Harp Ehlinden Alınan Vergiler 12

Cızye. 13

Müslümanların, Harp Ehlinin Ve Zımmilerin Öşürleri 13

Harp Yurdu  Ve Antlaşmalı Yurttan Elde  Edilen Maden Ve Definelerin Vergileri (Humus Ve Benzeri Hususlar) 18

Elde Edilen Toprakları Taksim Etme Ve Vergiye Bağlama Yetkisine Sahip Komutanlar 24

Kafirin  İslâmı  Kabul Edip Etmediği Konusunda  Müslümanın  Şahitliği 31

Darulharpte Muslumanın Şahitliğinin Kabul Edileceği Ve Kabul Edilmeyeceği Yerler 32

Islama Davet 38

Muslumanlar Kimlerin İmdadına Gitmeli Ve Kimden Başlamalıdırlar 42

Düşman  Kişi Hangi  Durumlarda Zimmî Olur 43

Kişinin Müslüman Sayılıp Esir Alınmayacağı Ve Öldürülmeyeceği Durumlar 48

Esir Alınan Çocukların Müslüman Olma Durumları 50

Esir Kadının Evlilik Durumu. 52

Esirlerin Zimmilere Satılmaları 54

Kölenin Eman Alarak Yahut Müslüman Veya Zimmî Olarak Darulislama Gelmesi 55

Kölenin Îslâmı Kabul Etmesiyle Âzâd Olması 56


4168-
İmam Muhammet) dedi ki: Kendisi yerine bir sa­vaşa çıkılmasını vasiyet eder ve birinin düşman topraklarına girmeyip sınırda nöbet tutması şeklinde bu görevi yapacak olursa, vasiyet yerine getirilmiş sayılır.

Çünkü düşmana karşı nöbet tutmak da    savaşın bir parçasıdır. Sanki düşman topraklanna giren birini savaşa göndermiş gibi olur.

Mirasçılar, nöbet tutan kişinin (murabıtın) bir gün nö­bet tutmasını, vasî ise kırk gün nöbet tutmasını isteyecek olursa, hakim nöbet için asgarî müddet olan üç gün tut­masına karar verir.

Çünkü ribatm asgari müddeti vasiyetin yerine getirilmiş olması için va­ciptir. Savaşa çıktıktan sonra geri dönüşte vasiyetten artakalan miktar, mirasçılara geri verileceğinden, üç günden sonraki harcamalarda onların hakkı vardır. Hak­larına dokununulmayacak asgari miktar esas alınmalıdır, yolculuk ve muhayyer­lik sürelerinde olduğu gibi, şeriatta belirtildiğine göre bunun asgarî müddeti üç gündür.

Ayrıca kişi, bir iki saat nöbet tutmakla murabıt sayılmaz. Müddetin günler sürmesi gerekir. "Günler"sayılabilmesi için asgari üç gün nöbet tutulması kaçınılmazdır. Çünkü ribatla ilgili rivayetler muhteliftir. Rasûlüllah (s.a.v)in şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Kim Allah yolunda bir gün sınır nöbeti tutarsa, hayat boyu oruç tutmuş ve ömrünü ibadetle geçirmiş gibidir." Ya da bu anlamda bu­yurmuştur. Yine: "Kim kırk gün nöbet tutarsa ona şu kadar sevab vardır. " Yine "Her kim üç gün nöbet tutarsa kendisine şu kadar sevap vardır" şeklinde ri­vayetler mevcuttur. Mirasçı ile vasî arasında ihtilaf çıktığında sayıların ortası esas alınır. Bu miktar ise üç gündür. Çünkü bu sayı, rivayet edilen azamî sayıdan daha az ve asgarî sayıdan da daha çoktur. Peygamber(s.a.v): "İşlerin hayırlısı orta olanıdır" buyurduğuna göre hakim, bu miktarı esas alarak kararını verir.

Vasiyet eden kişinin evi, murabıtlık yaptığı sınırda bulunuyorsa, kıyasa göre bir adam onun yerine savaşa katılır ve düşman topraklarına girmeden murabıtlık yaparsa, vasiyet yerine getirilimiş olur. İstihsana göre, ise onun yerine biri düşman topraklarına girmelidir. Kıyasa göre olması, belirttiğimiz sebepten dolayıdır. Yani ribat da savaşın bir parçasıdır. O halde murabıtlık yapıp düşman topraklarına girmeyen kişi de cihada katılmış gibidir. Vasiyet eden kişinin evi sınırda bulunmasaydi, ribat yapan kişi savaşa katılmış sayılırdı. Bu da kıyas açısından bir delildir.

Meseleye istihsan açısından bakıldığında ise, durum şöyledir: Ölen kişi, ye­rine birilerinin gazaya katılmasını istemiştir. O halde gaza ismini hakedecek bir şeyin yapılması gerekir. Halk arasında kendi yerinde veya şehrinde nöbet tutan kişiye gazi denilrnemektedir. Ancak düşman topraklanna giren kişi gazi oJur. Ölen kişinin yerine biri, düşman topraklanna girmedikçe savaşa katılmış olmaz ve vasiyet eden kişinin vasiyeti yerine getirilmiş olmaz. Ancak bir bölgeye gidip orada nöbet görevini yapar ve böyle bir yere gidip ribat görevini yapan kimseye gazi deniliyorsa, vasiyet yerine getirilmiş olur.

Vasiyet eden ve müslümanlann şehirlerinden birinde bulunan kişinin evi sınırda nöbet görevinin yürütüldüğü yerde değilse, sınıra gidip onun yerine ribat görevini yürütmek vasiyeti yerine getirmek anlamına gelir ama evi ribatm bu­lunduğu yerde ise, adamın, kendisi yerine savaşa katılmasını istemesi, düşman topraklanna girme konusundaki hasretini giderme sebebiyledir. Bu nedenle va­siyetinin yerine getirilmesi için düşman topraklarına gidip orada cihad yapılması gerekir.

4169- Bunun benzeri, Mekkeli olmayan bir kimse açısından tavafın namazdan efdal oluşu gibidir. Çünkü tavafı yapma konusundaki hasreti, orada namaz kılmaktan daha fazladır. Mekke dışında namazı kılabilir, ama tavafı ancak Mekke'de yapabilir. Bu sebeple tavafa daha çok önem verir, O halde tavafla meşgul olması evladır. Mekke'de yaşayan birinin tavafı kaçırma korkusu hemen hemen yok gibidir. Çünkü her an için tavaf etme imkânına sahiptir. Namazın ise, büyük bir değeri vardır. Bu se­beple burada yaşayan için namaz daha faziletlidir. Bu me­selede de durum aynıdır.

4170- Kendisi yerine savaşa gidilmek üzere malının üçtebirini vasiyet edecek ve vasî de bu malı kırk gün ya da daha fazla bir müddet murabıtlık yapacak birine veya harp yurduna savaşa gidecek birine vermeyi öngörse, varisler kabul etmeseler de vasinin bu uygulaması bize göre caizdir.

Çünkü tayin edilmiş olan üçtebirin tamamı savaş için hacanacaktir. Bu mik­tardan mirasçılara iade edilecek birşey yoktur. O halde onlar bu konuda görüş ileri sürme ve vasiyetin nasıl harcanacağını belirleme konusunda bir haklan mevcut değildir. Yetki tamamen vasîye aittir. Şayet vasiyeti yapan kişi, benim yerime bir-kez savaşa gidilsin, demiş olsaydı o zaman onların müdahale hakları olurdu.

Çünkü bu takdirde harcamadan artakalan kendilerine geri verilecektir. Hak­lan fazladan ziyan olmasın diye müdahale edebilirlerdi.

4171- Vasiyet eden kişi, harcama yerini vasî tayin et­mek üzere Allah yolunda malının üçtebirini vasiyet edecek olursa, vasî bu malı Allah yolunda olabilecek her yere harcayabilir. Meselâ kendisi muhtaçsa, kendisine ayırır ya da oğlu muhtaçsa veya bir başkası muhtaçsa, ona da ve­rebilir.

Çünkü vasiyet eden kişi, dilediği yere harcasın, dememiş olsaydı, muhtaç durumda olan vasî yine kendisine bu malı harcayabilecek veya oğluna verebile­cekti. Vasiyet eden kişi, vasî dilediği yere harcasın dedikten sonra artık bunu ken­disine harcaması yahut oğluna vermesi evieviyetle caiz olur.

4172- Vasî, bile bile vasiyet edilen bu malı zengin bi­rine verecek olursa, caiz olmaz.

Daha önce belirttiğimiz gibi Allah yolunda vasiyet edilen mal, sadakadır, sadaka ise zengine değil, fakire verilir. Vasiyet eden kişinin niyeti, fakirlerden di­lediğine vermesidir.

Fakirlere değil de zenginlere verecek olursa, herhangi bir ödemede bu­lunmamış kabul edilir.

Şayet mirasçılar: "Vasî, vasiyeti zenginlere verdi. Bu. nedenle vasiyet batıldır. Üçtebiri biz mirasçılar arasında taksim edin," derlerse, istekleri kabul edilmez.

Çünkü vasiyeti zenginlere verince batıl bir işlem yapmıştır. Batıl bir işlem yapmış olması, vasiyeti vasiyet olmaktan çıkarmaz. Daha sonra o vasiyeti fa­kirlere verebilir.

4173- Vasî, vasiyeti dilediği fakirlere verme imkânına sahip iken, mirasçılardan zengin bazılarına verecek olur­sa, caiz değildir.

Çünkü yabancı bir zengine vermiş olsaydı caiz olmazdı. Mirasçılardan zen­gin birine vermesi, evleviyetle caiz değildir.

4174- Şayet vasî, Allah yolunda savaşa çıksın, diye fa­kir mirasçılardan birine verecek olursa, mirasçılara soru­lur; kabul ettikleri takdirde bu yaptığı caiz olur.

Çünkü mirasçı fakir ise, sadaka verilebilecek kişidir. Ancak verilen, va­siyet olduğundan bu sadaka kendisine verilmemektedir. Vasiyet edilenin ken­disine verilebilmesi için mirasçıların iznine ihtiyaç vardır. İzin vermedikleri tak­dirde vasiyet o mirasçıdan geri alınır ve Önceki maddede anlatılanın aksine, mirasçılar arasında taksim edilir. Çünkü önceki maddede zengin birine verilmişti ve onu fakirlere verme imkânına sahipti.

İki mesele arasındaki fark şuduf; Ölen kişinin malının üçtebirini Allah yo­luna vasiyet etmesinin anlamı, sözkonusu miktarın fakirlere verilmesidir. Bu se­beple vasî, vasiyeti zenginlere vermekle değil, fakirlere vermekle emrolunmuştur. Onu zengine verdiği takdirde ölünün isteğini yerine getirmemiş olur. Böylece, ölünün isteğine muhalefet etmiş olur ve vasiyeti yerine getirmemiş kabul edilir. Vasiyeti zenginden alıp fakire verme imkânına sahiptir. Ama mirasçılardan fakir birine verdiği takdirde, yerinde harcamış olur ve ölünün isteğine muhalefet etmiş olmaz. Bilakis isteğini yerine getirmiş sayılır.

Nitekim Ölen kişinin kendisi bu durumdaki mirasçısına vasiyet yapmış ol­saydı, mirasçıların izin vermeleri durumunda geçerli olurdu. Mirasçılar buna izin vermedikleri takdirde de o vasiyet mirasa dönüşür ve mirasçılar arasında taksim edilir. Burada da durum aynıdır.

4175- Ölmekte olan kişi, atının yahut silahının Allah yolunda vakfedilmesini, okunması için mushafmm veya içinde oturulması için evinin yahut kiraya verilerek ki­radan elde edilecek gelirin gazilere verilmesini yahut buna benzer Allah'a itaat olabilecek birşeyi, mesela kazmasının yahut tenceresinin veya bıçağının vakfedilmesini vasiyet etmesi caizdir.

İmam Muhammed'e göre malının üçtebirinden bütün bunlar caizdir. İmam Ebû Yusuf a göre ise, bunlardan tarla nevinden olanlar caizdir ama menkul şeylerin vakfedilmesi caiz değildir. Sadece silah ve kendisine binilip savaşa gidile­bilen hayvan caizdir.

İmam Ebû Hanife'ye göre ise, gerek menkulün gerekse gayri menkulün vakfedilmesi caiz değildir. Sadece bunlann gelirinin vakfedilmesi caizdir. Mesela bir kölenin kazancının veya bir tarlanın gelirinin vakfedilmesi caizdir. Elde edilen gelir, Allah yolunda fakirlere verilir.

İmam Muhammed'e göre ise, hayatta veya öldükten sonra insana sevap ka­zandıracak her şeyin vakfedilmesi caizdir. Allah yolunda sebil yapmak da caizdir.

ÇünküAllaha yaklaştırma sözkonusudur. Hz. Hafsa'nın mushafmı sebil olarak vermesi, bu görüşümüzün delilidir.

Ebû Yusufa göre ise, menkul bir malın vakfedilmesi caiz olmadığı gibi Allah yolunda sebil yapılması da caiz değildir. Şöyle demektedir: Kıyasa göre tarlaların vakfedilmesi caiz değildir. Çünkü vakfetmekle mülkiyet ortadan kalkı­yor ve başkasına da temlik yapılmıyor. Ancak şeriat, ibadet anlamı taşıması se­bebiyle mescidler konusunda mülkiyetimizi işlevsiz kılmıştır. Çünkü sevap yö­nünden yararı bize dönmektedir. Bu sebeple bu açıdan tarla vakfını caiz görü­yoruz. Çünkü mescitler cinsinden vakıf ol m aktadır .Tıpkı mescidlerde olduğu gibi tarla, tarla olarak kalmakta ama yaran bize dönmektedir.

Menkul mallara gelince, mülkiyetini fakire verme ibadetinin dışında, bu­rada Allah'ın bizi yükümlü tuttuğu bir ibadet anlamı görüyoruz. O halde ibadet anlamıyla ancak fakirin mülkiyetine verdiğimiz takdirde geçerli olur.

İmam Ebû Hanife ise, hayatta iken kişinin vakıf ya da sebil yapmasını caiz görmezdi. Kişinin ölümünden sonra vasiyet yoluyla vakfetmesini İse, ancak şeriatte bir aslının varolmasına bağlardı. Geliri Allah yolunda vasiyet etmenin şeriatte bir aslı vardır. Mesela bahçesinin gelirinin fakirlere verilmesini vasiyet edecek olursa, caizdir. Çünkü elde edilen gelir, fakirin mülkiyetine verilmektedir.

Aynı şekilde geliri Allah yolunda harcanmak üzere tarlanın, köle ve evin vakfedilmesi caizdir. Çünkü bunda da temlik anlamı vardır. Çünkü elde edilen ge­lir, Allah yolunda savaşa çıkacak ihtiyaç sahiplerine sadaka olarak verilmektedir. Ve sadaka, kendisine verilen kişinin mülkiyetine geçmektedir. Kişi bu sadakayı mülkiyetine geçirdikten sonra dilediği yere harcayabilmektedir.

Kendisinde temlik anlamı bulunmayan ve kendisinin aynı ile yararlanılan evde oturma, ata binme, mushafı okuma, silahı kuşanma ve kölelerin hizmeti gibi hususlara gelince; belli olmayan kimselere verildiklerinde bunlann caiz olduğunun şeriatta dayanağı yoktur. Mesela, kimlere hizmet edeceklerini belirlemeden kölelerinin hizmet etmelerini vasiyet edecek olursa, caiz değildir. Ama kimlere hizmet edeceklerini belirleyecek olursa caiz olur.

Burada da vakfetme, belirlenmemiş kimselere yapıldığından caiz değildir. Bununla anlatılmak istenen şudur: Birşeyin ayn'mm temliki sözkonusu olmadıkça sadaka gerçekleşmez.

Görmüyor musun, kişi belirlemediği takdirde onlardan yararlanacak kişiler arasına zenginler de, fakirler de girer. Bu sebeple kimlere verileceğini zatlarıyla belirlemesi ge­rekir, değilse, caiz değildir.

Allah yolunda vakfedilmiş bir atı, Allah yolunda savaş­mak üzere binmek için almış olan kişi, dönünceye kadar o atın bakım ve yemi kendisine aittir.

Çünkü bu sırada o attan yararlanan kendisidir. At için yapılacak harca­malar, o attan yararlanan kimseye aittir.Görmüyor musun, kendisine hizmet etsin diye vasiyet edilen kölenin ge­çimi, hizmet ettiği sürece o kişiye aittir.

Çünkü köleden yararlanan kendisidir. Yine atı ödünç alan kişi, at ödünç olarak kendisinde kaldığı müddetçe onun geçimini karşılar. Allah yolunda savaşa gidenin durumu da budur.

Mirasın üçtebirinden vakfedilen silahın da durumu böyledir. O silahı alan kişi geri verinceye kadar o silahın tamiri ve korunmasını üstlenmiş olur.

Çünkü o silahı geri verinceye kadar o silahtan yararlanan kendisidir. İkinci biri onu devraldığında artık bakım ve korunması bu kişiye ait olur.

4176- Vasinin kendisi ata binip silahı kuşanacak olsa, kendisi mirasçı değilse bunda bir sakınca yoktur.

Çünkü vasiyeti yapan kişinin sözlerinde, vasiyi vasiyetin dışında tutacak bir ifade mevcut değildir. Vasiyet eden kişi, at ve silahının Allah yolunda kul­lanılmasını istemiştir ve kime teslim edileceklerini vasi olan kişiye bırakmıştır.

Mirasçıların tamamı izin vermedikçe ve hepsi de izin verecek ehliyet ve yaşta olmadıkça at veya silahın mirasçılardan birine verilmesi doğru değildir.

Çünkü bu takdirde mirasçı vasiyetten yararlanmaktadır. Mirasçının vasiyet­ten yararlanması, ancak mirasçıların izin vermeleri durumunda caizdir.

4177- Vasî, diğer mirasçıların izninin i almadan atı mi­rasçılardan birine teslim edecek olursa ve mirasçı o ata bindiği bir sırada at helak olacak olursa, mirasçılar atın değerini dilerlerse vasiden, dilerlerse o mirasçıdan tazminat olarak alabilirler.

Çünkü vasî, atı mirasçıya teslim etmekle sınırını aşmış, mirasçı da atı tes­lim almakla sınırını aşmış ve haksızlık yapmıştır. Herbiri, gasbeden kişi, ondan da gasbeden başka kişi ve gaspeden kişiden o malı ödünç alan kişi hakkında söy­lediğimiz gibi, her biri haksızlık yaptıklarından dolayı değeri tazminat olarak öder.

Hangisinden parası tazminat olarak alınırsa alınsın, ha­kim o parayla yeni bir at alır ve o at Allah yolunda vakfedilir.

Çünkü alınan bu değer, atın karşılığıdır ve o atın yerini alması için onunla başka bir at alınır. Böylece vakfeden kişinin sadakası kesilmeyip devam eder. Mirasçı, değeri tazmin edip aldığı parayı vasiye vermek isterse, bunu yapamaz.

Çünkü at, onun davranışı sebebiyle helak olmuştur.Ama vasiden atın değerini tazmin ettiriyor ve bu değeri mirasçıya vermek istiyorsa, bu caizdir.

Çünkü tazminat olarak almıştır ve onu kendisine iade eder.

Şayet şöyle denilecek olursa: Niçin gâsıp mesabesinde değildir, çünkü gas­beden kişi, gasbettiğini birine hibe edecek olsa kendisine hibe ettiği konseye ondan hiç bir şey veremiyor. Burada niçin mirasçıya geri verebiliyor? Deriz ki: Gasbeden ya da ödünç veren kişi, o şeyi hibe ederken başkası adına değil kendi adına o şeyi veriyor. Sözkonusu ettiğimiz meselede ise, ölü adına veriyor, kendi adına değil. Tazmin edince, ölü adına vermiş olması gerçekleşmiyor. Böylece haksız yere ve izinsiz olarak o malı kabzetmiş gibi oluyor. İşte bu nedenle mirasçıya o malı geri verebilir.

4178- İmam Muhammed dedi ki: Yaralıları tedavi et­mek veya mücahitlere su vermek veya   kira ile iş yapıp gelirini Allah yolunda harcamak üzere malının üçtebirin-den bir kölenin vasiyet edilmesini isterse, bütün bunlar caizdir.

İmam Muhammed'e göre bütün bunlar caizdir. Çünkü bütün bu davranış­larda sevap ve kurbiyet vardır. Çalışmasından elde edilecek gelir de gazilere ve­rilir. Çünkü gelir, temliki yapılabilen bir sadakadır. Sadakanınn verileceği kim­seler ise, zenginler değil, fakirlerdir. Su dağıtıcılığına gelince, bu konuda zengin fakir ayınım yapılmaksızın bütün gazilere su taşır. Aynı şekilde gazilere hizmet et­mesini vasiyet etmişse, zengin fakir ayırımı yapmaksızın hepsine hizmet eder. Çünkü bu gibi şeyler temlike konu olan sadaka nevinden değildir. Bilakis yararlanmayı mubah kılmaktır. Mubah kılma şeklindeki bu yollu hayırlarda fakir ve zengin eşittir. Yoldan gelip geçenlerin şu içmeleri için yol üzerinde sebil yapılan su misalinde olduğu gibi. Zenginin de, fakirin de o sudan içmesi mubahtır.

Aynı şekilde zengin de fakir gibi başkasının nehir ve havuzundan su içebilir. Ancak efdal olan, kölenin ihtiyaç sahiplerine hizmet etmesidir. Çünkü zengin biri, böyle bîr kölenin hizmetine ihtiyaç duymayıp kendisine hizmet etmesi için bir köle saunalma imkânına sahiptir. Fakir ise, böyle birinin hizmetine ihtiyaç duyar. O halde ihtiyaç sahibine hizmet etmesi evladır.

4179- Ölen kişi, hayatta ve sağlıklı iken belirttiğimiz üzere binek hayvanını veya silahını veya başka birşeyini Allah yolunda vakfedecek olursa, Ebû Hanife'ye göre böyle bir vakıf geçersizdir ve kişi öldüğünde vakfettiği bu şeyler mirasçılarına miras olarak kalır.

Çünkü ona göre vasiyet dışında vakfetmek geçersizdir. Vasiyet edilebilen ise, ancak vasiyet edilen malın geliridir. Bu gibi şeylerde gelir söz konusu olma­dığına göre, onları vakfetmek geçersizdir.

Ebû Yusuf a göre ise, binek hayvanı ve silah dışındaki gayr-i menkulleri vakfetmek geçersizdir.. Buna göre her ikisinin görüşü, binek hayvanı ile silahın vakfedilmesinin caiz olduğu şeklindedir.

Ancak Muhammed'e göre gayr-ı menkulün elden çıkarılması sattır. Başka biri bu gayr-i menkuller konusunda kayyumluk yapar. Ebû Yusuf a göre ise böyle bir şart yoktur, şahid tutma yeterlidir.

Ebû Yusuf bu konuda şöyle demektedir: Tayin edilen kayyum, o malı tes­lim alır ve o mal hakkında karar verir. Böylece kayyum da vakfeden yerine geçer. Aynı şeyleri yapacaklarına göre malı kayyuma teslim etmenin bir yaran yoktur.

Muhammed ise şöyle demektedir: Evini mescid yapan bir kimsenin evinin mescid olabilmesi için herkesin evine girip çıkmasına ve orada namaz kılmasına izin vermesi gerekir. Bu izni verdikten sonra orası mescid olur. Ancak onlar bu şahsın İzniyle namaz kılıyorlar, bu sebeple orada namaz kılmaları, onun namaz kılması gi­bidir, denilemez. Burada da durum böyledir. Aynca mallar, ancak kulların elinde ve gözetimlerinde olduğu takdirde varlıklarını devam ettirirler- O halde önceki bakı­cının yerine yeni bir bakıcının yönetimine geçmeleri kaçınılmazdır. Ancak böylelikle varlıklarını devam ettirirler. Aynca o maldan   kayyumun çocuk ve babasının ya­rarlanmasında da bir sakınca yoktur. Çünkü o mülkün sahibi, hastalığı sırasında malını vakfetmiş olsaydı, kayyumun ondan yararlanabileceğini belirtmiştir. Mal sa­hibi hayatta ve sağlığı yerindeyken yararlanması evliviyetle caizdir.

Vakfedilen mala kayyum olarak tayin edilen kişi, mi­rasçıların da o maldan yararlanmalarını öngördüğü tak­dirde yararlanmalarında bir sakınca yoktur.

Çünkü hayatta ve sağlığı yerindeyken o malı vakfetmiştir ve bu sebeple yapılan bu vakıf vasiyete girmez.

Görmüyormusun, vakfedilen bu mal, malının üçtebiri kapsamına gir­memektedir. Ayrıca kişinin borçları ödenmeden Önce vakfettiği malı ayırtedilir. Yine kişi hayattayken vakfını iptal edemez. Vakfedilen bu mal vasiyet kapsamına girmediğine göre, ondan yararlanma konusunda mirasçıları ve diğer insanlar arasında bir fark yoktur.

4180- Vakfeden kişi hayatta iken veya ölümünden son­ra kayyum öldüğü takdirde o malın yönetimini kime bırakmışsa, o kişi yönetim işini yürütür.

Çünkü hayatta iken o malın yönetimi ona ait idi. Kimi yerine tayin etmişse ölümünden sonra o kişi yönetimi devralır. Vasi olan kişi öldüğü takdirde, kimi vasî tayin etmişse, vaseyet işine o kimsenin bakması evladır. Burada da durum aynıdır. Ama hakimin durumu böyle değildir. Hakim, kendi yerine hüküm ver­mek üzere birini tayin edip öldüğü takdirde, tayin ettiği kişi, onun yerine hakim olamaz. Çünkü o kişiyi vali olarak tayin eden devlet başkanı, o hakim üzerindeki

velayeti devam etmektedir ve o hakimin Ölümünden sonra yeni bir hakim tayin etme işi devlet başkanının izini olmadan kendi yerine tayin etme yetkisine sahip değildir. Halbuki vakfeden kişi, vakfettiği malın yönetimi için kayyum tayin et­tikten sonra, o mal üzerindeki velayeti devam etmez.

Görmüyor musun, o kayyumu azledip başkasını onun yerine geçirme yet­kisine sahip değildir. O halde vakfedilmiş malın velayeti kayyuma aittir ve kendisi yerine başka birini tayin etme yetkisine sahiptir.

4181- Kayyum olarak tayin edilen kişi, yerine başka birini tayin etmeden vefat edecek olursa hakim, dilediği birini onun yerine tayin eder. Vakfeden kişinin bu konuda herhangi bir dahli olamaz.

İmam Muhammed'in görüşü budur. Hassâf ve Hilâl, kitaplannda vakfeden kişinin başka birini vakfı yönetmek üzere tayin etmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu rivayette anlatılmak isetenen şudur:

Kayyum olan kişi, başka birini bu işe tayin edip vefat edecek olursa, onun bu tasarrufu geçerlidir. Kayyumun bu tasarrufu, vakfeden kişinin kendisini o vakfı yönetmek üzere tayin etmesinden kaynaklanmaktadır. Vakfeden kişinin tanıdığı bu yetkiye dayanarak kayyum böyle bir tasarrufta bulunabiliyorsa, vak­feden kişinin de başka birini yönetici tayin etmesi evleviyetle caiz olur.

Burada anlatılan ise şudur: Vakfeden kişi, vakfettiğini kayyuma teslim et­tikten sonra artık o mal mülkiyetinden çıkmıştır ve o mal karşısında artık kendisi de yabancı biri mesabesindedir. Nasıl yabancı biri bu vakıf konusunda yetki sa­hibi değilse, vakfeden kişi de yetiki sahibi değildir,

4182- Vakfeden kişi, kendisinin kayyum olacağını şart koşacak olursa, hüküm açısından bu gçersizdir.

Çünkü kendisinin kayyumluğunu şart koşunca vakfettiği mal, elinden ve yönetiminden çıkmamaktadır. Daha önce de belittiğimiz gibi İmam Muhammed'e göre vakfın sahih olabilmesi için vakfın vakfeden kişinin elinden çıkması ve başkasına teslim edilmesi şarttır.

4183- Ancak vakfı kayyuma teslim eden kişi, kayyum kendisinden Önce öldüğü takdirde yönetimi başkasına vermeyi kendisinin üstleneceğini şart koşacak olursa, ileri sürdüğü bu şart caizdir.

Çünkü bu şartla vakfettiğini elinden çıkarmıştır. Bu nedenle ileri sürdüğü şart gözetilir. Ayrıca İmam Munammed'e göre de ileri sürülen bu şart vakfın cevazına engel değildir. Çünkü ona göre vakfettiğini elinden çıkarmasıyla vakıf ve Allah yolunda hapsetme gerçekleşmiştir. Artık kendisi de yabancı herhangi biri gibidir. Kayyumun vefatından sonra yönetimin kendisine tekrar geri dönmesi, başka birine verilmesi mesabesindedir ve bu, vakfa engel değildir.

Vakfeden kişi, falan kayyum öldüğü tardirde kayyumluk falana geçecektir, şeklinde bir şart ileri sürecek olursa, bu da caizdir. Ayrıca tayin edilen ilk kuy-yum, kayyumluk işini başka birine devretme yetikisine sahip değildir.

Çünkü vakfeden kişinin üeri sürdüğü şartın gözetilmesi gerekir. İlk kay-yüm hakkında ileri sürdüğü şart nasıl gözetilmişse, ikinci kayyum hakkında ileri sürdüğü de gözetilmelidir. Nitekim seleften de bu şekilde davrananlar olmuştur. Devlet başkanlığı ve idarecilerin bu şekildeki şartlan da geçerli kabul edilmiştir.

Çünkü rivayet edilir ki peygamber (s.a.v) bir seriye gönderdi ve başına Zeyd b. Hârise'yi getirdi. Sonra da şöyle buyurdu: Zeyd öldürüldüğü takdirde Ca'fer b. Ebi Tâiib, o da öldürüldüğü tardirde Abdullah b. Ravâha başa geçsin. Aynen tavsiye ettiği gibi olmuş ve biri öldürüldüğünde diğeri onun yerine başa geçmiştir. Yine nakledilir ki Süleyman b. Abdilmelik ölüm döşeğinde iken ken­disinden sonra amcasıoğlu Ömer b. Abdulaziz olmasını vasiyet etmiştir. Kardeş­leri olan Mesleme ve Hişam b. Abdulmelik bunu hoş karşılamamışlardır. Bunun üzerine Süleyman şöyle demiştir: Ömer b. Abdilaziz öldüğü takdirde onun yerine falan oğlu filan ve o da öldüğü takdirde sen ya Hişam halife olacaksın demiş ve ardından Hişam'a: Şimdi gönlün hoş oldu mu ey kel? demiştir. Sultanlık veyayeti konusunda böyle bir şart caiz ise, böyle bir velayette evleviyetle caizdir.

4184- Bir başka birine mal verip şu malı al ve Allah yolunda onunla cihad et ya da savaşa çık, deyip o kişi de bu malla savaş için eşya, at ve silah alacak olsa, sonra da kendisi veya verdiği adam ölecek olsa, malı veren kişi ha­yatta ise yahut ölmüş ise yahut varisleri "bu mal kendi adına cihad etmesi için o adama ödünç olarak verilmişti" diyecek olsa, kendisine malın teslim edildiği kişi, yahut ölmüşse onun mirasçıları da: Hayır, bu mal Allah yolunda cihad edilsin diye sadaka olarak verilmişti, diyecek olsa­lar, malı veren kişinin ya da mirasçılarının sözü geçer­lidir.

Çünkü şu malı al ve onunla Allah yolnda cihad et, denildiğinde cihad, ken­disine mal verilmiş kişinin fiiline izafe edilmiştir, malın kendisine değil. Ayrıca bu söz, cihada çıkması için bir emir mesabesinde değildir. Cihad, mala değil kişin fi­iline izafe edildiğinden o malı Allah yolunda bir sadaka olarak vermiş sayılmaz. O halde ortada sadece "Şu malı al" sözü hükme medar olarak kalmaktadır. Bu sözle ödünç verme de muhtemeldir, sadaka olarak verme de. Çünkü ödümç vermek de, sadaka olarak vermek de bağıştır. Ancak ödünç verme, bağışın asgarisidir. Çünkü ödünç verilen için bedel gerekir. Halbuki sadaka, bedeli gerektirmez. Böylece söz, asgarî olana benzemektedir: Bir baba, kızını çeyiziyle birlikte ko­caya teslim ediyor, sonra kız ölüyor ve koca, bu mal kıza hibe olarak verilmişti, bu nedenle kalan mal bana miras olarak kalmıştır, diyecek olsa ve baba da: Hayır, ben malı Ödünç olarak kızıma vermiştim, diyecek oîsa, babanın sözü geçerlidir. Çünkü ödünç vermek de, hibe etmek de bağıştır. Ödünç olarak verme bağışın as­garisidir. Asgarî olan esas olarak kabul edilir. Bu meselede de hüküm aynıdır.

Veren kişi hayatta ise, o malı ödünç verdiğine dair yemin eder ve malını geri alır.

Çünkü kendi yaptığı bir iş hakkında yemin etmektedir. Böylece yeminin gereği yerine getirilir.

Mirasçılar da, bu malın sadaka olarak verildiğim bil­mediklerine dair yemin ederler ve sonra malı geri alırlar. Çünkü onlar, başkasının yaptığı birşey hakkında yemin ediyorlar ve bu ne­denle bilgi konsunda yemin ettirilirler.

4185- Veren de, alan da birbirlerini tasdik ederek ve­ren kişi bu malı verdiğinde ödünç vermediğini veya başka birşeye niyyet etmediğini söyleyecek olsalar, verilen mal sadaka olarak değil, Ödünç olarak verilmiş olur. Daha faz­lasının sabit olabilmesi için asgarisi esas alınır. Bu ko­nunun iyice bellenmesi gerekir. Çünkü sadece bu mese­leyle ilgili rivayet vardır. Ayrıca kitapta delil getirilmiştir.

İmam Muhammet! dedi ki: Görmüyor musun! Bîri diğe­rine mal verip: Bununla hacca git, yahut bunu kendine ve ailene harca diyecek olsa, verdiği bu mal Ödünç olarak ve­rilmiş olur. Ancak sadaka   olmasına niyyet edecek olsa o başka. Burada da mesele aynıdır. Şayet şu malı al, Allah yolunda bu mal senindir, derse ve sonra da alan kişi o maldan bir harcamada bulunmadan Ölecek olsa, sözkonusu mal  alan  kişiye ait olur ve mirasçılarına miras  olarak kalır.

Çünkü bu mal senindir, demekle o mal alan kişinin mülkiyetine geçmiş olur. Yine: Evim senindir, orada oturursun, diycek olsa yine evi onun mülkiye­tine geçirmiş olur. "Allah yolunda" demesi ise, sadaka olarak verdiğinin ifa­desidir. Böyle demekle sanki şöyle söylemiştir: Şu malı al, sana sadakadır, ödünç değildir.

Yine: Allah yolunda savaşta harcamak üzere şu malı al, diyecek olsa, verdiği mal sadaka olarak verilmiş olur.

Çünkü malı Allah yolunda harcamaya izafe etmiştir. Böyle demekle, Allah yolunda malı almasını kendisinden istemiştir. Verilen bu mal, Allah yolunda ve­rilmiş bir sadakadır. Çünkü Allah için o malı almasını istemiştir. Allah için alınmış olan mal ise, ancak sadaka olur.

4186- Şayet: Şu malı al, benim yerime onunla Allah yolunda savaşa git, deyip alan kişi henüz o maldan bir harcamada bulunmadan ikisinden biri ölecek olursa, söz­konusu mal, onu veren kişiye ya da o ölmüşse mirasçılarına iade edilir.                                                                    

Çünkü kendi yerine savaşa katılmasını istemiştir. Kendisi yerine savaşa git­mek ise ancak malından harcama yapılmış olmasıyla mümkündür, Gazinin onun yerine harcamada bulunmuş olması gerekir. O halde mal, onu veren kişinin mülkiyetinde olmaya devam etmektedir. Kişi öldüğüne göre, bu konudaki isteği de ortadan kalkmıştır ve bu nedenle sözkonusu mal, mirasçılarına geri verilir.

Sözkonusu mal ile silah yahut binek hayvanı alınmış ve sonra ikisinden biri Ölmüşse, satınalmmış olan araç gereçlerin tamamı geri verilir.

Çünkü malı veren kişinin emriyle bu araç-gereçler satınalınmıştı. Mal sa­hibinin savaşa gidilmesini istemesi anlamına da gelir. Satınalma, malı veren kişi­nin isteğiyle gerçekleşmiştir. Böylece satınalmmış olan araç gereç de ona aittir.

Görmüyor musun, malı alan kişi savaşa katılıp kendisine verilmiş olan mal­dan artakalan olsaydı, malı veren kişiye iade edilecekti. O halde satınalmmış olan da ona aittir.

