HZ.
İBRAHİM'İM MAKAMINI NAMAZGAH EDİNMEK
HAC
VEYA UMRE İÇİN İHRAMLI BULUNURKEN AV ÖLDÜRMEMEK
«Hac bilinen aylardadır.» (Bakare sûresi, âyet: 197)
«Kabe'yi haccetmeğe yol bulabilen insanlara hacc etmek
Allah için bir borçtur.» (Âl-i tmrân sûresi, âyet: 97),
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) hadîs-i şeriflerinde:
«Bir ömre diğer bir omreye kadar ara yerdeki (ufak)
günâhlara keffarettir.»
«Helâl mal ve iyi niyetle yapılan haccın mükâfatı
ancak cennettir.» buyurdular. [1]
Çünki hac İslâmiyet'in beşinci rüknü sayılır. Mâlî ve
bedenî bir ibâdet olduğu için ayrı bir Özellik taşır. Arafat tepesinde
benliği yere atıp bembeyaz, dikişsiz elbiseye bürünmek, mahşerden bir tablo ve
hesap gününden bir örnektir. Bu muhteşem manzara insana fâni bir varlık
olduğunu, kimsenin kimseden üstün olmadığını, faziletin yalnız tckvâda
olduğunu, bütün büyüklük ve azametin Allah'a mahsus bulunduğunu en ölçülü ve
duygulu bir şekilde öğretir.
Bir hayli zahmet ve meşakkatlere katlanarak Allah
evine yönelmek, ilâhî emre boyun eğmenin alâmeti ve kulluk vazifesini yapmanın
açık belirtisidir.
Allah insanları yarattı ve onlara ibâdetleri farz
kıldı. Tâ ki, bu ibâdet ve emirlerle nefislerini ıslâh edip dünyanın ebediyete
giden yolda bir uğrak olduğunu ve bâzı ihtiyaçların bu uğraktan te'mhı
edilebileceğini anhyalar.
Hac,
hicretten çok sonra
farz kılınmıştır. Rcsûlüllah (S.A.V.)' Mekke'yi Ramazan ayında
fethetti ve şevval ayında îtâb bin Üseyd'i Mekke'ye vali tâyin ederek kendileri
Medine'ye döndüler. Hac mevsimi girdiğinde Müslümanlar Resûlül-lah'm emriyle
hac yaptılar. Fakat ResÛlüllah (S.A V.) kudreti olmakla beraber o yıl hacce
gitmediler. Hicretin dokuzuncu senesi yine kendileri gitmeyip Ebûbekr-i
Sıddîk'i vazifelendirdiler Onuncu sene
yüzbini aşkın müslüman cemaatıyle bizzat ResÛlüllah (S.A.V.) başlarında olmak
üzere yola çıktılar. Buna «Haccetü'1-Vedâ» denilir.
Bundan haccın ömürde bir def'â farz olduğu istidlal
edilmiştir. Nitekim ResÛlüllah (S.A.V.):
bunndan fazlasını yaparsa o tetavvu' (nafile) olur,»
buyurdular [2]
«Hac bilinen aylardadır.» Ayet-i Kerîme'nin tahliline
gelince; cümle üç takdir üzere mânâ edil mistir:
1- Hac
amelinin vakti, bilinen aylardır.
2- Hac
bilinen aylardadır.
3- Hac,
bilinen ayların haccıdır.
Üçüncü takdire ,göre, bilinen aylarda ihrama girmek,
diğer aylarda girmekten daha üstündür. O halde yılın herhangi bir gününde veya
ayında hac için ihrama girilebilir. Nitekim Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Ahmed
bin Iîanbel'in mezheplerine göre de böyledir. İbrahim Nahaî ve Sevrî de aynı
görüştedirler. Bunlar: «Sana (yeni doğan ay)lan sorarlar, de ki: Onlar,
insanların fâldesi için, bir de hacc İçin vakit Ölçüleridir,» âyetini delil
olarak göstermişler.
lmam-ı Şafiî birinci takdire dayanarak, «Hacc için
ihrama, ancak hac aylarında girilir; onların dışında girmek sahîh değildir.»
demiştir, lmam-ı Şafiî bu mânâyı te'yid eder mahiyette İbnü Abbas (R-A.)dan
Müslim bin Hâlid tarikiyle şu rivayeti yapmıştır:
«Hiç bir kimseye hac için ihrama girmek doğru olmaz,
ancak hac aylarında doğru olur. Çünki Cenâb-ı Allah «Hac amelinin vakti bilinen
aylardır,» buyuruyor.[3]
Buharî'nin îbnü Ömer (R.A.)den yaptığı rivayete göre,
bilinen aylar: Şevval, zilkaade ve bir de zilhicce'nin ilk on günüdür. Ancak
bu, Eshab-ı Kirâm'dan Ömer, Ali, İbnü Mes'ûd, Abdullah bin Zübeyr (R.A.) ve
tabiîn-i kirâmden ve seleften Atâ\ Tavus, Mücâhid, İbrahim Nahaî, Şa'bî, Hasan
el-Basrî, Ihım Şîrîn, Makhûl, Katade, Dahhâk ve Rebî' bin Enes'den (Allah hepsinden
razı olsun) rivayet olunmuştur. Hanefî, Şafiî ve Han-belî mezheplerinde de aynı
rivayet mesned olarak alınmıştır. Ebû Yûsuf ile Ebû Sevr de aynı görüşe
sahiptirler. İbnü Cerîr de bu kavli ihtiyar etmiştir.
îmam Mâlik'e ve Şafiî'nin Kavl-i Kadîm'ine göre:
Şevval, Zilkaade ve Ziîhicce'nin tamamıdır. Bu, İbnü Ömer (R.A.)dan yapılan
rivayete göredir. Ayrıca Ebû Ümâme'den yapılan rivayette, Peygamber
(S.A.V.)ın:
«Hac bilinen aylardır: Şevval, Zilkaade ve
Zilhicce'dir,» mealindeki hadîsin senedinde, mevzu' hadîslerle müttehem olan
Hüseyn bin Muhârik bulunduğu için bu de mevzu' kabul edilmiştir. Bu takdir de:
a) Mâlikî
mezhebine göre Ziîhicce'nin sonuna kadar umre yapmak mekruhtur.
b) Hac
amellerinden biri kurban gününden sonraya bırakılırsa kan gerekmez.
Diğer üç mezhebe göre: Lâzım gelir ve Ziîhicce'nin
onundan sonra umre yapmak mekruh değildir. [4]
1-
Senenin herhangi bir gününde ihrama
girilebilir. Ancak hac aylarında girmek daha iyidir. Bu, Ebû Hanîfe, Mâ-likve
Ahmed'e göredir.
2- Şâfiîlere
göre: Hac için ancak hac aylarında ihrama girilir.
.
3- Hanefî,
Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre, hac aylan: Şevval, Zilkaade ve bir de
Ziîhicce'nin ilk on günüdür. Mâlikî mezhebine göre, Şevval, Zilkaade ve
Ziîhicce'nin tamamıdır,
4- Hanefî
mezhebine göre, onuncu gün de Zilhicce'ye hac günü olarak dahildir. Haccin son rüknü olan Tavaf-ı
ziyaret bugün yapılır.
Şafiî mezhebine göre: Dokuzuncu gün hac gününe dahil
olarak sayılmıştır. O halde Arafat'ta vakfeye yetişmiye-nin kurban günü olan
onuncu gün fecrin doğmasiyle haccı fevt olmuş olur. Çünki Şafiî onuncu günü hac
gününden saymamıştır. [5]
«İşte kim o aylarda haccı (kendine) farz eder (de
ihrama girerse) artık (bilinmelidir ki) hac'da kadına yaklaşmak, günâh
İşlemek, sövüşüp doğüşmek yoktur. Ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir.»
(El-Bakare sûresi, âyet: 197) ihramda bulunan bir kimseye bu gibi şeylerin
haram kılınmasının sırr ve hikmeti: Ilacce giden mü'min bütün kötü huylarından
sıyrılarak Allahm evine şerefli bir misafir olarak gitmiş sayılır. Artık ona
yakışan, eski âdetlerini tekrarlamamak, daha evvelce bulup yediği, giyinip
gezdiği nimetleri aramamak, her türlü mefahiri gönülden atıp o yüce makamda
toplanan insanlardan biri olmak, böylece sınıf farkını kaldırıp asıl mefahiri
Allah'a sıdk u selâmetle bağlanmakta aramaktır. Nefsi tezkiye bu yolun
yolcusunun arzulayacağı en nefis nimet olacak, kulluğun hakikatini idrâk onun
gayesi, îslâm kardeşliği onun prensiplerinden biri bulunacaktır. Bunun içindir
ki Allah'ın Resulü (S.A.V.):
.Hacceden kimse kadına yaklaşmaz, günâh işlemez, sövüp
saymazsa, annesi onu doğurduğu günde olduğu gibi, (kul hakkı hâriç bütün)
günâhlardan sıyrılıp çıkar.» buyurdular. [6]
Âyette geçen «farz»
fiilinden murad, kim haccetmeye içten azmedip niyet getirir, ihram giyerek
niyetini açığa çıkar nr ve telbiye getirmek suretiyle dili ile bunu ifâde
ederse, hac-cı kendine farz eder.
