1- Yeminin Da'valıya Aid Oluşu Babı
2- Yemin ve Bir Şahidle Hüküm Verme Babı
3- Zahire ve Hücceti İyi Anlatmaya Göre Hüküm Babı
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
Hadis-i Şeriften Çıkarılan Hükümler:
6- Hakim Îctihadda Bulunur da Îsabet veya Hata Ederse Ecrini Beyan Babı
7- Kaadinin Öfkeli Olduğu Halde Hüküm Vermesinin Keraheti Babı
8- Batıl Hükümleri Yıkma ve Bid'at Olan Şeyleri Red Babı
9- Şahidlerin En Hayırlısını Beyan Babı
10- Müctehidlerin İhtilafını Beyan Babı
11- Hakimin İki Davacının Arasını Bulmasının Müstehab Oluşu Babı
Akdıye:
Kadıyyenin cem'idir. Kadıyye ve kadâ: Bir şeyi muhkem yapmak ve bitirmek demektir.
Hükmü tenfiz mânâsına da gelir. Hâkim hükmü muhkem şekilde vererek yürürlüğe
koyduğu için ona da kaadî denilmiştir.
1- (1711)
Bana Ebû't-Tâhİr Afamed b. Amr b. Şerh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize tbni
Vehb, tbni Cüreyc'den, o da îbni Ebî Müleyke'den, o da tbni AbbâVdan naklen
haber verdi ki, Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) :
«İnsanlara (mücerred)
dâvaları sebebi ile (İstedikleri) verilse, bir takım insanlar bazı adamların
kanlarını ve mallarını iddia ederlerdi. Lâkin da'-vâlıya yemîn düşer.»
buyurmuşlar.
2- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bişr,
Nâfi' b. Ömer'den, o da İbni Ebî Müleyke'den, o da İbni Abbâs'dan naklen
rivayet etti ki, ResûlüIIah (Salkıttahü Aleyhi veSellem% da'vâlıya yemin lazım
geldiğine hüküm buyurmuş.
Bu hadîsi bütün
«Sünen» sahipleri Hz. İbni Abbâs 'dan merfû' olarak rivayet etmişlerdir. Tirmizî
onun hakkında: «Hasen, sahih bir hadistir.» demiştir. Kaadî Iyâz, Asîlî 'nin
onun hakkında : «Merfû' olduğu sahîh değildir; o ancak İbni Abbâs 'in
sözüdür.» dediğini nakletmiş; Eyyûb ile Nâfi* El-Cuma-h î 'nin de İbni Abbâs 'a
mevkuf olarak rivayet ettiklerini söyledikten sonra: «Buhâri ile Müslim onu
İbni Cüreyc'-den merfû' olarak da rivayet etmişlerdir.» demiştir.
Hadîs-i şerîf şeriat
kaidelerinden büyük bir kaidedir. Bu kaideye göre bir kimse «Bu mal benimdir.»
diye iddia ederse sırf1 bu iddiaya dayanarak istediği şey kendisine
verilivermez. Yâ dâvasını isbât etmesi yahut da'vâlınuı ikrarı gerekir.
ResûlüIIah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) bunun hikmetini beyân sadedinde:
«Mücerred dâvaları
sebebi ile verilse, bir takım insanlar bâzı adamların kanlarını ve mallarını
iddia ederlerdi.» buyurmuştur. Evet, davacıdan isbât istenmese, dâvâlının malını
ve canını korumasına imkân kalmazdı. Dâvâcı ise beyyine ile daima hakkını
koruyabilir.
Bu hadîs yeminin
da'vâlıya düştüğüne kail olan cumhurun delilidir. Yâni davacının isbât için
beyyinesi yoksa dâvâlıya yemin verdirilir.
3- (1712)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. Abdillah b. Nümeyr rivayet ettiler.
(Dediler ki) : Bize Zeyd —ki İbni Hubâb'tır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bana
Seyf b. Süleyman [1] rivayet etti. (Dedi kî) :
Bana Kays b. Sa'd, Amr b. Dinar'dan, o da İbni Abbâs'dan naklen haber verdi ki,
Resûlüllah (Sallallahü A leyhivc Sellem) bir yemîn ve bir şâ-hidle hüküm
buyurmuş.
Bu hadîs bir şâhid ve
bir yeminle dâva görülebileceğine delildir. Ulemâ bu hususta ihtilâf
etmişlerdir. îmam Âzam 'la Küfe ulemâsı, Şa'bî, Hakem, Evzâî, Leys ve Mâliki1er'den
bâzıları hiç bir hükmün bir şâhid ve bir yeminle verilemiye-ceğine kaildirler.
Sahabe ve tabiînden bir cemaatla eimme-i selâseye göre bu caizdir. Tafsilât
fıkıh kitaplarındadır.
4- (1713)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Muâviye, Hişâm
b. Urve'den, o da babasından, o da Zeyneb binti Ebî Seleme'den, o da Ümmü
Seleme'den naklen haber verdi. Üm-mü Seleme şöyle demiş: Resûlüllah (Saltalhhü Aleyhi ve Sellem):
«Gerçekten siz bana
davaya geliyorsunuz. Ama ihtimal bâzımız hüccetini bâzınızdan daha iyi anlatır
da ben de ona kendisinden dinlediğime göre hüküm vermiş olurum! İmdi her kimse
din kardeşinin hakkından bu suretle bir şey bölersem, onu hemen alıvermesin!
Zîrâ bununla ona ancak ateşten bir
parça bölmüş olurum!» buyurdular.
(...) Bize
bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî'
rivayet etti. H.
Bize Ebû Küreyb de
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Nümeyr rivayet etti. Her iki râvi
Hişâm'dan bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.
5- (...)
Bana Harmeletü'bnü Yahya da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Vehb
haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'-dan naklen haber verdi. (Demiş
ki) : Bana Urvetü'bnü'z-Zübeyr, Zeyneb binti Ebî Seleme'den, o da Peygamber
(Sallallahii Aleyhi' ve Seliem) 'in zevcesi Ümmü Seleme'den naklen haber verdi
ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) kapısının önünde davacı gürültüsü
işitmiş de yanlarına çıkmış; ve:
«Ben ancak bir
insanım! Bana gerçekten davacılar geliyor. Ama caiz ki bazıları bazılarından
daha belîg olur da ben onu doğrucu zanneder ve lehine hüküm vermiş olabilirim.
İmdi her kime bir müslümanın hakkını hü km et m işse m bu ancak ateşten bir
parçadır. Onu (isterse) üzerine alsın; yahut (dilerse) terk etsin I»
6- (...)
Bize Amru'n-Nâkıd da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yakûb b. İbrahim b. Sa'd
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam, Sâlih'den naklen rivayet etti. H.
