|
Dünyaya
âşık olan kişi, üstüne güneş vurmuş bir duvara âşık olur. Bu
parlaklığın, bu ziyanın duvardan olmayıp güneşten olduğunu anlamak
için hiç zihnini yormamış ve gönlünü tamamıyla duvara vermiş olan
kişiye benzer; güneşin ziyası, güneşe kavuşunca ebediyen mahrum kalır.
Ve hîle heynehüm ve beyne mâ yeştehûn
Kül âşığı olanlar, bu cüze müştak olmazlar, Cüze müştak
olan, külden mahrum kalır.
Cüzü, cüze âşık olunca mâşuku, çabucak küllüne gider, âşık ayrılığa
düşer.
Cüzü seven, maskaralaştı, başkalarına kul oldu. Denize düştü,
boğulmak üzere; eline geçen ota yapışmakta.
O zayıf mâşuk, hakim değildir ki âşığın derdine derman olsun.
Efendisinin işini mi görsün, kendi işini mi?
Arapların atasözü: Zina edersen bari hür kadınla zina et (halayıkla
değil), çalarsan bari inci çal
2805. Zina edersen hür kadınla et sözü bu yüzden ata sözü
olup kaldı. Çalacaksan inci çal sözü de neye meyledeceksen en
iyisine meylet mânasına geldi.
Kul yani mâşuk; efendisinin, Tanrısının yanına gitti. Âşık ağlayıp
inler bir halde kaldı. Gül kokusu, güle gitti; o, hor hakir kala
kaldı.
Dileğinden uzaklaştı... Çalışması zayi oldu. Çektiği eziyet hiçe
gitti, ayağı yaralandı.
Gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge ona sermaye olur mu?
Adam kuşun gölgesini sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalında ona
şaşmakta ve.
2810. Bu akılsız adam neye seviniyor? demekte... İşte sana
bâtıl, işte sana çürümüş sebep!
Eğer cüzü külle muttasıldır, ayrılmaz dersen diken ye, gül isteme.
Diken de gülden ayrılmaz.
Cüzü küle ancak bir yüzden bağlıdır. Yoksa Tanrının
peygamberleri göndermesi abes olurdu.
Çünkü peygamberler, kulları Tanrıya ulaştırmak için gelmişlerdir.
Herkes bir tenden ibaretse, Tanrı ile kul, kül ile cüz ise birbirine
bağlıdır; kimi kime ulaştırırlar?
Oğul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikâyeyi tamamla!
Arabın, su testisini halifenin kullarına vermesi
2815. Su testisini sunup tapuya hizmet ve tâzim tohumunu ekti.
Dedi ki: Bu armağanı o sultana götürün, padişahtan murat isteyeni
ihtiyaçtan kurtarın!
Tatlı, lezzetli su...Yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır.
Testi de güzel, yepyeni.
Padişah kullarının bu söze gülecekleri geldi. Fakat o armağanı can
gibi kabul ettiler.
Çünkü basiret sahibi padişahın tabiatındaki lûtuf, bütün saray
erkânına da sirayet etmişti.
2820. Padişahların huyu halka da tesir eder. Yeşil gök,
yeryüzünü de yeşertir.
Padişah bir havuza benzer. Maiyetini de lüleler gibi bil. Su,
göllere lülelerden akar.
Lülelerden akan suların hepsi, tertemiz bir havuzdan geldiği için
her lüle, zevkli ve tatlı su akıtır.
Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her lüleden aynı su akar.
Çünkü her lüle havuza muttasıldır. Sen bu sözün mânasına iyice
dal, adamakıllı dikkat et, düşün!
2825. Yurdu olmayan padişahlar padişahı can da, bak, bütün
bedene nasıl tesir etmiştir.
Tabiatı, soyu sopu hoş aklın lûtfu da, bak, bütün bedeni nasıl
müeddep bir hale getiriyor.
Kararı, sükûnu olmayan şuh ve şen aşk da bütün bedeni nasıl cünuna
sürüklüyor?
Kevser gibi olan deniz suyunun letafeti yüzünden dibindeki ateş
parçalarının hemen hepsi inci ve mücevherdir.
Usta hangi hünerde tanınmışsa, hangi hünerle şöhret bulmuşsa çırağı
da o hünerde ilerler ,o hünerde meşhur olur.
2830. Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı
talebe usul okur;
Fakîh üstadın yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder.
Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur.
Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde
padişahta mahvolur, yokluğa erişir.
Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı
da yokluk bilgisidir.
Nahivciyle gemici hikâyesi
2835. Bir nahiv âlimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş
âlim, yüzünü gemiciye dönüp,
Sen hiç nahiv okudun mu? demişti. Gemici hayır deyince demişti
ki : Yarı ömrün hiçe gitti.
Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap
vermedi.
Derken rüzgâr gemiyi bir girdaba düşürdü. Gemici, o nahiv âlimine
bağırdı:
Yüzmeyi bilir misin, söyle! Nahivci Bilmem bende yüzgeçlik
arama
2840. Deyince Nahiv âlimi, bütün ömrün hiçe gitti. Çünkü gemi
bu girdapta batacak.
İyi bil burada mahiv bilgisi lâzım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv
bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal!
Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri
olursa nerede kurtulacak?
Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları denizi,
seni başının üstüne kor.
Ey âlim, sen halka eşek diyorsun ama şimdi sen, eşek gibi buz
üstünde kalakaldın.
2845. İstersen dünyada zamanın allâmesi ol, hele şimdicik
dünyanın yokluğunu da gör, zamanın yokluğunu da! dedi.
Nahivciyi, size yok olma nahvini öğretmek için hikâye arasında
hikâye ettik.
Fıkhı bilmeyi de yok olmada bulursun, nahvi tahsil etmeyi de,
sarftaki değişiklikleri de, ey yüce sevgilim!
O su testisi bizim bilgilerimizdi; halife de Tanrı bilgisinin
Diclesi.
Biz dolu testileri Dicleye götürüyoruz. Böyle olduğu halde eşek
olduğumuzu bilmezsek hakikaten eşeğiz!
2850. O Arap, bari o hususta mazurdu. Çünkü Dicleyi
bilmiyordu, çok uzaktaydı.
Bizim gibi Dicleden haberi olsaydı o testiyi alıp konaktan konağa
kona göçe götürmezdi.
Hattâ Dicleyi bilseydi o testiyi kırar, bu işten tamamı ile
vazgeçerdi.
Halifenin
suya hiçbir ihtiyacı yokken o armağanı kabul edip testiyi altınla
doldurması, Arabın sevinmesi
Halife, bunu görüp bedevinin ahvalini duyunca o testiyi
altınla doldurdu, daha fazla da ihsanda bulunup.
Hediyeler, hususi hilatler verdi, bedeviyi yoksulluktan kurtardı.
*O Ulu padişah, o ihsan dünyası, o adalet denizi, adamlarından
birisine.
2855. Bu altın dolu testiyi ona ver. Dönerken de onu Dicle
yoluyla götür.
Çöl yolundan buraya gelmiş. Halbuki Dicle yolu, yurduna daha
yakındır dedi.
Bedevi, gemiye binip Dicleyi görünce utancından iki büklüm olmaya,
yere kapanmaya başladı.
Bu ihsan sahibi cömert padişahın lûtfuna şaştım. Daha ziyade
şaşılacak şey de şu ki, o suyu aldı.
O cömertlik denizi öyle hor ve kalp armağanı nasıl oldu da kabul
etti? diyordu.
2860. Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilimle, güzellikle
dolu bir testi bil.
Fakat bu ilim ve güzellik, fevkâlade dolu olduğundan derisine
sığamayan kişinin (zuhuru, zatının muktazası olan ve zuhur etmemesine
imkân bulunmayan Tanrının ) Diclesinden bir katradır.
O, gizli bir defineydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini
izhar etti.Toprağı, göklerden daha parlak bir hale getirdi.
Gizli bir hazineyken coştu; toprağı atlas giyen bir sultan haline
soktu.
O Bedevi, Tanrının Diclesinden bir katrayı görseydi hakikatte bir
deniz olan o katranın önünde testisini atardı.
2865. Onu görenler, daima kendilerinden geçmiş bir
haldedirler. Bu yokluk halinde testilerini taşlayıp kırmışlardır.
Ey himmet edip testiyi kıran! O testi, kırılmakla daha iyi yapılmış
olur.
Küp kırılır ama içindeki su dökülmez. Bu kırılmada yüzlerce
sağlamlık vardır.
Küpün bütün parçaları oynamakta, hallenmektedir. Fakat Akl-ı Cüzî,
bunu imkânsız görür.
Bu halette ortada ne testi görünür, ne su. Bunu iyice gör,
doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.
2870. Mâna kapısını döversen açarlar. Fikir kanadını terket ki
seni iri bir doğan haline getirsinler.
Fikir kanadı, çamurlara bulanmıştır, ağırdır. Sen toprak yemeğe
alışmışsın; onun için toprak, sana can gibi geliyor.
Ekmek et... Bunlar topraktır, bunları daha az ye de toprak gibi
yeryüzünde kalma.
Acıkınca kızgın geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun.
Karnın doyunca murdarlaşıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir şeyden
haberi olmayan bir duvar kesiliyorsun.
2875. Şu halde sen bir zaman pis, murdar bir hale geliyor, bir
zaman köpekleşiyorsun. Aslanların yolunda nasıl yürüyebilecek, nasıl
koşup seğirteceksin?
Sana avlanmakta yarayan ancak köpektir. Bunu böyle bil de köpeğe
daha az miktarda kemik at!
Çünkü köpeğin karnı doyarsa daha ziyade serkeşleşir. Bu serkeşlikle
ava istediğin gibi gider mi?
O Bedeviyi, oraya yoksulluk çekiyordu. Nihayet o kapıyı, o devleti
gördü.
O penahı olmayan yoksula padişahın ihsanını hikâye etmiştik.
2880. Âşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk
kokusu duyulur.
Fıkıhtan bahsetse ağzından hep yokluğa ait sözler çıkar; o
sözlerden yokluk kokusu gelir.
Küfre ait bahis açsa o bahsinde din kokusu vardır. Şüpheye dair söz
söylese sözleri, yakîni anlatmış olur.
Eğri söylese doğru görünür. O ne güzel eğridir ki doğruyu süsler.
Doğruluk denizinden zuhur eden o eğri köpük, feridir. Sâf asıl, o
feri de sâflıkla bezemiştir.
2885. O köpüğü sâf ve makbul bil. Sevgilinin dudağından çıkan
azarlayış say.
