HAC.. 1

Çıkarılan Hükümler: 2

HACC.. 3

Çıkarılan Hükümler: 4

Çıkarılan Hükümler: 6

HACC VE UMRE. 6

Çıkarılan Hükümler: 8

HACDA TIRAŞ. 8

HAC VE ZİKİR.. 9

Çıkarılan Hükümler: 9

İHRAMLI İKEN FİDYE VERMEK.. 10

Çıkanlan Hükümler: 11

SAFA İLE MERVE. 11

Çıkarılan Hükümler: 12

TEKBİR VE MİNÂDAN DÖNMEK.. 13

Çıkarılan Hükümler: 14

HZ. İBRAHİM'İM MAKAMINI NAMAZGAH EDİNMEK.. 14

Çıkarılan Hükümler: 15

Çıkarılan Hükümler: 16

HAC VEYA UMRE İÇİN İHRAMLI BULUNURKEN AV ÖLDÜRMEMEK.. 16

Âyeti Kerîme'den İstidlaller: 16

Çıkarılan Hükümler : 18

 

HAC

 

«Hac bilinen aylardadır.» (Bakare sûresi, âyet: 197)

«Kabe'yi haccetmeğe yol bulabilen insanlara hacc etmek Allah için bir borçtur.» (Âl-i tmrân sûresi, âyet: 97),

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) hadîs-i şeriflerinde:

«Bir ömre diğer bir omreye kadar ara yerdeki (ufak) günâhlara keffarettir.»

«Helâl mal ve iyi niyetle yapılan haccın mükâfatı ancak cennettir.» buyurdular. [1]

Çünki hac İslâmiyet'in beşinci rüknü sayılır. Mâlî ve be­denî bir ibâdet olduğu için ayrı bir Özellik taşır. Arafat tepe­sinde benliği yere atıp bembeyaz, dikişsiz elbiseye bürünmek, mahşerden bir tablo ve hesap gününden bir örnektir. Bu muh­teşem manzara insana fâni bir varlık olduğunu, kimsenin kimseden üstün olmadığını, faziletin yalnız tckvâda olduğunu, bü­tün büyüklük ve azametin Allah'a mahsus bulunduğunu en öl­çülü ve duygulu bir şekilde öğretir.

Bir hayli zahmet ve meşakkatlere katlanarak Allah evine yönelmek, ilâhî emre boyun eğmenin alâmeti ve kulluk vazife­sini yapmanın açık belirtisidir.

Allah insanları yarattı ve onlara ibâdetleri farz kıldı. Tâ ki, bu ibâdet ve emirlerle nefislerini ıslâh edip dünyanın ebediyete giden yolda bir uğrak olduğunu ve bâzı ihtiyaçların bu uğrak­tan te'mhı edilebileceğini anhyalar.

Hac,   hicretten  çok   sonra   farz   kılınmıştır.   Rcsûlüllah (S.A.V.)' Mekke'yi Ramazan ayında fethetti ve şevval ayında îtâb bin Üseyd'i Mekke'ye vali tâyin ederek kendileri Medine'­ye döndüler. Hac mevsimi girdiğinde Müslümanlar Resûlül-lah'm emriyle hac yaptılar. Fakat ResÛlüllah (S.A V.) kudreti olmakla beraber o yıl hacce gitmediler. Hicretin dokuzuncu senesi yine kendileri gitmeyip Ebûbekr-i Sıddîk'i vazifelendir­diler  Onuncu sene yüzbini aşkın müslüman cemaatıyle bizzat ResÛlüllah (S.A.V.) başlarında olmak üzere yola çıktılar. Bu­na «Haccetü'1-Vedâ» denilir.

Bundan haccın ömürde bir def'â farz olduğu istidlal edil­miştir. Nitekim ResÛlüllah (S.A.V.):

bunndan fazlasını yaparsa o tetavvu' (nafile) olur,» buyurdu­lar [2]

«Hac bilinen aylardadır.» Ayet-i Kerîme'nin tahliline gelince; cümle üç takdir üzere mânâ edil mistir:

1- Hac amelinin vakti, bilinen aylardır.

2- Hac bilinen aylardadır.

3- Hac, bilinen ayların haccıdır.

Üçüncü takdire ,göre, bilinen aylarda ihrama girmek, di­ğer aylarda girmekten daha üstündür. O halde yılın herhangi bir gününde veya ayında hac için ihrama girilebilir. Nitekim Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Ahmed bin Iîanbel'in mezhep­lerine göre de böyledir. İbrahim Nahaî ve Sevrî de aynı görüş­tedirler. Bunlar: «Sana (yeni doğan ay)lan sorarlar, de ki: Onlar, insanların fâldesi için, bir de hacc İçin vakit Ölçüleridir,» âyetini delil olarak gös­termişler.

lmam-ı Şafiî birinci takdire dayanarak, «Hacc için ihra­ma, ancak hac aylarında girilir; onların dışında girmek sahîh değildir.» demiştir, lmam-ı Şafiî bu mânâyı te'yid eder mahiyet­te İbnü Abbas (R-A.)dan Müslim bin Hâlid tarikiyle şu riva­yeti yapmıştır:

«Hiç bir kimseye hac için ihrama girmek doğru olmaz, ancak hac aylarında doğru olur. Çünki Cenâb-ı Allah «Hac amelinin vakti bilinen aylardır,» buyuruyor.[3]

Buharî'nin îbnü Ömer (R.A.)den yaptığı rivayete göre, bi­linen aylar: Şevval, zilkaade ve bir de zilhicce'nin ilk on günü­dür. Ancak bu, Eshab-ı Kirâm'dan Ömer, Ali, İbnü Mes'ûd, Ab­dullah bin Zübeyr (R.A.) ve tabiîn-i kirâmden ve seleften Atâ\ Tavus, Mücâhid, İbrahim Nahaî, Şa'bî, Hasan el-Basrî, Ihım Şîrîn, Makhûl, Katade, Dahhâk ve Rebî' bin Enes'den (Allah hepsinden razı olsun) rivayet olunmuştur. Hanefî, Şafiî ve Han-belî mezheplerinde de aynı rivayet mesned olarak alınmıştır. Ebû Yûsuf ile Ebû Sevr de aynı görüşe sahiptirler. İbnü Cerîr de bu kavli ihtiyar etmiştir.

îmam Mâlik'e ve Şafiî'nin Kavl-i Kadîm'ine göre: Şevval, Zilkaade ve Ziîhicce'nin tamamıdır. Bu, İbnü Ömer (R.A.)dan yapılan rivayete göredir. Ayrıca Ebû Ümâme'den yapılan riva­yette, Peygamber (S.A.V.)ın:

«Hac bilinen aylar­dır: Şevval, Zilkaade ve Zilhicce'dir,» mealindeki hadîsin sene­dinde, mevzu' hadîslerle müttehem olan Hüseyn bin Muhârik bulunduğu için bu de mevzu' kabul edilmiştir. Bu takdir de:

a) Mâlikî mezhebine göre Ziîhicce'nin sonuna kadar umre yapmak mekruhtur.

b) Hac amellerinden biri kurban gününden sonraya bıra­kılırsa kan gerekmez.

Diğer üç mezhebe göre: Lâzım gelir ve Ziîhicce'nin onun­dan sonra umre yapmak mekruh değildir. [4]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Senenin   herhangi bir gününde ihrama girilebilir. Ancak hac aylarında girmek daha iyidir. Bu, Ebû Hanîfe, Mâ-likve Ahmed'e göredir.

2- Şâfiîlere göre: Hac için ancak hac aylarında ihrama girilir.                                                                  .

3- Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre, hac ay­lan: Şevval, Zilkaade ve bir de Ziîhicce'nin ilk on günüdür. Mâ­likî mezhebine göre, Şevval, Zilkaade ve Ziîhicce'nin tamamıdır,

4- Hanefî mezhebine göre, onuncu gün de Zilhicce'ye hac günü olarak  dahildir. Haccin son rüknü olan Tavaf-ı ziyaret bugün yapılır.