4187- Silah ve binek gibi savaş araç-gereçleri aldıktan sonra malı veren kişi, bunları verdiği kişiden geri alıp onları başkasına vermeyi uygun görürse, bunu yapma hak­kına da sahiptir.

Çünkü satın alınan şeyler kendisinin mülkiyetindedir ve bu nedenle onlan geri alıp başka birine vermekte de serbesttir.

4188- Veren  kişi:   Malımı  bana  geri  ver, satınalmış olduğun şeyler de senin olsun, benim onlara ihtiyacım yok, diyecek olsa, satınalmmış şeyler satmalan kimseye ait olur ve malın geri kalanını iade etmesi gerekir.

Çünkü satınalan kişi, satınalma konusunda malı veren kişinin vekilidir. Satın aldığı şeyler kendisine ait olur Geri kalmış olan mal konusunda engel olma yetikisine sahip değildir.

4189- Satınalan kişi: Şu satınaldıklarım benim olsun, geri kalan malı sana iade ediyim, diyecek olsa, buna yetkisi yoktur.

Çünkü satmalan kişi, malı verenin vekilidir ve vekil, satınaldığı şeyleri, kendisini vekil tayin eden kişiye vermeme yetkisine sahip değildir.

Malı veren kişi: Şu malı al, onunla cihad eder ya da savaşa katılırsın derse, malı alan kişi de araç-gereç, silah ve savaşa katılmak için gerekli şeyler satınahr, daha sonra malı veren kişi: Ben şu malı, benim yerime savaşa katılman için verdim, şu satınaldıklarım bana geri ver, diyecek olsa, malı satmalan kişi de, bana teslim ettiğin malı kendi kendime sadaka olarak ya da ödünç olarak verdim, şu alman araç-gereç üzerinde senin bir yetkin yoktur, diye­cek olsa, mal sahibinin söylediği geçerlidir. Satınalınmış şeyleri geri alma hakkına da sahiptir.

Çünkü "bu malla cihad edersin" sözünden, malı veren kişinin yerine cihada gidilmesi de anlaşılır, malı alan kişinin kendi adına cihad yapması da anlaşılır. Her iki anlama gelen bu sözü söyleyen kişi, hangi anlamı kastettiğini belirleme yetkisine de sahiptir. Ayrıca malı veren kişinin bu iddiası, malın kendi mülkiye­tinden çıkmasını gerektirmez. Malı alan kişinin iddiası ise, ya bir bedel karşılığın­da veya bedelsiz olarak malın mülkiyetten çıkmasını gerektirir ki, iki şeyden büyük olanını iddia etmektedir ve bu konuda söylediği tasdik edilmez.

4190- Kişi, atım Allah yolunda vakfedip bu atı, Allah yoluna kendisini vakfetmiş birine teslim etmesi caizdir. Yine kişinin: Allah yolunda vakfettiğim şu ata ihtiyacın kalmadığı ya da öldüğün takdirde onu başka birine Allah yolunda vakfedilmiş olarak verebilirsin, demesi de ca­izdir.

Çünkü bu şekilde vakıf geçerlidir ve ileri sürülen şart muteberdir.

Görmüyor musn, biri belli kişilere bir şeyi vakfedecek olsa ve bu vak­fettiğim şeye ihtiyacınız kalmadığı takdirde onu fakirlere dağıtırsınız, diyecek olsa, vakıf konusunda ileri sürdüğü bu şart geçerlidir. Burada da mesele aynıdır.

4191- Atı vakfeden kişi ölecek olursa, sözkonusu at mirasçılara kalmaz. Vakıf olmaya devam eder.

Çünkü o atın mülkiyetinden çıkması gerçekleşmiştir ve bu sebeple de miras olmaz.

4192- Kendisine at vakfedilmiş olan kişi Öldüğü tak­dirde, atı kime teslim etmiş ya da kime vasiyet etmişse onda vakıf olarak kalır. Vakfeden kişinin at üzerinde her­hangi bir tasarrufu kalmaz.

Çünkü ileri sürmüş olduğu şart gerçekleşmiştir.

4193- Kendisine vakfedilen şahsın artık o ata ihtiyacı kalmaz ya da cihaddan vazgeçecek olursa, sözkonusu atı vakıf olarak başkasına da devretmesi gerekir. Çünkü vak­feden kişi böyle bir şart ileri sürmüştü. Devreden kişi tek­rar cihada gitmeyi arzu eder ve atı kendisine devrettiği kimseden geri almayı istese buna yetkisi yoktur.

Çünkü derveden kişi, o at konusunda devrettiği kimseden daha çok ta­sarruf yetkisine sahipti ama atı devrettikten sonra ikinci kişi daha çok tasarruf yet­kisine sahip olmuştur. Bu sebeple artık ikincisi karar sahibidir.

4194- At sahibi ilk vakfettiği kişi için, başkasına dev­redip sonradan ihtiyaç duyduğunda atı tekrar alabiliceğini şart koşmuşsa, ileri sürdüğü bu şart da geçerlidir.

Çünkü at sahibi böyle şart koşmuştur. Ve ileri sürdüğü şartın gözetilmesi gerekir. Nitekim kişi, falan çocuklarına şunu vakfetti, ihtiyaçlan kalmadığı tak­dirde vakfettiğim şu şey falana vakıf olarak devredilir ama ilk vakfettiğimin çocukları tekrar muhtaç duruma düşecek olursa vakfa tekrar ortak olurlar, gibi bir şart ileri sürecek olursa, İleri sürdüğü bu şart geçerlidir. Burada da durum aynıdır.

4195- Bir adam bir atı yahut tarlayı yirmi yıllığına vakfetse ve yirmi yıl sonunda kendisine, kendisi ölmüşse mirasçılarına geri verileceğini ya da vakfettiği belli kişi­lerin ölümünden sonra kendisine veya mirasçılarına iade edileceğini şart koşarsa, ileri sürdüğü bu şart geçer­sizdir. Kişi istediği anda o tarlayı veya atı geri alabilir. Ölümünden sonra da mirasçılarına kalır.

Çünkü süresiz olarak vakfetmiş değildir. İmam Muhammed'e göre vakfın caiz olması için edebî olarak vakfedilmiş olması şarttır. Çünkü ona göre Allah yo­lunda vakfedilmiş sadakadır. Sadaka olarak verilen şey, mülkiyetten çıktığı gibi, vakfedilen de mülkiyetten çıkar. Nasıl süreli sadaka caiz değilse, süreli vakıf da caiz değildir.

İmam Ebû Yusuf a göre ise, süreli ve süresiz vakıf caizdir. Çünkü ona gö­re menfaatlerin temliki sozkonusudur. Menfaatlerin ebedî olarak temliki caiz olduğuna göre, süreli temlik edilmesi evleviyet'e caizdir.Görmüyor musun, süreli kiralama caiz olduğu halde süresiz kiralama caiz değildir. Süresiz olması, vakfı iptal etmediğine göre, süreli oluşu evleviyetle iptal etmez.

4196- Biri Allah yolunda süresiz olarak  atını birine vakfetse ve  vakfettiği kimsenin ölümü veya o ata ihtiyacı kalmadığı takdirde bu atı başkasına vermesini şart koşa­cak olsa, böyle bir şart caizdir. O at artık vakfedene veya mirasçılarına geri dönmez.

Çünkü atı ebedî olarak vakfetmiştir. Bu şekilde süresiz olan vakıf caizdir.

4197- Vakıf olarak atı alan kişi, o yıl savaşa gitmeyip savaşa katılsın diye onu başkasına geçici olarak vermesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü o yıl savaşa katılmadığına göre ata ihtiyacı yoktur, demektir. Bu se­beple atı başkasına vermesinde bir sakınca yoktur. Ayrıca bu şahıs, savaş ko­nusunda attan yararlanma mülkiyetine sahiptir. Çünkü bu adam hayatta kaldığı müddetçe atı vakfeden kişinin bu atı kendisinden geri alma yetkisi yoktur. O halde atı vakıf olarak almış olan kişi attan yararlanma mülkiyetini başkasına dev­redebilir.

Görmüyor musun, kendisine vakıf yapılmış kişinin durumu, ödünç almış kişinin durumundan daha geri değildir. Atı ödünç almış olan kişi kendisinin bi­neceğini şart koşmadığı takdirde o atı ödünç olarak başkasına verebiliyorsa, bu­rada evleviyetle verebilir.

Ancak atı ücretle vermesi (kiraya vermesi) doğru değil­dir ve buna yetkisi yoktur.

Çünkü atı vakfeden kişinin maksadı, sevap kazanmaktır. Atı alan kişi ücret karşılığında kiralarsa, vakfeden kişi için sevap hasıl olmaz. Ayrıca atın sağlaya­cağı yararların mülkiyetini karşılıksız olarak başkasına vermiş olmaktadır. Hal­buki bedelsiz başkasına mülkiyeti verme yetkisine sahip değildir.

Görmüyor musun, ödünç almış kişi aldığını başkasına ödünç olarak ve­rebilir ama başkasına ücret karşılığında kiralayamaz. Burada da durum aynıdır.

4198- Üzerinde savaşa gitmesi için atı başkasına kira­larsa ve kiralayan kişinin altında yahut başka bir sebeple at telef olacak olsa ve olay hakime   intikal etse, atın   bedelini hakim isterse kiralayan kişiden, isterse, kiraya ve­ren kişiden alabilir.

Çünkü ikisi de at konusunda haksızlık yapmıştır. Ücretli olarak atı ki­ralayan kişiden bedeli alınırsa, kiraya veren kişiye bu bedelden hiçbir şey ve-rilmez.Çünkü bedelini Ödemekle baştan ona malik olur ve sanki kendi atını kiralamış olur .Kendi atını kiralayan kişinin atı kira tutanın elinde telef olursa, kira tutandan tazminat almaz. Burada da durum bu şekildedir.

4199- Ama atı kiralayan kişi tazminat öderse, o zaman parayı atın sahibine verir.

çünkü onun tarafından aldatılmıştır. Aldatan kişi de aldattığı kişiye al-dandığı miktarı geri verir.

Ondan sonra hakim o para ile başka bir at satın alır ve onu kiraya verene tahsis eder.

Çünkü ikinci at, birinci atın yerine geçmektedir. Birinci at sağ olsaydı, ki­raya veren kişiye mahsus olurdu. Onun için ikinci at da ona mahsus olur. Ona tekrar kiralamaması söylenir.

Çünkü caiz olmayan bir davranışta bulunmuştu.

Hakim kendisine nasihat eder, bir daha böyle bir şey yapmamasını  söyler.  Ayrıca  sÖzkonusu  ücret  kiracıdan alınarak kiraya verene verilir.

Çünkü akdi yapan kendisidir ve üret, akdi yapana aittir.

Görmüyor musun, bu kişi gasbedenden beter bir durumda değildir. Hal­buki gasbeden kişi, gasbettiği şeyi ücret karşılığında kiraya verdiğinde ücreti alır. Burada da durum aynıdır.

Ancak kiraya veren kışının bu ücreti yemesini uygun görmüyorum, aldığı bu ücreti tasadduk eder.

Çünkü uygun olmayan bir yoldan bu parayı kazanmıştır. Gasbeden kişi nasıl aldığı ücreti tasadduk ediyorsa, bu kişinin de kazandığını tasadduk etmesi uygundur.

4200- Kendisine vakfedilmiş kimseden başkası atı öl­dürür yahut başka biri onun izni olmadan ata biner ve bu sırada at helak olursa, atı helak eden kişi bedelini öder. Kendisine atın vakfedildiği kişi bu bedeli alır ve o bedelle başka bir at satınalır. Artık bu at onun elinde vakıf bir attır.

Çünkü bu kimsenin durumu, hibe olarak bir atı almış olan kimsenin du­rumundan daha ger "değildir. Hibe olarak alınmış bir atı bir başkası öldürecek olursa, atın bedelini, atı hibe olarak almış o kimseye öder. Burada da durum böyledir.

4201- İki adamın elinde vakıf birer at bulunup savaşa katılmak üzere atları birbirleriyle değiş tokuşu şart koşacak olsalar, caiz değildir. Birbirlerine karşı böyle bir şart ileri   sürme   yetkisine  sahip   değiller.  Çünkü   aralarında böyle bir şart koşmaları, menfaatlerin mübadelesiyle so­nuçlanır ki, böyle bir mübadele fasittir. Tıpkı ahş-verişte eve karşılık bir evin verilmesi gibi.

4202- Kendisine vakıf yapılmış olan kişi o vakfedilen şeyi caiz ve ya fasit bir kira ile kiraya veremez. Sözkonusu ettiğimiz iki  kişiden biri ata binerken at çatlayıp helak olacak olursa, yukarıda anlattığımız hüküm burada da geçerlidir.

Çünkü ikisi de haksızlık yapmış ve yetkisinde bulunmayan bir muameleyi gerçekleştirmiştir.

4203- Şayet iki at da sağ salim savaştan dönecek olur­sa, arkadaşına verdiği atın ecr-i mislini vermesi gerekir.

Çünkü burada ücretle verme fasit bir akittir ve fasit kiralamada ecr-i misi gerekir. Ayrıca onlardan herbiri aldığı ücreti tasadduk eder. Ne var ki tasadtjuk et­mediği takdirde buna zorlanamaz.

4204- Ama herbiri bir şart ileri sürmeksizin atını diğe­rine verir ve birbirinin atı üzerinde savaşırsa, bunda bir sakınca olmaz.

Çünkü aralarında böyle bir şart koşmamışlarsa, menfaatlerin mübadelesi olmadığından ücret de sözkonusu değildir. Yapılan şey, atı ödünç olarak vermek­ten ibarettir. Kendisine atın vakfedildiği kimsenin, bir başkası o atla savaşa katıl­sın diye atı ona ödünç verebileceğini belirtmiştik.

4205- Birinin birçok atı olup onları Allah yolunda vak­federek gazilere savaşa çıktıklarında dağıtması için onları vekiline teslim eder ve savaş sonrası kendisine geri ve­rilmelerini şart koşmazsa, caiz olur.

Çünkü atlan elinden çıkarıp bir kayyuma teslim etmiştir. Bir tarlayı veya evi vakfedip onu mülkiyetinden çıkararak kayyuma teslim etmesi gibidir. Çünkü teslim etme gerçekleşmiştir. Bu nedenle Ebû Yusuf, "bizzat teslim şart değildir. Çünkü ikinci şahıs onun vekilidir ve şart koştuğu gibi onun emriyle tasarrufta bu­lunacaktır.. Böylece kayyumun tasarrufu kendi tasarrufu gibidir. Zira onun eli bunun gibidir. Bu sebeple teslimin bilfiil olmasında bir yarar yoktur " demiştir. Burada kendisine verilecek cevap, az önce anlattığı m izdir.

Kayyumun bu atları fakir ve zengin gazilere dağıtma­sında bir sakınca yoktur.

Çünkü burada temlik değil, mubah kılma sözkonusudur, Mubah olarak Allah'a yaklaştıran her ibadette zengin ve fakir arasında bir ayırım sözkonusu değildir. Nitekim hacda herkese su vermek gibi, mubah olan ibadette zengin ile fakir eşittir.

Aynı şekilde insanların konaklaması için bir han ya da ölülerin gömülmesi için bir mezarlık vakfedildiğinde durum aynıdır. Çünkü hem zengin hem fakir o handa konaklar ve o mezarda gömülür.

4206- Vekil bîr atı birine teslim edip: Allah yolunda bu ata bin, derse kendisine af verilen kişi başka birini bu ata bindiremez.

Çünkü bu savaşta kendisi attan yararlansın ve dönüşünde atı vekile teslim etsin diye kendisine verilmiştir. Yani atı ödünç almıştır. Ödünç alan kişi, ken­disinin binmesi şart koşulmussa, başka birini bindiremez. Burada da durum böyledir.

4207- Ama atı kendisine verdiğinde: Şa atı Allah yo­lunda al, demiş ve ata binecek kişinin kendisi olmasını şart koşmamişsa, Allah yolunda savaşa giden başka birini bu ata bindirmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü mubahlık genel olarak vaki olmuştur ve bu nedenle hem kendisi o ata binebilir ve hem de bir başkası binebilir.

Nitekim ödünç olarak verilen binekte de böyle bir mutlaklık sözkonusu ise, ödünç alan kişi de binebilir, bir başkası da.

4208- Allah yolunda iki ayrı kişiye birer at verecek olsa ve bunlardan her biri diğerine: Sana verdiği atı bana vermen şartıyla bana verdiği atı sana vereyim, ona bi-nerek Allah yolunda savaşa gidersin, deyip bunlardan her biri diğerinin atını alıp savaşa gidecek olsa, kıyasa göre bu yaptıkları geçersizdir. Her iki at da helak olacak olsa, bedellerini  tazmin  ederler.  Ancak  istihsan   yolu   ile  bu yaptıkları caiz olup atların bedellerini tazmin etmezler.

Kıyas açısından mesele şöyledir: Her İkisi de aralarında bu şartı koşmuş­lardır ve İleri sürdükleri bu şartta menfaat mübadelesi sözkonsu olur ki her biri diğerine atı bir ücret mukabili vermiş sayılır. Eğer atları vakfeden iki ayrı kişi olmuş olsaydı, durum böyle olurdu.

İstihsan açısından ise mesele şöyledir: Vakfedenin durumu gözönünde bu­lundurulduğunda ücretle verme sözkonusu değildir. Çünkü vakfeden kişi tektir. Atların tamamı onun mülküdür. Atlar mülkiyetinden çıkmaları sebebiyle onun du­rumu gözününde bulundurulmayıp kayyumun durumu gözününde bulundurul­duğunda, o da tek kişidir. Burada ücretle verme anlamı mevcut değildir. Çünkü kişi, atlarının bir kısmını bir kısmının yerine ücretle vermez. Ama atlar iki ayn kişiye ait olmuş alsaydı, iki ayrı sahibe ait olurdu. Böylece ücretle vermiş olma anlamı ortaya çıkardı ki bu caiz değildir.

4209- İmam Muhammed dedi ki: Onlardan herbiri, üze­rinde savaşmak üzere para karşılığında atları birbirlerine kiralayacak olsalar, her ikisi atların bedelini tazmin eder.

Çünkü burada atların sahibinin parası ile değil, kişilerin parası ile olmuştur. Verilen ücret, atlan vakfedenin parsından ödenmemiştir. Böylece başkasının mül­kiyetinde olan birşeyi ücretle başkasına verme açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

4210- Yine birinci vekilin atları savaş için ücretle ver­me yetkisi yoktur. Şayet ücretle vermişse, bu ücreti tazmin eder. Çünkü ücretle verildiğinde sevap anlamı orta­dan kalkmaktadır. Oysa vakfedilen birşeyin vakfedilmesindeki amaç, sevap kazanmaktır. Ama atın masraflarını karşılamak üzere paraya ihtiyaç duyulduğu takdirde, bu ihtiyacı giderecek kadar ve cihad dışındaki hizmetlerde atı ücret karşılığında birilerine vermesinde sakınca yoktur. Çünkü burada zaruret sözkonusudur. Ayrıca ücret yine ata harcanacaktır. Böylece at da gözetilmiş olur. Nitekim vakıf bölümünde bir han vakfedilip o ha­nın tamire ihtiyacı olduğunda kayyumun onu bu ihtiyaç kadar kiraya vermesinde bir sakıncanın bulunmadığını belirtilmiştik. Burada da durum aynıdır.

4211- Hakimin vekile bunu emretmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü hakim, müslümanlar için hazırlanmış her malın velisidir. Nitekim hazır bulunmayan kişinin de ve-lisidir. Yine hakimin emri olmaksızın vekilin böyle davranmasında bir sakınca yoktur. Çünkü bu, hayvanın yara­rınadır. Sahibinin de rızası sözkonsudur. Yapılan bu şe­yin, hayvanının yararına oluşu, sahibinin rızasının delili olarak kabul edilir.

Çünkü hayvanının yararına olan şeyler yapılmadıkça, hayvanın vakıf ola­rak devam etmesi mümkün olmaz.

4212- Vakfeden kişi atı vakfettiğinde vekile, atın gi­derleri konusunda onun ücretle çalıştırılmasını şart koş­ması caizdir. Bu daha uygun düşer.

Çünkü giderlerini karşılamak için ücretle çalıştırılmasına dair emir sarihtir ve sarih bir yolla sabit olan, delalet yoluyla sabit olandan daha kuvvetlidir. Vekil dilerse giderleri karşılığında atı ücretle çalıştırır ve bunu yapmak için hakimin karar vermesi talebinde bu­lunmaz.

Çünkü atı vakfeden açısından delalet yoluyla buna izin vardır. O halde bu konuda mutlaka mahkeme kararı çıkarmasına gerek yoktur.

4213- Allah yolunda vakıf olmak üzere ve kendisine vakfedilen kişinin ihtiyacının kalmaması ya da ölmesi durumunda ebedî olarak başkasına vakfedilmesi şeklinde bir at vakfedildiğinde, kendisine vakıf yapılan kişinin, kıyasa göre şehirde ihtiyaçlarını karşılamak için o ata binme yet­kisi yoktur.

İstihsana göre ise, şehirdeki ihtiyaçlarını gidermek ve şehir çevresinde ce­nazeyi teşyi ve benzeri hususlarda o at$ binebilir.

Kıyas göre bu at, savaşlarda kullanılsın diye kendisine vakfedilmiştir. Vak­feden kişinin kişisel ihtiyaçlarının giderilmesi hususunda ata binilmesi için izni yoktur. Bu nedenle bu gibi işlerde kullanılması caiz değildir. Nasıl herhangi bir yolculuk için bu ata binemiyorsa bu gibi ihtiyaçlarını gidermek için de binemez.

İstihsana göre ise, bu miktar ata binmek, ata zarar vermediği gibi bilakis ona yarar sağlar. Çünkü bir yere bağlanıp binilmeyen at hastalanır ve davranış bo­zuklukları gösterebilir. Zaman zaman ona binilmesi, bir yarar ve spordur, atın hamlığını giderir. Atı vakfeden kişi, ata yararlı olan her husus hakkında rıza sa­hibi kabul edilir. Ayrıca savaş dışında bu gibi ufak tefek işlerde ata binilmesinin caiz olmadığını söylediğimizde, insanlar böyle bir atı kabullenmekte tereddüt ederler. Çünkü hem bu atın giderlerini karşılayacak ve hem de savaş dışında ona hiç binmeyecekler. Böyle birşey sıkıntı doğurur. Böyle sıkıntılara sebeb olacak bir durum ise, yok mesabesinde kabul edilir. Ayrıca vakfeden kişi de, atı vak­fettiğinde atın bu gibi ufak tefek işlerde kullanılabileceğini bilerek vakfetmiştir. Böylece bu gibi şeyler için rızasının varlığına hükmedilir.

Bir, iki veya üç günlük mesafede şehir dışında ata bi­nemez.

Çünkü böyle bir mesafe çok sınırına girer. Ancak az sayılabilecek me­safelerde bu ata binebilir.

4214- Ata su  vermek, ona  yem  almak, atın  yemini yüklemek veya benzeri ata yararı dokunacak hususlarda atı kullanmak ise hem kıyasa göre ve hem de istihsana göre caizdir.

Çünkü bu tür binmelerin yaran, atın kendisine racİdir. Bu sebeple hem kıyasa ve hem de istihsana göre bunda bir sakınca yoktur.

4215- Bu durum şuna benzemektedir: Satmaldığı atın kusurlu olduğunu gören kişinin, suya götürmek ya da yemini getirmek üzere ona binmesi kusurdan dolayı atın geri vermesine engel değildir.

Çünkü yapılan bu davaranişlar, atın yararı içindir. Atın kendisine yapılan bir iyiliktir. Burada da durum böyledir.

4216- Yine şehir içinde veya dışında düşmana korku salmak  ya  da sınır boylarındaki casuslarını gözetlemek için ata binmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü bu gibi şeyler de cihadın bir parçasıdır.

4217- Kılıç da Allah yolunda vakf edilebilir. Böyle bir kılıcı kuşanmak kılıcın kendisine veya askılarına zarar ve­riyorsa, savaş dışında bu kılıcı kuşanamaz.

Çünkü kendi kişisel yararı için bu kılıcı kuşanmasında cihad için herhangi bir yarar sözkonusu değildir.

Ama kılıcı kuşanmasında kılıca bir zarar vermiyorsa, bunda bir sakınca yoktur.

Çünkü bu kılıçtan az ölçüde yararlanmasında bir sakınca yoktur. Nitekim az miktarda ata binmenin hükmü de böyledir.

4218- Ama düşmana korku salmak ya da aramızda ca­susları bulunup bu casuslar müslümanların silahlarından etkiieneceklerse, onu kuşanmasında bir sakınca yoktur.

Çünkü düşmana korku salmak da cihadın bir parçasıdır. Buna göre yapılan bu iş.cihadla ilgilidir.

Allah yolunda ok ve yay vakfadilmişse, hedef dikip onları kullanmayı uygun görmüyorum.

Çünkü ok ve yayın kullanılması, onlara zarar verir. Hedef dikip ona atış yapmak ise, cihadın bir parçası değildir. Cihadın bir parçası olmayan bir işte on­lara zarar vermek doğru olmaz.

Halbuki şehir içinde vakıf bir atı kişinin ihtiyaçlarında

kullanmasında bir sakınca yoktur.

Çünkü bu şekilde ata binmek ata zarar vermediği gibi onun yararınadır. Ama atı bu gibi işlerde kullanmak ata zarar veriyorsa, bu takdirde bunu yap­maması gerekir. Mesela ata binmeyi Öğrenmek ya da bir günü aşan işlerde onu kallanmak böyledir.

4219- Allah yolunda vakfedilmiş bir atı elinde tutan kişi, şehir dışında fakat şehre yakın veya köylerinde ucuz yem satıldığını duyacak olsa, ata binip oraya gitmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü bunda atın yararlan vardır. Şehrin içinde kendi ihtiyaçlarını gi­dermek için bu ata binebiliyorsa, atın yararına olan bir işte evleviyetle binebilir.

Ancak yem uzak bir yerde, bunu yapmasını uygun gör­müyorum.

Çünkü bir zorunluluk yoksa böyle bir mesafeye gitmesi doğru değildir. Nitekim şayet böyle birşey caiz olsaydı, bulunduğu şehirden on günlük mesafede bulunan diğer yerlere gitmesi de caiz olurdu.

4220- Şayet müslümanlar, atları yem bulamıyor ve yem bulabilecekleri yer günlerce uzun bir mesafedeyse, bu tak dirde yemi yüklemek için ata binip gitmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü burada zaruret sözkonusudur ve zaruretler sakıncalı durumları mubah kılar.

Dönüşte  yemi  yükledikten  sonra  yükle  birlikte  bin­mesinde de bir sakınca yoktur.

Çünkü gidişte binmesi caiz ise ve atın korunması için buna ihtiyaç varsa, dönüşte de yemi yükledikten sonra binmesinde bir sakınca yoktur.

Ama yükle birlikte ata binecekse, gücünün yetmiyeceği şekilde ona yük yüklemesi doğru değildir. Çünkü böyle bir davranış, hayvanın telef olmasına sebep olabilir. Nitekim kendi atına bile böyle davranması caiz dğildir. Kendi at? ko­nusunda caiz olmayan, vakıf at için evleviyetle caiz değildir.

4221- Allah yolunda vakıf olarak verilen kılıçta değerli bir süsleme var ise bu süslemeyi söküp çıkarması caizdir değildir.

Çünkü o süsleme de kılıca tabidir ve vakfedilmiş kılıç mülk değildir. Kılıca takılmış süslemeler de bu konumdadır. Kılıcın sahibiymiş gibi kılıç konusunda ta­sarrufta bulunamaz. Kendisine izin verildiği o şekilde savaşta kılıcı kullanır.

4222- Şayet  kılıcın  tamir  ve bakıma  ihtiyacı  varsa, bakımını kendisi yapar. O takılara dokunamaz.

Çünkü kılıçtan yararlanan kendisidir. Ödünç alan kimsenin   durumunda oldğu gibi burada da kılıcın bakımına yapılacak harcama kendisine aittir.

Görmüyor musun, elinde vakıf bir at bulunmuş olsa ve bu ata harcama yapma ihtiyacı olmuş olsa, harcama o kişiye aittir. Atı ücrete vererek bu harca­mayı karşılayamaz. Burada da durum böyledir. Kılıcın süslemelerini satarak kılıca yapılacak bakımı karşılamaz. Bakım ücretini kendisi öder.

4223- Allah yolunda kullanılması için kılıcı vakfeden kişinin vekili Allah yolunda savaşa gitmek üzere kılıcı bir başkasına versin ve daha sonra onu vekile ida etsin diye vermişse, yine vekilin, kılıcın süslemelerini sadaka olarak veya başka bir şekilde harcaması ve o süslemeleri kılıçtan söküp çıkarma yetikisi yoktur.

Çünkü kılıç, savaşa katılacak başka birine verilsin diye kendisine teslim edilmiştir. Başkasına tasadduk etsin diye değil. Kendisini vekil tayin eden kişinin isteğinin dışına çıkamaz.

4224- Kılıcın bilenmeye veya bir bakıma ilhtiyacı vekil süslelemelerini satarak bakımını yaptırmasında bir sakınca yoktur. Bakımı için ihtiyaç duyulacak miktarı karşılaya­cak kadar süslemelerinden satar ve masraflarını karşılar. Çünkü bu nevi bakımlar kılıcın yaran içindir ve kendisini ilgilendirir. Bu­nun yararı vekile raci değildir ki vekil kendi malından bunu karşılasın.

Kılıca yapılan bu nevi bakım, yeme ihtiyaç duyan atın durumu gibidir. Atın yemini karşılamak için at ücretle çalıştırılır ve elde edilen gelir atın kendisine har­canır. Vakıf arazînin bakımı da, arazînin gelirinden karşılanır. Kılıcın süsleme­lerinden başka gelir getirecek bir durumu bulunmadığından süslemeler satılarak bakımı yapılır.

4225- Kılıcın süslemeleri sokulurken, ihtiyaç miktarın­dan fazla sökülecek olursa, bakımın masrafından artakalanı yanında alıkoyar ve bir daha bakıma ihtiyaç duydu­ğunda bu artakalan ile bakımı yaptırır. Artakalan miktarı tasudduk edemez.

Çünkü kılıç süslemeleriyle birlikte Allah yolunda savaşta kullanılsın diye vakfedilmiştir, bir kısmı tasadduk edilsin diye değil.

4226- Biri, Allah yolunda savaşa çıkacak birine ve­rilmek üzere bir vekiline vakıf bir at teslim etse ve at bir hastalığa yakalanacak ya da bir sakatlğa maruz kalıp sa­vaşa katılamayacak duruma düşse, fakat şehir içerisinde binilecek ya da arabaya koşulacak durumda ise, vekilin bu atı satıp parasıyla Allah yolunda savaşa gidebilecek bir at satın almasında bir sakınca yoktur.

Çünkü satmayacak olursa, at zamanla helak olacaktır. Böylece onu vak­feden kişinin sevabı da kesilecektir. Bu nedenle atı değiştirip sevabın devamını sağlamasında bir sakınca yoktur.

Bunun için hakimden bir karar çikartamaya da gerek yoktur. Vekilin kendisi buna yalnız başına karar verir.

Çünkü atı vakfeden kişi, bu gibi işleri vekile de devretmiştir. Burada vekil, vasî mesabesindedir.

4227- Sattığı  atın   değeri, Allah  yolunda  kendisiyle savaş yapılacak bir atın değerine tekabül etmiyor, fakat ileride bu Özelliğe sahip bir at bulabileceğini umuyorsa, parasını bekletir.

Çünkü sadakanın devam edebilmesi için buna ihtiyaç vardır.

4228- Ancak atın parası yeni bir atın parasını karşıla­mayacağını kesin olarak biliyorsa, atı, vakfeden kişiye iade eder. Atı satıp değerini fakirlere tasadduk edemez.

Çünkü vakfeden kişinin gayesi , bu at ile Allah yolunda cihada çıkmasıdır. Temlik veya tasadduk değildir.

4229- Atla savaşa çıkılmayacak bir durum ortaya çıka­cak olursa, sözkonusu at, onu vakfeden kimsenin mülkiyetine döner.

Bu görüş, İmam Muhammed'in şu görüşüne kıyas edilerek ileri sürül­müştür.

Biri, insanlar namaz kılsın diye tarlasında bir mescid yaptırıyor. Ancak mescidin çevresindeki tarlalar sürülüyor ve orası yerleşim alanı olmaktan çıkıyor. Şayet ileride yerleşim alanı olabilecek bir durum sözkonusu ise, ordaki mescid öylece bekletilir ve onu inşa eden tarîfl sahibinin mülkiyetine geçmez. Ama yerleşim alanı olması diye bir durum sözkonusu değilse, İmam Muhammed'e göre onu yaptıran tarla sahibinin mülkiteyine geri döner. Eski sahibi onu alıp sa­tabilir veya orayı ekip biçer. Bu kişi ölmüşse mescid, mirasçılarına kalır. Çünkü onu yaptıran kişi, kendisinde namaz kılınsın diye yaptırmıştır, sadaka olsun diye değil. Kendisinde namaz kılınamayacak duruma düşmüşse, tekrar mülk olur. Atın durumu da böyledir.

İmam Ebû Yusufa göre ise, at geri iade edilmez. Satılıp parası tasadduk edilir. Ona göre bu durumdaki mescid de böyledir.

En iyi Allah bilir.[1]

 

Harp Ehlinden Alınan Vergiler

 

4230- İmam Muhammed -Allah rahmet etsin- kendi is­nadı ile Ebû Sahra el-Muharibî'den Ziyad b. Cerîr'in şöy­le dediğini rivayet eder: Hz. Ömer (r.a.) kendisini Ay-nu'n-Nemir'e görevli olarak göndermiş ve Müslümanların mallarından kırkta bir, ticaret için oraya gidip geliyorlarsa zimmîlerden yirmide bir ve harp ehlinden onda bir alma­sını emretti.

Bu konuda şu rivayete dayanarak şöyle diyoruz: Âşir (Öşür memuru) gümrüğe uğrayan Müslümamn malının kırkta biri, zimmîden yirmide biri ve harp ehlinden de onda biri alır. Çünkü Hz. Ömer, Öşür toplamakla görevlendirdiği me­muruna bu şekilde almasını emretmiştir. Yapılan bu iş Muhacir ve Ensar'm hu­zurunda yapılmış ve kimse de buna itiraz etmemiştir. Böylece bu uygulama icma şeklinde olmuştur.

Hz. Ömer ile ilgili nakledilen şu rivayet de bunu desteklemektedir: Bu ri-vayette anlatıldığına göre Hz. Ömer, Enes b. Malik'i öşür toplama işiyle görev­lendiriyor. Bunun üzerine Enes b. Malik: Beni vergi toplama işiyle mi görevlen­diriyorsun? diye soruyor. Hz. Ömer: Peygamber (s.a.v.)'İn beni görevlendirdiği bu işle seni görevlendiriyorum, öşür toplama işiyle beni görevlendirmişti. Bana müslümamn malının kırkta birini, zimmînin malının yirmide birini ve harb eh­linden onda birini almamı emretti. Bu rivayet, Resûlullah (s.a.v.)'den merfû ola­rak rivayet edilmektedir. Bu nedenle bizim bu rivayete tabi olmamız ge­rekmektedir.[2]

4231- Vergi toplayan memuru bu işle görevlendiren ve böyle davranmasını söyleyen Hz. Ömer'in kendisidir. Kendisine, zekâtını ödememiş kişilerle karşılaşacak olur­sa bu miktarları kendisinden almasını emretmiş ve bu işle görevlendirdiği kimsenin nafakasını topladığı bu vergi­lerden karşılamasını söylemiştir.

Bu işle görevlendirdiği kimseye "Öşür memuru" ismini vermesi, vergileri alırken "onda bir"i esas almasından dolayıdır. Hz. Ömer bu vergileri toplamak için öşür memuru görevlendirmiştir. Çünkü bu mallar ve yolların emniyeti devlet başkanının koruma ve gözetimi akındadır. Böylece bu mal, devlet başkanının ko­ruma ve gözetimi altında olmaktadır. Nitekim yaylalardaki hayvanların zekâtlarını almak da devlet başkanına aittir. Çünkü onlar da devlet başkanının koruma ve gözetimi altındadır. Burada da durum böyledir.

Hz. Ömer, müslümanlardan mallarının kırkta birini almasını öşür memu­runa emretmiştir. Çünkü onlardan alman, zekâttır. Nitekim Peygamber (ş.a.v.j; " Zekât dışında malda herhangi bir hak yoktur" buyurmuştur.

Zekât ise, belirtildiği gibi kırkta birdir. Zimmîye gelince, müslümanlardan alınanın iki katının kendisinden alınmasını emretmiştir. Çünkü bu, hem müslü-mandan ve hem de kâfirden alınan bir haktır. Bu nedenle zimmîden de alınması gerekir. Müslümandan almanın iki katı kendisinden alınır. Nitekim Tâğlib Hıristiyanlarmdan böyle alınmıştır.