Âşığın, pek de istemediği o azar, sevgilinin yüzünün hatırı için
hoş görülür.
Şekeri, ekmek şekline sokar, pişirirsen tadınca yine onda şeker
lezzeti vardır, ekmek lezzeti bulunmaz.
Bir mümin, altından yapılmış bir put bulsa hiç onu Şamanlara
bırakır mı?
Bırakmadıktan başka alır, ateşe atar. Onun ariyet şeklini bu
suretle eritip bozar.
2890. Altında put şekli kalmaz. Çünkü suret, ibadete mânidir,
yol vurucudur.
O putun hakikati, yani altın; Tanrının bir ihsanıdır. Sonradan put
şekline sokulmuştur. Altın, Tanrı ihsanı olup altınlık nasıl bu ihsan
için âriyet bir suretse put şekli de altın için ârızi bir surettir.
Bir pire için yepyeni kilimi yakma. Sineğin verdiği baş ağrısı
yüzünden gününü zayi etme.
Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, mânaya
bak.
Hacca gidersen hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha
Arap.
2895. Onun şekline rengine bakma; azmine ve maksadına bak.
Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı güdüyor, aynı
senin rengindedir, sen ona beyaz de.
Bu hikâye parça buçuk söylendi (araya sözler karıştı, başka
hikâyeler girdi.) Âşıkların işi gibi başsız, ayaksız nakledildi.
Fakat hakikatte başı yoktur, ezel gibi evveline evvel bulunmaz.
Sonu da yok. Ebedle eş!
Hattâ su gibidir; her katrası hem baştır, hem ayak
Hem de başsız,
ayaksız koşup gider.
2900. Haşa, bu hikâye değil, kendine gel! Bizim ve senin
bugünkü halimizdir, dikkat et!
Kuvvet ve kudret sahibi olan sofilerin yanında geçmiş anılmaz.
Arap da biziz, testi de biziz, padişah da biziz, hepsi biziz.
Ezelde mahrum olanlar, bunu anlamaktan mahrum kaldılar.
Aklı erkek bil. Kadın da bu nefis ve tabiattır. Bu ikisi zulmete
mensup ve münkirdirler; akıl ise ışıktır
Şimdi dinle, asıl inkâr neden meydana geldi, Şundan: küllün çeşit
çeşit cüzileri vardır.
2905. Bu küllün cüzü, cüzülerin külle nispeti gibi değildir
(terkip kabul etmez); gülün cüzü olan gül kokusu gibi de değildir.(cüzülenmez.
Bu cüz ve kül itibaridir).
Yeşilliğin letafeti güldeki güldeki letafetin (itibari olarak)
cüzü olduğu gibi kumrunun sesi de (yine itibari olarak) bülbül
nağmesinin bir cüzüdür.
Eğer bu husustaki müşkül şeyleri anlatmaya, onlara cevap vermeye
koyulsam susamışlara ne vakit su vereceğim?
Eğer sen, burada müşkül vaziyete düştüysen sabret. Sabır, gamdan
kurtulmak için anahtardır.
Sakın, endişelerden sakın! Fikir aslan ve yaban eşeğidir, gönüller
de ormanlıklar.
2910. Perhizler, ilâçların başıdır. Çünkü kaşınma, uyuzluğu
arttırır.
Perhiz, şüphe yok ki ilâcın aslıdır. Düşüncelerden perhiz et de can
kuvvetini gör!
Sen, kulak gibi bu sözlere kabiliyet kazan da sana altından küpe
takayım.
Küpe de ne? Altın madeni olursun Aya, Süreyyaya kadar yükselirsin.
Önce şunu duy ki bu muhtelif halkın canları da eliften ya ya
kadar olan harfler gibi muhteliftir.
2915. Bir yüzden baştan ayağa kadar hepsi birse de yine
muhtelif harflerde birbirlerine benzerlik yoktur.
Harfler; bir yüzden birbirlerine zıt, bir yüzden birbirleriyle bir,
bir yüzden faydasız ve alaydan ibaret, bir yüzden tamamı ile faydalı
ve ciddîdir.
Kıyamet günü her şeyin Tanrıya arz edileceği, Tanrı tarafından
görülüp sorulacağı en büyük bir gündür. Kendisini göstermeyi süslenip
bezenen kişi ister.
O görünüş günü; Hindû gibi yüzü kapkara olan kişiye rüsvay olmak
nöbetinin gelip çattığı gündür,
Yüzü güneş gibi olmayan, ancak yüzünü peçe gibi örten geceyi ister.
2920. Dikeninde bir gül yaprağı bile bulunmadığından baharlar
onun sırlarına düşman kesilmiştir.
Fakat bahar, baştan ayağa kadar gül ve süsen olana iki aydın
gözdür.
Mânadan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek
için güz mevsimini ister güz mevsimini!
Çünkü güz, hem gülün öğünecek halini, hem dikenin ayıbını örter. Bu
suretle sen de onun rengiyle bunun halini görmezsin.
Şu halde güz, dikenin hayatıdır, baharıdır. Çünkü güzün ikisi de
bir görünür.
2925. Ama bahçıvan, gülü güzün de görür. Bu bir kişinin görüşü
yok mu? Yüzlerce cihanın görüşünden iyidir.
Zaten Cihan o bir kişiden ibarettir. Geri kalanlar, hep onun
tâbileridir, hep onun yüzünden geçinenlerdir.
Onun için bütün güzel çiçekler Müjde, müjde; işte bahar gelmekte
deyip dururlar;
Çiçekler, akarsu zinciri gibi parlamak, meyveler, tomurcuklanmak
için hep baharı isterler.
Baharda çiçek dökülünce meyve baş gösterir. Ten de harap olunca can
görünür.
2930. Meyve mânadır, çiçek onun sûreti. O çiçek, müjdedir,
meyve de nimeti!
Çiçek döküldü mü meyve meydana çıkar. O kayboldu mu bu fazlasıyla
görünür.
Ekmek kırılıp yenmeyince kuvvet verir mi; salkımlar sıkılmadıkça
şarap olur mu?
Helile, ilâçların arasında kırılıp ezilmedikçe ilâçlar, nereden
sıhhati arttıracak?
Pîr kimdir? Pîrin sıfatları
Ey Hak Nuru Hüsâmeddin! Bir iki kağıdı fazla al da pîrin
sıfatlarını anlatayım.
2935. Gerçi vücudun nazik ve çok zayıf , fakat sensiz cihanın
işi yoluna girmiyor.
Gerçi ışık ( gibi nurlu, lâtif) ve sırça ( gibi ince ve nazik)
oldun. Fakat gönül ehlinin başısın, onlara muktedasın.
Mademki ipin ucu senin elindedir, senin isteğine tâbidir; gönül
gerdanlığının incileri de senin ihsanındır.
Yol bilen Pîrin ahvalini yaz; Pîri seç, onu yolun tâ kendisi bil.
Pîr, yaz mevsimidir; halk ise güz ayı...Halk, geceye benzer, Pîr
aya...
2940. Genç ve terü taze talihe Pîr adını taktım. Fakat o, Halk
tarafından Pîr olmuştur, günlerin geçmesiyle değil.
O öyle bir Pîrdir ki iptidası yoktur, ezelîdir. Öyle tek ve eşsiz
inciye eş yoktur.
Eski şarap esasen kuvvetlidir, hele Min ledünn şarabı olursa...
Pîri bul ki bu yolculuk, Pîrsiz pek tehlikeli, pek korkuludur,
âfetlerle doludur.
Bildiğin ve defalarca gittiğin yolda bile kılavuz olmazsa
şaşırırsın.
2945. Kendine gel! Hiç görmediğin o yola yalnız gitme, sakın
yol göstericiden baş çevirme!
Ey nobran! Pîrin gölgesi olmazsa gulyabani sesi, seni
sersemleştirir, yolunu şaşırtır.
Gulyabani, sana sana zarar verir, yolundan alıkor. Bu yolda nice
senden daha dahi kişiler kaybolup gittiler.
Yolcuların yollarını şaşırdıklarını, kötü ruhlu İblisin onlara
neler yaptığını Kurandan işit!
Onları ana yoldan yüz binlerce yıl uzak olan yola götürdü, felakete
uğrattı, çırçıplak bıraktı.
2950. Onların kemiklerine, kıllarına ( onlardan kalan
eserlere) bak da ibret al; eşeğini onların yoluna sürme.
Eşeğin başını çek, onu yola sok, doğru yolu bilen ve görenlerin
yoluna sür.
Onu boş bırakma, yularını tut; çünkü o, yeşilliğe gitmeği sever.
Gaflet edip de bir an boş bıraktın mı çayırlara doğru fersahlarca
yol alır.
Eşek yol düşmanıdır, yeşillik görünce sarhoş olur. Onun yüzünden
nice ona kul olanlar telef olup gitmişlerdir.
2955. Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı hareket et;
doğru yol, o aykırı yoldur.
Kadınlarla meşverette bulunun, ne derlerse aksini yapın. Şüphe yok
ki onlara aykırı hareket etmeyen helâk oldular.
Heva hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol. Çünkü seni Tanrı
yolundan çıkaran, yolunu şaşırtan, heva ve hevestir.
Cihanda bu heva ve hevesi, yoldaşların gölgesini kırıp öldürdüğü
gibi hiçbir şey kıramaz, yok edemez.
Peygamber Sallâllahu Aleyhi
Vesellem in, Aliye Tanrı ondan razı olsun Herkes bir çeşit
ibadetle Tanrıya yaklaşmayı diler, sen akıllı ve Tanrıya ulaşmış
kulla sohbet yüzünden yaklaşmaya çalış ki o kulların en ileri gideni
olasın diye nasihat etmesi
Peygamber, Aliye dedi ki: Ey Ali! Tanrı aslanısın,
kuvvetlisin, korkmazsın, yüreklisin.
2960. Fakat aslanlığına dayanma, güvenme. Ümit ağacının
gölgesine sığın!
Hiç kimsenin rivayetlerle, masallarla yoldan ayıramayacağı akıllı
bir kişinin gölgesine gir.
Yeryüzünde onun gölgesi Kafdağı gibidir, ruhu da Simurg gibi çok
yükseklerde uçmakta, yücelerde dolaşmakta.
Kıyamete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu övüşe bir kesim,
bir son arama.
Güneş, insan suretiyle yüzünü örtmüştür, insan suretinde
gizlenmiştir; artık sen anlayıver. Doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.
2965. Ya Ali! Sen, Tanrı yolundakini bütün ibadetler içinde
Tanrıya ulaşmış kişinin gölgesine sığınmayı seç.