Şafiî mezhebine göre: Dokuzuncu gün hac gününe da­hil olarak sayılmıştır. O halde Arafat'ta vakfeye yetişmiye-nin kurban günü olan onuncu gün fecrin doğmasiyle haccı fevt olmuş olur. Çünki Şafiî onuncu günü hac gününden sayma­mıştır. [5]

 

HACC

 

«İşte kim o aylarda haccı (kendine) farz eder (de ihrama girerse) artık (bilinmelidir ki) hac'da kadına yaklaşmak, gü­nâh İşlemek, sövüşüp doğüşmek yoktur. Ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 197) ihramda bulunan bir kimseye bu gibi şeylerin haram kı­lınmasının sırr ve hikmeti: Ilacce giden mü'min bütün kötü huylarından sıyrılarak Allahm evine şerefli bir misafir olarak gitmiş sayılır. Artık ona yakışan, eski âdetlerini tekrarlama­mak, daha evvelce bulup yediği, giyinip gezdiği nimetleri ara­mamak, her türlü mefahiri gönülden atıp o yüce makamda top­lanan insanlardan biri olmak, böylece sınıf farkını kaldırıp asıl mefahiri Allah'a sıdk u selâmetle bağlanmakta aramaktır. Nef­si tezkiye bu yolun yolcusunun arzulayacağı en nefis nimet ola­cak, kulluğun hakikatini idrâk onun gayesi, îslâm kardeşliği onun prensiplerinden biri bulunacaktır. Bunun içindir ki Al­lah'ın Resulü (S.A.V.):

.Hacceden kimse kadına yaklaşmaz, günâh işlemez, sövüp saymazsa, annesi onu doğurduğu günde olduğu gibi, (kul hakkı hâriç bütün) günâhlardan sıyrılıp çıkar.» buyurdular. [6]

Âyette geçen «farz» fiilinden murad, kim haccetmeye içten azmedip niyet getirir, ihram giyerek niyetini açığa çıkar nr ve telbiye getirmek suretiyle dili ile bunu ifâde ederse, hac-cı kendine farz eder.

Ancak tmam-ı A'zam'a göre, haca kendine farz etmek, tel-biyeyle veya kurban sevketmekle olur.

Şafiî'ye göre, ihrama girip niyet getirmek kâfidir.

«Refes» , Ibnü Abbas (R.A.), îbnü Cübeyr, Süddî, Ka-tade, el-Hasan, İkrime, Zührî, Mücâhid ve Mâlik'e göre, cima' (cinsî münasebet)dır. İbnü Ömer, Tavus, Atâ' ve diğerlerine göre, münasebetsiz sözdür. Ebû Ali'ye göre, kadınlar yanında edep dışı konuşmaktır. îbnü Abbas (R.A.)dan da buna yakın bir rivayet yapılmıştır. Ali bin Ebû Talha da Ibnü Abbas (R.A.) nın şöyle dediğini rivayet ediyor:

<Refes,   kadına sa­rılmak (veya temas etmek), öpmek ve çimdiklemekttr.»

«Füsûk», şeriat sınırını aşmaktır. îbnü Abbas (R.A.) da bunu «bir takım günahlar» diye tefsir etmiştir ki, Atâ1, Mücâ­hid, Tavus, îkrime, Saîd bin Cübeyr, Muhammed bin Kâ'b,Ka-tâde, îbrâhîm Nahaî, Zührî, Rebî' bin Enes, Atâ' bin Yesâr ve başkaları buna kaaildirler.

Nâfi'in îbnü Ömer (RA.)den yaptığı rivayete göre, hac günlerinde av ve başka yasak fiilleri irtikâbla bir takım günah­lar demektir.

Füsûk'un sövüp saymak olduğunu soyliyenler

«Müslümana  sövmek fısk, onunla savaşmak küfürdür,» [7] hadîs-i şerifle is­tidlal etmişlerdir. Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem'e göre de, putlara kesilen kurbandır.

Bundan başka tefsir ve görüşler vardır. Fakat belli bir gü­naha tahsis etmemek daha uygun bir tefsir olsa gerek.

«Hacda sövüşüp döğüşmek de yoktur.» Bu hususta iki gö­rüş vardır:

1- Hac vaktinde onun menâsiki hakkında mücâdele yok­tur. Çünki Cenâb-ı Hak hac menâsikini noksansız olarak açık­lamıştır.

2- Sövüşüp döğüşmek yoktur.

Bir zamanlar Kureyş, Müzdelife'de Meş'arü'l-haram'da, diğer Araplar da Arafat'da durur mücâdele ederler, her biri kendisinin sevap işlediğini, hac menâsikini yerli yerince yaptı­ğını iddiada bulunurdu. «Velâ cidale» âyetiyle bu mücâdele ve iddialar yasaklandı.

Câbir bin Abdullah (R.A.) den yapılan rivayette buyuruluyorki:

«Hac menâsikini yerine getiren ve dilinden, elinden müs-lümanlann selâmette kaldığı kimsenin geçmiş günahları (kul hakkı hâriç) mağfiret olunur.» [8]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- îmam-ı A'zam'a göre, hacca niyet edip telbiye getiren veya hedy (kurban)ım sevkeden kimse haccı kendine farz et­miştir. Şafiî'ye göre, haccı kendine farz etmek, ihrama girip niyet getirmekle olur. Artık ondan sonra men'edilen (yasaklanan) şeylere yanaşamaz.

2- Hac'da cima' (cinsî münâsebet) nasıl haramsa, kadı­na sarılmak, onu öpmek ve çimdiklemek ve ona cinsî münase­betle ilgili fahiş sözler söylemek de öylece, haramdır.

3- Sair günahlardan kaçınmak, sövüşüp döğüşmemek lâzımdır. [9]

 

«(Hac yolculuğunuz için yetecek kadar) azık edinin! Şüp­hesiz ki azığın en hayırlısı (şuna buna yük olmaktan) kaçınıp Allah korkusunu (gönülde taşımaktır). Ey Akıl sahipleri! Ben­den korkun.» (El-Bakare sûresi, âyet: 197)

Âyet-i Kerîmeyle, hacca gitmek istiyen kimsenin şu husus­lara riâyet etmesi emrediliyor:

a) Dilencilikten, şuna buna yük olmaktan sakınması, var­sa kendi imkânlariyle bu yola düşmesi,

b) Kendisi ve dönünceye kadar çoluk-çocuğu için azık ha­zırlaması ve bu hususta da Allah'tan korkması.

Buhârî, Ebû Dâvud ve Neseî'nin îbnü Abbas (R.A.)dan yaptıklar ırivâyete göre: Araplardan bâzısı şöyle derdi: «Biz Rabbimizin Beytini kasdediyoruz, nasıl olur da O bize yedirip içirmez?!» Böylece azıksız haccederler ve «Bizler Allah'a dos­doğru tevekkül eden kullarız» diye övünürler, fakat bir taraf­tan da dilenerek halka yük olurlardı.

îkrime'nin İbnü Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayetten, bu kuru tevekkül sahiplerinin Yemenliler olduğu anlaşılıyor.

Bâzısı «Tezevvedû» emrinin hac yolculuğu için azık edin­meye ait olmayıp âhiret yurdu için iyi amellerle manevî azık hazırlamaya matuf bulunduğunu söylerse de birinci tefsir ve görüş daha râcihtir. Çünki âyetin "iniş sebebi bu mânâya delâ­let etmektedir. Nitekim Mukatil'in yaptığı rivayette: <Ve te­zevvedû» âyeti inince fakir bir müslüman ayağa kalkarak:

— Ey Allah'ın Resulü! Azık edinecek bir şey bulamıyoruz ki!.. Dedi.

Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) ona: ,

«Sen halka yüz suyu dökmeye mâni olacak kadar azık edin. (Unutma ki) edindiğiniz azıkların en hayırlısı takvadır,» bu­yurdular. [10]

İmam Ahmed ve diğer eshâb-ı sünenin Sevri'den yaptık­ları rivayette, Peygamber (S.A.V.): «Hac, Arafat'tır.» buyurdu­lar.

O halde Zilhiccenin onuncu günü fecir doğmadan önce Arafat'a yetişen kimse vakfeyi yapmış sayılır. Fecirden sonra gidenin haccı fevt olmuştur. Çünki vakfenin vakti, arefe günü zevalden tâ bayram günü fecir atmcaya kadar olan zamandır. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) Haccetü'I-veda'da zilhiccenin do­kuzuncu günü öğle namazım kıldıktan sonra güneş batmcaya kadar vakfe yaptı ve: «Menâsikinizi (benden öğrenip) alın!» buyurdu. Diğer bir hadîslerinde de:fecir doğmadan  Arafat'a yetişen (farz olan vakfeye) yetişmiştir.» [11]

 «Meş'ar-i Haram civa-nnda Allah'ı zikredin.» (El-Bakare sûresi, âyet: 198).

Cenâb-i Resûlüllah (S.A.V.) güneş battıktan sonra Ara-fat'dan hareketle Müzdelife've gelmişler; akşam ile yatsı na­mazını bir arada, bir ezan ve iki ikaametle kılmışlar ve iki na­maz arasında tesbîh yapmışlardı. Sabah namazını Müzdeliiu'-de kıldırdıktan sonra Meş'ar-i Harama gelmiş, kıbleye yöne­lerek düâ etmiş, tehlîl ve tekbîr getirmişti ve bunu müteakiben Allah'ın vahdaniyetini en güzel tarzda ifâde ederek oradan ay­rılmışlardı. Nitekim «Allah'ı zikredin»den maksad, Müzdelife'-de bir arada kılman akşam ile yatsı namazıdır. Dua ve tesbîh olduğunu söyliyenler de var.