Hz. Ömer, harp ehli kişiden de ondabir almasını emretmiştir. Çünkü onlar da bizden ondabir alıyorlar. Kâfirlerle aramızdaki bu tür ilişkilerde mütekabiliyet esastır. Öyle ki, bizden beşte bir alıyorlarsa biz de onlardan beşte bir alırız. Ama bizden hiçbir şey almıyorlarsa, biz de onlardan hiç bir şey almayız.

Bunun delili şu rivayettir: Hz Ömer'in öşür toplayan memuru, harp ehlinin tüccarlarından ne almasını gerektiğini sormuş, Hz. Ömer: Onlar bizden ne gıbî bir miktar alıyorlar? şeklinde karşılık verince, memur: Onlar bizden ondabir alıyor­lar, cevabını vermiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer: Sen de onlardan ondabir al. de­miştir. Böylece Hz. Ömer, mütekabiliyet esasına göre hareket edilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Onların bizden ne gibi bir miktar aldıklarını veya alıp almadıklarını bil­miyorsak, onlardan onda bir alırız. Çünkü Hz. Ömer'in bu konuda da memurla­rına şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bizden ne alıyorlarsa, siz de o oranda alın. Ancak ne aldıklarını tespit etmemişseniz, onlardan onda bir alın.

Buna göre harp ehli kişinin zimmîye göre durumu ne ise, zimmînin müs-lümana göre durumu o olur. Çünkü harp ehlinin zirnmî aleyhindeki şahitliği kabul edilmediği gibi, zimmînin de müslüman birinin aleyhindeki şahitliği kabul edil­mez. Oysa müslümanın zimmî aleyhindeki şahitliği geçerlidir. Ayrıca zimmîden, müslümandan almanın iki katı alınır. O halde harp ehli kişiden de zimmîden alınanın iki katı alınır. Zimmîden, yirmide bir alındığına göre harp ehli kişiden iki katı olan onda bir alınır.

İmam muhammed -Allah rahmet etsin- sözüne devamla şöyle demektedir:

4232- Cerîr b. Hâzim'in şöyle dediği nakledilmektedir: Enes b. Sîrîn'in şöyle dediğini duydum: Enes b. Malik, Ubulle'ye beni görevlendirmek istedi.Vergi toplama işiyle mi beni görevlendirmek istiyorsun? dedim. Hz. Ömer'in beni görevlendirdiği işte çalışmak istemez misin? dedi ve şunu ilave etti: Ömer beni bu işle görevlendirdi. Müslü­man kimselerin her kırk dirheminden birini, zimmîlerin her yirmi dirheminden birini ve harp ehlinin her on dir­heminden birini almamı emretti.

Şüphesiz meks/vergi, öşür toplayan kişinin işidir. Mekkâs, öşür toplayan kimseye denir. Ona mekkâs denilmesinin sebebi, insanların mallarının öşürlerini almakla mallarını eksiltmesi sebebiyledir. Bu sözcük, " mekese" kökünden türe­tilmiştir. Mekkâs'ın kişilerin mallarından herhangi bir şey alabilmesi için mal­larının miktarının iki yüz dirheme ulaşması gerekir. Yani müslümanların malında zekâtın vacip olması için gerekli meblağa ulaşması gerekir.

4233- Müslümanın  malı  ikiyüz dirheme ulaşmadıkça malından hiçbir şey alınmaz.

Çünkü müslümandan alman zekâttır ve iki yüz dirhemden az olan malda zekât yoktur.

Zimmînin   malı   konusunda   da   durum   bundan   farklı değildir.

Çünkü zimmîden alınan gerçekte zekât olmasa, da zekât adıyla alınır. O halde zimmînin bu vergiyi ödemesi için malının nisab miktarına ulaşması gerekir.

Bunun delili, Benû Tağlib Hırİstiyanlarmdan sadaka/zekât'ın alınmasıdır. Mallarından sadakanın alınması ise, mallarının nisab miktarına ulaşması şartına bağlanmıştı. Burada da durum böyledir.

4234- Harp ehli kişinin malı da iki yüz dirheme ulaş­madıkça ondan bir şey alınmaz.

Çünkü onlar da müslüman tüccarlardan vergi alırken, az miktarda bir mala sahip olanın malından vergi almıyorlar. Bu sebeple biz de onlardan malı az olan kimseden vergi almayız. Ancak malın miktanna bakmaksızın her tüccarımızdan vergi alacak olurlarsa, o zaman biz de onlardan alırız.

Başarı Allah'tandır.[3]

 

 

Cızye

 

4235- İbrahim en-Nahaî'nin şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Kişi İslâmı kabul edip işlediği topraklarda oturmaya devam ediyorsa, haraç ödemesi gerekir. Ama orada ikamet etmiyorsa, üzerine haraç yoktur.

Bu haraçtan maksat kelle vergisi ise, biz bu görüşte değiliz. Mezhebimize göre, saldırmazlık antlaşması yaptığımız ülkenin vatandaşlarından kâfir biri müs­lüman olursa, kendisinden kelle vergisi düşer. Bulunduğu topraklarda ikamet et­meye devam etsin veya ülkemize hicret etsin fark etmez. Bazı âlimlere göre ise, ülkemize hicret etmedikçe kendisinden kelle vergisi düşmez.

Ama tarla haracı kastediliyorsa, biz de bu görüşteyiz. İslâmı kabul ettikten sonra tarlasını elinde bulunduruyorsa o tarlanın haracını öder, ondan öşür alın­maz. Bulunduğu ülke halkı kendiliklerinden (savaş olmaksızın) İslâmı kabul et­mişlerse bu takdirde kendilerinden haraç alınır. Bazı âlimlere göre ise, öşür öder­ler, ama haraç ödemezler. Şayet İslâm yurduna hicret eder ve tarlasını terk ederse, kendisinden hiçbir şey alınmaz.

Amr b. el-As'ın şöyle dediği Ömer b. Abdilaziz'den rivayet edilmektedir: Mağrib'te İskenderiye, Kefertîs, Filistin ve Sultays bu şekilde fethedilmiştir. Bu üç belde dışında fethettiği yerlerde yaşayan insanların mallarmi alıp onları serbest bırakmıştır. Bu üç belde dışında Müslüman olanların mallarını kendilerine bırakmış ve onları serbest bırakmıştır.

Şüphesiz biz bu rivayette anlatılanı kabul etmiyor ve şöyle diyoruz: Zim-mîlerden İslâmı kabul edenin mallan kendisinden alınmaz. Elindeki toprağı işlemeye devam eder ve haracını öder. O beldenin sulh yoluyla ya da zorla alınmış olması bu durumu değiştirmez. Çünkü Hz. Ömer döneminde Nehru'l-Melik'in Dehkâne halkı İslâmı kabul etmişlerdi. Bunun üzerine Sa'd ve Ammar, bu yöre halkı hakkında nasıl davranacaklarını Hz. Ömer'e yazmışlar, o da onlara şu cevabı vermiştir: Tarlalarını kendilerine ver ve onlardan haraç al.

Başarı Allah'tandır.[4]

 

 

Müslümanların, Harp Ehlinin Ve Zımmilerin Öşürleri

 

4236- Muhammmed -Allah rahmet etsin- dedi ki: Ebû Hanife -Allah rahmet etsin- şöyle demektedir; Eman almış harp ehlinden biri, müslümanlann Öşür memuruyla kar­şılaşacak olsa ve ikiyüz dirhem ya da fazla miktarda bir malı ya da değerini yanında bulunduruyorsa, nakledilen rivayetten dolayı Öşür toplayan kişi onun malının onda-birini alır. Harp ehlinden eman sahibi kişi: Üzerimde borç var veya şu mal benim malım değildir, iddiasında bulu­nacak olursa, görevli memur bu iddisanı doğrulamaz ve malının onda birini alır.

Çünkü bizimle onlar arasındaki muameleler mütekabiliyet esasına göre yürütülür. Böyle bir durumda onlar da bizim tüccarımızın iddiasını kabul et­mezler. Bu nedenle biz de tüccarlarının bu gibi iddialarını kabul etmeyiz.

4237- Zimmînin durumu böyle değildir. O öşür toplayan memurla karşılaşıp: Borçluyum yahut bu mal benim değildir, diyecek, olsa öşür memuru onun malından hiçbir şey almaz.

Çünkü zimmîlerle aramızdaki münasebetler karşılıklı mütekabiliyet esasına göre düzenlenmemiştir. Onlar için İslâmın hükümleri geçerlidir. İslâmın hükmüne göre müslüman biri, malında bir hak bulunmadığını söyleyecek olursa, sözü kabul edilir. Zimmînin durumu da aynen öyledir.

Aynı şekilde harp ehlinden köle veya   mükateb biriyle karşılaşacak olsa, kendisinden öşür alır.

Çünkü onlar da mükateblerimizden ve kölelerimizden vergi alıyorlar. Bu sebeple biz de onların mükâteblerinden ve kölelerinden öşür alırız.

4238- Şayet mükâteb ve kölelerimizden bir vergi almı­yorlarsa, biz de onların mükâteb ve kölelerinden almayız.

Çünkü bu vergi, yol emniyetini sağlamanın karşılığında alınmaktadır. Mü-kâteb de tıpkı hür gibi yol emniyetine muhtaçtır. Ayrıca efendi, kölesini ülkemize gönderirken kölesinin yanında bulunan malın öşürünün alınmasına nza göster­miştir, demektir.

4239- Harp ehlinden biri beraberinde köleler bulunup öşür toplayan memurla karşılaştığında onların köle değil, hür olduklarını söylese, yine beraberindeki cariyeler için bunlar unımü'lveleddirler derse, sözü kabul edilir ve ken­disinden Öşür alınmaz.

Çünkü doğru söylüyorsa, beraberindekiler hürdürler ve hür olanlardan öşür alınmaz. Eğer yalan söylüyorsa, hürdürler dmesiyle o köleler hürriyetlerine kavuşmuş olurlar. Çünkü harb ehlinden biri, islâm yurdunda kâfir bir köleyi âzâd edecek olursa, icma ile âzâd etmesi geçerlidir.

4240- Harp ehlinden biri yanındaki ticaret malı ile öşür toplayan memurla karşılaşıp: Bu mal ile ticaret yapmayı hedeflemiyorum veya bu mal çocuğa aittir diyecek olsa, öşür memuru bu maldan Öşrü alır.

Çünkü bu gibi konularda onlar sözümüze itibar etmiyorlar. Bu sebeple biz de onların sözlerine itibar etmeyiz.

4241- Ama kendileri bu gibi mallarımızdan vergi al­mıyorlarsa, biz de onlardan almayız. Ancak bizden alıp almadıkları konusunda bir bilgimiz yoksa, o takdirde on­ların mallarından Öşür alırız.

Çünkü asiolan bu tür mallardan vergi alınmasıdır,

4242- Harp ehlinden biri, eman alarak ticaret yapmak üzere ülkemize girecek olsa, öşür memuru onun malından öşür alır. Ancak bu   kişi, başka bir öşür memuru ile kar­şılaşacak olsa, ilk Ödemesinin üzerinden bir yıl geçme­dikçe bu öşür memuru, onun malından birşey alamaz.

Çünkü İslâm yurdunda dolaştığı müddetçe kendisine verilen eman geçer­lidir. Ülkemizi terkedinceye kadar kendisine verilen eman son bulmaz. O, tıpkı zimmî gibi İslâm yurdunda dolaşır. Öşür memuru, zimmî birinden ancak yılda bir defa öşür vergisi alır. Yılda birkaç defa zimmîyle karşılaşacak olsa yine yılda bir defadan fazla öşür alamaz. Eman alarak ülkemize girmiş olan harp ehlinden kişinin durumu böyledir.

Şu rivayet buna delilidir: Bizanslı biri, Hz.Ömer'in öşür memuru ile karşılaşır. Bizanslının beraberinde yirmibin dirhem değerinde bir at vardır. Öşür memuru, onsekizbin dirheme bu atı satınalmak ister. Adam atı satmak istemez ve at için öşür öder. Dönüşünde tekrar öşür memuru ile karşılaşır. Memur ikinci defa öşür almak ister. Ancak Bizanslı Ödemez ve durumu Hz. Ömer'e şikâyete gider. Hz. Ömer mescittedir. Çıkmasını bekler. Nihayet durumunu arzeder. Hz. Ömer, bir daha kendisinen bu verginin alınmamasını yazmıştır. Öşür memuruna kendisinden tekrar herhangi bir öşür alınmayacağını söyler ve kendisine konuyla ili— gili Hz. Ömer'in mektubunu gösterir. Bu bizansh hiristiyan, Hz. Ömer'in adaleti karşısında hayretlere düşer ve İslâmı seçer.

4243- Harp ehlinden kişi, öşür memuru kendisinden öşür aldıktan sonra aynı gün veya bir gün sonra harp yurduna geri dönüp tekrar eman alarak malıyla birlikte İslâm yurduna giriş yapacak olursa, öşür memuru tekrar ken­disinden öşür alır.

Çünkü harp yurduna geri dönmekle daha Önce kendisine verilmiş olan emanın hükmü ortadan kalkmıştır. Tekrar İslâm yurduna girdiğinde yeni bir eman ile girmektedir. Böylece ilk defa girmiş ya da harp ehlinden başka biri ülkemize giriş yapmış gibidir. Bu nedenle her giriş yaptığında öşür ödemek zorundadır.

4244- Harp ehlinin yurttaşı bulunduğu devlet, kaç defa ülkelerine giriş yaparlarsa yapsınlar müslümanlardan yılda sadece bir defa vergi alıyorsa, biz de bir defa ondan Öşür alırız.

Daha önce de belirttiğimiz gibi bizimle onlar arasındaki münasebetler müte­kabiliyet esasına göre yürütülür.

4245- Harp ehlinden biri eman alarak beraberinde içki veya domuz alıp İslâm yurduna giriş yapacak olursa, içkinin öşrünü öder ama domuzların öşrünü ödemez. İçkinin öşrünü Öderken de içki olarak değil, karşılığı olan parayı öder. Yanında Ödeyecek parası yoksa, bu durumda öşür memuru, içkisini satıp bu parayı ödemesini söyler. Bize göre durum budur. İmam Zufer'e göre ise, hem iç-kiden, hem  domuzdan öşür almaz.

Çünkü imam Zufer'e göre müslüman açısından içki mal değildir. Öşür top­layan müsliiman olunca sanki o giriş yapan kişi, yanında bir mal olmaksızın girip yapmış kabul edilir. Domuz konusunda da hüküm budur. Çünkü içki de, müslü­man açısından domuz mesabesindedir. Nitekim domuzdan öşür alınmayacağı ko­nusunda icma olunca, içki de öşre tabi olmamalıdır. Bizim bu konudaki delilimiz şu rivayettir:

Hz. Ömer, vergi mevsimi geldiğinde memurlarını toplamış ve kendilerine, zİmmîlerin elinde bulduğunuz içki konusunda ne yapıyorsunuz, diye sormuştur. Kendilerinden yirmide bir alıyoruz, deyince, Hz. Ömer şöyle demiştir:

4245a- İçkilerini satıp parasının yirmidebirini   verme­lerini sağlayınız.

Çünkü içki, domuza nazaran mal olmaya daha yakındır. Çünkü bizim açı­mızdan başlangıçta farmantasyona uğraymcaya kadar mal idi.[5] Sirkeye dönü­şecek olursa yine mal olur. Oysa domuz böyle değildir. Bizim açımızdan baş­langıçta da, sonuçta da mal değildir. Durum böyle olunca, içkinin haramlığı daha hafiftir. Bu nedenle içkiden öşrün alınıp domuzdan alınmaması caizdir. Ayrıca Öşür memuru, içkinin kendisini değil, değerini almaktadır.

Müslümanlar da içkinin değeri konsunda bilgi sahibidir. Çünkü iyi ve kötü her mü.slümanın evinde içki bulunabilir. İyi kişi, sirkeye dönüşsün diye bu­lundururken, kötü kişi içmek için bulundurur. Müslümanlar içkinin fiyat olarak değerini bildiklerine göre, öşür memuru müslümanların değer biçmelerine göre değerinin öşrünü alır.

Domuza gelince; müslü m anlardan hiçkimse domuz beslemez. Ayrıca müs-lümanlar onun ne değerde olduğunu da bilmezler. Ancak kâfirler domuzun değe­rini bilirler. Kâfirlerin, müslümanların aleyhindeki şahitlikleri ise muteber değil­dir. Bu sebeple onların sözlerine itibar edilmez. Ayrıca içki mislidir (benzeri vardır) ve mislinin alınması gerekir. Ancak müslümanın içkiye sahip olması yasak­lanmıştır. Değeri alınınca içkinin kendisinden yüzçevrİlmiş olur. Bu nedenle içki­nin öşrünün alınması caizdir. Domuzun ise bir misli yoktur. Onun misli, değeridir. Değeri alınınca da kendisi alınmış gibi olur. Müslümanın, domuzun ken­disini veya bedelini mülk edinmesi haramdır.

îçki, zimmet ehli için bir maldır. Müslüman devlet başkanı onların mallarını koruması gerekir. O da sair mallara benzer. Domuz konusunda ise böyle bir du­rum sözkonusu değildir. Domuz, müslümanın korumasına verilemez.

Görmüyor musun, domuz miras olarak kalmaz. Ayrıca domuz üzerinde müslümanın muteber bir koruması sözkonusu değilse, devlet başkanının da koru­ma ve himayesine giremez. Devlet bakşanımn domuz himaye ve koruması sözko­nusu olamayacağına göre ondan öşür alması da sözkonusun değildir. Aynca harp ehli, domuz ve içki götürüp ülkelerine giriş yapan zimmîlerimizden vergi almı­yorlarsa, biz de onların ülkemize soktukları İçki ve domuzlardan dolayı onlardan vergi almayız.

Çünkü içki ve domuz, zimmîler hariç, ülkemizin vatandaşlarından hiçbiri için mülk olmaz. Bu hususta zimmîlerimizden vergi almıyorlarsa biz de bu hsusta onlardan vergi almayız. Çünkü onlardan alman vergi, bizden almış oldukları ver­ginin bir karşılığıdır.

4246- Ülkelerine soktukları herhangi bir maldan dolayı müslümanlardan vergi almıyor, fakat zimmilerimizden alıyorlarsa ya da zimmîlerimizden almayıp müslümanlardan alıyorlarsa, her iki durumda da onlardan öşür vergi alırız.

Çünkü belli bir malı vergi dışı bırakmıyorlar. Ülkemiz vatandaşlarının bir kısmından alıp bir kısmından almıyorlar. Mütekabiliyet esasına göre hareket ede­ceğimiz bir zemin de yoktur. Çünkü onlann vatandaşlarının tamamı bir sınıftır. Onlardan şu sınıftan vergi alalım, diğerinden almayalım diyebileceğimiz bir sınıf­landırma onlar açısından sözkonusu değildir. Onların tamamı aynı sınıftır. Bu ne­denle tamamından öşür alırız. Bizi iki sınıf ayırdıklarında biz de karşılığında on­lardan iki sınıf bulabilirsek mütekabiliyet prensibini uygularız. Mesela erkekle­rimizden öşür alıp kadınlarımızdan almayacak olurlarsa, biz de aynı şekilde dav­ranırız.

4247- Harp ehlinden alınan her öşür, sadakalar fonuna değil, savaş için olan haraç fonuna yatırılır.

Çünkü sadaka, onu veren için bir temizliktir. Kâfir ise, temizlenme eh­linden değildir ki kendisinden alınanlar sadaka fonuna konabilsin.

4248- Müslüman biri eman alarak yanında bir mal bu­lunup ticaret yapmak üzere hap yurduna gidecek olsa ya da yanında mal bulunmayıp orada ticaret yapacak olsa ve harp yurdunda kalarak sonra İslâm yurduna malıyla birlikte giriş yapacak olsa, öşür memuru ondan hiçbir şey almaz.

Çünkü öşür memuru, devlet başkanının himaye ve gözetiminde olan mal­dan sadaka vergisini alır, Alınan sadaka, devlet başkanının bu koruma ve hima­yesinin bir karşılığıdır.

Görmüyor   musun,   isyanci(bâğî)lerın   hakimiyetlerinin   bulunduğu   bir bölgede olup üzerinden bir yıl geçtikten sonra diğer müslümanlarm hakimiyetinde bulunan bir bölgeye gelecek olsa, geçmiş olan zekâtından dolayı o kişi sorgulana-maz. Çünkü o dönemde mal, devlet başkanının himaye ve gözetiminde değildi. Burada da durum aynıdır. Çünkü zekât, Allah'ın hakkıdır. Müslümanların devlet başkanlarının hükmünün uygulanamadığı yerde, nasıl daru'lharpte kişinin işlediği zina, hırsızlık, yol kesme ve içki gibi Allah'ın hakkına taalluk eden cezalar ko­nusunda o kişi sorgulanamıyorsa, zekâttan dolayı da sorgulanamaz. Böyle bir du­rumda müslüman kişiye, kendisi ile Rabbi arasında zekâtın vermesi emredilir ama buna zorlanamaz. Ödemiyorsa, günahkârdır. Çünkü malının üzerinden bir yıl geçmiştir ve malında zekât vacip olmuştur. Vacip olunca da kendisine burosver­mesi emredilir. Tıpkı namaz kılması, oruç tutması emredildiği gibi. Yine isyancı olan birinin, meşru yönetimin hakimiyetine dönmesi durumunda, geçmişteki zekâtını vermesi doğrultusunda fetva verilmesi gibi.

4249- Eman alarak hap yurduna gitmiş olan kimse hak­kında geçerli olan hüküm, hap yurdunda esir düşen ve orada ticaretle uyraşarak malının üzerinden bir yıl geçtik­ten sonra İslâm yurduna gelen kişi hakkında da aynen geçerlidir.

Öşür memuru kanun gücü ile kendisinden öşür almaz, ancak kendisi ile rabbi arasında zekâtını vermesi konusunda fetva verilir.

4250- Harp yurdunda İslâmı kabul edip orada malının üzerinden bir yıl geçtikten sonra malıyla birlikte İslâm yurduna gelen kimse hakkındaki hüküm de aynıdır.

Öşür memuru kendisinden öşür almaz. Ancak kendisi hap yurdunda iken malında zekât bulunduğuna dair bir bilgiye sahip ise ve bu bilgiyi edindikten sonra malının üzerinden bir yıl geçmişse, kendisi ile Rabbi arasında zekâtını ödemesi gerekir. Şayet zekât verileceğine dair bir bilgiye sahip değilse, sahip ol­duktan sonra bir yılın geçmesiyle zekâtını öder.

Çünkü zekât, şeriatın emirlerindendir ve bu tür emirler ancak duyulup bi­lindikten sonra geçerlilik kazanırlar. Ama bu konuda kendisine bîr bilgi ulaşma­mış kimseler, sorumlu değillir.

4251- Harp ehlinden çokça ticaret malı ve   hayvan sü­rüleri olan biri İslâmı kabul eder  ve malında zekât bulunduğunu öğrendikten sonra harp yurdunda altı aydan az veya çok kalır, sonra darulislama çıkar ve üzerinden bir yıl geçerse, hem vergi memuru hem de zekat memuru ken­disinden mal ve hayvanlarının vergi ve zekatını alırlar.

Çünkü kendisi hap yurdunda iken üzerinden bir yıl geçmesiyle malında zekât vacip olur.

Görmüyor musun, İslâm yurduna gelmemiş olsa bile zekâtı vermesi ken­disine emredilir. Ödemediği takdirde de günahkar olur. darulharpte zekat borcu kendisine vacip olmuştur. Vacip olması önemlidir. Kendisine vaip olduğu esnada da İslâm yurdundadır ve malları müslüman devlet başkanının koruması altındadır. Burada İslâmın hükümleri geçerlidir. Bu nedenle kendisinden öşür alnır.

Nitekim yıla nisab miktarına sahip olarak girip yıl içerisinde malı nisap miktarından azalır ve yıl tamamlandığında tekrar nisap miktarına uluşacak olursa, yine malında zekât vacip olur. Tam bir yılın geçmesine itibar edilir. Çünkü zekâ­tın vacip olması için yılın geçmesi gerekir. Yıl içerisindeki eksilmeye itibar edil­mez. Bu nedenle yılın bir kısmının daru'lharpte geçmiş olmasına itibar edilmez.

İslâm yurduna giriş yapan esir veya eman sahibi kişinin durumu da böyle­dir. İslâm yurdunda bulunduğu bir sırada yıl tamasmîanmişsa, kendisinden zekât alınır.

4252- Müslüman ya da zinırnî biri beraberinde bir mik­tar mal ya da para bulunduğu halde öşür memuruyla kar­şılaşır ve ticaret yapmak üzere bu mallarla harp yurduna girmek istediğini, bu malların eline geçmesinin üzerinden ancak birkaç ay geçtiğini ve henüz yılın dolmadığını söy­leyecek olsa, öşür memuru bu kişinin beyanını kabul eder ve kendisinden Öşür almaz.

Çünkü malında zekât hakkının bulunduğunu reddetmektedir. Bu hususta kendisinin beyanına itibar edilir.

4253- O mallarla harp yurduna gider, ticaret yapar, alır satar ve harp yurdunda iken yılı doldurur, sonra da İslâm yurduna giriş yapacak olur ve Öşür memuru ile karşıla­şırsa, öşür memuru, geçen müddet için kendisinden öşür almaz.

Çünkü mal harp yurdunda bulunduğu bir sırada yıl tamalanmıştır. Öşrün vacip oluşu ise, yılın tamamlandığı dönemdir. Yıl tamamlandığında sözkonusu mal İslâm hükümlerinin geçerli olmadığı bir bölgede bulunduğundan sözkonusu Öşrü devlet başkanı alamaz.

4254- Yılın bitmesine bir iki gün kalıncaya kadar harp yurdunda kalır ve son bir iki gün içinde islâm yurduna giriş yapar ve müddeti burada dolduracak olursa, öşür memuru kendisinden öşrü alır.

Çünkü malında öşür hakkı vacip olduğunda malı devlet başkanının koruma ve himayesindedir. İslâm yurdunda İslâmın hükümleri geçerlidir. Bu nedenle devlet başkanı kendisinden öşür alma yetkisine sahiptir.

4255- İslâm yurdunda eman sahibi biri veya bir zimmî ya da müslüman biri, malının üzerinden birinci yıl geçtiği halde Öşür memuruyla karşılaşır fakat malını memurdan gizler, ikinci yıl tamamlandığında yine gizler, üçüncü yıl geçtiğinde de yine gizler ve nihayet öşür memuru bunun farkına varacak olursa, geçen üç yılın öşrünü toptan ken­disinden alır.

Çünkü her defasında öşür memurunun alacağı sabit olmuştur. Çünkü İslâm yurdunda bulunduğu bir sırada malında zekat borcu sabit olmuştur. Sabit olan bir hak, üzerinden müddetin geçmesi ya da gizlenmesi sebebiyle ortadan kalkmaz.

4256- Harp ehlinden olan kişi, bu üç yılın her birinde öşür memuru kendisinden öşür almadan harp yurduna gi­riş yapacak olursa, öşür memuru sadece son yılın öşrünü kendisinden alır.

Çünkü harp yurduna her gittiğinde kendisi açısından İslâmi hükümlerin hükmü ve hakkındaki eman ortadan kalkarJslâm yurdundan her çıkış yaptığında kendisi de artık sair darulharp yurdu vatandaşı kişiler hükmündedir.

Görmüyor musun, öşür memuru kendisinden öşür alır ve aynı gün içeri­sinde harp yurduna gider ve hemen ardından İslâm yurduna giriş yapacak olursa, öşür memuru tekrar kendisinden öşür alır. Nasıl harp yurduna gittiğinde müslü-manlann kendisinden aldıklarının hükmü ortadan kalkıyorsa, harp yurduna yılı ta­mamlamadan gittiğinde de müslümanlann kendisinden alacaklarının hükmü or­tadan kalkar ve harp yurdunun diğer vatandaşları konumuna girer.

4257- Darulharp vatandaşı, eman altındaki kişi, zımmi ve müslüman kişi üç yıl ticaret yapar ve bu müddet içinde öşür memuru ile karşılaşmaz, üç yıl geçtikten sonra öşür memuruna uğrar ve üç yıldır öşür ödemediklerini, müslü­man da üç yıldır malının zekatını vermediğini haber ve­recek olursa, öşür memuru müslümandan sadece üçüncü yılın zekâtını alır. Geçmiş iki yılın zekâtını almaz. Çünkü öşür memuru, üçüncü yılda islam yurdunda himaye altın­da bulunan malın öşrünü alır. Geçmiş iki yılda himaye­sinde bulunmayan malın öşrünü almaz. Halbuki darul-harpte bulunan malın üzerinden yıl geçince durum farklı olmaktadır.

İkinci malda hak vacip olmadıkça, alma hakkı devam etmektedir. Birinci hakkı alma zamanı geçmiş ve ikinci hakkı alma zamanı gelmiştir. Birinci yılın hakkı gerçekleşip ikinci yılın hakkı gerçekleşmeden önce öşür memuru ile karşılaşırsa, alma hakkı olduğundan memur öşrü ken­disinden tahsil eder.Darulharpte bulunan malın üzerinden bir yıl geçtiği taktirde, ikinci yılm hakkı gerçekleşmeden önce öşür memuru tespit etse bile, ondan öşür alamaz.

Çünkü sözkonusıı mal üzerinden yıl tamamlanırken o mal İslâmm hüküm­lerinin geçerli olmadığı bir yerde bulunuyordu. Bu nedenle o maldan öşür alın­ması sözkonusu olamaz. İslâm yurdunda bulunan mal ise, müslümanların devlet başkanı hükümlerinin geçerli bulunduğu bir yerdedir. Öşür memuru bu malla karşılaştığında ondan öşür alma hakkına sahiptir. Ancak bu hakkı, ikinci yıl ta­mamlanıp ikinci hak vacip oluncaya kadar onu alma hakkına sahip olur.

4258- Darulharp vatandaşı ve zımminin   hayvanların­dan zekat alınmaz.

Çünkü zekât vermek bir ibadet olup kâfir üzerinde vacip değildir.

Müslümanların zekata tabi hayvanları üzerinden geçen bütün yılların zekatı alınır.

Çünkü bunların zekâtını almak, himayesi sebebiyle devlete aittir. Öşür me­muru, devlet başkanı adına geçmiş yılların zekâtını alır.

Halbuki Öşrün durumu böyle değildir. Öşür memuru ancak son yılın öşrünü alır.

Çünkü öşür memuru, ancak karşılaştığı maldan öşür alır. Sözkonusu mal ile ancak dördüncü yılda karşılaştığına göre sadece üçüncü yılın öşrünü alır. Oysa zekât memuru, yıl hesabına göre hayvanlardan zekât alır. Bu nedenle de geçen tüm yılların zekâtını alır.                                                                        

4259- Müslüman kişi, ben geçmiş yıllarda bu hayvan­ların zekatını fakirlere verdim, derse sözüne itibar edil­mez ve geçmiş üç yılın zekâtı kendisinden alınır.

Mezhebimizde görüş budur. İmam şafiîye göre ise, geçmiş yılların zekâtını alamaz. Ona göre, zekât fakirlerin hakkı olduğundan kişi fakirlere verdiğini söylüyorsa, hakkı yerine ulaştırmış demektir. Ticaret mallarının zekâtını kendisi nasıl fakirlere direkt olarak verebiliyorsa, hayvanların zekâtını da verebilir.

Biz ise şöyle diyoruz: Zekâtı alma hakkı, zekât memuruna aittir. Kişinin fa­kirlere onu ödemesi, zekât memurunun alma hakkını ortadan kaldırmaz. Mesela borçlu olan kişi, borcu vasiye değil, çocuğun kendisine ödeyecek olsa, borcunu ödemiş olmaz. Sözkonusu borcu çocuğun vasisine ödemesi gerekir.

4260- Devlet başkanı, savaş  ve  benzeri  meşguliyet­lerden dolayı sözkonusu yıllarda kendilerine zekât memu­ru göndermemiş ve kendileri zekâtlarını ödemiş olup: Bize memur gönderilmediği için biz kendimiz fakirlere zekâtla­rımızı verdik, derlerse sözleri kabul edilir ve kendilerin­den herhangi birşey alınmaz.

Çünkü devlet başkanı o yıllarda kendilerine memur göndermemişse, on­lardan herhangi bir İsteği yoktur, demektir. Devlet başkanından istek gelmedikçe, zekâtı devlet başkanına ödemek gerekmez. Kişinin kendisi direkt olarak zekâtını ödeyecek olursa sorumluluktan kurtulur.

4261- Darulharp vatandaşı veya eman sahibi biri veya zimmı yahut müslüman biri öşür memuruyla karşılaştığında:   Bu  yıl içerisinde senden  başka bir Öşür memuru­na öşrümü ödedim, deyip borçlarının olmadığını söyler ve memur şüphelendiği takdirde de adam buna dair yemin edecek olursa, Öşür memuru kendisinden herhangi bir şey alamaz.

Çünkü zekât, Allah'ın hakkı olup o malın malikinin yanında bir emanettir. Emanetçi kişi, emaneti geri verdiğini söyleyecek olursa sözü doğrulanır. Müslü­man ve zimmî hakkındaki bu hüküm açıktır. Çünkü borçluyuz diyecek olsalar yine sözlerinde doğrulanırlar.

4262- Darulharp vatandaşına gelince; borçluyum diye­cek olsa sözü doğrulanmaz, ama başka bir öşür memuruna öşrü ödedim, derse sözü doğrulanır.

Çünkü burada söylediği söz, beratını pekiştirme anlamındadır. Bu nedenle sözü doğru kabul edilir. Borç meselesinde ise, sözünü doğru kabul etmemiz için bir ilave söz konusu değildir ve bu nedenle de sözünün doğru kabul edilmemesi caizdir.

Bu konuda delil, Hz. Ömer'le ilgili nakledilen şu rivayettir: Yaşlı bir hıristiyan kendisine gelerek: Senin öşür memurların bir yılda benden iki defa öşür

aldılar, dediğinde Hz. Ömer, memurlarına bir genelge göndererek yılda sadece bir defa öşür almalarını yazmıştır. Hz. Ömer'in hıristiyanm sözüne dayanarak böyle bir genelge göndermesi, harp ehlinden olan birinin sözünü doğru kabul et­mesinden dolayı değil midir?

4263- Müslüman veya zimmî bir kişinin ticaret malı bulunup İslâm yurdunda iken üzerinden bir yıl geçtikten sonra eman alarak o malıyla harp yurduna giriş yapar, bir yıl da orada ticaretle uğraşıp sonra o malıyla İslâm yur­duna gelir ve müslümanlann öşür memuruyla karşılaşacak olursa, öşür memuru ne birinci yıl için ve ne de ikinci yıl için malından öşür alamaz.

Birinci yıl için almamasının sebebi, öşür alma döneminde onunla karşılaş­mamış olmasıdır. İkinci yıl için almamasının sebebi ise, yıl dönüşünü yapıp ta­mamladığında malın harp yurdunda bulunmasıdır. Dârii'Iharpte iken üzerinden yıl geçmiş olan malda öşrün bulunmadığını daha önce belirtmiştik.

4264- Ancak birinci yıl öşür memuruyla karşılaşmış fa­kat malını gizlemiş ve daha sonra harp yurduna gitmiş, orada da bir yıl kaldıktan sonra geri dönmüş ve öşür me­muruyla karşılaşıp birinci yıl ödemediği ortaya çıkmışsa, öşür memuru birinci yılın Öşrünü alır, ikinci yılın öşrünü almaz.

Birinci yıl için alır, çünkü hakkın vacip oluşundan sonra öşür memuru ile karşılaşmıştır. Gerçekleşen bir hak, geciktirilmiş olmasıyla ortadan kalkmaz. İkinci yıl için öşür almaz, çünkü yılın geçmesi, harp yurdunda gerçekleşmiştir. Otlayan hayvan hakkındaki hüküm de böyledir.

Birinci yıla gelince; maldaki hak vacip olduktan sonra geçmiştir. Böylece bu yılın zekâtını almak sabit olmuştur. Aradan bir müddetin geçmiş olmasıyla bu hak ortadan kalkmaz. İkinci yıl ise, harp yurdunda geçmiştir. Bu nedenle ikinci yılın zekâtı alınmaz. Memur, sadece birinci yılın zekâtını alır.

Çünkü sadaka memurunun alma hakkı, yılın geçmesiyle sübût bulur. Sü-bût bulması, zekât memuruyla karşılaşıp karşı laşmamasiy la ilgili değildir. İslâm yurdunda bir yıl tam olarak üzerinden geçtiğinden o yılın zekâtı sübût bulmuştur demektir.

Zekât memuru, ikinci yıl için bir şey almaz.