Bize Abd b. Humeyd
dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürraizâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize
Ma'mer haber verdi.
Her iki râvi Zührî'den
bu isnâdla Yûnus'un hadîsi gibi rivayette bulunmuşlardır. Ma'mer'in hadîsinde:
«Ümmü Seleme demiş ki:
Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellem), Ümmü Seleme'nin kapısı önünde davacı
yaygaraları işitti.» cümlesi vardır.
Bu hadîsi Buhâri
«Mezâlim», «Ahkâm», «Şehâdât» ve «Terkü'l-Hıyel» bahislerinde; Ebû Dâvûd
«Ahkâm»da muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.
«Zira bununla ona
ancak ateşten bir parça bölmüş olurum!» cümlesinden murâd: Eğer zahire göre
verdiğim hüküm bâtına ve gerçeğe uymazsa böldüğüm şey ona haramdır; kendisini
cehenneme götürür;- demektir. Burada şöyle bir suâl hâtıra gelebilir : Bu
hadîsin zahirinden anlaşıldığına göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj
bâzan zahiri bâtınına muhalif hüküm verebilir; halbuki usûl-i fıkıh âlimleri
bilittifak onun ahkâm babında hatâ üzerine ikrar ve terk edilemiyeceğini söylemişlerdir?
Cevap: Bu hadisle
usûl-i fıkıh kaidesi arasında muâraza ve zıddiyet yoktur. Çünkü usûl-i fıkıh ulemasının
muradlan Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)'in kendi içtihadı ile verdiği
hükümlerdir. Hadîs-i şerifte bahsedilen hüküm ise ictihadla değil, yemin ve
şâhid gibi bir beyyineye İstinaden verilen hükümdür. Böyle bir hükme hatâ
denilmez. Hüküm teklîî-i ilâhiye göre verilmiştir; ve sahihtir. (Bu husustaki
teklifi ilâhî iki şahidin dinlenmesi gibi şeylerdir. Şahidler yalancı iseler
vebal de onlara âid olur. Hükümde bir kusur yoktur.)
Celebe ve lecebe
sözleri aynı mânâya gelirler. Bunlardan murâd: Gürültü ve karışık seslerdir.
Resûlüllah {Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) :
«Ben ancak bir
insanım!» buyurmakla insanlık haline tenbîhte bulunmuştur. İnsan gaibi ve
hâdisâtın sırlarını bilemez; meğer ki Allah Teâlâ bildirmiş olsun!
Feygamher(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e de sair insanlar gibi zahire göre
hüküm vermek caizdir. Hükümlerin sırlarını ancak Allah bilir. O halde zahire
göre şâhid ve yennîn gibi beyyinelerle hüküm verir. Bu hüküm sırr-i ilâhiye
muhalif olabilir; fakat o ancak zahire (yâni eldeki delile) göre hüküm
vermekle mükelleftir; tâ ki bu hususta ümmeti de ona tâbi' olsun.
«Her kime bir
müslümanın hakkını hükmetmişsem...» iiadesindeki «müslüman» ta'bîri ihtirazı
bir kayd değil, ekseri hallere bakarak söylenmiştir. Yoksa bu hususta zimmî,
muâhed ve mürted gibi kâfirlerin malları da müslümanın malı gibidir.
«Onu (isterse) üzerine
alsın; yahut (dilerse) terk etsin!» cümlesinden murâd da muhayyerlik değil,
tehdiddir. Bu cümle :
«İsteyen îmân etsin;
isteyen de küfür!» [2] âyet-i
kerîmesine benzer. Mezkûr âyetten
murâd : Tehdîddir.
1- Hüküm
zahire göre verilir. Mâmâfîh bu mesele ihtilaflıdır. İmam Mâlik'in meşhur
kavline göre hâkim kendi bilgisine dayanarak hiç bir hüküm veremez. İmam Ahmed
'le, îshâk'in, Ebû Ubeyd ve Şa'bî 'nin kavilleri de budur.
Uîemâdan bir cemaate
göre hâkim mal ve şer'î cezalara (hududa) aid her da'vâda kendi bildiği ile
amel edebilir. Ebû Sevr ile bir kavline göre
İmam Şafiî 'nin mezhepleri de
budur.
Bir takımları : «Hâkim
yalnız hüküm meclisinde işiterek Öğrendikleri ile amel eder.» demiş; bâzıları
da hâkimin hüküm meclisinde ve başka yerde işittikleri ile hüküm
verebileceğine yalnız mal davasında bunun caiz olmadığına kaildirler.
Hanefîle'r 'den Ebû Yûsuf'la İmam1 Muhammed'in ve bir kavline göre İmam
Şafiî'-nin mezhebi budur. Bu hususta daha başka kaviller de vardır.
2- Beyyine
yeminden sonra da dinlenebilir.
3- Zanla
amel caizdir. Bu cihet hâkim hakkında ittifâkîdir. Tahâvî diyor ki: «Bir
cemaat: Hâkimin mal temliki, milk izâlesi, nikâh, talâk ve benzeri şeylerde
verdiği hüküm nafizdir. Ama bâtında o hüküm sâhidlerin şehâdetine ve o
şehâdetle zahire göre verilen hükme muhalifse hâkimin hükmü temlik, tahrîm ve
tahlilî îcâb etmez; demişlerdir. İmam
Ebû Yûsuf da buna kail olanlardandır.
Başkaları bunlara
muhalefet etmiş ve : Mal temliki hususunda hüküm bâtına göredir, fakat nikâh,
talâk gibi hükümler zahiren âdil, bâtı-nen mecruh olan sâhidlerin şehâdetleri
ile verilmişse hem zahiren hem de bâtınen nafizdir; demişlerdir. Ebû Hanîfe ile
Muhammed'in kavilleri de budur.»
7- (1714)
Bana Aliy b. Hucr Es-Sa'dî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliy b. Mtishir,
Hişâm b. Urve'den, o da babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti. (Şöyle
demiş) :
Ebû Süfyân'ın karısı
Hind bintü Utbe, ResûlüIIah (Saltallahü Aleyhi ve SeUem)'in yanına girerek: Yâ
Resûlâllah! Gerçekten Ebû Süiyân cimri bir adamdır; bana kendime ve oğullanma
yetecek kadar nafaka ver. miyor. Meğer ki onun haberi olmadan malından almış
olayım! Acaba bunda bana bir günah var mıdır? dedi. Bunun üzerine ResûlüIIah
(Saltallahü Aleyhi ve Sellem):
«Onun malından ma'ruf
vecihle sana ve oğullarına yetecek kadar al!»
buyurdular.
