «Bu insanlara ne oldu?» demesi bozulduklarına şaştığı içindir. Bazılarına göre bu sö­zün mânâsı: «Bu bozgundan sonra acaba halleri ne olacak!» demektir. Buna mukabil Ebû Katâde 'nin: «Allah'ın emri» diye cevap ver­mesi «Allah'ın emri geldi.» Yahut: «Allah'ın emri gâlibtir; akıbet ehl-i takvanındır.» manasınadır.

Bu gazada müslümanların bozulması umûmî değildi. Resulü Ekrem (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) ile mü'minlerden bir taife yerlerinden ayrılma­mışlardı. r Bu hususta meşhur hadîsler vardır ki, yeri geldikçe görülecek­tir. Nevevî diyor ki: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bozgu­na uğramıştır demenin caiz olmadığına müslümanlar icmâı nakledilmiş­tir. Onun hiç bir yerde bizzat münhezim olduğunu hiç bir kimse rivayet etmemiştir. Bilâkis sahîh hadîsler daima ikdam ve sebatını isbât etmek­tedir.»

Lâhallahi izen» ifâdesi bütün rivayetlerde bu şekilde tesbit edilmiş­tir. Hattâbi ile lisan uleması bunun râviler tarafından yanlışlıkla yapıl­mış bir değişiklik olduğunu, doğrusunun «lâhallahi zâ» şeklinde kullanıl­ması lâzım geldiğini, bunun «lâ vallahi zâ» mânâsında bir yemîn oldu­ğunu söylemişlerdir. Daha başka söz edenler de olmuştur.

«Üdaybi1» sırtlan mânâsına gelen «dab'»ın kıyâsa muhalif İsmi tas­giridir. Hz.    Ebû    Bekir    herhalde    Ebû   Katâde 'yi arslan diye tavsif edince Öteki zâtı ona nisbetle küçülterek sırtlana benzetmiş­tir. Çünkü sırtlanın yırtıcılığı zayıftır. Bu hayvan aciz ve hamakatla va­sıflanır. Fakat «Üdaybi'» kelimesi «Üsaybiğ» şeklinde de rivayet olun­muştur. Hattâbî'nin beyânına göre üsaybiğ bir nevi' kuştur. Baş­kaları onu boya mânâsına gelen sıbğamn tasgiri kabul etmiş ve kimi ren­gi kara olduğu için, kimi renginin çirkinliğinden dolayı, bazıları da onu zayıflık ve aşağılıkla vasıflandırmak için kendisine böyle hitab ettiğini söylemişlerdir. Hattâ «esbağ» denilen bir nebata benzetmiş olması da ca­izdir.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1-  «Seleb yâni öldürülen kimsenin üzerindeki eşya ganimetin as-Undandır, beşte birden değildir» diyenler bu hadîsle istidlal etmişlerdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve ŞeUerrt)m Hz. Ebû Katâde'-bu eşyayı vermesi, ganimetin taksiminden önce idi. Fakat Hanefîler1e İmam   Mâlik   bu istidlale cevap vermiş : «Hadîs size de­ğil, bize hüccettir. Zîra bu konuşma harb bitip ganimetler toplandıktan sonra olmuştur ki, o halde gazilerin hakkı oîan beşte birin dördü ayrıl­mış olur. Binâenaleyh selebin beşte birden sayılması îcab eder.> demiş­lerdir.    Kurtubî:    «Bu hadîs   Mâlik ile Ebû   Hanîfe mezheplerinin sahih olduğuna en büyük delildir.» demiştir.

2- Lâhallahi ta'bîri yemindir.

3- Kumandandan istenilen bir şeyi onun cevabını beklemeden yar­dımcısı reddedebilir. Nitekim Hz.  Ebû Bekir    böyle yapmıştır.

4- Öldürdüğü düşmanın üzerindeki eşyayı almak isteyen gâzîye bu eşyanın  beyyinesiz verilip verilemeyeceği hususunda  ihtilâf edilmiştir. Ulemâdan bir taifeye göre beyyine mutlaka lâzımdır. Delilleri bu hadîs­tir.   Leys,   İmam  Şâfiî  ve bir cemaatin mezhepleri budur. Evzâî beyyineye hacet olmadığım söylemiştir.

5- Seleb, düşmanı Öldüren gâzînin hakkıdır, velev ki bir kadın öl­dürsün. Başında bulunmak kâfi değildir.    Ebû   Sevr  ile   îbni'l-Münzir'in kavilleri budur. Cumhura göre ise bunun şartı, öldürülen kimsenin harb eden asker olmasıdır. îbni   Kudâme: öldürü­lenlerin üzerlerindeki eşya alınarak çıplak bırakılmaları caizdir.» demiş; ¥akat   Sevr! ile îbni   Münzir bunu kerih görmüşlerdir.

 

42- (1752) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bise Yûsuf b. Mâcişûn, Salih b. İbrahim b. Abdirrahmân b. Avf dan, o da babasından, o da Abdurrahmân b. Avf'dan naklen haber verdi ki, şunları söylemiş:

Bedir (harbi) günü ben safta dururken sağuna ve soluma baktım. Gördüm ki Ensârdan iki çocuğun arasın dayım! Yaşları genç! Keşke bun­lardan daha kuvvetliler arasında olaydım temennisinde bulundum. Der­ken biri beni dürterek: Ey amca! Ebû Cehri tanır mısın? dedi.

  Evet! Ona ne hacetin var ey kardeşim oğlu? dedim.

  Haber aldım ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj'e söğermiş! Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki, onu görürsem İkimizden eceli gelen ölmedikçe şahsım şahsından ayrılmayacaktır! dedi. Ben buna şaştım. Az sonra diğeri de beni dürttü ve berikinin söylediği­nin mislini söyledi. Çok geçmeden Ebû Cehl'i halkın arasmda bocalar­ken gördüm ve:

  Görüyor musunuz,  işte  sorduğunuz  sizinki!  dedim.     Hemen  ona koştular   ve   kılıçları   ile   onu   vurarak   öldürdüler.   Sonra   Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Seilem)e giderek kendisine haber verdiler. Peygamber (SaJlalîahü Aleyhi ve Sellem):

«Onu hanginiz öldürdü?» dîye sordu. İki gençten her biri:

  Ben öldürdüm! cevâbını verdi. «Kılıçlarınızı şildiniz mi?» diye sordu.

  Hayır! dediler. Bunun üzerine kılıçlara baktı; ve:

«Onu ikiniz de öldürmüşsünüz!» buyurdu. Ve üzerindeki eşyanın Muâz b. Amr b. EI-Memûh'a verilmesine hükmetti. (Bu iki zât Muâz b. Arar b. El-Memûh ile Muâz b. Atrâ'dır.)

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu'l-Humüs» ve «KitâWl-Megâzî»de tahrîc etmiştir.

Mânâsı hususunda ihtilâf edilmiştir. Şâfiî1er'e göre Ebû Cehli mezkûr iki genç müştereken yaralamış; lâkin onu kendisini mü­dafaadan âciz. bırakacak şekilde ağır yaralayan evvelâ Muâz b. Amr olmuştur ki, şer'i katil de budur. Üzerindeki eşyasını almaya hak kazanması bundandır. ResûlüIIah (Salîaüohü Aleyhi ve Seîlem)'in:

«Onu ikiniz de öldürmüşsünüz!» buyurması, ötekinin gönlünü almak içindir; çünkü bu işe o da iştirak etmiştir. Kılıçlarını muayene etmesi, bunlarla onu nasıl Öldürdüklerinin hakîkatına istidlal içindir. Muayene neticesi Ebû Ceh1'i Amr'in çökerttiğini anlamış; eşyasını Amr hak ettikten sonra ötekini de hâdiseye ortak kabul etmiştir. Binâenaleyh onun eşyada hakkı yoktur.

Mâlîkîler'e göre eşyanın Amr'a verilmesi, bu hususta ku­mandan muhayyer olduğundandır.

Tahâvî bu hadîsi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: «Bu ha­dîs delâlet ediyor ki, bir kimseyi öldürmekle eşyasını öldürene vermek vâcib olsaydı Ebû Ceh1'in selebini bu iki gence vermek îcâb eder; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) onu birbirinden alıp ötekine ver­mezdi. Görülmüyor mu ki, kumandan : Her kim birini öldürürse eşyası onundur; dese de iki kişi birini öldürseler, eşyası aralarında ikiye bölü­nür. Kumandan birini mahrum ederek ötekine veremez; zîra o eşyada ikisinin de aynı derecede hakkı vardır. Şu halde seleb hususunda onlar kumandandan daha ziyade hak sahibidirler. Peygamber (Sallatlahü Aleyhi veSelJem)'e Ebû Ceh1 Mn selebini birine vermek caiz olunca : Bu gösterir ki, o selebe gazilerin ikisinden de ziyade hak sahibi imiş! Çünkü o gün henüz (Her kim birini öldürürse selebi onundur^ buyurmamıştı. Bir de'maktulün eşyasının katile verilmesi vâcib olmadığını, atıcak düş­manla cenk için bir teşvik mâhiyetinde olmak üzere kumandanın onu ka­tile verebileceğini beyân buyurmuştur.»

Hadîs-i şerifin sonunda Ebû Cehl'i Muâz b. Amr ile Muâz b. Afra 'nın öldürdükleri bildiriliyor. Müs1imi'n ileri­de görülecek bir rivayetinde ve keza    Buhâri'nin bir Rivayetinde onu

Afra' nammdaki kadının iki oğlu öldürdüğü; Müs1im'in diğer bir rivayetinde ise Ebû Ceh1'in başını Abdullah b. Mes'ud (Radiyallahu anh)'m kestiği kaydedilmektedir. Kaadi Iyâz: «Ekseriyetle siyer ulemasının kavli budur.» diyor.

Nevevî bu rivayetlerin arasını bulmuş; ve : «Ebû Ceh1'in katline bunların hepsi iştirak etmiştir. Onu müdafaadan âciz hale getiren darbeyi Muâz b. Amr vurmuş, îbni Mes'ûd, can çe­kiştirirken yetişerek kafasını koparmıştır.» demiştir.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

 

1- Müslüman hayırlı işlere koşmalı; faziletlere âşık olmalıdır.

2- Allah ve Resulü için bir kimseye gadab etmek caizdir.

3- Hiç bir kimseyi  tahkir caiz değildir. Zîra hakir görülen şahıs, tahkir edenden daha üstün ve makbul olabilir.

 

43- (1753) Bana Ebû't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Şerh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Muâvi-ye b. Salih, Abdurrahman b. Cübeyr'den, o da babasından, o da Avf b. Mâlik'den naklen haber verdi. Şöyle demiş:

Hımyer (kabilesin) den bîr adam, düşmandan birini Öldürdü de eş­yasını almak istedi. Hâlid b. Velîd onu men'etti. Hâlid onların  üzerine vâlî idi. Derken Avf b. Mâlik, Resûlüllah (Saliatlahü Aleyhi ve Sellem)e ge­lerek (bunu) kendilerine haber verdi. Bunun üzerine Hâlid'e:

«Onun eşyasını buna vermekten seni hangi şey menefti?» buyurdu, lar. Hâlid:

— Eşya gözüme çok göründü yâ Resûlâllah!  dedi.

«Onları kendisine veri» buyurdu. Az sonra Hâlid Avfın yanına uğ­radı. Avf onun cübbesini çekti. Sonra : (Nasıl) Sana Resûlüllah (Sulhltahü Aleyhi ve SeUem) için söylediğimi yerine getirdim mi? dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu işitti ve canı sıkıldı. Müteakiben:

«Ona verme yâ Hâlid! Ona verme yâ Hâlid! Siz kumandanlarımı bana bırakır mısınız hiç! Onlarla sizin misâliniz öyle bir adama benzer ki, deve veya koyun çobanı tutulur da onları güder; sonra sulama zama­nını kollayıp onları bir havuza getirir; ve oraya girip suyun temizini içer, bulanığını bırakırlar, işte temizi sizin olur, bulanığı da kumandanların üze­rine kalır!»   buyurdular.

 

44- (...) Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ve-lîd b. Müslim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Safvân b. Amr, Abdurrahmân b. Cübeyr b. Nüfeyr'den, o da babasından, o da Avf b. Mâlik El-Eşcaî'-den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Mûte gazasında Zeyd b. Hârise'nîn maiyyetinde (gazaya) çıkanlarla birlikte gazaya çıktım. Yemen'den (gelen) bir imdad gâoisi bana arka­daş oldu...

Ve hadîsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) 'den yukarıki hadîs gibi rivayet etti. Yalnız o bu hadîste şunu söyledi: «Avf dedi ki: Ben de, Yâ Hâlid! Bilmez misin ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} sele-bin öldürene verilmesini hüküm buyurdu; dedim. Evet, bilirim; lâkin o besim gözüme çok göründü, cevabını verdi.»

Bu vak'a Mûte muharebesinde geçmiştir. Nitekim ikinci rivâyette tasrîh de edilmiştir. Mûte : Şam   taraflarında bir kasabanın ismidir. Mûte Harbi hicretin sekizinci yılında olmuştur.

Hz. Avf'in, Hâ1id (Radiyallahü anh)'ı cübbesinden tutup çek­mesi ölenin eşyasını öldüren zâta vermediği İçindir. Bu işe canı sıkıl­mış hattâ Hz. Hâ1id'i Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e şikâyet edeceğini söylemiş; nitekim etmiştir de.

«Nasıl sana Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) için söylediğimi ye­rine getirdim, mi?» sözünün mânâsı: Seni şikâyet edeceğim demiştim, bak ettim mi, etmedim mi! demektir.

Nevevî diyor ki: «Bu hadîs, Öldüren kimsenin selebi hak etme­sine bakarak müşkü sayılabilir. Nasıl olmuş da eşya ona verilmemiştir? Bu suâl iki şekilde cevaplandırılabilir:

1- İhtimâl Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o eşyayı   bilâhare öldüren gâzîye vermiştir. O anda vermemesi hem onu hem de Avf b. Mâ1ik'i bir nevi' cezalandırmak içindir. Zira ikisi de Hz. Hâ1id hakkında ileri geri konuşmuş; bu suretle kumandana ve onun ta'yûı et­tiği adamına hürmette kusur etmişlerdi.

2- Belki Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hak sahibinin gön­lünü almış da hak ettiği bu eşyayı kendiliğinden müslümanlara bırak­mıştır. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seltem)'in bu şekilde hareket etmesi Hz. Hâlid'in gönlünü almak için olmuştur.»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in temsilinden murâd : Ahâlî her şeyin safîsini yer içer, rahatına bakar; çileyi âmirler çeker. Ganimet mallarını onlar toplar ve yerli yerince sarfederler, ahaliyi onlar korur; idare ederler. Sonra bu hus,ûsatın bazısı hakkında bir îtiraz veya sitem vâki olursa muhatab yine onlardır; demektir.

Hadîs-i şerif gadab halinde hüküm verilebileceğine; bu bâbtaki neh-yin kerâhet-i tenzîhiyye ifâde ettiğine delâlet eder.

 

45- (1754) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus EI-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr ri­vayet etti. (Dedi ki) : Bana İyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam Seleme b. Ekva' rivayet etti. (Dedi ki) :

Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'le birlikte Hevâzin'de gaza et­tik. Bir defa onunla beraber kahvaltı yaparken, ansızın kırmızı bir erkek deve üzerinde bîr adam çıkageldi. Devesini çöktürdü. Sonra heybesin­den bir ip çıkararak onunla deveyi bağladı. Sonra cemaatla birlikte kah­valtı yapmağa geçti. Ama bakınmağa başladı. Bizde hayvan hususunda az'f ve yufkalık vardı. Bazılarımız piyade idik. Adam birden koşarak çıktı. Hemen devesine geldi ve bağını çözdü. Sonra çöktürdü ve üzerine otu­rarak onu ayağa kaldırdı. Deve onu koşa koşa götürdü. Derken boz bir dişi deve üzerinde bir adam onun peşine düştü.

Seleme demiş ki: Ben de koşarak çıktım; ve dişi devenin çantısı hi­zasına vardım. Sonra ilerliyerek erkek devenin çantısı hizasına yetiştim. Sonra ilerledim; nihayet erkek devenin yularından tutarak onu çöktür-düm. Dizini yere koyunca kılıcımı çekerek herifin başını kestim; derhal düştü. Sonra deveyi yederek getirdim. Adamın eşyası ve silâhı onun üzerinde idi. Derken beni Resûlüllah (SaUailahü Aleyhi ve Sel\em)'\e yanın­daki insanlar karşıladılar. Efendimiz:

«Bu adamı kim öldürdü?» diye sordu.

— Ekva'ın oğlu! dediler.

«Bunun bütün eşyası onundur!:» buyurdular.

Talâk: Deriden yapılan ip demektir ki, develeri bağlamakta kulla­nılır. Hakab dahî devenin böğrüne bağlanan iptir. Kaadî Iyâz diyor ki: «Bu kelime yalnız kafm fethi ile (hakab şeklinde) rivayet olun­muştur. Üstadlarımızdah biri: Doğrusu hakb olacaktır, derdi. Yâni : Ar­kasına aldı, heybesine koydu mânâsına gelir...»

 

Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:

 

1- Harbden dönen bölükleri karşılamak, başarılı işler görmüş olan­ları medhu senada bulunmak müstehabtır.

2- Küfür diyarının kâfir casusu öldürülür. Bu hususta bütün ule­mânın ittifakı vardır. Hattâ Nesaî'nin rivayetinde Peygamber (Sallalkthü Aleyhi ve Sellemlm ashabına bu adamı arayıp öldürmelerini emir buyurduğu bildirilmektedir.