Herkes bir çeşit ibadete sarıldı, kendisi için bir türlü kurtulma
çaresine yapıştı.
Sen, akıllı bir kişinin gölgesine kaç ki gizli gizli savaşan
düşmandan kurtulasın.
Bu, senin için bütün ibadetlerden daha iyidir.
Bu suretle yolda ilerlemiş olanların hepsini geçer, hepsinden ileri
olursun.
Bir Pîr ele geçirdin mi hemen teslim ol; Mûsâ gibi Hızırın hükmüne
girip yürü.
2970. Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızırın yaptığı işlere
sabret ki Hızır Haydi git, ayrılık geldi demesin.
Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocuğu öldürürse saçını başını yolma.
Mademki Hak, onun eline kendi elimdir dedi; Yedullahi fevka
eydîhim hükmünü verdi;
Şu halde Tanrı eli, onu öldürse de yine diriltir. Hattâ diriltmek
nedir ki? Ona ebedî hayat verir.
Bu yolu, nadir olarak yapayalnız aşan bile yine Pîrlerin himmetiyle
aşmış, varacağı yere onların sayesinde ulaşmıştır.
2975. Pîrin eli, kısa değildir, gaiptekilere de erişir. Onun eli,
Tanrı kabzasından başka bir şey değildir ki.
Gaipte bulunanlara böyle bir hilati verirlerse huzurda bulunanlar
şüphesiz gaiptekilerden daha iyidir.
Gaiptekileri bile doyururlar, onlara bile ihsan ederlerse artık
konuğun önüne ne nimetler koymazlar?
Huzurlarında hizmet kemeri bağlanan nerede, kapı dışında bulunan
nerede?
Pîri seçip ona teslim oldun mu, nazik ve tahammülsüz olma; balçık
gibi gevşek ve sölpük bir halde bulunma.
2980. Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilâlanmadan nasıl
ayna olacaksın?
Vücuduna aslan resmi döğdürmek isteyen,
fakat iğne acısından dolayı pişman olan Kazvinlinin
hikâyesi
Rivayetçiden şu hikâyeyi de dinle: Kazvinlilerin
âdetleridir;
Vücutlarına, kol ve omuzlarına, kendilerine zarar vermeksizin iğne
ile mavi dövmeler dövdürürler.
Bir Kavzinli, tellâğın yanına gidip Bana bir döğme yap; fakat
canımı acıtma dedi.
Tellâk Söyle yiğidim; ne resmi döveyim? diye sorunca bir
kükremiş aslan resmi döv dedi;
2985. Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret
et, dövmeyi adamakıllı yap!
Tellak Vücudunun neresine döveyim? dedi. Kavzinli İki omzumun
arasına dedi.
Tellak, iğneyi saplamaya başlayınca yiğidin sırtı acımaya başlayıp,
Aman usta, beni öldürdün gitti. Ne yapıyorsun?diye bağırdı.
2990. Usta Aslan yap dedin ya dedi. Kazvinli sordu:
Neresinden başladın?
Usta Kuyruğundan dedi. Kazvinli dedi ki: Aman iki gözüm, bırak
kuyruğunu.
Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim kesildi,
boğazım tıkandı.
Aslan, varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık
geldi, bayılacağım.
Usta, Kavzinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka
tarafını dövmeye başladı.
Yiğit yine bağırdı Burası neresi? Usta: Kulağı dedi.
2995. Kazvinli Bırak, kulaksız olsun. Orasını da yapma
dedi.
Usta bu sefer başka bir yerine başlayınca Kazvinli yine feryat
etti:
Bu üçüncü iğne de neresini dövüyor? Usta:Azizim, karnı dedi.
Kazvinli Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız
olsun deyince
Tellâk şaşırdı, hayli müddet parmağı ağzında kaldı.
3000. İğneyi yere atıp Âlemde kimse böyle bir hale düştüm mü
ki?
Kuyruksuz, başsız, karınsız aslanı kim gördü? Tanrı bile böyle bir
aslan yaratmamıştır dedi.
Kardeş, iğne yarasına sabret ki gâvur nefsin iğnesinden kurtulasın.
Varlıkların kurtulmuş olanlara felek de secde eder, güneş de, ay
da.
Vücudunda nefsi ölen kişinin fermanına güneş de tâbidir, bulut da.
3005. Gönlü ışık yakmayı, şûlelenmeyi öğrenmiş olan kişiyi
güneş bile yakamaz.
Tanrı; doğması, batması muayyen olan güneş hakkında Doğduğu ve
battığı zaman onların mağaralarına vurmaz; o mağara hiç güneş yüzü
görmezdidemiştir.
Bir cüzü, külle ulaşırsa o cüzün yanında diken bile, gül gibi
baştanbaşa letafet kesilir.
Tanrıyı ululamak, yüceltmek, nasıl olur? Kendini, varlığını
horlamak, toprak mesabesinde tutmakla.
Tanrıyı tevhid etmeyi öğrenmek nedir? Kendini tek Tanrı önünde
yakıp yok etmek.
3010. Gündüz gibi şûlelenip parlamayı diliyorsan geceye
benzeyen varlığını yak!
Varlığını o varlığı meydana getirenin varlığında bakırı kimya
içinde eritir, yok eder gibi eritir, yok eder gibi erit, yok et (de
altın ol)
Sen, sıkı sıkıya bene, yapışmış ( yokluğu ve birliğe ulaşmış) sın.
Bütün bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar, ikilikten meydana
çıkıyor.
Ava giden aslan, kurt ve tilki
Bir aslan, bir kurt, bir tilki avlanmak için dağlara
düşmüşler.
Birbirlerine yardım ederek av hayvanlarını adamakıllı yakalamayı,
onların yolunu kesmeyi kurmuşlardı.
3015. Üçü de beraberce o geniş ovada birçok av elde etmek
niyetindeydiler.
Aslan, onlarla beraber avlanmaktan utanmaktaysa da yine onları
ağırladı, onlara yoldaş oldu.
Böyle bir padişaha maiyetindeki asker, ancak zahmettir. Fakat bu
Topluluk rahmettir deyip onlara uydu.
Böyle bir ay, yıldızlarla beraber gezmeden utanır. O, yıldızların
içinde ancak onları parlatmak, onlara ihsan etmek için bulunur.
Reyine, tedbirine benzer isabetli bir rey, yerinde bir tedbir
bulunmamakla beraber yine Peygambere Şâvirhum emri geldi.
3020. Terazide arpa, altınla arkadaş olmuştur. Fakat bununla
arpanın da altın gibi kıymetlenmesi icabetmez.
Ruh, şimdilik kalıba yoldaş olmuştur. (kalıp, ruhu korumaktır).
Nitekim köpek de bir zaman için kapıyı korur.
Bunlar; kudretli, şevketli aslanın maiyetinde dağa doğru gittikleri
zaman
İşleri rast geldi, bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de semiz
tavşan avladılar.
Savaşçı aslanın maiyetinde giden kişinin kebabı, gece olsun, eksik
olmaz.
3025. Ölmüş yaralanmış, kan içinde bulunan avlarını dağdan
çeke çeke ormana getirince,
Kurt ve tilki padişahlara lâyık bir adaletle av hayvanlarının
paylaşılmasına tamahlandılar.
İkisinin de tamahı, aslana aksetti, o tamahın sebebini anladı.
Sırların aslanı ve beyi olan, kalpten geçenleri bilir.
Kendine gel, ey düşüncelere dalmayı huy edinen gönül! Onun
huzurunda kötü düşüncelerden sakın!
3030. O bilir, o anlar, eşeği sükût içinde sürer. Sırrını
bildiğini anlatmamak, ayıbını yüzüne vurmamak için de yüzüne güler.
Aslan, onların vesveselerini anladıysa da açmadı, bir şey
söylemedi, onları korudu.
Fakat kendi kendine Yoksul hasisler sizi! Ben, sizin cezanızı
veririm, size gösteririm ben!
Size benim hükmüm kâfi gelmedi mi? Benim ihsanım hususunda
zannınız bu mu?
Sizin akıllarınız, reyleriniz de benden; benim dünyamı aydınlatan
ihsanlarımdandır.
3035. Resim ressamı nasıl ayıplayabilir? Resme o ayıbı, o kötü
görünüşü veren ressamdır.
Benim hakkımda böyle hasisçe bir zanna mı düşeceksiniz? Zamanın
ayıbı, arı asıl sizsiniz.
Tanrı hakkında kötü zanda bulunanlar, sizin kellenizi uçurmazsam bu
işim, hatanın ta kendisidir.
Dünyayı sizin ayıbınızdan kurtarayım da bu hikâye, dünya durdukça
söylenip dursun dedi.
Aslan bu düşünceyle açıkça gülüyordu. Aslanın gülümsemelerine emin
olma.
3040. Dünya malı, Tanrının gülümsemeleridir. Bizi bu suret
sarhoş, mağrur ve perişan etmiştir.
Ey Kadri yüce kişi! Sana yoksulluk ve hastalık iyidir. Çünkü o
gülümseme nihayet tuzağını kurar, seni düşürür!
Aslanın kurdu imtihan ederek
Kurt, huzuruma gel, bu avları aramızda payet demesi
Aslan Bunları payet. Ey koca kurt, adaleti tazele!
Pay etmede benim vekilim ol da ne mahiyettesin, meydana çıksın
dedi.
Kurt Padişahım, yaban öküzü senin payın. O büyük, sen de büyük,
iri ve çeviksin.
3045. Keçi orta boyda, orta irilikte, onun için benim. Tilki,
sen de tavşanı al. Tavşan tam sana münasip dedi.
Aslan dedi ki: Ey kurt, hele bir daha söyle, ne dedin? Ben varken
sen pay istiyorsun ha!
Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi misli, naziri bulunmayan bir
aslanın huzurunda kendisini görüyor, varım sanıyor!
Kendini beğenen eşek, ileri gel! Kurt ileri gelince bir pençe
vurup onu parçaladı.
Onda akıl ve isabetli bir tedbir görmeyince cezasını verip derisini
yüzdü.
3050. Mademki beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda
yok olmadın. Böyle cana inleyerek ölmek gerek.
Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu.
Tanrıdan başka her şey fânidir. Mademki onun zatında fâni
değilsin, varlık arama!
Bizim hakikatimiz de yok olana Her şey fânidir cezası yoktur.
Çünkü o İllâ dadır, Lâ dan geçmiştir. İllâ da fâni olmaz.
3055. Kapıda dolaşan, Benden, bizden dem vuran kapıdan
sürülür, lâ makamında dolaşıp durur.