(...) Bize
bu hadîs Muhammed b. Abdillah b. Nümeyr ile Ebû Küreyb de ikisi birden Abdullah
b. Nümeyr ile Vekî'dan rivayet ettiler. H.
Bize Yahya b. Yahya
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz b. Muhammed haber verdi. H.
Bize Muhammed b. Kâfi'
de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Ebi Füdeyk rivayet etti. (Dedi ki) :
Bize Dahhâk (yâni İbni Osman) haber verdi.
Bu râvilerin hepsi
Hişâm'dan bu isnâdla rivayette bulunmuşlardır.
8- (...)
Bize Abd b. Humeyd dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk haber verdi.
(Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Urve'den, o da Âişe'den naklen haber
verdi. Âişe şöyle demiş:
Hind, Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e gelerek: Yâ Resûlâllah! Vallahi yeryüzünde
senin hanen halkın kadar Allah'ın zelil etmesini dilediğim bir hâne halkı
yoktu. Şimdi yeryüzünde senin hâne halkın kadar Allah'ın aziz kılmasını
dilediğim bir hâne halkı yoktur, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) :
«Nefsim yed-i
kudretinde olan Allah'a yemtn olsun ki, yine de!» buyurdular. Sonra Hind
şunları söyledi:
— Yâ Resûlâllah!
Gerçekten Ebû Süfyân pinti bir adamdır. Acaba Çotuğuna çocuğuna onun izni
olmaksızın malından nafaka vermemde bana Wr vebal var mıdır? Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
«Onlara ma'rûf vecihle
nafaka vermende sana vebal yoktur!» buyurdular.
9- (...)
Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'kûb b. İbrahim rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Zührî'ntn kardeşi oğlu, amcasından, rivayet etti.
(Demiş ki) : Bana Urvetü'bnü'z-Zübeyr haber verdi ki, Âişe şunları söylemiş:
Hind binti Utbe b.
Rabia gelerek: Yâ Resûlâllah! Vallahi yeryüzünde senin hanen halkı kadar zelil
olmalarını dilediğim bir hâne yoktu. Bugün ise yeryüzünde senin hanen halkı
kadar aziz olmalarını dilediğim hane kalmadı, dedi. Bunun üzerine ResûlÜllah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Nefsim yed-i
kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, yine de!» buyurdu. Sonra Hind :
— Yâ Resûlâllah!
Gerçekten Ebû Süfyân pek cimri bir adamdır. Acaba onun malından çoluğumuza çocuğumuza
yedirmemde bana bir ve bal var mıdır? dedi. Efendimiz ona :
«Hayır! Ancak ma'ruf
vecihle (harca)!» buyurdular.
Bu hadîsi Buhâri
«Nafakaat», «Menâkıbü'l-Ensâr» ve «Eymân» bahislerinde tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerif de Hz.
Ebû Süfyân'in zevcesi olduğu bildirilen Hind (Radiyallahü anha) Hz. Muâviye'nin
annesidir. Hind'in babası Utbe'yi Bedir gazasında Hz. Hamza (Radiyallahü anH)
öldürmüştü. Amcası Şeybe ile kardeşi Ve1îd de aynı gazada maktul düşmüşlerdi.
Bu sebeple o zaman henüz müslüman olmayan Hind başta Peygamber (Sallallahü Aleyhi
ve Seîleni) olmak üzere bütün müslümanlara diş biliyordu. Nitekim Uhud harbinde
Hz. Hamza'yı vurması için Vahşî nammdaki köleyi teşvik edenlerden biri de Hind'di.
Hattâ Hamza (Radiyallahü amh) şehîd edilince intikam hissi ile onun ciğerini
çiğnediği rivayet olunur.
Hz. Hind, Mekke 'nin
fethinde kocası Ebû İSüfyân (RadiyaUahu anh) 'dan sonra müslüman olmuş;
Peygamber (Saîlailahü Aleyhi ve Sellem) onları nikâhları üzre bırakmış;
nikâhlarını tazelemeye lüzum görmemiştir.
tşte Hind
(Radiyallahüanha) : «Senin hanen halkı kadar Allah'ın zelil etmesini dilediğim
bir hâne yoktu...» sözü ile o eski düşmanlık günlerine işaret etmiştir.
Hadîste geçen «Ehl-i
hibâ»'m asıl mânâsı çadır halkı demektir,
Hibâ': Yün veya
yapağıdan yapılan çadırdır. Sonraları bir kimsenin evine, yurduna da hibâ'
denilmiştir. Kirmanı: «İhtimal Hind bu sözü ile ResûlüIIah 'Sallallahü Aleyhi
ve Selletn)'in kendini kasdedilmiş; onu ve ehl-i beytini ta'zîm için kinaye
yolu ile konuşmuştur.» diyor.
Resûlüllah (Aleyhi ve
Sellem) 'in Hz. Hind'e cevaben:
«Yine de!» buyurması-
iki suretle mânâlandırılmıştır. Birinciye göre mânâ: «O yine öyledir; yâni
söylediğin doğrudur; ben de sana nisbetle senin dediğin gibiyim» demektir.
İkinci surete göre bu sözden murâd : Bizi sevmen daha da artacak; kalbine îmân
yer edecek» demektir. AUâme Aynî ile Nevevî bu ikinci mânâyı makama daha
münâsib görmektedirler. Çünkü Hind ikinci cümlesinde Resûlüllah'ın ehl-i beytini
çok sevdiğinden bahsetmektedir.
Hz. Hind'in suâline
Resûl-i Ekrem'in:
«Hayır! Ancak ma'rûf
vecihle» buyurmasının dahi iki veçhe ihtimali vardır:
1- Bu sözden
murâd: Hayır günah yoktur; demektir. «Ancak ma'ruf vecihle!> cümlesi söz
başıdır ve : «Ma'rûftan başka yolla nafaka verme!» takdirindedir.
2- Bu cümleden murâd : «Ma'ruftan başka bir
yolla nafaka vermezsen günah yoktur.» demektir.
1- Bir
kimseye karısının ve küçük çocuklarının nafakası vaciptir.
2- Nafaka
kifayetle yâni yetecek kadar takdir edilir.
3- Fetva ve
hüküm verirken ecnebi bir kadının
sesini dinlemek caizdir.
4- Fetva
istemek ve şikâyet gibi hallerde bir insanı hoşlanmadığı sıiatı ile anmak
caizdir.
5-
Şâfiîler'e göre bir kimse başkasında olan hakkını izinsiz de alabilir. İmam
Âzam 'la Mâlik 'e göre bu caiz
değildir.
6- Evlâdının
terbiye ve bakımında, onlara babalarının malından nafaka te'mîninde kadının da
medhali vardır.
7- Şer'î
tahdîd olmayan şeylerde örfe i'timâd edilir.