Casus muâhed (yâni pasaportlu kâfir) veya zimmî [13] olursa İmam Mâlik ile Evzâî'ye göre ahdini bozmuş sayılır. İstenilirse köle yapılır; öldürülmesi de caizdir. Cumhûr-u ulemâ ise muâhedin casusluk sebebi ile ahdi bozulmadığına kail olmuşlardır; meğer ki casusluk yap­maması vakti ile şart koşulmuş olsun!

Casus müslümansa İmam Âzam, Şafiî, Evzâî ve bazı Mâlikîler'le cumhura göre öldürülmez. Hükümet ona mü-nasib göreceği dayak ve hapis gibi cezalar verir ki, buna ta'zîr denir. İmam Mâlik: «Böylesi hakkında hükümet reisi ictihâd eder.» demiş; fakat bu içtihadı tefsir etmemiştir. Kaadî Iyâz: «Mâli-kiyyenin büyükleri öldürüleceğini söylemişlerdir.» diyor.

3- Tekeli üfsüz olmak ve maksada halel vermemek şartı ile cinaslı konuşmak caizdir.

 

14- Nefel Îhsanı ve Müslümanlara Bedel Esirlerin Fidye Verilmesi Babı

 

46- (1755) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Ömer b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) i Bana İyâs b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana babam ri­vayet etti (Dedi ki) :

Fezâre (kabilesi) ile harb ettik. Başımızda Ebû Bekir vardı. ResûHil-lah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) bize onu kumandan tâyin etmişti. Su ile aramızda bir saat mesafe kalınca Ebû Bekir bize emrederek sabaha kar­şı mola verdik. Sonra süvarileri (hücum için) dağıttı. Az sonra suya vardı; ve onun başında öldürdüğünü öldürdü; kimini de esir aldı. Ben halktan bir cemaata bakıyordum. İçlerinde kadın ve çocuklar vardı. Bunların benden önce dağa varacaklarından endîşe ederek onlarla dağın arasına bir ok attım. Oku görünce durdular. Ben de kendilerini sürerek getirdim. İçlerinde Beni Fezâre (kabilesinden) bir kadın bulunuyordu. Üzerinde sahtiyandan bir kaş' vardı. Kaş' sahtiyan yaygı demektir. Be­raberinde bir kızı Vardı ki, ara bin en güzellerin dendi. Ben bunları süre­rek Ebû Bekr'e getirdim. Ebû Bekir de bana o kadının kızını nefel ola­rak bağışladı. Müteakiben Medine'ye geldik. Ama kızın elbisesini (bile) açmadım. Derken bana Resûlüllah (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) çarşıda tesa­düf etti. Ve:

«Yâ Seleme, bu kadını bana hibe et!» dedi. Ben:

  Yâ Besûlâllah! Vallahi bu benim pek hoşuma gitti; ama onun el­bisesini açmadım; dedim. Sonra ertesi gün çarşıda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): bana (tekrar) rastladı; ve bana:

«Yâ Seleme, baban Allah'a emanet, bu kadını bana hibe el!» buyur­dular.

  O senindir yâ Besûlâllah! Vallahi onun elbisesini açmadım! dedim. Müteakiben K^sûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) onu Mekkelilere gönder­di; ve Mekke'de esir edilen bir takım müsliimanlara onu fidye yaptı.

Hz. Seleme'nin : «Onun elbisesini açmadım.» sözünden muradı: Onunla cinsî münâsebette bulunmadım; demektir.

 

Hadis-i Şeriften Şu Hükümler Çıkarılmıştır:

 

1- Askere nefel yâni harbe teşvik için bahşiş verilebilir.

2- Cinsî münasebeti, anlaşılacak şekilde kinayeli sözlerle anlatmak

müstehabtır.

3- Müslüman erkekleri kurtarmak için kafir kadınları fidye olarak vermek caizdir.

4- Anne ile yetişkin (âkil baliğ) çocuğunun arasını ayırmak caizdir.

5- Kumandanın askerinden bâzı ganimet hisselerini isteyerek on­ları bir müslümanı kurtarmak için fidye vermesi veya daha başka âmme menfaatlerinde   kullanması   caizdir.   Resulü   Ekrem (SalialUıhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bunu Huneyn  gazasında da yapmıştır.

6- Baban Allah'a emânet; ceddine rahmet!., gibi sözleri söylemek caizdir. «Lillâhi ebûke» cümlesinin asıl mânâsı: Baban Allah'ındır, de­mektir. Bu gibi sözler bir kimseyi medhu sena için kullanılırlar. Çünkü büyüğe izafet o kimsenin şan ve şerefini artırır. Bu cümle: «Senin gibi yiğit evlât dünyaya getiren baba Allah'ın lütf-u ihsanında olsun!» mânâ­sını tezammun eder.

 

15- Ganimetin Hükmü Babı

 

47- (1756) Bize Ahnıed b. Hanfael ile Muhammed b. Kâfi1 rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize MaV mer, Hemmâm b. Miinebbih'den naklen haber verdi. Hemmâm: Bize Ebâ Hüreyre'nin Resûlüllah(SallalhJıü Aleyhi ve Zecr.. 'den rivayet ettikleri şunlardır; diyerek bir takım hadîsler zikretmiş; ezcümle şöyle demiştir: Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Herhangi bir beldeye varır da orada ikâmet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi belde Allah ve Resulüne isyan ederse, o beldenin beşte biri Allah ve Resulün* âîddir. Sonra o (geri kalanı) sizindir.» buyurdular.

Kaadî Iyâz'ın beyanına göre Resûlüllah (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) 'in buradaki ilk cümlesinden murâd ihtimal ki fey'dir. İkinci cüm­le ile de ganimeti kasdetmiş olacaktır.

Ulemâ fey' ile ganimet arsında fark görmüşlerdir.

Fey': Küffarın çekilip gitmesi veya m üslumanlarla sulh yapmaları neticesinde onlardan harpsiz darbsiz alınan mallardır. Bu mallar beşte biri ayrılmaksızuı müslümanlarm yararına sarfolunur.

Ganimet ise: Küffcarla harb ederek alınan mallardır. Bunların hük­mü beşe taksim edilerek biri Allah ve Resulü'nün hakkı olmak üzere ayrıldıktan sonra geri kalanı gaziler arasında taksim olunmaktır. Bâzan fey' ve ganimet kelimeleri müteradif olarak aynı mânâda kullanıldık­ları gibi fey'; dönüş ve gölge mânâlarına da gelir.

Fey'in beşe taksim edilmeyeceğine kail olanların delili bu hadîstir. İmam Şâfii'ye göre fey' de beşe taksim edilir. İbni'1-Mün-zir: «Şafiî 'den Önce fey'in beşe taksim edileceğini söyleyen hiç bir âlim bilmiyona!» demiştir.

 

48- (1757) Bize Kuteybe b. Saîd ile Muhammed b. Abbâd, Ebû Be­kir b. Ebî Şeyi» ve İshâk b. İbrahim rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Şey-be'nindir. İshâk: (Bize haber verdi) : tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Süfyân, Amr'dan, o da Zührî'den, o da Mâlik b. Evs'den, o da Ömer'­den [14] naklen rivayet etti, dediler. Ömer şunları söylemiş:

Beni Nadir (kabilesin)'in malları, Allah'ın Resulüne fey' olarak ver­diği şeylerden olup müslümanlar bunların üzerine at ve deve koşturma-mışlardı. Binâenaleyh yalnız Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mah­sustular. O da ailesinin senelik nafakasını ayırır; kalanını Allah yolun­da bir hazırlık olmak üzere hayvan ve silâha sarf ederdi.

 

(...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize SÜfyân b. Uyeyne, Ma'mer'den, o da Ziihrî'den bu isnâdla rivayet etti.

 

49- (...) Bana Abdullah b. Muhammet! b. Esma Ed-Dubaî de riva­yet etti. (Dedi ki) : Bize Cüveyriye, Mâlik'ten, o da Zührî'den naklen rivayet etti ki, Zührî'ye Mâlik b. Evs rivayet etmiş. (Demiş ki) : Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. Ben de ona gün yükseldiği vakit geldim; ve kendisini evinde bir serîr Üzerine oturmuş; banlarının üzerine yapış­mış; deriden dit yastığa dayanmış olduğu halde buldum. Bana:

  Yâ Mâlik! Mesele şu ki, senin kavminden birkaç hâne sahibi ko­şup geldiler. Ben de kendilerine biraz atıyye ayrılmasını emrettim. Şunu al da aralarında taksim ediver! dedi. Ben:

  Bunu benden başkasına emretsen iyi edersin! dedim.

  Al onu yâ Mâli! dedi. Az sonra Yerfe [15] geldi. Ve:

  Osman, Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr ve SaM için  (içeri girme­lerine) iznin var mı yâ Emfrelmü'minîn? dedi. Ömer:

  Evet! dedi. O da kendilerine izin  vererek içeri girdiler.  Sonra tekrar gelerek:

  Abbâsla Alî için iznin var mı? dedi. Ömer (yine) :

  Evet! cevâbın verdi. Onlara da izin verdi. Derken Abbâs:

  Tâ Emirel-mü'minîn! Benimle şu yalancı, günahkâr, vefasız, hâin arasında hüküm ver! dedi. Cemaat dahi:

  Evet, yâ Emirel-mü'minîn, aralarında hüküm ver de kendilerini rahata kavuştur! dediler.

(Mâlik b. Evs: Bana öyle geliyor ki, onlar bu cemaati bunun için önceden göndermişler; demiş.) Bunun üzerine Ömer:

  İkini» durun! Size Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır!    ResûIüNah  (SalJaîhhü Aleyhi ve Sellem) 'in:

«Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.»buyurduğunu biliyor »usunuz? dedi. Cemâat:

  Evet! cevâbını verdiler. Sonra Abbâs'la Âlî'ye dönerek:

  Sizin ikinize  (de) Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki, yerle gök   ancak   onun   izniyle   durmaktadır!    Resûlüllah   (SaUallahü Aleyhive SellemYin:

«Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyor musunuz? diye sordu.

  Evet! dediler. Bunun üzerine Ömer şunları söyledi:

  «Hakîkaten    Allah        (Azze've Ceiî) ,    Resulü   (SaUallahü Atâyhi ve Sellem)'e öyle bir hâssa bahsetmiştir ki, bunu ondan başka hiç bir kim­seye tahsis etmemişti. Teâlâ Hazretleri: Allah, Resulüne beldeler halkın­dan ne ganimet verdi ise bu sadece Allah ve Resulüne aittir! buyurdu. (Râvi: Bundan önceki âyeti okudu mu, okumadı mı bilmiyorum! diyor.) Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)\se Benî Nadîr'in mallarını sizin ara­nızda taksîm etti. Vallahi kendini size tercîh etmedi. Sizi bırakıp da on-lan kendisi almadı. Ta ki şu mal kaldı!    Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem  bundan senelik nafaka alır; bilâhare kalanı Beytü'1-maPe yardım olarak koyardı.» Sonra şöyle dedi:

«Sîze Allah aşkına soruvorum! O Allah m ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Bunu biliyor musunuz?» Cemâat:

  Evet! dediler. Sonra Abbasla Alî'ye de cemaata sorduğu gibi: «Bunu  biliyor musunuz?» diye sordu.

  Evet! dediler. Ömer (sözüne devamla) şunları söyledi:

  Resûlüllah (SaUallahü A Jeyhi ve SeVem) vefat edince Ebû Bekir: Ben HesClullahfSaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'in velî-i ahdiyim, dedi. Siz geldiniz! Sen kardeşin oğlundan mirasını istiyordun; o da karısının mirasını baba­sından istiyordu.   Ebû Bekir şöyle dedi:   Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) t

«Bize mirasçı olunmaz :*Bıraktıçi>m'z sadakadır.» buyurdu. Siz ikiniz onu da yalancı, günahkâr, vefasız, hâin saydınız! Halbuki Allah onun doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi' bir zât olduğunu biliyor!

Sonra Ebû Bekir vefat etti. Ben de Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekr'in velî-i ahidleri oldum. Siz beni de yalana, günah­kâr, vefasız, hâin gördünüz! Halbuki Allah benim doğrucu, iyi, aklı ba­şında, hakka tâbi* bir kimse olduğumu biliyor. Ben de bu  (hükümet) isi (ni) üzerime aldım. Sonra bana sen ve şu geldiniz. İkiniz birliksiniz; matbunms bir! Onu bize ver, dediniz. Ben de derim ki: Dilerseniz onu size, vereyim! Şu şartla ki: Onu Resûlüllah (Salkîlahü Aleyhi ve Scllem) ne yapardı İse siz de Öyle yapacağınıza Allah'a söz verin! Onu bu şartla alırsınız! Öyle mi?

  Evet! dediler. (Ömer devamla) şunu söyledi:

  Sonra bana, aranızda hüküm vereyim diye geldiniz! Hayır, val­lahi! Sİzin aranızda bundan başka bir şeyle kıyamet kopuncaya kadar hüküm veremem! Eğer ondan âciz kalırsanız bana iade ediverin!

 

50- (...) Bize İshâk b. İbrahim ile Mubammed b. Rafı' ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler, tbni Kâfi' (Bize tahdîs etti) ta'bîrini kullandı. Ötekiler: Bize Abdürrazzâk haber verdi, dediler. (Demiş ki) : Bize Ma'~ mer, Zührî'den, o da Mâlik b. Evs b. Hadesân'dan naklen haber verdi. (Şöyle demiş):

Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. (Dedi ki) : Mesele şu! Senin kavminden birkaç hâne sahibi geldi...

Hâvi, Mâlİk'in hadîsi gibi rivayette bulunmuştur. Yalnız bu hadîste şu ibare vardır: «Ondan ailesine bir sene nafaka veriyordu. Galiba Ma'-mer: Ondan ailesinin senelik yiyeceğini saklıyordu; sonra ondan kalanı Allah   (Azze ve Celle)'nin malının sarfedildiği yere veriyordu, dedi.»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbül-Megâzî», «Kitâbül-l'tisâm» ve «Kitâbül-Ferâiz-da; Ebû Dâvûd «Harâc»da; Tirmizî «Si­yerde; Nesâî «Ferâiz», «Fey» ve «Tefsîr»de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Rumfil veya Rimâl: Hurma yaprağı ve emsali şeylerden dokunan hasırdır.

Yâ Mâli veya Mâlü: Yâ Mâlik demektir. Kelimenin sonundaki (k) atılarak terhîm yapılmıştır. Buna Arapçada «münâdâ-i murahham» denir. Son harfi kesre ve zamme ile okumak caizdir. Kesre ile okunursa kelime olduğu şekilde bırakılmıştır. Zamme ile okunursa müstakil isim yapılmış olur.

Hadîsin hulâsası    şudur :  Peygamber (Sallatlahü Aleyhime Sellem) in amcası Hz. Abbas'la, Hz. Ali   Resûlüllah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)\n terekesinden hak dâva ederek  Halîfe  Ömer (Radtycdîahu anh^'m huzuruna çıkmışlar; Halîfe onların vakti ile Hz. Ebû Bekr'e de müracaat ettiklerini, fakat Peygamber (SaUaOahÜ Aleyhi ve Sellem)e kimsenin mîrasçı olamayacağını bildiren hadîsi hatırlatarak ken­dilerine bir şey vermediğini söylemiş; kendisinin de aynı kanaatte oldu­ğunu beyan ettikten sonra isteklerini şartla yerine getireceğini ya'detmiş-tir. Dâva edilen mallar Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Seilem) 'in Benî Nadtr   yahudîlerinden aldığı fey' olup hassaten kendi milki idi. Hz. Alî,   zevcesi   Fâtıme (Radiyallahü ahha)   namına hak dâva edi­yordu.

Burada Hz. Abbâs'in, kardeşi oğlu Hz. Alî hakkında yalan­cı, hâin, vefasız gibi ağır sözleri söylediği göze çarpmaktadır. Bu vaziyet karşısında ulemâ hadîsi iki cihetten müşkil saymışlardır.

1- Mâzirî şöyle diyor : «Vâki olan bu sözün zahiri Abbas'a lâyık değildir. Hz. Alî de bu söylenen vasıfların tamamı şöyle dur­sun —hâşâ— bazısı bile yoktur. Evet, biz Peygamber (SaUaVahü Aleyhi ve SellemVâen bir de onun şehâdet ettiklerinden mâda kimsenin masum ol­duğunu kat'î olarak söyleyemeyiz; ama sahabe (Radtyallahu anhüm ve ecmatn) hakkında hüsnü zanda bulunmaya, onlardan her kötülüğü nef­yetmeye memuruz! Bu rivayetin bütün te'vîl yollan kapanırsa, yalanı râvilerine nisbet ederiz. Bu mânâyı ele alan bazı âlimler böyle sözleri yazmaktansa nüshalarından çıkarmayı vera* ve takvaya daha uygun bul­muşlar; ihtimâl bunları .râvilerin vehmine hamletmişlerdir.

Eğer bu sözler mutlaka kabul edilecek-ve râvilere de vehim isnat etmiyeceksek o takdîrde en güzel te'vîl şudur: Hz. Abbâs bu söz­leri kardeşi oğluna nazı geçtiği için söylemiştir; çünkü oğlu yerindedir. Onun hakkında inanmadığı ve kardeşi oğlunun berî olduğunu bildiği şey­leri söylemiştir. Belki de bu sözlerle onu kendince hatalı saydığı inan­cından vazgeçirmek istemiştir. Ona göre bu işi kasden yapan bir kimse bu çirkin sıfatlarla vasıflanabilir. A1îye göre ise vasıflanamaz. Bu me­sele bir Mâ1ikî'nin (Nebîz içenin dîni noksandır.) sözüne benzer; halbuki Hanefi (Noksan değildir) der; ve her ikisi de kendi İtika­dında haklıdır.