Birisinin,
bir dostun kapısını döğdüğü zaman içeriden Kimsin sözüne Benim
demesi üzerine dostun Mademki sen, sensin, kapıyı açmıyorum. Çünkü
dostlardan kimseyi tanımıyorum ki o, ben olsun demesi
Birisi, bir dostunun kapısına gelip kapıyı çaldı. Dostu
Kapıyı çalan kim? deyince.
Benim diye cevap verdi. Dostu Git, şimdi zamanı değil. Böyle bir
sofra, ham kişinin makamı olamaz.
Hamı, ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, nifaktan ne
kurtarabilir? dedi .
Adamcağız gitti, tam bir yıl dostunun ayrılığıyla yanıp yakıldı.
3060. Yanıp pişerek tekrar döndü, geldi. Dostunun evinin
etrafında dolaşmaya başladı.
Kapıya varıp ağzından edepten dışarı bir söz çıkmasın diye yüzlerce
korku ile edepli edepli halkayı çaldı.
Sevgilisi Kim o? deyince Gönlümü alan sevgili sensin diye cevap
verdi.
Sevgili Mademki bensin, ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi
sığmıyor dedi.
İğneye geçirilecek iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Mademki
birsin, bu iğneden geç!
3065. İpliğin iğne ile münasebeti vardır, geçer. Fakat deve,
iğne yordamından geçmez ki.
Devenin vücudu riyazat ve ibadet maksadından başka bir şeyle
incelir mi?
Bu işe Tanrı eli kudreti gerektir. Çünkü Tanrı, her hayali, bir
iradesiyle var eder.
Her olmayacak şey, onun eliyle mümkün olur; her serkeş onun
kokusuyla sakinleşir.
Anadan doğma kör ve alaca illetine tutulmuş kişiler nedir ki?
Onları bir tarafa bırak; ölü bile o aziz Tanrının afsuniyle dirilir.
3070. Ölüden daha ölü yokluk bile, onun var etme avucunda
muztar kalır, (varlığa bürünür).
Külle yevmin hüve fişen âyetini oku da onu katiyyen işsiz, güçsüz
bilme.
En az işi bu dünyaya her gün üç bölük asker yollamasıdır.
Bir bölük asker, rahimde (çocukların) yetişip yeşermesi için
babaların bellerinden analara gider.
Bir bölük asker, dünyayı erkek ve kadınla doldurmak üzere
rahimlerden bu yeryüzüne sefer eder.
3075. Bir bölüğü de herkesin yaptığı işin karşılığını görmesi
için yeryüzünden ecel tarafına yürür.
Bu sözün sonu yoktur. Kendine gel de iki temiz dostun hikâyesine
dön!
Benim
diyen kişinin pişman olarak suçuna karşılık tövbe ve istiğfar için bir
yıl riyazat çekmesi ve o tövbekârın, tekrar dönüp o eve gelince ev
sahibinin Kim o demesine Sensin diye cevap vermesi
Sevgilisi Ey tamamı ile ben olan, içeri gir. Yeşillikteki
gül ve diken gibi aykırı değilsin.
İplik bir oldu, artık ey yanlışlık, ortadan kalk! Kâf ve Nûn
harflerini iki görürsen de hakikatte birdir dedi.
Yokluğu, büyük ve müşkül işleri cezbetmek için Kâf ve Nûn
çekicidir.
3080. İş yapma hususunda bir olmakla beraber halat, surette
iki kattır.
İster iki ayak olsun, ister dört... Yol yürür. Makasa benzer, iki
ağızlı olduğu halde birden keser.
Bez yıkayan iki arkadaşa bak. Görünüşte o, buna aykırı iş görmekte.
Birisi bezi suya sokar, öbür arkadaşı kurutur.
Sonra yine öteki ıslatır. Sanki birbirlerine aykırı iş görürler.
3085. Fakat, ey genç! Görünüşte birbirlerinin zıddına iş görür
gibi olan bu iki arkadaşın gönülleri de birdir, yaptıkları iş de.
Her Peygamberin, her velînin bir mesleği vardır. Fakat değil mi ki
hepsi halkı Hakka ulaştırıyor, birdir.
Dinleyenler, onların sözlerinden uykuya daldılar mı... Değirmenin
taşlarını su götürdü demektir.
Bu suyun akışı, değirmen için değildir, değirmene sizin için
gitmektedir.
Fakat değirmene ihtiyacınız kalmadığı için değirmenci, suyu
yatağına koyuverdi, asıl dereye akıttı.
3090. Söz söyleme kudreti, öğretmek için ağza gelir; yoksa o
sözün ayrı bir mecrası vardır.
Sessizce, akışı tekerrür etmeksizin, bir akan cüzü bir daha
akmaksızın ta... altında nehirler akan gül bahçelerine kadar akıp
gider.
Tanrı, harfsiz söz beliren o makamı, canımıza sen göster.
Ki pâk can, başını ayak yapıp yokluğun o uzak ve geniş sahasına
koşsun.
Yokluk âlemi, pek geniş ve hudutsuz bir âlemdir. Bu hayal ve
varlık, o âlemden yüzlerce gıda alır, o âlemden belirir, beslenir.
3095. Hayaller, yokluk âlemine nispetle dardır. Onun için
hayal, darlık ve sıkıntıya sebep olur.
Varlık da hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu âlemde hilâl
gibi görünür.
Duygu ve renk âleminin, yani bu dünyanın varlığı ise... yokluğa,
hayale ve varlığa nispetle büsbütün dardır, âdeta daracık bir
zindandır.
Âlemdeki terkip ve sayı, darlığa sebeptir. Fakat bizi duygularımız,
terkip âlemine çekip durmaktadır.
O duygularla birlik âlemini bil, eğer birlik âlemini diliyorsan o
tarafa yürü.
3100. Kün emri, bir tek iş yapar, fakat sözde Kâf ve Nûn
harflerinden meydana gelmiştir. Mânası, yine tek ve sâftır.
Bu söze nihayet yoktur. Dön de o kurdun o savaşta ne olduğunu
anlat.
Pay etmede edebe
riayet etmediği için aslanın kurdu tedibetmesi
O yüce aslan; iki baş, iki üstünlük kalmasın diye kurdun
başını kopardı.
Koca kurt! Mademki padişahın huzurunda kendini ölü saymadın, cezanı
gör. İşte Fentekamna minhüm? budur.
Sonra yüzünü tilkiye dönüp Hadi, bunları yememiz için pay et
dedi.
3105. Tilki secde edip dedi ki: Bu semiz öküz, ey emin
padişah, kuşluk yemeğin.
O keçiden de bahtı aydın padişaha gün ortasında yemesi için bir
yahni olur.
Tavşan da lûtuf ve kerem sahibi padişahın akşam yemeğidir.
Aslan Tilki, adaleti parlattın, apaydın bir hale getirdin. Bu
çeşit pay etmeyi kimden öğrendin?
Ey ulu kişi! Bu pay edişi nereden belledin? deyince Tilki dedi
ki
Padişahım , kurdun halinden!
3110. Bunun üzerine aslan Mademki sen bizim aşkımıza kendini
rehin ettin; üçü de senin olsun, üçünü de al, git.
Ey tilki, sen baştanbaşa bizim oldun, seni nasıl incitebilirim?
Mademki sen, biz oldun;
Biz de seniniz, bütün avlar da. Ayağını yedinci kat göğün üstüne
bas, yüksel.
Alçak kurttan ibret aldığın için artık sen, tilki değilsin, benim
aslanımsın dedi.
Akıllı o kişidir ki çekinilen belâda dostların ölümünden ibret
alır.
3115. O zaman tilki Aslan, bana bunu kurttan sonra teklif
etti diye yüzlerce şükürde bulundu.
Eğer önce bana, bunu pay et, diye teklif etseydi, ondan canımı
kurtarmama imkân mı vardı? diye şükürler etti.
Şu halde bizden de Tanrıya şükürler olsun ki, bizi ancak helâk
olanlardan sonra dünyaya getirdi.
Bu suretle Hakkın, geçmiş zamanlarda gelip geçen kavimleri nasıl
helâk ettiğini duyduk.
Nihayet, o önce gelip geçen kurtların halini duyup da tilki gibi
kendimizi koruyabiliriz.
3120. İşte Tanrının o Hak Peygamberi, o sözü doğru peygamber,
bize bu yüzden Acınmış ümmet adını taktı.
Ey ulular, o kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık görün de bu
halden ibret alın!
Akıllı, bu varlığı, bu kibir ve gururu terkeder; çünkü Firavunun
halini hatıra getirir.
Eğer ululanmayı bırakmaz, ibret almazsa onun azgınlığından
başkaları ibret alır!
Nuhun
kavmini, Benimle uğraşmayın. Çünkü ben, Tanrının hicabıyım. Ey
ziyankâr merdutlar, hakikatte Tanrı ile uğraşıyorsunuz diye tehdit
etmesi
Nuh Ey serkeşler! Ben, ben değilim. Ben, canımdan öldüm,
varlığımı terk ettim. Tanrı ile diriyim.
3125. İnsanlık duygularımı değiştirdiğim için Tanrı bana
duyuş, anlayış, görüş oldu.
Çünkü ben, ben değilim. Bu nefes ondandır. Bu sözün karşısında söz
söyleyen, inkârda bulunan kâfirdir dedi.
Bu tilki suretinde aslan gizlidir. Bu tilkinin bulunduğu yerde
yiğitlik taslamağa gelmez.
Sûretine bakıp aslan olduğuna inanmıyorsan ondan aslan kükreyişini
de duymuyor musun?
Nuhta Tanrıdan bir kudret yoktu da bütün dünyayı neden birbirine
vurdu?
3130. Bir vücutta yüz binlerce aslan vardı. O, ateş gibiydi,
âlemse bir harman.
Harman, onun onda bir hakkını gözetmeyince o da harmana böyle bir
şûleyi saldı, yakıp kül etti.
Kim, bu gizli aslanın önünde kurt gibi ağız açıp edepten dışarı
konursa,
Aslan, kurdu nasıl paraladıysa onu da paralar, ona nasıl
Fentekamna âyetini okuduysa buna da okur.
Aslandan pençeyi yer. Aslanın önünde yiğitlik satanın aklı yoktur.
3135. Keşke o yara yalnız vücuda gelseydi de gönül ve iman
selâmette kalsaydı...
Söz buraya gelince kuvvetim kesildi. Bu sırrı nasıl açayım?