îbnü Abbas (R.A.)nm Müzdelife'ye gelince, daha önce Meş'ar-i Haram'ı soran adama «işte burası Meş'ar-i Haram'-dır» dediği mervîdir. [12]

 

(Hac mevsiminde ticâret yapmak suretiyle) Rabbüıizden nzık istemenizde bir günah yoktur.» (El-Bakare sûresi, âyet; 198).

Bu tefsir, Mücâhid, Saîd bin Cübeyr, Ikrime, Katade, Na-haî ve Rabi' bin Enes'e göredir. Bu itibarla hac mevsiminde ihrama girdikten önce de sonra da ticâret yapmakta bir gü­nah yoktur. Ali bin Ebû Talhâ'nm îbnü Abbas (R.A.)dan yap­tığı rivayette:

«İhramdan önce ve sonra alını-satımda bulunmanızda bir en­gel yoktur,» [13] buyurulan hadîs-i şerif bu mânâyı te'yid edi­yor.

îbnü Kesîr'in kaydettiğine göre: Cahiliyye devrinde hac mevsimi gelince Araplar Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz adlı üç pazar yerlerini açar, alış-verişte bulunurlardı. İslâm dîni ge­lince Müslümanlar hac mevsimini zikr ü ibâdet ayları sayarak ahş-verişten kaçınmışlardı. Bunun üzerine hac mevsiminde de ticarete ruhsat verir mahiyette olan bu âyet indi. Ebû Dâvud da Yezid bin Ebû Ziyad'ın rivayet ettiği hadîsi tahrîc etmek suretiyle ayni rivayeti almıştır.

Ancak bu bir ruhsat makamında olduğundari hacca giden­lerin daha fazla ahş-verişle meşgul olmamaları —vaktin de­ğeri bakımından  daha uygundur.

Bu âyetken Arafatta vakfenin farz olduğu istidlal edilmiş­tir. Çünki oradan boşanıp sel gibi akmak vakfeden sonra ola­bilir.

İbnü Ömer (R-A.)ya göre, iki dağın arasındaki yer, Meş-ar-i Haram'dır. Hanefî ve Şafiî'ye göre sabah namazından son­ra bir saat kadar Müzdelife'de durmak vâcibdir.

«Sonra insanların boşa­nıp döndüğü yerden (Arafat'dan) dönün.» (El-Bakare sûresi, âyet: 199).

Âyette, Müzdelife'den önce Arafatta durmanın gerekliliği­ne işaret ediliyor. Daha önceleri Kureyşliler Arafat'ta vakfeye çıkmaz, harem dahilinden ayrılmazlardı. Vakfeyi de haremden sayılan Müzdelife'de yaparlardı. Cenâb- Allah bunu men'edi-yor ve «Halkın döndüğü yerden dönün» diye emrediyor. Bâzı âlimler bunun Müzdelife'den Minâ'ya gitmeyi âmir bulunduğu­nu söylemiş, bâzısı da insanlardan maksad, Hazret-i îbrâhîm'dir. Yâni onun yaptığı gibi yapın» demektir; mütalâasında bu­lunmuştur.

«Allah'tan    mağfiret dileyin. Şüphe yok ki, Allah Gafur ve Rahimdir.»  (El-Bakare sûresi, âyet: 199).

İbâdetler yerine getirildikten sonra ekseri istiğfarla emro-lunur. Bunun içindir ki, Resûlüllah (S.A.V.) namazdan fariğ olunca üç defa istiğfar ederlerdi. Buharı ve Müslim'de ibâdeti müteakip otuzüç kere tesbîh, otuzüç kere tahmîd ve otuzüç kere tekbîr getirmenin mendup olduğu kaydedilmiştir. [14]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hac mevsiminde ihrama girdikten sonra da ticaret yapmak mubahtır. Ancak hacca giden kimsenin daha fazla ti­caretle meşgul olmaması şâyân-ı tavsiyedir.

2- Arafatta, zilhiccenin dokuzuncu günü zevalden onun­cu günü fecir atincaya kadar olan zaman içinde vakfe yap­mak farzdır. Fecir doğduktan sonra giden kimse farz olan vak­feyi kaçırmış olduğundan gelecek sene bozulan haccı kaza et­mesi gerekir.

3- Akşam ile yatsı namazı birlikte  yatsı vakti için­de  Müzdelifede kılınır.

4- Hanefî ve Şafiî'ye göre, sabah   namazından   sonra Müzdelife'de bir saat durmak vâcibdir.

5- Önce Arafat'da vakfe yapmak, sonra da Müzdelife'-ye gelmek lâzımdır. [15]

 

HACC VE UMRE

 

«Hacet da, umreyi de Allah için tam yapın.» (El-Bakare: 196).

Âyet-i Kerîmenin mânâ ve tefsirinde görüş farkları var­dır:

a) Başlandıktan sonra her ikisiyle alâkalı fiilleri tamam­layınız.

b) Abdullah bin Seleme (RA.)den yapılan rivayete göre: Hacc ve umre için aile ocağından ayrılırken ihrama girmek bu ikisini tamamlamayı ifâde eder. îbnü Abbas, Saîd bin Cübeyr ve Tâvus'a göre de böyledir.

c) Süfyân-i Sevrî'ye göre: Hacc ve umreyi tamamlamak­tan maksad, ehlinden (çoluk-çocuğundan) ayrılırken hacc ve umreyi dileyerek ihrama girmek, mîkalta tehlîl getirmek ve bu yolculuğunda ticaret ve benzeri bir îş ve ihtiyaç için çık­mış olmamak.

d) Mekhûl'e göre, mîkatta her ikisine birden niyet getirip başlamaktır.

e) Zührî'nin Ömer bin Hattab (R.A.)den yaktığı rivayete göre, hacc ve umreyi ayrı ayrı yapmak, şöyle ki: Umreyi hac aylarının dışında ifâ etmek. Nitekim Cenâb-ı Allah

 cHacc belli aylardadir'* buyuruyor

Bunu te'yiden Kaasım bin Muhammed demiş ki: «Hacc aylarında yapılan umre tamam sayılmaz.» Katade'den de bu­na yakın bir rivayet vardır.

Ancak bu son görüş üzerinde durmak lâzımdır. Çünki Resûlüllah (S.A.V.)m hicrî altıncı, yedinci, sekizinci ve onuncu yıllarında yaptığı dört umresi vardır ki hepsi de zilkaade ayın­da vuku' bulmuştur. Bunlardan başka umre yapmamışlar. An­cak validemiz Ümrnü Hâni'e

«Ramazanda yapılan bir umre, benimle birlikte yapılan bir hac-ce denktir,» buyurmuşlardır ki, bu Ümmü Hani'e has bir ilti­fattı, ümmete teşmil1 .edilemez. [16] ibaresiyle rivayet etmişlerdir.

f) Süddî'ye göre: Hacc ile umreyi yerine getiriniz. Bütün bu rivayetlerle beraber Resûlüllah (S.A.V.)m hac ile umreyi bir arada yaptıkları tarihen sabittir. Nitekim eshabına hitaben:

«Kimin yanında hediy (kurbanlık hayvan) varsa hac ile umre için tehlîl getirsin,» buyurdukları rivayet yoluyla bize kadar gelmiştir.

Hac ve umre hakkında birçok hadîs-i şerifler vardır. Hep­sini buraya almaya imkân bulamadık. Fazla bilgi için hadîs ki­taplarına ve konuyla ilgili fıkıh kitaplarına ^bakılması tavsiye olunur.

Şartlar müsait olduğu takdirde güç getiren müslümanla-ra ömründe bir kerre hacc yapmak farzdır. Ancak bu âyetle umrenin vücubuna istidlal edilmiştir. Çünki umreyi tamamla­mak ile olan emir, dolayısiyle umrenin yapılmasını da âmir­dir. Bu bakımdan Hazret-i Ali, îbnü Ömer, îbnü Abbas, Atâ', Tavus, Mücâhid, Hasan el-Basrî, îbnü Şîrîn, Şa'bî, Saîd bin Cü-beyr, Mesrûk, Abdullah bin Şeddad, îmam-ı Şafiî, îmam Ahmed, îshâk ve Mâlikîlerden Ebû Ubeyd ve îbnü Cehm'e göre umre vâcibdir.

îmam Mâlik, Nahaî ve îbnü Münzir'in Eshâb-ı re'y (re'y tarafdan olanlar)dan yaptıkları rivayete göre, sünnettir.

îbnü Mes'ud, Câbir bin Abdullah ve tabiînden bir kısmı da umre'nin sünnet olduğuna kaaildirler.

Birincilerin hadîsten delili:

«Kimin beraberinde hediy (kurbanlık hayvan) varsa, hacc ve umreye tehlîl getir­sin.» Ve «Kıyamete kadar umre hacce dâhil olmuştur,» [17] sahîh hadîslerdir. Ayrıca Dâre Kutnî ve Hâkim'in Zeyd bin Sa­bit (R.A..)dan yaptıkları rivayete göre, Resûlüllah (S.A.V.)m şu hadîs-i şerifleridir:

«Şüphesiz ki hacc İle umre farzdırlar, hangisiyle başlarsan sa­na bir zarar vermez (yâni bir beis yoktur.)»

ikincilerin delili ise, Abdurrezzak, İbnü Ebî Şeybe ve Abd bin Hümeyd'in Ebû Salih el-Hanefî'den yaptıkları rivayettir.

Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.)  «Hac cihaddır, umre tetavvu'dur.» [18] buyurmuşlardır.

Tirmizî'nin Câbir bin Abdullah (R.A.)dan yaptığı riva­yette:

«Bir adam Cenabı Peygamber (S.A.V.)e:

  Yâ Resûlellah! Umre vâeip midir? Diye sordu. Buyur­dular ki:

  Hayır, fakat umre yaparsanız sizin İçin daha hayırlı olur.» deniliyor.

Umre'nin farz veya vâcib olduğuna delâlet eden âyet ve hadîsler, başlandıktan sonra vâcib olacağına hamledürniştir. [19]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Başlanılan hacc veya umreyi tamamlamak farzdır. Yanda bırakılırsa kaza edilmeleri gerekir.

2- Umre, Hanefîlere göre sünnettir. Her mevsimde ya­pılabilir. Şafiî ve Hanbelî'ye, Mâlikîlerden de bir kısmına gü­re: Vâcibdir. îmam Mâlik'e göre de sünnettir.

3- Umumiyetle nafile ibâdetler   başlanınca   farz veya vâcib olur, yâni bu hükümleri alır. Bu itibarla umre'ye başla­yıp da tamamlamıyan kimseye, onu kaza etmek farz olur. Ni­tekim Hudeybiyye senesi umre'ye başlanmış, müşriklerin sa­vaşa kalkışması üzerine yarıda bırakılarak geriye dönülmüş ve bilâhare kaz âedilmek üzere taraf-ı Resûlüllah'dan beyân vâki' olmuştu; ve Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) bu umreyi ka/â et­mişlerdir. [20]

 

HACDA TIRAŞ

 

«(İhrama girdikten sonra) bunlardan ahkonursaniz, o takdirde kolayınıza gelen kurban'ı (gönderin ve) kurban yeri­ne varmadıkça başlarınızı tıraş etmeyin.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196).

Hicrî altıncı yılda (Hudeybiyye senesi) Resûlüllah'ın um­re kasdiyle Kabe'ye gitmesine müşrikler mâni' oldu ve savaş hazırlıklarına giriştiler. Bu yüzden Resûlüllah Efendimi/ ile beraberinde bulunanlar umreyi tamamlamadan yarıda bırak­mak zorunda kaldılar. Bunun üzerine Fetih sûresi ile, beraber­lerinde götürdükleri kurbanları Minâ'ya sevkcdilmesi hakkın­daki âyet indi.

Saîd bin Mansûr, îbnü Cerîr ve îbnü Ebı Hâtim'in îbnü Mes'ûd (R.A.) den yaptıkları rivayette: Hac için ihrama girip herhangi bir sebeple haccı tamamlamaya imkân bulamıyan kimse ihramdan çıkabihnek için kendisine kolay gelen kurba­nı yerine (Minâ'ya) gönderir. Kurban yerine ulaşmadan ace­le eder de tıraş olur veya güzel koku sürünürse, kendisine fid­ye gerekir. Ve bu yüzden hac ve umresini veya ikisinden birini tamamlamayan kimse, imkân bulduğunda kaza eder.

Hediy (kurban), cumhura göre bir koyun, îbnü Ömer, Âişe ve îbnü Zübeyr'e göre bir deve veya sığırdır. Hasan el-Basrî'ye göre en âlâsı bir deve, ortalama olanı bir sığır ve en aşağı olanı bir koyundur.

«Kurban yerine varma­yınca başlarınızı tıraş etmeyin!» (El-Bakare sûresi, âyet: 196). Bu âyet, ihrama girdikten sonra hac vazifesinden alıkonulan ve ahkonulmiyan herkes hakkındadır. Ancak kurbanın gönde­rileceği yerin tâyininde görüş larkı vardır;

Mâlik ve Şafiî'ye göre, alıkonulan yerin kendisidir. Ebû Hanîfe'ye göre Harem-i şerîf dahilidir.

(El-Hac sûresi, âyet: 33) buna delâlet eder.

Resûlüllah (S.A.V.) Hudeybiyye'de alıkonulanca kurbar mm orada boğazladılar. Şafiî ile Mâlik delil olarak bu rivaye­te dayanmışlardır. Hanefîler ise, boğazlama işinin Hudeybiy-ye'nin Harem-i şerife dahil olan tarafında yapıldığını delil ola­rak göstermişlerdir. [21]

 

HAC VE ZİKİR

 

«Hacette ilgili İbâdetleri yerine getirip bitirince babaları­nızı andığınız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın.»

(El-Bakare sûresi, âyet: 200).

Cenâb-ı Allah, çokça ve gönülden anılmasını, bilhassa hac­ca ait ibâdetler yerine getirildikten sonra daha kuvvetli bir anışla anılmasını emrediyor:

a) îbnü CÜreyc'in Atâ'dan yaptığı rivayete göre, çocuğun içli bir şekilde «babaaa, babaaa!» dediği gibi siz de öyle bir iç­lilikle «Allah. Allah!» deyin. Dahhak ile Rebi' bin Enes'in de gö­rüşü ve tefsiri bu mahiyettedir.

b) Fakat Saîd bin Cübeyr'in (Rahmetullahİ Aleyh) îbnü Abbas (R.A.) dan yaptığı rivayete göre: Câhiliyye devri Arap-larından çoğu hac mevsiminde toplanırlar, herkes baba ve de­desinin güzel hasletlerini, şecaat ve hamasetlerini yâd eder-lerdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [22]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Şahsın kendisinde bir meziyet yoksa, baba ve dedele­rinin mahasinİBİ anmasında bir fayda yoktur.

2- Anılmaya lâyık olan tek mevcud, Allah'dır. Şahısları îlâhlaştırır şekilde ögmek küfürdür.

3- Hac ibâdeti bitirildikten sonra içli bir yönelişle Al­lah'ı anmak ve O'nun sevgisini gönülde taşımak lâzımdır.

Bu konuda Abdülbâri Nedvî'nin eserinden birkaç parag­raf almayı faydalı bulduk.

Zikir, tasavvuf meşgalelerindendir. Kalbdeki vesveseler onunla kovulur, dünyadan ve dünyalıktan (kalben) ayrılmak onunla mümkün olur. Yalnız zikrin türlü türlü yollan vardır. Bizden olan herkesin, bu yollardan, nefsinin itmi'nan bulduğu ve kendi hâline münasib gördüğü birini ihtiyar etmesi lâzım­dır. Amma —zikir esnasında— kalbin tam mânasiyle derli toplu bulunması, vesvese ve dünya ilişkilerinden uzak kalması bizzat hedef ve gaye değil, ancak arzulanan büyük gayeye ulaş­manın sebeplerindendir. Şunda da hiç şüphe yoktur ki, sebeple­rin, gayelerde ve gayelerin tahakkukunda büyük te'sirleri var­dır. Bunun için tarikat ululan, gayeye varmak için bir takım esaslar koymuşlar, mukaddemeler yapmışlardır. Gayeleri yü­celttikleri gibi, amelî olarak da bu mukaddemeleri büyültmüş-lerdir.

Bunun içindir ki Cenâb-ı Allah anılmasını emrederken, kalbin derli toplu bulunmasına dikkatimizi çekiyor ve baba-lanmızı andığımızdan daha içli ve kuvvetli bir duyuşla kendi­sini anmamızın en muvafık yolunu gösteriyor. [23]

 

İHRAMLI İKEN FİDYE VERMEK

 

«Artık içinizden kith hasta olur veyahut başından bir eziy-yeti bulunursa, ona oruçtan veya sadakadan veyahut kurban­dan (biriyle) fidye gerekir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196.

Hudeybiye'de ihramda bulunan Kâ'b bin Ucre'nin bitlen­diğini bilhassa başından bitlerin yüzüne doğru düştüğünü gö­ren Cenâb-i Peygamber (S.A.V.) ona:

  Ya Kâ'b! Başındaki haşarat sana eziyyet mi veriyor? diye sordu. Kâ'b:

  Evet, dedi.

Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) ona, başını tıraş etme­sini ve fidye olarak altı fakiri doyurmasını veya bir koyun bo­ğazlamasını veyahut üç gün oruç tutmasını emretti.

İbnü Abdülberr, âyet-i kerîme'de geçen «nüsük»ün koyun boğazlama olduğunda âlimlerin ittifakı vardır, diyor.

Gerçi âyetin iniş sebebi husus ifâde ediyorsa da muhsar, gayr-i muhsara ve herhangi bir hastalık ve eziyyete şâmildir.