Bu tevîli yapmak mutlaka lâzımdır; çünkü dâva   Ömer (Radiyallahü anh>ın meclisinde geçmiştir. Kendisi halîfedir.Osman, Sa'd, Zübeyr ve Abdurrahman (Radiyallahü anh) da oradadırlar. Ve hiç biri bu sözleri reddetmemiştir. Halbuki kendileri münkeri red hu­susunda şiddet gösteren zevattır. Bunun sebebi: Hâl karinesi ile Abbâs'ın zahirine inanmadığı sözü —yasağı mübâlegah olsun diye— söy­lediğini anlamış olmalarıdır. Ömer (Radiyallahü ânh) 'm : «Siz Ebû Bekr'e geldiniz; onu da yalancı, günahkâr, vefasız, hâin Saydınız!- sözü ile kendisi hakkında dahî aynı kanaatte olduklarını söylemesi de bu su­retle te'vîl edilir...»

Bedrüddîn Aynî, Mâzi'r î 'nin bu te'vîlini de faydasız bulmuş ve: «Bu sözleri kitâbtan çıkarmak îcabeder. Hâşâ Abbâs bunları söylememiştir; bilhassa Ömer'in ve sahabeden bir cemaatin huzurunda bu olamaz. Ömer böyle şeylere susacaklardan değildir...» demiştir.

2- Kirmanî : «Eğer Hz. Abbâs'la Alî 'nin istediklerini vermek doğru idi ise istedikleri anda Ömer (Radiyallahü anh) niçin vermemiştir; doğru değilse sonradan niçin vermiştir? diyor ve bu suâle kendisi şöyle cevap veriyor: «Hz. Ömer'in evvelâ yermemesi o malı kendilerine milk olmak üzere istedikleri içindir. Sonra vermesi onda ta­sarrufta bulunsunlar, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile(iki sahâ-bîsi Ebû Bekir ve Ömer ne gibi tasarrufta bulundularsa on­lar da Öyle yapsınlar diyedir.»

Hattâbî : «Bu kaziyye cidden müşkildir. Şu sebeple ki, Abbâsla Alî bu sadakayı Ömer 'den onun şartına göre aîdılarsa Peygamber (SaîlaHahiİ Aleyhi ve Sellem)n (Bıraktığımız sadakadır) hadîsini î'tirâf ettikleri ve buna muhacirler de şahid olduğu halde sonradan ne akıllarına geldi ki, dâvaya kalkıştılar?» diyor; ve bunun mânâsını şöyle îzâh ediyor: «Abbâs ile A1î'ye ortaklık zor geliyordu. Bu sebep­le aralarında taksim istediler. Tâ ki her biri tedbîr ve tasarrufunda ser­best olsun. Ömer ise buna mülk süsü verilmesin diye taksimi merietti. Çünkü taksim ancak mal ve mülkte olur. Aradan uzun zaman geçince halk bunu mîras zannetmeye başlar. Bahusus kızla amca arasındaki mî-ras taksîmi yandır. Bu iş mirasla karıştırılarak Abbâs'la Alî 'nin aldıkları mallar kendi milkleri imiş sanılır.»

Ebû Dâvûd: «Hilâfet Hz. A1î'ye geçince bu malları sadaka olmaktan değiştirmedi.» demiştir ki, bu da yukanki te'vîli te'yîd eder.

Kaadî lyâz'ın beyanına göre ulemâdan bâzıları: Hz. Fâ11me'nin babasından kalan mirasını Ebû Bekir (Rodiyattahu ank) dan istemesi —babasının (Bize mirasçı olunmaz!) hadîsini duyduktan sonra olmuşsa—   Fâtıme (Radiyatla\hü anha)   bunu : Kıymetli mallara mirasçı olunmaz; yiyecek, ev eşyası ve silâh gibi şeyler bundan hâriç­tir, şeklinde te'vîl etmiştir. Ama bu te'vîl Ebû Bekir, Ömer ve diğer ashabın mezheblerine uymamıştır.» demişlerdir.

Kaadî Iyâz diyor ki: «Ebû Bekir bu hadîsle aleyhi­ne hüccet getirdikten sonra Hz. Fâtıme'nin münâzeadan vaz geç­mesi bu dâva üzerine vâki' olan icmâı teslîm sayılır. Bu hadîsi duyup mânâsı kendisine anlatılınca fikrinden vaz geçmiş; artık bundan sonra gerek kendisi gerekse zürriyyeti mîras talebinde bulunmamışlardır. Bi­lâhare Hz. Alî halîfe olmuş; o da Ebû Bekirle Ömer'in yolundan ayrılmamıştır. Bu da gösterir ki Alî ile Abbâs'm istek­leri sâdece bizzat tasarruf meselesi imiş.»

Hz. Ömer, Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem] 'in kendine hâs olan fey*den senelik nafakasını alırdığım, artanını da BeytülmaPe koyar-dığını bildirmektedir. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: ResûlüHah (Sallallahti Aleyhi ve Sellem) in vefatında zırhının ailesi için ödünç aldığı bir miktar arpa karşılığında rehin verilmiş olduğu anlaşılmıştı. Senelik na­fakası olsa zırhını rehin verir mi idi?

Cevap: Fahr-i Kâinat (Sallallahii Alevhî ve Sellem) Efendimiz ailesi ef­radının senelik nafakasını şüphesiz ki ayırırdı. Fakat o kadar cömert idi ki, sene dolmadan o nafakayı da çeşitli hayır yollarına sarfeder, evinde bir şey kalmazdı.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Efe Abbâs ile   Alî (Radiyallahû anhûma)   ganimetin beşte biri hakkında değil, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsus olan fey hakkında davaya çıkmışlardı. Bu iey' onun vefatından sonra sada­ka olarak kalmıştır.

2- Her kabilenin âmme işleri o kabilenin büyüğüne verilmelidir; zîra onların hallerini en iyi bilen odur.

3- Kumandan ve devlet büyükleri- yanlarına izinsiz girilmemesi için kapıcı istihdam edebilirler.

4- Bir dâvada iş büyüyerek taraflar arasında fesad çıkmasından korkulursa hâkim huzurunda şefaatte bulunmak caizdir.

5- Hakkı söylemek şartı ile bir kimsenin kendini  medhetmesinde beis yoktur.

6- Senelik aile yiyeceğini biriktirmek caizdir.

7- FaMh ve filimin başkalarının bildiği bazı şeyleri bilmemesi mez-mum değildir.

8- Bir kimseyi adı İle çağırmak caizdir.

9- Haber-i vahidi kabul caizdir.

10- Hâkim hüccetini takviye ve hasmı ilzam için taraflara karşı söy­lediklerine şahid getirebilir.

 

16- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: «Bize Mirasçı Olunmaz; Ne Bırakırsak O Sadakadır» Hadisi Babı

 

51- (1758) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): M&lik'e, tbni Şihfib'tan dinlediğim, onun da Urve'den, onun da Aişe'den naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: Âişe şöyle demiş:

ResÜltillah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) vefat ettiği vakit zevceleri, Os­man b. Affan'ı Ebû Bekr'e gönderip, Yey&anbet(SaIlallahü Aleyhi ve Sellem) den kalan miraslarını ondan isteyecek oldular. Âlşe onlara: Resûlttllah

«Bize mirasçı olunmaz; ne bırakırsak o sadakadır!» buyurmadı mı de-(SaUaliahü Aleyhi ve Sellem): di..

Bu hadîsi Buhari ile Nesâî «Kitâbü'1-Ferâiz-de; Ebû Dâvûd   «Kitabül-Harâoda tahrîc etmişlerdir.

Hz. Ebû Hüreyre 'nin rivayet ettiği bir hadîste Resûlttllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Biz Peygamberler cemaatinin mirasçılarımız yoktur. Ne bırakırsak o sadakadır.» buyurmuştur. Şu halde yalnız bizim Peygamberimizin değil, bütün Peygamberlerin (Solevâtullatıi aleyhim ecmaîn) mirasçıları yok­muş demektir.

Ulema bunun hikmetini şöyle anlatırlar : Peygamberlerin malları mi­ras tariki ile helâl olsaydı mirasçıları arasında onların Ölmesini bekleyip mirasına konmak isteyenler bulunabilir; hatta mirasçılarına mal topladığını zannedenler de çıkabilirdi. Bu suretle sû-i zanda bulunanların hali harâb olur, insanlar da Peygamberlerden nefret ederdi.

Gerçi   Kur'ân-i   Kerîm'de:

«Süleyman, Davud'a mirasçı oldu!» [16] buyurulmuşsa da buradaki mi-ras'dan raurâd mal değil, peygamberlik, ilim ve hikmettir.

 

52- (1759) Bana Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Huceyn haber verdi. (Dedi ki) : Bize Leys, Ukayl'den, o da İbni Şihâb'-tan, o da Urve b. Zübeyr'den, o da Âişe'den naklen rivayet etti ki, Aişe kendisine şunu haber vermiş:

Fâtıme binti Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekr'e haber göndererek Resûlüllah (Saîlaİlahü Aleyhi ve Sellem) 'in, kendisine Allah'ın Medine ile Fedek'de ley' olarak tahsis buyurduğu mallardan ve Hayber'in beşte birinden kalanlardan mirasını ondan istedi. Ebû Bekir de şunu söyledi:

  Şüphesiz ki Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır. Ancak Muhammed (Salkllahü Aleyhi ve Sellem) 'in ailesi bu maldan yer!» buyurmuştur. Valla­hi ben, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sadakasından hiç bir şe­yi, Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) zamanındaki hâlinden değiştire-mem! Onun hakkında mutlaka Resûlüllah {Şallak ahü Aleyhi ve Seltem) ne yaptı ise onunla amel ederim!

Hâsılı Ebû Bekir, Fâtıme'ye bir şey vermekten çekindi. Fâtıme de bu hususta Ebû Bekr'e gücendi; ve kendisini terk etti; Ölünceye kadar da onunla konuşmadı. Fâtıme, Resûlüllah (Sailallahü A leyhi ve Sellem^ *den sonra altı ay 'yaşadı. Vefat ettiği vakit onu kocası Alî b. Ebî Tâlib gece­leyin defnetti. Onun vefatını Ebû Bekr'e haber vermedi. Namazım Alî kıldı. Fâtıme'nin hayatı müddetine e Alî insanlardan itibar görmüştü. O vefat edince Alî halkin i't i barım kaybetti. Ve Ebû Bekir'le barışarak ona bey'at etmek istedi. O aylarda henüz bey'at etmemişti. Ve Ebû Bekr'e: Bize gel! Ama seninle beraber başka bir kimse gelmesin!* diye haber gön­derdi. (Bunu Ömer b. Hattâb gelmesin diye yapıyordu.) Bunun üzerine Ömer, Ebû Bekr'e:

  Vallahi onların yanına yalnız basma girme! dedi. Ebû Bekir ise:

  Bana ne yapabilirler ki!    Vallahi ben onlara giderim! cevabını verdi. Müteakiben Ebû Bekir yanlarına girdi. Alî b. Ebî Talib bir şehâ-det getirdi. Sonra şunları söyledi:

  Biz yâ Ebâ Bekr, senin faziletini ve Allah'ın sana olan ihsanını biliriz!  Allah'ın sana verdiği tir bayırı sana çok görmeyiz. Lakin  sen bu (hilâfet) iş  (in) de bize   karşı   istibdâd   gösterdin.    Biz   Resûlüllah (Sallatlahü Aleyh! ve Şetleınfe olan karabetimizden dolayı kendimiz için bir hak görüyorduk...

Alî, Ebû Bekr'Ie konuşmasına devam etti. Nihayet Ebû Bekr'in göz­leri boşandı. Sözü Ebû Bekir alınca şunları söyledi:

  Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Resûlüllah r(SaüaHahü Aleyhi ve Sellenıfin yakınları benim için kendi yakınlarıma yar­dım etmemden daha iyidir! Benimle sizin aranızda şu mallar hususunda geçen ihtilâfa gelince: Hiç şüphe yoktur ki ben bunlar hakkında hakta kusur etmiş   değilim!    Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliemj 'in   yaptığını gördüğüm bir şeyi yapmadan   bırakmadım!..    Bunun   üzerine Alî Ebû Bekr'e:

  Bey'at için miadın öğleden sonradır! dedi. Ebû Bekir öğle nama­zını kılınca Alî minbere çıkarak şehâdet getirdi; ve Alî'nin hâlini, bey'at. tan niçin geciktiğini, Ebû Bekr'e i'tizârda bulunduğu özrünü anlattı. Son­ra istiğfar etti. Ve Ali b. Ebî Tâlib şehâdet getirerek Ebû Bekr'in hak. kını ta'zîm eyledi. Bu yaptığına kendisini sevk eden şey ne Ebû Bekr'i çekememezlik, ne de Allah'ın ona verdiği fazileti inkâr olduğunu söyledi. (Sözüne devamla):

  Lâkin biz kendimiz için bu işte bîr nasîb görüyorduk; ama bize karşı istibdat gösterildi; biz de gücendik!  dedi. Müslümanlar buna se­vindi ve:

  İsabet ettin!   dediler.  Emr-i  ma'rûfa   döndüğü  zaman artık müs-lümanlar Alî'ye yakın oldular.

 

53- (...) Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Hnmeyd rivayet ettiler. (}bni Râfi' haddesenâ tâbirini kullandı. Öteki­ler: Bize Abdürrazıâk haber verdi, dediler.) (Demiş ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Urve'den, o da Âişe'den naklen haber verdi ki, Fâtıme Ue Abbâs, Besûlüllah (Sallalkthü Aleyhi ve Sellemyâen .(kalan) miraslarını istemek için Ebû Bekr'e gelmişler. O anda onlar Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Fedek'ten aldığı yeri ile Hayber'den aldığı hissesini istiyormuş. Ebû Bekir de kendilerine:

— Ben ResülüWah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i dinledim... demiş. Râvi hadisi Ukayl'in Zührî'den naklettiği hadis mânâsında rivayet etmiştir. Yalnız o şöyle demiştir: «Sonra Alî ayağa kalkarak Ebû Bekr'in hakkını ta'zim etti ve onun faziletini, sabık müslümanlardan oluşunu anlattı. Son­ra Ebû Bekr'e doğru giderek ona bey'at etti. Bunun üzerine cemaat Ali'­ye geldiler ve: İsabet ettin; iyi yaptın! dediler. Alî emr-i ma'rufa yaklaş­tığı an halk da kendisine yakın oldu.»

 

54- (...) Bize İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'küb b. tbrahîm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. H.

Bize Züheyr b. Harb ile Hasan b. Aliy EI-Hulvânî de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ya'kûb —ki İbni İbrahim'dir— rivayet etti. (Dedi ki) :

Bize babam, Şalinden, o da İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti (Demi§ ki) : Bana Urve b. Zübeyr haber verdi. Ona da Peygamber (Saualatui Aleyhi ve SeKemj 'in zevcesi Âişe haber vermiş ki, Fâtıme binti Resûlillah (Üallallahü Aleyhi ve Seliem) Resûlüllah (Sultattahü Aleyhi ve Seitemjla vefa­tından sonra onun kendisine Allah'ın fey' olarak tahsis buyurduğu mal-lardan ibaret terekesinden mirasını taksim etmesini Ebû Bekir'den iste­miş. Ebû Bekir de ona: Şüphesiz Resûlüllah (Sattatlahü Aleyhi ve Seliem): «Bize mirasçı olunmaz; bıraktığımız sadakadır.» buyurmuşlardır; de­miş. Râvi diyor ki: Fâtıme Besûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve Sateni) den sonra altı ay yaşamıştır. Fâtıme Ebû Bekir'den, Resûlüllah {Satlaliahü Aleyhi ve Setlern)'uL Hayber'le Fedek'te bıraktığı terikesinden ve Medine'deki sa­dakasından hissesini istiyormuş. Ebû Bekir bunu kabul etmemiş ve:

— Ben Resûlüllah (Saitallahü Aleyhi veSeliem)'in amel ettiği bir şeyi yapmadan bırakamam! Ben onun emirlerinden bir şey terk edersem sa­pacağımdan korkarım! demiş.

Medine'deki sadakasına gelince: Onu Ömer, Ali ile Abbas'a vermiş­tir. O sadakada AH Abcas'a galebe çalmıştır. Hayber'le Fedek'i [17] ise Ömer elde tutmuş; ve : Bunlar Resûlüllah(Sallallahü Aleyhi ve Seliem) 'in sa-dakasıdır! Bunlar onun kargısına çıkan hakları ve hâdiseleri içindir. On­ların işi halîfeye kalmıştır; demiş. Bunlar bu güne kadar aynı minval üzere kalmışlardır.

Bu hadîsi Buhâri «Kitabu fardı'l-Humüs» ve «Kitâbü'l-Megâzi-de tahrîc etmiştir. Hz. Fâtıme (Radiyallahu anha) 'nın miras istemesi hususunda iki ihtimal üzerinde durulmuştur.

1- Babasının «Bize mirasçı olunmaz!»  hadîsini te'vil etmiş; kendi­sinin kıymetli mallarda babasına mirasçı olamayacağını, yiyecek, giyecek ve silâh gibi şeylerde mirasçı olacağını sanmıştır. Fakat hadîsti şerifteki: «Allah'ın fey' olarak verdiği...» ifadesi bu te'vîlı reddeder.

2- Bâzı ulemâya göre Hz. Fâtıme 'nin mîras istemesi hadisi duymazdan öncedir. Vasiyyet âyeti ile ihticâc etmiştir. Mezkur âyette: Mirasçı bir kızsa kendisine mirasın yarısı verileceği bildirilmektedir.