O tilki gibi siz de boğazınızı az düşünün, onun huzurunda hileye az
sapın.
Huzurunda bütün bizi, beni terk edin... Mülk, onun mülküdür; mülkü
ona teslim edin.
Doğru yola yoksulca gelirseniz aslan da sizindir, aslanın avladığı
av da sizin.
3140. Çünkü o, paktır; Sübhan, onun vasfıdır. O, batınî
şeylerden de müstağnidir, zâhiri şeylerden de.
Ondaki her türlü av, her çeşit ikram ve ihsan o padişahın kulları
içindir.
Padişahın hiçbir şeye tamahı yoktur, O, bütün bu devleti halk için
düzüp koşmuştur; ne mutlu anlayana!
Dünyanın ve ahiretin devletleri; devleti, dünyayı ve ahireti
yaratan kişinin ne işine yarar?
Şu halde Süphanın huzurunda gönlünüzü koruyun ki sonra kötü
düşünceden utanmayasınız.
3145. Çünkü o; halis sütün içindeki siyah kıl gibi bütün gizli
şeyleri, düşünceleri arayıp taramayı...her şeyi görür.
Suretten geçip gönlünü arıtan kişi, gayp suretlerine ayna olur.
Şüphe yok, sırrımızı anlar; çünkü mümin, müminin aynasıdır.
Nakdimizi mehenge urunca derhal yakîni şüpheden ayırt eder.
Canı, nakitlerin mehengi olunca elbette ayarı sağlam olanı da
görür, kalp olanı da.
Padişahların ârif sofileri karşılarına oturtması
3150. Hatırlarsan duymuşsundur; padişahların böyle bir âdeti
vardı:
Sol taraflarında yiğitler, bahadırlar dururdu, çünkü kalp vücudun
sol tarafındadır.
Defterdarlarla hesap memurlarının ve kalem ehli olanların makamı
sağ taraflarındaydı. Çünkü yazı yazmak ve bir şeyi tespit etmek sağ
elin işidir.
Sofilere karşılarında yer verirlerdi. Zira onlar, can aynasıdırlar,
hattâ aynadan da iyidirler.
Gönül aynasının fikir suretleri kabul etmesi o aynada bu görülmemiş
suretlerin görünmesi için kalplerini zikirle, fikirle cilâlamışlardır.
3155. Yaratılış sulbünden temiz ve güzel doğan kişinin önüne
ayna koymak gerektir.
Güzel yüz aynaya âşıktır. Güzel yüz, aynaya âşık olduğu gibi cana
cilâ, kalplere de temizlik verir.
Bir konuğun Yusuf-u
Sıddıyka gelmesi, Yusufun ondan bir armağan istemesi
Uzak yerlerden bir merhametli dost, Yusuf-u Sıddıyka konuk
oldu.
Çocukluktan beri birbirlerini tanırlardı. Eskiden beri âşinalık
yastığına yaslanmışlardı.
Konukla, Yusufa kardeşlerinin yaptığı cefayı, onların hasetlerini
konuştular. Yusuf o haset ve cefa, zincirdi; biz de aslandık.
Aslanın zincire vurulması ayıp değildir. Bizim Tanrının kaza ve
kaderinden şikâyetimiz yok.
3160. Aslan, boynunda zincir bulunmakla beraber bütün zincir
yapanlara beydir dedi.
Dostu Yusufa Zindanda ve kuyuda ne haldeydin? dedi. Yusuf cevap
verdi:
Ay, bedir halinden çıkar ve eski ay haline gelir ya... işte öyle.
Eski ay görünmez, sonra hilâl olur da iki büklüm bir halde görünür.
Fakat sonunda yine gökte bedir haline gelmez mi?
İnci tanesini havanda döverler ama kadri yine yücedir, ya ilâç
olarak göze çekilir, yahut macun haline getirilir, kalp ferahlığı için
yenir.
3165. Buğdayı toprak altına attılar ama sonradan topraktan
başaklar çıktı.
Ondan sonra değirmende öğüttüler, değeri arttı, cana can katan gıda
oldu.
Sonra ekmeği bir kere daha diş altında ezdiler; akıllı kişiye akıl
ve idrâk oldu.
Daha sonra da o can, aşkta mahvoldu da Hak yolunda ekildikten sonra
mahsûl verdi, ekincileri hayrete düşürdü.
Bu sözün sonu gelmez. Sen, o iyi adamın Yusufa ne dediğini
anlatmaya başla.
Yusuf-u
Sıddıykın konuktan armağan istemesi
3170. Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra Eh...bize
ne armağan getirdin, bakalım? dedi.
Ey ulu kişi! Dostları görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız
gitmeye benzer.
Ulu Tanrı bile mahşer günü, halka Kıyamet günü için armağanın
nerede;
Bize yapayalnız, azıksız, âdeta sizi yarattığımız gibi geldiniz.
Kendinize gelin! Kıyamet günü için ne hediyeniz var, ne getirdiniz?
3175. Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor muydunuz, size
bugünün vâdesi bâtıl mı göründü ki? der.
Ona konuk olacağımızı inkâr ediyorsan bu mutfaktan ancak toprak ve
kül alabilirsin.
İnkâr etmiyorsan niçin böyle elin boş. O sevgilinin kapısına böyle
nasıl ayak atacaksın?
Yemeyi, uyumayı biraz azalt da onunla görüşmek için bir armağan
götür.
Geceleri az uyuyanlardan seher çağlarında istiğfar edenlerden ol.
3180. Sen de rahimdeki çocuk gibi az oyna da sana da nurları
gören duygular bağışlasınlar.
Rahim gibi olan dünyadan çıkınca yeryüzünden daha geniş bir sahaya
dalacaksın.
Tanrı yeri geniştir derler ya; o geniş yer, bil peygamberlerin
gidip daldıkları sahadır.
O geniş sahada gönül daralmaz; yaş ağaç, orada kuru dal haline
gelmez.
Şimdi duygular, sen de. Fakat bir gün yorgun, bitkin, baş aşağı bir
hale geleceksin.
3185. Uykuda duygularını taşımazsın, duygular seni taşır. Bu
yorgunluk, bitkinlik gider, eziyetten, sıkıntıdan kurtulursun.
Sen uyku halini, velîlerin uyanıkken de duygularını taşımamaları
halinde bir çeşni bil.
Be inatçı; velîler, Eshab-ı Kehfdir. Ayakta olsalar da, yürüyüp
gezseler de uykudadırlar.
Tanrı, onları, kendilerinin haberi olmadan işletir; sağa sola
çevirir.
O sağa çevrilme nedir? İyi iş. Ya sola çevrilme? O da bedene,
varlığa ait işler.
3190. Bu iki hal de peygamberlerden, dağdan ses gelir gibi
zuhur eder. Onların, her ikisinden de haberleri yoktur.
Dağ, hayır olsun, şer olsun... Senin sesini sana verir, duyurur.
Fakat ikisinden de bihaberdir.
Konuğun,
Yusuf-u Sıddıyka Sana armağan olarak ayna getirdim. Ona her baktıkça
güzel yüzünü görür beni hatırlarsın demesi
Yusuf Hadi, armağanını çıkar deyince konuk, bu istekten
utanıp âdeta figan ederek.
Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi
beğenmedim, lâyık görmedim.
Bir habbeyi alıp da madene, bir katrayı alıp da ummana nasıl
götürebilirim?
3195. Sana gönül ve can bile getirsem Kirmana kimyon götürmüş
sayılırım.
Senin, misli olmayan güzelliğinden başka bir tohum yoktur ki bu
ambarda olmasın.
Sana gönül nuru gibi bir ayna getirmeyi lâyık gördüm.
Ey güneş gibi gökyüzünün ışığı olan güzel! Ona baktıkça kendi güzel
yüzünü görürsün.
Gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni
hatırlarsın dedi.
3200. Koynundan aynayı çıkarıp sundu. Güzeller, aynayla meşgul
olurlar.
Varlığın aynası nedir? Yokluk. Ahmak değilsen yokluğu ihtiyar et.
Varlık, yoklukta görünebilir. Zenginler, yoksula cömertlik
edebilirler.
Ekmeğin saf aynası açtır; kav da çakmak taşının aynasıdır.
Bir yerde yokluk ve noksan oldu mu...bu, bütün sanatların
güzelliğine aynadır.
3205. Elbise biçilmiş, dikilmiş olursa terzinin mahareti
görünebilir mi?
Budaklar yontulmamış olmalı ki marangoz onu yontsun, rendelesin...
Ondan asla, yahut fere ait bir şey yapsın.
Usta kırıkçı nerede ayağı kırılmış varsa oraya gider.
Hasta ve arık kişi olmazsa tıp sanatının güzelliği nasıl görünür?
Ey ulu kişi! Bakırların bayalığı, aşağılığı olmasa kimya nasıl olur
da zuhur eder?
3210. Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik
ve ululuğa aynadır.
Çünkü yakinen zıt, zıddı gösterir. Ondan dolayı bal, sirke ile
görünür, (sirkengebin olur)
Kim, kendi noksanını görüp anlarsa yedeğinde dokuz at olduğu halde
tekemmül yolunda koşar.
Kendisini kâmil sanan, ululuk sahibi Tanrının yolunda uçamaz.
Ey mağrur ve sapık! Canında kendini kâmil sanmaktan daha beter bir
illet olamaz.
3215. Senden bu kendini beğenme defoluncaya kadar gönlünden de
çok kan akar, gözünden de!
İblisin illeti Ben, Âdemden hayırlıyım demesiydi. Bu hastalık,
her mahlûkta vardır.
Bu hastalığa müptelâ olan, kendisini hor görse bile sen onu,
altında pislik olan sâf su bil!
İmtihan kasdıyla onu bir karıştırsan hemen su bulanır, pislik
rengini alır.
Ey yiğit! Irmak sana sâf ve berrak görünüyor ama senin ırmağının
dibinde de pislik var.
3220. Yol bilen anlayışlı pîr, Nefs-i küll bağlarına ark
kazıcıdır.
Irmak, kendisini nereden temizleyecek? İnsanın bilgisi, Tanrı
bilgisiyle fayda verir.
Kılıç sapını kesebilir mi? Yürü, bu yarayı bir cerraha göster.
Kimse, yarasının kötülüğünü görmesin diye her yaranın üstüne sinek
üşer.
O sinekler; senin düşüncelerin, mallarındır; yaran da ahvalindeki
zulmet!
3225. Eğer o yaraya pîr merhem korsa o zaman derdin iyileşir,
feryat ve figanın kesilir.