Ancak tmam-ı A'zam'a göre, haca kendine farz etmek,
tel-biyeyle veya kurban sevketmekle olur.
Şafiî'ye göre, ihrama girip niyet getirmek kâfidir.
«Refes» , Ibnü Abbas (R.A.), îbnü Cübeyr, Süddî, Ka-tade,
el-Hasan, İkrime, Zührî, Mücâhid ve Mâlik'e göre, cima' (cinsî münasebet)dır.
İbnü Ömer, Tavus, Atâ' ve diğerlerine göre, münasebetsiz sözdür. Ebû Ali'ye
göre, kadınlar yanında edep dışı konuşmaktır. îbnü Abbas (R.A.)dan da buna
yakın bir rivayet yapılmıştır. Ali bin Ebû Talha da Ibnü Abbas (R.A.) nın şöyle
dediğini rivayet ediyor:
<Refes,
kadına sarılmak (veya temas etmek), öpmek ve çimdiklemekttr.»
«Füsûk», şeriat sınırını aşmaktır. îbnü Abbas (R.A.) da bunu
«bir takım günahlar» diye tefsir etmiştir ki, Atâ1, Mücâhid, Tavus, îkrime,
Saîd bin Cübeyr, Muhammed bin Kâ'b,Ka-tâde, îbrâhîm Nahaî, Zührî, Rebî' bin
Enes, Atâ' bin Yesâr ve başkaları buna kaaildirler.
Nâfi'in îbnü Ömer (RA.)den yaptığı rivayete göre, hac
günlerinde av ve başka yasak fiilleri irtikâbla bir takım günahlar demektir.
Füsûk'un sövüp saymak olduğunu soyliyenler
«Müslümana
sövmek fısk, onunla savaşmak küfürdür,» [7]
hadîs-i şerifle istidlal etmişlerdir. Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem'e göre
de, putlara kesilen kurbandır.
Bundan başka tefsir ve görüşler vardır. Fakat belli
bir günaha tahsis etmemek daha uygun bir tefsir olsa gerek.
«Hacda sövüşüp döğüşmek de yoktur.» Bu hususta iki görüş
vardır:
1- Hac
vaktinde onun menâsiki hakkında mücâdele yoktur. Çünki Cenâb-ı Hak hac
menâsikini noksansız olarak açıklamıştır.
2- Sövüşüp
döğüşmek yoktur.
Bir zamanlar Kureyş, Müzdelife'de Meş'arü'l-haram'da,
diğer Araplar da Arafat'da durur mücâdele ederler, her biri kendisinin sevap
işlediğini, hac menâsikini yerli yerince yaptığını iddiada bulunurdu. «Velâ
cidale» âyetiyle bu mücâdele ve iddialar yasaklandı.
Câbir bin Abdullah (R.A.) den yapılan rivayette buyuruluyorki:
«Hac menâsikini yerine getiren ve dilinden, elinden
müs-lümanlann selâmette kaldığı kimsenin geçmiş günahları (kul hakkı hâriç)
mağfiret olunur.» [8]
1- îmam-ı
A'zam'a göre, hacca niyet edip telbiye getiren veya hedy (kurban)ım sevkeden
kimse haccı kendine farz etmiştir. Şafiî'ye göre, haccı kendine farz etmek,
ihrama girip niyet getirmekle olur. Artık ondan sonra men'edilen (yasaklanan)
şeylere yanaşamaz.
2- Hac'da
cima' (cinsî münâsebet) nasıl haramsa, kadına sarılmak, onu öpmek ve
çimdiklemek ve ona cinsî münasebetle ilgili fahiş sözler söylemek de öylece,
haramdır.
3- Sair
günahlardan kaçınmak, sövüşüp döğüşmemek lâzımdır. [9]
«(Hac yolculuğunuz için yetecek kadar) azık edinin!
Şüphesiz ki azığın en hayırlısı (şuna buna yük olmaktan) kaçınıp Allah
korkusunu (gönülde taşımaktır). Ey Akıl sahipleri! Benden korkun.» (El-Bakare
sûresi, âyet: 197)
Âyet-i Kerîmeyle, hacca gitmek istiyen kimsenin şu
hususlara riâyet etmesi emrediliyor:
a)
Dilencilikten, şuna buna yük olmaktan sakınması, varsa kendi imkânlariyle bu
yola düşmesi,
b) Kendisi
ve dönünceye kadar çoluk-çocuğu için azık hazırlaması ve bu hususta da
Allah'tan korkması.
Buhârî, Ebû Dâvud ve Neseî'nin îbnü Abbas (R.A.)dan
yaptıklar ırivâyete göre: Araplardan bâzısı şöyle derdi: «Biz Rabbimizin
Beytini kasdediyoruz, nasıl olur da O bize yedirip içirmez?!» Böylece azıksız
haccederler ve «Bizler Allah'a dosdoğru tevekkül eden kullarız» diye
övünürler, fakat bir taraftan da dilenerek halka yük olurlardı.
îkrime'nin İbnü Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayetten, bu
kuru tevekkül sahiplerinin Yemenliler olduğu anlaşılıyor.
Bâzısı «Tezevvedû» emrinin hac yolculuğu için azık
edinmeye ait olmayıp âhiret yurdu için iyi amellerle manevî azık hazırlamaya
matuf bulunduğunu söylerse de birinci tefsir ve görüş daha râcihtir. Çünki
âyetin "iniş sebebi bu mânâya delâlet etmektedir. Nitekim Mukatil'in
yaptığı rivayette: <Ve tezevvedû» âyeti inince fakir bir müslüman ayağa
kalkarak:
— Ey Allah'ın Resulü! Azık edinecek bir şey
bulamıyoruz ki!.. Dedi.
Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) ona: ,
«Sen halka yüz suyu dökmeye mâni olacak kadar azık
edin. (Unutma ki) edindiğiniz azıkların en hayırlısı takvadır,» buyurdular. [10]
İmam Ahmed ve diğer eshâb-ı sünenin Sevri'den yaptıkları
rivayette, Peygamber (S.A.V.): «Hac, Arafat'tır.» buyurdular.
O halde Zilhiccenin onuncu günü fecir doğmadan önce
Arafat'a yetişen kimse vakfeyi yapmış sayılır. Fecirden sonra gidenin haccı
fevt olmuştur. Çünki vakfenin vakti, arefe günü zevalden tâ bayram günü fecir
atmcaya kadar olan zamandır. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) Haccetü'I-veda'da
zilhiccenin dokuzuncu günü öğle namazım kıldıktan sonra güneş batmcaya kadar
vakfe yaptı ve: «Menâsikinizi (benden öğrenip) alın!» buyurdu. Diğer bir
hadîslerinde de:fecir doğmadan Arafat'a
yetişen (farz olan vakfeye) yetişmiştir.» [11]
«Meş'ar-i Haram
civa-nnda Allah'ı zikredin.» (El-Bakare sûresi, âyet: 198).
Cenâb-i Resûlüllah (S.A.V.) güneş battıktan sonra
Ara-fat'dan hareketle Müzdelife've gelmişler; akşam ile yatsı namazını bir
arada, bir ezan ve iki ikaametle kılmışlar ve iki namaz arasında tesbîh
yapmışlardı. Sabah namazını Müzdeliiu'-de kıldırdıktan sonra Meş'ar-i Harama
gelmiş, kıbleye yönelerek düâ etmiş, tehlîl ve tekbîr getirmişti ve bunu
müteakiben Allah'ın vahdaniyetini en güzel tarzda ifâde ederek oradan ayrılmışlardı.
Nitekim «Allah'ı zikredin»den maksad, Müzdelife'-de bir arada kılman akşam ile
yatsı namazıdır. Dua ve tesbîh olduğunu söyliyenler de var.
îbnü Abbas (R.A.)nm Müzdelife'ye gelince, daha önce
Meş'ar-i Haram'ı soran adama «işte burası Meş'ar-i Haram'-dır» dediği mervîdir. [12]
(Hac mevsiminde ticâret yapmak suretiyle) Rabbüıizden
nzık istemenizde bir günah yoktur.» (El-Bakare sûresi, âyet; 198).