Hz. Fâtıme 'nin Ebû Bekr'e gücenerek onunla görüşmez olması, haram olan dargınlık derecesine varmamıştır. Haram olan dar­gınlık selâmı kesmektir. Halbuki Fâtıme (Radiyallahu anha) 'nın Hz. Ebû Bekr'e tesadüf ettiğini hiç bir kimse rivayet etmemiştir. O yal­nız Hz. Ebû Bekr'in hanesine gidip gelmez ve evinden çıkmaz ol­muştur. Dargınlığın bu kadarı haram değildir. Mâmâfîh barıştıkları da rivayet olunmuştur. Beyhakînin Şa'bî'den rivayetine göre Fâtıme (RadiyalUrhü anhâ) hastalanınca Hz. Ebû Bekir gelerek yanına girmek için izin istemiş. Hz. Alî ; Yâ Fâtıme! Ebû Bekir gel­miş senin yanına girmek için izin istiyor! demiş. Fâtıme: Ona izin ver­memi diler misin? diye sormuş. Evet, cevâtını alınca izin vermiş. Hz. İSbû Bekir de onu razı etmek için yanma girmiş ve:

— Vallahi ben yurdumu, malımı, kavmü kabilemi ancak Allah'ın ri-zâsı, Resulünün rızâsı ve sizin rızânız için bıraktım ey Ehl-i BeytL de­miş. Sonra barışmışlar ve Fâtıme {Radiyallahu anha) Ebû Bekir-den râzî olmuştur.

Hz. Fâtıme babasından altı ay sonra vefat etmiştir. Sahih ve meşhur olan bu ise de sekiz ay, üç ay, iki ay hattâ yetmiş gün sonra vefat ettiğim söyleyenler de olmuştur.

Hz. A1i'nin bey'at hususunda gecikmesi, hadîste işaret olunduğu vecihle bu bâbta kendisi ile istişare edilmediğine gücendiği içindir. Mâ-mâfîh onun gecikmesi bu bey'ata ve Hz. Ebû Bekr'e dokunmaz. Çünkü ulema bey'atın sahih olması için bütün insanların bir araya gele­rek hepsinin «Bey'at ettik» demelerinin şart olmadığını, bu iş için ileri gelenlerden bazı zevatla ulemâ ve ruesâdan bir cemaatm kâfi geldiğini söylemişlerdir. Hz. Alî bu müddet zarfında Ebû Bekir (RadiyaİUthÜanh) e karşı bir harekette de bulunmamış; bilâkis tam bir inkıyad hali göstermiştir. Binâenaleyh onun gecikmesi Hz. Ebû B e k r 'in hilâfetine zarar getirmez.

Hz. Ebû Bekr'in istişare için gelmemesi hilâfet işi ile meşgul olduğundandır. Bu işle bütün sahabe meşgul olmuş; alelacele halîfe seçil-mezse araya hilaf ve niza' gireceğinden ve umulmadık büyük fesadlar çıkabileceğinden endîşe etmişlerdir. Bey'at işi tamam olmadıkça Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in cenazesini  defnetmemeleri  bundandır.

Hz. Alî, Ebû Bekir (Radiyallahu arüı) 'i evine da'vet ederken yalnız gelmesini tenbîh etmiş; bundan Hz. Ömer'in gelmemesini kas-detmiştir. Maksadı, işi tatlıya bağlamaktır. Ömer (Radiyallahu anh) 'in şiddetli bir zât olduğunu bildiği için bir kırgınlığa sebebiyet verir diye düşünmüştür.

Ömer (Radiyallahu anh)1'in Hz. Ebû Bekr'e yalnız gitmeme­sini tavsiyede bulunması ise ona ağır sözler söylerler de gücendirirler; bundan da umûmî veya hususî bir mefsedet doğabilir ihtimaline mebnî-dir. Bittabi kendisi de beraber olsa bunu yapamazlar diye düşünmüştür.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Geceleyin cenaze defni caizdir. Fakat bir özür bulunmadığı za­man gündüz defnetmek daha faziletlidir. Hz. Fâtıme validemizin gece defnedilmesi vasıyyetine binâendir.

2- Hadîs-i şerif Hz. Ebû Bekr'in hilâfetinin sahih olduğuna delildir. Bu hususa icmâ' vâki' olmuştur.

 

55- (1760) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Ebû'z-Zinâd'dan dinlediğim, onun da A'rac'dan, onun da Ebû Hüreyre'-den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum : Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Benim mirasçılarım bir dînar bile ülesemezler. Kadınlarımın nafaka­sından ve mütevellimin masrafından sonra ne bırakırsam sadakadır» buyurmuşlar.

 

(...) Bize Muhammed b. Yahya b. Ebî Ömer El-Mekkî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân, Ebû'z-Zinâd'dan bu isnadla bu hadisin mislini rivayet etti.

 

56- (1761) Bana tbni Ebî Halef dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zekeriyyâ b. Adiy rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni'l-Mubarek, Yûnus'-dan, o da Zührî'den, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Pey-gmmher (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen haber verdi.

«Bize mirasçı olunmaz; bıraktığımız sadakadır.» buyurmuşlar.

Yukarıki iki rivayetin birincisini Buhâri «Kitâbü'l-Vâsâya» ile «Kitâbü'l-Ferâiz»da; Ebû Dâvûd «Harâc» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Ulemâ bu hadîsteki dînâr kaydının başka mallara tenbîh için geti­rildiğini söylemişlerdir. Bundan murâd miras istemeyi yasaklamak de­ğildir. Zîra yasak, vukuu mümkün olan şeylere mahsûstur. Peygamber (Sfiliailahü Aleyhi ve Sellemfe mirasçı olmak ise mümkün değildir. Şu hal­de hadîsten murâd : İhbardır; yâni hiç bir şeyi taksim edemezler; çünkü bana mirasçı olunmaz demektir. Cumhûr-u ulemânın kavli budur. Bazı Basra ulemâsının : «Peygamber (SallaUahU Aleyhi ve Sellem)'e kimsenin mirasçı olamaması Allah Teâlâ onun bütün malını sadaka yaptığı için­dir» dedikleri rivayet olunursa da doğrusu cumhurun kavlidir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kadınlarının nafakaları mi­ras değildir. Onlar ıddet bekleyen kadınlar hükmündedirler. Nafakaları bundan dolayı verilmiştir. Ha11âbî diyor ki: «îbni Uyeyne'den kulağıma geldiğine göre şöyle dermiş : Resûlüllah {Salialkhü Aleyhi ve Sellemy'm zevceleri iddet bekleyen kadınlar hükmündedir. Çün­kü onlara evlenmek ebediyyen caiz değildir. Bu sebeple onlara nafaka verilmiş; oturdukları evleri kendilerine terk edilmiştir.»

Hadîsteki «âmil»'den murâd bâzılarına göre mütevellidir. Bir takım­lar/ı : «Halife olsun, onun me'murları olsun, müslümanlar namına çalışan her vazifeli bunda dahildir.» demişlerdir.

Peygamber (Sallallahü A leyin ve Seltetv) 'in burada görülen hadîslerde zikri geçen sadakalarını Kaadî Iyâz üç kısma ayırıyor. Bunların bir kısmı kendisine hibe edilmiştir. Uhud harbinde müslüman olan yahudi Muhayrik'in vasıyyeti bu kabildendir ki, yedi bahçeden müteşekkildi, Ensarın verdikleri sulanmayan arazî de böyledir. Bunlar Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem )y\n milki  idi.

İkinci kısım: Benî Nâdir kabilesini sürgün ettiği vakit on­lardan harpsiz darpsiz fey' olarak aldığı arazîdir. Bu da onun husûsî mükidir. Benî Nâdîr'in menkul mallarına gelince : Anlaşma mu­cibince bunların silâhlardan mâadasını yahudiler develerine yükleyip gö­türmüş; kalanı da gâzîler arasında taksim edilmişti. Fedek arazîsinin yarısı ile Vâdilkur â'nın üçte biri de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj'in. hususî rnilki idi. Çünkü bu yerleri bu şartlarla sulhan ele geçirmişti. Bu yerlerin gelirini başı sıkılan müslümanlara sarfederdi. Bun­lardan başka Hayber'den sulh yolu ile alınmış Vatîh ve Se1âlim  nâmında iki de kalası vardı.

Üçüncü kısım : Hayber'in ve diğer harble alınan yerlerin beşte birinden eline geçen mallardır. Bu üç kısım malların hepsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) m halis milki idi. Lâkin o bunları benimsemez; ailesine, müslümanlara ve ümmetin umumî ihtiyaçlarına sarfederdi. Ve­fatından sonra bu sadakaların temellükü haram kılınmıştır.

 

17- Harbe İştirak Edenler Arasında Ganimetin Nasıl Taksim Edildiği Babı

 

57- (1762) Bize Yahya b. Yahya ile E>û Kâmil FudayI b. Hüseyn ikisi birden Süleym'den rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki) : Bize Süleym b. Ahdar, Ubeydullah b. Ömer'den, naklen haber verdi. (Dedi ki) : Bize Nâfi', Abdullah b. Ömer'den rivayet etti ki, Resulü ilah (SaliaHahi) Aleyhi ve Sellem) nefeli ata iki, adama bir sehim olarak taksim yapmış.

 

(...) Bize bu hadîsi İt&nü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize ba­bam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah bu isnâdla bu hadîsin mis­lini rivayet etti. «Ama «nefeli» tâbirini zikretmedi.

Bu hadîs ekseri rivayetlerde burada olduğu gibi «ata iki, adama bir» şeklinde nakledilmiştir. Bâzı rivayetlerde : «ata iki, piyadeye bir», diğer bazı rivayetlerde ise «süvariye iki...» denilmiştir.

Burada nefelden murâd ganimettir. Zîra ganimete lügatte nefel de­nilir.

Nefel: Ziyade ve bahşiş mânâlarına gelir. Ganîmet de Allah tarafın­dan bir bahşiştir; ve yalnız bu ümmete helâl kılınmıştır.

Ulemâ ganimetten piyade ile süvariye verilecek hissenin miktarın­da ihtilâf etmişlerdir. Cumhura göre piyadeye bir, süvariye üç hisse ve­rilir. Bunun ikisi atın, biri de sahibinindir. îbni Abbâs (RadiyaVohu . atıhüma)\\e Mucâhi d,Hasan-ı Basrî.îbni Şîrîn, Ömer b. Abdilâzîz, tmam Mâlik, Evz Sevrî, Leys,   İmam   Şafiî,   Ha-neftler 'den   imam Ebû Yûsuf Ha   îmam   Muhammed,   îmamA'hmed   b. Hanbel,   îshâk,   Ebû   Ubeyd,   İbni   Cerîr   ve baş­kaları buna kaildirler.

İmam Âzam'a göre süvariye iki hisse verilir. Bu kavil Hz. Ali   ile   Ebû Mûsâ  (Radiyallahu anh)'dan rivayet olunmuştur.

Cumhurun delîli bu hadîstir. İmam Âzam süvariye iki hisse verileceğini bildiren rivayetle istidlal etmiştir.

Bir kimse birkaç atı ile harbe iştirak etse cumhura göre bu atlardan yalnız birine hisse verilir. îmam Âzam Ta, tmam Mâlik, îmam Şafiî ve îmam Muhammed'in mezhepleri de bu­dur. Evzâî ile Sevrî, Leys ve Ebû Yûsuf'a g5re ise iki at hissesi verilir. Bu kavil Hasan, Mekhûl, Yahya El-Ensârî, tbni Vehb gibi mâlikiyye ulemâsından da ri­vayet olunmuştur, iki attan fazlası için hisse verileceğine Süleyman b.    Mûsâ 'dan başka kimse kail olmamıştır.

 

18- Bedir Gazasında Meleklerle Îmdat Buyurulması ve Ganimetlerin Mubah Kılınması Babı

 

58- (1763) Bize Hennâd b. Seriy rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îbntil-Mübârek, İkrime b. Ammâr'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Simâk EI-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : İbni Abbâs'ı şöyle derken işittim: Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti. (Dedi ki) : Bedir harbi olduğu gün... H.

Bize Züheyr b. Harb da rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Ömer b. Yûnus El-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrime b. Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ebû Zümeyl (bu zât Simâk El-Hanefî'dir) rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdullah b. Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ömer b. Hattâb rivayet etti. (Dedi ki) :

Bedir harbi olduğu gün Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellenı) müşrik­lere baktı. Onlar bin nefer, ashabı ise üç yüz ondokuz kişi idiler. Bunun üzerine Nebiyyullah (Sallalîahil Aleyhi ve Seilem^kıbleye döndü. Sonra elle­rini uzatarak Rabbine:

«Allahım! Bana va'dettiğini yerine getir! Allah im, bana va'dettiğini ver! Allahım, eğer ehl-i Islâmdan olan şu cemaati helak edersen (bundan sonra) yeryuünde sana ibâdet olunmaz!» diye niyaz etmeye başladı. El­lerini uzatarak kıbleye karşı Rabbine o derece niyazda bulundu ki, ni­hayet omuzlarından cübbesi düştü. Müteakiben Ebû Bekir, yanına gele­rek cübbesini aldı ve omuzlarına koydu. Sonra arkasından ona sarılarak:

  Yâ Nebiyyallah! Rabbine yaptığın dilek yeter! Şüphesiz o sana va'dettiğmî yerine getirecektir! dedi. Az sonra Allah (Azze ve Cette) :

(Hani Rabbİnizden imdat istiyordunuz! O da : Ben size birbiri ardın­ca gelecek bin melekle imdat göndereceğim! diye cevap vermişti!) [18] âyetini İndirdi ve Allah ona meleklerle imdat gönderdi.

Ebû Zümeyl (Demiş ki) : Sonra bana îbni Abbâs rivayet etti. (Dedi ki) : O gün müslümanlardan bîr zât, önünde müşriklerden bir adamın peşinden koşarken ansızın üzerinde bir kırbaç darbesi işitti. Ye süvari­nin : Dur yâ Hayzûm! diyen sesini duydu. Bir de Önündeki müşrike bak­tı M, boylu boyunca yere serilmiş! Burnu berelenmiş; yüzü de kırbşcın vurduğu şekilde yarılmış olduğunu gördü. Bütün bunlar yemyeşil ol­muştu. Az sonra Ensârî gelerek bu hâdiseyi Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ycSettem)'e anlattı da:

«Doğru söyledin; bu semâdan gelen üçüncü imdattandır!»buyurdular. Artık o gün (müslümanlar) yetmiş kişi Öldürdüler; yetmiş de esîr aldılar.

Ebû Zümeyl (Demiş ki) : İbni Abbâs şunu söyledi: Müslümanlar esîrleri aldıktan sonra Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Seilem) Ebû Bekirle Ömer'e:

«Bu esirler hakkında re'yiniz nedir?»  diye sordu. Ebû Bekir:

  Yâ ^lebiyyallah! Bunlar amca oğulları ve akrabadırlar; ben onlar­dan fidyejftlmjın fikrindeyim! Bu suretle küffar üzerine kuvvetimiz olur. Umulur ki AllafT onları İslâm'a hidayet buyurur! dedi. Müteakiben Re­sûlüllah  (Salîallahü A leyhi ve Selime):

«Sen ne fikirdesin ey Hattâb oğlu?»   diye sordu. (Ömer diyor ki);

  Ben: Hayır, vallahi yâ Resûlâllah! Ben Ebû Bekr'in fikrinde değilim! Lâkin ben, bize müsaade buyursan da şunlann boyunlarını vuru-versek! fikrindeyim. Ukayl'e karşı Alî'ye müsaade buyurmaksın ki onun boynunu vursun! Bana da filâna (bir yakını) karşı müsaade buyurmak­sın, ben de onun boynunu vurmalıyım! Zîra bunlar küfrün imamları ve eşrafıdırlar! dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Saİîaiîahü Aleyhi ve Setlem) Ebü Bekr'in söylediğine meyletti. Benim söylediğimi beğenmedi. Ertesi gün olunca ben geldim. Bîr de ne göreyim! Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)1e Ebû Bekir oturmuş ağlıyorlar!..

— Yâ Resûlâllah! Bana haber ver; sen ve arkadaşın neden ağlıyor­sunuz? Ağlayacak bir şey bulursam ben de ağlarım; ağlayacak bir şey bulmazsam siz ağladığınız için ben de ağlar görünürüm! dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setime):

«Bana senin arkadaşlarının teklif ettiği fidye alma meselesine ağlıyo­rum. Gerçekten onların azapları bana şu ağaçtan daha yakın arzolundu.» buyurdu.   (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem)     yakın bir ağaca işaret etmiş.)

Ve Allah (Azze ve Celîe) :

(Yeryüzünde üstünlüğü sağlamadıkça hiç bir Peygambere esir almak yaraşmaz.) [19] âyet-i kerîmesini (Artık aldığınız ganimetten helâl hoş ola­rak yeyînl) âyetine kadar indirdi. Ve Allah müslümanlara ganimeti helâl kıldı.

Bedir: Medîne 'den seksen mil yâni dört konak mesafede Mek­ke ile Medîne arasında ma'ruf bir beldedir. Meşhur Bedir sa­vaşı burada olmuştur. İbni Kuteybe'ye göre Bedir, aynı ismi taşıyan bir adama ait bir kuyudur. Sonradan sahibinin ismi kuyu­ya verilmiştir. Bedir gazası hicretin ikinci yılı ramazanının on ye­dinci cuma günü olmuştur. Buhâri 'nin Hz. Abdullah b. M es'ud 'dan rivayetinde o gün havanın çok sıcak olduğu bildirilmek­tedir.