Yara sahibi, merhem konunca sıhhat buldum sanır. Halbuki hakikatte
oraya merhemin ışığı vurmuştur.
Kendine gel, ey sırtı yaralı, merhemden baş çekme; iyileşince de
kendi kendime iyileştim deme, sıhhati merhemden bil!
Vahiy
kâtibine vahyin ışığı urunca âyeti Peygamber Aleyhisselâmdan önce
okuması ve Bana da vahiy geliyor diyerek dininden dönmesi
Osmandan önce bir kâtip vardı. Vahyi yazmağa gayret
ederdi.
Peygamber, kendisine vahyedilen âyetleri söyledi mi o, hemen kâğıda
yazardı.
3230. Vahyin ışığı, kâtibe vurunca, gönlüne bazı hikmetler
doğardı.
Peygamber de onun içine doğanları aynen söylerdi. O herzevekil, bu
kadarcık bir şeyden azdı. Yoldan çıkıp.
Tanrıdan nur alan Peygamber, ne söylüyorsa o söylediği şey, benim
gönlümde, o hakikat benim de gönlüme doğmakta dedi.
Düşüncesinin ışığı, Peygambere vurdu, kâtibin canına Tanrının
kahrı gelip çattı.
Hem kâtiplikten çıktı, hem dinden. Kinlenip Mustafaya ve dine
düşman oldu.
3235. Mustafa Ey inatçı kâfir! Nur, sendense niçin şimdi
kapkara kesildin?
Eğer Tanrı ırmağının kaynağı olsaydın böyle bir kara suyun bendini
açmaz, akıtmazdın dedi.
Şunun, bunun yanında namusum bir paralık olmasın düşüncesi, ağzını
bağladı.
Bu yüzden içten yanıp yakılıyordu. Fakat şaşılacak şey şurası ki
tövbe de edemiyordu.
Ah ediyordu, fakat ah etmesi faydasız. Kılıç gelmiş, kelleyi
uçurmuştu.
3240. Tanrı, namusu, ar ve hayayı yüz batman ağırlığında bir
demir yapmıştır. Nice kişiler, görünmez bağlarla bağlanıp kalmıştır!
Kibir ve kâfirlik, o yolu, o kadar bağlamıştır ki kibir ve küfür
sahibi, açıkça ah edemez bile!
Tanrı Onların boyunlarına zincirler vurduk, başlarını yukarı
kaldırmışlardır, indiremezler dedi. Bu zincirler, bizden dışarıda
değil.
Önlerine, artlarına mânialar koyduk, gözlerini perdeleyip örttük
buyurdu. Fakat bu hale uğrayan, önündeki, ardındaki mâniaya görmez.
O dikilen mânianın çetinliği görünmez. Çünkü o kişi, kaza ve
kaderin tesiriyle kurulduğunu bilmez.
3245. Senin sevgilin, asıl sevgilinin yüzünü
örtmekte...mürşidin, asıl mürşidin, sözünü dinlemene mâni olmaktadır.
Nice kâfirler vardır ki din sevdasındadırlar. Fakat namus, kibir,
şu bu; onların mâniaları, halleridir.
Bu, gizli bir bağdır ama demirden beter. Demir bağı, ancak balta
kırar...
Demir bağı kırmak, kaldırmak ne de olsa yine mümkündür. Fakat
gayptan bağlanan bağa kimse çare bulamaz.
Bir adamı arı sokarsa tabiatı, derhal o kötülüğü gidermek için
uğraşmaya başlar.
3250. Bu da arı sokmasıdır ama kendi varlığından, senden
meydana gelmedir. Böyle olunca da gam kuvvetlenir, illet bir türlü
geçmez.
İçimden bunu açmak, iyice anlatmak geliyor ama ümitsizlik verir
diye korkuyorum.
Hayır , ümitsizlenme, sevin o feryada erişen Tanrıya feryat et!
Ey affetmeyi seven Tanrı, bizi affet! Ey eskimiş nasır illetinin
bile hekimi, bizi bağışla!
Hikmetin gönlüne aksetmesi o kötüyü yoldan çıkardı. Sen de kendini
görme ki bu görüş senden toz kaldırmasın.
3255. Kardeş sana akıp duran hikmet Tanrı Abdâlindendir,
sana âriyettir.
O kendisinde bir nur bulmuştur ama o nur, padişahların eşiğinden
vurmuştur.
Şükret, mağrur olma, ululanma, kulak as ve hiç kendini görme.
Yüz binlerce ah ki bu âriyet hal, ümmetleri ümmetlikten
uzaklaştırdı.
Kendisini, her konakta sofra başına varacak sanmayan kişiye kul
olayım.
3260. Adamın bir gün evine varabilmesi için bir çok konakları
terk etmesi lâzımdır.
Demir kıpkırmızı oldu ama hakikatte kızıl değildir ki. Bu kızıllık,
bir ocağın demire verdiği âriyet kızıllıktır.
Penceredeki cam, yahut ev; nurlanırsa, ışık verirse onu parlak
sanma , anla ki parlaklık güneştedir.
Her kapı, duvar Ben parlağım, başkasının nuruyla parlamıyorum.
Parlayan benim diyebilir.
Fakat güneş Ey ham! Hele ben bir batayım da ne olduğun meydana
çıkar der.
3265. Yeşillikler Biz kendimizden yeşerdik, sevinç
içindeyiz, gülümseyip duruyoruz, ta ezelden beri bu yücelik bizde var
diyebilirler.
Fakat yaz mevsimi, onlara Ey ümmetler, ben geçeyim de o vakit
kendinizi görün der.
Vücut güzellikle öğünür, nazlanır durur. Çünkü ruh, kuvvetini,
kolunu kanadını gizlemiştir.
Vücuda der ki: Ey süprüntülük! Sen kim oluyorsun ki? Bir iki gün
benim ışığımla yaşadın:
Nazın işven dünyaya sığmıyor? Hele dur, bekle; ben senden çıkayım
da gör.
3270. Seni o ziyadesiyle sevenler, mezara tıkarlar;
karıncalara, yılanlara gıda ederler.
Çok defalar senin önünde ölüme razı olan yok mu? İşte o, senin pis
kokundan burnunu tıkar!
Söz, göz, kulak... Hep ruhun ışığıdır. Suda coşan pırıldayan,
ateşin parıltısıdır.
Canın ışığı nasıl tene vuruyorsa Abdâlın ışığı da benim canıma
vurmakta.
Canın canı olan o Abdâlın ışığı candan ayak çekti mi...Ten, cansız
ne hale gelirse o hale gelir. Şunu bil ki,
3275. Ben kıyamet günü bu sözüme şahit olsun diye yere baş
koyuyorum.
Yerlerin şiddetle sarsıldığı kıyamet gününde bu yeryüzü, insanların
hallerine şahit olur.
Gizlediği haberleri apaşikâr söyler. Yeryüzü ve dikenler söze
gelir.
Filozof; kendi fikrince, kendi zannınca bunu inkâr eder. Ona de:
Sen var, başını o duvara vura gör!
Gönül ehlinin duyguları; suyun, toprağın, çamurun sözünü duyar
durur.
3280. Filozof, Hannâne direğinin inlemesini inkâr eder. Çünkü
velîlerin duygularından haberi yok, onlara yabancı.
Der ki: Halkta sevdanın aksi, birçok hayaller yaratır, onlara
gösterir
Halbuki bu fikir, onun fesat ve küfrünün aksidir. Bu inkâr hayali;
ona fikrinden, inanışındaki bozukluktan gelmiştir.
Filozof; cini, şeytanı inkâr eder; fakat inkâr eder etmez bir
cinin, bir şeytanın maskarası olmuştur.
Ey filozof, eğer şeytanı görmedinse kendine bak!( Başını duvara
vurup çürütmüşsün, gömgök olmuş) Deli olmadan alın böyle göğerir mi?
3285. Kimin gönlünde şüphe, vesvese varsa felsefeye
inanmıştır, gizli münkirdir.
Bazen dine inanır ama bazı ,bazı da o filozofluk damarı yüzünü
kapkara eder.
Sakının müminler; o felsefeye inanış sizde de vardır. Sizde nice
sonsuz âlimler var.
Bütün bu yetmiş iki din ve şeriat sendedir. Senden zâhir olduğu gün
eyvah haline!
Kimde o aykırı inanıştan bir yapracık varsa o günün korkusundan
yaprak gibi titrer.
3290. İblise cine, kendini iyi adam gördüğünden güldün.
Fakat can, postunu ters giyer , içindekini dışarı verirse din
ehlinden ne kadar ahlar vahlar çıkar.
Dükkânda altın gibi görünen madenlerin hepsi güler. Çünkü imtihan
taşı gizlidir.
Ey ayıpları örten Tanrı! Perdemizi kaldırma; imtihan zamanında bize
yardım et, bizi kurtar!
Geceleyin kalp altın, hakiki altınla yan yanadır. Altın ise gündüzü
bekler.
3295. Hal diliyle der ki: Yalancı, hele bir dur. Herkesin
meydana çıkacağı gün bir gelsin!
Lânetlenmiş İblis; yüz binlerce yıl Abdâl dendi, müminler beyiydi.
Naz ve istiğnası yönünden Âdemle savaştı, kuşluk vakti kokmaya
başlayan pislik gibi rüsvay oldu.
Temsil yoluyla Bâûrun hikâyesi
Dünya halkı, Bâûr oğlu Belama zamanın İsasına mağlûp
oldukları gibi mağlûp ve zebun olmuştu.
Ondan başka kimseye secde etmezlerdi. Afsunu, hastalara şifa
verirdi.
3300. Kendisini beğendiği, ulu gördüğü için Musa ile savaştı.
Sonra hali, duyduğun gibi oldu.
Dünyada yüz binlerce İblis ve Belam vardır ki gizli, açık hep bu
hale düşmüşlerdir.
Tanrı, diğerlerine misal olsun diye bu ikisini meşhur etti;
Bu iki hırsızı darağacına çekti, yükseltti. Yoksa kahrına uğramış
daha nice hırsız var!
Bu ikisini aşikâre kahredip şöhretlendirdi; yoksa onun kahrıyla
ölenler sayılamayacak kadar çok!
3305. Nazeninsin, nazlısın, ama haddince Allah aşkına olsun
haddini aşma!
Eğer kendinden daha nazenin birisine çatarsan seni yerin yedi kat
dibine sokar.
Âd ve Semud kavminin hikâyeleri ne için söylenip duruyor?
Peygamberlerin nazik, nazenin olduklarını bilmen için.