Ebû Hanîfe, Şafiî ve Mâlik'e göre: Her miskin (fakir)e Peygamber müddiyle iki müd vermek lâzımdır [24] Sevrîye göre: Her fakire yarım sa' buğday veya diğerlerinden bir sa' [25] verilir. Ebû Hanîfe'den de buna yakın bir rivayet yapıl­mıştır.

Ayrıca, bu fidyenin nerede verileceğinde de görüş farkları oîmuştur:

Atâ'a göre: Kan akıtmak Mekke'de; fakirleri doyurmak ve­ya oruç tutmak ise istenilen yerde yapılabilir. Re'y tarafdarla-rından çoğunun da görüşü böyledir. Şafiî ve Tâvus'a göre: Fakir doyurmak ve kan akıtmak ancak Mekke'de oruç ise isteni­len yerde ifâ edilir, imam Mâlik'e göre: Her üçünü de dilediği yerde yapabilir. Fethü'l-kadîr'de bu görüşün daha sahih ve hak olduğu kabul edilmiştir. Çünki bu hususta yer tâyinine dair elimizde delîl yoktur, diyor.

 (Hastalıktan veya düşman korkusundan) «emin olduğunuz zaman artık kim hac yapıncaya kadar umreyle faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek, bulamazsa üç gün hac esnasında, ye­di gün de döndüğünüzde   ki bu tam on gündür  oruç tut­mak gerekir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196)

Âyet-i kerimede geçen «temettü», umre ile_ hac arasında­ki günlerde ihramlıya helâl olmayan şeylerden faydalanmanın caiz olduğunu ifâde eder. Şevkânî Fethülkadîr'de Hacc-ı te-mettü'ün en üstün hac olduğunu söyler.

İşte böylece Hacc-ı temettü' yapmak istiyen kimseler bo­ğazlanacak hayvan bulamaz veya malî durumu buna müsait ol­mazsa, hac günlerinde  ihrama girdikten hayvan boğazlana­cak güne kadar üç gün, evine döndükten sonra yedi gün oruç tutarlar. Ancak bu üç günün zilhiccenin 7,8,9. günleri ol­ması icap ettiğini soyliyenler de vardır. Hanefî imamlarına gö­re de böyledir. Kalan yedi gün ise, Imam-ı Şafiî ve İmam Ah-med'e göre yolda da tutulabilir. İmam Mâlik'e göre, Minâ'dan döndüğünde tutmaya başlıyabilir. Fakat Sahîh-i Buhârî'de kay­dedilen:

«Hayvan boğazlama imkânı bulamıyan kimse, üç gün hacde, yedi gün de ehli (çoluk-çocuğu)na döndüğü zaman oruç tutsun» hadîs-i şerifi, âyet-i kerîmede geçen  cümlesini tefsir etmekte ve böylece vedi gün orucun ehline dönül­düğünde tutulabileceğini tasrîh etmektedir.

îbnü Abfcas (R-A.)dan şeklinde bir'rivayet vardır. Hanefîlere göre teşrîk günlerinden sonra tutulabilir. Bu itibarla hac günlerinden sonra Mekke'de de tutulabilir.

Bu, ehli Mescld"i Harâm a oturmayan kimseler İçindir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 196)

Ebû Hanîfe'ye göre temettü', ailesi Mescid-i Haram'da oturmayanlar içindir. Şafiî'ye göre kurbanm vücubu ve olma­dığı takdirde on gün oruç tutmak, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayanlar içindir. [26]

 

Çıkanlan Hükümler:

 

1- İhramda iken bir hastalık veya eziyyetten dolayı ba­şını tıraş edenin üç gün oruç tutması veya altı fakiri doyur­ması veya bir koyun boğazlaması gerektir.

2- Hanefîlere göre, kan akıtmak Mekke'de, fakirlere yedirmek veya oruç tutmak istenilen yerde olabilir. Şâfülere göre fakirleri doyurmak ile kan ağıtmak ancak Mekke'de ola­bilir. Oruç ise istenilen yerde... Mâlik'e göre her üçünü de is­tenilen yerde yapmak caizdir.

3- Hacoı temettü'e niyet getiren kimseye   bir kan lâ­zım gelir. Bunu bulamadığı takdirde üçü hac günlerinde, yedisi ehline döndüğünde olmak üzere on gün   oruç tutmak   vâcib olur.

Hac günlerinde tutulacak olan üç gün oruca gelince: Hanefîlere göre zilhiccenin 7,8,9. günlerinde tutulur. Yedi gün ise yukarıda imamların görüşlerinde açıklandı. [27]

 

SAFA İLE MERVE

 

«Şüphesiz  Safa İle Mcrve, Allah'ın nişânelerüıdendir. Kim Kâ'beyi hacceder veya umre yaparsa bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden (vâcib olmıyan bir) İbâdeti işlerse, (karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrü kabul eden) ve hakkiyle bilendir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 158).

«Safâ»mn kök mânâsı, «kaypak taş» demektir. Âyette ise, Kâbe-i Muazzama yakınında mâruf olan tepeciğin has ismidir. «Merve»nin de kök mânâsı, «sert olmayan küçücük taşlar» de­mektir, flu da yine Kabe'ye yakın Safâ'run karşısında diğer bîr tepeciğin ismidir.

«Şeâîr», «Şeîre»nin çoğul şeklidir. Alâmetler mânâsına ge­lir ki, burada Allah'ın bildirdiği ve tâyin ettiği ibâdet mahal­leri murattır.

Beytü'llah'ı haccetmek, Allah'ın meşru kıldığı şekilde şe­raitine uygun hac menâsikini yerine getirmek, demektir.

«Umre»nin lügat 'mânâsı, ziyâdelik ifâde eder. Şer'î mâ­nâsı ise, dînen sabit olduğu şekilde tavaf ve sa'y yapmaktır.

«Cünâh» meyletmek demektir. «Cünâh yoktur» demek. Safa ile Merve'yi tavaf etmenin vâcib olmadığını gösterir. Bu bakımdan Ebû Hanîfe (Rahmetü'llahi aleyhi)ye göre: Safa ile Merve arasında sa'yetmek sadece vâcibdir; rükün değildir. Ter­kinden dolayı dem (kan akıtmak) gerekir.

îbnü Abbas, İbnü Zübeyr, Enes bin Mâlik ve İbnü Sîrîn'e göre, sa'y vâcib değildir. «Felâ cünâhe» buna delâlet etmekte­dir. Hem bu ikinci görüşü, «Kim gönülden (vâcib olmayan bir) ibâdeti işlerse» cümlesi kuvvetlendirmektedir. Ama cumhura göre sa'y vâcibdir, aynı zamanda menâsikden biridir. Bu, Ab­dullah bin Ömer (R.A.), Câbir bin Abdullah (R.A.) ve Hz. Âişe (R.A.)mn kavlidir. Hasan el-Basrî de buna kaaildir. îmam-i Şafiî ve îmam Mâlik'e göre de böyledir. Şevkanî de bu kavli ihtiyar etmiştir.

Bunların dayanağı, Hazret-i Urve'nin yukarıdaki âyetten istidlal ederek Hazret-i Âişe (R.A.)ye:

«Ben bu ikisini (safâ ile Merve'yi) tavaf etmiyen kimse hakkında bir beis görmüyo­rum» demesi ve Hazret-i Âişe (R.A.)mn da ona: kardeŞimm  söylemedin! Senin teVîl ettiğin gibi olmuş olursa, sa'yetmeyen kimseye bir şey lâzım gelmemesi icab eder. Halbuki bu âyet, henüz müs-lüman olmazdan mukaddem Ensar hakkında inmişti. Onlar o zaman ibâdet ettikleri Menât için tehlîl getirirlerdi. Câhiliy-ye devrinde buna tehlîl, getirene de Safa ile Merve arasında sa'yetmek gerekirdi. Sonra âyet inince, Peygamber (S.A.V.) bu iki tepeciğin tavaf edilmesini açıkladı. Bu bakımdan sa'yetme­yi terketmek doğru olmaz.» mukaabelesinde bulunmasıdır.

Diğer taraftan Müslim ve başkaları Hazret-i Âişe (R.A.)nm şöyle dediğini rivayet etmişlerdir :

«Hayatıma andoîsun ki Safa ile Merve arasında sa'yetmiyenin, Allah ne haccını, ne de umresini tamam olarak kabul eder. Çünki Allah  buyuruyor.

Taberânî'nin îbnü Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette. Peygamber, (S.A.V.)den sa'y hakkında soruldu. Buyurdular ki: «Şüphe yok ki, Allah-ü Teâîâ sa'yetmeyi size vâcib kıldı; binaenaleyh sa'y (ibâdetini) yapın!»

îmam Ahmed, îmam-ı Şafiî, îbnü Sa'd, îbnü Münzir, îb­nü Kaanı' ve Beyhakî'nin yaptıkları rivayete göre: Resûlüllah (S.A,V.)i Safa ile Merve arasında tavaf ederken gördüm, etra­fında ibirçok kimseler de vardı. Hararetli sa'yettiği için dizle­rini bile görüyordum.