Cenâb-ı Hak, Resulü Ekrem'ine iki taifeden birini va'detmişti. Ona ya müşriklerin kervanını nasîb edecek yahut ordularına karşı muzaffer kılacaktı.-Kervanları Suriye'ye ticaret için gitmiş ve dönmüştü. Bi­nâenaleyh muhakkak harbte muzaffer olacaktı. Bundan emîn olmakla beraber Peygamber fSaUaUahü Aleyhi veScilendin Cenab-ı Hakka bu de­rece niyazda bulunmasını ulemâ şöyle îzâh etmişlerdir:

Resulü JSkrem (SalhUahü Aleyhi ve Sellent) bu niyazını ashabına göste­rip o dehşetli anda onun dua ve niyazı sayesinde kalpleri kuvvet bulsun diye yapmıştır. Aynı zamanda duâ bir ibâdettir.

Filhakika Cenâb-ı Hak Resulüne vâMettiğini o gün yerine getirmiş; küffan târu mâr etmek için gökten 1000 melek indirmiştir. îşte Hay-zûm bu meleklerden birinin atıdır.

«Akdim!» dur demektir. Ancak bu kelime «Ukdum!» şeklinde de ri­vayet olunmuştur. Bu takdirde mânâ: «İlerle!» demek olur.

Müslümanlara imdat olarak gökten melek inmesi Uhud ve Hendek gibi gazalarda da vâki' olmuş; ancak bu gazalarda melekler fi'len harb etmemişlerdir. Meleklerin inmesi zaferin esbabındandır. Yok­sa Teâlâ Hazretleri —hâşâ— bö'yle bir şeye muhtaç değildir. Meleklerin iştirak ettiği gazada dahî zaferi Allah ihsan etmiştir.

Hadts-i şerîf duâ ederken kıbleye dönmenin ve el kaldırmanın müs-tehab olduğuna, duayı sesle okumanın cevazına delâlet etmektedir.

 

19- Esiri Bağlayıp Hapsetmenin ve Ona Îyilikte Bulunmanın Cevazı Babı

 

59- (1764) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd'den naklen rivayet etti ki, Ebû Hüreyre'yi şunu söyler­ken işitmiş:

ResûlÜllah (SallaUahü A !eyhi ve Sellcm^ Necd tarafına suvâri gönderdi. Bunlar Benî Hanîfe (kabilesin) den Sümâme b. Üsâl denilen bir adam getirdiler. Bu zât Yemânıeliler'in reîsi idi. Onu mescidin direklerinden bir direğe bağladılar. Derken ResûlÜllah tSallaUahü Aleyhi ve Sellem) onun yanma çıkarak:

«Ne haber yâ Sümâme?» dedi. Sümâme şunları söyledi:

  Bendeki yâ Muhammed, hayırdır. Şayet öldürürsen kan .sahibi bi­rini öldürmüş olursun. İhsan edersen şükreden birine ihsan etmiş olur­sun! Eğer mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilir! Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu terk etti. Ertesi günden sonraki gün gelince yine:

«Ne haber yâ Sümâme?»  diye sordu. O da:

  Sana soylediğhndir! Eğer ihsan edersen şükreden birine ihsan et-mİş olursun! öldürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun! Mal isti­yorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilir! dedi.    ResûlÜllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) onu yine terketti. Ertesi gün gelince (tekrar) :

«Ne haber yâ Sümâme?» diye sordu. Sümâme:

  Bende sana söylediklerim var! Eğer ihsan edersen, şükreden bi­rine ihsan etmiş olursun! öldürürsen kan sahibi birini Öldürmüş olursun! Mal istiyorsan hemen dile! Sana dilediğin kadar mal verilecektir! dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (SallaUahü Aleyhi ve Selime):

«Sumâme'yı serbest bırakın!» buyurdu. O da mescide yakın bir hur­malığa giderek yıkandı. Sonra mescide girdi. Ve:

  Allah'tan başka ilâh olmadığına   şehâdet ederim!   Muhammed'in onun kulu ve resulü olduğuna da şehâdet ederim! Yâ Muhammed, val­lahi yeryüzünde (şimdiye kadar) bana senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu! Şimdi senin yüzün bana bütün yüzlerden daha sevimli oldu. Vallahi benim için senin dîninden daha sevimsiz bir dîn yoktu! Dînin de benim için bütün dînlerden daha sevimli oldu! Vallahi, benim için senin beldenden daha sevimsiz bir belde yoktu. Şimdi belden de benim için bütün beldelerden sevimli oldu! Süvarilerin beni yakaladığında ben öm­re yapmak istiyordum. Ne buyurursun? dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisini müjdeledi. Ve ömre yapmasını emret' ti. Mekke'ye vardığında ona birisi:

  Sen dininden mi döndün? diye sormuş. O da:

  Hayır! Lâkin ben ResüHillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, 1e birlikte mfislüman   oldum!   Hayır,   vallahi!   Size   ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) izin vermedikçe Yemâme'den bir buğday tanesi bile gelemez! de­miş.

 

60- (...) Bize Muhammed b. EI-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Bekir El-Hanefî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdülhamîd b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Saîd b. Ebî Saîd El-Makbûrî rivayet etti ki, Ebü Hüreyre'yi şunu söylerken işitmiş:

ResûlIalah (Satlatiahü Aleyhi ve Sellem)Secd arazîsi taraflarına bir (bÖ-Iük) süvarisini göndermiş. Bunlar Sümâme b. Üsâl El-Hanefî denilen —Yemâme halkının reisi— bir adamı getirmişler...

Ve râvi hadîsi, Leys'in hadîsi gibi nakletmiş; yalnız o -öldürür sen-yerine «beni öldürürsen, kan sahibi birini öldürmüş olursun!» demiştir.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü1-lVfegâzî»de ve muhtasaran namaz bahsinin «iğtisâl» babında; Ebû Dâvûd «Cihâd»da; Nesâî «Taharet» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Benî Hanife: Yemâme'de yaşayan meşhur bir kabiledir. Hz. Sümâme bu kabilenin reisi îdi. Islâmiyeti kabulünden sonra da as-hâb-ı kiramın büyüklerinden olmuştur. Kıssa Mekke 'nin fethinden evvel geçmiştir. Onun için de «Sümâme'yi esîr edip getiren Abbâs b. Ab-dilmuttalib'dir.» diyenlerin sözüne i'tibâr edilmemiştir. Çünkü Hz. Ab­bâs o zaman henüz müslüman olmamıştı. O müslümanhği Mekke'-nin fethinde kabul etmiştir.

ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sümâme'yi görünce: «Ne haber?» diye sormuştur. Bâzılarına göre bu suâlden maksat: Senin kanaatine göre ben sana ne yaparım? demektir. Bu takdirde ne haber di­ye tercüme ettiğimiz «mâ zâ» ifadesindeki «mâ» istifhamiyye, «zâ» ismi mevsûl «in d eke »de sile olur. Ve cümle: «Senin zannında benim sana ne yapacağım karar kıldı?» mânâsını ifade eder. Mamafih bu terkîb birkaç vecihle daha îzah edilebilir. Şöyle ki:

1- «Mâ» ismi istifham, «zâ» ismi işaret olur.

2- «Mâ zâ» terkîb halinde ismi istifham olur. Bizim verdiğimiz mâ­nâ buna göredir.

3- «Mâzâ» terkibi «şey» mânâsına gelen bir ismi cins yahut «o şey ki» mânâsına bir ismi mevsul olur.

4- Mâ» zaide, «zâ» ismi işarettir.

5- «Mâ» ismi istifham, «zâ» zaide olabilir.

Hz. Sümâme'nin bu suâle : «Bendeki hayırdır.» diye cevap vermesi: Sen zâlimlerden değilsin; afvini ve*ihsanını umarım! manası­nadır. Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellettt) bu suâli üç gün tekrarlamış; Sümâme (Radîyailahü anh)' da üç gün aynı cevâbı vermiş: «Şayet öl-dürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun...» demiştir. Kaadı Iyâz'in beyânına göre bundan murâd: Öldüreceğin adam şerefli bir reîs olduğu için kanı dâva edilecek ve kaatilinden öc alınacak bir adam­dır, demektir. Diğer ulemâ : «Sümâme'nin bu sözü: Kam heder olmağa lâyık, ölümü hak etmiş birini Öldürmüş olursun; binâenaleyh onu öldür­mekle mes'ul olmazsın! mânâsına gelir.» demişlerdir.

Resûlüllah (Sallallahii A ieyhi ve Seltem) 'in aynı suâli üç gün tekrar et­mesi, kalpleri îslâmiyete yatıştırmak ve müslüman olması ümit edilen eşrafa bir lütufkârlık göstermek içindir. Zîrâ bu gibi zevatın ardından, onlara tâbi' birçok kimselerin müslüman olması me'muldür. Üçüncü gün Sümâme fRadiyatiahü anh) Peygamfcer (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) tara­fından afvedilerek serbest bırakılmış; o da hemen müslüman olmuştur. Resûlüllah (SallalUthu Aleyhi ve SelLem) kendisim tebşir buyurmuşlardır. Bu­nun mânâsı: Hak dîni kabul etmekle kazandığı büyük hayrı ve müslü-manlığın küfür halinde iken işlenen suçları yıkıp yok ettiğini müjdele­mektir. Kendisine ömre hususunda verdiği emir müstehab mânâsına ge­lir. Çünkü ömre her mevsimde yapılması müstehab bir ibâdettir. Bahu­sus böyle kavminin reîsi mevkiinde olan bir zâtın kâfir gidip müslüman olarak dönmesi Mekke1i1er'in pek fenasına gitmiş; aralarında tavaf ve sa'y yapması onları kin ve gayzlarmdan çatlayacak hale getir­miştir. Hattâ birisi dayanamayarak:

  Sen dinden mi döndün? diye sormuştur. Sümâme (RadiyaUahü anh)   buna :

  Hayır! Lâkin ben müslüman oldum!..» şeklinde cevap vermiştir ki, edebiyyat dilinde buna «üslûbu hakim» derler. Sanki: «Ben dînden çıkmadım; zira siz bir dîne bağlı değilsiniz ki, ben ondan çıkmış olayım! Ben yeni olarak Allah'ın dînine girdim!» demiş gibidir.

İbni Hisâm diyor ki: «Bundan sonra Sümâme Yemâme'ye gitti. Ve ora halkının Mekke'ye bir şey götürmelerini men'etti. Mekkeii-ler. Peygamber(Saliailahü Aleyhi veSellem)'e mektup yazarak: «Sen akra­baya yardımı emredersin!..» dediler. Bunun üzerine oda Sümâme'-ye bunlara bir şeyler götürülmesine müsaade etmesini yazdı.»

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Esîri bağlayıp hapsetmek ve kâfiri mescide sokmak caizdir. Ma­mafih bu hususta ihtilâf edilmiştir. Halîfe    Ömer    b.   Abdilâ'le, Katâde ve   İmam Mâlik'e göre kâfirin mescide girmesi caiz değildir.   İmam   Âzam   kitab ehli olanların girmesine cevaz vermiş. imam   Şafiî   ise müslümanm izin vermesi şartı ile —ehl-i kitap olsun, olmasın— bütün kâfirlerin mescide girebileceğini söylemiş­tir. Müşriklerin   Mescid-i Haram'a girmelerini yasak eden âye­te gelince: Şâfiîler bunu   Mescid-i   Haram'a mahsus kabul etmiş ve oraya girmeleri caiz olmadığını söylemişlerdir. Hanefi1er'e göre bu âyetten murâd müşriklerin istilâ için yahut kendi âyet­leri iktizası çini çıplak tavaf etmek maksadı ile girmeleridir. Ehl-i kita­bın ziyaret için girmelerinde beis yoktur.

2- Esîri meccânen serbest bırakmak caizdir.

3- Kâfir müslüman olunca yıkanması gerekir. Bu husus ihtilaflıdır. Hanefîler 'den rivayet edilen bir kavle göre cünüp iken müslü­man olan kâfirin yıkanması farz; diğer kavle göre müstehaptır. Şâfiî1er'e göre müslüman olmak isteyen bir kâfirin hemen İslâm'ı ka­bul etmesi, şayet küfür halinde cünüb oldu ise ondan sonra yıkanması îcâb eder. Küfür halinde iken yıkanması kâfi değildir. Bâzıları kâfi ge­leceğini söylemişlerdir. Yine    Şâfiîler 'den bazıları ile bazı Mâ1ikî1er hiç gusul îcabetmiyeceğine kail olmuşlardır; onlara göre cü-nüblük hükmü, müslüman olunca sukut etmiştir. Fakat bu kavil zaif gö­rülmüştür.   Cünüblük   başından   geçmeyen   bir   kâfir   müslüman   olursa İmam   Mâlik'le   Şâfiîler'e ve diğer ulemâya göre yıkanması müstehab olur.

İmam   Ahmed'le bâzı ulemâ: «Müslüman olan kâfirin mutlak surette yıkanması vâcibtir.» demişlerdir.

 

20-  Yahudilerin Hicaz'dan Sürgün Edilmesi Babı

 

61- (1765) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen ri­vayet etti, ki şöyle demiş;

Bir defa biz mescidde iken anîden Resûlüllah (Saibaliahü Aleyhi ve Seilem) yanımıza cıkageldi. Ve:

«Haydi yahudîlere gidelim!» dedi. Onunla birlikte biz de sıktık veya. hudilere vardık. Derken Resüİüllah (Sallailahü Aleyhı ve Seilem) ayağa kal­karak onlara seslendi; ve:

«Ey yahudiler cemaati, müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar!

— Tebliğ ettin yâ Eba'l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi veSetlem) onlara:

«Bunu m ura d ediyorum! Müslüman olun, kurtulun!» buyurdu. Onlar (yine) : Teblîg ettin yâ Eba'l-Kaasim! dediler. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seilem)  (tekrar) :

«Bunu murâd ediyorum!»dedi; ve üçüncü defasında onlara şunu söy­ledi:

«Bilmiş olun ki, bu yer Allah'ın ve Resûlünündür. Ben de sizi bu yer­den sürgün etmek istiyorum. Sizden kim malına karşılık bir şey bulursa onu hemen satsın! Yoksa bilin ki, bu yer Allah'ın ve Resûlünündür!»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü'I-İkrâh», «Kitâbü'l-Cizye» ve «Kİ-tâbü'I-İ'tisâm»da; Ebû Dâvûd «Harâoda; Nesâî «Siyer» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Resûlüllah   (Sallattahü Aleyhi ve Selime): «Bunu murâd ediyorum!» sözü ile «Benim tebliğimi itraf etmenizi is­tiyorum!» demek istemiştir. «Esümû» cümlesiyle başlayarak güzel ve külfetsiz bir cinas yapmış; sonra : «Bilmiş olun!» diye başlayan yeni bir cümle ile asıl maksadını bildirmiştir. Burada sanki yahudiler tarafından: «Bu müslüman olun sözünü neden üç defa tekrarladın? diye sorulmuş da, «Bilmiş olun!»   cümlesi ile onlara cevap verilmiş gibidir.

«Bu yer Allah'ın ve Resûlünündüri» cümlesinin mânâsı: Onun milkiyeti de hükmü de Allah'ındır; sizin bu yerinize müslümanlan mirasçı yapmayı irade buyurmuştur; binâenaleyh hemen burasını terk edin! de­nmektir. Çünkü yahudiler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile muha­rebe etmişlerdi. Nitekim bundan sonraki rivayette görülecektir.

 

62- (1766) Bana Muhammed b. Râfi' ile İshâk b. Mansûr rivayet ettiler, tbni Râfi' (haddesenâ) ta'bîrini kullandı. îshâk: Bize Abdürraz-zâk haber verdi, dedi. (Demiş ki) : Bize İbnü Cüreyc, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da tbni Ömer'den naklen haber verdi ki, Benî Nadîr ile Kureyza yahudileri Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'\e harb etmiş­ler de Resûlüllah Benî Nadîr'i sürgün etmiş; Kureyza'yı ise yerinde bı­rakmış ve kendilerine serbesti vermiş. Nihayet bundan sonra Kureyza'da harb edince artık onların erkeklerini öldürmüş; kadınları ile çocuklarını ve mallarını müslümanlar arasında taksim etmiş. Yalnız bazıları Resûlül­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e iltihak etmişler. O da kendilerine emân vermiş; ve müslüman olmuşlar.

Kesûlü\\ah(Sallallahü Aleyhi ve Seilem) bütün Medine yahudîlerini, Benî Kaynüka'ı (ki bunlar Abdullah b. Selâm'ın kavmidirler) ve Benî Harise yahudilerini, Medine'de bulunan her yahudiyi sürmüştür.

 

(...) Bana Ebû't-Tahir de rivayet etti. (Dedi ki) i'Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Hafs b. Meysere, Musa'dan bu isnfid-la bu hadisi haber verdi. Ama İbnü Cüreyc'in hadîsi daha uzun ve daha tamdır.

Bu hadîsi   Buhâri    «Kitabü'l-Megâzî»'de tahrîc etmiştir.

Hadîs-i şerifte zikri geçen yahudi kabilelerinin hepsi Medine1i'dir. Resvlvdlab (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Kureyza'yi yerin­de bırakıp ona emân vermesi, Benî Nadîr'le birlikte müslüman-larla harb etmeyip bitaraf kaldıkları içindir. Sonra müslümanlarla onlar da harb edince onları da Medine 'den sürmüştür. Kureyza bu harbte muhasara edilmiş ve yirmi beş gün sonra dayanamayarak Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hükmüne râm olmuşlardı. Yahudilerin bıraktığı malların beşte biri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e ayrıl­dıktan sonra kalanı gâzîler arasında süvariye üç, piyadeye bir hisse ve­rilmek sureti ile taksim olunmuştur. Bu muhasaraya otuz altı suvâri iş­tirak etmiştir.