8- Kocasının
izni olmak şartı ile kadın bir haceti için evinden çıkabilir.
9- Bazıları
bu hadîsle gaibin aleyhine hüküm verilebileceğine istidlal etmişlerdir. Mesele
ihtilaflıdır. Fnefîler'e göre gaibin
aleyline hüküm verilemez. Şâfiîler'le diğer bazı ulemâya göre insan haklan
hususunda hüküm verilir; şer'î haddlerde (cezalarda) bu caiz değildir. Nevevî
diyor ki:« Bu mes'eleye bu hadîsle istidlal etmek sahîh değildir. Çünkü Hind
kazıyyesi Mekke'de geçmişti; kocası
Ebû Süfyân da orada idi. Halbuki gaibin aleyhine hüküm
vermenin şartı o yerde bulunmaması yahut bulunamıyacak derecede gizlenmesidir.
Bu şart Ebû Süfyan'da yoktu.
Binâenaleyh mesele gaibin aleyhine hüküm değil, bir fetvadan ibaretti.»
10- (1715)
Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Verir, Süheyl'den, o da
babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi
ve Sellem):
«Hiç şüphe yok ki,
Allah sizin için üç şeye razı olur; üç şeyi de size kerih görür. Sizin için :
1- Kendisine ibâdet etmenize;
2- Ona hiç bir şeyi şerik koşmamanıza;
3- Toptan
Allah'ın ipine sarılıp tefrikaya düşmemenize razı otur. Ve size :
1- Kîl-ö kaalİ;
2- Çok suâl sormayı;
Bir de mal itlafını kerih
görür.» buyurdular.
11- (...)
Bize Şeybân b. Ferrûh da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Süheyl'den
bu isnadla bu hadisin mislini hemen haber verdi. Yalnız o: «Sizin için üç şeye
gazab eder.» demiş; «Tefrikaya düşmemenize» cümlesini zikretmemiştir.
Ulemânın beyanına göre
Allah'ın rızasından murâd: Emri ve sevabıdır.
Sehat ve keraheti de
yasakları ve cezasıdır. Yahut rızası: Bazı kullarına sevap murâd etmesi; sehat
ve keraheti de azap ve ikâb irade buyurmasıdır.
Allah'ın ipine
sarılmaktan maksat: Ahdinde durmak ve onun kitabına tâbi' olmaktır.
Habl: İp
demektir. Ahid, emân, vuslat ve sebebe de habl denir. Kelimenin bu mânâlarda
kullanılması yine ip mânâsı ile alâkalıdır. Araplar başları dara geldiği zaman
ipe tutunarak kurtuldukları, maksatlarına vasıl oldukları için kelime bu
mânânalara da istiare edilmiştir.
Tefrikaya düşmemekten
maksat: İslâm birliği ve cemâatidir. İslâm'ın bu büyük kaidesi gerek Kur'ân-ı
Kerîm'de gerekse birçok hadîs-i şeriflerde emir ve beyan buyurulduğu halde
maalesef müslümanlar arasına düşmanları tarafından çeşitli yollarla tefrika
sokulmuş yüz yıllar boyunca çığ gibi büyüyen bu azîm âfet günümüzde en korkunç
bir ejderha, en tahripkâr bir kanser mahiyetini almıştır. Allah müslümanlara
intibahlar nasîp etsin!
Kîl-ti kaal:
Dedikodu demektir, ki hiç işine girmediği halde başkalarının yapıp ettiklerini
söyleyip dinlemekten ibarettir.
Kil ve kaal
kelimelerinin hakikatleri hususunda iki görüş vardır. Birinci kavle göre
bunlar birer fiildir. «Kile» meçhul, «kaale» de ma'lûm-dur. Ve kile: Denildi;
kaale : Dedi mânâsında kullanılmış olup dedikoduyu ifade ederler. İkinci
görüşe göre bu kelimeler birer mecrûr münevven isimdir. Kîl, kaal, kavi ve
kaale hep aynı mânâya gelirler ve söz demektirler.
Çok suâlden murâd:
Meselelerde kat'iyet aramak ve olmamış şeyleri nahak yere çok çok sormaktır.
Birçok sahih hadîslerde bundan nehiy buyurulmuştur. Sele^-i salihîn bunu kerîh
görürlerdi.
Bâzılarına göre çok
sulden murâd: İnsanlardan mal istemek yâni dilenmektir. Bu hususu dahî birçok
sahîh hadîsler men' etmiştir. Çok sual hakkında daha başka te'vîller de
yapılmıştır.
Mal itlafı, malı dînen
meşru' olmayan yerlere sarf etmektir. Bunun yasak edilmesinin sebebi ifsâd
olmasıdır; Allah fesadçılan sevmez. Bir de malını telef eden kimse çok defa
başkasının malına göz diker.
12- (593)
Bize İshâk b. İbrahim El-Hanzalî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr,
Mansûr'dan, o da Şa'bî'den, o da Muğîratü'bnü Şu'be'-nin âzâdhsı Verrad'dan, o
da Muğîratü'bnü Şu'be'den, o da Resûlüllah
(Sallalhhü Aleyhi ve
Sellem)'den naklen haber verdi. Şöyle buyurmuşlar:
«Şüphesiz ki Allah
(Azze ve Celi) annelere itaatsizliği, kızları diri diri mezara gömmeyi ve
vermeyip istemeyi size haram kılmış; üç şeyi de size kerîh görmüştür:
1- Kîl-ü kaali;
2- Çok
suâli;
3- İsraf-ı
mâli.»
(...) Bana Kaasim b. Zekeriyyâ dahî rivayet
etti. (Dedi ki) : Bize Ubeydullah b.
Mûsâ, Seyhan'dan, o da Man sur'dan bu isnadla bu hadîsin mislini rivayet etti.
Yalnız o : «Size ResûlüIIah (SailallaJm A leyhi ve Seilem) haram kıldı.» demiş;
«Şüphesiz ki Allah size haram kıldı.» dememiştir.
13- (...)
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmaü b. Uleyye,
HâUd El-Hazzâ'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bana İbni Eşva', Şa'bî'den rivayet
etti. (Demiş ki) : Bana Muğîratü'bnü Şu'be'nin kâtibi rivayet etti. ^Dedi ki) :
Muâviye Muğîra'ya :
Bana ResûlüIIah (Saüallahü A leyhive Sellem)'den işittiğin bir şey yaz! diye
mektup yazmış. O da ona:
«Ben ResûlüIIah
(Sallallahü Aleyhi ve Seilem)^ : Şüphesiz ki Allah sîzin için üç şeyi kerih
görmüştür :
1- Kîl-ü
İcaali;
2- Israf-ı malî;
3- Ve çok
suali!» buyururken İşittim.» diye yazdı.