Bu tefsir, Mücâhid, Saîd bin Cübeyr, Ikrime, Katade,
Na-haî ve Rabi' bin Enes'e göredir. Bu itibarla hac mevsiminde ihrama girdikten
önce de sonra da ticâret yapmakta bir günah yoktur. Ali bin Ebû Talhâ'nm îbnü
Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette:
«İhramdan önce ve sonra alını-satımda bulunmanızda bir
engel yoktur,» [13] buyurulan hadîs-i şerif
bu mânâyı te'yid ediyor.
îbnü Kesîr'in kaydettiğine göre: Cahiliyye devrinde
hac mevsimi gelince Araplar Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz adlı üç pazar yerlerini
açar, alış-verişte bulunurlardı. İslâm dîni gelince Müslümanlar hac mevsimini
zikr ü ibâdet ayları sayarak ahş-verişten kaçınmışlardı. Bunun üzerine hac
mevsiminde de ticarete ruhsat verir mahiyette olan bu âyet indi. Ebû Dâvud da
Yezid bin Ebû Ziyad'ın rivayet ettiği hadîsi tahrîc etmek suretiyle ayni
rivayeti almıştır.
Ancak bu bir ruhsat makamında olduğundari hacca gidenlerin
daha fazla ahş-verişle meşgul olmamaları —vaktin değeri bakımından daha uygundur.
Bu âyetken Arafatta vakfenin farz olduğu istidlal
edilmiştir. Çünki oradan boşanıp sel gibi akmak vakfeden sonra olabilir.
İbnü Ömer (R-A.)ya göre, iki dağın arasındaki yer,
Meş-ar-i Haram'dır. Hanefî ve Şafiî'ye göre sabah namazından sonra bir saat
kadar Müzdelife'de durmak vâcibdir.
«Sonra insanların boşanıp döndüğü yerden (Arafat'dan)
dönün.» (El-Bakare sûresi, âyet: 199).
Âyette, Müzdelife'den önce Arafatta durmanın
gerekliliğine işaret ediliyor. Daha önceleri Kureyşliler Arafat'ta vakfeye
çıkmaz, harem dahilinden ayrılmazlardı. Vakfeyi de haremden sayılan
Müzdelife'de yaparlardı. Cenâb- Allah bunu men'edi-yor ve «Halkın döndüğü
yerden dönün» diye emrediyor. Bâzı âlimler bunun Müzdelife'den Minâ'ya gitmeyi
âmir bulunduğunu söylemiş, bâzısı da insanlardan maksad, Hazret-i îbrâhîm'dir.
Yâni onun yaptığı gibi yapın» demektir; mütalâasında bulunmuştur.
«Allah'tan
mağfiret dileyin. Şüphe yok ki, Allah Gafur ve Rahimdir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 199).
İbâdetler yerine getirildikten sonra ekseri istiğfarla
emro-lunur. Bunun içindir ki, Resûlüllah (S.A.V.) namazdan fariğ olunca üç defa
istiğfar ederlerdi. Buharı ve Müslim'de ibâdeti müteakip otuzüç kere tesbîh,
otuzüç kere tahmîd ve otuzüç kere tekbîr getirmenin mendup olduğu
kaydedilmiştir. [14]
1- Hac
mevsiminde ihrama girdikten sonra da ticaret yapmak mubahtır. Ancak hacca giden
kimsenin daha fazla ticaretle meşgul olmaması şâyân-ı tavsiyedir.
2- Arafatta,
zilhiccenin dokuzuncu günü zevalden onuncu günü fecir atincaya kadar olan
zaman içinde vakfe yapmak farzdır. Fecir doğduktan sonra giden kimse farz olan
vakfeyi kaçırmış olduğundan gelecek sene bozulan haccı kaza etmesi gerekir.
3- Akşam ile
yatsı namazı birlikte yatsı vakti içinde Müzdelifede kılınır.
4- Hanefî ve
Şafiî'ye göre, sabah namazından sonra Müzdelife'de bir saat durmak vâcibdir.
5- Önce
Arafat'da vakfe yapmak, sonra da Müzdelife'-ye gelmek lâzımdır. [15]
«Hacet da, umreyi de Allah için tam yapın.»
(El-Bakare: 196).
Âyet-i Kerîmenin mânâ ve tefsirinde görüş farkları vardır:
a)
Başlandıktan sonra her ikisiyle alâkalı fiilleri tamamlayınız.
b) Abdullah
bin Seleme (RA.)den yapılan rivayete göre: Hacc ve umre için aile ocağından
ayrılırken ihrama girmek bu ikisini tamamlamayı ifâde eder. îbnü Abbas, Saîd
bin Cübeyr ve Tâvus'a göre de böyledir.
c) Süfyân-i
Sevrî'ye göre: Hacc ve umreyi tamamlamaktan maksad, ehlinden (çoluk-çocuğundan)
ayrılırken hacc ve umreyi dileyerek ihrama girmek, mîkalta tehlîl getirmek ve
bu yolculuğunda ticaret ve benzeri bir îş ve ihtiyaç için çıkmış olmamak.
d) Mekhûl'e
göre, mîkatta her ikisine birden niyet getirip başlamaktır.
e) Zührî'nin
Ömer bin Hattab (R.A.)den yaktığı rivayete göre, hacc ve umreyi ayrı ayrı
yapmak, şöyle ki: Umreyi hac aylarının dışında ifâ etmek. Nitekim Cenâb-ı Allah
cHacc belli
aylardadir'* buyuruyor
Bunu te'yiden Kaasım bin Muhammed demiş ki: «Hacc
aylarında yapılan umre tamam sayılmaz.» Katade'den de buna yakın bir rivayet
vardır.
Ancak bu son görüş üzerinde durmak lâzımdır. Çünki
Resûlüllah (S.A.V.)m hicrî altıncı, yedinci, sekizinci ve onuncu yıllarında
yaptığı dört umresi vardır ki hepsi de zilkaade ayında vuku' bulmuştur.
Bunlardan başka umre yapmamışlar. Ancak validemiz Ümrnü Hâni'e
«Ramazanda yapılan bir umre, benimle birlikte yapılan
bir hac-ce denktir,» buyurmuşlardır ki, bu Ümmü Hani'e has bir iltifattı,
ümmete teşmil1 .edilemez. [16] ibaresiyle
rivayet etmişlerdir.
f) Süddî'ye
göre: Hacc ile umreyi yerine getiriniz. Bütün bu rivayetlerle beraber
Resûlüllah (S.A.V.)m hac ile umreyi bir arada yaptıkları tarihen sabittir.
Nitekim eshabına hitaben:
«Kimin yanında hediy (kurbanlık hayvan) varsa hac ile
umre için tehlîl getirsin,» buyurdukları rivayet yoluyla bize kadar gelmiştir.
Hac ve umre hakkında birçok hadîs-i şerifler vardır.
Hepsini buraya almaya imkân bulamadık. Fazla bilgi için hadîs kitaplarına ve
konuyla ilgili fıkıh kitaplarına ^bakılması tavsiye olunur.
Şartlar müsait olduğu takdirde güç getiren
müslümanla-ra ömründe bir kerre hacc yapmak farzdır. Ancak bu âyetle umrenin
vücubuna istidlal edilmiştir. Çünki umreyi tamamlamak ile olan emir,
dolayısiyle umrenin yapılmasını da âmirdir. Bu bakımdan Hazret-i Ali, îbnü
Ömer, îbnü Abbas, Atâ', Tavus, Mücâhid, Hasan el-Basrî, îbnü Şîrîn, Şa'bî, Saîd
bin Cü-beyr, Mesrûk, Abdullah bin Şeddad, îmam-ı Şafiî, îmam Ahmed, îshâk ve
Mâlikîlerden Ebû Ubeyd ve îbnü Cehm'e göre umre vâcibdir.
îmam Mâlik, Nahaî ve îbnü Münzir'in Eshâb-ı re'y (re'y
tarafdan olanlar)dan yaptıkları rivayete göre, sünnettir.
îbnü Mes'ud, Câbir bin Abdullah ve tabiînden bir kısmı
da umre'nin sünnet olduğuna kaaildirler.
Birincilerin hadîsten delili:
«Kimin beraberinde hediy (kurbanlık hayvan) varsa,
hacc ve umreye tehlîl getirsin.» Ve «Kıyamete kadar umre hacce dâhil
olmuştur,» [17] sahîh hadîslerdir. Ayrıca
Dâre Kutnî ve Hâkim'in Zeyd bin Sabit (R.A..)dan yaptıkları rivayete göre,
Resûlüllah (S.A.V.)m şu hadîs-i şerifleridir:
«Şüphesiz ki hacc İle umre farzdırlar, hangisiyle
başlarsan sana bir zarar vermez (yâni bir beis yoktur.)»
ikincilerin delili ise, Abdurrezzak, İbnü Ebî Şeybe ve
Abd bin Hümeyd'in Ebû Salih el-Hanefî'den yaptıkları rivayettir.
Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) «Hac cihaddır, umre tetavvu'dur.» [18]
buyurmuşlardır.