 

Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:

 

1- Müslümanlarla muâhade halinde bulunan küffar ve zimmîler ahid-lerini bozarlarsa kendilerine harbî muamelesi yapılır ve harbedilir. Ordu kumandanı bunlardan dilediğini esîr alır; dilediğini serbest bırakabilir.

2- Kendisine emniyet bahşedilen kâfir, müslümanlarla harbe kalkı­şırsa, kendisine verilen ahid bozulur. Emniyet ahdi geçmişe aittir, geleceğe şumûlü yoktur.

 

21- Yahudilerle Hıristiyanların Arap Yarımadasından Çıkarılması Babı

 

63- (1767) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Deh-hâk b. Mahled, tbnü Cüreyc'den rivayet etti. H.

Bana Muhammedi b. Râfi' de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzak rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Cüreyc haber ver­di. (Dedi ki) : Bana Ebû'z-Zübeyr haber verdi, ki Câbir b. Abdillâh'ı şöyle derken işitmiş : Bana Ömer b. Hattâb haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)l:

«Yahudilerle hıristiyonları Arap yarımadasından mutlaka çıkaracağım! Tâ ki müslümandan başka kimseyi bırakmayacağım U buyururken işitmiş.

 

(...) Bana yine Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân-ı Sevrî haber verdi. H.

Bana Seleme b. Şebîb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ha sen b. A'yen rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'kıl —ki İbni Ubeydillâh'dır— rivayet etti.

Her İki râvi Ebû'z-Zübeyr'den bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.

Bu rivayet de hüküm ve mânâ itibarı ile bundan evvelkiler gibidir. Yalnız bunda erâzî-i mukaddesenin sadece yahudîlerden değil, hıristiyan ve diğer gayri müslimlerden de behemehal temizleneceği bildirilmekte­dir. Fahrî Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve SeUenı) Efendimiz yahudileri birçok defalar denemiş ve hıyanetlerini tesbît etmişti. Nihayet Benî Nadîr  yahudileri kendisini gafil avladık zannederek üzerine yüksek yerden taş yuvarlamak teşebbüsünde bulununca Cenâb-ı Hak onların Me­dine 'den sürülmesini emir buyurdu. Bu emri İlâhî derhal tenfîz edil­di. Fakat Resûlüllah (Satlaltahü Aleyhi ve Sellem) bütün yahudilerin ve di­ğer gayrimüslimlerin kendi civarından uzaklaştırılmasını istiyordu. An­cak vefatına kadar bu hususta kendisine vahî gelmedi. Vefatına yakın bu husustaki vahî de gelince artık bu işi vasıyyet etti. Nihayet Hz. Ömer (Radiyallahü anh) 'in hilâfeti zamanında Arap yarımadası tama-miyle gayri müslimlerden temizlendi.

 

22- Ahdini Bozanlarla Harb Etmenin ve Kal'a Sahiblerini Âdil, Hükme Ehil Bir Hakimin Hükmüne Havale Eylemenin Cevazı Babı

 

64- (1768) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. El-Mü-sennâ ve İbni Beşşâr rivayet ettiler. Lâfızları birbirine yakındır. Ebû Be­kir : Bize Gunder, Şu'be'den rivayet etti, dedi. Ötekilerse: Bize Muham­med b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Sa'd b. İbrahim'den naklen rivayet etti, dediler. Sa'd şöyle demiş: Ben Ebû Ünıâme b. Sehl b. Huneyf i şöyle derken işittim: Ben Ebû Saîd-i Hudrî'yi şunu söyler» keo işittim:

Kureyzalılar (kalalarından) Sa'd b. Muâz'ın hakemliğine indiler. Bu­nun üzerine Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) Sa'd'a haber gönderdi. O da bir nıerkeb üzerinde yanlarına geldi. Mescide yaklaşınca Resûlüllah

iSallallahit A leyhi ve Sellem) Ensâr'a :

«Ulunuza (yahut en hayırlınıza} ayağa kalkın!» buyurdu. Sonra: «Gerçekten bunlar senin hükmüne razı oldular!» dedi. Sa'd: — Harbe yarayanlarını öldürür; karı kızanlarını da esir edersin! de­di. Bunun üzerine Peygamber   (SaUaUâhü Aleyhi ve Sellerni:

«Allah'ın hükmü ile hükmettin!» ve galiba  «Melik'in hükmü île hük­mettin I» buyurdular, İbnü'l-Müsennâ:

«Ve galiba Melik'in hükmü iie hükmettin buyurdu.»  cümlesini zikret­medi.

 

(...) Bize Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrah-man b. Mehdi, Şu'be'den bu isnâdla rivayet etti. Ve hadîsinde şöyle de­di: «Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) :

«Gerçekten onlar hakkında Allah'ın hükmü ile hüküm verdin!» Bu­yurdu. Bir defa da:

«Gerçekten Melik'in hükmü ile hükmettin!» buyurdular.

Bu hadisi Buhâri «Kitâbü'l-Cihâd», «Kitâbü'l-İsti'zân» ve «Ki-tâbü'I-Megâzî.'de; Ebû Dâvûd «Kitabü'l-Edeb»'de; Nesâî «Menâkıb», «Siyer» ve «Fedâil» bahislerinde muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Sa'd b. Muâz (Radiyallahü anh) Evs kabîlesindendir. Evs kabilesi Benî Kureyza 'tun müttefiki idi. Meşhur rivayete göre Evs1i1er Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem)'den Benî Ku­reyza 'nm affını istemişler; o da: «Benî Kureyza hakkında sizden bir adamın hakemliğine razı olmaz mısınız?» diye sormuştu. Ya­hudiler Sa'd b. Muâz'in hakemliğini kabul ettiklerini söylemiş­ler; bunun üzerine Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sefam) Hz. Sa'd'a haber gönderdi.

Hz. Sa'd Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına Ensâr'dan bazı akrabası ile birlikte gelmiş; ve yahudiler tarafmdan karşı­lanarak kendisine : «Yakınlarına iyilik et!» denilmişti. O da kendilerine şu cevabı verdi:

«Gerçekten Sa'd için Allah uğrunda hiç bir kimsenin levmine aldırış etmeyeceği zaman gelmiştir!» Bundan sonra da hükmünü verdi.

Kaadî Iyâz bu hadîsteki mescid kelimesinin râvi tarafından yapılmış bir tashif olmasını muhtemel görmektedir. Bu rivayet Buhâri’de de «mescide yaklaşınca» şeklindedir. Kaadî şöyle diyor: «Eğer bundan Mescid-i Nebevi'yi kasdetti ise ben bunu vehim sayarım. Çünkü Sa'd Mescid-i Nebev! 'den gelmişti. Nite­kim ikinci rivayette tasrîh edildiği vecihle Hz. Sa'd orada bulunu­yordu. Peygamber (SaUoîlahü Aleyhi ve Sellem) Sa'd'a haber gönderdiği zaman Benî Kureyza 'nm yanında idi. Sa'd'a, gelmesi için oradan haber göndermişti. Eğer râvi Peygamber (Soilallahü Aleyhi ve Selknı)*in Benî Kureyza'da kaldığı müddetçe içinde namaz kıl­mak için bir mescid sınırladığını söylemek istedi ise vehim yoktur. Sahih olan rivayet, Müslim 'den başkalarının rivayetidir ki, onda: Sa'd Peygamber (Sallalhhü Alevhf ve SW/em,)'e yaklaşınca...   denilmiştir...»

Yine Kaadî Iyâz'in beyanına göre hadîste gecen «Melik» tâbiri «Sahîh-i Müslim»in bazı nüshalarında «melek» şeklinde; «Sahîh-i Buhâri»nin bazı nüshalarında ise hem «melik» hem de «melek» olarak

harekelenmiştir. Kaadî: «Eğer melek rivayeti doğru ise ondan mu-râd Cibril (Aleyhisselâm) 'dır.» diyorsa da Îbni'l-Cevzl bunu iki vecihle reddetmiştir:

1- Gökten yahudiler hakkmda meleğin bir şey indirdiği naklolun-mamıştır. Bir şey indirmiş olsaydı. Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) ona tâbi' olur: Sad'm içtihadını terk ederdi.

2- Sahihin bazı lâfızlarında :  «Onlar hakkında Allah'ın hükmü ile hükmettin!» buyurulm ustur. Mâmâfîh  îbni   Tîn  her iki okunuşa göre de mânânın bir olduğunu söylemiştir.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- Harb işlerinde veya başka husûsatta iki tarafın rizaları ile tayin edilen hakemin hükmü geçerlidir. Bu hadîs Hz.   Alî   hakkında tâyin edilen hakemi tanımayan    Haricîler 'in sözünü reddetmektedir.

2- Kumandan veya başka birinin hakemliğini kabul caizdir. Hakem hükmünü vermeden ondan  dönebilir;    fakat hükmünü verdikten sonra dönmek caiz değildir.

3- Hükümet reisi veya hâkim müslümanlann bir büyüğüne ikram edilmesini ve ona ayağa kalkılmasmı emredebilir. Gerçi bu hususu yasak­layan bir hadîs rivayet olunmuşsa da o hadîs büyüklenenler ve kalkılma-dığı vakit canı sıkılan veya kızanlar hakkındadır. Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Seilem) Safvân b. Ümeyye ile Adiy b. Ha­tim'e, Zeyd b. Hâr.ise 'ye, kızı Fâtıme'ye ve daha baş­kalarına ikram için ayağa kalkmıştır.

4- îyi ve faziletli bir kimseye seyyid, efendi, bey gibi unvanlarla hitab etmek caizdir. Fâcire bu gibi sözleri söylemek onu büyütmek ola­cağı için mekruh sayılmıştır.

5- Muahedeyi bozan düşmana karşı müslüman kumandanın da mi­silleme yaparak ahdini bozması ve onunla harb etmesi caizdir. Çünkü Benî Kureyza yahudileri ile Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Seilem)arasında Hendek harbinden önce muahede yapılmıştı. Hen­dek harbinde yahudiler bu muahedeyi bozarak Kureyş'le birleş­tiler. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onlarla muharebeyi helâl kıldı.

 

65- (1769) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. Alâ El-Hemdânî ikisi birden tbnü Nümeyr'den rivayet ettiler. lbnü'1-Alâ' dedi ki: Bize tbnü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hişâm, babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

Sa'd Hendek günü yaralandı. Onu Küre yş'ten fbni Arika denilen bir adam kolundaki şah damarından yaraladı. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) mescidde ona bir çadır kurdu; onu yakından dolaşıyordu. Resûlüllah 'Satlallahü Aleyhi ve Seilem) Hendek'ten dönünce si­lâhı bırakarak yıkandı. Az sonra Cibril geldi. Resûlüllah 'Sallallahü Aleyhi ve Seilem) onun başından tozu silkiyordu. Cibril:

«Silâhı bıraktın mı? Vallahi biz onu bırakmadık! Onların karşısına çık!» dedi. Resûlüllah (Salkıüahü Aleyhi ve Selime):

«Nereye?» diye sordu. O da Benî Kureyza'ya işaret etti. Bunun üze­rine Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) onlarla harb etti.

BinnetSce onun hükmüne râm oldular. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) de onlar hakkındaki hakemliği Sa'd'a devretti. Sa'd:

—Ben de onlar hakkında harbe yarayanlarının öldürülmesine, ço­cuk ve kadınlarının esir edilmesine ve mallarının taksimine hükmediyo­rum! dedi.

 

66- (...) Bize Ebû Küreyb de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbnü Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Ba­bam şunu söyledi: Bana da haber verildi ki, Resûlüllah (SallaUahii Aleyhi ve Sellem) :

«Gerçekten onlar hakkında Allah (Azze ve Celle) 'nin hükmü ile hük­mettiril» buyurmuşlar.

 

67- (...) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbnü Nü­meyr, Hişâm'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana babam, Âişe'den naklen haber verdi kî, Sa'd yarası kuruyup iyileşmeye yüz tuttuğu şurada şun­ları söylemiş:

— Allahım! Sen biliyorsun kî, benim için senin yolunda, Resulün (SallaUahü Aleyhi ve SeUemy'ı yalanlayıp yurdundan çıkaran bir kavimle cihâd etmekten daha sevimli bir nesne yoktur. Allahımî Eğer Kureyş har­binden bir şey kaldı ise beni (sağ) bırak da senin uğrunda onlarla mücâ-hede edeyim! A Ha hım! Ben zannediyorum ki, sen bizimle onların arasın­daki harbi bıraktın. Şayet onlarla aramızdaki harbi bıraktı isen şu ya­rayı patlat da Ölümümü ondan yap!

Derken yara gırtlağından patlamış. Oradakileri kanın kendilerine doğru akmasından başka ürküten bir şey olmamış. (Mescidde onunla be­raber Benî Gifâr'dan bir çadır varmış.) Oradakiler:

— Sizin tarafınızdan bize gelen bu nesne nedir? demişler. Bir de ne görsünler! Sa'd'ın yarasından kan fışkırıyor!.. Az sonra bundan vefat etmiş.

 

68- (...) Bize Aliy b. Hüseyn b. Süleyman El-Kûfî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bîze Abde, Hişâm'dan bu isnâdla bu hadîsin benzerini riva­yet etti. Şu kadar var ki, o: «Yarası o akşam patladı. Ve ölünceye kadar akmaya devam etti.» dedi. Bir de hadîste şunu ziyade etti. (Dedi ki) :

«Bu, şâirin şunları söylediği zamandı:

«Dikkat! Ey Sa'd, Benî Muâz'in Sa'd'ı! Kureyza ile Nadîr ne yaptı;» «ömrüne yemin olsun ki, Benî Muâz'ın Sa'd'ı; onların göçtükleri sa­bah sabreden yalnız o idi.»

«Çömleğinizi, içi boş olarak bıraktınız! Halbuki bu kavmin çömleği kaynamış; taşıyor!»

«Büyük Ebû Hubâb : Durun Kaynukaa gitmeyin! demişti.» «Bunlar memleketlerinde Meytân'daki kayalar kadar ağır idiler!»

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü's-Salât» ile «Kitâbü'l-Megâzî»de tah-rîc etmiştir.

Hadîs-i şerif Benî Kureyza yahudilerine hakemlik yapan Sa'd b. Muâz (Radiyallahü anh) 'in evvelce Hendek harbinde yaralandığını, tam iyileşmek üzere iken Benî Kureyza harbi koptuğunun, bu harbte hakemlik ettiğini ve harbte şehid olmak mukad­der değilse evvelce aldığı yaradan ölerek şehidlik mertebesine erişmesi için Allah'a duâ ettiğini, nihayet duası kabul olunarak o yaradan vefat ettiğini bildiriyor.

Hendek harbinde Hz. Sa'd'ı yaralayan şahıs Hibbân b. Kays yahut Hibbân b. Ebî Kays 'dır. Hadîste anne­sinin adı ile kendisine Ibnü'I. Arika denilmiştir. Arika'mn ismi Kılâbe binti Sa'd, künyesi de Ümmü Fâ11me'dir. Güzel koku saçtığı için kendisine Arika denilmiştir.

Müslümanlar Benî Kureyza yahudilerini 3000 piyade ve 36 süvari ile muhasara etmişler; 20-25 gün muhasaradan sonra yahudiler aman dileyerek Hz.   Sa'd'in hakemliğine razı olmuşlardı.

Görülüyor ki harb emrini Cibril (Aleyhisselâm) getirmiştir. Bu hususta Taberânî ile Beyhakî 'nin Hz. Âişe'den riva­yet ettikleri bir hadîste Âişe (Rodiyallahü anha) şöyle demektedir: «Evde bulunduğumuz bir sırada bize bir adam selâm verdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi vg Sellem) endişe ederek hemen ayağa kalktı. Onun ar­kasından ben de kalktım. Bir de baktım Pihyctti'l-Kelbî!.. Resûlüllah (SallaüahÜ Aleyhi ve Sellem) :

«Bu Cîbrîl'dİr; bana Ben? Kureyza'ya gitmemi emrediyor!) dedi. Bu hâdise Hendek harbinden döndüğü zaman oldu. Ben Resûlüllah (SaUallahij Aleyhi ve Sellem)'in Cibrîl (Aleyhisselâm)'m yüzünden tozu sildiğini hâlâ görür gibiyim!»

Bu husustaki muhtelif rivayetlerden anlaşıldığına göre Peygamber (Salkıllahü Aleyhi ve Sellem) ordunun önünden Hz. A1î'yi göndermiş; ken­disine sancağı da vermiş. Fakat o yahudilerin müstahkem yerlerine va­rınca Benî Kureyza toplanarak Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında pek çirkin şeyler söylemişler. Nihayet 25 gün muha­saradan sonra Hz. Sa'd'in hükmü mucebince harbe yarayan erkekleri kılıçtan geçirilerek hazır hendeklere gömülmüş; kadın ve çocukları da müslümanlar arasında taksim edilmiştir. Öldürülen yahudilerin sayısı hakkında rivayetler muhteliftir. Bazı rivayetlere göre 400, bâzılarına gö­re 600 kişiymişler. Hattâ 700, 900 kişi olduklarını rivayet edenler vardır.

Bu rivayetlerin arasını bulanlar: «Dörtyüzü harbe iştirak edenler, geri kalanları onlara tâbi' olanlardır.» demişlerdir.