Çünkü ikinci yıl söz konusu malın harp yurdunda bulunduğu bir sırada ta­mamlanmıştır. Bu nedenle bu yıl için zekât memurunun bir şey alma hakkı yoktur.

4265- Darulharpten  biri  eman  alarak  İslâm  yurduna gelir ve İslâm yurdunda bulunduğu sırada malının üzerinden bir veya iki yıl geçer ve Müslümanların öşür memu­ruyla karşılaşıp malını kendisinden gizleyecek olur, fakat daha sonra memur bunun farkına varır ve durumu ortaya çıkaracak olursa, geçmiş yılların da Öşrünü kendisinden alır.

Ama öşür memuru bu durumun farkına varmaz ve ni­hayet İslâm yurduna giriş yapar ve öşür memuruyla karşılaşıp geçmiş yıllarda malını öşür memurundan sakladığı ortaya   çıkacak   olursa, Öşür memuru geçmiş yılların Öş­rünü alamaz. Ancak son giriş yaptığı yılın öşrünü alabilir. Çünkü İslâm yurdundan çıkıp harp yurduna giriş yapmasıyla kendisi hak­kındaki İslâm devletinin hükümleri ortadan kalkmıştır. Devlet kendisinden bu öşrü alırken İslâmi hükümler gereği alıyordu. Artık îslâmın hükümleri o kişi açı­sından ortadan kalktığına göre devlet başkanının kendisinden öşür alma hakkı da ortadan kalkar.

4266- Öşür verme kendisine vacip olduktan sonra va­tandaşı bulunduğu harp yurduna değil de, İslâm yurdun­dan başka bir harp yurduna eman alarak ticaret yapmak üzere gidecek olursa, bakılır; İslâm yurduna girmek üzere eman istediğinde başka bir ülkeye gideceğini söylemişse, o ülkeye gitmekle kendisi hakkında vacip olan Öşürler or­tadan kalkmış olur.

Çünkü İslâmi hükümlerin yürürlükte olmadığı bir devlete gitmiştir. Kendi ülkesine gidip ülkesinden başka bir ülkeye gitmiş gibi kabul edilir. Durum böyle olduğu takdirde vermesi gereken öşürler ortadan kalkmış olur.

4267- Başka bir ülkeye gitmek ve oradan tekrar İslâm yurduna dönmek üzere müslümanlar kendisine eman vernıişlerse, hüküm yine aynıdır ve kendisi hakkında sübût bulmuş olan Öşürleri ortadan kaldırır.

Yine diğer ülkeye geçmek ve daha sonra İslâm yurdu­na geri dönmek üzere eman ister, kendileri de bu konuda kendisine eman verir ve Öşür kendisine vacip olduktan sonra İslâm yurduna gelir, sonra da İslâm yurdundan çıkarsa, Müslümanlar geçmiş yıllar için kendisinden öşür almazlar, sadece o ülkeden İslâm yurduna girişinde öşür alırlar. Çünkü îslâmın hükümleri, gittiği harp yurdunda geçerli değildir.

4268- Müslümanlar tarafından eman altında da olsa İs-lânıın   hükümlerinin  yürürlükte  olmadığı  bir  yere  çıkış yapmasıyla kendisi hakkında sübût bulmuş öşür ortadan kaldırır. Ancak bunun yanında kendisinden alınmış olan Öşrün hükmünü de ortadan kalkar. Öyle ki müslümanlar, ülkesinden  çıkıp  ülkemize  giriş  yaptığında  kendisinden öşür almışlarsa ve diğer ülkelere geçiş yapıp birkaç gün içerisinde tekrar geri dönecek olursa, müslümanlar yine kendisinden öşür alırlar.

Çünkü diğer ülkeye geçiş yapmakla İslâmın hükümlerinin yürürlükte bu­lunduğu sınırların dışına çıkmıştır.                                                             

4269- Geri döndüğünde öşür memuru yine kendisinden öşür alır. Böylece kendisinin durumu, antlaşmalı yurdu vatandaşlarından birinin durumu gibi olur. Onlardan biri, antlaşma gereği darulislama geldiği her sene için öşür me­muru kendisinden öşür alır.

Çünkü kendi yurduna giriş yapmakla müslümanların hükümlerinin dışına çıkmıştır. O ülkede eman içerisinde olsa da, kendisinden alınmış olan öşrün hük­münü ortadan kaldırmıştır. Burada da durum aynıdır.

4270- Harp yurdu halkı, İslânti hükümlerin ülkelerinde yürürlükte olmaması ve zimmî sayılmamaları konusunda müplümanlara her yıl belli miktarda bir haraç ödemek üze­re antlaşma yapıp onlardan biri bu antlaşma gereğince ya­nında çok miktarda mal bulunduğu halde İslâm yurduna giriş  yaparsa, kendisi eman  içerisindedir  ama getirdiği mallardan dolayı Öşür ödemek zorundadır.

Çünkü harp ehlinden biri olmaya devam etmektedir. Sadece antlaşma gereği kendisi için eman vardır. Ayrıca zimmî de değildir. Çünkü Müslümanların hükümleri kendileri hakkında yürürlükte değildir. Böylece kendisi aramızda ant­laşma bulunmayan ve eman alarak ülkemize giren herhangi bir darulharp ehli kim­seye benzemektedir. Bu nedenle de kendisinden öşür alınır.

4271- İslâm yurdunda iken kendisi hakkında birtakım öşürler sübût bulmuş fakat bu öşürleri ödemeden antlaşmalı yurda çıkış yapmış ve sonra tekrar İslâm yurduna girmişse,  öşür   memuru   geçmiş  yıllar  için   kendisinden öşür alamaz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi aramızda antlaşma bulunan ülke ile antlaşma bulunmayan ülke arasında bir fark yoktur. Nitekim müslüman veya zimmî birinin de aramızda antlaşma bulunan ülke ile aramızda antlaşma bulunmayan ülkeye çıkışları da hüküm bakımından aynıdır. Çünkü o ülkede îslâmm hükümleri yü­rürlükte bulunmadığından antlaşmadan dolayı o ülke İslâm yurdu sayılmaz.

Başarı Allah'tandır.[6]

 

Harp Yurdu  Ve Antlaşmalı Yurttan Elde  Edilen Maden Ve Definelerin Vergileri (Humus Ve Benzeri Hususlar)

 

İmam Muhammed -Allah rahmet etsin- dedi ki:

4272- Müslüman biri eman alarak harp yurduna girip yer altında altın.gümüş ve cevher gibi bir rikâz (maden veya  define)  bulduğunda  bakılır;  eğer  onlardan  birinin toprağında bunları bulmuş ise, bulduğunu o kimseye verir ve haksızlık etmez.

Çünkü buldukları, o toprağın sahibine aittir. Bulduğunu o kimseye ver­mediği takdirde bir ihanet ve haksızlık yapmış olur. Halbuki mal ve canları hu­susunda onlara ihanet ve haksızlık etmeyeceğini garanti etmiştir.

4273- Çölde ya da harp yurdundan kimseye ait olma­yan bir yerde bulmuşsa, bulduğu kendisine aittir. Bu, eman alarak harp yurduna giren kimsenin avlanmasına ben­zer. Avladığı kendisine aittir. Buradaki rikaz (yer altında bulunan define) de kendisine aittir. Bulduğunu İslâm yur­duna getirdiği takdirde ondan beşte bir pay alınmaz.

Çünkü Allahın dinini yüceltme uğruna ve düşmana saldırdığı bir sırada bul­muş değildir. Elde ettiği, çalıp çırpan konumundadır. Harp yurdundan bir şeyler çalmış olanın çaldığında beşte bir pay yoktur. Müslümanların vergi memuruyla karşılaştığında buldu­ğunun vergisini de ödemez.

Çünkü bu malı harp yurdunda ele geçirmiştir ve harp yurdunda İslam dev­letinin himaye ve koruması söz konusu değildir. Bu nedenle vergi de ödemez.

4274- Nitekim biri eman alarak malıyla birlikte harp yurduna gitse ve orada malının üzerinden bir yıl geçtikten sonra malı ile darulislama giriş yapsa vergi Ödemez. O halde harp yurdunda  elde  ettiği maldan  evliyetle  vergi ödememesi gerekir. Buna göre eman alarak harp yurduna giden kişi orada altın, gümüş, demir ve benzeri madenler ya da denizde anber, inci elde ettiği takdirde vergi Öde­mesi gerekmemektedir.

Çünkü elde ettiği şeyler kimsenin mülkü değildir. Çölde bulduğu define mesabesindedir. Bulduğunu İslâm yurduna getirdiği takdirde ona vergi düşmez.

4275- Onlardan birinin mülkiyetinde bulunan bir yerde maden bulan kişi, o madeni sahibine iade eder. Bu konuda harp ehlinden müslüman olan kişi ile esir düşmüş müs-lümanın durumu aynıdır. Ancak bir meselede fark vardır; Esir olan kişi ile harp ehlinden müslüman olan kişi harp ehlinden birine ait olan bir yerden elde ettiği şeyler ken­disine ait olur ve onlar için hem beştebir pay hem vergi ödemez.

Çünkü bu durumda olan kimselere eman yoktur. Onları öldürüp mallarını alma gücüne sahip ise bunu yapması caizdir. O halde orada bir maden bulduğun­da evleviyetle kendisine ait olur.

4276- Yine buldukları yitik mallar da kendilerindir ve bu mallardan ne beştebir payı ne de öşür alınır. İslâm yurdunda Öşür memuruyla karşılaştıkları taktirde Öşür ver­mezler.

Çünkü zahirde bu mal, harp ehlinin malıdır. Harp ehlinden birinin mülkiyetinde olan bir yerde buldukları mal kendilerine ait olunca, buldukları yitik mallar evleviyetle kendilerine ait olur.

4277- Eman altındaki kişiye gelince, harp yurdunda yitik bir mal bulduğunda İslâm yurdunda olduğu gibi onu ilan etmesi gerekir.

Çünkü mallarım alması kendisi için caiz değildir. Nasıl müslümanlann mal­larını alması caiz değilse, onların mallarını da alması caiz değildir.

4278- Tıpkı İslâm yurdunda bulunan yitik mal gibi bir yıl kadar bulduğunu ilan eder, sahibi bulunmadığı takdirde onu tasadduk eder. Bü malı harp yurdunda yaşayan müslüman fakirlere tasadduk etmesi bana göre daha uy­gundur. Müslüman fakir bulunmadığı taktirde zimmî fa­kirlere tasadduk eder.

Çünkü İslâm yurdundaki zimmî fakirlere tasadduk etmesi caiz olunca harp yurdundaki zimmî fakirlere tasadduk etmesi de caiz olur.

Zimmet ehli fakir bulunmazsa, darulharp ehli fakirlere verir.

Çünkü bu mal, harp ehlinin malıdır ve onların fakirlerine tasadduk edilmesi caizdir.

Oysa   İslâm   yurdunda   bulunan   yitik   malın   durumu böyle değildir. Bunun harp ehli fakirlerine tasadduk edil­mesi caiz değildir.

Çünkü İslâm yurdunda bulunan yitik malın sahibi müslümandır ve bu mal İslâm yurdu vatandaşı olmayan fakirlere harcanamaz.

Bulan kişinin kendisi fakir ise, o bulduğunu kendisi

için harcamasında bir sakınca yoktur.

Çünkü İslâm yurdunda bir yitik mal bulan kişinin o malı kendi harcama­larında kullanmasında bir sakınca olmayınca, orada kendisi için harcamasında ev­leviyetle bir sakınca olmaz.

Yitik malı bulan kişi şayet zengin ise, görüşümüze göre onu kendi har­camalarında kullanması caiz değildir.

Şafiî'ye göre ise caizdir.

4279- Bulduğu yitik malı kendisi harcadıktan veya onu tasadduk ettikten sonra o malın sahibi gelip o malı tarif ederse, malın ona ait olduğu sabit olduktan sonra İslâm mahkemesinde muhakeme olduklarında benim görüşüme göre harcayan veya tasaddk eden kişinin o malın karşı­lığını sahibine tazminat vermesi evladır. Ancak bu konuda mahkeme kendisini zorlayamaz. Çünkü bu malı harp yurdunda harcamıştır. Hatta o malı gasp etmiş olsaydı yine onu tazmin etmezdi. O halde hüküm açısından bu meselede de tazmin etmesi kendisinden İstenemez.

Ancak müstehab olan onu tazmin etmesidir.

Aynı şekilde yitik malı da harcadıktan sonra hüküm açısından tazmin et­meye zorlanamaz.

4280- Harp yurdundan biri eman alarak İslâm yurduna gelip define veya maden bulur, oradan altın, demir gibi şeyler çıkaracak olsa, müslüman devlet başkanı bulduk­larının hepsini kendisinden alır ve kendisine hiçbir şey vermez.

Çünkü bulunan bu şeylerin hepsi ganimettir. Müslümanlar at koşturarak buraları fethetmişlerdir.

Görmüyor musun, müslüman bu madenleri bulmuş olsaydı beşte birini verir ve geri kalanı kendisine ait olurdu. Şayet bulunan şeyler ganimet olmamış olsaydı onda beştebir payı olmazdı. Harp ehlinden birinin ise Müslümanların ga­nimetinde bir payı yoktur.

Nitekim harp ehlinden eman altındaki birisi İslâm devlet başkanının izni ol­maksızın İslâm ordusuna katılıp müşriklerle savaşacak olsa, İslâm ordusunun elde ettiği ganimetlerden kendisine bir şey verilmez.

4281- Harp ehlinden eman altmdki kişi bu konuda dev­let başkanından istekte bulunur, devlet başkanı da izin verirse, ele geçirdiği ganimetin beşte birini Ödedikten sonra geri kalanı kendisine verilir.

Çünkü eman altıdaki zimmî, devlet başkanının iznini alarak savaşa katı­lacak olursa ganimetten pay sahibi olur. Nitekim bu durumda zimmî de ga­nimetten pay alır. Aynı şekilde devlet başkanından izin alarak maden çıkaracak olursa yine beştebir payını Ödedikten sonra geri kalanı kendisinin olur.

4282- Harp ehlinden eman altındaki kişi, müslüman-larm denizinden çok miktarda inci, aııber ya da bir maden cevheri çıkarır ve bunu yaparken müslüman devlet başka­nından izin almamışsa, çıkardığının tamamı kendisine ait olur ve beştebir pay da ödemez.

Çünkü çıkardığı inci ve anber, denizden çıkarılmıştır ve denizden çıkarılan şeyler ganimet olmaz. Ganimet, karada elde edilen şeylerde olur.

Görmüyor musun, müslüman biri bunları denizden çıkaracak olursa onda beştebir pay yoktur. Ganimet olmadığına göre balık ve benzeri av mesabesin­dedir.

Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'in görüşü budur. Onlara göre inci ve an-berde beştebir pay (humus) yoktur.

Ebû Yusuf a göre ise, bunları müslüman biri çıkarmışsa onda beştebir pay vardır. Harp ehlinden biri çıkarmışsa, tamamı kendisinden alınır. Çünkü ona gö­re inci ve anber de ganimet olur. Çıkarılan fîrûzeye gelince, toprak mesabe­sindedir.

Nitekim fîrûze, ateşte erimez, taş mesabesindedir. Taşta ise beştebir pay yoktur. Beştebir payı yoksa, ganimet de olmaz. Böylece onu çıkaran harp eh­linden kişi hiçbir şey ödemeksizin hepsini alır.

Zimmî biri eman altında ya da esir olup harp yurdunda

define veya maden bulduğunda hakkındaki hüküm, müslü­man hakkındaki hükmün aynıdır.

Çünkü ülkemizin vatandaşıdır. Bu nedenle müslüman hakkındaki hüküm aynen kendisi için de geçerlidir.

4283- Yine zimmî birinin İslâm yurdunda bulduğu al­tın, gümüş, kurşun veya civa gibi madenler konusunda müslümanla aynı konumdadır. Bulduğunun beştebir payı­nı öder ve geri kalanı kendisine ait olur. Bu madenleri çıkarmak için devlet başkanından izin almış veya almamış olması önemli değildir.

Çünkü ülkemizin vatandaşıdır ve Müslüman hakkında geçerli olan hüküm­ler kendisi hakkında da geçerlidir.

İmam Muhammed -Allah rahmet etsin- anber konusun­da Amr. b. Dinar'dan ve o da babasından, babası da İbnu Abbas'tan bir rivayet nakleder. Bu rivayete göre İbni Ab-bas'a anberde beştebir payın bulunup bulunmadığı sorul­muş, İbnu Abbas: Deniz dalgalarının kıyıya attığı bir şeydir, karşılığını vermiştir.

Kölenin İslâm yurdunda bulduğu madenlere gelince; beştebiri alındıktan sonra geri kalanı efendisine verilir.

Çünkü bulunan bu maden ve rikâz, ganimet olup köle ise ganimette hak sa­hibi olabilir.

Nitekim müşriklerle yapılan savaşta müslümanlara yardımcı olursa ken­disine de ganimetten pay ayrılır. Böyle bir ganimetten pay alabildiğine göre bu­rada da pay sahibidir. Bulduklarının beştebiri alınır, geri kalanı ise, efendisine ve-rilir.Çünkü kölenin malı, efendisine ait olur.

Mükâteb biri bulduğu takdirde ise, beştebiri alındıktan sonra geri kalanı efendisine değil, kendisine verilir.

Çünkü savaşa katıldığında kendisine ayrılan pay kendisine ait olduğuna göre burada da beştebir dışında kalan kendisine ait olur.

4284- Darulhrp ülkelerinden biri, İslâm hükümlerinin ülkelerinde  uygulanmamasına  karşılık  her yıl  belli  bir miktar veya para vermek üzere antlaşma yapmışsa, bu ülke de darulharp ülkesidir. Çünkü bir ülkenin İslâm ülkesi olabilmesi için İslâm hükümlerinin o ülkede yürürlükte olması gerekir. İslâmın hükümleri bu ülkede yürürlükte olmayacağına göre, orası harp ülkesidir.

4285- Müslüman biri antlaşmah olan bu ülkeye gidip orada bir define bulacak olursa bakılır; çölde bulmuşsa kendisine aittir. Ancak onlardan birinin tarlasında bul­muşsa, tarla sahibine aittir. Müslümanlar kendilerine galip gelmeden her yıl müslümanlara belli bir haraç Ödemek üzere antlaşma yaparak İslâmî hükümlerin ülkelerinde ge­çerli olmasını da kabul ederek müslümanlarla antlaşma yapmışlarsa, bu ülke İslâm ülkesidir.

Çünkü İslâmın hükümleri orada uygulanmaktadır. Orada bulunan define, altın veya gümüşün beştebiri devlet tarafından alınır, geri kalanı ise, İslâm yur­dunda olduğu gibi bulan kişiye ait olur.

4286- Şayet onlardan birinin tarlasında bulmuşsa, beş­te biri alındıktan sonra geri kalan tarla sahibine ait olur.

İmam Ebû Hanîfe ve Muhammed'e göre hüküm budur. Ebû Yusuf a göre ise, geri kalan, bulana aittir. Nitekim İslâm yurdunda müslüman birinin tarlasında bulunanın da durumu ona göre böyledir. Ona göre bu mubah bir maldır ve kim daha önce onu bulmuşsa kendisine aittir.

Ebû Hanîfe ve Muhammed'e göre ise, toprağın üstüne sahip olan kişi, altında bulunana da sahiptir. Bunun delili, Hz. Ali'nin şu hadisidir:

Haraç ödeyen bir köyde bulunduğu takdirde bulunan define ve madenler o köy halkına aittir. Ama o köy için haraç ödenmiyorsa bulunanlar, bulan kişiye ait­tir. Ancak bu bulunan şeylerde beştebir pay vardır.

İmam Muhammed, Kıbrıs konusunda da aynı görüştedir. Kıbrıs, Akdeniz adalarından olup halkı Hıristiyandır. Her yıl hem Araplara ve hem de Bizans'a birtakım vergiler ödemektedir. Müslümanlarla ve Bizansla barış halinde yaşıyor­lar. Ancak orda İslâmın hükümleri uygulanmamaktadır.

4287- Müslüman bir kişi burada (Kıbrıs'ta)     define veya maden bulacak olsa, şayet bir kimsenin mülkiyetinde bulunan bir yerde bulmuşsa, bulduğunu o kimseye iade eder. Ama bir çölde bulmuşsa bulduğu kendisine ait olur ve ondan beştebir payı öder.

Çünkü burası harp yurdudur ve İslâmın hükümleri yürürlükte değildir. Daha önce harp yurduyla ilgili hükmü belirtmiştik. Burada da hüküm aynıdır.

4288- Müslümanlardan güç ve kuvvet sahibi bir ordu düşman yurduna girer ve orada bir müddet ikamet edip nihayet bazı  kimseler  ordugahta bulunan  tarlaları  ekerek mahsullerini topladıktan sonra onları İslâm yurduna ge­tirecek olurlarsa bakılır; şayet o ekinin tohumunu ken­dileri İslâm yurdundan götürmüşlerse, biçtikleri ekinin tamamı kendilerine ait olur.

Çünkü elde ettikleri, mülklerinin nemasıdır. Mülkün neması, hakkedilen bir hak gerçekleşmedikçe, o mülkün sahibine aittir.

Onda beştebir (humus) de yoktur. Çünkü ganimet değildir.

Onda öşür veya haraç da yoktur.

Çünkü öşür ve haraç, müslümanların tarlalarından elde edilende vardır. Bu­ralar harp ehlinin topraklandır. Harp ehlinin topraklarında ise ne öşür ve ne de haraç vardır.

4289- Toprağa atılan buğday tohumu, düşman toprak­larında alınmış bir tohum ise ve mahsûlünü İslâm yurduna getirmişse, düşmandan aldığı tohum miktarı kendisinden alınarak ganimete katılır. Geri kalan da, kendisine ait olur ve bu geri kalan her ne kadar ganimet tohumdan elde edil­mişse de ganimet olmaz.

Çünkü bu durumdaki kişi gasp eden kişiden beter değildir. Nitekim bir kimsenin tohumunu gasp edip kendi toprağında eken kişi, ektiği bu mahsulden çok miktarda gelir elde edecek olursa, o tohumu kimden gasbetmişse, gasbettiği miktarı kendisine..iade -eder ve gelirin geri kalanı kendisinin olur. Gasp eden kişi sadece gasbettiği tohumu, iade ediyorsa, burada sadece tohumun geri verilmesi ev-Ieviyetle uygulanması gereken bir husustur.

Şayet bu kimseden tohum miktarının da alınmaması gerekir, çünkü bu kişi ganimet olan bir yiyeceği harcamıştı, ganimet olan bir yiyeceği harp yurdunda harcayan kişiden harcadığı geri alınmaz, denilecek olursa, deriz ki:

Tarlaya atılan tohum hakikatte harcanmış değildir. Çünkü toprağa atılan to­humdan gelir beklenmektedir. Nitekim baba ve vasîy, çocuk adına ekilmiş olan tohuma sahip olurlar. Yapılan bu iş harcama olarak değerlendirilmiş olsaydı, ona sahip kabul edilmezlerdi.

Bu anlattığımız kargı ağacının durumuna benzer. Ganimetten payı olan­lardan biri, harp yurdunda kargıdan sepet yapıp İslâm yurduna getirecek olursa kargı; işlenmiş ve işlenmemiş olarak değerlendirilir. İşlenmemiş durumdaki değeri ganimete katılır. Geri kalan kısım ise, kişinin kendisine bırakılır. Aynı şekilde kişi samur derisi elde edip bu derileri dabaklamış ise, deriler işlenmiş ve işlenmemiş olmak Üzere değerlendirilir. İşlenmemiş halinin değeri ganimete katılır, geri kalan kısım ise, İslâm yurduna getiren kişiye ait olur. Burada da durum bundan farklı değildir.

4290- Zimmî, köle, mükâteb, çocuk veya kadın İslâm yurdunda maden veya hazine bulacak olursa, beştebiri alındıktan sonra kalan onu bulan kişiye ait olur. Devlet başkanının izni alınmadan çıkarılmışsa yine hüküm budur.

Çünkü bu kimseler, devlet başkanının İzni olmadan savaşa iştirak etmiş ol­salar ganimetten pay sahibidirler. O halde İslâm yurdunda buldukları maden ve hazine hakkındaki hüküm de böyledir.

Bu kimselere ganimetten az bir miktar verilir ama belli bir pay verilmez. O halde İslâm yurdunda buldukları define ve madenden buluğ çağına ermiş yetişkin erkeğe verilen paydan daha az bir miktar verilmesi denilecek gerekmez mi? olur­sa, deriz ki:

Ganimetten kendilerine bir miktar verildiğine göre hak ve paylan yar de­mektir. Ganimetteki haklar ise farklı farklıdır. Devlet başkanının belirlediği her miktar, şeriatça belirlenen miktar gibidir. Şeriatça ganimette farklı miktarların be­lirlenmiş olması, define ve madeni bulan kişiye geri kalanın tamamının ve­rilmesine engel değildir.

4291- Görmüyor musun, bulunan maden konusunda atlı ile piyade arasında bir fark yoktur. Halbuki bunların ganimetteki payları birbirlerinden farklıdır. Aynı şekilde define ve maden konusunda hür kişi ile köle eşittir. Çün­kü madeni bulan kişi, yalnız başına onu çıkarmıştır. Bu durumdaki kişi, diğer müslümanların dışında bir grup müslümanm yalnız başlarına harp yurduna girerek gani­met elde etmeleri ve bu ganimetleri İslâm yurduna getir­meleri durumuna benzemektedir. Burada bu topluluğun getirdikleri ganimetlerden beştebir pay alındıktan sonra ganimetin geri kalanı atlı veya yaya olmaları gözönünde bulundurarak paylaşırlar. Maden ve define bulanların du­rumu da böyledir.

İmam Muhammed dedi ki: Yine harp ehlinden eraan al­tıdaki kişi hazine ve madenleri çıkarma konusunda devlet başkanından izin alır ve bulduklarının yarısı müslüman-lara, diğer yarısı kendisine ait olmak üzere anlaşacak oIursa, buldukları yarı yarıya bölünür ve yarısı kendisine ait olur.

Çünkü devlet başkanının izni olduğu takdirde harp ehlinden eman altındaki kişi İslâm yurdunda bulduğu hazineden pay alır. Devlet başkanı izin verirken şayet bir şart ileri sürülmüşse bu şarta riayet edilir. Devlet başkanı bulduğunun yansını kendisine vereceğini söylediğine göre eman sahibi kişi bulduğunun yarısını alır.

Daha sonra devlet başkanı, beştebir payım harp ehlinden kişinin aldığı yarımdan alır ve hepsini fakirlere dağıtır. Geri kalan ise, savaşçılara ganimet olur.

Çünkü devlet başkanının izni, alınmış olan şeyleri, beştebiri verilmesi ge­reken bir ganimet yapar. Onun izin vermesi, alan kişinin bütün mallarda, beştebir pay ayrıldıktan sonra, pay sahibi olmasını gerektirmektedir. Devlet başkanı iki yarının beştebirini alıp kalanı fakirlere vererek savaşçılara vermeme hakkı yoktur.

4292- Müslüman, köle, mükâteb, zimmî veya çocuk bulacağı hazine veya madenlerden yarısını devlete ver­mek, geri kalan yansı kendisine ait olmak üzere devlet başkanından izin alacak olursa, bulduklarrnın beştebiri alındıktan sonra geri kalanın tamamı kendisine ait olur. Çünkü müslümanın bulduğu define ve madenlerdeki hakkı, onları bul­masından dolayıdır. Bu hakkı ileri sürdüğü şartla elde etmemektedir. Nitekim devlet başkanının iznini almadan bulacak olursa yine beştebiri verildikten sonra bulduğu kendisinindir. Devlet başkanının ileri sürdüğü şart bu hükümde etkili değildir. Çünkü ileri sürülmüş olan bu şart, şeriatın emirlerine uygun değildir. Zira kıyasa göre bulunan şeylerin tümü bulan kişinindir. Çünkü   bunlar mubah bir mal olup bulan kişinin olur. Biz sadece beşte birinin alınmasını gerekli gördük. Geri kalanda ise, şeritın öngördüğü bir hak yoktur ve kıyasın öngördüğü gibi kalır.

4293- Halbuki harp ehliden eman sahibinin durumu böyle değildir. Devlet başkanı ne şart ileri sürmüşse, o şarta riayet edilir.

Çünkü onun hak edişi, belirttiğimiz gibi devlet başkanının kendisine izin vermesine dayalıdır ve bu nedenle devlet başkanının ileri sürdüğü şart aynen geçerlidir.

Görmüyor musun, devlet başkanı müslümanlardan bir orduyu harp yur­duna gönderir ve elde edecekleri ganimetlerin yarısının müslüman topluma, diğer yarısının ise kendilerine ait olmasını şart koşacak olursa, ileri sürdüğü bu şart geçerli değildir. Elde ettikleri ganimetlerin beşte biri alındıktan sonra geri kalanın tamamı kendilerine ait olur.

Çünkü onların bunu hak edişleri devlet başkanının ileri sürdüğü şarttan dolayı değildir. Devlet başkanının ileri sürdüğü şart ise, şeriatın emirlerinin ge­rektirmediği bir şarttır. Çünkü ganimeti, savaşa katılmayanlara vemiştir. Bu da şartının geçersiz olduğunu gösterir.

4294- Harp ehlinden bir topluluk İslâm yurduna geçip oradan başka bir harp yurduna savaş açmak üzere eman alacak olurlarsa, başka o ülkeye geçmeleri için İslam yur­dunda bir yol bulunmuyorsa veya İslâm yurdundan geçe­rek oraya savaş açmaları heybetlerini arttırıyorsa ve müs­lüman devlet başkanı elde edecekleri ganimetlerin yarısı müslumanlara verilmek şartıyla onlara izin vermişse, elde ettikleri ganimetlerin yarısını kendilerinden alır ve diğer yarısını kendilerine bırakır.

Çünkü İslâm yurdundan geçmekle devlet başkanının onlarla yaptığı anlaşma sonucu o ganimette hak sahibi olurlar. Yani devlet başkanının ileri sür­düğü şart geçerlidir. Ayrıca şart olarak ileri sürülenin fazlasını hakketmezler.

4295- Bizanslı bir düşman eman alarak İslâm yurduna girmiş ve orada darulharp ehli olan bir Türk ele geçirmişse, hepsinin görüşüne göre o Türk üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunamaz.

Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre ise,o Türk İslâm yurduna girmekle İslâm toplumu için fey' olmuştur. Öyle ki bir müslüman onu yakalayacak olursa ken­disine ait olmaz. Bilakis ele geçirdiği kendisinden alınır ve müslümanlann bey-tü'lmalma konur. O halde onu yakalayan düşman kişiye de verilmez.

Muhammed'e göre ise, onu bir müslüman yakaladığında, beşte bir payının verilmesini öngören rivayete göre ganimet olur. Buna göre harp ehlinden biri onu yakaladığında da ganimet olur ve ganimette harp ehlinin bir payı yoktur. Bu se­beple tamamı kendisinden alınır. Buna göre harp ehlinin İslâm yurdunda bulduğu define ile aynı konumdadır.

4296- Devlet başkanı bu doğrultudaki isteğine izin ver­miş ve o da harp ehlinden olan kendi vatandaşlarından ya da başka bir harp ülkesi vatandaşlarından eman almaksızın İslâm yurduna girmiş olanları yakalayacak olursa, Ebû Hanîfe1 ye -Allah kendisinden razı olsun- göre yine bir şey alamaz.

Çünkü eman almaksızın İslâm yurduna girenler, giriş yapmalarıyla müs-lüman toplumun hakkı olurlar. Böylece onlardan elde edilenler müslümanlann

devlet hazinesine konur.

İmam Muhammed'e göre onlardan elde ettiği malların beştebiri alındıktan sonra geri kalanı ganimet olarak yakalamış olan kişiye ait olur. Çünkü devlet başkanından izin aldığı takdirde harp ehlinden kişiler de ganimetten pay alabilir­ler. Buradaki durum, madene benzemektedir. Harp ehlinden biri devlet başka­nından izin alarak maden çıkardığı takdirde beşte birini öder ve geri kalanı ken­disinin olur. Burada da durum böyledir.

4297- Hür müslünıan, köle, mükâteb veya kadın, dev­let başkanından maden arama izni isteyip bulacağı madenlerden beştebir payı vermeyeceğini de söyler, devlet baş­kanı da bu isteğini de kabul eder, arama sonunda da çok miktarda maden bulacak olursa bakılır; Bu kişi zengin biri ise, devlet başkanının bütün bu malları kendisine teslim etmesi caiz değildir. Çünkü bu kimsenin bulduğu maden ve hazineler ganimettir. Beştebir pay ise, ganimette fakirlerin bir hakkıdır. Devlet başkanının fakirlerin hakkı olan bir şeyi iptal etmesi caiz değildir.

4298- Ancak bulan kişi çok miktarda borçlu, muhtaç biri ise ve beştebiri çıkarıldıktan sonra geri kalan beşte dörtlük miktarla zengin konuma yükselmiyorsa ve devlet başkanı beştebir payı kendisine teslim etmeyi uygun görüyorsa, o başka.

Çünkü beştebir payı fakirlerin hakkıdır. Bulan kişi de fakir olduğuna göre bu pay kendisine de verilebilir.

Bu konudaki delil, Hz. Ali'nin şu uygulamasını anlatan rivayettir: Hz. Ali, define bulan birine: Şayet bunu kimseye ait olmayan harabe bir yerde bulmuş isen beşte biri bize aittir, beşte dördü ise senindir. Hz. Ali sözüne devam ederek: O beştebiri de sana vereceğiz, demiştir.

Hz. Ali o kişiyi sadakaya ehil gördüğü için beştebir payı da kendisine ve­receğini söylemiştir.

4299- Harp ehlinden eman sahibi veya zimmî biri böy­le bir istekte bulunur ve devlet başkanı Müslümanlara izin verdiği gibi kendisine izin verip bu kişi bir hazine veya maden bulacak olursa, beştebiri alındıktan sonra geri kalan o kişinindir. Ayrıca zengin veya fakir olsun o kişiye beştebir payı verilemez.

Çünkü bu pay yüce Allah'ın Kur'an nassıyla fakire tayin ettiği bir haktır ve tıpkı zekât gibi kâfire verilmesi caiz değildir.

4300- Devlet başkanı başka bir harp ehli ile savaşması için   zimmilerden veya eman   verilen harp ehlinden yahut antlaşmalılardan bir ordu oluşturur, başına da müslüman bir komutan tayin eder ve aralarında Islâmın hükümleriyle hüküm vermesini ister ve bu ordu harp yurduna girip bir takım  ganimetler elde  edecek  olursa, bu  ganimetlerden beştebir alındıktan sonra geri kalanı onlara ait olur. Atlı olanına atlı payı, yaya olana da yaya payı verilerek ara­larında dağıtılır.

Çünkü îslâmın hükümleri aralarında geçerlidir. O harp yurdundan elde edi­len, dini yüceltme yolunda ve İslâmm hükümleri gereğince elde edildiğinden ga­nimettir. Bu ganimeti elde edenler ise, kendileridir. Bu nedenle atlı olanlarına atlı payı, diğerlerine yaya payı olmak üzere aralarında taksim edilir.

Görmüyor musun, şayet zimmîler, devlet başkanının iznini almadan bu işi yapmış olsaydılar ve aralarında da müslümanlar bulunmamış olsaydı, hüküm yine böyle olurdu. Devlet başkanının kendilerine İzin verdiği eman sahibi harp ehli ise, zimmîler mesabesindedir.

4301- Müslümanlardan bir topluluk da onlarla birlikte harp yurduna girmiş ve bu müslümanlar: Ganimetleri bizim olsun, zinımîlerle harp ehlinden olanlara ganimetten bir miktar verelim, ve belli bir pay sahibi yapmayalım, isteğinde   bulunacak   olurlarsa   bakılır;   bu   Müslümanlar zimmî ve harp ehli kişilere ihtiyaç duymayacak kadar güç ve kuvvet sahibi ise ve bu diğerlerinin onlarla birlikte oluşları müslümanların işlerini sadece kolaylaştırmaktan ibaretse, isteklerine uygun hareket edilir.

Çünkü müslümanlar güç ve kuvvet sahibi olup zimmiler onlara tabi iseler, zimmîler ganimetten az bir miktar alırlar.

4301- Müslümanlar ancak beraberlerinde bulunan zim­mî ve harp ehlinden kişiler sayesinde düşmana karşı koyacak bir güç oluşturuyorlarsa, bu takdirde ganimet hep­sinin arasında taksim edilir. Atlıya atlı payı, diğerine yaya payı verilir.

Çünkü burada elde edilen mal müslümanlar için bir ganimet değildir. Be­raberlerinde bulunan zimmîler sayesinde ganimet olmuştur. Zimmîler onlarla bu-lunmasaydı, müslümanlar gazi değil, hırsız olurlardı. Elde edilen mal, zimmîler sayesinde ele geçtiğine göre hepsi için ganimettir.