«Sayedinİz' şüp­he yok ki Allah sa'yetmeyi size vâcib kılnışitır,» buyurduklarım da duydum, denilmiş; Bunu te'yîd eden ikinci hadîs-i şerîf- «Menasikin (nasıl yapılacağım benden Öğrenip) alın!» buyurulmuştur. [28]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Günâh kelimesinden, sa'yetmenin vâcib olmadığını istidlal edenler olmuştur. Bir rivayete göre de, Ebû Hanîfe bu­na kaail olmuştur. Diğer bir rivayete göre vücubuna kaail ol­muştur.

2 - Cumhura göre vâcibdir. îmam Mâlik ve îmam-ı Şa­fiî'ye göre de böyledir.

3- Diğer bütün sahîh rivayetlerden, bilhassa Hazret-i Âişe ile Hz. Habıbe'den yapılan rivayetlerden, sa'yın vâcib ol­duğu keyfiyeti anlaşılır.

4- Safa ile Merve arasında sa'yetmek, Hanefîlere göre: Vâcibdir. Diğer üç mezhebe göre: Rükündür. [29]

 

TEKBİR VE MİNÂDAN DÖNMEK

 

«Bir de Allah'ı sayılı günlerde anın. Kim iki günde (Minâ'daki ibâdeti bitirip dönmek üzere) acele ederse, ona günâh yoktur. Geri kalana da günâh yoktur. (Bu muhayyerlik) tek-vâ sahibi İçindir. Allah'tan korkun ve biliniz ki, siz ancak O'na toplanıp haşrolacaksınız.» (El-Bakare sûresi, âyet: 203).

İbnü Abbas'a göre: Sayılı günler, «teşrik günleri»dir. Bel­li günler de zilhiccenin on günüdür.

O halde «sayılı günler»de yâni teşrik günlerinde farz na­mazların arkasından «Allahu ekber, Allahu ekber, lâ ilahe illâllahu vallahu ekber. Allahu ekber ve li'Hahi'l-hamd» demek suretiyle Allah'ı anın.

îmam Ahmed'in Ukbe bin Âmir (R.A.)den yaptığı riva­yette. Peygamber (S.A.V.) buyurdular ki:

«Arafe, bayram ve teşrik günleri biz ehl-i İslâm'ın bayramıdır ve bu günler yiyip içme günüdür.»

Müslim'in tahrîç ettiği bir hadîs-i şerifinde:

«Arafe'nin hepsi vakfe yeridir. Teşrik günlerinin hepsi kurban boğazlama (zamanı)dır.

Kurtubî'ye göre: Bu Âyet-i Kerîme'de geçen «sayılı gün­lerden maksad, Minâ günleridir ki buna teşrik günleri deni­lir, o günlerde cemrelere taş atılır. Âlimlerin bu hususta itti­fakı vardır.

Îmam-ı Kerhî'nin, tmam Muhammed bin Hasan'dan nak­lettiğine göre: «Bilinen günler», kurbanın üç günüdür. Bu tef­sire göre, bilinen günlerle, sayılı günler arasında bir fark ol­masa gerek.

İmam Mâlik'e göre: Sayılı günlerle bilinen günleri, dört gün içine almaktadır: Bayramın birinci günü ile onu takip eden üç gün. Kurbanın birinci günü malûmdur, onu takip eden iki gün hem bilinen, hem de sayılı günlerdir. Dördüncü gün yal­nız sayılı gündür. Bu tefsir İbnü Ömer (R.A.)dan yapılan ri­vayete göredir.

Ali bin Ebû Tâlib (R.A.)den yapılan rivayete göre:

«Sayılı günler üçtür; bayramın birinci günü ki buna kurban günü denilir ve onu takip eden iki gün. Bu üç günden hangi­sinde istersen kurbanım kesebilirsin. Fakat daha üstün olanı birinci günde boğazlamaktır.»

îmam-ı Şafiî'ye göre: Udhiyenin vakti, bayramın birinci gününden teşrik günlerinin sonuna kadar olanıdır. Ve bu gün­lerde, yâni belli vakitlere has zikir yapılmasıdır.

Âyette zikretme emrine muhatab olanlar kimlerdir?Cumfrura göre hacılar ve hacı olmıyanlardan her müslümandır. Bâ­zı âlimlere göre yalnız hacılardır.

Zikir (tekbîr)in vaktinde ihtilâf vardır: Ebû Hanîfe'ye gö­re, arafe günü sabah namazından bayramın birinci günü ikin­di namazına kadar olan sekiz vakittir. Mâlik ve Şafiî'ye göre, bayram günü öğle namazından teşrikin en son gününün sabah namazına kadar olan vakitlerdir.

Hanefî imamlarından diğerlerine göre: Arafe günü sabah namazından eyyâm-i teşrikin en son gününün ikindi namazına kadar olan vakitlerdir.

İbâdeti bitirip dönmek üzere) acele ederse,» mealindeki âyet­te geçen «iki günden» murad, bayramın ikinci ve üçüncü gün­leridir. Bunların birinci gününe «Karar günü», ikinci gününe «Ayrılma günü» denilir. Bu iki günde kim işini bitirir de ha­rekette acele ederse ona günâh yoktur. Her kim de te'hir eder, taşlamayı teşrikin üçüncü gününde yapmak isterse ona da gü­nâh yoktur.

Demek ki ta'cil ile te'hirîn ikisi de mubahtır. [30]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1-Teşrik günlerinde farz namazları müteakip tekbir getirip Allah'ı anmak vâcibdir. tmam-ı Â'zam'a göre, müste-hap olan cemaatle kılman namazlarda imam ve ona uyan (yol­cu, mukim, köle, kadın)lar üzerine vâcibdir. Yalnız başına kı­lanlara vâcib değildir.

tmameyn (Ebû Yûsuf ile Muhammed)e göre: Farz namaz kı­lan (kadın, erkek, köle, câriye, münferid ve cemaat) herkese vâcibdir. Fetva, imameynin kavline göredir.

O halde «tekbîr» hacce gidenlere de, gitmiyenlere de cibdir.

2- Hanefîlere göre: Kurban, bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilir. Şafiî'ye göre, dördüncü gününde de kesilebilir.

3 - Hanefîlere göre; Kurban kesmek Vâcibdir; Şafiî'ye göre sünnettir.

4- Minâ'da bayramın birinci ikinci ve üçüncü günleri cemreler taşlandıktan sonra arzu eden ayrılabilir, arzu eden­ler bir gün daha kalıp üç cemreyi taşlarlar. [31]

 

HZ. İBRAHİM'İM MAKAMINI NAMAZGAH EDİNMEK

 

Baştaki fiil, bâzı kıraatlerde emir şeklinde, bâzısında da geçmiş zamanla ilgili fiil şeklinde okunmuştur. Birinci kıraate göre:

«Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin.» İkinci kıraate göre: «Onlar İbrahim'in makamından bir na­mazgah edindiler» (El-Bakare sûresi, âyet: 125)

«Makam», ayakta durm ayeri, demektir. Hazret-i İbrahim'e ait makam neresidir? En sahîh kavle göre, Hazret-i İbrahim'in ayak bastığı taştır ki halk o taşın yanı başında  tavafı mü­teakip iki rekat namaz kılar.

Bâzı ilim adamlarına göre, «makam» Kabe'nin etrafında­ki açıklığın hepsine verilen bir isimdir. Ata' ve Mücâhid de ay­nı görüştedirler. Bunun Arafat ve Müzdelife olduğunu söyli-yenler de vardır. Şa'bi'ye göre, Harem'in her tarafı Hazret-i İbrahim'in makamıdır.

Buharî ve diğer mubaddîslerm Enes bin Mâlik'in rivayet ettiği hadîste Hazret-i Ömer bin Hattab (R.A.)ın şöyle dediğini çtahric etmişlerdir:  «Ben üç hususta Rabbime muvafakat et­tim. Rabbim de bana üç şey'de muvafakat buyurdu:

1- Yâ Resûlellah! dedim, İbrahim'in makamım bir na­mazgah edinseniz ya! Bunun üzerine «İbrahim'in makamından bir namazgah edinin» mealindeki âyet indi.

2- Ey Allah'ın Resulü! dedim, iyi ve kötü her şahıs ha­nımlarınızın yanına giriyor; zevcat-i tahiratın perde  arkasın­da durmalarını (erkeklerle karşı karşıya, yüzj'üze gelmemele­rini) emretseniz (ne iyi plur). Bunun üzerine «Hicab» âyeti indi.

3- Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizin zevceleri onun başı­na toplanıp, başka kadınları misâl vererek ona bu konuda zan-lannca gayret vermek istemişlerdi. Ben de, «Eğer Peygamber (SAV.)  sizi boşarsa yerinize Rabbimin sizden daha hayırlı kadınları vermesi me'muldür,» dedim. Bunun üzerine:

«Ey Peygamberin eşleri! Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha iyi olan, kendini Allah'a veren, îmânında sebat gösteren, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verebilir.» (Et-Tahrîm sûresi, âyet: 5) âyet-i kerîmesi indi.