Hz. Sa'd fi'len harbe iştirak edememişse de duası kabul oluna­rak aldığı yaradan vefat etmiş ve böylelikle şehadet mertebesini kazan­mıştır. Rivayete göre yaslanarak istirahat etmekte iken yanından bir keçi geçmiş; ve tırnağı Hz. Sa'd'in yaraşma dokunarak patlamasına sebep olmuş; nihayet kan kaybından vefat etmiştir. Siyer kitaplarının beyanına göre vefatında Cibril (Ateyhissektm? cennet ipeklilerinden bir sarık sarınarak gelmiş ve :

«Yâ Muhammedi Kendisine gök kapıları açılan ve arş titreyen bu zât kimdir?» demiş. Bunun üzerine Peygamber (Satlattahü Aleyhi ve Sellem) elbisesini sürüyerek acele kalkıp gitmiş ve onu vefat etmiş bulmuş. Na'-şım taşıyanlar bir hafiflik hissetmişler. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerine:

«Onu sizden başka taşıyanlar var!» buyurmuş. îbni Âiz : «Sa'd'in cenazesine o günden başka yeryüzüne ayak basmamış 70 bin melek iştirak etmiştir.» diyor. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: ölü­mü istemek caiz olmadığı halde Hz. Sa'd gibi bir sahâbî-i celîl onu nasıl isteyebilmiştir?

Cevâp: Onun maksadı şehîd olmaktı. Binâenaleyh o ölümü değil, şe-hîdliği istemiştir.

Şâirin şi'rine gelince: Bu mısralarla o Hz. Sa'd'ı Benî Kü­reyza'nın yakasını bırakmağa teşvik etmekte ve onlar hakkında ver­diği hükümden dolayı kendisine sitemde bulunmaktadır. «Çömleğinizi içi boş olarak bıraktınız!» sözünden muradı Evs kabîlesidir. «Siz Evs kabilesini yardımsız bıraktınız; çünkü onların müttefiki azdır. Bir Kurey-za vardı; onlar da öldürüldü. Ama «Bu kavmin çömleği kaynamış taşı­yor!» yâni Hazrecliler Benî Kaynüka" kabilesine yar­dım ettiler! Ebû Hubâb Abdullah b. Übeyy'i hatırla­malısın! Müttefikleri Benî Kaynuka' için nasıl şefaatte bu­lundu da serbest bırakıldılar! Benî Kureyza yurdlarında mal ve kuvvetçe Meytan dağının kayalan kadar ağır ve köklü idiler... demek istiyor.

Hadîs-i şerîf mescidde uyumanın ve yaralı bile olsa hastanın mes-cidde durmasının caiz olduğuna delildir.

 

23- Gazaya Şitab ve Çatışan İki İşin Daha Mühim Olanını Öne Alma Babı

 

69- (1770) Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma Ed-Dubaî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cüveyriye b. Esma', Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

Ahzâb muharebesinden döndüğü gün ResûlüHnh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize :

«Sakın kimse öğleyi Benî Kureyza'dan başka bir yerde kılmasın!» diye seslendi. Fakat bazı insanlar vaktin geçeceğinden korkarak namazı Beni Kureyza'dan başka yerde kıldılar. Ötekiler de:

— Vakti geçirsek bile biz namazımızı ancak Resûlüllah (Salîattahü Aleyhi ve Sellem)'m emrettiği yerde kılarız! dediler. Ama o, iki fırkadan hiç bir kimseyi azarlamadı.

Bu hadîsi Buhâri «Salâtü'1-Havf» ve «Megâzî» bahislerinde tah-rîc etmiştir.

Ahzâb, Hendek muharebesidir. Bu muharebe hicretin beşin­ci yılı Şevvâ] ayında olmuş; Ahzâb sûresi burada indirilmiştir. Ah­zâb muharebesi denilmesi, küffar birçok Arap kabilelerini buraya top­ladıkları içindir. Sayılan on bin, baş kumandanları Ebû Süfyân'-dı. Müslümanlar Medîne'yi müdafaa için şehrin etrafına hendek kazmışlardı. Bu sebeple mezkûr harbe Hendek muharebesi de de­nilmiştir.

İbni İshak'ın beyanına göre Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) Hendek harbinden Medîne'ye dönmüş; müslümanlar da silâhlarını bırakmışlardı. Öğle zamanı Cibril (Aleyhisselâm) gele­rek : «Tâ Muhammed! Melekler henüz silâhı bırakmadı. Allah sama Benî Kureyza üzerine yürümeni emrediyor. Ben de onlara dönüyorum.» dedi Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç bin kişi ile Be­nî  Kureyza   üzerine yürüdü.   Ve öğle namazının orada kılınacağını ilân etti.   Buhâri 'nin rivayetinde bu namazın ikindiyi olduğu bildi­riliyor, îki rivayetin arası şöyle bulunmuştur :

Sefer emri öğle zamanı verilmiştir. O anda bazı kimseler Öğleyi kıl­mış; bazıları kılmamış olduğundan kılmayanlara : Öğleyi Ben! Kureyza'-dan başka bir yerde kılmayın! denilmiş; kılanlara da : İkindiyi Benî Ku-reyza'dan başka bir yerde kılmayın!» Buyurulmuştur. Umûma hitaben: öğleyi ve ikindiyi Benî Kureyza 'dan başka bir yerde kılma­yın! demiş olması hattâ ilk hareket edenlere öğleyi, sonrakilere ikindiyi tavsiye etmiş olması da ihtimal dahilindedir.

Sahabenin buradaki ihtilâfına gelince: Bunun sebebi delillerin çatış-masıdır. (Şöyle ki) : Namazı vaktinde kılmak emredilmiştir. Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Selîem) in buradaki emri ise derhal yola çıkıp Benî Kureyza'ya gitmeyi, başka hiç bir şeyle meşgul olmamayı gerektir­mektedir. Ama bundan haddi zâtında namazın geriye bırakılması kasde-dilmemiştir. îşte sahabeden bazıları bu mânâya bakarak vakti geçirme­mek için namazlarını kılmışlardır. Diğerleri ise mânâya değil Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in emrine ve bu emrin zahirine bakarak namaz­larını geciktirmişlerdir. Her iki taraf ictihadda bulundukları için Resûlül-lah (Sallallahü Alevhi ve Sellem) hiç birini azarlamamıştır.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

 

1- îbni Hibbân bu hadîsten istinbât ederek : «Bir kimseye namazını başka namazın vaktine kadar geciktirdiğinden dolayı kâfir de­mek lâzım gelseydi bunu Peygamber (SaflaUahü Aleyhi ve Sellem) emretmez-di.» demiştir.

2- Sühey1î:  «Bu hadîste : Fer'î meselelerde ihtilâf eden her müc-tehid hakka isabet etmiştir; diyenlere delil vardır. Çünkü bir şeyin bir insana göre doğru, başka birine eöre yanlış olması imkânsız değildir. Bi­nâenaleyh bir kimse bir meselede ictihâd eder de içtihadı neticesi helâl olduğuna kanaat getirirse o şeyin helâl olduğunda isabet etmiş olur. Ha­ram meselesi de böyledir. İmkânsız olan tarafı, bir şahıs hakkında bir meselede birbirine zıd iki hüküm vermektir.» diyor. Fakat Nevevî bunun aksini iddia etmiş ve şöyle demiştir: «Bu hadîste her müetehidin hakka isabet ettiğine delîl yoktur. Çünkü Resûlüllah (SallaUohü Aleyhi ve Sellem) her iki taifenin isabet ettiğini söylememiş; sadece azarlamayı yap­mamıştır. Müctehid bütün gücünü sarfettikten sonra yanılsa da azarlan­mayacağında hılâf yoktur.»

3- Hadîs-i şerifte kıyas ve mefhûmu muhalifle amel edenlere delil vardır.

 

24- Fütuhat Sayesinde Hacet Kalmayınca Muhacirlerin Ensâra Ağaç ve Meyveden İbaret Olan Bağışlarını İade Etmeleri Babı

 

70- (1771) Bana Ebû't-Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan, o da Enes b. Mâlik'den naklen haber verdi. Şöyle demiş:

Muhacirler Mekke'den Medine'ye geldikleri vakit, boş elle geldiler. Ensâr ise arazi ve akar sahibi idiler. Onun için Ensâr onlara her yıl mal­larının yarı gelirini vermek, onlar da çalışma ve bakım cihetlerini üzer-lerine almak şartı ile taksimde bulundular. Enes b. Mâlik'in annesi vardı —ki ona Ümmü Süleym denilirdi.— Abdullah b. Ebî Talha'nm annesi vardı; Abdullah, Enes'in anne bir dayısı idi. Enes'in annesi ResûIüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem/e bir hurmalığını vermiş; Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Seliem) de onu Ümmü Eymen'e (yâni) âzâdlısma, Üsâme b. Zeyd'in annesine vermişti.

İbni Şihâb şöyle demiş : Bana Enes b. Mâlik haber verdi ki, KesûIÜllah (Sallailcüıü Aleyhi ve Selle,*n) Hayberliler'le harbi bitirip Medine'ye çekildik­ten sonra Muhacirler Ensârın vermiş oldukları meyve bağışlarını kendi­lerine iade etmişler. Enes dedi ki: Resûlüllah (Salfotlahü Aleyhi ve Sellem) de anneme hurmalığım iade etti. Ama Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve fSelleın)  Ününü Eymen'e o hurmaların yerine kendi bahçesinden verdi.

ibni Şihâb demiş ki: Ümmü Eymen'İn (yâni) Üsâme b. Zeyd'in an­nesinin halü sânı şu idi ki, kendisi Abdullah b. Abdilmuttalib'in hizmet­çisi idi. Habeşlilerdendi. Âmîne KesûlüHahfSallallahü Aleyhi ve Sellem) ba­bası Öldükten sonra doğurunca ona Ümmü Eymen dadılık ediyordu. Ni­hayet Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyüdü; ve onu âzâd etti. Sonra kendisim Zeyd b. Hârise'ye nikahladı. Bilâhare Ümmü Eymen, Re­sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleinı'in vefatından beş ay sonra vefat etti.

 

71- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Hâmid b. Ömer El-Bekrâvî ve Muhammed b. AbdilVlâ El-Kaysî hep birden Mu'temir'den rivayet et­tiler. Lâfız İbni Ebî Şeybe'nindir. (Dedi ki) : Bize Mu'temir b. Süleyman Et-Teymî, babasından, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, bir adam (Hâmid'Ie tbni Abdilâ'lâ: Adam dediler.) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' kendi arazîsinden hurmalıkları veriyordu. Nihayet ona Kureyza ile Nadir fethedildi. Artık bundan sonra, verdiklerini adama iade etme­ye başladı.

Enes demiş ki: Bana da ailem efradı, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) e giderek o adamın ailesinin verdiklerini yahut bir kısmını iste­memi emrettiler. Nehiyyullah (SalîaUahii Aleyhi ve Sellem) onları ÜmmÜ Ey-men'c vermişti. Peygamber (Sa/ta'/a/m A leyht ve Sellem). 'e geldim. O da ha­na bu hurmaları verdi. Derken Ümmii Eymen gelerek elbiseyi boynuma çaldı. Ve:

  Vallahi onları sana vermeyiz! Onları bana vermişti! dedi. Bunun üzerine Nehiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem);

«Yâ Ummü Eymen! Bırak onu! Sana da filân ve filân şeyi veriyorum!» buyurdu. Ama Ümmü Eymen de:

  Asla! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemîn olsun! diyor­du. Artık şunu da veriyorum diye diye nihayet kendisine o hurmaların on mislini yahut on misline yalanını verdi.

Bu hadîsin birinci rivayetini Buhâri «Kitâbü'1-Hibede; Nesâî «Kitâbü'l-Menâkıb»de; ikinci rivayetini Buhâri «Ktâbü'l-Megâzî»de tahrîc etmişlerdir.

Meinha: Bir müddet sütünden, yapağısından istifade etmesi için baş­kasına verilen koyun veya devedir. Burada bu kelime meyvesinden isti­fade için verilen hurmalık mânâsında kullanılmıştır.

Muhacirler gelince Ensâr, ağaçlarının meyvelerini onlara menîha ola­rak vermişlerdi. Bazıları bunları şartsız olarak kabul etmiş; bir takımları da ağacına ve yerine lâzım gelen hizmeti yapmak ve çıkanın yansını sa­hibine vermek şartı ile almışlardı. Zira sırf menîha olarak kabul etmeye şereflerine yedirememişlerdi. Gerçi Müzârea bahsinde geçen bir hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu taksim teklifini kabul etme­diğini görmüştük. Fakat oradaki teklif mallarının yansını tamamiyle ba­ğışlamak için yapılmıştı. Buradaki ise aslını değil rneyvasını bağışlamak içindir. Nitekim bilâhare harpte ellerine mal geçince bu ağaçları sahip­lerine iade etmişlerdir.

Ümmü Süleym de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e ver­diği hurmalığı, yemişini dilediği gibi tasarruf etmek üzere vermiştir. Onun için de PeygamberfSa/te/ta/ıü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu hurmalığı Ümmü Eymen 'e vermişti. Şayet sadece bir ibâha olsaydı onu baş­kasına veremezdi.

Burada akardan murâd hurmalıktır. Ümmü Eymen 'in ismi Bereke'dir. Vaktiyle Ubeyd-i Habeşî    namında bir zâtla

2- Yahudilerin kestiği hayvanları ve o hayvanların iç yağlarını ye­mek caizdir.   İmam  Âzam,   Mâlik,   Şafiî   ve cumhur buna kaildirler, imam Âzam'la Şâfiî'ye göre bunda kerahet dahî yoktur.   İmam   Mâlik   mekruh olduğunu söylemiştir. Hanbeliler'den bazıları ile Mâ1ikî1er'den   Eşheb   ve   İbni Kaasim'e göre haramdır. Bu kavil   îmam   Mâlik 'ten de riva­yet olunmuştur.

3- Sair ehl-i kitabın kestikleri de yenir. Bu hususta ehl-i sünnet uleması müttefiktir. Yenmez diyen yalnız   Şiîler 'dir.

4- Hadîs-i şerif sahabenin Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e kar­şı gösterdikleri saygı ve hürmete işaret etmektedir.

 

26- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in İslam'a Davet Îçin Hirakl'e Yazdığı Mektub Babı

 

74- (1773) Bize İshâk b. İbrâhîm EI-Hanzalî ile İbni Ebî Ömer, Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. Lâfız tbni Râfi'-! İndir, tbni Râfi' ile îbni Ömer «haddesenâ» tâbirini kullandılar. Diğer iki­si: Bize Abdürrazzâk haber verdi, dediler. (Demiş ki) : Bize Mamer* Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o da îbni Abbâs'dan naklen haber verdi ki, ona da Ebû Süfyân leb beleb haber vermiş. (De­miş ki).;

Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Setlem)f\e aramızda geçen müddette se* yahata çıktım. Ben Şam'da iken Resûlüllah <$allallah'd Ahyhi ve Selhm) 'den Hirakl'e yâni Roma imparatoruna bir mektub getiriverdiler. Mektubu Dih-yetfil-Kelbî getirmişti. Onu Busrâ emîrine verdi. Busrâ emîri de Hirakl'e verdi. Hirakl:

  Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adamın kavminden burada kimse var mı? diye sordu.

  Evet! dediler. Bunun üzerine Kureyş'den birkaç kişi ile birlikte beni de çağırdılar. Hirakl'in yanına girdik. Bizi huzuruna oturttu. Ve :

  Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen  bu adama soyca han­giniz daha yakındır? dedi. Ebû Süfyân demiş ki:

  Ben! diye cevap verdim. Ve beni onun Önüne, arkadaşlarımı da benim arkama oturttular. Sonra tercümanını çağırarak ona şunu söyledi:

  Bunlara söyle! Ben kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen b» adamın kim olduğunu soruyorum! Eğer bana yalan söyledi ise siz de onu yalanlayın! Râvi diyor ki: Bunun üzerine Ebû Süfyân:

  Allah'a yemîn olsun ki,   yalanım nakledileceğinden   korkmasam mutlaka yalan söylerdim! dedi. Sonra Hirakl tercümanma :

— Buna sor! Onun sizin aranızda asaleti nasıl? dedi.    Ebû Süfyân demiş ki: Ben :

  O aramızda asalet sahibidir; dedim.

  Babalarından kıral olan var mı idi?

  Hayır!

— Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham eder mi idiniz?

  Hayır!

  Peki ona tâbi' olanlar kim? Halkın eşrafı mı yoksa zayıfları mı?

  Yok, zayıflan!

  Bunlar artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?

  Hayır, bilâkis artıyorlar!

  Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra beğenmeyerek di­ninden dönüyor mu?

  Hayır!

  Onunla hiç harb ettiniz mi?

  Evet!

  Onunla harbiniz nasıl olmuştu?

  Onunla bizim aramızdaki harb nevbetleşe olur. Kimi o bizi mağ-lûb eder, kimi biz onu!

  Vefasızlık eder mi?

  Hayır! Ama biz onunla bir müddet (anlaşma) içindeyiz; o müd­dette ne yapacağını bilmeyiz! dedim. Vallahi içerisine bundan başka bir şey sokabileceğim bir söz söylemeye bana imkân vermedi.

  Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sordu.