Tirmizî'nin Câbir bin Abdullah (R.A.)dan yaptığı rivayette:
«Bir adam Cenabı Peygamber (S.A.V.)e:
— Yâ
Resûlellah! Umre vâeip midir? Diye sordu. Buyurdular ki:
— Hayır, fakat
umre yaparsanız sizin İçin daha hayırlı olur.» deniliyor.
Umre'nin farz veya vâcib olduğuna delâlet eden âyet ve
hadîsler, başlandıktan sonra vâcib olacağına hamledürniştir. [19]
1-
Başlanılan hacc veya umreyi tamamlamak farzdır. Yanda bırakılırsa kaza
edilmeleri gerekir.
2- Umre, Hanefîlere
göre sünnettir. Her mevsimde yapılabilir. Şafiî ve Hanbelî'ye, Mâlikîlerden de
bir kısmına güre: Vâcibdir. îmam Mâlik'e göre de sünnettir.
3-
Umumiyetle nafile ibâdetler
başlanınca farz veya vâcib olur,
yâni bu hükümleri alır. Bu itibarla umre'ye başlayıp da tamamlamıyan kimseye,
onu kaza etmek farz olur. Nitekim Hudeybiyye senesi umre'ye başlanmış,
müşriklerin savaşa kalkışması üzerine yarıda bırakılarak geriye dönülmüş ve
bilâhare kaz âedilmek üzere taraf-ı Resûlüllah'dan beyân vâki' olmuştu; ve
Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) bu umreyi ka/â etmişlerdir. [20]
«(İhrama girdikten sonra) bunlardan ahkonursaniz, o
takdirde kolayınıza gelen kurban'ı (gönderin ve) kurban yerine varmadıkça
başlarınızı tıraş etmeyin.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196).
Hicrî altıncı yılda (Hudeybiyye senesi) Resûlüllah'ın
umre kasdiyle Kabe'ye gitmesine müşrikler mâni' oldu ve savaş hazırlıklarına
giriştiler. Bu yüzden Resûlüllah Efendimi/ ile beraberinde bulunanlar umreyi
tamamlamadan yarıda bırakmak zorunda kaldılar. Bunun üzerine Fetih sûresi ile,
beraberlerinde götürdükleri kurbanları Minâ'ya sevkcdilmesi hakkındaki âyet
indi.
Saîd bin Mansûr, îbnü Cerîr ve îbnü Ebı Hâtim'in îbnü
Mes'ûd (R.A.) den yaptıkları rivayette: Hac için ihrama girip herhangi bir
sebeple haccı tamamlamaya imkân bulamıyan kimse ihramdan çıkabihnek için
kendisine kolay gelen kurbanı yerine (Minâ'ya) gönderir. Kurban yerine
ulaşmadan acele eder de tıraş olur veya güzel koku sürünürse, kendisine fidye
gerekir. Ve bu yüzden hac ve umresini veya ikisinden birini tamamlamayan kimse,
imkân bulduğunda kaza eder.
Hediy (kurban), cumhura göre bir koyun, îbnü Ömer,
Âişe ve îbnü Zübeyr'e göre bir deve veya sığırdır. Hasan el-Basrî'ye göre en
âlâsı bir deve, ortalama olanı bir sığır ve en aşağı olanı bir koyundur.
«Kurban yerine varmayınca başlarınızı tıraş etmeyin!»
(El-Bakare sûresi, âyet: 196). Bu âyet, ihrama girdikten sonra hac vazifesinden
alıkonulan ve ahkonulmiyan herkes hakkındadır. Ancak kurbanın gönderileceği
yerin tâyininde görüş larkı vardır;
Mâlik ve Şafiî'ye göre, alıkonulan yerin kendisidir.
Ebû Hanîfe'ye göre Harem-i şerîf dahilidir.
(El-Hac sûresi, âyet: 33) buna delâlet eder.
Resûlüllah (S.A.V.) Hudeybiyye'de alıkonulanca kurbar
mm orada boğazladılar. Şafiî ile Mâlik delil olarak bu rivayete
dayanmışlardır. Hanefîler ise, boğazlama işinin Hudeybiy-ye'nin Harem-i şerife
dahil olan tarafında yapıldığını delil olarak göstermişlerdir. [21]
«Hacette ilgili İbâdetleri yerine getirip bitirince
babalarınızı andığınız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın.»
(El-Bakare sûresi, âyet: 200).
Cenâb-ı Allah, çokça ve gönülden anılmasını, bilhassa
hacca ait ibâdetler yerine getirildikten sonra daha kuvvetli bir anışla
anılmasını emrediyor:
a) îbnü
CÜreyc'in Atâ'dan yaptığı rivayete göre, çocuğun içli bir şekilde «babaaa,
babaaa!» dediği gibi siz de öyle bir içlilikle «Allah. Allah!» deyin. Dahhak
ile Rebi' bin Enes'in de görüşü ve tefsiri bu mahiyettedir.
b) Fakat
Saîd bin Cübeyr'in (Rahmetullahİ Aleyh) îbnü Abbas (R.A.) dan yaptığı rivayete
göre: Câhiliyye devri Arap-larından çoğu hac mevsiminde toplanırlar, herkes
baba ve dedesinin güzel hasletlerini, şecaat ve hamasetlerini yâd eder-lerdi.
Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [22]
1- Şahsın kendisinde
bir meziyet yoksa, baba ve dedelerinin mahasinİBİ anmasında bir fayda yoktur.
2- Anılmaya
lâyık olan tek mevcud, Allah'dır. Şahısları îlâhlaştırır şekilde ögmek
küfürdür.
3- Hac
ibâdeti bitirildikten sonra içli bir yönelişle Allah'ı anmak ve O'nun
sevgisini gönülde taşımak lâzımdır.
Bu konuda Abdülbâri Nedvî'nin eserinden birkaç paragraf
almayı faydalı bulduk.
Zikir, tasavvuf meşgalelerindendir. Kalbdeki
vesveseler onunla kovulur, dünyadan ve dünyalıktan (kalben) ayrılmak onunla
mümkün olur. Yalnız zikrin türlü türlü yollan vardır. Bizden olan herkesin, bu
yollardan, nefsinin itmi'nan bulduğu ve kendi hâline münasib gördüğü birini
ihtiyar etmesi lâzımdır. Amma —zikir esnasında— kalbin tam mânasiyle derli
toplu bulunması, vesvese ve dünya ilişkilerinden uzak kalması bizzat hedef ve
gaye değil, ancak arzulanan büyük gayeye ulaşmanın sebeplerindendir. Şunda da
hiç şüphe yoktur ki, sebeplerin, gayelerde ve gayelerin tahakkukunda büyük
te'sirleri vardır. Bunun için tarikat ululan, gayeye varmak için bir takım
esaslar koymuşlar, mukaddemeler yapmışlardır. Gayeleri yücelttikleri gibi,
amelî olarak da bu mukaddemeleri büyültmüş-lerdir.
Bunun içindir ki Cenâb-ı Allah anılmasını emrederken,
kalbin derli toplu bulunmasına dikkatimizi çekiyor ve baba-lanmızı andığımızdan
daha içli ve kuvvetli bir duyuşla kendisini anmamızın en muvafık yolunu
gösteriyor. [23]
«Artık içinizden kith hasta olur veyahut başından bir
eziy-yeti bulunursa, ona oruçtan veya sadakadan veyahut kurbandan (biriyle)
fidye gerekir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196.
Hudeybiye'de ihramda bulunan Kâ'b bin Ucre'nin bitlendiğini
bilhassa başından bitlerin yüzüne doğru düştüğünü gören Cenâb-i Peygamber
(S.A.V.) ona:
— Ya Kâ'b!
Başındaki haşarat sana eziyyet mi veriyor? diye sordu. Kâ'b:
— Evet, dedi.
Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) ona, başını tıraş
etmesini ve fidye olarak altı fakiri doyurmasını veya bir koyun boğazlamasını
veyahut üç gün oruç tutmasını emretti.
İbnü Abdülberr, âyet-i kerîme'de geçen «nüsük»ün koyun
boğazlama olduğunda âlimlerin ittifakı vardır, diyor.
Gerçi âyetin iniş sebebi husus ifâde ediyorsa da
muhsar, gayr-i muhsara ve herhangi bir hastalık ve eziyyete şâmildir.
Ebû Hanîfe, Şafiî ve Mâlik'e göre: Her miskin (fakir)e
Peygamber müddiyle iki müd vermek lâzımdır [24]
Sevrîye göre: Her fakire yarım sa' buğday veya diğerlerinden bir sa' [25]
verilir. Ebû Hanîfe'den de buna yakın bir rivayet yapılmıştır.