Sahîh-i Müslim bu hadîsi, îbnü Ömer (R.A.)dan daha kı­sa bir ibareyle tahrîc etmiştir. Yine Müslim'in, Câbir bin Ab­dullah (R.A.)den yaptığı rivayette, Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) Kabe'nin etrafında üç def'â çalımlı, dört def â normal olmak üzere yedi kerre dolaştıktan sonra Makam-ı İbrahim'e doğru ilerledi ve makamın tam arkasında iki rek'ât namaz kıldıktan sonra «Siz de İbrâhîm'İn makamından bir namazgah edinin!» mealindeki âyeti okudu.

«Namazgah»   diye meâllendirdigimiz «Musalla» kelimesi hakkında:

a) Duâ yapılan yer,

b) İbrahim'in (A.S.) ayak bastığı taş. «Onu namazda kıb­le edinin» denilmiştir.

İkinci tefsir daha uygundur. Bundan, «o makamda namaz kılın» hükmü çıkıyor. Sahîh olan da budur. [32]

 

 Çıkarılan Hükümler:

 

1- Âyetin başındaki fi'li, emir şeklinde okuyanlara göre: Ib-râhîm'in makamında, tavafı müteakip iki rek'ât namaz kılmak vâcibtir. Geçmiş zamanla ilgili fiil şeklinde okuyanlara göre, orada iki rek'ât namaz kılmak vâcib değil, sünnettir.

2 - Hadîs-i şeriften ve Peygamber Efendimiz ile eshabı-nın fiilinden bu iki rek'ât namazı Makam-ı îbrâhîm'in hemen arka kısmında kılmanın sünnet olduğu anlaşılıyor.

Makam-ı İbrâhîm hakkında bir çok hadîsler vardır En sahîh hadîslere göre: Bu makam, Hazret-i İbrâhîm (A.S.) Ka­be'yi yaparken üzerine çıktığı taştır. Önceleri bu taş Kabe'nin duvarına bitişikmiş, onu oradan biraz geriye ilk nakleden Hz. Ömer (R.A.) olmuştur. Nitekim Muhaddîs Abdurrazzak ile B*y-hakı de sahîh bir isnâdla nâkil keyfiyetinin böyle olduğunu çı­karmışlardır.

İbrâhîm ile İsmail'e de: «Evimi  tavaf edenler (ibâdet kasdiyle orada) kalanlar, rükû' ve sücûd eyleyenler (namaz kı­lanlar) için titizlikle temizleyin» aiye kuvvetli emir vermiş­tik.  (El-Bakare sûresi, âyet:   125)

Âyet-i Kerîme'de «Tahhir» emrini, «titizlikle temizleyin» diye terceme ettik. Fakat ne gibi şey'lerden temizlenmesi hak­kında muhtelif görüşler vardır:

a) Putlardan, ,

b) Âfetlerden ve şüpheli şey'lerden,

c) Yalandan ve murdar şey'lerden,

d)  Pisliklerden, cünüp ve hâyizli olanları tavaftan...

Bütün bu mânalar ihtimal dâhilinde olmakla beraber, da­ha açık olan mânâ, «Oranın kudsiyetine yakışmıyan her şey'-den...» demektir.

«Taaif» Kabe'yi tavaf eden veya uzaktan tavaf için gelen, «Akif», orada ibâdet için kalan, demektir.

îbnü Ebî Hâtem'in, îbnü Abbas (RA.)dan yaptığı riva­yette:«Taaifîn»den murad, ayakta duranlardır. «Akifîn»den murad, oturanlardır. «Rükkâi's-sücûd»dan murad da namaz kı­lanlardır. [33]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Kâbe-i Muazzama'yı her çeşit pislikten, kirden ve murda rşey'lerden tertemiz tutmak vâcibdir.

2- Müşrikler neces sayıldıkları için, orayı gayr-i müs-limlerden de temiz tutmak (onlan o kudsî makamlara ve yer­lere yaklaştırmamak) vâcibdir.

İleride bu konuyla ilgili geniş malûmat verilecektir. [34]

 

HAC VEYA UMRE İÇİN İHRAMLI BULUNURKEN AV ÖLDÜRMEMEK

 

«Ey îmân edenler! Sîz (hac veya umre için) ihramlı bulumırken av öldürmeyin. İçinizden kim onu bilerek Öldürürse (üzerine) öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır. Kâ'-be'ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere bunu içinizden adâ-let sahibi iki adam hüküm (ve takdîr) edecektir. Yâhud bir keffâret vardır ki (o nisbette) yoksulu doyurmak, yâhud onun dengi oruç tutmaktır. Tâ ki bu suretle o, etdiğinin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişi bağışladı. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan İntikamım alır. Allah mutlak gaalib-dir, intikam sahibidir.» (El-Mâide sûresi, âyet: 95)

Hac veya umre için ihrama giren kimse, ihramlı bulun­duğu müddet içinde mümkün olduğu kadar dünya işlerinden ilgisini keser. Zira bu vaziyette o, mahşeri bir temsile katılmış sayılır. Artık cinsî münâsebet, güzel koku ve avcılık gibi dün­yevî zeklerle meşgul olmaz. Aksi halde o uhrevî tablonun dı­şına çıkmış ve bu yüzden bir vebal altına girmiş olur. Bu bar kımdan Sâri', «İhramlı bulunurken av öldürmeyin!» »buyuru­yor.

Âyetteki hitab, kadm .erkek bütün müslümanlaradır. Her ne kadar kadınlar ihrama girmezse de, mücerred hac veya um­reye niyet etmeleriyle aynı hükme dahil olurlar, yani onlar da ihramlı sayılırlar. îmam-ı Kurtubî ve Ebûbekr Râzî'nin tes-bîtine göre yukarıdaki âyet-i kerîme, Amr bin Mâlik el-Ensârî hakkında inmiştir. Hudeybiye senesinde (1 Zilkaade - 13 Mart Hicrî 6. yıl) Amr bin Mâlik, umre için ihramlı iken \ah-şî bir eşek öldürmüştü. Cenâb-ı Hak, ihramlı iken av öldür­meyi yukarıdaki âyetle yasak kıldı. [35]

Mukaatil bin Hayyam'ın yaptığı rivayete göre ise, bu âyet-i kerîme Hudeybiye senesinde yapılan umreyle alâkalı olarak inmiştir. Şöyle ki umre yapmak üzere Mekke'ye doğru giden­ler yolda benzeri görülmemiş vahşî hayvanlar, kuşlar vesâir av hayvanlarına rastlamışlardı. Cenâb-ı Allah (C.C.), ihramlı bu­lunanları av öldürmekten men'etti. [36]

 

Âyeti Kerîme'den İstidlaller:

 

İmam-ı Â'zam, Ebû Hanîfe'ye göre jhramlı olan kimsenin av hayvanını boğazlaması da caiz değildir. İmam-ı Şafiî'ye gö­re boğazlamasında bir beis yoktur. Fakat av etinden ittifakla yiyemez.

îmam Mâlik'e göre vahşî hayvanlardan saldırgan olan as­lan, kaplan, kurt, pars ve benzerlerini, ayrıca yılan, akrep, fa­re, karga ve çaylak'ı, ihramlı iken öldürmekte bir beis yoktur. Çünki Hazret-i Peygamber (S.A.V.) :

«Beş fâsik (hayvan) hem haram dışında, hem haram dâhilinde öldürülürler.» [37] Hadîs-i şerifin beş şey'i tasrîh eden kısmı: Çaylak, karga, akrep   bir rivayette yılan fare ve saldırgan (ısırgan) köpek­tir. [38]

Ayrıca Âyet-i Kerîme'nin zahirinden, av öldürmenin kas-den değil de hata ve nisyân suretiyle meydana gelmesinden  zâ gerekmiyeceği hükmüne varılabilirse de, bir delil bulunma­dıkça mefhum-ı muhalife itibar edilmez. O halde böyle bir hü­küm çıkarmak, âyetin ruhuna uygun düşmez. Nitekim Hz. Ömer, îbni Abbas, Hasan, Tavus, İbrâhîm Nahaî ve Zührî'den yapılan rivayette, hata ve nisyân yolllu av öldürmekten dola­yı aynı cezanın lâzım geleceği anlaşılıyor. îmam-ı Â'zam, îmam-ı Şafiî, îmam Mâlik ve arkadaşlarına göre de böyledir.

Diğer bir husus da: îhramlı bulunan kimsenin avladığı ve­ya boğazladığı av, Hanefî ve Mâlik'e göre Ölmüş hayvan hükü-mündedir, şer'î boğazlanmayla boğazlanmış sayılmaz. Bu ba­kımdan ne kendisi yiyebilir, ne başkası.. îmam-ı Şafiî ise bu­nun şer'î boğazlanma ile boğazlanmış olduğunu ve başkasının yiyebileceğini söylemiştir.