14- (...)
Bize İbnü Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mevr-vân b. Muâviye
El-Fezârî, Muhammed b. Sûka'dan rivayet etti. (Demiş ki) : Bize Muhammed b.
Ubeydülâh Es-Sekafî, Verrâd'dan naklen haber verdi. Verrâd şöyle demiş:
Muğira Muâviye'ye
(şöyle) yazdı: Selâm sana! Bundan sonra (malûmun olsun ki) : Ben Resûlüllah
(Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'i şöyle buyururken işittim:
«Şüphesiz ki Allah üç
şeyi haram kılmış; üç şeyden de nehyetmiştir :
1- Babaya
karşı gelmeyi;
2- Kızları diri diri mezara gömmeyi;
3- Olmaz! Ver'i, haram kılmış; üç şeyden de nehî
buyurmuştur:
1- Kîl-ü kaaldeh;
2- Çok suâlden;
3- Ve israf-ı
maIden!»
Bu hadîsi Buhâri
«İstikraz» ve «Zekât» bahislerinde tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerîfde
Allah'ın haram kıldığı üç şeyle mekruh kıldığı üç şey beyân edilmiştir.
Mekruhları bundan önceki rivayette gördük. Haram kılman üç şeyin başında
anneye itaatsizlik gelmektedir.
Ukûk: Katı'
yâni kesmek demektir. Annesine âsî olan insan onun hukukuna riâyet etmeyip,
kendisi İle alâkasını kestiği için ona bu mas-dardan alınarak «âk» denilmiştir.
Anneye itaatsizlik
bütün ulemânın ittifakı ile haram ve büyük günahlardandır. Bu hususta birçok
sahîh hadîsler vardır. Babanın hükmü de öyle olmakla beraber burada yalnız
annelerin zikredilmesi onların hürmeti babalarınkinden daha kuvvetli
olduğundandır. Bir de kadınlar daha zayıf oldukları için çocukları onlara daha
çok itaatsizlik ederler. Halbuki terbiye, nezaket ve iyilik hususunda annenin
hakkı babadan ileridir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Kime daha ziyade
iyilik edeyim?» diye soran bir zata üç defa :
«Annene!» cevabını
vermiş; dördüncüde: «Sonra babana!» buyurmuştur.
Ved: Kız
çocuğunu diri diriye mezara gömmektir. Cahiliyyet devrinde Araplar kimi
fakirlik sebebi ile kimi bir onur meselesi yaparak yeni doğan kız çocuklarını
diri diri toprağa gömerler: «Kabir damaddır, hem de ne güzel dâmâd!..»
derlermiş. îslâmiyet bu vahşiyane hareketi şiddetle yasak etmiş; en büyük
günahlardan saymıştır. Zîrâ haksız yere insan öldürmektir. Bunda kat-i rahim
denilen akrabaya riayetsizlik de vardır.
Olmaz! Ver! kelimeleri
ayrı ayrı iki cümledir. ' Olmazdan murâd: Borcunu vermemektir. Verden maksat da
hakkı olmayan şeyi istemektir. İmam Ahmed'e: «Bu hadîsteki olmaz! Ver'in mânâsı
nedir?» diye sorulmuş da : «Elindeki malını vermeyip tesadduk etmemen; elini
uzar tıp âlemden a İman dır.» cevabını vermiştir.
Hasılı verilmesi
gerektiğinde bir şeyi vermemek ve hakkı yokken bir şeyi istemek de İslâmiyetin
haram kıldığı şeylerdendir. Yazışmalarda ise Hz. Muğîra'nın yaptığı gibi söze
selâmdan başlamak müste-haptır.
15- (1716)
Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâziz b.
Muhammed, Yezîd b. Abdillâh b. Üsâmetebni'1-Hâd'dan, o da Muhammed b.
İbrahim'den, o da Büsr b. Saîd'den, o da Amr b. As'ın âzâdlısı Ebû Kay s'dan, o
da Amr b. Âs'dan naklen haber verdi ki Amr Resûlüllah (Sallalİahü Aleyhi ve
Sellem) 'i şöyle buyururken işitmiş:
«Hâkim hüküm verir
(ken) ictihâdda bulunur; İsabet de ederse onun için iki ecir vardır. Ama hüküm
verir (ken) ictihâd eder de yamlırsa ona bir ecir vardır.»
(...) Bana
İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Ebî Ömer de ikisi birden Abdülâzîz b.
Muhammed'den bu isnadla bu hadîsin mislini rivayet ettiler. Bu hadfsin sonunda
râvî şunu da ziyade etmiştir: «Yezîd (Dedi ki) : Ben bu hadisi Ebû Bekir b.
Muhammed b. Amr b. Hazm'e rivayet ettim de: Bana Ebû Seleme, Ebû Hür ey re'den
böylece rivayet etti; dedi.»
(...) Bana
Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mervân
—yâni İbni Muhammed Ed-Dimaşkî— haber verdi. (Dedi ki); Bize Leys b. SaM
rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Yezîd b. Abdillâh b. Üsâmete'bni'1-Hâd EI-Leysî
bu hadîsi, Abdülazîz b. Mu-hammed'in her iki isnâdla rivayeti gibi rivayette
bulundu.
Bu hadîsi Buhâri
«İ'tisâm M'l-Kitâb ve's-Sünne» bahsinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî «Kadâ'»da; İbni
Mâce «Ah-kâm»da muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.
Ulemânın beyanına göre
müslümanlar şu hususta icmâ' etmişlerdir : Bu hadîs hüküm vermeye ehliyeti olan
müctehid hâkim hakkındadır. Böyle bir hâkim ictihâdda bulunur da hakka isabet
ederse, biri içtihadına, biri de isabetine mukabil olmak üzere kendisine iki
ecir verilir. Hatâ ederse yalnız içtihadına mukabil bir ecir verilir.
İçtihada ehil olmayan
kimsenin hüküm vermesi helâl değildir. İcti-had ederek verdiği hükmüne karşı
ecir değil, günah kazanır. Verdiği hüküm hakka isabet etsin etmesin nafiz
değildir. Çünkü hakka isabeti şer'î bir asla müstenid değil, tesadüfidir. Böyle
bir hâkim —hakka isabet etsin etmesin— ictihâd ederek verdiği bütün hükümlerde
Allah'a âsî olur. Hiç bir suretle ma'zûr sayılamaz.
Sünen kitaplarında
rivayet edilen bir hadîste kaadîler üç sınıfa ayrılmış; bunlardan birinin
cennette; diğer ikisinin cehennemde olacağı haber verilmiştir. Mezkûr hadîse
göre hakkı bilerek onunla hükmeden kaa-dî (hâkim) cennete girecek, hakkı
bildiği halde onun hilafı ile hüküm veren kaadî ile bir şey bilmeden hükmeden
kaadî cehennemi boylayacaklardır.