Ayrıca, bu fidyenin nerede verileceğinde de görüş
farkları oîmuştur:
Atâ'a göre: Kan akıtmak Mekke'de; fakirleri doyurmak
veya oruç tutmak ise istenilen yerde yapılabilir. Re'y tarafdarla-rından
çoğunun da görüşü böyledir. Şafiî ve Tâvus'a göre: Fakir doyurmak ve kan
akıtmak ancak Mekke'de oruç ise istenilen yerde ifâ edilir, imam Mâlik'e göre:
Her üçünü de dilediği yerde yapabilir. Fethü'l-kadîr'de bu görüşün daha sahih
ve hak olduğu kabul edilmiştir. Çünki bu hususta yer tâyinine dair elimizde
delîl yoktur, diyor.
(Hastalıktan
veya düşman korkusundan) «emin olduğunuz zaman artık kim hac yapıncaya kadar
umreyle faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek, bulamazsa üç gün
hac esnasında, yedi gün de döndüğünüzde
ki bu tam on gündür oruç tutmak
gerekir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196)
Âyet-i kerimede geçen «temettü», umre ile_ hac arasındaki
günlerde ihramlıya helâl olmayan şeylerden faydalanmanın caiz olduğunu ifâde
eder. Şevkânî Fethülkadîr'de Hacc-ı te-mettü'ün en üstün hac olduğunu söyler.
İşte böylece Hacc-ı temettü' yapmak istiyen kimseler
boğazlanacak hayvan bulamaz veya malî durumu buna müsait olmazsa, hac
günlerinde ihrama girdikten hayvan
boğazlanacak güne kadar üç gün, evine döndükten sonra yedi gün oruç tutarlar.
Ancak bu üç günün zilhiccenin 7,8,9. günleri olması icap ettiğini soyliyenler
de vardır. Hanefî imamlarına göre de böyledir. Kalan yedi gün ise, Imam-ı
Şafiî ve İmam Ah-med'e göre yolda da tutulabilir. İmam Mâlik'e göre, Minâ'dan
döndüğünde tutmaya başlıyabilir. Fakat Sahîh-i Buhârî'de kaydedilen:
«Hayvan boğazlama imkânı bulamıyan kimse, üç gün
hacde, yedi gün de ehli (çoluk-çocuğu)na döndüğü zaman oruç tutsun» hadîs-i
şerifi, âyet-i kerîmede geçen cümlesini
tefsir etmekte ve böylece vedi gün orucun ehline dönüldüğünde tutulabileceğini
tasrîh etmektedir.
îbnü Abfcas (R-A.)dan şeklinde bir'rivayet vardır.
Hanefîlere göre teşrîk günlerinden sonra tutulabilir. Bu itibarla hac
günlerinden sonra Mekke'de de tutulabilir.
Bu, ehli Mescld"i Harâm a oturmayan kimseler
İçindir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196)
Ebû Hanîfe'ye göre temettü', ailesi Mescid-i Haram'da
oturmayanlar içindir. Şafiî'ye göre kurbanm vücubu ve olmadığı takdirde on gün
oruç tutmak, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayanlar içindir. [26]
1- İhramda
iken bir hastalık veya eziyyetten dolayı başını tıraş edenin üç gün oruç
tutması veya altı fakiri doyurması veya bir koyun boğazlaması gerektir.
2-
Hanefîlere göre, kan akıtmak Mekke'de, fakirlere yedirmek veya oruç tutmak
istenilen yerde olabilir. Şâfülere göre fakirleri doyurmak ile kan ağıtmak
ancak Mekke'de olabilir. Oruç ise istenilen yerde... Mâlik'e göre her üçünü de
istenilen yerde yapmak caizdir.
3- Hacoı
temettü'e niyet getiren kimseye bir kan
lâzım gelir. Bunu bulamadığı takdirde üçü hac günlerinde, yedisi ehline
döndüğünde olmak üzere on gün oruç
tutmak vâcib olur.
Hac günlerinde tutulacak olan üç gün oruca gelince:
Hanefîlere göre zilhiccenin 7,8,9. günlerinde tutulur. Yedi gün ise yukarıda
imamların görüşlerinde açıklandı. [27]
«Şüphesiz Safa
İle Mcrve, Allah'ın nişânelerüıdendir. Kim Kâ'beyi hacceder veya umre yaparsa
bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden (vâcib olmıyan bir)
İbâdeti işlerse, (karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrü kabul eden) ve
hakkiyle bilendir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 158).
«Safâ»mn kök mânâsı, «kaypak taş» demektir. Âyette
ise, Kâbe-i Muazzama yakınında mâruf olan tepeciğin has ismidir. «Merve»nin de
kök mânâsı, «sert olmayan küçücük taşlar» demektir, flu da yine Kabe'ye yakın
Safâ'run karşısında diğer bîr tepeciğin ismidir.
«Şeâîr», «Şeîre»nin çoğul şeklidir. Alâmetler mânâsına
gelir ki, burada Allah'ın bildirdiği ve tâyin ettiği ibâdet mahalleri
murattır.
Beytü'llah'ı haccetmek, Allah'ın meşru kıldığı şekilde
şeraitine uygun hac menâsikini yerine getirmek, demektir.
«Umre»nin lügat 'mânâsı, ziyâdelik ifâde eder. Şer'î
mânâsı ise, dînen sabit olduğu şekilde tavaf ve sa'y yapmaktır.
«Cünâh» meyletmek demektir. «Cünâh yoktur» demek. Safa
ile Merve'yi tavaf etmenin vâcib olmadığını gösterir. Bu bakımdan Ebû Hanîfe
(Rahmetü'llahi aleyhi)ye göre: Safa ile Merve arasında sa'yetmek sadece
vâcibdir; rükün değildir. Terkinden dolayı dem (kan akıtmak) gerekir.
îbnü Abbas, İbnü Zübeyr, Enes bin Mâlik ve İbnü
Sîrîn'e göre, sa'y vâcib değildir. «Felâ cünâhe» buna delâlet etmektedir. Hem
bu ikinci görüşü, «Kim gönülden (vâcib olmayan bir) ibâdeti işlerse» cümlesi
kuvvetlendirmektedir. Ama cumhura göre sa'y vâcibdir, aynı zamanda menâsikden
biridir. Bu, Abdullah bin Ömer (R.A.), Câbir bin Abdullah (R.A.) ve Hz. Âişe
(R.A.)mn kavlidir. Hasan el-Basrî de buna kaaildir. îmam-i Şafiî ve îmam
Mâlik'e göre de böyledir. Şevkanî de bu kavli ihtiyar etmiştir.
Bunların dayanağı, Hazret-i Urve'nin yukarıdaki
âyetten istidlal ederek Hazret-i Âişe (R.A.)ye:
«Ben bu ikisini (safâ ile Merve'yi) tavaf etmiyen
kimse hakkında bir beis görmüyorum» demesi ve Hazret-i Âişe (R.A.)mn da ona:
kardeŞimm söylemedin! Senin teVîl
ettiğin gibi olmuş olursa, sa'yetmeyen kimseye bir şey lâzım gelmemesi icab
eder. Halbuki bu âyet, henüz müs-lüman olmazdan mukaddem Ensar hakkında
inmişti. Onlar o zaman ibâdet ettikleri Menât için tehlîl getirirlerdi.
Câhiliy-ye devrinde buna tehlîl, getirene de Safa ile Merve arasında sa'yetmek
gerekirdi. Sonra âyet inince, Peygamber (S.A.V.) bu iki tepeciğin tavaf
edilmesini açıkladı. Bu bakımdan sa'yetmeyi terketmek doğru olmaz.»
mukaabelesinde bulunmasıdır.
Diğer taraftan Müslim ve başkaları Hazret-i Âişe
(R.A.)nm şöyle dediğini rivayet etmişlerdir :
«Hayatıma andoîsun ki Safa ile Merve arasında
sa'yetmiyenin, Allah ne haccını, ne de umresini tamam olarak kabul eder. Çünki
Allah buyuruyor.
Taberânî'nin îbnü Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette.
Peygamber, (S.A.V.)den sa'y hakkında soruldu. Buyurdular ki: «Şüphe yok ki,
Allah-ü Teâîâ sa'yetmeyi size vâcib kıldı; binaenaleyh sa'y (ibâdetini) yapın!»
îmam Ahmed, îmam-ı Şafiî, îbnü Sa'd, îbnü Münzir, îbnü
Kaanı' ve Beyhakî'nin yaptıkları rivayete göre: Resûlüllah (S.A,V.)i Safa ile
Merve arasında tavaf ederken gördüm, etrafında ibirçok kimseler de vardı.
Hararetli sa'yettiği için dizlerini bile görüyordum.