4303- Harp yurdunda ganimet ele geçirir ve müslü­manlar yalnız başlarına güç ve kuvvet sahibi değillerse ve elde edilmiş olan ganimetler ne taksim edilmiş, ne de İs­lâm yurduna getirilmişse, nihayet İslâm ordusu imdatla­rına yetişip orada biriken müslümanlar güç ve kuvvet sa­hibi olmuşlarsa, ganimetin bir miktarı zimmîlere verilir, geri kalan ise müslümanlar arasında taksim edilir.

Çünkü imdatlarına giden ordu harp yurdunda onlara ulaşmışsa, onlarla bir­likte harp yurduna girmiş gibidirler.

Görmüyor musun, kendileriyle birlikte bu imdatlarına gidenler harp ^ur-duna girmiş olsaydılar, müslümanlar yalnız başlanna düşmana karşı koyabilecek güç ve kuvvette olacaklardı. Bu nedenle ganimet müslümanlar arasında paylaş­tırılır, zimmîlere de ganimetten az bir miktar verilir.

4304- Zimmîler yalnız başlarına karşı koyacak güçte değillerse, müslümanlar da yalnız başlarına bu güce sahip değillerse ve ancak birlikte olmaları durumunda güç ve kuvvet sahibi olabiliyorlarsa ve bir araya gelerek ganimet elde etmişlerse, ganimetler hepsinin arasında pay edilir.

Çünkü ganimet, iki tarafın bir araya gelmesi sayesinde elde edilmiştir. Bir tarafın diğeri üzerinde bir üstünlüğü yoktur. O halde ganimet konusunda hepsi eşittir.

4305- Aynı şekilde her bir tarafın yalnız başına düş­mana karşı koyacak güç ve kuvveti varsa, yine ganimet aralarında pay edilir, atlıya atlı, yaya olana da yaya payı verilir.

Çünkü bir tarafın diğer taraf üzerinde bir üstünlüğü yoktur ve biri diğerine tabi değildir.Onun için her iki taraf ganimette eşittir.

4306- Gidenlerin hepsi köle ya da mükâteb olup devlet başkanının izniyle harp yurduna girip ganimet elde etmişlerse, verilecek cevap yine aynıdır. Atlı olanlara atlı, yaya olanlara yaya payı verilir. Aralarında hür kimseler varsa, mesele açıkladığımız ayrıntılar  göz  önünde  bu­lundurularak çözüme bağlanır.

Çünkü köleler yalnız başlanna güç ve kuvvet sahibi değillerse ganimetten kendilerine az bir miktar verilir, hür kişiler gibi eşit pay verilmez. Hür olan kim­selerle eşit olabilmeleri için yalnız başlanna güç ve kuvvet sahibi olmalan gerekir.

4307- Müslümanlardan veya zimmîlerden iki-üç kişi, yani yalnız başlarına düşmana karşı koyamayacak durumdaki birkaç kişi devlet başkanının iznini almadan harp yurduna girerek ganimet elde etmiş ve bu ganimetleri İs­lâm yurduna getirmişlerse, getirdikleri kendilerine aittir ve bundan beştebir pay da alınmaz.

Çünkü yaptıkları çapulculuktan ibarettir ve çapulculuktan dolayı beştebir pay söz konusu değildir.

4308- Devlet başkanının izniyle harp yurduna girmiş­lerse, elde ettiklerinden beştebir pay alınır.

Çünkü devlet başkanı dini yüceltmek için kendilerine izin vermiştir. Böy­lece onlar, devlet başkanından talimat alan seriye mesabesindeler. Böylece elde et­tikleri ganimet olur ve bunda beştebir payı vardır.

4309- Şayet devlet başkanı kendilerine, elde ettiğinizin yarısı sizin, diğer yarısı müslümanların olacaktır, demiş ve kendileri de bunu kabul etmişlerse, yine elde ettikle­rinden sadece beştebir payı alınır. Geri kalan kendilerine ait olur.

Çünkü devlet başkanının kendilerine izin vermiş olması onları güçlü kılmış ve elde ettiklerinin ganimet olmasını sağlamıştır. Kendileri güç ve kuvvet sahibi olmasına rağmen devlet başkanı kendilerine böyle bir şart ileri sürmüş olsaydı, bu şart geçerli olmazdı.

Çünkü ileri sürülmüş olan bu şart şeriata uygun değildir. Buna göre burada da ileri sürülmüş olan şart geçerli değildir. Şart batıl olduğuna göre elde et­tiklerinde beştebir payı vardır. Geri kalan ise, ganimeti elde edenlere aittir.

4310- Şayet devlet başkanı  kendilerine  elde  edecek­lerinizin tamamı sizin olacaktır, demiş ve bir takım gani-metler elde ederek onları islâm yurduna getirmişlerse, ge­tirdiklerinin tamamı kendilerine ait olur ve ondan beştebir pay da alınmaz.

Çünkü kendilerine verilmiş olan bu iznin bir hükmü yoktur. Şayet izin al­madan gitmiş olsalardı, elde ettiklerinin tamamı kendilerine ait olacaktı. Böylece sanki devlet başkanının izni olmadan harp yurduna girmiş sayılırlar. Bu nedenle de elde ettiklerinde beştebir payı yoktur.

4311- Devlet başkanı, İslâm yurdundan harp yurduna bir seriyye gönderip kendilerine, sizden kim define veya maden bulursa bulduğu kendisine aittir ve onda beştebir pay yoktur, derse onlardan biri böyle bir şey bulduğu tak­dirde o bulduğunda beştebir pay yoktur. Ancak İslâm yur-dunda bulacak olursanız onda dabeştebir pay yoktur, de­mişse, devlet başkanının sözü geçerli değildir. Onlardan biri İslâm yurdunda define veya maden bulacak olursa, bulduğundan  beştebir  payı  alınır. Geri  kalanı  ise ken­disine aittir.

Çünkü harp yurdunda bulunan define farklıdır. Müslümanlar oraya at koş­turmamış ve yerin altındaki hazine ve madenler müslümanların ganimeti olmamıştır. Bu nedenle harp yurdunda bulunanda fakirlerin payı yoktur. Ganimet henüz elde edilmemiş ve fakirlerin hakkı sabit olmamışken devlet başkanı ken­diliğinden onu bulana ait kılmıştır. Bu sebeple de harp yurdunda bulunandan beştebir payın alınmaması caizdir.

İslâm yurdundaki defineye gelince; müslümanlar bunun için at koşturmuş ve burayı fethetmişierdir. Fethedilmiş olan bu yerde, yerin üstü olduğu gibi altı da müslümanlar için ganimettir. Devlet başkanı, fakirlerin sübût bulmuş olan hak­larım iptal edemez. Bu nedenle ileri sürmüş olduğu şart geçersizdir.

Başarı Allah'tandır.[7]

 

Elde Edilen Toprakları Taksim Etme Ve Vergiye Bağlama Yetkisine Sahip Komutanlar

 

İmam Muhammed - Allah rahmet etsin - dedi ki:

4312- Halife bir ordunun başına bir komutan tayin ede­rek onları müşrik bir kavmin üzerine gönderip komutanın çağrısı üzerine o kavim İslâmı   kabul edecek olursa, hür olurlar. Onlardan hiçbir şey alınamaz. Malları, tarla ve köleleri   kendilerinindir.   Toprakları,   tıpkı   Muhacir   ve Ensar'ın toprakları gibi öşür razisi olur.

Çünkü tayin edilen komutanın uygulamaları, tayin eden halifenin uy­gulamaları konumundadır.Halifenin çağrısını kabul ederek İslama girdiklerinde nasıl hür oluyorlarsa, komutanın çağrısıyla İslâmı kabul ettiklerinde de hür olur­lar. Topraklan da öşür arazisi olur.

Burada anlatılmak istenen şudur: Zor kullanılarak fethedilen topraklar üzerinde savaşçıların hakkı bulunduğundan dolayı o topraklar haraç aazisi olur. Sonra bu topraklar fatihler arasında taksim edilmeyip onlan işleyenlere bırakılır ve hem savaşçıların, hem de bütün Müslümanların yararı için o topraklardan haraç alınır. Ancak o topraklarda yaşayanlar, savaş olmaksızın İslâmı kabul edecek olurlarsa, savaşçıların o topraklar üzerinde bir hakları olmaz. Bu nedenle o top­raklar haraç arazsİ değil, öşür arazisi olur.

4313- Müslüman olmayı reddetmelerinden dolayı komutan zimmet ehli olmalarını isteyip onlar da bunu kabul edecek olurlarsa, artık zimmî statüsüne girerler. Halife bu konuda komutana herhangi bir emir vermemiş olsa bile hukum yine böyledir.

Çünkü halife komutana savaş işini havale edince, savaşın sebep ve ne­ticelerini de ona havale etmiş demektir. Zimmîlik de savaşa tabi hususlardandır. Çünkü İslâmı kabul etmeleri için savaşıldığı gibi zimmîliğİ kabul etmeleri için de müşrikle savaşılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: " Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşacaksınız."[8] Yine şöyle bu­yurmaktadır: " Onlarla, müslüman oluncaya kadar savaşın."[9] Ayrıca Resûlullah (s.a.v.)'İn bir seriyye gönderdiğinde komutan olarak tayin ettiği kimseye şöyle bir tavsiyede bulunduğunu rivayet etmiştik: [' Allah'tan korkun, haksızlık yap­mayın. Karşılaştığınız kimseleri İslama çağırın. Kabul etmedikleri takdirde, zimmî olmalarını teklif edin." Böylece zimmîlik de savaşın sonuçlarmdandır. Bu nedenle de bu iş, komutana havale edilmiş işlerdendir.

4314- Aynı şekilde başkomutan, komutanlarından bi­rini gönderip düşmanı davet ettiğinde kendisine aynı ce­vabı verecek olsalar, hüküm yine aynıdır. Çünkü bu ko­mutan da, başkomutanın adına iş yapmaktadır.

Çünkü devlet başkanı, kendi komutanını savaş işiyle görevlendirmiştir. Bu komutanın yeni bir komutan görevlendirmesi, savaşa Eabi hususlardandır. Nasıl devlet başkanı kendilerine zimmîliği teklif ettiğinde zimmîliğe rıza göstermeleri geçerli ise, komutanın teklifine rıza göstermeleri de geçerlidir.

4315- Komutan şayet her yıl kelle başına ve tarlaları için vergi vermeleri konusunda onlarla bir antlaşma yaparsa, bu da geçerlidir.

Çünkü bu da bir nevi zimmîliği kabul etmektir. Çünkü zimmîlik ya her sene her kişinin gücüne göre cizye vermeyi kabullenmeleri veya topluca her yıl bir miktar mal vermeyi kabullenmeleri konusunda yapılan antlaşmadır. Verdikleri malın bir kısmı cizye, diğer bir kısmı da tarlalarına karşılık olarak alınır. Nitekjm Peygamber (s.a.v.) Necran hıristiyanları ile her yıl iki bin takım elbise vermeleri konusunda antlaşma yapmıştır. Tay ve Şerç kabileleriyle de benzer antlaşmalar yapılmıştır.

4316- Ancak devlet başkanı, komutanı böyle davran­maktan sakındırmış ve böyle bir kararı sadece kendisinin alacağını bildirmişse, komutanın böyle bir karar alması caiz değildir.

Çünkü komutanın antlaşma ve verilecek vergiye karar vermesi, devlet başkanının kendisini komutan tayin etmesiyle delalet yoluyla ortaya çıkan bir du­rumdur. Devlet başkanı açık bir ifade ile kendisini bu hususlardan sakmdırmışsa elbette açık olan ifade geçerlidir. Buna göre son hükmü devlet başkanı verir. Karşı taraf müslüman devlet başkanının verdiği hükmü kabul ederse, olay sonuca bağlanmış olur. Devlet başka­nı, komutanın verdiği kararı kabul etmez ve onlar da dev­let başkanının verdiği kararı kabul etmezlerse, bu takdirde bizden  emniyette  olacakları  yere kadar  götürülüp  bıra­kılırlar.

Çünkü komutanın onlarla yaptığı antlaşma her ne kadar geçerli değilse de, onlara cman vermeyi İçermektedir. Devlet başkanının verdiği karan kabul et­medikleri takdirde yapılmış olan antlaşma bozulmuş olur.

4317- Müslüman olmayı ya da zimmî olmayı redde­decek olurlarsa müslümanlar onlara savaş açarlar, müslümanlar savaş sonucu kendilerine galip gelip tarlalarını ve mallarını ele geçirecek olursa, devlet başkanı karar vermeden kimse elde edilen ganimetlere el süremez. Dev­let başkanı dilerse elde edilen ganimetlerin beşte birini a-Iıp yetim ve fakirlere dağıtır, geri kalanını da savaşa katı­lanlara verir. Dilerse, fethedilen yerin halkını serbest bı­rakır ve bunlar kelle başına cizye, tarlaları için de haraç öderler.

Çünkü komutanın askerleri üzerinde velayeti vardır ama müslüman toplum üzerinde velayet sahibi değildir. Ganimet ya da fethedilen yerin halkını serbest bı­rakması konusunda müslüman toplumun hakkı vardır. Çünkü Bu tarlaları sa­vaşçılar arasında taksim edecek olursa bu tarlalar öşür arazisi olur ve gelirlerinin onda biri kıyamete kadar müslüman fakirlere ait olur. Fethedilen toprakları sa­hiplerine bırakacak olursa tarlaları haraç arazisi olur ve bu tarlalardan -alınacak haraç kıyamete kadar savaşçılarla müslüman toplumun yararı için harcanu'. Görülüyor ki tarlalar taksim de edilse, haraç arazisi de yapılsa müslüman toplumun yararı söz konusudur. Bu sebeple ganimetler konusunda karar verme yet­kisi, komutana değil, devlet başkanına aittir.

4318- Ayrıca devlet başkanının altında bulunan hiçbir komutan, karşı tarafın askerlerini ele geçirdikten sonra onları öldürme yetkisine sahip değildir.

Çünkü öldürmek ganimeti hakkedenlerin haklarını ortadan kaldırmak olur.

4319- Devlet başkanının görüşünü almadan serbest bı­rakamayacağını belirtmiştik. Aynı şekilde onları ö'ldürenıez de. Onları taksim yetkisine sahip olmadığı gibi öldür­me yetkisine de sahip değildir. Ancak esir aldığı kimse­lerin müslümanlara bir zarar vermelerinden ya da müşrik ordunun imdatlarına gelerek onların da o müşrik orduya yardımcı olmalarından endişe ediyorsa, devlet başkanının iznini almadan onları Öldürebilir.

Çünkü onlardan yana bir korkusu varsa, onları öldürmek de savaşın bir parçasıdır. Böylece bu durumda onları öldürmesi ile savaşta Öldürmesi aynı ko­numdadır. Bunun benzeri Haricîlerle ilgili durumdur. Müslümalar, Haricîlerden bir kısmını esir almışlarsa ve başka bir gurubun bu esir alınanların imdatlarına ge­lerek bunların da bir zarar vermelerinden endişe ediliyorsa, yaralıları dışında im­datlarına gelindiğinde savaşabilecek durumda olanları öldürülebilir. Burada da durum aynıdır.

4320- Devlet başkanı, birini bir ordunun başına tayin ederek müşriklerin üzerine gönderecek olsa, komutan da o toprakları fethedemeyip sadece bazı erkeklerle kadınları ve birtakım malları ganimet alarak İslâm yurduna kaçıra­cak olsa, onları paylaştırıp beşte birini fakirlere verdik­ten sonra kalanı savaşçılar arasında taksim etmesinde bir sakınca yoktur. Böyle bir taksimat için devlet başkanının iznini beklemesine de gerek yoktur.

Çünkü topraklarını fethetmediğine göre devlet başkanının onlara minnet olarak topraklarını geri vermesine imkân yoktur. Bu takdirde yapabileceği tek al­ternatif vardır ve o da ganimetten beşte birini fakirlere ayırdıktan sonra geri kalanı savaşçılar arasında taksim etmektir. Ganimetlerin dörtte birinde savaşçıların hak­kından başka kimsenin hakkı yoktur. Beşte bir ise, fakirlerin hakkıdır.

4321- Askerler üzerinde velayeti bulunan kişinin beşte-bir payı alacaklar üzerinde de velayeti vardır. Böylece ko­mutanın tasarrufu kendi yetki alanı ile ilgili olmaktadır. Ancak o ülkenin toprakları fethedilmiş olsaydı, durum farklı olurdu.

Çünkü o ülkenin toprakları fethedilmiş olsaydı, devlet başkanı o ülkenin tarlalarını sahiplerine bırakma yetkisi olurdu ki bu takdirde müslüman toplumun hakkı söz konusu olurdu. İşte o zaman komutanın tasarruf imkânı kalmazdı. Devlet başkanı, komutanın ganimetleri taksim etmesini ysaklamışsa, komutan taksimatta bulunamaz. Çünkü daha önce taksimat yapmasının geçerliliği delalet yoluyla söz ko­nusu idi. Devlet başkanı açıkça kendisini bundan sakındırmışsa, nassın açık de­laletinin yanında delalet yoluyla ortaya çıkan hüküm geçerli değildir.

4322- Devlet başkam, ordu komutanı olarak birini, taksimatı yapmak üzere de başka birini görevlendirecek olursa taksimat işini bu işle görevlendirilen kişi yapar.

Devlet başkanının taksim etme ve etmeme konusundaki emri geçerlidir. Çünkü taksimat işi güvenilir olmayı, savaş işi ise cesaret ve kahramanlığı ge­rektirir. Bu sebeple devlet başkanı bu iki görevi birbirinden ayırma yetkisine sa­hiptir, taksimat işini daha güvenilir olanına, savaş işini de daha cesur olanına verir.

4323- Ancak devlet başkanı, komutanı da taksimat işine ortak edecek olursa, bu takdirde taksimat görevi iki­sine ait olur.

Çünkü savaş işini sadece komutana, taksimat işini ise her ikisine tanımıştır. Devlet başkanının emrine uyulur.

Taksimat işini üstlenmiş olan kişi, taksimattan Önce ganimetleri satacak olursa, satışı geçerlidir.

Çünkü eşyanın kendisini eşit şekilde taksim etmek mümkün olmayabilir. Böylece satılmalarına ihtiyaç duyulabilir. Satıldıktan sonra elde edilen para paylara taksim edilerek dağıtılır. Böylece satmak da taksimata tabi olan hususlardan olmaktadır. Bu takdirde taksimat işi mutlak olarak kendisine bırakılmış olan kişi, satma işi de kendisine havale edilmiş kişidir. Nasıl savaş işi birine havale edil­diğinde savaşa tabi durumlar da kendisine havale edilmiş sayıhyorsa, taksimat işi kendisine havale edilmiş kişi de, taksimata tabi hususlar kendisine havale edilmiş demektir.

4324- Taksimat işi komutana bırakılmış ve ele geçen savaşçıların öldürülmesini müslümanlarm yararına göre­rek böyle bir karar almışsa, bunda bir sakınca olmaz. Harp yurdunda da, İslâm yurduna döndükten sonra da bu işi gerçekleştirebilir.

Çünkü satma ve taksimat konusundaki tasarrufları geçerli olunca, onları ge­tirip devlet başkanına teslim edinceye kadar öldürme konusundaki tasarrufu da geçerli olur. Onları getirip devlet başkanına teslim ettikten sonra komutanlık yet­kisi son bulmuş olur. Komutan olarak karar vermesi, devlet başkanının uzağında bulunduğu sürece geçerlidir. Devlet başkanı geldiği andan itibaren komutanlığı geçerli değildir. Bundan böyle tasarrufu da söz konusu değildir. Bu mesele, tıpkı seriyye komutanı tayin eden başkomutana benzer. Harp yurduna giden seriyenin komutanı, geri dönünceye kadar komutanlık yetkilerine sahiptir. Kendisini ko­mutan tayin eden başkomutanın yanma dönünce, komutanlık yetkileri son bul­maktadır.

4325- Satın almakla görevlendirilen vekilin durumu da böyledir. Satın aldığı şeyde bir kusur bulduğu takdirde onu iade etme yetkisine sahiptir. Satın aldığını, kendisini vekil tayin eden kişiye teslim ettikten sonra artık bu yet­kisi ortadan kalkmaktadır. Çünkü vekâleti son bulmuştur. Burada da hüküm bu şekildedir.

Taksimat işini yüklenmiş olan kişi, ordu komutanının dışında bir kişi ise, ele geçen savaşçıları Öldürtme yetkisine sahip değildir.

Çünkü kendisine taksimat işi havale edilmiştir. Savaş işi kendisine havale edilmiş değildir. Bu nedenle savaşçıları öldürme yetkisi kendisine verilmemiştir.

4326- Ganimetleri taksim işi komutandan başka birine bırakılmış olup müslümanlar birtakım ganimetler ve düşman savaşçılardan  bazılarını  ele  geçirmişlerse, komutan da ele geçirilen bu esirleri öldürtmek istiyorsa, müslü­manlar da savaş halinde bulunuyorlarsa, öldürtmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü o durumda esirlerin öldürül­mesi savaşın bir parçasıdır. Zaten savaş işi  komutana ve­rilmiştir.

Müşrikler yenilgiye uğramış ve esirler müslümanlarm elinde bulunuyorlarsa, bakılır; müslümanlar bu esirlerden korkuyorlarsa ya da düşman bu esirlerin imdadına gelerek esirlerle  birleşip  müslümanlara bir zarar  vermelerinden endişe ediliyorsa, yine onları öldürtmesi caizdir. Çünkü savaş henüz bitmemiş olup devam etmektedir. Nasıl savaş mey­danında onları öldürmesi caiz ise burada da onları öldürmesi caizdir.

4327- Esirler konusunda müslümanlarm bir endişeleri bulunmuyorsa,  komutan  bu   esirleri   öldürtme   yetkisine sahip değildir.

Çünkü onlar artık müslümanlar için fey'dirler. Ganimetleri taksim etme işi de, bu işle görevlendirilmiş kişiye aittir. Bu nedenle komutan onları öldürtme yet­kisine sahip değildir.

Ancak komutan buna rağmen onları öldürürse, ken­disine bir ceza verilmez. Çünkü bu esirler düşman olup kendilerine eman verilmiş değildir. Komutan değil de başka biri onları öldürmüşse yine onun için bir ceza söz konusu değildir. Başka biri Öldürdüğünde kendisi için bir ceza söz konusu olmadığına göre komutanın öldürmesi durumunda da elbette bir ceza söz konusu olamaz. Ancak onları öldürtmesi kötü bir davrnış olur. Çünkü söz konusu olan öldürmedir ve onun öldürmesi helal değildir.

4328- Taksimat  işi  de  komutana  ait  ise,  komutanın onları öldürme yetkisi vardır.

Çünkü işi konusunda bir başka yetkili yoktur. Bu nedenle öldürme yet­kisine sahiptir. Nitekim Ömer b. Abdulaziz hakkında nakledilen şu rivayet bunun delilidir. Bu rivayete göre Ömer b. Abdulaziz, yakalanan esirleri affetmiş fakat bunlar arasında müslümanlardan çok kişiyi öldürmüş olan birini öldürtmüştür. İmam Muhammed dedi ki:

4329- Sınır boyu valilerinden biri harp yurduna bir se­riye gönderir ve bu seriye, aralarında savaşçıların da bulunduğu birtakım ganimetler ele geçirir ve onları İslâm yurduna getirirse, seriye komutanı, onları İslâm yurduna getirdikten sonra taksim etme yetkisine sahip değildir. Çünkü komutanlığı geçicidir. Kendisini görevlendiren kişiden ayrı bir yerde  bulunduğu  sürece komutandır.  Kendisini görevlendiren  sınırdaki  ko­mutanın yanma geldiğinde komutanlık yetkisi son bulmaktadır. Buradaki durum, devlet başkanının komutan olarak tayin ettiği kişinin durumuna benzemektedir. Devlet başkanının yanına geldiğinde komutanlığı son bulur. Bu nedenle de artık taksimat yapma yetkisine sahip değildir. Onun için sınır boyu komutanı dilerse ele geçirilen savaşçıları öldürür ve ganimetlerin geri kalanını   taksim eder, dilerse öldürmeyip ganimetlerin tamamını taksim eder.

4330- Sınır komutanı seriye komutanını düşman yur­duna gönderdiğinde ganimetleri taksim etmesini yasakIamamışsa ve seriye komutanı da harp yurdunda gani­metleri taksim edip beştebirini ayirmişsa, bu tasarrufu geçerlidir.                                                                                      ^

Çünkü harp yurdunda bulunduğu müddetçe yetki kendisinindir. Ayrıca ele geçen ganimetlerde seriyeye katılanların dışında kimsenin hakkı bulunmadığından taksim yetkisine engel olacak bir durum söz konusu değildir.

4331- Yine ele geçirdiği esirleri henüz İslâm yurduna getirmezden önce öldürmeyi Öngörürse, bu tasarrufu da geçerlidir.

Çünkü taksimat yetkisi kendisinde olduğuna göre öldürme yetkisi de ken­disine aittir.

Ancak sınır komutanı kendisini ganimetleri taksim et­mekten sakındırmışsa, onları taksim etmeyeceği gibi öldürme yetkisine de sahip değildir.

Çünkü kendisini bu göreve tayin etmiş olan sınır valisi kendisine izin ver­memiştir. Onun emirlerinin dışına çıkamaz. Ancak ele geçirdiği esirlerden bir kor­kusu söz konusu ise, tıpkı savaş esnasında öldürebildiği gibi bu durumda da onları Öldürebilir.

4332- Devlet başkanı tarafından  görevlendirilmiş bir komutan askerleriyle birlikte harp yurduna girer ve bu arada birtakım seriyeleri değişik bölgelere gönderip on­ların komutanlarına ganimetleri taksim etme yetkisi vermeyecek olursa, seriyelerin komutanları, ele geçirdikleri ganimetleri taksim etmeyip ordugaha getirirler. Çünkü harp yurduna girmiş olan ordunun tamamı bu seriyeler için destek mesabesindedir. Seriyelerin elde ettikleri ganimetlere askerlerin tamamı ortaktır. Seriye komutanı İse sadece seriyede bulunanların komutanıdır, diğer askerlerin komutanı değildir. Seriye komutam ganimetleri dağıtacak olursa, üzerlerinde ko­mutanlığı geçersiz olan diğer askerlerin haklarını iptal etmiş olur. Bu ise caiz değildir. Ancak tek seriye harp yurduna girdiğinde durum böyle değildir. Ga­nimetler sadece o seriyeye katılanlara aittir. Bu sebeple seriye komutanının harp yurdunda ganimetleri taksim etme yetkisi vardır.

4333- Ordugahta bulunan komutan, seriye komutanına ele geçireceklerini satıp seriyeye katılan askerler arasında dağıtmasını emredecek olsa ve seriye komutanı da bunu yapacak olsa, tasarrufu caizdir. Ordugahta bulunan askerlerin ele geçirilen o ganimetlerde bir payları yoktur.

Çünkü seriye komutanına ele geçirdiklerini bölüştürme emrini verdiğine göre, ele geçirilenler sadece seriyeye katılanlara ait olur. Ordugahta bulunan as­kerlerin bu ele geçirilenler üzerinde bir haklan yoktur. Ayrıca bu, komutanın ta­sarruf yetkisi dahilinde olan bir husustur. Pay verme olmuş olsaydı bile içtihadı bir meseledir. Nitekim Hz. Ömer'in sözünün zahiri şöyledir: " Ganimet, olaya şahit olan kimselerindir."

Buna göre ganimet, sadece seriyeye katılanlara ait olabilir. Mümkün ki başkomutan seriye komutanına ganimeti taksim etmesini söylerken Hz. Ömer'in bu sözünü bu şekilde anlayarak söylemiştir. Komutanın verdiği emir, verilmiş iç­tihatlardan birine" uygun ise, geçerlidir. Velev ki ordugahtaki askerlerin haklarını ortadan kaldırmış olsun. Ne de olsa onların velisi durumundadır. Bu nedenle se­riye komutanının taksimatı geçerli bir taksimattır.

4334- Ordu komutanı Nefel[10] vaadederek birtakım se-riyeler gönderir ve bu seriyelerdeıı birine: Ele geçirdiğiniz esirler sizin olsun, diğer seriyeye: Ele geçirdiğiniz gani­metlerin beştebirinden artakalanı sizin olsun, bir diğerine ise, Ele geçirdiğiniz esirlerin yarısı sizin olsun, der ve bu seriyeler çıkıp esirlerin de aralarında bulunduğu ganimetler elde edecek olsalar, seriye komutanı ele geçirilen savaşçılardan hiçbirini Öldürenıez.

Çünkü ele geçirdiklerinde nefel bulunmamış olsa bile seriye komutanı on­lardan herhangi bir kimseyi Öldüremezdi. Nefel bulunduktan sonra evleviyetle öldüremez.

4335- Ele geçirdikleri esirleri ordugaha getirdiklerinde ordu komutanı da onlardan kimseyi öldüremez.

Çünkü sırf ele geçirilmeleri ile nefel sahiplerine bir hak tahakkuk etmiştir. Nefel ise, kimlere tahsis edilmişse sadece onlarındır, başkaları onlara Ortak ola­maz. Böylece nefel, taksimattan sonra ganimet sahiplerinin paylarına düşen hak­ları konumundadır. Nitekim taksimat yapıldıktan sonra komutan savaşçılardan kimseyi öldüremez. Bu meselede de nefel hakkından dolayı kimseyi öldürme yet­kisi yoktur.

4336- Ancak ele geçirilen esirler tarafından müslüman-lara bir zarar gelmesinden korkması ya da müşrik asker­lerin kendisine doğru gelerek bu esirlerin de kendilerine yardımcı olmaları gibi bir endişesi varsa, o zaman onları öldürmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü burada nıüslümanlann yararı söz konusudur. Böylece bu durum ile savaş durumu aynıdır.

4337- Müslümanların bir ordusu başlarında devlet baş­kanı tarafından görevlendirilmiş bir komutan olduğu halde harp yurduna girer ve birçok şehri gerilerinde bırakıp bir şehre girdiklerinde onları İslama davet edip içerideki bu şehir halkı müslümanların çağrışma icabet ederek İslâmı kabul edecek olurlarsa, müslümanlar onların İslama girmelerini kabul ederler.

Çünkü savaşın meşruiyeti, kendilerine savaş açılanların İslâmı kabul et­meleri içindir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: " Onlarla, müslüman oluncaya kadar savaşın." İslâmı kabul ettikleri takdirde bu davranışlarını kabul­lenmek gerekir. Sonra komutan onları topraklarında bırakır ve İşlâmın hükümler­iyle hükmedecek bir emiri başlarına tayin eder. Çünkü o şehir artık İslâm yurdu olmuştur ve aralarında îslâmm hükümleriyle hükmedecek bir emire ihtiyaç vardır. İslâm ordusu aralarından çekildikten sonra harp ehlinden kendilerini koruyacak bir güce sahip değillerse ve İslâm yurduna intikal etmek de istemiyorlarsa, ko­mutan kendilerini halleriyle başbaşa bırakır. Çünkü kendileri kötü seçim yap-rriışlr. İslâm yurduna intikal etmeleri için zorlanamazlar.

Çünkü onlar artık İslâm şehrinde yaşayan müslümanlardır ve Müslümanlar yerlerini terketmek İçin zorlanamazlar.

Bu durumda yanlarında müslümanlardan herhangi bir kimseyi de bırakamaz. Çünkü olur ki orada kalan Müslüman, gönül hoşnutluğuyla kalmamaktadır.

Çünkü yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır ve kendi nzası olmaksızın kimse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılamaz.

4338- Müslüman olmayı kabul etmez, ama müslüman­ların cizye vermeleri konusundaki çağrılarını kabul eder ve yurtlarından taşınmayı reddedip: Kendi yerimizi değiş­tirmeyeceğimize dair bize söz verin, diyecek olurlarsa ba­kılır, şayet müslümanlardan bir kısmı onların yanında kal­dıkları takdirde harp ehline karşı güçlü olacaklarsa ve yal­nız başlarına onların güç ve kuvvetleri bulunuyorsa, komutanın onları zimmî sayarak İslâmi hükümleri onlara uy­gulayacak müslüman bir emiri başlarına tayin etmesinde ve harp ehline karşı güçlü kuvvetli olmaları için yanlarına bazı nıüslümanları yerleştirmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü bu isteklerini kabul etmek gerekir. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: " Küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar onlarla savaşın."

Onların bu davranışları zimmîliği kabul etmektir. Çünkü başlarına geçirilen emir onlara İslâmın hükümlerini uygulayacaktır. İslâm hükümlerinin onlara uy­gulanmasıyla da zimmî olurlar. Şehirleri de îslâm şehri olur.

4339- Bulundukları yer yanlarına bazı müslümanların yerleştirilmesiyle de düşmanlara karşı koyacak güçte ola­mayacak ve İslâmm hükümleri onlara uygulanmayacak bir yer ise, bu takdirde Müslümanlar onların bu isteklerine cevap vermezler. Ancak çoluk çocuk İslâm yurduna taşı-nacaklarsa zimmîklerini kabul ederler.

Çünkü şirk yurdu, ancak İslâmm hükümlerinin orada uygulanmasıyla İslâm yurduna dönüşür. Yine müşrikler ancak İslâm hükümlerinin onlara uygu­lanmasıyla zimmî olurlar. Halbuki bu durumda müslüman komutan, onlara İslâ­mm hükümlerini uygulamaktan âciz kalmıştır. Böylece bu durumda onlar müslü­manlarla anlaşmalı statüsüne girerler. Harp ehli müslümanlarla antlaşma yapmak istediklerinde ise, müslümanlar antlaşma yapmak mecburiyetinde değillerdir. Ancak kendileri açısından açık bir yarar söz konusu olduğunda antlaşma yaparlar. Bu nedenle böyle bir durumda müslümanlar onların zimmî olma isteklerini kabul etmek mecburiyetinde değildir.

Oysa îslâmi kabul etmeleri durumu böyle değildir. Çünkü onların İslâmi kabul etmeleri, müslüman devlet başkanının iznine tabi bir husus değildir. İslâmi kabul edecek olurlarsa, müslüman olurlar. Müslüman olduktan sonra da komutan onlara saldıramaz. Aralarında İslâmla hükmetsin diye başlarına birini tayin eder. Ama düşmana karşı koyacak bir güçleri yoksa (ve islam yurduna geçmeyi de kabul etmezlerse) onları kendi hallerinde bırakır. Nitekim Necran'lilarla Yemen halkı İslâmi kabul ettiklerinde bulundukları yer ile müslümanlar arasında birçok müşrik yaşıyordu. Peygamber (s.a.v.) onları kendi hallerinde bırakmıştır.

4340- İslâm yurduna taşınmayı kabul ettikleri takdirde onlara galip geleceklerini bilseler bile müslümanların on­lara engel olmaları uygun değildir.

Çünkü bu durumlarıyla onlar, kendilerini koruyabilecek durumdalar ve müslümünlara fey' olmazlar. Böylece müslümanlann, onların isteklerini kabul et­meleri ve onlara herhangi bir zarar vermemeleri gerekir.

Müslümanlar, orada müslüman bir topluluk yerleştirip ancak oradaki zimmılerle elbirliği ettikleri takdirde harp ehline karşı koruyabileceklerse ve şehir halkı da: Zimmî olmayı kabul ediyoruz, ancak müslümanlardan bir topluluğu buraya yerleştirin ki onlarla birlikte düşmana karşı savaşabilelim, diyecek olursa, iki sebepten dolayı ko­mutanın bu teklifi kabul etmemesi gerekir:

Birincisi: Bu durumda müslümanlar tehlikeye atılmış olmaktadır. Çünkü zimmîler ne de olsa kâfirdirler ve iha­net ederek müslümanları öldürmelerinden emin olamayız.

İkincisi: Bu durumda müslümanlar, İslâmm hükümle­rini ancak zimmîlerin rızalarıyla uygulayabilecekler, yal­nız başlarına uygulayamazlar. Böylece İslâmm hükümleri­ni uygulayan, zimmîlerin kendileri olacaklardır. Islâmın hükümlerini ise, ancak müslümanlar uygularlar.

4341- İrtidat  edenler,  durumlarını   gözden   geçirmek üzere müslümanlardan mühlet isteyecek olsalar, müslümanların onlara bu mühleti tanımalarında bir sakınca yok­tur. Nitekim Hz. Ömer'in irtidat eden biri hakkında şöyle dediği rivayet edilmektedir: " Kendisini bir evde hapsedip evin kapısını kilitleyip üç gün boyunca tevbe etmesini is­teseydiniz ya."

Bir kişi  hakkında geçerli  olan bu  hüküm, bir topluluk hakkında da geçerlidir.

4342- Yine Hariciler gibi isyan eden müslümanlar, du­rumlarını gözden geçirmek üzere egemen müslümanlardan mühlet isteyecek olsalar, müslümanların onlara bu mühleti tanımalarında bir sakınca yoktur.