Yere batma, başlarına taş yağma, bir sesle canlarının alınışı...Hep
bu vakalar, nefs-i natıka sahiplerinin yücelerini bildirmek içindir.
Bütün hayvanları insan için öldür, fakat bütün insanları da bir
akıllı kişi için öldür. ( hiç beis yok!)
3310. Akıl dediğin nedir? Akıl sahibinin akl-ı Küllü. Cüzi
akıl da akıldır ama pek arıktır.
İnsanlardan kaçan vahşi hayvanların hepsi, ehlî hayvanlara nispetle
aşağılıktır.
Vahşi hayvanların kanı mübahtır. Çünkü yüce akıldan kaçmaktadırlar.
Akılları yoktur.
İnsanın emrine uymuyor diye vahşinin yüceliği bu dereceye
düşmüştür.
Şu halde ey garip adam! Aslandan kaçan yaban eşeklerine benzedikten
sonra senin ne şerefin var ki?
3315. Eşek, işe yaradığı için öldürülmez. Fakat yaban eşeği
olursa kanı mübahtır.
Eşeğin kendisini kötülükten koruyan iyiliğe sevk eden bir bilgisi
olmadığı halde Tanrı onu mâzur tutmuyor.
Ey yüce sevgili! İnsan (akıllı olduğu halde) o nefesten, (
Peygamberlerin, velîlerin sözlerinden)kaçar, vahşileşirse nasıl mâzur
olur?
Hulâsa oklar ve süngüler önünde kâfirlerin kanı mübahtır. Çünkü
onlar, işe yaramaktan uzaktırlar.
Onların karıları ve çocukları da esir sayılır. Çünkü akılları
yoktur, merdut ve aşağılık kişilerdir.
3320. Artık bir akıl, aklın aklından kaçarsa akıllılar
taifesinden hayvanat zümresine geçmiştir.
Hârût, Mârût Hikâyesi
(Aklın aklından kaçan, peygamber ve velîlere uymayan kişi)
meşhur Hârûtla Mârûta benzer. Onlar da gururları yüzünden zehirli ok
yediler.
Mukaddes yaradılışlarına, melek olduklarına itimat ettiler. Fakat
bu itimat, su sığırının aslana itimadı gibidir. Manda, aslana ne kadar
itimat edebilir?
Onun yüz tane boynuzu olsa ve bu boynuzlarla korunmaya çalışsa yine
aslan, onun boynuzunu değil; boynuzunun boynuzunu bile parça parça
eder.
Kirpi gibi baştan aşağı diken olsa, aslan, yine onu çaresiz
öldürür.
3325. Kasırga, birçok ağaçları kökünden sökerse de alçacık bir
ota ihsanda bulunur.
O sert rüzgâr, otun zayıflığına acır. Gönül, artık sen de kuvvetten
dem vurma.
Balta; ağaçların, dalların çokluğundan, sıklığından hiç korkar mı?
Hepsini paramparça eder, kesip biçer.
Fakat bir ota saldırmaz. Neşter yaradan başka yere vurulmaz.
Aleve, odunun çokluğundan ne gam? Kasap koyun sürüsünden kaçar mı?
3330. Mânaya nispetle suret nedir? Çok zayıf, çok âciz. Kötüyü
baş aşağı tutan ondaki mânadır.
Dolap gibi dönüp duran gökten kıyas tut. Onun dönmesi nedendir?
Onda müdebbir olan akıldan.
Oğul, siper gibi olan bu kalıbın dönüşü, hareketi de gizli
ruhtandır.
Bu rüzgârın hareketi onun mânasından ( o suretle zâhir olan
mânadan, Tanrı kudretinden) dir değirmen çarkına benzer; çark, ırmak
suyunun esiridir.
Bu nefesin alınıp verilmesi, girip çıkması da hevesli candan başka
kimdendir?
3335. Can, o nefesi, nefesle çıkan sözü, bazen cim haline kor;
bazen de ha ve dal haline ( bu suretle de inkâr da bulunur). Gâh o
sözü barış sözü yapar, gâh savaş sözü.
*Can, o nefesi bazen sağa götürmektedir, bazen sola ..Bazen gül
bahçesine koymaktadır, bazen diken haline.
Yine böyle Tanrımız, bu rüzgârı Âd kavmine ejderha yaptığı halde,
Yine aynı rüzgârı; müminlere rahmet, hayat ve emniyet verici bir hale
getirmişti.
Âlemlerin Rabbinin mânalar denizi olan bin Şeyhi, mâna Allahdır
dedi.
Bütün yerler, gökler; o yürüyen denizde, o can deryasında çör çöp
gibidir.
3340. Suda çör çöpün saldırması, oynaması, suyun
dalgalanmasındandır.
İnat eder de onları hareketsiz bırakmayı dilerse kıyıya atıverir.
Kıyıdan dalgalandığı yere, kendisine çekti mi... ateş, ota ne
yaparsa deniz de onlara onu yapar (hepsini siler, süpürür, yok eder).
Bu söze de son yoktur. Ey genç sen yine Hârût Mârût hikâyesine dön.
Hârût, Mârût hikâyesinin sonu
ve onların, dünyada Bâbil Kuyusunda cezalandırılmaları
Bu iki melek, cihan halkının günahını, kötülüğünü görünce,
3345. Hiddetlerinden ellerini ısırıyorlardı. Fakat gözleriyle
kendi ayıplarını görmüyorlardı.
Bir çirkin, aynada kendisini görünce yüzünü çevirmiş, kızmış.
Kendisini gören kendisini beğenen; birisinde bir suç gördü
mü...İçinde cehennemden daha şiddetli bir ateş parlar.
O, bu kibre din gayreti adını takar; kendi kâfir nefsini görmez.
Din gayretinin başka alâmeti vardır. O ateşten bütün bir dünya
yeşerir, hayat bulur.
3350. Tanrı; Hârûtla Mârûta Eğer siz, nurdan yaratılmış,
mâsum melekseniz aldanmış, ziyankâr suçluları görmeyin.
Ey gökyüzünün askerleri, benim kullarım! Şükredin ki şehvetten ve
cinsi temayülden kurtulmuşsunuz.
Eğer size de şehvet versem, artık gök, sizi kabul etmez.
Sizdeki mâsumluk, benim ismetimin, benim korumamın aksindendir.
O mâsumluğu benden bilin, kendinizden değil. Kendinize gelin,
kendinize... Lânetlenmiş Şeytan, size galip gelmesin dedi.
3355. Nitekim Peygamberin vahiy kâtibi de hikmeti kendisinde
gördü, kendine de vahiy geliyor zannetti.
Tanrı kuşlarının sesi, kendinde de var sandı, o kötü ıslık, o
kuşların sesi gibi güzeldir zannına düştü.
Sen, kuşların seslerini övüp dururken nereden kuşun muradını
anlayacaksın.
Bülbülün sesini öğrensen, tanısan da gül ile ne yapıyor, ne işi
var? Nereden bileceksin?
Kıyas ve şüphe yoluyla bildiğini farz edelim... O biliş sağırların,
dudak oynamasından anladıkları kadar bir anlayış ve bilişten
ibarettir.
Sağırın hasta komşusuna hatır sormaya gidişi
3360. Anlayışlı, hal hatır, yol yordam bilen birisi bir sağıra
komşun hasta diye haber verdi.
Sağır, kendi kendisine dedi ki: Bu sağır kulakla ben onun sözünü
nereden anlayacağım.
Hele hasta olur, sesi pek çıkmazsa... Fakat mutlaka da gitmek
lâzım.
Dudağını oynar görünce ne dediğini kıyas yoluyla kendiliğinden
düşünür, bulurum.
Ey benim mihnete düşmüş dostum, nasılsın? Derim. O, elbette iyiyim,
yahut hoşum, diyecek.
3365. Şükürler olsun diye cevap verir, ne çorbası yedin diye
sorarım. O meselâ, mercimek çorbası diye cevap verir.
Afiyet olsun der, hekimlerden kim geliyor, kendini hangisine tedavi
ettiriyorsun? derim.
O, filan deyince derim ki: ayağı çok kutludur. Geldi mi işin yoluna
girdi demektir.
Biz de onun kademini denedik. Nerede vardıysa dilek hâsıl oldu.
O iyi adam, kıyas yoluyla tasarladığı bu cevapları düzüp koşarak
hastaya hal hatır sormaya gitti.
3370. Nasılsın dedi. Hasta öldüm deyince dedi ki: Çok
şükür! Hasta, bu sözden hiddetlendi, canı pek sıkıldı.
Bu ne biçim şükür? O bizim kötülüğümüzü istiyormuş, anlaşıldı
diye düşündü. Sağır bir sözdür, tasarladı ama yanlış düştü.
Sonra Ne yedin ?diye sorunca hasta Zehir dedi. Sağır Afiyet
olsun der demez hastanın kahırlanması fazlalaştı.
Sağır, bundan sonra da Tedavi için hekimlerden kim geliyor? diye
sordu.
Hasta Hadi be, defol, Azrail geliyor! diye cevap verdi. Sağır
Ayağı pek kutludur, sevin, neşelen!dedi.
3375. Sağır; şükür, böyle bir zamanda hal hatır sorup komşuluk
hakkını gözettim diye sevinerek dışarı çıktı.
*Sağır, eşekliğinden tamamı ile aksini sandı, ziyanın ta kendisi
olan o işi kâr zannetti.
Hasta ise Bu, bizim canımıza düşmanmış, onun cefa madeni olduğunu
bilmiyormuşuz diyordu.
Hatırına yüz türlü kötü şeyler geliyor, ona türlü ,türlü haber
göndermeyi kuruyordu.
Kötü bir yemek yiyenin o yemeği kusuncaya kadar gönlü bulanır.
İşte hiddeti yenmek budur; onu kusma ki karşılık tatlı sözler
duyasın.
3380. Sabrı olmadığı için hasta kıvranmakta, nerede bu kötü
sözlü köpek ki.
Söylediklerinin hepsine karşılık vereyim. O zaman tamamı ile
hastaydım, aslan gibi olan aklım uyumuştu, hatırıma bir şey gelmedi.
Hal hatır sorma, gönül almak ve teselli etmek içindir. Halbuki bu,
hatır sorma değil, düşmanlık!
Düşmanını zayıf ve bitkin bir halde görüp memnun olmak istemiş
diyordu.
Nice ibadetten vazgeçmiş, kulluktan çıkmış kişilerin gönüllerinde
Tanrının rızasını almak, sevaba nail olmak vardır, bunu umarlar.
3385. Halbuki bu, esasen gizli bir günahtır. Nice bulanık
şeyler vardır ki sen, onları sâf ve berrak sanırsın.