Her müctehid hakka
isabet eder mi, yoksa içlerinden yalnız biri mi isabet eder? meselesi ulemâ
arasında ihtilaflıdır. Hanefîler'le Şâfiîler'e göre bir mesele hakkında
muhtelif hükümler veren müc-tehidlerden yalnız biri hakka yâni Allah indindeki
hükme isabet eder; diğerlerinin hükümleri hatâdır; fakat ma'zûr oldukları için
günahkâr sayılmazlar; kendilerine birer ecir verilir.
Bir takım ulemaya göre
her müctehid hakka isabet eder. Her iki tarafın delilleri bu hadîstir.
«Müctehidlerden hakka isabet eden yalnız biridir» diyenler; hadîsteki
«yanıhrsa...» İfadesi ile istidlal ederler; ve: «Hakka isabet etmiş olsa
kendisime hatâ isnâd edilmezdi.» derler. İsabet ve iddia edenler de her
müctehide ecir verilmesi ile istidlal ederler; ve : «İsabet etmemiş olsa
kendisine ecir verilmezdi.» derler. Ancak bu ihtilâf fer'î meselelerdeki
ictihad hakkındadır. Tevhîd esaslarına aid ictihadlar-da hakka isabet eden
yalnız bir müctehiddir. Bu hususta mu'temed ulemanın icmaı vardır. Muhalefet
eden yalnız Abdullah b. Hasan El-Abterî ile Dâvûd-u Zahirî olmuştur ki, onların
muhalefetine de i'tibâr yoktur.
«Hâkim hüküm verir;
ictihâdda bulunursa...» cümlesinde
mahzûf vardır. Bu cümle : «Hâkim hüküm
vermek ister de ictihadda bulunursa...»
takdirindedir.
16- (1717)
Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Abdülmelik b.
Umeyr'den, o da Abdurrahmân b, Ebî Bekra'dan, naklen rivayet etti. (Şöyle
demiş) :
Babam, Ubeydullah b.
Ebî Bekra'ya Sicistan'da kaadî iken : «Öfkeli olduğun halde iki kişi arasında
hüküm verme! Çünkü ben Resûlüllah (Sallalküıü Aleyhi ve Sellem)'i:
«Hiç bir kimse Öfkeli
olduğu halde iki kişi arasında hüküm vermesin! Buyururken işittim.» diye mektup
yazdı. Mektubu onun nâmına ben yazdım.
(...) Bu
hadîsi bize Yahya b. Yahya da rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Hüşeym haber
verdi. H.
Bize Şeybân b. Ferrûh
dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. H.
Bize Ebû Bekir b. Ebî
Şeybe de rivayet etti. {Dedi ki) : Bize Vekî", Süfyân'dan rivayet etti. H.
Bize Muhamnıed b.
EI-Müsennâ dahî rivayet
etti. (Dedi kî) :
Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. H.
Bize Ubeydullah b.
Muâz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti.
Bunların ikisi de
Şu'be'den rivayet etmişler. H.
Bize Ebû Küreyb de
rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüseyır b. Amy, Zâİde'den naklen rivayet etti.
Bu râvilerîn hepsi
Abdülmelik b. Umeyr'den, o da Abdurrahnıân b. Ebî Bekra'dan, o da babasından, o
da Peygamber {Saiküiahü Aleyhi ve SeUem)'den Ebû Avâne hadîsinin mislini
rivayet etmişlerdir.
Bu hadîsi Buhâri ile
İbni Mâce «Ahkâm» bahsinde tahrîc etmişlerdir.
Sicistan kaadîsi
Ubeydullah, Hz. Ebû Bekra'-nın oğludur. Yâni mektup babadan oğula yazılmıştır.
Kâtipliğini de Ebû Bekrâ
(Radiyallahuanh)'m diğer oğlu
Abdurrahmân yapmıştır.
Sicistan: İran'la
Afganistan arasında geniş bir sahadır. Ubeydullah bu yerin merkezi sayılan
Zeren şehrinde hâkimlik etmiştir. Vaktiyle bu şehre de Sicistan
denirmiş.
Hadîs-i şerîf öfke ve
gadap halinde hüküm vermeyi yasak etmektedir.
Bunun sebebini
El-Mühelleb şöyle beyân etmiştir : «Çünkü gadap hâlinde verilen hüküm bâzan
hakkın ötesine geçer; bu sebeple men'edilmiştir.»
Ulemânın beyanına göre
doğru düşünüp doğru hüküm vermesine engel olan fazla açlık, i'azla tokluk,
üzüntü, fazla sevinç, korku, şiddetli ağrı ve uyuklama gibi şeyler de gadap
hükmündedir.
Buradaki nehyin hükmü
cumhûr-u ulemaya göre kerahettir. Hattâ bir hâkim gadap hâlinde doğru bir hüküm
verse hükmü nafiz olur. Çünkü Resûlüllah (Sallaliahii Aleyhi ve Sellem) 'in
gadap halinde bâzı hükümler . verdiği sahîh hadîslerle sabit olmuştur.
Zahirîler buradaki nehyi tahrim mânâsına almışlardır. Onlara göre hâkimin gadap
halinde hüküm vermesi haramdır.
17- (1718)
Bize Ebû Ca'fer Muhammed b. Sabbâh ile Abdullah b. Avn EI-Hilâlî hep birden
İbrahim b. Sa'd'dan rivayet ettiler. İbni Sabbâh (Dedi ki) : Bize İbrâhtm b.
Sa'd, b. İbrahim b. Abdirrahmân b. Av* ri-vfiyet etti. (Dedi ki) : Bize babam,
Kaasim b. Muhammed'den, o da Aişe*-den naklen rivayet etti. Âişe şöyle demiş:
Resûlüllah (SalİallahüAleyhi ve Sellem):
«Her kim bizim şu
dinimizde ondan olmayan bir şey i cad «derse o (îcad) merdüddur.» buyurdular.
18- (...)
Bize İshâk b. İbrahim ile Abd b. Humeyd dahi hep birden Ebû Âmir'den rivayet
«ttiler. Abd (Dedi ki) : Bize Abdülmelik b. Amr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize
Abdullah b. Ca'fer Ez-Zühri, Sa'd b. tbrahîm'den rivayet etti. Sa'd şöyle
demiş:
Kaasim b. Muhammed'e:
Üç meskeni olup da bunlardan her birinin üçte birini vasiyyet eden bîr adamın
hükmünü sordum.
— Bunların hepsi bir meskende toplanır; dedi.