  Hayır! dedim. Tercümanına dedi kî:

  Buna »öyle! Ben sana onun asaletini sordum; sen de onun aranız* 4a asalet sahibi olduğunu söyledin. Peygamberler de böyledir; kavimle­rinin asal etlilerinden gönderilirler. Babalarının içerisinde kıral olan var mı? dedim. Hayır! diye cevap verdin, tmdi ben de derim ki: Babaların-dan kıral olan bulunsa idi,    babalarının saltanatım arayan bir adam!., derdim. Sana onun tâbi'1 erini sordum. Kavminin zayıfları mı, eşrafı mı? dedim. Yok. zayıfları... dedin. Peygamberlerin tabileri de bunlardır! Sa­na : Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham eder mi idiniz? diye sordum. Hayır! diye cevap verdin! Gerçekten anladım kî, bu zât in­amlara yalan söylemeyi bırakıp da giderek Allah'a karşı yalan uyduracak 4eğildir. Sana : Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra beğenme­yerek dîninden  dönüyor niu? diye sordum!  Hayır!  diye cevap verdin! İşte kalplerin hoşnûdisi İle karıştığı zaman îman da böyledir. Sana: Onun tabileri artıyorlar mı, eksiliyorlar mı? diye  sordum; arttıklarını söyle­din! İşte îmân da tamam oluncaya kadar böyledir. Sana : Onunla hiç harb ettiniz mî? diye sordum. Onunla harhettiğinizi, aranızda geçen harblerin nevbetleşe olduğunu, kimi onun sizi mağlûb ettiğini, kimi de sizin om mağlûb ettiğinizi söyledin! Peygamberler de böyledir; (evvelâ) ibtilâ edi­lirler; sonra akıbet onların olur! Sana: Vefasızlık eder mi?, diye sordum. Vefasızlık etmezdiğini söyledin. Peygamberler de böyledir; vefasızlık et­mezler. Sana: Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sor­dum. Hayır! diye eevâp verdin!

İmdi ben de derim ki: Eğer bu sözü ondan önce biri söylemiş olsay­dı, ben : Kendinden önce söylenmiş bir söze uyan bir adam!., derdim. Ebû Süfyan demiş ki: Bundan sonra:

  Size neyi emrediyor? diye sordu. Ben :

  Bize namazı, zekâtı, akrabaya yardımı ve İffeti emrediyor; dedim.

  Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o hakîkaten Peygam­berdir. Onun çıkacağını biliyordum; ama sizden olacağını zannetmezdim. Ona kavuşacağımı bilsem mutlaka onunla görüşmek isterdim.    Yanında olsam ayaklarını yıkardım! Onun mülkü behemehal ayaklarımın altındaki yere erişecektir! dedi. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)"ın mek­tubunu istedi; ve onu okudu. Bir de baktı ki mektupta şunlar var :

«Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adiyle : Allah'ın Resulü Muhammed'-den Romalıların büyüğü HirakPe : Doğru yola tâbi' olana selâm!..

Bundan sonra : (malûmun olsun ki :) Ben seni İslâm daveti ile davet ediyorum. Müslüman ol, selâmet bul! Müslüman ol da Allah senin ecrini İki defa versin! Şayet, yüz çevirirsen ırgatların, çiftçilerin vebali de muhak­kak senin üzerine olur! Ey kitap ehli! Sizinle aramızda dosdoğru bir ke­limeye gelin! Allah'tan başka hiç bir şeye tapmayalım! Ona hiç bir veyİ şerik koşmayalım! Allah'ı bırakıp da birbirimizi Rabb İttihâz etmeyelim! Eğer yüz çevirirlerse! Şah id olun ki biz müslümanlarız! deyiverin!» [20]

Mektubu okumayı bitirince yanında sesler yükseldi ve gürültü ço­ğaldı. Bizim için de emir verdi ve dışarı çıkarıldık. Çıktığımız vakit ben arkadaşlarıma : Artık İbni Ebî Kebşe'nin işi iştir!.. Ondan Benî Asfar'm kiralı bile korkuyor! dedim. Ve artık Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) in muzaffer olacağına yüzde yüz inanmaya devam ettim. Nihayet Allah tslâm'i bana nasib etti!

 

(...) Bize bu hadîsi Ha sen El-Hulvânî ile Abd b. Humeyd de rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ya'kûb —ki İbni İbrahim b. Sa'd'dır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam, Sâlih'den, o da İbni Şihâb'dan bu isnâdla rivayet etti.

«Allah Kayser'in başından Acem ordularını defettikten sonra Allah'ın lütfuna şükür İçin Hıms'dan Beyt-i Makdİs'e gitti-» Yine bu hadîste :

«Allah'ın kulu ve Resulü Muhammed'den» dedi. (Erîsiyyîn yerine) «yerîsiyyîn» tâbirini kullandı. (Dîâyeti'l-İslâm yerine) «dâiyeti'l-İsIâm» dedi.

Bu hadîsi Buhâri «Bed'ü'1-Halk, Cthâd, Tefsir, Şehâdât, Cizye, Edeb, îmân, İlim, Ahkâm, Megâzî, Haber-i vâhid» ve «İstizan» bahislerin­de; Ebû Dâvûd «Edeb» bahsinde; Tirmizî «İstîzân»'da; Nesâî «Tefsir»'de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. «Sünen» sa­hiplerinden onu tahrîc etmeyen yalnız îbni Mâce olmuştur.

Hz. Ebû Süfyân'm bahsettiği müddetten maksat: Hudeybiye anlaşmasıdır. Bu anlaşma hicretin altıncı yılı sonuna doğ' ru yapılmıştı. Ebû Süfyân (Radiyallahtianh) o zaman henüz müs-lüman olmamıştı.

Busrâ: Havran şehrinin adıdır. Şamla Hicaz arasın­da, cenûbta Taberiyye gölü kıyılarına kadar uzanan, toprağı mah­suldar bir yerdir. Bir rivayette İmparator Hirakı , Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)*den gelen mektubu Kudüs 'teki Beyt-i Makdis'de okumuştur. Mektubu almca : «Bu adamın kavminden burada kim­se var mı?« diye sorması akrabası onun iç ve dış ahvâlini herkesten iyi bileceği içindir. Bir de akrabadan olmayanlar bir kimsenin soyuna sülâ­lesine dil uzatabilirler; fakat akraba bunu yapmaz. Hz. Ebû Süfyân o zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSelîem)'in belli başlı düş­manlarından biri olduğu için onun hakkında yalan söyleyerek imparato­run gözünden düşürmek, kin bağlatmak gibi şeyler düşünmüşse de, ya­lanı derhal Mekke müşriklerine ulaştırılarak kendinin gözden düş­mesine sebep olacağrm bildiği için buna cesaret edememiştir. Bu hal ya­lanın İslâm'da olduğu gibi. câhiliyet devrinde de çirkin sayılırdığını gös­terir.

Görülüyor ki Hirakı Hz. Ebû Süfyân'a birçok suâller sormuş; aldığı cevaplar neticesinde : «Peygamberler de böyle idi» de­miştir. Hattâ bu suâl ve cevapların sonunda âhir zaman Peygamberinin çıkacağını bildiğini de söylemiştir. Acaba bunları nereden bilmiştir? Ule­mâ bunları geçmiş kitaplardan öğrendiğini veya aklî karinelerle bildiğini söylerler. Filhakika İncil'de Ahmed isminde bir âhir zaman Peygamberi geleceğinin bildirildiğini Kur'an-ı Kerim haber vermektedir. Ancak hıristiyan paazları İslâm'a olan düşmanlıklarından dolayı bunu tahrif ederek gizlemişlerdir. Son devrin Osman1i ule­mâsından AbdullâTîf Harpûtî merhum «Tenkîhu'l-Kelâm...» adlı eserinde bundan bahsetmiştir.

Hirakl'in huzurunda Hz. Ebû Süfyân'i öne, arkadaşla­rını onun arkasına oturtmaları —bazı ulemâya göre— şayet Ebû Süf-yân yalan söyleyecekse sıkılmasın diyedir. Çünkü bir kimsenin yüzüne karşı yalan söylemek insana güç gelir.

HirakI'in sualleri manidardır. İbni Battal diyor ki : Hirak1'in haberleri ve her haberi ayrı ayrı sorması eski kitaplardan almadır. Zîra bütün bu sordukları, Peygamber (Saiîatlahü Aleyhi ve Seİlem) in, ellerindeki   Tevrât 'la İncî1'de yazılı evsâfıdır.»

Hirak1 suâllerine hasebten başlamıştır.

Haseb: Soy sop, şeref, asalet demektir. Peygamber (Saiîatlahü Aleyhi veSellem)'in âsîl bir aileden geldiği cevabına karşı: «Peygamberler de böyledir; kavimlerinin asaletlilerinden gönderilirler!» demiştir. Bundaki hikmet: Asilzadenin bâtıla intisab etmekten uzak kalması ve insanların kendisine kolaylıkla inanmasına sebep olmasıdır. Peygamberlere evvelâ insanların zayıf tabaksının îmân etmesi ise, eşrafın kendileri ayarında birinin öne geçmesini bir izzet-i nefis meselesi yaparak çekememelerin-den ileri gelir. Zayıf tabakanın böyle bir dâvası yoktur. Onun için hakka kolaylıkla inkıyâd ederler.

Dînden dönen olup olmadığını sorması, bir insanın hakikatim bile­rek girdiği bir işten dönmeyeceği malûm olduğu içindir. Bâtıla saplanan ise bir müddet sonra hatasını anlayarak ondan vaz geçer. ,

Vefasızlık suâline gelince : Vefasızdan Peygamber olmayacağını H i -rakl bilirdi. Zîrâ dünya menfaatleri peşinde koşan bir adam bu uğurda sözünden dönme, aldatma gibi şeylere tevessül edebilir; fakat âhiret için çalışan asla bu gibi şeylere tenezzül etmez.

Bu suâl cevap faslı bitekten sonra Hirak1 : «Eğer onun hak­kında söylediklerin doğru ise o hakîkaten Peygamberdir. Onun çıkacağı­nı biliyordum... Yanında olsam ayaklarını yıkardım!..» gibi îmânına de­lâlet eden sitayişkâr sözler söylemiştir. Hattâ Buhâri'deki rivayetin sonunda   Roma1ı1ar'a şöyle hitâb etmiştir :

«Ey Romalılar! Felaha, hakka ermeyi ve mülkünüzün elinizde kalma­sını ister misiniz! O halde bu Peygambere tâbi' olun!..» Hadîsin devamı şöyledir:

«Bunun üzerine Romalılar vahşî eşekler gibi kapılara koştular; fakat onları kapalı buldular. H İra ki onların kaçışını görüp îmândan ümidini ke­since : Bunları benim yanıma iade edin! dedi ve kendilerine şunu söyle­di : Ben demin size söylediğim sözümü sizin dîniruze olan metanet ve gay­retinizi denemek için söyledim; bunu da gördüm!..»

Artık Romalılar kendisine secde ettiler; ondan razı oldular. İşte Hirak1'in son hâli bu idi. «Acaba Hirakl hakîkaten îmân etmiş mi îdi?»

Ulemâ bu suâlin cevabında mütereddit görünüyor. Bâzıları son ola­rak : «Ben sizi denemek için Öyle söyledim.» demesine bakarak İslâm'ı kalben tasdik etmediğine kail olmuş, fakat allâme Ayni buna i'tiraz-la :« Caiz ki, bu sözü, kaçtıklarını görünce kendisini öldüreceklerinden korktuğu için söylemiş; bununla onları iskât ve tatmin etmek istemiştir. Kalbindekine biz nereden vâkıf olalım; bu sözün kalbin tasdiki ile söy­lenip söylenmediğini nereden bilelim!» demiş; sonra şunları söylemiştir: «Lâkin Nevevî diyor ki : Hirak1'in (Bilmiş olsam ona kavuş­mak külfetini göze alırdım...) sözünde bir mazeret yoktur. Çünkü Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve SelUmVin bak Nebî olduğunu bilmişti. Ancak tahtına kıyamadı; riyasete rağbet gösterdi. Ve bunları İslâm'a ter­cih etti. Bu cihet «Sahîh-i Buhâri»de sarahaten beyan edilmiş :

(Eğer Allah Teâlâ onun hidâyetini dilese idi kendisini Necâsî gibi mu­vaffak kılar; riyaset de elinden gitmezdi.) denilmiştir.»

Ebû Ömer: «Kayser, Resûllülab (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'e îmân etmiş, fakat patrikleri razı olmamıştır.» diyor. Kayser, Roma imparatorlarına verilen unvandır. Nitekim Habeş imparatorlarına Necâşî, Yemen kırallarına Tübba', Mısır kıratlarına Fir'avn  denilirdi...

Hirak1'in îmân etmediğine bu hâdiseden sonra vuku' bulan Mûte harbi ile de istidlal ederler. İbni İshâk'ın beyânına göre bu harbe Hirakl yüz bin kişilik bir müşrik ordusu ile iştirak etmiştir. Bununla beraber yine de îmânını gizlemiş; bunları saltanatını korumak ve öldürülmekten korkmak gibi sebeplerle yapmış olması ihtimali üzerin­de duranlar vardır. Ancak İmam Ahmed'in «Müsned»inde şöyle bir hadîs vardır: «Hirakl Tebûk'ten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Ben müslümanım diye mektup yazdı. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem):

«Yalan söylemiş : Bilâkis o hıristîyanlığında dâimdir! Buyurdu.»

İbni Battal: «Bizce Hirak1'in alenen müslüman oluşu sahih değildir. Bizim bildiğimiz, onun saltanatını, kelime-i hakkı alenen söylemeye tercih etmesidir. Büz, alenen söylemedikçe bir kimsenin müslüman olduğuna kanaat getirenleyiz.  Hirak1  mükreh ve muztar de­ğildi, ki, ma'zûr olsun! Onun işi Allah'a kalmıştır.» diyor.

«Erîsiyyîn» kelimesi hadîsin ikinci rivayetinde «yerîsiyyîn» şeklinde okunmuştur. Bu kelime «Ensin» ve «ırrîsîn» şekillerinde de. okunmuştur. En meşhur kıraeti «erişi yyîn»'dir. Mânâsında dahî ihtilâf olunmuştur. En meşhur kavle göre erîsiyyîn : Irgat ve çiftçilerdir. Cümlesinin mânâsı: «Sana tâbi' olan halkın vebali de senin üzerine olur.» demektir. Bunlarla bütün teb'a halkı kasdedilmiştir. Zira bu sınıf hem ekseriyeti teşkil et­mekte hem de kolaylıkla ram olmaktadırlar. Binâenaleyh Hirak1 müslüman olursa onlar da İsîâmiyeti kabul eder; olmazsa onlar da kabul etmezlerdi.

Bâzıları : «Bunlardan murâd: Yahudilerle hıristiyanlardır.» demiş; bir takımları da insanları kötü yollara sevkeden kırallar olduğunu söyle­mişlerdir.

«Diâye» da'vet demektir. Bundan maksat kelime-i tevhîddir. «İbni Ebî Kebşe» 'den murâd Peygam"e»ı- (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem)div. Vaktiyle Huzâa  kabilesinden  İbni   Ebî    Kebşe bu hususta ona tâbi' olmamış. İşte Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nâmında biri  Şi'râ denilen yıldıza tapmış, fakat Araplardan biç bin müşriklerin dînine uymamak hususunda bu adama benzetilerek kendi­sine burada   îbni   Ebî Kebşe    denilmiştir.   Ebû'l- Hasen Cürcânî'ye göre bu teşbih Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) 'e düş­manlık için yapılmıştır. Bâzıları: «Bundan murâdlari Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ta'yîb değil, mücerred teşbihtir.» demişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in anne tarafından dedesine Ebû Kebşe denildi­ğini söyleyenler olduğu gibi, süt babasına Ebû Kebşe denildiğini ileri sürenler ve daha başka İbni Kebşe 'lerden bahsedenler de olmuştur.

Benî Asfar: Romalılar 'dır. Bunların menşeleri hakkında da muhtelif kaviller ileri sürülmüştür. Ebû İshâk'a göre İshâk (Radiyallahü anh)\n neslinden Asfar b. Rûm 'un sülâlesidir ki, Kaadî  Iyâz da bu kavli muvafık bulmuştur.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

 

1- Yazışmalarda ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bundan dola­yıdır ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hirakl'e yazdığı mek­tupta «Romalıların  büyüğü»  demiş; melik, sultan, imparator gibi tabirler kullanmamıştır. Çünkü melik unvanı ancak îslâm dîni hükümlerine uya­na verilir. Sultan dahî Pey gam., ei (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, in veya veki­linin şartla tâyîn ettiği kimsedir. Sadece Hirak1e de dememiş; bir nevî taltifte bulunarak : «Romalıların büyüğüne» demiştir. Çünkü Romalılar Hirakl'e hürmet ve tâzîm gösterirlerdi. Teâlâ Hazret­leri de İslâm'a da'vet ederken yumuşak davranmayı emretmiştir.

2-  Mektuba besmele ile başlanır; velev ki kâfire gönderilsin.

3- Haber-i vâhidle amel vâcibtir. Aksi takdirde mektubu yalnız Dihyetü'l-Kelbî (Radiyallahü anh) ile göndermenin faydası kal­mazdı.

4- Müslüman kâfire selâm veremez diyenler bu hadîsle de istidlal ederler. Ekseri ulemânın kavli, budur. Bir takımları hacet ve yatıştırma maksadiyle, ! azıları da mutlak surette bunu caiz görmüşlerdir.    Fakat Buhâri    ile   Müslim 'in, «SahîhVlerinde Peygamıer  (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin :         

«Yahudiler ve hıristİyonlarla karşılaştığınız vakit evvelâ siz selâm ver­meyin!» buyurduğu rivayet olunmuştur. Hattâ Buhâri ve başkaları: «Bid'at sahibine ve büyük günah işleyip de tevbe etmeyene selâm veril­mez; selâmı da alınmaz.» demişlerdir.

5- Yazışmalarda ve hutbelerde «Emmâ ba'dii» ifâdesini kullanmak müstehabtır.

6- Ehl-i kitâbtan Peygamberimiz (Sallallahü A leyhi ve Sellenı) 'e yetişip de îmân edenlere iki ecîr verilir.

7- Hattâbî: «Bu hadîsle Kur'an'la düşman diyarına gi­dilmesinin yasaklanmasından yalnız Mushaf v