O sağır gibi...Sağır, iyilik yaptım sanmıştı, halbuki aksi zuhur
etti.
O, bir hastaya iyilikte bulundum hatırını ele aldım, komşuluk
hakkını ele getirdim diye rahatça oturmuştu.
Halbuki hastanın gönlünde bir ateş alevlenmiş, kendisini de
yakmıştı.
Yaktığınız ateşlerden korkun. Siz, onu günahlarınızla çoğalttınız,
günahınız yüzünden alevdesiniz.
3390. Peygamber bir riyakâra namaz kıldığı halde Ey yiğit
kalk, namaz kıl, çünkü senin kıldığın namaz değil dedi.
Bu korkular yüzünden her namazda ihdinassırâtal müstakîme- sen
bizi doğru yola hidayet et denir.
Yani Ey Tanrı! Bu namazımı yolunu azıtmışların, riyakârların
namazıyla karıştırma.
O sağır adamın seçtiği kıyas yüzünden on yıllık konuşma hiç olup
gitti.
Ulu kişi, hele bu kıyas, tavsif edilemeyecek vahiyde aşağılık
duygusunun kıyası olursa...
3395. Senin duygu kulağın harfleri anlayabilirse de bil ki
gaybı duyan kulağın sağırdır.
Nas
karşısında ilk olarak kıyası ileri süren İblisti
Tanrı nurlarına karşı bu kıyasçıkları ileri süren ilk kişi,
İblisti.
Dedi ki: Şüphe yok, ateş topraktan daha iyidir. Ben ateşten
yaratıldım Âdem kapkara topraktan.
Şu halde feri, asla nispetle mukayese edelim: O zulmettendir, biz
aydın nurdan.
Tanrı Hayır, soy sop yok. Zâhitlik ve şüpheli şeylerden çekinmek,
faziletin mihrabıdır.
3400. Bu, fâni dünyanın mirası değildir ki soy sop yüzünden
onu elde edesin. Bu can mirasıdır.
Hattâ Peygamberlerin mirası. Bunun vârisi şüpheli şeylerden sakınan
müminlerin canıdır.
O Ebucehlin oğlu, açıkça müslüman oldu; şu Nuh Peygamberin oğlu
yolunu yanılanlardan.
Topraktan yaratılan, ay gibi nurlandı. Ateşten yaratılan sen, yüzü
kara oldun, defol! dedi.
Bu kıyaslar, bu araştırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin
kıbleyi bulmak içindir.
3405. Fakat güneş doğmuş, Kâbe de karşıdayken bu kıyası, bu
araştırmayı bırak, arama!
Kıyas yüzünden Kâbeyi görmezlikten gelme, ondan yüz çevirme.
Doğruyu Tanrı daha iyi bilir.
Tanrı kuşundan bir ötüş duyunca ders beller gibi yalnız zâhirini
beller, hatırında tutarsın.
Sonra da kendinden kıyaslar yapar, hayalin ta kendisini hakikat
sanırsın.
Abdâllerin ıstılahları vardır ki sözlerin, onlardan haberi yok.
3410. Sen, kuş dilini, yalnız ses bakımından öğrendin;
yüzlerce kıyas ve hevesler ateşledin.
Fakat o hastanın incindiği gibi senden de gönüller incindi,
kederlendi. Halbuki sağır, kendi zannına kapılıp, isabet ettiğini
sanıp sevincinden sarhoş oldu.
O Vahiy Kâtibi de kuşun sesini duyup kendini de o kuşla eşit sandı.
Fakat kuş, bir kanat vurup onu kör etti işte... Onu ölümün ve
elemin ta dibine kadar götürdü.
Kendinize gelin, sizde bir akis, yahut zan yüzünden göklerdeki
duraklarınızdan düşmeyesiniz.
3415. Hârûtla Mârûtsanız da, Biz sana saf saf ibadet
ediyoruz damının üstünde herkesten ileriyseniz de.
Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benliğin kendini görüp beğenmenin
etrafında dolaşmayın.
Kendinize gelin. Tanrı gayreti, pusudan çıkmayı görsün; baş aşağı
yerin dibine gidersiniz.
İkisi de dediler ki: Tanrı, ferman senin,senin ihsanın, senin
koruman olmazsa nerede bir ihsan, nerede bir koruyan?
Hem bunu söylemekte, hem de yeryüzüne inip hükmetmek için yürekleri
oynamaktaydı. Bizden kötülük gelir mi? Biz ne güzel kullarız!
diyorlardı.
3420. Bunların bu gurur ve istekleri, kendilerini rahat
bırakmadı: nihayet bunları kendilerini beğenmiş bir hale soktu.
Ey toprağa, suya, yere, ateşe mensup insanlar, ey ruhanilerin
temizliğinden haberi olmayanlar.
Biz şu gökyüzünün üstünde perdeler dokuyor, yeryüzüne inip
şadırvanlar kuruyoruz.
Adalet yapar, ibadet eder; her gece yine göklere uçar gideriz.
Bu suretle de şu devrin şaşılacak büyükleri olur, yeryüzüne adalet
ve emniyeti yayarız diyorlardı.
3425. Gökyüzü ahvalini yeryüzüne kıyas ettiler, fakat bu
kıyas, doğru değil... Arada büyük bir fark var!
Halini, neşe
ve sarhoşluğunu cahillerden saklamak lâzımdır
Perde altına girmiş olan Hakîmin sözünü dinle: Şarap
içtiğin yere baş koy, yat.
Meyhaneden çıkıp yol, yanılan sarhoş, çocukların maskarası ve
oyuncağı olur.
Her tarafa, her yola, çamurların içine düşer, her ahmak da ona
güler.
O bu haldeyken onun sarhoşluğundan, içtiği şarabın neşe ve
zevkinden haberleri olmayan çocuklar peşine takılırlar.
3430. Tanrı sarhoşundan başka bütün halk, çocuktur. Heva ve
hevesinden kurtulmuş kişiden başka baliğ yoktur.
Tanrı Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan ibarettir,
siz de çocuklarsınız. Dedi. Tanrı doğru buyurur.
Oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz
olabilirsiniz?
Dünyada daima istenen, peşinde koşulan, bir türlü terk edilemeyen
bu şehvet; bil ki çocukların cimaı gibidir.
Çocuğun cimaı nedir ki? Bir Rüstemin, bir yiğidin cimaına nispetle
oyundan ibaret.
3435. Halkın savaşı da çocukların savaşı gibidir. Tamamı ile
mânasız, esassız ve hor!
Hepsi sopadan kılıçlarla savaşırlar. Hepsi faydasız bir şeyle
uğraşıp dururlar.
Hepsi, bu bizim Burakımız Düldül yürüyüşlü atımız diye bir sopaya
binmiştir.
Sırtlarında yük var, fakat bilgisizliklerinden kendilerini yüksek
görüp ata binmiş, yol gidiyor sanırlar.
Hele dur... halk atlıları, bir gün atlarını sürerek dokuz kat
gökten geçsinler de bak!
3440. O gün ruh ve melek Tanrıya yücelir. Ruhun yücelmesinden
gök titrer!
Siz ise umumiyetle çocuklar gibi eteğinize binmişsiniz... Ata
binmiş gibi eteğinizin ucunu tutmuşsunuz!
Tanrıdan Şüphe yok ki zan fayda vermez hükmü gelmiştir. Zan
merkebi nerede gökler koşacak?
İki türlü zan olursa kuvvet hangisindeyse o tercih edilir. Fakat
güneş zuhur etti mi... onun varlığında ve parlaklığında inat edilmez.
İşte o zaman bindiğiniz şeyleri görürsünüz; anlarsınız ki ancak
ayaklarınıza binmişsiniz...
3445. Vehmi, fikri, duyguyu, anlayışları sopa gibi çocuk atı
bil!
Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır. Ten ehlinin ilimleriyse
kendilerine yüktür.
Gönle uran, adamı gönül ehli yapan ilim; insana fayda verir. Yalnız
tene tesir eden, insana mal olmayan ilim yükten ibarettir.
Tanrı Yahmilü esfâra-Tevratı bilip onunla amel etmeyen kitap
taşıyan eşeğe benzer dedi. Tanrıdan olmayan bilgi yüktür.
Tanrıdan vasıtasız olarak verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının
ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz, uçup gider.
3450. Fakat bu yükü iyi çekersen yükünü alırlar, rahat
ettirirler.
Heva ve heves uğrunda o bilgi yükünü taşıma ki içindeki ilim
ambarını göresin.
İlmin rahvan atına bindikten sonra sırtından yükü alırlar.
Tanrı kadehi olmadıkça heva ve heveslerden nereden geçeceksin? Ey
Tanrıya ait yalnız Hu ismine kani olan!
Sıfattan, addan ne doğar? Hayal! O hayal, sahibine ancak vuslat
delili olur.
3455. Medlulü olmayan bir delalet edici hiç gördün mü? Yol
olmadıkça katiyen gül de olmaz...
Hakikatı olmayan bir adı hiç gördün mü; yahut Kâf ve Lâm
harflerinden gül topladın mı?
Mademki ismi okudun; var, müsemmayı da ara. Ayı gökte bil derede
değil!
Addan ve harften geçmek istersen hemencecik kendini tamamı ile
kendinden arıt (yok ol!)
Demir gibi demirlikten çık, renksiz bir hale gel. Riyazatta tozsuz
passız bir ayna ol!
3460. Kendini kendi vasıflarından arıt ki asıl kendi sâf, pak
zatını göresin.
O vakit kitap, müzakereci ve üstat olmaksızın gönlünde
peygamberlerin ilimlerini görür bulursun.
Peygamber ümmetimden öyleleri vardır ki onlar, benimle aynı
yaratılıştadırlar, benimle aynı himmete sahiptirler.
Ben onları hangi nurla görüyorsam onların canları da beni mutlaka
aynı nurla görür dedi.
Bunlar Peygamberi, Sahîhayn kitapları, hadîsler, hadîsi rivayet
edenler olmaksızın, bunlara hacet kalmaksızın abıhayat kaynağında
(gönüllerinde) görürler.
3465. Kürt olarak yattık sırrını bil, Arap olarak
sabahladık sırrını oku!
Gizli ilme dair bir misal istersen Rum halkıyla Çinlilere ait
hikâyeyi söyle:
Rum halkıyla
Çinlilerin ressamlıkta bahse girişmeleri
Çinliler Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da
dedi ki: Bizim maharetimiz daha üstündür.
Padişah Sizi imtihan edeceğim; baka |