Sonra şunu ilâve etti:
— Bana Âişe haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); «Her kim
bizim dînimizde olmayan bir amel islerse o merdûddur.» buyurmuşlar.
Bu hadîsi Bu.hâri ile İhn.i.Mâce
«Sulh» bahsinde; Ebû Dâvûd «Sünnet»de
muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.
Hadîs-i şerîf İslâm'ın
büyük kaidelerinden biridir. Kaide şudur: Kitab ve sünnetde bulunmayan ve
müslümanların örfüne uymayan her şey merdûd yâni bâtıldır.
Redd; Hakikatte mâsdar
ise de ismi meful yâni merdûd mânâsında kullanılmıştır. Halk masdarımn mahlûk
mânâsında kullanıldığı gibi.
Nevevî 'nin beyânına
göre bu hadîs Peygamber (Saltatlahü Aleyhi veSeilem)in cevâmiu'l-kelim yâni az
sözlü, çok manâlı hadîslerinden biridir. Bilhassa ikinci rivâyetindeki ziyâde
hiç bir bid'atçıya söz bırakma-yaoak kadar açık ve kesindir. Evet, dîn namına
işlenen her bid'at bâtıl ve merductdur. Binâenaleyh inadında sabit bir bid'atçı
birinci rivayetteki *Bir şey îcad ederse» cümlesine güvenerek:
«Bunu ben îcâd etmedim
ki, mes'ûl olayım!» diyemez. Bid'atı îcâd edenle işleyenin ikisi de hükümde
müsavidirler.
Ancak mutlak surette
her bid'at haram değildir. Yerinde de görül* düğü vecihle ulemâ bid'atleri beş
kısma ayırmışlardır. Bunların içinde vacip derecesinde müstahsen ve makbul
olanları vardır. Kitap te'lîfi, mektep inşası bu kabil bid'atlardandır.
19- (1719)
Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e Abdullah b. EM Bekir'den
dinlediğim, onlun da babasından, onun da Abdullah b. Arar b. Osman'dan, onun
da İbni Ebî Amrate'l-EnsârS'den, onun da Zeyd b. Hâlid El-Cühenî'den naklen
rivayet ettiği 5u hadîsi okudum; Peygamber
(Salla!lahü A leyhi ve Sellem):
«Dikkat: «dini Size
jahidlerin en hayırlısını haber veriyorum) Şâh id ligini istenmeden yapandır.»
buyurmuşlar.
imam Nevevî bu hadîsin
te'vîl ve îzâhı hususunda ulemadan birkaç kavil nakletmiştir.
1- İmam
Mâlik ile Şâfiî1er'e göre bundan maksat: Hak sahibinin haberi yokken onun
hakkına şâhid olan bir kimsenin gelerek: «Ben senin hakkına şahidim» demesidîr.
Bunu yapmasa lâzımdır; çünkü şehâdet onun elinde hak sahibine aid bir emânettir.
2- Bu
hadîsten murâd: Şehadet-i hisbe (yâni Allah rızası için yapılan şehâdet) 'dir.
Bu şâhidlik insanlara mahsus olmayan haklarda- yapılır. Vakıf, umumî vasıyyet,
hudûd-i şer'iyye, köle azadı ve boşanma gibi şeylerde hısbe şâhidliği kabul edilir.
Bu nevi* bir.hakka şâhid olan kimsenin, hâkime müracaat ederek şâhidliğini
bildirmesi îçâb eder.
3- Hadîs-
şerîf şâhidlik. istenildikten sonra onu edâ hususunda mecaz ve mübâlegaya
hamledilir. Yâni: «En hayırlı şâhid kendinden bu iş istenir istenmez hemen edâ
edendir.» manasınadır. Nitekim: «Gömert adam istemeden verir.» derler ki, bundan maksat, o adamdan bir şey
istenir istenmez hemen vermesidir.
Gerçi bir hadîste:
«Şâhid
gösterilmedikleri halde şâhidlik ederler!» buyurularak, çağırıl-madan şâhidlik
yapanlar zemmedilmiştir. Fakat bu rivayet babımız hadîsine aykırı değildir.
Çünkü bu rivayet, çağırılmadan mahkemede şâhidlik yapanlar hakkındadır. Bir
ihtimale göre bundan murâd: Yalancı şâhidlik, başka bir ihtimâle göre de
şehâdete ehil olmayan kimsenin şâ-hidliğe kalkışmasıdır.
20- (1720)
Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Şe-bâbe rivayet etti. (Dedi
ki) : Bana Verkaa', Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'-dan, o da Ebû Hüreyre'den, o
da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den naklen rivayet etti. Şöyle
buyurmuşlar :
«Vaktiyle iki kadın
çocukları ile beraber bulunurken kurt gelerek birinin çocuğunu götürmüş. Biri
arkadaşına :
— Kurt senin çocuğunu götürdü! demiş. Dteki de
:
— Kurt ancak senin çocuğunu götürdü) demiş.
Müteakiben Hz. Davud'un huzurunda muhakeme olmuşlar. O, çocuğun büyük kadına
aid olduğuna hükmetmiş. Derken kadınlar Süleyman b. Dâvûd (Aleyhisselam) in huzuruna çıkarak
(meseleyi) ona haber vermişler. O da :
— Bana bıçağı getirin de onu sizin aranızda pay
edeyim! demiş. Bunun üzerine küçük kadın :
— Hayır!.. Allah sana
rahmet buyursun! Çocuk
onundur! demiş. O da çocuğun küçük kadına aid olduğuna hüküm
vermiş.»
Kavi diyor ki: Ebû
Hüreyre «Vallahi sikkîn sözünü hiç işitmemiştim; sâdece o gün işittim. Biz
yalnız mudye diyorduk.* dedi.
(...) Bize
Süveyd b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Hafs (yâni îbni
Meyserate's-San'ânî) Mûsâ b. Ukbe'den
naklen rivayet etti. H.
Bize Ümeyyetü'bnü
Bistâın dahi rivayet ettL (Dedi ki) : Bize Yezid b. Zürey' rivayet etti. (Dedi
ki) : Bize Ravh —ki İbni'l-Kaasİm'dir— Muhammed b. Aclân'dan rivayet etti.
Bu râvilerin hepsi
Ebû'z-Zinâd'dan bu isnadla Verkaa' hadisinin mânâsı gibi rivayette
bulunmuşlardır.
Bu hadîsi Buharı,
«Ehâdisü'I-Enbiyâ» ve «Ferâiz» bahislerinde;
Nesâi «Kadâ-da tahrîc
etmişlerdir.