«Sayedinİz' şüphe yok ki Allah sa'yetmeyi size vâcib
kılnışitır,» buyurduklarım da duydum, denilmiş; Bunu te'yîd eden ikinci hadîs-i
şerîf- «Menasikin (nasıl yapılacağım benden Öğrenip) alın!» buyurulmuştur. [28]
1- Günâh
kelimesinden, sa'yetmenin vâcib olmadığını istidlal edenler olmuştur. Bir
rivayete göre de, Ebû Hanîfe buna kaail olmuştur. Diğer bir rivayete göre
vücubuna kaail olmuştur.
2 - Cumhura
göre vâcibdir. îmam Mâlik ve îmam-ı Şafiî'ye göre de böyledir.
3- Diğer
bütün sahîh rivayetlerden, bilhassa Hazret-i Âişe ile Hz. Habıbe'den yapılan
rivayetlerden, sa'yın vâcib olduğu keyfiyeti anlaşılır.
4- Safa ile
Merve arasında sa'yetmek, Hanefîlere göre: Vâcibdir. Diğer üç mezhebe göre:
Rükündür. [29]
«Bir de Allah'ı sayılı günlerde anın. Kim iki günde
(Minâ'daki ibâdeti bitirip dönmek üzere) acele ederse, ona günâh yoktur. Geri
kalana da günâh yoktur. (Bu muhayyerlik) tek-vâ sahibi İçindir. Allah'tan
korkun ve biliniz ki, siz ancak O'na toplanıp haşrolacaksınız.» (El-Bakare sûresi,
âyet: 203).
İbnü Abbas'a göre: Sayılı günler, «teşrik günleri»dir.
Belli günler de zilhiccenin on günüdür.
O halde «sayılı günler»de yâni teşrik günlerinde farz
namazların arkasından «Allahu ekber, Allahu ekber, lâ ilahe illâllahu vallahu
ekber. Allahu ekber ve li'Hahi'l-hamd» demek suretiyle Allah'ı anın.
îmam Ahmed'in Ukbe bin Âmir (R.A.)den yaptığı rivayette.
Peygamber (S.A.V.) buyurdular ki:
«Arafe, bayram ve teşrik günleri biz ehl-i İslâm'ın
bayramıdır ve bu günler yiyip içme günüdür.»
Müslim'in tahrîç ettiği bir hadîs-i şerifinde:
«Arafe'nin hepsi vakfe yeridir. Teşrik günlerinin
hepsi kurban boğazlama (zamanı)dır.
Kurtubî'ye göre: Bu Âyet-i Kerîme'de geçen «sayılı günlerden
maksad, Minâ günleridir ki buna teşrik günleri denilir, o günlerde cemrelere
taş atılır. Âlimlerin bu hususta ittifakı vardır.
Îmam-ı Kerhî'nin, tmam Muhammed bin Hasan'dan naklettiğine
göre: «Bilinen günler», kurbanın üç günüdür. Bu tefsire göre, bilinen
günlerle, sayılı günler arasında bir fark olmasa gerek.
İmam Mâlik'e göre: Sayılı günlerle bilinen günleri,
dört gün içine almaktadır: Bayramın birinci günü ile onu takip eden üç gün.
Kurbanın birinci günü malûmdur, onu takip eden iki gün hem bilinen, hem de
sayılı günlerdir. Dördüncü gün yalnız sayılı gündür. Bu tefsir İbnü Ömer
(R.A.)dan yapılan rivayete göredir.
Ali bin Ebû Tâlib (R.A.)den yapılan rivayete göre:
«Sayılı günler üçtür; bayramın birinci günü ki buna
kurban günü denilir ve onu takip eden iki gün. Bu üç günden hangisinde
istersen kurbanım kesebilirsin. Fakat daha üstün olanı birinci günde
boğazlamaktır.»
îmam-ı Şafiî'ye göre: Udhiyenin vakti, bayramın
birinci gününden teşrik günlerinin sonuna kadar olanıdır. Ve bu günlerde, yâni
belli vakitlere has zikir yapılmasıdır.
Âyette zikretme emrine muhatab olanlar
kimlerdir?Cumfrura göre hacılar ve hacı olmıyanlardan her müslümandır. Bâzı
âlimlere göre yalnız hacılardır.
Zikir (tekbîr)in vaktinde ihtilâf vardır: Ebû
Hanîfe'ye göre, arafe günü sabah namazından bayramın birinci günü ikindi
namazına kadar olan sekiz vakittir. Mâlik ve Şafiî'ye göre, bayram günü öğle
namazından teşrikin en son gününün sabah namazına kadar olan vakitlerdir.
Hanefî imamlarından diğerlerine göre: Arafe günü sabah
namazından eyyâm-i teşrikin en son gününün ikindi namazına kadar olan
vakitlerdir.
İbâdeti bitirip dönmek üzere) acele ederse,»
mealindeki âyette geçen «iki günden» murad, bayramın ikinci ve üçüncü günleridir.
Bunların birinci gününe «Karar günü», ikinci gününe «Ayrılma günü» denilir. Bu
iki günde kim işini bitirir de harekette acele ederse ona günâh yoktur. Her
kim de te'hir eder, taşlamayı teşrikin üçüncü gününde yapmak isterse ona da günâh
yoktur.
Demek ki ta'cil ile te'hirîn ikisi de mubahtır. [30]
1-Teşrik
günlerinde farz namazları müteakip tekbir getirip Allah'ı anmak vâcibdir.
tmam-ı Â'zam'a göre, müste-hap olan cemaatle kılman namazlarda imam ve ona uyan
(yolcu, mukim, köle, kadın)lar üzerine vâcibdir. Yalnız başına kılanlara
vâcib değildir.
tmameyn (Ebû Yûsuf ile Muhammed)e göre: Farz namaz kılan
(kadın, erkek, köle, câriye, münferid ve cemaat) herkese vâcibdir. Fetva,
imameynin kavline göredir.
O halde «tekbîr» hacce gidenlere de, gitmiyenlere de
cibdir.
2-
Hanefîlere göre: Kurban, bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilir.
Şafiî'ye göre, dördüncü gününde de kesilebilir.
3 -
Hanefîlere göre; Kurban kesmek Vâcibdir; Şafiî'ye göre sünnettir.
4- Minâ'da
bayramın birinci ikinci ve üçüncü günleri cemreler taşlandıktan sonra arzu eden
ayrılabilir, arzu edenler bir gün daha kalıp üç cemreyi taşlarlar. [31]
Baştaki fiil, bâzı kıraatlerde emir şeklinde,
bâzısında da geçmiş zamanla ilgili fiil şeklinde okunmuştur. Birinci kıraate
göre:
«Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin.»
İkinci kıraate göre: «Onlar İbrahim'in makamından bir namazgah edindiler»
(El-Bakare sûresi, âyet: 125)
«Makam», ayakta durm ayeri, demektir. Hazret-i
İbrahim'e ait makam neresidir? En sahîh kavle göre, Hazret-i İbrahim'in ayak
bastığı taştır ki halk o taşın yanı başında
tavafı müteakip iki rekat namaz kılar.
Bâzı ilim adamlarına göre, «makam» Kabe'nin etrafındaki
açıklığın hepsine verilen bir isimdir. Ata' ve Mücâhid de aynı görüştedirler.
Bunun Arafat ve Müzdelife olduğunu söyli-yenler de vardır. Şa'bi'ye göre, Harem'in
her tarafı Hazret-i İbrahim'in makamıdır.
Buharî ve diğer mubaddîslerm Enes bin Mâlik'in rivayet
ettiği hadîste Hazret-i Ömer bin Hattab (R.A.)ın şöyle dediğini çtahric
etmişlerdir: «Ben üç hususta Rabbime
muvafakat ettim. Rabbim de bana üç şey'de muvafakat buyurdu:
1- Yâ
Resûlellah! dedim, İbrahim'in makamım bir namazgah edinseniz ya! Bunun üzerine
«İbrahim'in makamından bir namazgah edinin» mealindeki âyet indi.
2- Ey
Allah'ın Resulü! dedim, iyi ve kötü her şahıs hanımlarınızın yanına giriyor;
zevcat-i tahiratın perde arkasında
durmalarını (erkeklerle karşı karşıya, yüzj'üze gelmemelerini) emretseniz (ne
iyi plur). Bunun üzerine «Hicab» âyeti indi.
3-
Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizin zevceleri onun başına toplanıp, başka
kadınları misâl vererek ona bu konuda zan-lannca gayret vermek istemişlerdi.
Ben de, «Eğer Peygamber (SAV.) sizi
boşarsa yerinize Rabbimin sizden daha hayırlı kadınları vermesi me'muldür,»
dedim. Bunun üzerine:
«Ey Peygamberin eşleri! Eğer o sizi boşarsa, Rabbi
ona, sizden daha iyi olan, kendini Allah'a veren, îmânında sebat gösteren,
boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verebilir.»
(Et-Tahrîm sûresi, âyet: 5) âyet-i kerîmesi indi.