Çünkü bunlar müslümandırlar ve irtidat edenlere bu mühlet veriliyorsa, bunlara evleviyetle verilmelidir.

Ancak müslünıanların bu nedenle onlardan haraç alma­ları doğru değildir.

Çünkü haraç cizyeye benzemektedir. Oysa bu kimseler müslumandırlar ve müslümanlardan cizye alınamaz.

4343- Kendilerinden haraç alınacak olursa, bekletilir ve tevbe ettiklerinde kendilerine iade edilir.

Çünkü isyancı müslümanların mallan ganimet olmaz, kendilerine iade edilir.

Görmüyor musun, HzAIi onların mallarını kendilerine iade etmiştir. Öl­dürülecek olurlarsa mallan mirasçılarına verilir. Elde kalan malın kime ait olduğu bilinemiyorsa, devlet başkanının elindeki yitik mallar mesabesinde olur.

4344- İsyan eden fbaği) müslünıanlr vazgeçip tevbe et­medikleri takdirde ve müslümaıı biri o malların bir kısmını harcamışsa, harcadığını tazmin eder.

Çünkü bunlar, antlaşma yapılmış topluluk durumundadırlar ve malları müslümanların elinde emniyet altına alınmıştır.

4345- Kâfirler müslümanlarla antlaşmalı iseler ve müs­lümanlardan biri mallarını telef ettiğinde, telef ettiğini tazmin ediyorsa, isyan etmiş müslümanların mallarının taz­min etmesi evleviyetle gereklidir. Arada saldırmama ant­laşması yoksa bile, egemen müslümanlardan biri malla­rından bir miktar almışsa, savaş sona erdiğinde o malı iade eder. Ancak savaş sürüyorsa ve müslümanlardan bi­ri, mallardan bir miktarı harcamışsa, o malı tazmin etmez. Çünkü savaşta onlardan birinin canını telef etmişse bir şey tazmin etmez.

Buna göre malını telef etmişse evleviyetle tazmin etmemesi gerekir.

4346- Ancak savaş sona erdikten ve ordu dağılıp onlar da tevbe ettikten sonra harcamışsa, telef ettiği malın sahibine veya mirasçılarına telef ettiğini tazmin eder.

Çünkü o malı harcadığı sırada, savaşçı olmayan bir müslümanm malını har­camıştır. Bu nedenle sair müslümanların malını tazmin ettiği gibi bu kimsenin de malını tazmin eder. Şüphesiz en iyi bilen Allah'tır.

4347- Müslüman komutanlardan biri, harp ehli müş­riklerin kalelerinden birini fethedip o kalenin içinde esir­lerin bulunduğu bir zindan varsa ve bu zindandakiler İslâ-nıı kabul edecek olurlarsa, bakılır; müslümanlar oraya ga­lip gelerek ele geçirmişlerse, zindanda bulunanlar, onları bulan kimseler için fey'dirler.

Çünkü kendilerini koruyacak güçte olmayıp mağlup olmuşlarsa, İslâmı kabul etmezden önce müslümanların eline geçmişlerdir, demektir ve onların İslâmı kabul etmeleri, müslümanların üzerlerindeki haklarını ortadan kaldırmaz. Ancak öldürülemezler.

Çünkü Müslümandırlar ve müslüman olmaları, öldürülmelerine engeldir. Ancak İslâmı kabul etmiş olmaları, köle edinilmelerine engel değildir.

4348- Şayet zindanda korunaklı bir durumda olup an­cak savaşılarak kendilerine ulaşılıyorsa ve müslümanların büyük çoğunluğu onlara galip gelecekleri kanaatini taşı­yor olmalarına rağmen kendileriyle savaşılmadan İslâmı kabul etmişlerse, hür olurlar ve kimsenin onlar üzerinde bir hakkı olmaz.

Çünkü kendilerini koruyacak bir güçleri varsa, müslümanların eline geçme­mişler demektir. Müslümanların eline geçmeden de İslâmı kabul etmişlerdir. Bu nedenle hürdürler. Müslüman kişi, esir alınıp köle edinilemez.

4349- Bu zindandakiler, kalede olup muhasara altına alınmış  kimseler  mesabesindeler. Muhasara  altındayken İslâmı kabul edecek olsalar, hür olurlar ve kimsenin onlar üzerinde bir hakkı olmaz. Burada da durum aynıdır.

Yine zindanda bulunanlar zimnıî olup müslümanlarla birlikte İslâm yurduna gitmeyi kabul edecek olurlarsa ve kendilerini koruyacak bir güce de sahip bulunmuyorlarsa, müslümanların onları zimmî kabul etmemeleri caizdir.

Çünkü müslümanların eline geçmiş durumdalar ve artık esirdirler. Esir alındıktan sonra zimmîliği isteyen kimsenin bu isteğine cevap verilmez.

4350- Müslümanlar, dilerlerse onları fey1 olarak alır­lar, dilerlerse savaşçılarını öldürüp çocuklarını esir alır­lar. Ancak kendilerini savunacak bir güce sahip iseler, müslümanlar kendilerine galip geleceklerini bilseler dahi komutanın onların zimnıî olma isteklerini reddetmesi uy­gun değildir. Bilakis onları zimmî yapar ve hürriyetlerini kendilerine verir.

Çünkü ganimet olarak alınmazdan önce zimmî olmayı isteyecek olsalar, bu isteklerine engel olunmaz. Çünkü zimmî olmak dünyevî hükümler açısından îslâmdan sonra gelir.

4351- Müslüman askerlerin komutanı, düşman şehirle­rinden birini muhasara altına alıp şehir halkından bir kıs­mı İslâmı kabul edeceğiz derken diğerleri: Hayır, zimmî olacağız   ve  yerimizi   terketmeyeceğiz,  diyecek   olsalar, bakılır; eğer oraya müslümanların bir kısmını yerleştir­mekle oradaki müslümanlar bir araya geldiklerinde düşmandan gelebilecek saldırıya karşı koyabilecek ve İslâmın hükümlerini orada uygulayabilecek duruma geliyorsa, ko­mutan bunu yürürlüğe koyar.

Çünkü orada İslâmın hükümlerini uygulamak mümkündür. İslâmın hü­kümlerinin orada yürürlüğe girmesiyle de orası artık İslâm yurdu olur. Zimmîliği isteyenler de zimmî olarak orada kalırlar.

4352- Müslümanlar, oraya düşmana karşı koyabilecek kadar müslüman savaşçı yerleştiremiyorlarsa, zimmîlerin isteklerini karşılamazlar. Ancak zimmîler orayı terkedip İslâm yurduna gelmeyi kabul ediyorlarsa, o başka.

Çünkü onların bu istekleri, daha önce de belirttiğimiz gibi zimmîliğe talip olmak değil, karşılıklı antlaşmadır ve müslümanlann onlarla antlaşma yapma mec­buriyetleri bulunmamaktadır.

4353- İslâmı    kabul edenlere gelince, onlar hürdürler ve kendi memleketlerinde ikamet etmekten alıkonamazlar. Çünkü hür olan bir müslüman, bir ülkeden başkasına taşınmaya zor­lanamaz.

4354- Şayet İslâmı kabul edenler: Harp ehline karşı koyabilmemiz   için   müslümanlardan  bir   kısmını  buraya yerleştirin deseler, devlet başkanı durumu değerlendirir, eğer oraya yerleştireceği kimseler, düşmana karşı koyabilecek   güçte   olurlarsa,   onların   bu   isteklerini   kabul edebilir.

Çünkü müslümanlara bir zarar gelmeksizin orayı İslâm yurduna çevirebilir. Bu nedenle bu isteklerini kabul etmesi gerekir.

4355- Oraya yerleştireceği müslümanlar İslâmı kabul edenlerle birlikte harp ehline karşı koyabilecek güce ulaşıyor, ama devlet başkanı, İslama giren bu kimselerin ir-tidat ederek müslümanlar] katliama tabi tutmalarından en­dişe ediyorsa, müslümanlardan herhangi bir kimseyi ora­ya yerleştirmesi doğru değildir.

Çünkü burada müslümanları yok olmakla karşı karşıya getirme söz ko­nusudur. Ancak îslâmi kabul edenlerin gerçek müslüman olduklarına ve bir sal­dın durumunda kesin olarak müslümanlara yardımcı olacaklarına kanaat getiri­yorsa, müslümanlardan bir kısmım oraya yerleştirmesinde bir sakınca görmü­yorum. Oraya İslâmın emirlerini uygulayacak birini tayin eder ve müslümanlardan bir kısmını oraya yerleştirir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi devlet başkanı, müslümanları bir zarara uğratmaksızın bir yeri İslâm yurdu haline dönüştürebiliyorsa; bunu yapması gerekir. Bu durumda zimmîliği kabul edenleri de zimmî olarak kabul eder.

Çünkü artık orası İslâm yurdudur ve İslâm yurdunda zimmîliği ve İslâmın hükümlerinin kendisine uygulanmasını isteyenin isteğini kabul etmek gerekir.

4356- Zimmîliği ve İslâm yurduna taşınmayı kabul et­tikleri halde devlet başkanı tüm bu isteklerini uygun görmeyip ya müslüman olmalarını veya kendileriyle savaşmayı uygun görür, savaş sonunda da onlara galip gelecek olursa, beştebir payını ayırır ve kalanları ganimet pay­larına göre dağıtacak olursa, bu davranışı caizdir.

Çünkü kendilerine eman verilmemiştir ve kendileri harp ehlidirler.

Ancak zimmî olmalarını kabul etmemekle yanlış yap­maktadır.

Çünkü zimmîliği isteyenin zimmîliğini kabul etmek vaciptir ve devlet başkanı vacip olan birşeyi terkettiğinden dolayı hatalıdır.

Ancak İslama  girme çağrısına olumlu  cevap verecek olurlarsa hiçkimse bu cevaplarına karşı çıkamaz. Çünkü savaşın meşru olması, İslâm için olmasıdır. Onlar İslâmı kabul et­tikten sonra artık savaşın meşruiyeti ortadan kalkmıştır.

4357- İslama girmelerini kabul etmez ve onlarla sava­şıp onlara galip gelecek olursa, onları serbest bırakır, mallarını kendilerine iade eder. Onlardan esir almış ise, esir alması geçersizdir. Yine onları taksim etmişse bu hüküm de yok mesabesindedir.

Çünkü İslâmı kabul ettiklerinde müslüman olmaları geçerlidir. Herhangi bir kimsenin müslüman olması için devlet başkanının iznine ihtiyaç yoktur. Bu ne­denle kendileriyle savaştığında İslâm yurdunda müslümanlarla savaşmış demek­tir. Müslüman ne köle edinilir ve ne de malı ganimet olur. Bu sebeple bu savaşta onlara verilen zararlar bütünüyle tazmin edilip kendilerine iade edilir.     

4358- Müslüman olmaları için çağrı yapılıp İslâmı ka­bul ettikleri takdirde kendileriyle savaşılmayacağı belir­tildiği halde onlar da bu teklifi kabul eder, fakat komutan onların bu isteklerine icabet etmeyip onlar da İslama gir­meden onlarla savaşacak olursa, hata işlemiş olur. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi zimmî olma tekliflerini red­detmesi bile yanlış iken, müslüman olmayı teklif etme­lerinin reddedilmesi evleviyetle yanlış bir davranıştır. An­cak onlar da henüz İslâmı kabul etmediklerinden kanı dö­külenin kanı yerde kalır ve mallarına verilmiş olan zarar­lar da telafi edilmez.

Çünkü müslümanlar kendilerine zarar verdikleri esnada onlar kâfirdirler. Sadece müslüman olma isteklerini izhar etmişlerdir. Kişi böyle bir isteği izhar et­mekle de müslüman olmaz. Kâfirin kanı yerde kalır ve malı tazmin edilmez.

4359- Ancak onlardan geri kalanlar İslama girdikleri takdirde malları kendilerine iade edilir ve serbest bırakılırlar.

Çünkü komutanın kendilerinden vazgeçmesini ve müslüman olmak iste­diklerini belirttiklerinde artık müslümanların onlarla savaşmalan ve esir alın­maları haramdır. Esir alınmaları haram olduğuna göre artık onlar esir alınmazlar, hür olarak kalırlar.

4360- Ama zaman istemeliren rağmen devlet başkanı onlarla savaşıp kendilerine galip gelerek taksim edecek olursa, hür olmazlar. Hür olmadıkları için de onlardan cizye almak söz konusu değildir.

Çünkü zimmîliği isterken küfür üzere kalmak istemişledir. Küfür ise te­melde Öldürülme ve esir edilmenin mubah olmasının nedenidir.'[11] Devlet başkanı, ictihad alanına giren bir hususta karar vermiş ve zimmî olma isteklerini red­detmiştir. Bu nedenle bu konudaki hükmü geçerlidir. Böylece onları esir almalan caizdir. Buna karşı çıkılmaz.

Ama devlet başkanından kendilerine saldırmamasını ve İslâmı kabul ede­ceklerini teklif etmişlerse, can ve mallarına dokunulamaz. Çünkü İslam insanların mal, can ve hürriyetlerini korur. Bu nedenle bu meselede esir alınmalarının ha-ramlığı daha kuvvetlidir. Burada içtihada yer yoktur. Bu sebeple İslâmı kabul et­meleri halinde devlet başkanının yanlış davranmış olduğu kesinlik kazanır. Bu se­beple hatasından vazgeçmesi, yani onlara hürriyetlerini geri vermesi gerekir. Onların İslama girme isteklerinde samimi oldukları ortaya çıkmıştır. Müslüman kişi ise, savaş yoluyla esir alınamaz.

Başarı Allah'tandır ve en iyi bilen şüphesiz O'dur.[12]

 

Kafirin  İslâmı  Kabul Edip Etmediği Konusunda  Müslümanın  Şahitliği

 

İmam Muhammed - Allah rahmet etsin- dedi ki:

4361- Müslümanlar Rumlardan esir alır ve müslümanlardan iftira cezasıyla cezalandırılmış dahi olsa bir erkek veya köle yahut bir kadın veya cariye, bir esirin ölmezden önce İslâmı kabul ettiğini belirtip Islamı kabulüne dair birtakım nitelemelerde bulunacak olsa, ölmüş olan o kişi­nin cenaze namazı kılınır ve bağışlanması için dua edilir. Yeter ki müslümanlar şahidin şahitliğini kabul etsinler. Çünkü ölü üzerine cenaze namazı kılmak, dini hususi ardandır. Adaletli bu kişinin şahitliği dinî hususlarda makbuldür. Nitekim bir suyun temizliğine veya necis olduğuna, Ramazan ayının hilaline dair tek kişinin şahitliği, yine Peygamber (s.a.v.)den rivayet etme konusunda tek kişinin şahitliği makbuldür.

4362- Said b. Zî Lukve'den yapılan şu rivayet buna delildir: Bu rivayette Said şöyle demektedir: Ca'fer b. Ebi Talib, Peygamber (s.a.v.)'e, Necaşi'nin kendisini doğru­ladığı haberini getirdiğinde Peygamber (s.a.v.) üç defa Necaş'nin günahlarının bağışlanması için dua etmiştir.

4363- Esirin İslâmı   kabul ettiğine dair şahidin bir ta­kım nitemelerde bulunması meselesine gelince, İmam Muhammed bunun iki yönü bulunduğunu zikreder. Şöyleki:

Şahit olan kişi fakîh ise, nitelemede bulunmasına ge­rek yoktur. O kişinin ölmeden önce İslâmı kabul ettiğini söylemesi yeterlidir. Ancak şahit cahil biri ise, kendisin­den açıklama istenir. Gerekli miktarda açıklamalarda bulunursa, şahitliği geçerli olur. Ancak kişi sağ ise ve bir müslüman onun esir düşmezden Önce İslâmı kabul ettiğine dair şahitlik ederse, bir kişinin şahitliğiyle o kişi hür ol­maz. Haklar konusunda, şahitliği geçerli iki müslümanın şahitlik yapması gerekir.

4364- Devlet başkanı bir kaleyi fethedip nıüslüman ve âdil biri harp ehlinden olan biri için esir düşmezden önce İslâmı kabul ettiğine dair şahitlik edecek olsa bakılır; şa­yet o kişi esirlerle birlikte taksimata tabi tutulmadan yahut satılmadan önce böyle bir şahitlikte bulunmuşsa, şahitliği kabul edilir. Ama o kişi taksimata girdikten ya da satıldık­tan sonra böyle bir şahitlikte bulunacak olursa bu şahitli­ğinin bir etkisi yoktur.

İmam Muhammed daha Önce cevabı kısımlara ayırarak vermişti. Burada ise cevap mutlak olarak verilmiştir. Bununla ilgili olarak bazıları şöyle demektedir:

Burada verilen cevap, taksimat ve satıştan sonraki şahitlikle ilgilidir. Bu ne­denle şahidin şahitliği geçerli değildir. Ama taksimat ve satıştan önce şahitlikte bulunmuşsa, şahitliği kabul edilir. Bu şekilde anlaşıldığı takdirde iki mesele bir ri­vayetle belirtilmiş olmaktadır. İkincisi, birincisinin açıklaması mahiyetindedir. Ebû Bekir el-A'meş, bu konuda meselede farklı iki rivayet vardır, diyordu. Tak­simattan Önce bir kişi onun İslâmı kabul ettiğine şahitlik edecek olursa, şahitliği kabul edilmez. İkinci konuda ise bir kişinin şahitliği kabul edilmektedir.

Burada zikredilenin gerekçesi şudur: O kişi esir alınmakla onda ganimet sa­hiplerinin hakkı iptal edilmiş olur. Böyle bir hak ise, ancak ahkâm konusunda hakların iptal edildiği bir şahitlikle iptal edilebilir. Nitekim satış ve taksimattan sonra da şahitlik geçerli değildir ve müşterinin hakkını iptal edemez. Payına düşenin hakkını da iptal edemez.                                                    |

Nitekim, doğan bir bebeğin canlı olarak doğduğuna dair bir çocuğun şahitliği kabul edilir ve o bebeğin üzerine namaz kılınır. Bütün müçtehidler bu ko­nuda ittifak etmişlerdir. Ancak Ebu Hanîfe'ye göre çocuğun bu şahitliğiyle miras tahakkuk etmez. Burada da ölü üzerine namaz konusunda tek kişinin şahitliği geçerlidir ama esirliği iptal konusunda geçerli değildir.

Diğer rivayetin izah şekli ise şöyledir: Her ne kadar esir edilmekle onda müslümanların hakkı tahakkuk ediyorsa da belli bir kişinin hakkı söz konusu değildir. Hak, müslümanların tamamına aittir. Böylece şahitliği ile belli bir kim­senin hakkını iptal etmemektedir. Buna göre şahitlik, dini herhangi bir meseledeki şahitlik gibidir. Bu nedenle de geçerlidir. Çünkü köle edinilmenin kaldırılması da dini işlerdendir.

Ancak taksimattan sonra durum böyle değildir. Çünkü taksimattan sonra şahitlik geçerli kılınacak olursa, belli bir kimsenin hakkı iptal edilmektedir. Bu durumda ancak ahkâm konularındaki şahitlik geçerli olur ki o da ancak iki erkeğin veya bir erkek iki kadının şahitliğidir.

Diğer taraftan bu adamın söylediği, sima (görünüş) ün delil olmasından aşağı değildir.Adamın üzerinde müslüman siması olduğunda fey1 yapılmazken, adaletli müslüman şahitlik yaptığında evleviyetle fey1 yapılmaz.

Fasık müslümanm ise bu tür işlerde şhitliği kabul edilmez, onun için üzerine namaz kılınmaz ve bağışlanması için dua edilmez. Çünkü dini bir konuda ilgil olsa fasıkın getirdiği haber şüpheli olup araştırılır.

Tahavi, el-Muhatasar'ında şöyle demektedinBir kişi hilalin görüldüğüne şahitlik ederse, şahitliği kabul edilir ve fasık da olsa kendisinin de oruç tutması gerekir.Fasıhkla itham edilerek şahitliği red edilmez.

Ebu Yusuftan şöyle rivayet edilmiştir: Darulharpte bir adam müslüman olsa ve oruç tutup namaz kılması gerektiğini bir müslüman ona söylese, söyleyen kişi fasık da olsa o adamın namaz kılıp oruç tutması gerekir.

Başarı Allah'tandır.[13]

 

Darulharpte Muslumanın Şahitliğinin Kabul Edileceği Ve Kabul Edilmeyeceği Yerler

 

4365- İmam Muhammed b. Hasan -Allah rahmet etsin-dedi ki: Bir müslüman eman alarak harp yurduna girecek olsa veya aralarında esir ise yahut onların vatandaşı olup orada İslâmı kabul etmişse ve müslümanlar da beraberinde birtakım erkek ve kadınlarla beraber harp yurdunda ken­disiyle karşılaştığında o kimse, beraberindekiler için: Bunlar benim köle ve cariyelerimdir, der ve durumun gerçekten böyle olup olmadığı bilinmiyorsa, bakılır; be­raberindeki erkek ve kadınlar sözünü tasdik ediyorlarsa, dediği gibi o kimseler onun köle ve cariyeleri olarak kabul edilirler.

Çünkü kişinin iman etmek suretiyle hakkettiği eman, eman istemekle hak­kettiği emandan daha kuvvetlidir.

4366- Kalede bulunanlardan birine canı ve malı konu­sunda devlet başkanı eman verir, sonra da müslümanlar o kaleyi fetheder ve kendisine eman verilen kişi: Bu kalede-kiler benim köle ve cariyelerimdir, der, içeridekiler de sö­zünü doğrulayacak olurlarsa, söylediği herşey konusun­da eman içerisinde olur.

Çünkü kendisini doğruladıklarından dolayı üzerilerin-deki mülkiyeti açık olmuştur. Çünkü köle ve cariyenin bir kimsenin mülkiyetinde olduklarının en bariz delili, o kim­senin yanında ona hizmet ediyor olmaları ve mülkiyetinde olduklarını itiraf etmeleridir. Burada bu durum gerçekleş­miştir. Böylece mülkiyetinde oldukları sübût bulmuştur. Müslümanın mülkiyetindekiler ise ne esir olarak, ne de ganimet olarak alınabilirler.

4367- Sözünü yalanladıkları  takdirde ise, hepsi fey' olurlar.

Çünkü iddasim yalandıklarından dolayı eli altında sayılmazlar. İddiasını da destekleyecek elinde başka bir delili bulunmamaktadır. Sözü doğrulanmadığından dolayı da esir edilirler. Eman almış olan ya da miislüman olan o kimsenin onlarla bir bağlantısı sözkonusu olmaz, Onlardan beştebir payı alınır ve kalanlar orayı fet­heden müslümanlara taksim edilirler. Eman almış olan ya da müslüman olan o kişi, ganimetten birşey alamaz.

Çünkü bu kişi müslümanlarla birlikte savaşmak için harp yurduna girmiş değildir. Müslümanlar safında savaştığı takdirde ancak kendisine ganimetten bir pay düşer.

4368- Bir kısmı kendisini doğrularken bir kısmı da ya­lanlıyorsa,   kendisini   doğrulayanlar   kendisinin   köleleri olur. Yalanlayanlar ise, fey'dir.

Çünkü tamamı kendisini doğrulamış olsaydı, tamamı köle; tamamı ya­lanlamış olsaydı tamamı fey' olacaklardı. Bir kısmı doğrularken, bir kısmı da ya­lanlandığına göre, doğrulayanlar köle, diğerleri ise fey'dirler.

4369- Aynı şekilde elinde bulunan para, mal veya hay­vanlar hakkında: Bunlar, benim mallarıındır, burada ticaret yaparak kazandım, derse, dediği kabul edilir ve sözko­nusu malların tamamı kendisine aittir.

Çünkü eli altında bulunan mallar konusunda eman almış kişinin beyanı kabul edildiğine göre, bu kişinin beyanı evleviyetle kabul edilmelidir.

4370- Müslümanlar, harp yurdunda esir düşmüş veya eman alıp oraya gitmiş bir müslüman veya harp ehlinden olup İslâmı kabul etmiş bir müslümanla karşılaşıp onun yanında para, esir alınmış kadın ve erkekler bulunup bun­ların kendisine ait olup olmadıkları bilinmez ve söz ko­nusu kişi bunların kendi mülkiyetinde olduklarını söyler­se, iddiası kabul edilmez. Esir alınmış olan o kadın ve er­kekler sözünü doğrulasalar bile yine iddiası kabul edilmez ve ele geçirilenlerin tamamı, onları ele  geçiren müslü-manlar için fey1 olurlar.

Çünkü müslümanlar onları ele geçirdiklerinde zahirde artık onlar müslü-manlar için fey'dirler. Bu konuda bir iddia ileri süren kimsenin delil getirmeden İddiası kabul edilmez.

4371- Yine ele geçirilenler kendisinden uzakta bir yer­de ele geçirilmişlerse yahut ona ait olup olmadıkları bilinmiyorsa ve onun mülkiyetinde olduklarına dair bir işa­ret de mevcut değilse, iddiası kabul edilmez. Ancak bunların kendisine ait olduklarına dair delil getirecek olursa yahut kale  fethedildiğinde  bunların  kendi  mülkiyetinde bulunduklarına dair delil getirecek olursa ya da ele geçi­rildikleri evin kendisine ait olduğunu ispatlayacak olursa, bu konuda getirdikleri şahitlerin şahitliği kabul edilir ve bunların tamamı kendisine iade edilir.

Çünkü delil ile sabit olan, görme ile sabit olan gibidir. Şayet mal elinin altında olup görerek sübût bulmuş olsaydı ya da erkek ve kadınların elinin altında oldukları müşahede ile sübût bulup eli altındaki erkek ve kadınlar da onu doğrula­mış olsalardı, kendisinin sözü geçerli olurdu ve elinin altındakilerden hiçbir şey fey' olmazdı. Bunların kendisine ait olduklarım delil İle ispatlayacak olsa, durum yine aynıdır. Bu hüküm, bütün müctehidlerin görüşüne göre eman altındaki ve esir hakkında da geçerlidir.

Harp yurdunda müslüman olmuş kişinin durumuna gelince; kalenin fethe-dildiği gün bunların ona ait olduklarına şahitlik edecek olurlarsa verilecek cevap yine aynıdır. Müctehidlerin tamamının görüşüne göre söz konusu mal o kişiye iade edilir. Sözkonusu kişiler ona ait olduklarına şahitlik edecek olurlarsa, imam Muhammed'e göre bu şahitlik geçerlidir, ama İmam Ebû Hanîfe'ye göre geçerli olmayıp sözkonusu mallar fey1 olurlar. Çünkü Ebu Hanîfe'ye göre o kişiye ait o-lan fakat harp ehlinden birinin eli altında bulunan ya da bir müslümamn eli altında olduğu bilinmeyen malların tamamı fey'dir.

Muhammed'e göre ise fey' değildir. Söz konusu mallar harp ehlinden e-man altındaki kişinin malları gibidir. Burada söz konusu malların, müslümamn mülkiyetinde oldukları delil ile sabit olacak olursa Ebû Hanîfe'ye göre fey'dir ama Muhammed'e göre fey1 değildir.

4372- Şahitler, kale fethedildiğinde bu erkek ve kadın­ların eli altında yahut onun evinde olduklarına şahitlik ettikleri halde köle ve cariyeleri olduklarına şahitlik etme­seler, erkek ve kadınlar da köle ve cariye olduklarını red­dedip hür olduklarını söyleyecek olsalar, bu iddialarının onlara bir yararı olmaz ve hepsi fey1 olurlar.

Çünkü şahitlerin şahitliği, o kimselerin adamın eli altında hizmet ettiklerini ispat eder ama mülkiyetinde olduklarını ispat etmez. Mülkiyetin tesbitinden sonra destekleyici bir delil mahiyetindedir. Nitekim el-Câmi-u's-Sağir'de şöyle demek­tedir: Bir adamın elinde durumunu ifade edebilecek durumda küçük bir çocuk bu­lunacak olsa ve adam, elinde bulundurduğu çocuğun kendi kölesi olduğunu söy­lese, çocuk da köle olmayıp hür olduğunu söyleyecek olsa, çocuğun sözü geçer­lidir. Çocuk köle olduğunu itiraf eder ama şu anda eli altında bulunduğu kimsenin değil de başka birinin kölesi olduğunu ileri sürecek olsa çocuğun söylediği değil, elinde bulunduğu kimsenin söylediği geçerlidir. Ardından şöyle demektedir:

Köle ve cariye hariç, kimin elinde ne görürsen, o şeyin o kimseye ait oldu­ğuna şahitlik edebilirsin. Köle ve cariyenin eli altında bulunmuş olmaları, mülki­yete delalet etmediğine göre, kendilerinin hür kimseleriz, şeklindeki sözleri geçer­lidir ve bu sözleriyle de müslümanlar için fey' olurlar. İmam Muhammed devam ederek şöyle devam etmektedir:

4373- Bu konuda ancak müslümanlardan adalet sahibi kimselerin şahitliği geçerlidir.                                     

Çünkü bu şahitlik, müslümanlann ganimet haklarını iptal etmektedir. Müs­lümanların haklarını iptal edecek bir durum konusunda ancak müslümanlardan adalet sahibi kimselerin şahitliği geçerli olur.

4374- Harp yurdunda eman sahibi ya da esir bulunan zinımî kişinin iddiaları hakkındaki hüküm tıpkı müslüman kişinin iddiaları hakkındaki hüküm gibidir. Söz konusu ettiğimiz bütün durumlarda müslümanın sözünün geçerli olduğu hususlarda zimmînin de sözü aynen geçerlidir.

Çünkü zimmî kişinin malı da tıpkı müslüman kişinin malı gibi ganimet olmaz. O halde müslümanın malı hakkındaki hükümler aynen zimmînin malı için de geçerlidir.

4375- Harp  yurdunda müslümanlar, beraberinde  bir kadın bulunan bir müslüman veya zimmîyle karşılaşıp o kişi: Bu hanım benim kanındır, harp yurdunda kendisiyle evlendim, derse ve kadın da kendisini doğrulayacak olur­sa, söylediği kabul edilir.

Çünkü ikisi nikâh konusunda biribirlerini doğrulamışlardır ve birbirlerini doğrul amalanyla nikâh sübût bulmuştur.

Kadın, nikâh konusunda o kişiyi doğrulamış olsun ve­ya yalanlamış olsun, her iki durumda fey' olur. Çünkü o kadınla evlenmiş olması açık ve göz önünde olmuş olsaydı kadın

yine fey' olurdu. Bu durumda evleviyetle fey' olur. İmam Muhammed, sözüne devam ederek şöyle devam demektedir:

O kişinin o kadınla evlenmiş olması, o kadına eman ve­rilmiş anlamına gelmez. Çünkü harp yurdunda kendisiyle evlenmiştir ve harp yurdunda kendisine

eman vermiş olsa bile, müslümanlar açısından vermiş olduğu eman geçerli değildir.[14]

4376- Kadınla birlikte küçük çocukları varsa ve o kişi: Bunlar benim  çocuklarimdır  der ve kadın da kendisini doğrulayacak olursa, çocuklar hürdürler ve kimsenin  on­lar üzerinde bir hakkı yoktur. O kişi müslüman ise çocukları da ona tabi olarak müslümandırlar. Zimmî ise, çocuklar kendisine tabi olarak zimmîdirler.

Çünkü çocuklar kadının eli altmdalar ve o kişinin iddiasını doğrulamasıyla çocuklar, kocanın himayesine girmiş olurlar. Kocanın himayesi sübût bulunca da çocuklar hür olurlar. Çünkü söz konusu çocuklar hür ana ve babanın çocukla­rıdır. Baba hür bir müslüman veya zimmîdir. Ana İse, müslümanlar kendisini ele geçirinceye kadar hür idi. Kadın hür iken doğum yaptığına göre çocukları baba­sına tabidirler. Baba müslüman bir hür idiyse onlar da müslüman ve hür; baba zimmî idiyse onlar da hür ve zimmîdirler. Hür müslüman veya zimmîler, köle edinilemezler.

4377- Kadın hamile ise, karnındakiyle birlikte kendi­sini ele geçiren müslümanlar için fey' olur.

Çünkü çocuk kadının karnında olduğu müddetçe onun bir parçasıdır. Ço­cuk doğumla anasından ayrı bir şahsiyet olur. Buna göre kadın fey' olacaksa, onun bir parçası olan karnındaki çocuk da fey' olur.

Çocuk  doğduğunda babası müslüman  ise, çocuk da nıüslüman olur.

Çünkü çocuk, din bakımından ebeveynin en hayırlısına tabidir. Müslüman doğmuş olması ise köle ve esir edinilmesine engel değildir. Onu kim ele geçir-mişse onun kölesi olur.

Baba zimmî ise, çocuk da zimmî olur.

Kadın tanınan biri olup müslüman veya zimmînin elinde ise, ya da müslü­manlar kendisini ele geçirdiklerinde yanında küçük çocukları bulunup o müslü­man veya zimmî: "Bu, benim kanındır, yanındakiler de benim çocuklanmdır", derken, kadın ise bunu reddedip ne ben onun karışıyım ne de bu çocuklar ken­disinin çocuktandır derse, kadının yalanlamasından dolayı nikâh sübût bulmaz.

4378- Kıyasa göre kadınla birlikte çocuklar da müslü­manlar için fey'dirler. İstihsana göre ise çocuklar, müslüman  veya  zimmî kişiye ait olup hürdürler. Kadın  ise, fey'dir.

Kıyasa göre çocuklar kadının elinde ve himayesindeler ve aralannda nikâh sübût bulmayınca söz konusu kişinin kadın üzerinde bir himayesi de olamaz. Böylece çocuklar üzerindeki hakimiyet iddiası da sabit olmaz. İstihsan açısından ise mesele şöyledir: Kadının o kişinin elinde olduğu bilinmektedir. Kadının o kişinin elinde olması ise, çocukların da onun hakimiyetinde olmalannı gerektirir.

4379- Çocuklar  adamın  elinde  bulunduklarına göre, çocukların hürriyeti ve nesebin tesbiti açısından o kişinin sözü geçerlidir. Böylece kadının doğrulaması ile yalan­laması arasında bir fark yoktur. Çünkü hür kabul edilmeleri durumu, daha yararlı ve daha kolaydır.

Görmüyor musun, ticaret yapmasına izin verilmiş olan köle, elinde küçük bir çocuk bulunup o çocuğun kaybolmuş bir çocuk olduğunu ve kendisinin onu bulduğunu söyleyecek olursa, iddiası geçerli olur ve çocuk hürdür. Her ne kadar o köle, çocuğu hürriyetine kavuşturma yetkisine sahip değilse de hürriyetin ko­numu bir genişlik sağladığından söylediği geçerlidir ve çocuk hür olarak kabul edilir.

4380- Kadının kendisi için ümmü'lveled olduğunu ve o çocukların da bu kadından doğma çocukları olduğunu iddia etse ve kadının da o müslümanın elinde olduğu bili­niyorsa, fakat kadın bunu reddediyorsa, o kadın müslümaniar için fey'dir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi o müslüman kişinin eli altında bulunması, onun cariyesi olduğunun delili değildir. Böylece kadının söylediği geçerlilik ka­zanmaktadır.

Görmüyor musun, o kadının kendi cariyesi olduğunu iddia etmiş ve kadın da bunu reddetmiş olsaydı, kadının "ben hürüm" şeklindeki sözü geçerli olur ve o kadın müslümanlar için fey1 olurdu.

4381- Yine kadın, o çocukların anası olduğunu red-decek olursa, çocuklar o erkeğin çocukları olarak kabul edilir ve hür olurlar. İstihsana göre hüküm budur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi kadının o erkeğin eli altında olduğu bi­liniyordu, Bu durum çocukların da o kişinin eli altında ve himayesinde oldukla­rının delilidir. Böylece erkeğin çocuklar hakkında söylediği geçerli olmuş olur.

4382- Kadın, o erkek için ümmüiveled olduğunu ka­bul edecek olursa, o müslüman erkeğin sözü geçerlilik kazanır ve kadın da çocuklarıyla birlikte hür olurlar.

Çünkü kadının eli altında olduğu sübût bulduktan sonra kadın cariye olmuş olsaydı yine hürriyetine kavuşacaktı.

4383- Müslümanın veya zimmînin elinde değilse yahut onların elinde olup olmadığı bilinmiyorsa ve o kişi: Bu benim esimdir yahut  çocklanmm annesi cariyemdir ve eli altında  bulunan  şu   çocuklar   da  benim  çocuklanmdır, derse ve kadın da bunu itiraf ederse, söz konusu çocuklar onun çocukları olarak kabul edilir ve neseb sübût bulur ve hür olurlar.

Çünkü çocuklar nesebin sübûtuna muhtaçtırlar. Çocuklann nesebleri ise, eli altında bulundukları kimsenin ikrarı ile sübût bulur. Böylece çocuklar zimmî veya müslüman olarak kabul edilir, köle edinilemezler.