Dâvûd (Aleyhisseîam)
'in çocuğun büyük kadına aid olduğuna hükmetmesi ya aralarında bir benzerlik
gördüğü içindir yahut onun şeriatında yaş büyüklüğü tercih sebeplerinden
sayıldığın dan dır. Çocuğun kadının elinde bulunması da onun şeriatına göre
tercih sebebi olabilir.
Hz. Dâvüd'un bu hükmü
ictihâd suretiyle mi yoksa fetva yolu ile mi verdiği ihtilaflıdır. Bazıları:
«Fetva olarak vermiştir; onun için de Süleyman (Aleyhisselam) 'in onu bozması
caiz olmuştur.» de-mislerse de Kurtubî buna i'tirâz etmiş ve: «Peygamberin
fetvası da hükmü gibidir. Ten'rîz babında bunların ikisi de müsavidir.»
demiştir.
Burada şöyle bir suâl
hâtıra gelebilir: O halde Hz. Süleyman'a Dâvûd (Aleyhisselam) 'm hükmünü bozmak
nasıl caiz olmuştur?
Cevap: Eğer her
ikisinin verdikleri hüküm vahiy ile olmuşsa Hz. Süleyman'm hükmü Dâvûd
(Aleyhisseîâm) 'in hükmünü nes-hetmiştir. îctihadla hükmetmişlerse Süleyman
(Aleyhisseîâm) 'in içtihadı daha kuvvetlidir; çünkü güzel bir hal çâresi ile
hakikati meydana çıkarmıştır.
İbnü'l-Cevzî: Her
ikisinin hükümleri ictihadla olmuştur; zira vahî ile olsa, hilafı câîz olmazdı.
Bu gösteriyor ki, zekâ ve anlayış Allah'ın bir ihsanıdır...» diyor.
Vâkıdî'nin beyanına
göre Hz. Dâvûd ile Süleyman fAleyhisseîâm) bu hükmü müşavere yolu ile
vermişlerdir. Dâvûd (Aleyhisseîâm) Hz. Süleyman'in verdiği hükmün doğruluğunu
görünce ona kanâat getirmiştir.
Bâzıları Dâvûd
(Aleyhisseîâm)'m şeriatında yaş büyüklüğünün tercih sebeplerinden sayıldığım kabul
etmemiş; bunun hatâ olduğunu, büyüklük, küçüklük, uzunluk, kısalık gibi
şeylerin sırf tardî birer vasıf olup tercih îcâb etmediklerini söylemişlerdir.
Süleyman
(Aleyhisseîâm) hakikati anlamak için güzel bir çare bulmuş; güya çocuğu ikiye
bölerek kadınlara paylaştırmak için bıçak istemiştir. Bittabi hakiki anne
çocuğunun kesilmesine razı olmıyacaktır. Nitekim bu çare sayesinde hakikat
anlaşılmıştır. Çocuk büyük kadına aid olmadığı için o kesilmesine rıza
göstermiştir. Zîra kendi çocuğunu da kurt kapmıştır. Küçük kadınla dert ortağı
olacaktır. Fakat hakikî anne olan küçük kadın, yavrusunun kesilmesine razı
olamamış; ölmekten-ae yabancı ellerde yaşamasını tercih etmiş; ve :
«Hayır!.. Çocuk
onundur.» diye feryâd ederek dâvasından vaz geçmiştir.
Ulemâ bu gibi
meselelerde hakikati meydana çıkarmak için hâkimlerin böyle çarelere baş
vurmalarına cevaz vermişlerdir.
Hadîsteki «Hayır!»
kelimesi başlı başına bir cümledir. Mânâsı: Hayır, kesme! demektir. «Allah
sana rahmet buyursun!» ifâdesi ayrı cümledir. Böyle yerlerde (lâ)'dan sonra
rabıt edatlarından (ve)'yi getirerek cümleyi:
«Lâ! ve yerhamükâllah.» şeklinde kullanmak müstehabtır.
Sikicin ve müdye:
Bıçak demektirler.
21- (1721)
Bize Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdürrazzâk rivayet etti.
(Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Müneb-bih'den rivayet etti. Hemmâm: Bize Ebû
Hüreyre'nin Resûiüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)den rivayet ettiği budur;
demiş ve bir takım hadîsler zikretmiş; ez cümle : Resûlüllah {Saüallahü Aleyhi
ve Sellem) şöyle de buyurmuşlar :
«Bir adam birinden
akarını satın almış. Akarı satın atan zât onun akarında içi altın dolu bir küp
bulmuş. Bunun üzerine akarı satın alan :
— Altınını benden al! Zîra ben senden yalnız
yeri satın aldım; altını satın almadım! demiş. Yeri satan da :
— Ben sana yeri ve içinde olanı sattım! demiş.
Müteakiben btr zatın huzuruna dâvaya çıkmışlar. Huzurunda-muhakeme oldukları
zât:
— Çocuklarınız var mı? diye sormuş. Biri :
— Benim bir oğlum vardır; demiş. Dteki de :
— Benim brr kızım vardır; demiş. Hakim :
— Bu oğlana bu kızı nikahlayın! Bundan her
ikiniz harcayın! Ve te-sadduk edin! demiş.»
Bu hadîsi Bu'hâri
«Kitâbu'l-Enbiyâ»da tahrîc etmiştir.
Akaar: Yer
ve ona bitişik olan malın aslıdır. Bazılarına göre akaar, ev ve çiftliktir. Bu
kelimenin hassaten hurmalık mânâsına geldiğini söy-lîyerıîer de vardır.
Hadîste bahsedilen
ahş-veriş Benî İsrâî1'den iki zât arasında geçmiştir.
Zahire bakılırsa bu
zâtlar mahkemeye gitmeyip birini hakem tayîn etmiş gibi görünüyorlarsa da İshâk
b. Beşîr'in rivayetinde nas-bedilmiş hâkim huzuruna çıktıkları tasrîh
edilmiştir.
Hadîs-i şerif tahkimin
yâni dâvaya bakmak için bir kimseyi hakem yapmanın caiz olduğuna işaret ediyor.
Bu mesele ihtilaflıdır îmam Âzam'a göre hakemin re'yi o beldenin resmî
hâkiminin re'yine mu-vafıksa mu'teberdir; aksi takdirde verdiği hükme i'tibar
yoktur. İmam Mâlik ile Şafiî hakemin hüküm vermeye ehliyetli olması şartı ile
hükmü belde hâkiminin re'yine uysun uymasın nafiz olacağını söylemişlerdir.
Kurtubî bu
alış-verişte bir hüküm bulunmadığını, hakemin sadece iki tarafı uzlaştırdığını
beyan ediyor. Filvaki' iki kişinin arasını bulmak müstehaptır. Bu hususta hâkim
olanla olmayan arasında fark yoktur.