Sahîh-i Müslim bu hadîsi, îbnü Ömer (R.A.)dan daha kısa
bir ibareyle tahrîc etmiştir. Yine Müslim'in, Câbir bin Abdullah (R.A.)den
yaptığı rivayette, Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) Kabe'nin etrafında üç def'â
çalımlı, dört def â normal olmak üzere yedi kerre dolaştıktan sonra Makam-ı
İbrahim'e doğru ilerledi ve makamın tam arkasında iki rek'ât namaz kıldıktan
sonra «Siz de İbrâhîm'İn makamından bir namazgah edinin!» mealindeki âyeti
okudu.
«Namazgah» diye
meâllendirdigimiz «Musalla» kelimesi hakkında:
a) Duâ
yapılan yer,
b)
İbrahim'in (A.S.) ayak bastığı taş. «Onu namazda kıble edinin» denilmiştir.
İkinci tefsir daha uygundur. Bundan, «o makamda namaz
kılın» hükmü çıkıyor. Sahîh olan da budur. [32]
1- Âyetin başındaki fi'li, emir şeklinde okuyanlara
göre: Ib-râhîm'in makamında, tavafı müteakip iki rek'ât namaz kılmak vâcibtir.
Geçmiş zamanla ilgili fiil şeklinde okuyanlara göre, orada iki rek'ât namaz
kılmak vâcib değil, sünnettir.
2 - Hadîs-i
şeriften ve Peygamber Efendimiz ile eshabı-nın fiilinden bu iki rek'ât namazı
Makam-ı îbrâhîm'in hemen arka kısmında kılmanın sünnet olduğu anlaşılıyor.
Makam-ı İbrâhîm hakkında bir çok hadîsler vardır En
sahîh hadîslere göre: Bu makam, Hazret-i İbrâhîm (A.S.) Kabe'yi yaparken
üzerine çıktığı taştır. Önceleri bu taş Kabe'nin duvarına bitişikmiş, onu
oradan biraz geriye ilk nakleden Hz. Ömer (R.A.) olmuştur. Nitekim Muhaddîs
Abdurrazzak ile B*y-hakı de sahîh bir isnâdla nâkil keyfiyetinin böyle olduğunu
çıkarmışlardır.
İbrâhîm ile İsmail'e de: «Evimi tavaf edenler (ibâdet kasdiyle orada)
kalanlar, rükû' ve sücûd eyleyenler (namaz kılanlar) için titizlikle
temizleyin» aiye kuvvetli emir vermiştik.
(El-Bakare sûresi, âyet: 125)
Âyet-i Kerîme'de «Tahhir» emrini, «titizlikle
temizleyin» diye terceme ettik. Fakat ne gibi şey'lerden temizlenmesi hakkında
muhtelif görüşler vardır:
a)
Putlardan, ,
b)
Âfetlerden ve şüpheli şey'lerden,
c) Yalandan
ve murdar şey'lerden,
d) Pisliklerden, cünüp ve hâyizli olanları
tavaftan...
Bütün bu mânalar ihtimal dâhilinde olmakla beraber, daha
açık olan mânâ, «Oranın kudsiyetine yakışmıyan her şey'-den...» demektir.
«Taaif» Kabe'yi tavaf eden veya uzaktan tavaf için
gelen, «Akif», orada ibâdet için kalan, demektir.
îbnü Ebî Hâtem'in, îbnü Abbas (RA.)dan yaptığı rivayette:«Taaifîn»den
murad, ayakta duranlardır. «Akifîn»den murad, oturanlardır. «Rükkâi's-sücûd»dan
murad da namaz kılanlardır. [33]
1- Kâbe-i
Muazzama'yı her çeşit pislikten, kirden ve murda rşey'lerden tertemiz tutmak
vâcibdir.
2- Müşrikler
neces sayıldıkları için, orayı gayr-i müs-limlerden de temiz tutmak (onlan o
kudsî makamlara ve yerlere yaklaştırmamak) vâcibdir.
İleride bu konuyla ilgili geniş malûmat verilecektir. [34]
«Ey îmân edenler! Sîz (hac veya umre için) ihramlı
bulumırken av öldürmeyin. İçinizden kim onu bilerek Öldürürse (üzerine)
öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır. Kâ'-be'ye ulaşmış bir kurbanlık
olmak üzere bunu içinizden adâ-let sahibi iki adam hüküm (ve takdîr) edecektir.
Yâhud bir keffâret vardır ki (o nisbette) yoksulu doyurmak, yâhud onun dengi
oruç tutmaktır. Tâ ki bu suretle o, etdiğinin vebalini tatmış olsun. Allah
geçmişi bağışladı. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan İntikamım
alır. Allah mutlak gaalib-dir, intikam sahibidir.» (El-Mâide sûresi, âyet: 95)
Hac veya umre için ihrama giren kimse, ihramlı bulunduğu
müddet içinde mümkün olduğu kadar dünya işlerinden ilgisini keser. Zira bu
vaziyette o, mahşeri bir temsile katılmış sayılır. Artık cinsî münâsebet, güzel
koku ve avcılık gibi dünyevî zeklerle meşgul olmaz. Aksi halde o uhrevî
tablonun dışına çıkmış ve bu yüzden bir vebal altına girmiş olur. Bu bar
kımdan Sâri', «İhramlı bulunurken av öldürmeyin!» »buyuruyor.
Âyetteki hitab, kadm .erkek bütün müslümanlaradır. Her
ne kadar kadınlar ihrama girmezse de, mücerred hac veya umreye niyet
etmeleriyle aynı hükme dahil olurlar, yani onlar da ihramlı sayılırlar. îmam-ı
Kurtubî ve Ebûbekr Râzî'nin tes-bîtine göre yukarıdaki âyet-i kerîme, Amr bin
Mâlik el-Ensârî hakkında inmiştir. Hudeybiye senesinde (1 Zilkaade - 13 Mart
Hicrî 6. yıl) Amr bin Mâlik, umre için ihramlı iken \ah-şî bir eşek öldürmüştü.
Cenâb-ı Hak, ihramlı iken av öldürmeyi yukarıdaki âyetle yasak kıldı. [35]
Mukaatil bin Hayyam'ın yaptığı rivayete göre ise, bu
âyet-i kerîme Hudeybiye senesinde yapılan umreyle alâkalı olarak inmiştir.
Şöyle ki umre yapmak üzere Mekke'ye doğru gidenler yolda benzeri görülmemiş
vahşî hayvanlar, kuşlar vesâir av hayvanlarına rastlamışlardı. Cenâb-ı Allah
(C.C.), ihramlı bulunanları av öldürmekten men'etti. [36]
İmam-ı Â'zam, Ebû Hanîfe'ye göre jhramlı olan kimsenin
av hayvanını boğazlaması da caiz değildir. İmam-ı Şafiî'ye göre boğazlamasında
bir beis yoktur. Fakat av etinden ittifakla yiyemez.
îmam Mâlik'e göre vahşî hayvanlardan saldırgan olan aslan,
kaplan, kurt, pars ve benzerlerini, ayrıca yılan, akrep, fare, karga ve
çaylak'ı, ihramlı iken öldürmekte bir beis yoktur. Çünki Hazret-i Peygamber
(S.A.V.) :
«Beş fâsik (hayvan) hem haram dışında, hem haram
dâhilinde öldürülürler.» [37] Hadîs-i
şerifin beş şey'i tasrîh eden kısmı: Çaylak, karga, akrep bir rivayette yılan fare ve saldırgan
(ısırgan) köpektir. [38]
Ayrıca Âyet-i Kerîme'nin zahirinden, av öldürmenin
kas-den değil de hata ve nisyân suretiyle meydana gelmesinden zâ gerekmiyeceği hükmüne varılabilirse de,
bir delil bulunmadıkça mefhum-ı muhalife itibar edilmez. O halde böyle bir hüküm
çıkarmak, âyetin ruhuna uygun düşmez. Nitekim Hz. Ömer, îbni Abbas, Hasan,
Tavus, İbrâhîm Nahaî ve Zührî'den yapılan rivayette, hata ve nisyân yolllu av
öldürmekten dolayı aynı cezanın lâzım geleceği anlaşılıyor. îmam-ı Â'zam,
îmam-ı Şafiî, îmam Mâlik ve arkadaşlarına göre de böyledir.
Diğer bir husus da: îhramlı bulunan kimsenin avladığı
veya boğazladığı av, Hanefî ve Mâlik'e göre Ölmüş hayvan hükü-mündedir, şer'î
boğazlanmayla boğazlanmış sayılmaz. Bu bakımdan ne kendisi yiyebilir, ne
başkası.. îmam-ı Şafiî ise bunun şer'î boğazlanma ile boğazlanmış olduğunu ve
başkasının yiyebileceğini söylemiştir.