Kadının   durumuna   gelince,  kişi  nikâhlısı   olduğunu iddia etse de yine fey' olur.

Çünkü nikâhın apaçık sabit olması bile o kadının esir ve cariye olmasına engel değildir.

4384- Kadın, o erkek için ümmü'lveled olduğunu ikrar edecek olursa istihsana göre esir alınamaz.

Çünkü nesebe tabi olarak ümmü'lveled oluşu sübût bulmuştur. Neseb ise daha Önce sübût bulmuştu. Ümmü'lveled olan bir kadın ise, esir alınamaz. Kadın, erkeğin iddiasını reddedecek olursa, çocukla­rıyla birlikte müslümanlar için fey1 olur. Erkeğin iddiası ise geçerlilik kazanmaz.

Çünkü erkek iddiasını ispatlayacak bir delile sahip değildir. Ne kadın ken­disinin elinde bulunmaktadır ve ne de söz konusu çocuklar. Çocuklann eli altında bulundukları kadın ise, kendisini yalanlamıştır. Böylece delilsiz olan iddiası geçersiz olmştur. Böyle bir durumda İslâm yurdundaki iddiası da geçersizdir.

4385- Ancak iddiasını ispatlayacak bir delil getirecek olursa, çocuklar kendisine ait olup hür olurlar. Ama kadın ümmü'lveled idiyse bu konumunu devam ettirir. Ni­kâhlısı ise, müslümanlara fey1 olur.

Çünkü delil ile sübût bulan, müşahade ile sübût bulan hükmündedir.

4386- Onların elinde bulunduklarına yahut orası fet-hedildiğinde kadın ve çocukların kendi evinde bulunduklarına dair delil getirecek olursa, delil olmaksızın elinde oldukları bilindiğinde geçerli olan hüküm geçerlidir. Buna göre kadın, onu doğrulayacak olursa ümmü'lveled olur ve çocukların nesebinin de o kişiye ait olduğu sübût bulur. Çocuklar ise, hür olup onlara bir zarar verilemez. Kadında müslümanlar için fey'dir. Kadın, erkeği yalanladığı takdirde ise, yine fey' olur ama ümmü'lveled olmaz. Ço­cuklar, yine hür olurlar.

Çünkü inkârla birlikte kölelik, sırf eli altında olmasıyla sübût bulmaz. Hiç şüphesiz en iyi Allah bilir. İmam Muhammed sözüne devam ederek dedi ki:

4387- Niteliklerini söz konusu ettiğimiz müslüman bi­rinin elinde bir erkek veya kadın bulunur ve: Bu, benim kölem ya da cariyemdir, onu İslâm yurdundan getirdim, derse ve elindeki köle ya da cariye de bunu doğrularsa, söylediği geçerlidir. Çünkü onları harp yurdundan satın aldığını söylemiş olsaydı ve onlar da

onun bu iddiasını doğrulamış olsaydılar yine onun söylediği geçerli olurdu. Zımmi de böyle bir  idiada  bulunsa, sölediği    kabul edilir. Çünkü matının dokunulmazlığı konusunda zimmî de müslüman gibidir, O halde haklarında verilecek hüküm de aynı olmalıdır.

4388- Müslüman yahut zimmînin  elinde yetişkin bir kadın bulunur ve: Bu, benim esimdir, İslâm yurdundan onu da beraberimde getirmiştim, der ve kadın da bu ko­nuda  kendisini  doğrulayacak  olursa, iddiası  geçerlidir, kadın esir alınamaz,

O kadının karısı olduğunu erkeğin ikrar etmesi ve kadının da kendisini doğru lam asiyi a nikâh sübût bulur. Nikâh sübût bulduğuna göre kadın da onun eşi olarak biliniyormş gibi hür olmaya devam eder.

4389- Aynı şekilde beraberinde yetişkin bir kadın bu­lunur ve: Bu, benim kizımdır yahut kızkardeşinıdir veya annemdir ya da halamdır veyahut yakın akrabamdır der ve kadın da bunu doğrulayacak olursa o kadın hürdür. Ancak kızınıdır derken neseb sübût bulur ve daha önce kızı ol­duğu bilinen konumuna geçer. Ancak diğer mahrem ak­rabalar hakkındaki iddia neseb açısından sübût bulmaz. Nitekim İslâm yurdunda da böyle bir iddia delille des­teklenmedikçe geçerli değildir.

Çünkü harp ehlinden bir kişi kendi canı ve malı konusunda eman isteyip İslâm yurduna gelir ve: Yanımdaki şu kadın kızkardeşimdir veya halamdır yahut teyzemdir diyecek olursa, bu sözü geçerlidir ve kendisine tabi olarak kendileri de eman içerisinde olurlar. Çünkü zahire göre yanlarında mahremleri olmaksızın kadınlar, İslâm yurduna giriş yapmazlar.

4390- Aynı şekilde harp yurdunda söz konusu kadınlar hakkındaki müslüman veya zımnimin sözü kabul edilir ve İslâm yurduna gitme konusunda kendisine tabi olurlar.

Çünkü zahire göre söz konusu kadınlar kendi başlarına çıkıp İslâm yur­duna gelmezler.

4391- Müslüman veya zimmînin yanında yetişkin bir erkek bulunur ve: Bu, benim oğlumdur, der yahut yaşlı biri olur da bu benini babamdır der ve kişi de bu konuda kendisini  doğrulayacak  olursa, beraberindeki o  kişi  de hürdür.

Çünkü baba olması ya da oğul olması, birbirlerini doğrul amal any la sübût bulur. Daha Önce de belirttiğimiz gibi kişinin, birisinin babası olduğunu ya da oğlu olduğunu ikrar etmesi geçerli bir ikrardır. Bu ikrar, İslâm yurdunda geçerli olduğu gibi harp yurdunda da geçerlidir. Bununla neseb sübût bulunca ona bağlı olarak hürriyet de sübût bulur. Bu nedenle söz konusu kişi köle edinilemez.

4392- Beraberindeki için bu benim kardeşimdir yahut amcamdır veya dayımdır ya da müslümanlardan biridir, benimle birlikte giriş yaptı der yahut yanında bir kadın bulunur ve bu kadın müslümanlardan ya da zimmîlerden bir kadındır benimle birlikte giriş yaptı, derse ve bunu söyleyen kişi müslüman olup beraberindeki de bunu doğruluyorsa, sözü geçerlidir. Ancak böyle diyen kişi müs-Iümanlar için zimmî biri ise, söylediği doğrulanmaz. Çünkü eman almış olan zimmî beraberinde bir takım erkeklerle birlikte harp yurduna gidecek olsa ve bunlar benim kardeşlerim yahut amcalanmdır derse sözü kabul edilmez ve bu kimseler kendisine tabi olarak eman içerisinde olmazlar. Aynı şekilde harp yurdunda da onlar hakkında söyledikleri kabul edilmez ve ona tabi kabul edilmezler.

4393- Şahitlik yönüyle de söyledikleri kabul edilemez. Çünkü buradaki şahitlik, din konusunda bir şahitliktir. Din işinde zimmîlerin şahitlikleri makbul değildir.

Nitekim suyun necis olduğuna dair zımminin verdiği haber de kabul edil­mez. Bu nedenle buradaki şahitliği de makbul değildir. Ancak müslüman kişinin: Bu benim amcamdır ya da müslümanlardan biridir ve benimle birlikte bu ülkeye giriş yapmıştır, şeklindeki şahitliği din İşlerine giren bir şahitliktir ve din işinde bir müslümamn şahitliği geçerlidir.

4394- Zimmî ile birlikte giriş yapan kişi müslüman olduğunu iddia edyor ve gerek görünüm, gerek giyiniş bakımından  müslümanlara benziyorsa, iddiası geçerlilik kazanır ve fey' olmaz.

Çünkü müslümanım diyen kişi, şayet müslüman görünümü taşıyorsa bu söylediği kabul edilir. O halde görünümle birlikte zimmînin de şahitliği evleviyetle geçerlidir.

4395- Zimmî ile birlikte olan kişi müslüman değil de, müslümanlara bağlı zımmi olduğunu iddia ediyor ve yanındaki  zımnıi  bunu tasdik  ediorsa, bu  tasdiki  geçerli olmaz.

Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi zimmînin âdil biri olsa bile din işlerinde şahitliği geçerli değildir.

4396- Ancak zimmîlerin belli bir giyim tarzı mevcut ise ve bu giyim tarzı onları harp ehlinden ayırt edebiliyor ve zannı galibe göre o kişinin zimmî olduğu sanılıyorsa, ser­best bırakilar, fey' olarak alınmaz.

Çünkü belirttiğimiz gibi bu husus, dinî hususlardandır.

4397- Aynı şekilde bu konuda âdil müslüman kölenin de şahitliği makbuldür.

Çünkü bu konu, dinî hususlardandır ve Ramazan hilaliyle ilgili şahitlikte olduğu gibi müslüman kölenin de şahitliği geçerlidir.

4398- Yine âdil ve müslüman biri, harp ehlinden olan birinin İslâmı kabul ettiğine dair şahitlik eder ve harp eh­linden kişi de İslâmı kabul ettiğini iddia edecek olursa, harp ehlinden olan kişi müslüman görünümünde olmasa bile, o müslüman kişinin onun hakkındaki şahitliği geçer­lidir. O yakalanan ve islâmı kabul ettiği söylenen kişi şayet taksimata tabi tutulup satılmamışsa serbest bırakılır. Ama taksimata tabi tutulup satılmışsa, hakkındaki şahitlik geçersizdir.

Çünkü taksimattan önce hakkında yapılan şahitlik dinî hususlardandır ve bu sebeple şahitlik kabul edilir. Taksimattan sonra durum değişmiştir. Burada müslüman birinin mülkiyetini iptal etme söz konusudur ve böyle bir durumda iki erkeğin şahitliği gerekir.

4399- Bilinen bir müslüman veya bilinen bir zimmînin sözünün doğrulandığı her hususta, müslüman olduğu bilinmeyip görünümü müslüman olan kişinin sözü de doğru­lanır. Dolayısıyla elinde bulunan mal ve köleler de aynı hükme tabidir.

Çünkü görünümüne bakılarak müslüman olduğuna hükmedilince, bilinen bir müslüman mesabesinde olur.

Görmüyor musun, bu konudaki kişi öldüğünde cenaze namazı kilmır. Tıp­kı müslüman gibi o da esir alınamaz. Burada da tıpkı müslüman olduğu bilinen gibidir. Zimmî olduğu bilinen her kişinin sözünün doğrulandığı durumlara müs­lüman olduğu bilinen kişinin sözü de doğrulanır, Müslüman âdil biri olmasa da hüküm budur. Çünkü âdil bir zimmî, âdil olmayan bir müslümandan üstün değildir.

Nitekim adaletli bir zimmî bir suyun necis olduğunu haber verecek olsa, verdiği habere itibar edilmez. Aynı şekilde fasıkm da verdiği habere itibar edil­memektedir. Ayrıca âdil zimmînin sözünün tasdik edildiği durumlarda âdil ol­mayan bir müslümanm sözünün tasdik edilmesi evleviyetle gereklidir.

4400/a- Söz konusu ettiğimiz hususların tamamında ancak âdil müslümanm şahitliği geçerli ise, bu hususlarda zimmînin  şahitliği  geçerli  değildir.  Zimmînin   âdil  biri olması bu hükmü etkilemez. Hatta fasık bir müslüman, bir kişinin esir düşmezden önce müslüman olduğuna şahitlik etse, bu şahitliği geçerli olmadığı gibi âdil zimmînin de şahitliği geçerli değildir.

Çünkü fasık bir müslümanm konumu, âdil zimmînin konumundan üstün­dür. Fasık müslümanm bu konuda söylediği kabul edilmeyince zimmînin sözü evleviyetle kabul edilmez.

4400/b- Müslüman biri eman alarak harp yurduna giriş yapmış yahut aralarında esir düşmüş veya oranın vatandaşı olup müslüman olmuş ise ve müslümanlar bulunduğu kaleyi fethedip elinde bir takım erkek veya kadınlar bu­lunuyor ise, o kişi de: Bunlar benim çocuklarımdır yahut kızlarımdir veya halalarım ya da teyzelerimdir, onları harp yurdunda buldum ama müslüman olmadılar derse, yanın­dakiler fey' olur. Onların kendi akrabaları olduklarını söylemesi, onların da eman içerisinde olmalarını ge­rektirmez.

Çünkü bu kimseler İslâm konusunda kendisine tabi değiller. Kendisinin müslüman olmasıyla onlar da müslüman olmazlar. Harp ehli gibi onlar da kendi durumları üzere kalmışlardır ve onlar için de eman yoktur. Kendileri için eman sabit olmuş olsaydı, onların kendi akrabaları olduğunu söylemesi de sübût bu­lurdu. Kendilerine eman verdiğini açıkça söylemiş olsa bile o eman geçerli değildir.

4401- Küçük çocuğuna gelince; şayet kişi müslüman ise çocuğu da müslüman olup esir alınamaz. Yine kişi zimmî ise, çocuğu da kendisi gibi zimmî olup o da esir alınamaz.

Çünkü küçük çocuğun kendi çocuğu olduğunu söylemekle onu kendisine tabi kılmıştır. Tebeiyyet yoluyla müslümanlık veya zimmîlik sübût bulmuştur. Bu nedenle çocuk esir alınamaz. Şayet müslüman kişi, onları haıp ehlinin elinde esir buldum, fakat bu çocuklar müslüinandırlar derse ve görünümleri müslümanların görünümü değilse, bunu söyleyen kişi ister hür, ister köle olsun âdil bir müslüman ise, sözü doğru kabul edilir. Şayet fasık bir müslüman veya zimmî ise, sözü doğru kabul edilmez. Ama kendim onları îslâm yurdundan buraya getirdim,derse âdil veya fasık, müslüman veya zimmî oluşuna bakılmaksızın sözü doğru kabul edilir.

Arakadaki fark şudur: Müşriklerin elinde esir olduklarını gördüğünü söyle­diğinde, harp ehlinin onları köle olarak kendilerine tabi kıldıklarım ikrar etmiş olur ki bu, esir edinilmezden önce onlann İslâmı kabul ettiklerine de şahitlik yap­ması demektir. Bu da din işlerinde bir şahitlik olup bunu yapan âdil bir müslüman ise şahitliği kabul edilir. Fasık veya zimmî ise kabul edilmez.

Ama onları İslâm yurdundan buraya ben getirdim, sözünde söz konusu et­tiğimiz anlam mevcut olmadığından söyleyen kişi âdil olsun, fasık olsun, müs­lüman veya zimmî olsun şahitliği geçerlidir. Küçük çocukları da fey' olmaz. Çünkü küçük çockiar ona tabi olup müslüman olmasıyla onlar da müslüman olur­lar. Ya da fasık veya zımminin söyledikleriyle değil, müslüman görünümleri iti­bariyle hür olurlar.

4402- Elbise, kına yakma veya Kur'an okuma gibi müslüman olduklarına dair bir görünümleri söz konusu olmayıp müslümanlar onları ele geçirmiş ve beraberle­rindeki harp ehli de ele geçirilen kişilerin iddialarına katılarak onların müslüman olduklarını söyleseler ya da zimnülerden bir topluluk yahut em an alarak oraya gelmiş baş­ka harp ehlinden bir topluluk onların müslüman oldukhırına şahitlik etseler, yine harp ehlinden bir topluluk müslüman devlet başkanına bu konuda bir mektup gön-derseler, bütün bu söylenenlere itibar edilmez ve ele ge­çirilen bu kimseler fey' olurlar.

Çünkü yaptıkları bu şahitlik, dini işlere dair bir şahitliktir ve bu şahitlikte müslümanların haklarını iptal etme söz konusudur. Bu nedenle muteber değildir.

4403- Şayet bu konuda gözle görülen ve bilinen bir du­rum söz konusu olur ve harp ehlinden avam kimselerin bu hususta şahitlikleri bulunur, müslümanlar da bu söylene­nlerin doğru olabileceği kanaatına sahip olurlarsa, söz ko­nusu kimseler hür olarak salıverilirler.

Çünkü avamın şahitliğiyle gelen haber, görünümün gerektirdiğinden daha güçlüdür. Çünkü avam halk, yalan üzere bir araya gelmez. Oysa görünümler muhteliftir. Ayrıca görünümlerine bakılarak müslüman olduklarına karar veril­diğine göre, müslüman olarak şöhret bulmuş olmakla evleviyetle müslümanlık-lanna hükmedilir.

Görmüyor musun yabancı bir müslüman, bir müslüman topluluğun arasına gelse ve kendisinin falan oğlu falan olduğunu onlara haber verecek olsa onlardan hiç kimse o kişinin sözüne bakarak onun nesebi konusunda şahitlik yapamaz. Ama zimmîlerden bir topluluk o kimseyi tanıyorsa ve bu hususu aralarına geldiği kimselere haber verecek olsalar ve nihayet öylece şöhret bulsa, bulunduğu mahal­le halkı bunun böyle olduğuna kanaat getirir, nesebi hakkında şahitlik yapabi­lirler. Kişinin müslüman olmakla şöhret bulması da böyledir.

4404- Harp ehlinden bir topluluğu müslümanlar esir alıp o topluluk müslüman ya da zimmî olduklarını iddia edecek olsalar, fakat kendilerinde müslüman ya da zimmî kılığı yoksa, iddiaları doğrulanmaz. Devlet başkanı ken­dilerini İslâm yurduna getirdikten sonra böyle bir iddiada bulunacak olurlarsa, onları taksim etmez ve satmaz. Bila­kis bekletilirler. Nihayet adalet sahibi bir müslüman on­ların müslüman veya zimmî olduklarına şahitlik edecek olursa, serbest bırakılırlar. Müslümanın kendileri hakkın­daki bu şahitliği İslâm yurdunda geçerli olduğu gibi harp yurdunda da geçerlidir.

Çünkü sırf İslâm yurduna getirilmiş olmaları, birilerinin özel mülkü ol­malarını gerektirmez. Onlar üzerinde müslüman toplumun hakkı vardır ve müslü­man olduklarına dair yapılan şahitlikle bu hak ortadan kalkar.

4405- Devlet başkanı kendilerini sattıktan   ya da tak­sim ettikten sonra müslümanlardan biri onların veya onlardan birkaçının müslüman veya zimmî olduğuna şahitlik edecek olursa, bu şahitliği geçerli değildir.

Çünkü birinin özel mülkiyetine geçmişlerdir. Bu durumda ancak iki kişinin şahitliği geçerlidir. Bir önceki konuda bu mesele ile ilgili farklı rivayetlerin bu­lunduğuna dikkat çekmiştik.

4406- Satış ya da taksimden sonra şahitlik edecek olsa­lar, satış veya taksim geçersiz olur.

Çünkü hür oldukları halde satış ve taksimat yapılmıştır ve bu nedenle de yapılmış olan işlem geçersizdir.

4407- Ganimeti almış olan müslUmanlar oradan dağılıp gitmişlerse sozkonusu kişilerin payına düştüğü kimselere beytü'Imaldan o kişilerin karşılıkları verilir. Müşteri olan kimseye de beytü'Imaldan bedeli verilir.

Çünkü  söz  konusu şahitlik bütün  müslümanlan  ilgilendirmektedir ve müslüman toplumu ilgilendiren bu husus, beytü'Imaldan karşılanır.

4408- Harp ehlihden birini müslümanlar elegeçirip o kişi, kendisi kaledeyken ve henüz müslümanlann eline geçmeden bir müslümanın kendisine eman verdiğini iddia edecek olsa ve o müslüman da sorulduğunda kendisi de o kişiye eman verdiğini kabul edecek olsa, eman veren di-şmda iki müslüman şahit eman verildiğine dair şahitlik et­medikçe o kişinin itirafı kabul edilmez.

Çünkü itiraf eden kişi, kendi yaptığı bir işleme dair şahitlik etmektedir. Eman akdini kendisi yapmış ve kendisi buna şahitlik etmektedir. Bu nedenle sözü makbul değildir. Böylece ortada sadece harp ehlinden olan kişinin iddiası kal­maktadır ki o da bir delile muhtaçtır.

4409- Ancak bir müslüman, esir düşmezden önce o kişinin İslâmı kabul ettiğine dair şahitlik edecek olursa, yapılan şahitlik geçerlidir ve o kişi serbest bırakılır. Bu meselede ise, kendisine eman veren kişinin dışında adalet sahibi bir müslümanın şahitliği yetmez. İki âdil kişinin şahitliği gereklidir.

Buradaki farklı husus şudur: Verilmiş olan eman o kişiyi düşman olmanın dışına çıkarmaz. Kendisine eman verilmiş olsa bile yine o kişi harp ehlindendir. Ancak sonradan bir durum ortaya çıkmıştır ve bu durum için iki kişinin şahitliği kaçınılmazdır.

İslâmı kabul ettiği meselesine gelince; o kişinin müslüman olması onu harp ehlinin dışına çıkarmaktadır. Müslüman olduğunu iddia edince köle olmasını sağ­layan temel sebep ortadan kalkmaktadır. Bir müslümanın, o kişinin İslâmı kabul ettiğine şahitlik etmesi ve böylece onun İslâm yurdunun vatandaşı olduğunu söy­lemiş olması, dini bir konudaki şahitlik olup dinî konularda tek bir müslümanın şahitliği geçerlidir.

4410- Köle yahut had veya kazif cezası almış ama fasık olmayıp adaletli adam büyük bir topluluk şahitlik şahitlikleri geçerlidir.

Çünkü büyük topluluğun yalan üzere birleşmeleri düşünülmez. Önceden böyle bir şey üzere anlaşmış olsalar bile o sırları ortaya çıkar ve ifşa olur. Bir top­luluğun aynı şeyi söylemeleri insanların kalblerinde bilgiyi gerektirir. Böylece onların şahitlikleri, görünüşüne bakılarak verilen hükme benzer bir hükmü gerekli kılmaktadır.

4411- Söz konusu kişi taksimata tabi tutulmuş ya da satılmış ise ve bir müslümanın ya da antlaşmalı birinin o şahıs üzerinde mülkiyeti tahakkuk etmişse, adalet sahibi iki kişinin şahitliği zorunlu hale gelmiş olur.

Nitekim bu konu yukarıda ifade edilmişti.

4412- Müslümanlar,  harp   yurdunda  müslüman   veya zimmî görünümlü olmayan harp ehlinden birini ele geçirecek olsalar ve ele geçirilen kişi zimmî olduğunu iddia ederken, adalet sahibi bir müslüman o kişinin müslüman olduğuna şahitlik edecek olsa, ele geçirilen kişi fey' olur. Ne müslüman ve ne de zimmî olarak kabul edilir.

Çünkü ele geçirilen kişi ile şahitlik1 eden kişi farklı şeyleri söylemektedirler. Şahitlik yapanın şahitliğini, ele geçirilen kişinin kendisi yalanlamaktadır. Böylece ne müslüman olması ve ne de zimmî olması sübût bulmaktadır.

4413- Adalet sahibi bir müslüman, ele geçirilenin zim­mî olduğuna şahitlik etse ve ele geçirilen kişi kendisinin müslüman olduğunu, şahidin dediği gibi zimmî olmadığını iddia etse, kıyasa göre bu kişinin fey' olması gerekir. İs-tihsana göre ise, nıüslümaıı olarak kabul edilir ve salıve­rilir.

Kıyas açısından meseleye bakıldığında durum şöyledir: Şahit ile ele geçi­rilen kişi gerekçe konusunda ihtilaf etmiştir. Ele geçirilen kişi ile şahid olan kişi karşılıklı olarak birbirinin şahitliğini inkar etmektedir. Böylece her ikisinin id­diaları da sübût bulmamaktadır. Bu nedenle ele geçirilen kişi, fey' olur. Bunun delili birinci fasılda dile getirilmişti.

İstihsan açısından ise mesele şöyledir: İddia ile şahitliği bağdaştırmak mümkündür. Çünkü zimmî olan kişi daha sonra müslüman olmuş olabilir. Böy­lece şahidin şahitlik ettiği gibi zimmî olduğu fakat şimdi müslümanhğı kabul ettiği sonucuna varılır. İki görüşün arasım uzlaştırmak mümkün olduğuna göre mesele bu şekilde çözüme bağlanır.

Birinci fasılda iki görüşün arasını uzlaştırmak mümkün değildi. Çünkü kişi müslüman olduktan sonra zimmî olmaz. Böylece gerekçe konusunda biribirlerini yalanlamış kabul edilir.

4414- Ele  geçirilen   kişi  kendisinin  zimmî  olduğunu söylerken, adalet sahibi iki müslüman onun müslüman ol­duğuna şahitlik etseler, ele geçirilen kişi müslüman olarak kabul edilir.

Çünkü şahitlerin şahitlikleriyle müslüman olduğu sübût bulmuş olur. Şa­hitlerin şahitlikleriyle müslümanhğı sübût bulduktan sonra kendisinin bunu kabul etmemesi, kendisinin dinden dönmesi anlamında kabul edilir. Böylece müslüman iken iıtidat etmiş sayılır. Artık diğer mürtedler konumundadır. Tekrar İslama dönecek olursa, serbest bırakılır. Ama İslama dönmediği takdirde öldürülür.

4415- Beraberinde sığır, koyun, beygir ve bu hayvan­ların bakıcıları bulunan bir müslüman harp yurdunda ele geçirilir ve bu müslüman kişi: Şu hayvanların tamamı be­nimdir, hayvanların bakıcıları ise, İslâm yurdundan beraberimde getirttiğim ve ücretle tuttuğum zimmî kimse­lerdir, derse, o bakıcılar da kendisini doğrulayacak olur­larsa, söyledikleri kabul edilir ve serbest bırakılırlar.

Çünkü söz konusu hayvanlar o topluluğun elinde olup o topluluk da müs-Iümamn dediğini tasdik etmişlerdir ve kendilerinin o kişinin beraberinde ücretli ol­duklarını ikrar etmişlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi eman altındaki müslü-manın elindekiler konusundaki İddiasının geçerli olduğunu belirtmiştik.

4416- Şayet hayvan bakıcıları elleri altındaki hayvanlar konusunda o müslümanı yalanlayıp bu hayvanlar bizimdir ama   dediği   gibi  bizler   zimmîyiz   derlerse,  söyledikleri kabul edilir. Onlar da zimmî olarak kabul edilirler.

Çünkü o müslüman da onların zimmî olduklarına şahitlik etmişti. Şahit­liğiyle zimmî oldukları sübût bulmuştur. Elleri altındaki hayvanlar konusunda da kendilerinin söyledikleri geçerlidir.

4417- Bilinen bir müslüman: Şu hayvan bakıcıları harp ehlinden  olup  kendilerini ücretli olarak tuttum ki hay­vanları sürsünler, ama hayvanların tamamı benimdir, der ve o kimseler de bunu tasdik eder de o hayvanların o nıüslümana ait oldukları sadece onların şahitlikleriyle or­taya   çıkıyorsa,  sığır   ve   koyunların   tamamı   fey'   olur. Müslümanın iddiası ise geçerli değildir.

Çünkü ücretle tutulmuş o kimseler, sırf ücretle tutulmuş olmalarından do­layı eman almış sayılmazlar. O kişi harp yurdunda kendilerine eman vermiş olsa bile bu verdiği eman geçerli değildir. O halde ücretli olmaları, evleviyetle emam gerektirmez. Kendileri için eman sübût bulmayınca da kendileri fey1 olurlar. Elleri altında bulunan hayvanlar da onlarla birlikte fey' olur.

4418- Ancak iki kişinin şahitliğiyle o hayvanların o nıüslümana ait oldukları tesbit edilip daha sonra o kişinin hayvanları o kimselere teslim ettiği sübût bulursa, söz ko­nusu hayvanlar o müslümana aittir.

Çünkü bu husus sübût bulduktan sonra hayvanların o kimselerin eli altında bulunmaları, o müslümanın eli altında bulunmaları anlamındadır. Müslümanın eli altındaki mallar ise ganimet olmaz.

4419- Hayvanların bakıcıları ise müslümanlar için fey! olurlar. Onları ücretle tutmuş olması bu durumu değiştirmez.

Çünkü ücret akdi, emanı içermez. Harp yurdunda onlara eman vermişse bu eman da geçerli değildir.

Ancak o müslüman kişi, onları İslâm yurduna getir­mişse eman içerisinde olurlar.

Çünkü müslüman kişinin İslâm yurdunda açık bir ifade ile vermiş olduğu eman geçerlidir. Onları ücretle tutması da eman anlamındadır. Başarı Allah'tandır.[15]

 

Islama Davet

 

İmam Muhammed -Allah rahmet etsin- dedi kî:

4420- Harp ehlinden bir topluluğa İslâm dini ulaşır ama bu dinin nasıl olduğunu biliniyorlarsa ve kendileri müslüman olmak istediklerini belirttikleri halde müslüman askerlerin komutanı bu çağrılarına cevap vermeyip onlara saldıracak ve galip gelecek olursa, onlara müslüman ol­malarını teklif etmeli, kabul ederlerse serbest bırakmalı, kadın ve çocularmı, arazi ve mallarını kendilerine teslim etmelidir.

Çünkü savaşın meşru olmasının sebebi İslâm için yapılmasıdır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "İnsanlar laİlahe illalah deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum."[16]

Bu topluluk, İslamın ne olduğunu sorduklarına göre İslama bir meyilleri vardır demektir. Devlet başkanının savaştan önce kendilerine İslâmı anlatıp tanıtması gerekirdi. Belki İslâmı kabul edeceklerdi. Kendilerine İslâmı tanıtmadan onlara savaş açmakla hata etmiştir. Bu nedenle onlara karşı muzaffer olduktan sonra hatasından vazgeçmesi ve İslâmı onlara tanıtması gerekir. İslâmı kabul et­tikleri takdirde, savaştan önce kendilerine uygulaması gereken muameleyi uygular ve onları serbest bırakıp mallarını kendilerine iade eder.[17]

4421- Islama girmeyi kabul etmeyecek olurlarsa, onları zimnıî yapar.

Çünkü eman içerisinde oldukları halde müslümanların eline geçmişlerdir. Devlet başkanının kendilerine savaş açması haram idi. Çünkü îslâmm ne oldu­ğunu öğrenmek istemişlerdi ve bu isteklerine karşılık verilmemişti. Bu nedenle fey' olmaz, zimmî olurlar.

4422- Devlet başkanı hatasına devam eder ve onları e-sir alarak beştebirini ayırıp taksim ettikten sonra da hatasından dönmeli ve kendilerine İslâmi  arz etmesi gerekir.

Çünkü İslama meyilli oldukları halde kendilerini esir almıştır. İşlenmiş bir hataya devam edilmez, hatadan vazgeçilir.

4423- İslâmı   kabul   ettikleri   takdirde   onları   serbest bırakır ve yaptığı taksimatı iptal eder. Mallarını da kendi­lerine iade eder. Ama İslâmı kabul etmeyecek olurlarsa taksimat geçerli olur ve onları zimmî statüsüne geçirmez.

Çünkü taksim edilmelerini engelleyecek şekilde onlar için eman sabit ol­muş değildir. Anak İslâmı öğrenmek istemeleri ile eman hükmen sabit olur. İslâ­mı reddettikleri ortaya çıkınca, İslâmı öğrenme arzularının gerçekten olmadığı or­taya çıkmıştır. Bu doğrultudaki istekleri, savaşı savmak içinmiş. Böylece İslâm davetinin kendilerine ulaşmadığı topluluk konumuna düşmüşlerdir. Kendilerine İslâmın ulaşmadığı topluluğa İslâm arz edilmeden savaş yapılır ve kendilerine galip gelinirse, İslâm kendilerine arz edilir, İslâmı kabul ettikleri takdirde hür olurlar. Kabul etmedikleri takdirde ise zimmî statüsüne geçirilirler.

Devlet başkanı kendilerini taksim edecek olursa, yaptığı taksimat geçerlidir. Çünkü konu, içtihad konusudur. Kendileri harp ehlidirler ve kendilerine apaçık bir şekilde eman verilmiş değildir. Bu nedenle ictihad olarak devlet başkanının verdiği hüküm geçerli kabul edilir. Burada da durum böyledir.

4424- Devlet   başkanı   durumu   bilmediğinden   dolayı kendilerine İslâmı arz etmeden savaşçılarını öldürtmüşse, bu muameleden dolayı bir sorumluluk taşımaz.

Çünkü emanları yoktur ve harp ehlinden oldukları halde öldürülmüşlerdir. Bu öldürülmeden dolayı bir sorumluluk sözkonusu değildir. Nitekim müslü-manlar, müşriklerden bir topluluğu esir alacak olsalar ve devlet başkanı onlan öldürmek istese, kendileri de: biz İslâmı kabul etmek istiyoruz, deseler, devlet başkanı İslâmı kendilerine arz etmeden onfan öldüremez. Ama îslâmı kendilerine arz etmeden onları öldürmüşse kendisi için bir sorumluluk sözkonusu değildir. Ne varki kötü bîr davranışta bulunmuştur. Burada da durum böyledir.

4425- İslâmı  kabul  etmelerinden sonra onları  öldür­müşse bakılır; onları İslâm yurduna getirttikten sonra öldürmüşse, bedellerini öder ve kendileri ele geçirenler için fey' olurlar.

Çünkü İslâm yurduna getirilmelerinden sonra koruma altına alınmışlardır. Ancak şüpheden dolayı kısas gerekmez. Çünkü rastgele kendilerini öldürmüş değildir. Bu muamelesi bir ictihad ve re'ye dayalıdır.

4426- Ama onları harp yurdunda öldürtmüşse, onları ele geçirenlere herhangi bir bedel ödemez.

Çünkü koruma altına alınmış olmaları ancak İslâm yurduna getirilmeleriyle gerçekleşir.

4427- Müslümanların kuşatma altına aldıkları müşrikler İslâm hakkında bilgi isteyecek olsalar ve devlet başkam da isteklerini kabul ettikten sonra kendileri: Bize bir, iki veya üç gün müsaade edin kararımızı verelim, diyecek ol­salar  devlet başkanı  kendilerine bu  mühleti  verip  ver­memekte serbesttir.

Çünkü mürted kişi devlet başkanından kendisine mühlet vermesini is-teyecek olursa devlet başkanı dilerse kendisine mühlet verebilir.[18]

4428- Kendilerine mühlet vermeyip onlara savaş açsa ve onlara galip gelip esir alacak olsa, sonra da beşte birini ayırdıktan sonra onları taksim edecek  olsa, yaptığı bu işlem geçerlidir.

Çünkü devlet başkam, İslâmı tanıma isteklerine karşılık verip kendilerine İslâmı tanıttıktan sonra görevini yerine getirmiştir. Devlet başkanının, isteklerine karşılık vermesinden sonra kendilerinin mühlet istemeleri kendi aşınlıklanyla ilgili bir husustur. Bu tür aşırı ve lüzumsuz isteklerde bulunmaları, kendileriyle sava-şılmasına engel değildir. Bu yüzden devlet başkam kendilerine savaş açabilir ve sonuçta esir alıp taksim edebilir.

Çünkü elimize düşmüşlerdir ve müsİümanlarm kendileriyle savaşmaları ca­izdir. Kendileri için eman hükmü sübût bulmamıştır. Bu nedenle önceki konunun aksine burada taksim edilmeleri caizdir. Bizden o anda can ve mallarına zarar ver­mememizi İstemişlerdi. İsteklerinde kendilerine mühlet vermemiz söz konusu değildi. Islâhım ne olduğunu Öğrenme konusundaki isteklerine karşılık verilme­miş olsaydı, kusur devlet başkanının olurdu. Bu takdirde devlet başkanının ku­surunu telafi etmesi ve İslâmı kabul ettikleri takdirde onlan serbest bırakıp mallarını kendilerine iade etmesi gerekirdi. İslâmı kabul etmedikleri takdirde ise, onları zimmî statüsüne geçirirdi.

4429- Şayet söz konusu topluluk İslâmı biliyor ve neye çağırıldıklarının farkında iseler ancak müslümanlar gelip kendilerini muhasara altına aldıklarında: Biz İslâmı kabul edeceğiz fakat İslamın ne olduğunu bize tanıtın derlerse, devlet başkanının bu isteklerini yerine getirmesi gerekir. Olabilir ki İslâmı kabul ederler ve savaş külfetine katlanılmamış olur.

4430- Hem komutan hem müslümanlar onların irmek­lerini yerine getirmez ve kendilerine savaş açıp İslâmı kabul etmelerinden önce onları esir alacak olurlarsa, bu dav­ranışları caizdir.

Çünkü daha önce İslâm hakkında bilgi sahibi olmuşlardı ve kendilerine İslâm arzedilmezden önce İslâmı o anda kabullenme imkânları mevcuttu.

4431- İslâmı kabul etmedikleri takdirde kusur kendile­rinindir. Bu yüzden kendileriyle savaşılması ve esir alınmaları haram değildir.

İslâm hakkında bir bilgiye sahip olmasaydılar o zaman kendilerine savaş açılması ve esir alınmaları haram olurdu.