Saldırgan (kuduz) olmayan kedi, tilki ve benzeri hayvan­lar öldürülmez. Pire, sinek, karınca ve benzeri hayvanları Öl­düren, ceza olarak az da olsa bir şey'ler sadaka verir. Bu, İmam Mâlik'e göredir. Rey tarafdarlanna göre ise, bu gi­bi haşereleri öldürene bir şey lâzım gelmez.

îmam-ı Az'am, Ebû Hanîfe'ye göre, ihramlı bulunan kim­se, canavarlardan ancak saldırgan, (kuduz) köpek ile kurt'u öldürebilir. Bu ikisinden başkasını öldürecek olursa ceza ola­rak fidye gerekir. Diğer canavarlardan da saldırgan olursa, teh­likeden sakınmak için Öldürebilir. Ayrıca Hazret-i Peygamber'-in (beş fâsik) diye bahsettiği: Akrep, karga, fare, saldırgan (kuduz) köpek ve çaylak'ı da öldürebilir. İmam Mâlik'le îmam-ı Â'zam, bu hususta birleşir. Evzaî, Sevrî ve Hasan'a gö­re de böyledir. İmam Züfer bin Huzeyl'e göre kurttan başka­sını öldüremez.                                 

îmam-ı Şafiî'ye göre ise, eti yenilmiyen hayvanların küçü ğü de, büyüğü de Öldürülebilir. Çünki bunlar sayd (av) mef­humuna girmiyor.                      

Av öldürmenin, boğazlamanın yasak olduğu harem top­rağı, Mekke ile Medine'dir. Bu, îmam-ı Şafiî'ye göredir. îmam-ı Â'zam Ebû Hanîfe'ye göre, Medine buna dahil değildir. O hal­de Medine topraklarında avlanmak ve ağaç kesmek haram de­ğildir. Hazret-i Sa'd bin Ebî Vekkas'ın rivayet ettiği:

«Medine hudutlarında avlanan veya ağaç kesen kimseye rast­larsanız, elbise .ve âletlerini alınız!» hadîs-i şerifi, mensuhtur (= hükmü kaldırılmıştır).

îmam-ı Şafiî'nin delili ise:

«Allahım! Şüphesiz ki İbrahim, Mekke'yi haram kılmıştı, ben de Medine'yi haram kılıyorum; onun Mekke'yi haram kıldığı­nın bir mislini ve bununla birlikte bir misli fazlasını haram kı­lıyorum: Otu biçilmez, ağacı koparılmaz, avı ürkütülmez» me­alindeki hadîs-i şeriftir. [39]

Âyet-i kerîme'de «Kim onu bilerek öldürürse...» cümle­sinde görüş farkı vardır; az yukarıda kısmen buna yer vermiş, imamların görüşünü açıklamıştık. Bunu daha düzenli bir şe­kilde ele alıp sıraya koyacak olursak:

a) İmam Ahmed'e göre, keffâret ancak bilerek (kasden) öldürene gerekir. Hataen veya unutarak Öldürene bir şey lâ­zım gelmez. Bu, îbni Abbas (R.A.)dan yapılan rivayete uygun­dur, îbni Cerîr de aynı görüştedir.

b) îmam Mâlik ve îmam-ı Şafiî'ye göre bilerek (kasden) öldürmekde ceza gerektiği gibi hataen ve unutarak öldürmek-de de ceza gerekir. îmam-ı Zührî diyor ki: «Kasden öldürene,  , Kur'ân-ı Kerîm'in beyâniyle, hataen ve unutarak öldürene Sün- , netin beyâniyle keffâret (ceza) lâzım gelir.

Cezâ'nm nev'ine ve nisbetine gelince, Cenâb-i Hak (C.C.) üç şey arasında serbest bırakmıştır, yâni üçünden birini yeri­ne getirmekle cezayı ödemiş olur.

1 öldürdüğü ava denk bir hayvan boğazlar. Yalnız bunu, güvenilir iki bilirkişinin takdir etmesi gerektir.

2. Miskinleri doyuracak bir keffâret,

3. Veya bunun dengi oruç»

Demek ki, bilirkişi marifetiyle onun kıymeti takdir edilir: Bununla ya KâT>e'ye varacak bir hedy alınır veya taam alınıp her fakire yarım sa' (520 dirhem = 1667 gr.) dağıtılır. Yâhud her yarım sa' yerine bir gün oruç tutulur. Tâ ki bu suretle o, yaptığının vebalini tatmış olur.[40]

 

Çıkarılan Hükümler :

 

1. Hac veya umre için ihramlı bulunan kimsenin av öl­dürmesi yasaktır. Bu yasağa riâyet etmiyene şer'î ceza gerekir.

2. îmam-ı Â'zam,   Ebû Hanîfe'ye  göre ihramlı  bulunan kimsenin av hayvanı boğazlaması da caiz değildir. Imam-ı Şa­fiî'ye göre boğazhyabilir. îmam Mâlik'e göre vahşî hayvanlar­dan saldırgan ve yırtıcı olanları ve bir de fevâsik-ı hamse ola­rak  anılan yılan, akrep,  fare,  karga ve çaylak'ı  öldürebilir, îmam-ı Â'zam da bu son beş hayvan hakkında aynı görüştedir.

3. îmam-ı Â'zam, îmam Mâlik ve îmam-ı Şafiî'ye göre ih­ramlı iken hata ve nisyân yollu av öldürmek de aynı cezayı gerektirir. îmam Ahmed bin Hanbel'e göre ceza gerektirmez.

4. îhramlmm avladığı veya boğazladığı hayvan, Hanefî ve Mâlikîlere göre ölü hayvan hükmündedir. Şafiî'ye göre değil..

5. Pire, sinek, karınca, kene ve benzeri haşeratı Öldürmek, îmam Mâlik'e göre ceza olarak sadaka vermeyi gerektirir. Rey tarafdarlarma göre bunları öldürmek cezayı gerektirmez.

6. Ebû Hanîfe'ye göre ihramlı bulunan kimse canavarlar­dan ancak saldırgan-ısırgan köpek ile kurt'u ve bir de saldır­gan herhangi bir canavarı öldürebilir. îmam-ı Şafiî'ye göre ise, eti yenmiyen hayvanların küçüğü de, büyüğü de Öldürülebilir. Çünki bunlar av mefhumuna girmez.

7.  Keffârete gelince, üç şey'den biriyle Ödenebilir:

1. Öl­dürülen av hayvanına denk bir hayvan boğazlamak.

2. Veya bu­nun değerinde yiyecek alıp miskinleri doyurmak.

 3. Veya bu­nun dengi oruç tutmak.[41]

 

 



[1] Buharl - Müslim - Tirmİzî - Nesei - İbni Mâce  = Mâlik (R.A.) den-

[2] imam Ahmed - Ebû Dâvud - Nesel - tbnl Mâce.

[3] ibnl Kesir.

[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/103-106.

[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/106-107.

[6] Buharî - Müslim.

[7] Baharî, Müslim, Tirmizt, Fbû Dâvud

[8] Abd.   bin   Humey,   Câbir   btn   Aluiullah   (R.A.)   den.

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/107-109.

[9] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/109-110.

[10] Mukatıl: İbnü Ebi Hatim'den

[11] Taberânî: İbnü Abbas (R.A.) den Hadis haseudir

[12] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/110-112.

[13] Ali bin Ebû Talhâ: timi Abbas <B.A.) den.

[14] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/112-114.

[15] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/114.

[16] Bu hadisi Ahmed b. Hambel, Buharı ve İbnt Mâce

[17] Müslim - Ebû Dâvud: Câbir (R.A.) den, Tirmi/i, thni Abbas (R.A.) dan mürselen rivayet etmiştir.

[18] tbnl Mftce: Talhâ b. Abdullah'dan, Talıcrânî de îbni Abbas (R.A.) dan rivayet etmiştir

[19] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/115-118.

[20] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/118.

[21] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/119-120.

[22] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/120.

[23] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/121.

[24] Hicazhlara gdre bir rıtl (875 gr.J, Irakh'lara göre iki ntl (1750 gr.) dır.

[25] Bir sa 1040 dirhemdir.

[26] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/122-1214.

[27] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/124-125.

[28] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/125-127.

[29] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/127-128.

[30] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/128-130.

[31] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/130-131.

[32] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/131-133.

[33] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/133-134.

[34] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/134.

[35] Kurtubî  Tefsiri  C:   6,   S    302.

[36] Tefsir-İ tbn-i  Kesîr C:   2, S:  97.

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/134-135.

[37] Kurtubî   Tefsiri   C:   6,   S:   302.   Müslim,   Nesei,   İbnİ   Mâce.   Hı.   Âİşe <R.A.)   den.

[38] Bunu «kuduz köpek» diye de mâııâlandır a biliriz.

[39] Buhar! - Müslim, îbni Kesir C: 2, S: 38.

[40] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/136-139.

[41] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/139.