Saldırgan (kuduz) olmayan kedi, tilki ve benzeri
hayvanlar öldürülmez. Pire, sinek, karınca ve benzeri hayvanları Öldüren,
ceza olarak az da olsa bir şey'ler sadaka verir. Bu, İmam Mâlik'e göredir. Rey
tarafdarlanna göre ise, bu gibi haşereleri öldürene bir şey lâzım gelmez.
îmam-ı Az'am, Ebû Hanîfe'ye göre, ihramlı bulunan kimse,
canavarlardan ancak saldırgan, (kuduz) köpek ile kurt'u öldürebilir. Bu
ikisinden başkasını öldürecek olursa ceza olarak fidye gerekir. Diğer
canavarlardan da saldırgan olursa, tehlikeden sakınmak için Öldürebilir. Ayrıca
Hazret-i Peygamber'-in (beş fâsik) diye bahsettiği: Akrep, karga, fare,
saldırgan (kuduz) köpek ve çaylak'ı da öldürebilir. İmam Mâlik'le îmam-ı Â'zam,
bu hususta birleşir. Evzaî, Sevrî ve Hasan'a göre de böyledir. İmam Züfer bin
Huzeyl'e göre kurttan başkasını öldüremez.
îmam-ı Şafiî'ye göre ise, eti yenilmiyen hayvanların
küçü ğü de, büyüğü de Öldürülebilir. Çünki bunlar sayd (av) mefhumuna
girmiyor.
Av öldürmenin, boğazlamanın yasak olduğu harem toprağı,
Mekke ile Medine'dir. Bu, îmam-ı Şafiî'ye göredir. îmam-ı Â'zam Ebû Hanîfe'ye
göre, Medine buna dahil değildir. O halde Medine topraklarında avlanmak ve
ağaç kesmek haram değildir. Hazret-i Sa'd bin Ebî Vekkas'ın rivayet ettiği:
«Medine hudutlarında avlanan veya ağaç kesen kimseye
rastlarsanız, elbise .ve âletlerini alınız!» hadîs-i şerifi, mensuhtur (=
hükmü kaldırılmıştır).
îmam-ı Şafiî'nin delili ise:
«Allahım! Şüphesiz ki İbrahim, Mekke'yi haram
kılmıştı, ben de Medine'yi haram kılıyorum; onun Mekke'yi haram kıldığının bir
mislini ve bununla birlikte bir misli fazlasını haram kılıyorum: Otu biçilmez,
ağacı koparılmaz, avı ürkütülmez» mealindeki hadîs-i şeriftir. [39]
Âyet-i kerîme'de «Kim onu bilerek öldürürse...» cümlesinde
görüş farkı vardır; az yukarıda kısmen buna yer vermiş, imamların görüşünü
açıklamıştık. Bunu daha düzenli bir şekilde ele alıp sıraya koyacak olursak:
a) İmam
Ahmed'e göre, keffâret ancak bilerek (kasden) öldürene gerekir. Hataen veya
unutarak Öldürene bir şey lâzım gelmez. Bu, îbni Abbas (R.A.)dan yapılan
rivayete uygundur, îbni Cerîr de aynı görüştedir.
b) îmam
Mâlik ve îmam-ı Şafiî'ye göre bilerek (kasden) öldürmekde ceza gerektiği gibi
hataen ve unutarak öldürmek-de de ceza gerekir. îmam-ı Zührî diyor ki: «Kasden
öldürene, , Kur'ân-ı Kerîm'in beyâniyle,
hataen ve unutarak öldürene Sün- , netin beyâniyle keffâret (ceza) lâzım gelir.
Cezâ'nm nev'ine ve nisbetine gelince, Cenâb-i Hak
(C.C.) üç şey arasında serbest bırakmıştır, yâni üçünden birini yerine getirmekle
cezayı ödemiş olur.
1 öldürdüğü
ava denk bir hayvan boğazlar. Yalnız bunu, güvenilir iki bilirkişinin takdir
etmesi gerektir.
2.
Miskinleri doyuracak bir keffâret,
3. Veya
bunun dengi oruç»
Demek ki, bilirkişi marifetiyle onun kıymeti takdir
edilir: Bununla ya KâT>e'ye varacak bir hedy alınır veya taam alınıp her
fakire yarım sa' (520 dirhem = 1667 gr.) dağıtılır. Yâhud her yarım sa' yerine
bir gün oruç tutulur. Tâ ki bu suretle o, yaptığının vebalini tatmış olur.[40]
1. Hac veya umre
için ihramlı bulunan kimsenin av öldürmesi yasaktır. Bu yasağa riâyet etmiyene
şer'î ceza gerekir.
2. îmam-ı
Â'zam, Ebû Hanîfe'ye göre ihramlı
bulunan kimsenin av hayvanı boğazlaması da caiz değildir. Imam-ı Şafiî'ye
göre boğazhyabilir. îmam Mâlik'e göre vahşî hayvanlardan saldırgan ve yırtıcı
olanları ve bir de fevâsik-ı hamse olarak
anılan yılan, akrep, fare, karga ve çaylak'ı öldürebilir, îmam-ı Â'zam da bu son beş
hayvan hakkında aynı görüştedir.
3. îmam-ı
Â'zam, îmam Mâlik ve îmam-ı Şafiî'ye göre ihramlı iken hata ve nisyân yollu av
öldürmek de aynı cezayı gerektirir. îmam Ahmed bin Hanbel'e göre ceza
gerektirmez.
4. îhramlmm
avladığı veya boğazladığı hayvan, Hanefî ve Mâlikîlere göre ölü hayvan
hükmündedir. Şafiî'ye göre değil..
5. Pire,
sinek, karınca, kene ve benzeri haşeratı Öldürmek, îmam Mâlik'e göre ceza
olarak sadaka vermeyi gerektirir. Rey tarafdarlarma göre bunları öldürmek
cezayı gerektirmez.
6. Ebû
Hanîfe'ye göre ihramlı bulunan kimse canavarlardan ancak saldırgan-ısırgan köpek
ile kurt'u ve bir de saldırgan herhangi bir canavarı öldürebilir. îmam-ı
Şafiî'ye göre ise, eti yenmiyen hayvanların küçüğü de, büyüğü de Öldürülebilir.
Çünki bunlar av mefhumuna girmez.
7. Keffârete gelince, üç şey'den biriyle
Ödenebilir:
1. Öldürülen
av hayvanına denk bir hayvan boğazlamak.
2. Veya bunun
değerinde yiyecek alıp miskinleri doyurmak.
3. Veya bunun dengi oruç tutmak.[41]
[1] Buharl - Müslim - Tirmİzî - Nesei - İbni Mâce = Mâlik (R.A.) den-
[2] imam Ahmed - Ebû Dâvud - Nesel - tbnl Mâce.
[3] ibnl Kesir.
[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/103-106.
[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/106-107.
[6] Buharî - Müslim.
[7] Baharî, Müslim, Tirmizt, Fbû Dâvud
[8] Abd. bin Humey,
Câbir btn Aluiullah
(R.A.) den.
Celal Yıldırım, Kur’an
Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/107-109.
[9] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/109-110.
[10] Mukatıl: İbnü Ebi Hatim'den
[11] Taberânî: İbnü Abbas (R.A.) den Hadis haseudir
[12] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/110-112.
[13] Ali bin Ebû Talhâ: timi Abbas <B.A.) den.
[14] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/112-114.
[15] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/114.
[16] Bu hadisi Ahmed b. Hambel, Buharı ve İbnt Mâce
[17] Müslim - Ebû Dâvud: Câbir (R.A.) den, Tirmi/i, thni
Abbas (R.A.) dan mürselen rivayet etmiştir.
[18] tbnl Mftce: Talhâ b. Abdullah'dan, Talıcrânî de îbni
Abbas (R.A.) dan rivayet etmiştir
[19] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/115-118.
[20] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/118.
[21] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/119-120.
[22] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/120.
[23] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/121.
[24] Hicazhlara gdre bir rıtl (875 gr.J, Irakh'lara göre
iki ntl (1750 gr.) dır.
[25] Bir sa 1040 dirhemdir.
[26] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/122-1214.
[27] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/124-125.
[28] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/125-127.
[29] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/127-128.
[30] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/128-130.
[31] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/130-131.
[32] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/131-133.
[33] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/133-134.
[34] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/134.
[35] Kurtubî
Tefsiri C: 6,
S 302.
[36] Tefsir-İ tbn-i
Kesîr C: 2, S: 97.
Celal Yıldırım, Kur’an
Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/134-135.
[37] Kurtubî
Tefsiri C: 6,
S: 302. Müslim,
Nesei, İbnİ Mâce.
Hı. Âİşe <R.A.) den.
[38] Bunu «kuduz köpek» diye de mâııâlandır a biliriz.
[39] Buhar! - Müslim, îbni Kesir C: 2, S: 38.
[40] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/136-139.
[41] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının
Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/139.