4432- Uzak bir bölgede İslamdan habersiz müşrik bîr topluluğa İslâm arzed ilmem iş ve İslama davet edilmemiş olsalar,   müslümanlar   kendilerine   İslâmı   tanıtıp   onları İslama davet etmeden onlara savaş açamazlar.

Çünkü peygamber (s.a.v.) bir seriye gönderdiğinde kendilerine şöyle derdi: "Bir kale veya şehir halkını kuşatma altına alacak olursanız onlan İslama davet ediniz. Çünkü kendileriyle niçin savaşıldığmı bilmiyor olabilirler". İsiâma girmeleri için kendileriyle savaşıldığmı bilecek olsalar belki İslâmı kabul ederler ve kendileriyle savaşmaya ihtiyaç kalmaz.

4433- Müslümanlar, İslâm davetinin ulaşmadığı müş­riklerle savaşıp mağlup ederlerse yanlış işyapnıış olurlar. Çünkü onlara savaş açmadan önce kendilerine İslâm ar-zedilmeliydi. Devlet başkanının yanlışı telafi etmek için kendilerine İslâmı arzetmesi ve kabul  ettikleri takdirde onları serbest bırakması gerekir.

Çünkü onların İslâmı kabul etmeme gibi bir durumları söz konusu değildir. Buna göre onlar, müslüman olduktan sonra müsİümanlarm eline geçmiş kimseler konumundalar. Bu nedenle serbest bırakılmaları ve mallarının iade edilmesi gerekir.

4434- İslâmı kabul etmedikleri takdirde onları zimmî statüsüne geçirir ve bundan böyle haraç öderler.

Çünkü kendileriyle savaşmak haram olduğu halde devlet başkanı ken­dilerine savaş açmıştır. Bu nedenle eman içerisindeler ve ganimet olmazlar.

4435- Devlet başkanı onları taksim etmeye veya savaş­çılarını öldürmeye karar verip uygulasa, daha sonra uygulama başka bir hakim tarafından yanlış olarak değerlen­dirilecek olsa, devlet başkanının yaptığı geçerlidir.

Çünkü devlet başkanı, ictihad konusu olan bir meselede haklarında hüküm vermiştir. Ayrıca onlar harp ehlidirler. Harp ehlinden oluşları, geçici bir sebep dışında kendileriyle savaşılmasın! helal kılmaktadır. Geçici sebep ise, kendilerine haber verilmesi ve İslamın kendilerine tanıtılıp nasıl davranacaklarının belirlen­mesidir. Bu geçici durum ise mevcut değildir. Böylece kendileriyle savaşılması helaldir. Bn azından kendilerine savaş açılması ictihad konusudur. Bu yüzden devlet başkanının uygulaması geçerli olup yapılmış olan uygulama bozulmaz:.

4436- Bize göre öldürülenlerin bedeli de tazmin edil­mez. İmam Şafiiye göre ise davetten önce öldürülenlerin diyetleri tazmin edilir.

Çünkü peygamberlerden birinin dininin bağhsıdır ve bu yüzden diyetleri tazmin edilir. Ancak biz diyoruz ki: Onlar batıl bir dinin bağlısıdirlar. Batıl bir dine inanmak ise küfürdür. Böylece öldürülen kişiler kâfir olup öldürülmele­rinden dolayı herhangi bir şey gerekmez.

Şafiiye göre ise onları öldüren kimsenin, müslümanın diyeti kadar bir diyet ödemesi gerekir. Şafiilerden bazılarına göre ise, kitap ehlinden birinin diyeti ge­rekir. Yine onlardan bazılarına göre ise, mecûsî birinin diyeti gerekir. Çünkü harp yurdunda diyetlerin asgarisi, mecûsînin diyetidir. Buna göre harp ehli üç kısma ayrılır:

Birinci sınıf, İslâm daveti kendilerine ulaşmamış, dolayısıyla İslamı tanı­mamış olanlar. Devlet başkanının onlara İslamı anlatıp davet etmesi gerekir. Davet etmeden önce devlet başkanı onları öldürmeyi veya esir etmeyi uygun görürse, daha sonra müslüman olsalar bile, bu ugulama geçerli olur.

İkinci sınıf, islam daveti kendilerine ulaşmamış olanlar yahu davet ke­dilerine ulaşmış ama islamin nasıl oduğunu bilmeyen, müslü mani ardan islamı kendilerine tanıtmalarını isteyip tanıdıkları taktirde kabul edeceklerini söyleyenler. Bunlara islamı açıklamadan önce devlet başkanının onları öldürmesi veya esir alması doğru değildir. Esir aldıktan sonra kendilerine islamı arzettiğinde müslü­man olurlarsa, yapılmış olan taksimatı bozar.

Üçüncü sınıf ise, defalarca İslâm davetine muhatap olmuş ve neye davet edildiklerini bilen guruptur. Bu durumdaki kimseler, müslümanlar^an İslâm hakkında bilgi isteyecek olsalar ve bu bilgiyi değerlendirdikten sonra İslama gi­rebileceklerini bildirecek olsalar, bu bilginin kendilerine verilmesi daha evladır. Ancak kendilerine İslâm daveti yapılmadan kendileriyle savaşılıp esir alınmaları da caizdir. Esir alınmalarından sonra da serbest bırakılmazlar. Çünkü İslamı kabul edecek olsalar bile kendileri kusur işlemişlerdir.

4437- imam Mulıammed dedi ki: Harp ehlinden İslamın kendilerine ulaşmadığı ve İslama davet de edilmemiş bir topluluk İslâm yurduna saldırarak müslünıanlarla savaşa-cak olsalar, müslümanlar da kendilerini savunmak için onlardan kimilerini öldürür, kimilerini esir alır ve mallarını ele geçirecek olsalar, caizdir. Alınan ganimetten beştebir ayrılır ve geri kalanlar onlarla savaşmış olan müslüman-lara dağıtılır.

Çünkü bir müslüman diğer bir müslümana kılıç çekecek olsa, kendisine kılıç çekilmiş olan kişi kendisini savunmak için o kişiyi öldürmesi helal olur. O halde bununla savaşmak evleviyetle helaldir. Burada anlam şudur: Müslümanlar İslama davet ve onu tanıtmayla meşgul olurken öldürülme ve esir alınmakla karşı karşıya kalabilir ve mallan talan edilebilir. Böyle bir durumda İslama davetin yapılması zorunlu değildir.

4438- Ancak müslümanlar onların ülkelerine girmiş ve üzerlerine saldırı yapmak durumunda iseler, onları İslama davet etmeden saldırmamaları gerekir.

Çünkü bu durumda müslümanlar kendilerini savunmak için savaşmıyorlar, İslâm için savaşıyorlar. Bu nedenle İslama daveti yapmaları kaçınılmazdır.

Kendilerine islamın tebliği yapılmamış ama islamı duy­muş olan Arap müşriklerinden putperest bir topluluğa müslümanlar saldırmış ve galip gelmişlerse, devlet başka­nının kendilerine İslamı arzetmesi gerekir. İslamı kabul ettikleri takdirde onları serbest bırakır.

Çünkü öldürme ve savaş olmaksızın elimize geçmişlerdir. İslamı reddet­meleri gibi bir durum da söz konusu değildir.

4439-  İslama girmeyi kabul etmeyecek olurlarsa, kabul edinceye kadar hapsedilirler, fakat öldürülmezler.

Çünkü Rasulüilah (s.a.v.)in: "Arap yarımadasında iki din bir arada ola­maz" sözü gereğince cizyeye tabi tutulamazlar. Öldürülmelerine de bir yol yok­tur, çünkü savaşın dışındaki bir yolla elimize geçmişledir. Böylece onlar eman sa­hibi durumundalar ve bu nedenle de hapsedilmelerinden başka bir yol kalma­maktadır.

4440- Küfür üzere ölecek olurlarsa çocukları esir alın­mazlar ve malları da mirasçılarına kalır.

Çünkü eman altındakiler konumundadır ve eman altındaki kimselerin mal ve zürriyetlerİ ganimet olarak alınamaz.

4441- İslâım reddettiklerinde devlet başkanı savaşçı­larını öldürmeyi, çocuklarını esir almayı, tarlalarım ve mallarını taksim etmeyi uygun görür ve b» görüşünü uy­gulamaya koyacak olursa, caizdir.

Çünkü harp ehli olarak müslümanlann eline geçmişlerdir ve herhangi bir şekilde kendilerine eman verilmemiştir. Böylece su\ afçılarının öldürülmeleri ve çocuklarının esir alınmaları içtihad konusudur. Bu sebeple devlet başkanı içtihad olarak kendilerine bu muameleyi yapacak olursa, yaptığı muamele caizdir.

4442- Aynı şekilde nıürtedlerden hır topluluk, yine nıürted birtakım kadınlarla kaçar ve çoluk çocuğa karış­tıktan sonra bu mürtedler Ölüp arkalarında İslâm hakkında bir bilgiye sahip olmayan çocuklar bırakacak olsalar, müslümanlar, o kimseleri İslama davet etmeden kendile­rine saldıramazlar.

Çünkü îslâmi reddettikleri açıklığa kavuşmamıştır.

4443- Müslümanlar, İslâm davetini kendilerine ulaştır­madan kendilerine saldırıp onlara galip gelecek olsalar, İslâmı onlara arzederler. İslâım kabul ettikleri takdirde onları serbest bırakır ve mallarını kendilerine iade ederler.

Çünkü İslâmı kabul edip etmeyecekleri açığa çıkmamıştır. Böylece esir alınmazdan önce îslâmı kabul etmiş gibidirler.

4444- İslâmı   kabul   etmezlerse   hapsedilirler.   Onları zimnıî statüsüne geçirmenin bir yolu yoktur.

Çünkü mürteddirler ve mürtedlere cizye uygulanamaz. Ayrıca öldürülemezler. Çünkü kendileri islâmı bilmiyorlar.

Bu nedenle irtidatlanndan dolayı öldürülemezler,

4445- Devlet başkanı öldürülmelerini, çoluk çocukla­rının esir alınmasını ve mallarının taksim edilmesini uy­gun görecek olur ve bunu yapacak olursa, yapması ca­izdir.

Çünkü mesele, içtihad konusu bir meseledir. Nitekim daha önce bu mesele üzerinde durmuş ve onların harp ehli olup kendilerine eman da verilmediğini be­lirtmiştik.

4446- Yine putperest Arap topluluklarından birini müs­lümanlar İslama davet eder, ancak topluluk bunu reddeder ve bunun üzerine müslümanlar onlara saldırıp kuşatacak olursa, bu sırada o müşrik topluluk: Biz Allah'ın hükmü­ne razıyız, gelin Allah'ın hükmüne baş vuralım der, müs­lümanlar da onların bu tekliflerini kabul edecek olurlarsa, müslümanlar onlara İslâmı   arz ederler. İslâmı kabul et­tikleri takdirde onları serbest bırakırlar. Reddedecek olur­larsa, İslâmı kabul edinceye kadar hapsedilirler. Çünkü onları Öldürmenin bir yolu yoktur. Onlar eman alarak kalelerinden çıkmışlardır. Zimmî statüsüne geçirilip kendilerinden cizye alınmasının   yolu da bulunmamaktadır. Çünkü Arap müşrikleri zimmî olamazlar.

Kalelerine geri dönmelerine müsaade etmenin  de bir yolu bulunmamaktadır.

Çünkü tekrar bizimle savaşmaları için onlara harp yurduna dönme izni ve­remeyiz. Böylece ortada sadece hapis yolu kalmaktadır.

Onlardan biri Ölecek olursa mirasçıları mallarını miras olarak alırlar. Çünkü eman altındaki kişi konumundadırlar.

4447- Müslüman devlet başkanlarından biri Arap müş­riklerinden cizye almayı kabul edecek olursa, bu davranışı yanlış olmakla beraber caizdir.

Çünkü bu mesele içtihad konusudur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "Kendilerine kitap verilenlerden Alah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edin­meyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."[19] Ayette herhangi bir tahsis söz konusu değilidir. Ayrıca müşrik Araplar da, müşrik acem­ler de. mezhep ve görüşleri farklı da olsa bir dine mensupturlar.

4448-  Aynı şekilde devlet başkanı mürtecilerin çocuk­larını zimmî statüsüne geçirmeyi uygun görmesi caizdir.

Çünkü mesele içtihad konusu bir meseledir.

4449- Yine devlet başkanı müşrik Arapları esir almayı ve beşte birini ayırdıktan sonra kalanları taksim etmeyi uygun görecek olursa, yaptığı bu işlem caizdir. Başka bir idarecinin bu işlemi bozma yetkisi yoktur.

Çünkü mesele içtihad konusudur ve onlar harp ehlidirler. Ayrıca Şafiî mez­hebine göre müşrik Arapların köle edinilmeleri caizdir.

4450- Allah'ın hükmüne göre muhakeme olmak üzere kalelerinden çıkar ve devlet başkanı da onların beşte birini ayırdıktan sonra bölüştürmeyi uygun görecek olursa, ca­izdir.

Başka bir idarecinin de bunu iptal etme yetkisi yoktur. Çünkü daha önce de dikkat çektiğimiz gibi mesele içtihad konusu bir meseledir. Şüphesiz en iyi bilen Allahtır.[20]

 

Muslumanlar Kimlerin İmdadına Gitmeli Ve Kimden Başlamalıdırlar

 

İmam Muhammed - Allah rahmet etsin - dedi ki:

4451- Müslüman  askerler  harp  yurduna  girer ve bu sırada müşriklerin islâm yurduna girdiklerini ya da sınıra yığmak yaptıklarını haber alacak olurlarsa, sınırda bulu­nan müslüman askerlerin gelen bu düşmana karşı koyanııyacakları gibi bir kanaata sahip iseler, harp yurdunun içlerine gitmekten vazgeçip o müslümanİarın yardımına koşmaları gerekir.

Çünkü sınırdaki müslümanlar için bir korku sözkonusu olduğunda her müslümanm onların yardımına koşması vaciptir. Harp yurduna giriş yapanların yaptıkları iş ise, vacip ya da farz-ı kİfayedİr. Farz-i ayn, nafile.veya farz-ı kifaye İçin terkedilemez. Ayrıca sınırda bulunan müslümanİarın yardımına koştuklarında şu iki husus gerçekleşir: Müşriklerle savaşmak ve bir de müslümanları kurtarmak. Bu müslümanİarın yardımına gelmeyip saldırılarına devam edecek olsaydılar, sa­dece müşriklerle savaşma hususu gerçekleşirdi. Halbki müslümanİarın kur-tuluşuyla birlikte müşriklerle savaşmak evladır.

4452- Ancak sınırdaki müslümanlar konusunda bir en­dişe sözkonusu  değilse  ya  da sınırdaki  müslümanİarın düşmanın hakkından geleceği konusunda bir kanaate sahip iseler, saldırılarına devam etmeleri caizdir.

Çünkü İslâm ordusu her harp yurduna girdiklerinde düşman kuvvetlerinin başka bir bölgeden İslâm yurduna saldırmayı planlamaları muhtemeldir. Böyle bir endişenin varlığından dolayı İslâm ordusunun düşmana saldırısı engellenecek olursa cihad temelden engellenmiş olur. Ayrıca saldırılarına devam edecek olur­larsa düşmana iki darbe vurulmuş olur. Hem bu saldıranlar düşmana darbe vur­muş olur ve hem de sınırdakilerin onlara karşı koyabilme ihtimali varsa bu sınır­daki müslümanlardan da diğer bir darbe yemiş olurlar. Düşmana ne kadar daha çok darbe vurulursa daha iyi bir sonuç elde edilmiş olur.

4453- Sınırdaki askerler konusunda bir endişe sözko-nusu ise, fakat İslâm yurdundaki müslümanlar bunlara daha yakın olup onlara yardım ettikleri takdirde sınırda-kilerin düşmana galip gelecekleri kanaati mevcut ise, sal­dırı durumunda olanlar saldırılarına devam ederler. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi düşmana daha fazla darbe vurulmuş.

4454- Sınırdaki müslümanların düşmana galip geleme­yecekleri kanaati mevcut ise, saldırı durumundaki ordu­nun bu müslümanların yardımına gelmesi ve saldırıların­dan vazgeçmesi zorunludur.

Bunun gerekçesini yukarıda belirtmiştik. Burada zannı galibe göre hareket edilir. Çünkü ortada net bir delil mevcut değildir. Böyle durumlarda zannı galip ile amel edilir.

4455- Müslümanların iki  birliği düşman topraklarına ayrı yerlerden girer ve bu birliklerden biri, düşman asker­lerinin ikiye bölünüp    birinin düşman topraklarına giren diğer müslüman birliğe, diğerinin ise İslâm yurdunun sı­nırında bulunan ve sınırı bekleyen müslümanlara saldırıya geçtiğini öğrenecek olsa, bu birlik bir durum değerlendir­mesi yapar; ikiye bölünüp bir kısmı düşman yurduna gi­ren birliğin yardımına, diğer kısmı da sınırdaki müslü­manların yardımına gittiğinde galip geleceklerine kanaat getirecek olursa ikiye bölünür ve her biri diğer müslü­manların yardımına giderler.

Çünkü böylece hem düşmana darbe vurulmuş ve hem de müslümanlar düş­mandan korunmuş olur.

4456- İkiye bölündükleri takdirde bunun bir yararının olmayacağı kanaatini taşıyorlarsa, sınırdakilerden vazgeçer ve topluca harp yurduna girmiş olan diğer birliğin yar­dımına giderler.

Çünkü harp yurduna girmiş olanlar konusundaki endişe daha büyüktür ve onlara başka bir yardımın ulaşma ihtimali daha uzaklır. Sınırdakilerin yardımına diğer müslümanların gelme ihtimali vardır. Ayrıca sınırdaki müslümanlar geri çekilme imkânına da sahiptirler. Harp yurduna girmiş olan birliğin imkânları daha kısıtlıdır. Ne diğer müslümanlardan kendilerine yardım gelebilir ve ne de çekile­cekleri bir sığınak bulabilirler. O halde harp yurduna girmiş olan birliğin imdadına koşmaları evladır.

4457- Ancak zannı galibe göre harp yurduna girmiş olan birlik kendini savunabilecekse, bu takdirde sınırdaki müslümanların yardımına giderler.

Çünkü haıp yurduna girmiş olan birliğin yardıma ihtiyacı yoktur. Oysa sınırdaki askerlerin böyle bir yardıma ihtiyaçları vardır.

4458- Zannı galib, iki birliğin de düşmanın hakkından gelemeyeceği   şeklinde   ise,   ancak   diğer   müslümanların harp   yurduna   girmiş   olan   birliğin   yardımına  gitmeleri daha kolay, sınırdaki birlik uzak bir  yerde  olup  diğer müslümanların imdatlarına koşmaları daha zorsa, bu tak-dirde sözkonusu birlik sınırdakilerin yardımına gitmelidir. Çünkü sınırı bekleyenler konusundaki endişe daha fazladır ve kendilerine yardım gelme ihtimali de daha zayıftır.

4459- Hem harp yurduna girmiş olan birlik, hem de sınırdaki birlik hakkındaki endişeler eşit düzeyde ise ve yardım gelme ihtimali de eşit bir durumda ise, kendilerine daha yakın olan birliğin yardımına giderler.

Çünkü o birliğe saldıran düşman daha yakın bir yerde bulunmaktadır. Ni­tekim yüce Allah daha yakın olan düşmanla savaşılmasını emretmektedir: " Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anın­da) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah muttakileıie beraberdir." 24 Yakın birliğin yardımına koştuklarında düşmana galip gelebilir ve ardından iki birlik di­ğer birliğin yardımına giderler. Böylece düşmana daha çok darbe vurulmuş olur.

4460- Daha uzakta bulunanlar hakkındaki endişe daha fazla ise, onların yardımına gitmek evladır. Aynı uzaklıkta olup haklarındaki endişe de eşit ise, sınırdaki birliğin yar­dımına giderler.

Çünkü smırdakilerin yenilgiye uğramaları müslümanlara daha büyük zarar verir, müslümanların topraklarını savunmak bütün müslümanlar açısından daha yararlı ve müslümanların onuru İçin gereklidir.

4461- Müslümanların   üç   birliği   ayrı   ayrı   yerlerden düşman topraklarına girip düşman ordusu bu birliklerden ikisine saldıracak olsa ve üçüncü birlik de bunu haber ala­cak olsa bakılır; o iki birliğin düşmana karşı koyabile­ceklerine dair zannı galip mevcut ise bu üçüncü birlik yo­luna devam eder.

Çünkü diğer iki birliğin yardıma ihtiyaçları bulunmamaktadır.

4462- Saldırıya  uğrayan  birliklerden  birinin  kendini savunacak, diğerinin ise karşı koyamayacak durumda olduğu   kanaati  mevcut  ise, karşı  koyamayacak  durumda olanın yardımına gidilir.

Çünkü - daha önce de dikkat çektiğimiz gibi- düşmana zarar verme ve

Müslümanları kurtarma bu şekilde davranmakla sağlanır.

4463- Zanni galibe göre her iki birlik de zayıf durumda ise ve haberi alan üçüncü birliğin ikiye bölünüp yardımlarına koşmaları da bir yarar sağlamayacaksa, İslâm yur­dundan daha uzak bulunan birliğin yardımına gitmeleri ge­rekir.

Çünkü uzaktakiler daha büyük bir tehlike içerisindedirler.

4464- Her iki birlik de aynı konumda ise, kendilerine daha yakın olan birliğin yardımına gitmeleri gerekir.

Çünkü o birliğe saldıran düşman askeri daha yakın bir yerde bulunmak-

tadır.

4465- Yakınlarında bulunanlar az, diğerleri daha çok sayıda ise, az veya çok oluşlarına bakılmaksızın daha yakın olanın yardımına gidilir.

Çünkü daha yakın olanın hakkı daha çoktur.

4466- Ancak böyle davranmaları müslümanlara şiddetli bir zarar getirecek ve müslümanların daha zelil bir duruma düşmelerine sebep olacaksa, daha uzakta bulunan ve sayı­ları daha çok olan birliğin yardımına gidilir.

Çünkü böyle davranmak müslümanların yararınadır ve yarar daha büyüktür.

4467- Yakınlarında bulunan birliğin sayısı daha çok ve uzaktakinin sayısı daha az ise, çokluk ve azlıklarına bakılmaksızın daha yakın olanın yardımına gidilir.

Olabilir ki daha az olanlar kendilerini savunacak durumda İken daha çok olanlar kendilerini savunacak durumda değillerdir. Yardımı hakketme çokluk ve azlıkla değil, yakınlık ve uzaklıkla ölçülür.

Başarı Allah'tandır.[21]

 

Düşman  Kişi Hangi  Durumlarda Zimmî Olur

 

İmam Muhammed -Allah rahmet etsin- dedi ki:

4468- Harp ehlinden biri eman alarak İslâm yurduna gelir ve burada haraç arazisi bir tarla satın alacak olursa, tarlasına haraç vergisi bağlanır ve kendisi de zimmî sta-tüsüne geçer.

Şüphesiz İslâm yurduna gelmiş harp ehlinden biri, İslâm yurdunda Öşür veya haraç arazisi bir tarla satın almakla zimmî olmaz. Ancak o tarlayı ekip öşür yahut haraç ödemesiyle zimmî olur.

Bazı alimler ise, sırf o tarlayı satın almakla zimmî statüsüne geçtiğini söy­ler. Onlara göre, tarla satın alması, buraya yerleşme kararım ifade eder. Tarlayı satın almakla ülkemize yerleşmeye rıza gösterdiği anlaşılmaktadır. Böylece o kişi zimmî olur.

Ancak biz diyoruz ki: Zimmî olmaz. Tarlayı ticaret yapmak için de, ekmek için de satın almış olabilir. O tarlayı ekinceye kadar, ülkemize yerleşme karan sübût bulmaz. Tarlayı ekecek ve kendisinden haraç alınacak ki zimmî olsun.

Görmüyor musun, sözkonusu kişi ülkemizde zimmî bir kadınla evlenmekle zimmî olmuyor. Halbuki evlenmek de buraya yerleşmek anlamındadır. Ev­lenmekle zimmî olmayınca, satın almakla evleviyetle zimmî olmaz. Kendisinden tarla haracı alındıktan sonra kendi şahsı İçin de kendisine cizye vergisi konur ve böylece zimmî satatüsüne geçer. Bundan böyle de kendi ülkesine dönmesine müsaade edilmez.

Çünkü tarla haracı ancak İslâm ülkesinin vatandaşından alınır. Zira tarla için haraç almak, îslâmın hükümlerindendir. İslâmın hükümleri ise, İslâm yur­dunun vatandaşlarına uygulanır. Eman alarak ülkemize gelmiş bu kişi, haraca bağlanmakla İslâm yurdunun vatandaşı olur ve İslâm ülkesinin vatandaşı olunca da zimmî satatüsüne geçer. Her ne kadar bazı durumlarda müslümanlardan haraç alınıyorsa da bu genelde zİmmîlerin ödediği bir vergidir.

4469- Nitekim müslüman biri evini tarla haline getir­diğinde kendisine öşür vacip olur. Yine zimmî biri evini bahçe haline getirdiğinde kendisinden de haraç alınır. E-man alarak ülkemize gelmiş birinin tarlasına haraç bağla­nınca, genelde zimmîler için söz konusu olan vergi ken­disinden de alınmaya başlanır. Böylece kendisi de zimmî olmuş olur.

Bazıları dedi ki: Bu konuda uyarılıp bu tarlanı sat­madığın ve ülkene denmediğin takdirde tarlandan haraç alacağız, denildikten sonra tarlasını elinden çıkarmadığı takdirde ülkemizde yerleşmeye rıza gösteriyor demektir. Çünkü zimmî olabilmesi, zimmî olmaya rıza göstermesiyle mümkün olur ve tarlasını elinden çıkarmaması, zimmî ol­maya rıza göstermesi anlamına gelir.

Bazıları da şöyle demektedir: Ancak tarlasına haraç bağlanırsa zimmî olur. Zimmî oluşu, tarlasına haraç bağlanmasıyla gerçekleşir. Tarlasına haraç bağlamadıkça o kişi zimmî olmaz.

4470- Harp ehliden biri, islâm yurduna eman alarak girer ve burada bir tarla satın alıp tarlaya haraç tahakkuk etmeden o tarlayı satacak olursa, tarlayı satın almış ol­maktan dolayı zimmî olmaz.

Çünkü zimmî statüsüne geçmesi, üzerine haracın tahakkuk etmesiyle gerçekleşir. Haraç tahakkuk etmediğine göre zimmî değildir.

4471- Harp ehlinden biri eman alarak islâm yurduna girer ve haraç arazisi bir tarlayı kiralayıp ekecek olursa, tarlanın haracı, onun sahibine aittir, tarlayı ekene değil.

4472- Çünkü haraç, yararlanma karşılığı olarak alın­maktadır. Yararlanma ise gerçekte tarla sahibinindir. Çün­kü kira bedelini alan odur. Bu nedenle de haracı ödeyecek olan da kendisidir.

Harp ehlinden kişi tarlayı eker ve tarlanın kirasını tarla sahibine verir, haraç da tarla sahibinden alınırsa, tarlayı kiralayan bu kişi ekme ile zimmî olmaz.

Çünkü kendisinden haraç alınmamıştır. Ne var ki devlet başkanı, tarlayı ek­mesine müsaade etmez. Çünkü ülkemizde ziraatle meşgul olmak, ülkemize yer­leşmek ve uzun müddet ikamet etmek anlamına gelir. Harp ehlinden kişinin ülke­mizde uzun müddet ikamet etmesine müsaade edilemez. İslâm yurdundaki ihti­yaçlarını bitirdikten sonra ülkesine dönmesini kendisine emrederiz. Devlet başka­nının bilgisi dışında ikametini uzatacak ve daha sonra İkametini uzattığı haber alınacak olursa, devlet kendisine bu durumu haber verir ve haber verildikten iti­baren bir sene ikamet etmesine müsaade edilir. Seneyi doldurduğu takdirde ken­disinden haraç alınacağı haber verilir. Seneyi doldurmadan çekip gidecek olursa kendisinden bir şey alınmaz. Seneyi dolduracak olursa zimmî statüsüne geçirilir ve kendisinden cizye alınır. Bundan böyle kendi ülkesine de dönemez. Daha önce bu konu etraflıca ele alınmıştı.

4473- Harp ehlinden eman sahibi biri, haracı gelirinin yarısı olan bir tarlayı birinden  kiralayıp kendi tohumu ile ekecek olsa, Ebû Hanîfe'ye göre, tarlanın haracı, tarlanın sahibine aittir.

Ebû Yusuf ve Muhammad'e göre ise, tarlayı ekene aittir. Çünkü mukaseme haracı (tarlanın mahsulünden haracın alınması durumu)[22], öşür mesabesindedir. Nitekim öşür arazisi bir tarlayı kira tutan biri, o tarlayı ekecek olursa Ebu Hanîfe'ye göre tarlanın öşrü tarla sahibine aittir. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre ise tarlayı ekene aittir.

4474- Devlet başkanı, haracını tarlanın gelirinden al­mayı uygun görüp tarlayı kira tutan   kişiye haracı yükle­yecek olsa, bu, devlet başkanının bir içtihadıdır ve tarlayı kiralamış olan kişi zimmî olur. Bu konuda ittifak vardır.

Ebu Yusuf ve Muhammed'in görüşüne göre burada bir problem yoktur. Çünkü onlara göre haraç, kira tutan kişiye aittir. Burada harp ehlinden kişi kira

tutmaktadır. Devlet başkanı kendisinden haraç alınca da o kişiye İslamm hüküm­leri uygulanmış olur ve böylece o kişi ülkemizin vatandaşı statüsüne geçer .Bu da onun zimmî olduğu anlamına gelir. Ebu Hanîfe'ye -Allah rahmet etsin- göre ise, haraç her ne kadar tarla sahibine ait ise de, mesele içtihadı bir meseledir ve devlet başkanı kira tutan kişiden haracın alınmasına karar verecek olursa buna yetkisi vardır. Böylece kira tutan kişi ittifakla zimmî olmuş olur.

4475- Harp ehlinden enıan sahibi biri haracı gelirinin yarısı ya da üçte ikisi olan mukaseme haracına tabi bir tarlayı satın alıp onu müslüman veya zimmî birine kiraya ve­recek olsa ve tarlayı kiralayan kişi kendi tohumu ile bu tarlayı ekecek olsa, devlet başkanı da haracı kira tutan kişiden alacak olsa,harp ehlinden o kişi zimmî olmaz.

Çünkü haraç, tarlasından dolayı kendisine düşmemektedir, başka birinden alınmaktadır.

4476- Burada haracın kime ait olduğuna bakılır, tar­lanın sahibine değil.

Çünkü haraç kime düşmüş ve kimden alınmışsa, İslamin hükümlerine tabi olan o kişidir. İslâmın hükümleri kendisine uygulandığından dolayı zimmî olan kişi odur. Kısacası haraç kimden alınıyorsa, o kimse zimmî olur.

4477- Tarlayı kendisinden kira tuttuğu kişi, harp eh­linden enıan altında biri ise, o kimse zimmî olur.

Çünkü ekini konusunda kendisine îslamın hükümleri uygulanmıştır.

4478- Harp ehlinden kişi tarlayı kira vermeyip ödünç olarak almışsa ve haracı da mukaseme haracı ise, hepsinin görüşüne göre haraç, ekinin kendisindedir.

4479- Biri tarlayı gasbederek ekmiş, tarlanın haracı da

mukaseme haracı olup tarla bol ürün vermiş, ayrıca tar­ladan bir şey eksilmemişse, hepsinin görüşüne göre ha­raç, üründen alınır.

Çünkü mukaseme haracı, Öşür mesabesindedir. Öşür ise, gasbeden kişiye aittir. Çünkü tarla onun koruma ve hakimiyeti altındadır. Böylece haraç, gasbeden kişiye ait olur. Eman altındaki tarta sahibi ise, zimmî olmaz. Çünkü haraç ken­disine vacip olmamış, başkasına vacip olmuştur.

4480- Ekin tarlayı eksiltiyorsa da durum budur.

İmam Muhmamed'in görüşü böyledir.

4481- Haraç, üründen alınır. Tarlanın eksilmesi ise, tarla sahibine aittir. Ücret de böyledir.

Ebû Hanîfe'ye göre, tarlanın eksilmesi ve ücreti almak onun ücreti me­sabesindedir. Şayet haracı vazife ise[23], haraç tarla sahibine aittir. Böylece Ebû Hanîfe'ye göre, tarlanın sahibi olan eman altındaki kişi haracı öder ve zimmî olur. Muhammed'e göre ise, zimmî olmaz.

4482- Tarlanın haracı para ise ve biri tarlayı gasbedip ekmişse, ekin de tarlayı  eksiltmiyorsa, tarlanın  haracı, tarlayı gasbeden kişiye aittir.

Çünkü harp ehlinden kişi tarlayı ekmekle tarladan yararlanmamış ve tar­lanın yarar sağlamasının engellenmesine de razı olmamıştır. Tarla zorla ken­disinden alınmıştır. Dolayısıyla kendisinden herhangi bir haraç alınmaz.

4483- Aynı şekilde tarla su altında kalıp bataklığa dö­nüşür ve sahibi onu ekmekten âciz kalacak olursa, ayrıca tarlayı gasbeden kişi tarlanın haracını alıyorsa, eman al­tında olan   tarla sahibi zimmî olmaz. Tarlasının haracı alınsa bile hüküm budur.

Çünkü haraç kendisinden değil, başkasından alınmıştır. Böylece îslamm hükümleri kendisine uygulanmış değildir. Bu nedenle de kendisi zimmî olmaz.

4484- Tarlayı eken şayet tarladan bir şey eksiltmişse bakılır; eksilen, haraç miktarı kadar ya da daha fazla ise, eman altındaki kişi eksilen o miktarın karşılığını alır ve aldığı bu bedelden haracı öder. Arta kalan ise kendisine aittir.

Çünkü tarlanın ekilmesi sonucu kendisine bir menfaat hasıl olmuştur. Böylece tarlayı bizzat kendisi ekmiş veya başkasına kiraya vermiş konumuna girmiştir.

Tarlanın eman altındaki sahibi de zimmî olur.

Çünkü tarlanın haracı kendisinden alınmıştır.

4485- Şayet eksilme haraç miktarından az ise, haraçtan eksik kalan miktar eman altındaki kişiye aittir. Arta kalan ise, tarlayı gasbeden kişiye aittir.

Kendisine menfaat ulaşması sebebiyle haraç, hükmen kendisinden gasbe-dilmiş kişiye aittir .Çünkü kendisine hiçbir menfaat ulaşmamış olsaydı, ken­disinden haraç alınmayacaktı. Haraç miktarı ya da daha fazla bir yarar kendisine dönüyorsa, kendisinden haracın tamamı alınır. Haraç miktarının bir kısmı dönü­yorsa, o miktar kadar kendisinden alınır. Arta kalan ise, tarlayı gasbetmiş kişiye aittir.

Ebu Yusuf, büyük ziraat ortaklığında, tarladaki eksilme az veya çok ne olursa olsun, Ebu Hanife'nin görüşüne uygun olarak haracın tümü, tarlanın ken­disinden gaspedilmiş kişiden alındığını söyler. Küçük ziraat ortalığında ise, yine Eb Hanife'nin görüşüne göre harcım tümü tarla sahibi üzerindedir. Çünkü top­rağının yararı karşılığında bir bedel almıştır.Tipkı aldığı ücre karşılığında topra­ğını kiraya vermiş gibidir.Toprağını kiraya verseydi, aldığı kira haracı karşılasın veya karşılamasın, haracı kendisi Ödeyecekti .Burada da durum böyledir

4486- Ayrıca haracın tamamı veya bir kısmı tarlanın kendisinden gaspedildiği harp ehli kişiden alınacak olur­sa, o kişi zimmî olur.

Çünkü haracın tamamı kendisinden alındığında nası'> İslâmın hükümleri kendisine uygulanmış kabul ediliyorsa, bir kısmının alınmasıyla da kendisine İslâmın hükümleri uygulanmış kabul edilir.

4487- Tarlayı harp ehlinden eman altındaki   veya gas-peden veya kira tutan yahut Ödünç alan kişi eker, fakat sel veya herhangi bir afet sebebiyle gelirin tamamı telef olur­sa, o yıl tarla için haraç alınmaz ve tarlanın sahibi eman altındaki kişi de zimmî olmaz.

Çünkü kendisinden haraç alınmamakla ülkemizin vatandaşı olmamıştır ve vatandaş olmadığından dolayı da zimmî olmaz.

4488- Eman altındaki biri, haraç arazisi bir tarla alarak eker veya tarla bir sene yahut daha az bir müddet elinde kalır ve tarlaya haraç düşecek olursa, tarlasına haraç düş­tüğü andan itibaren o kişi zimmî olur. Devlet başkanı tar­lanın haracını kendisinden alır.

Çünkü devlet başkanının hüküm vermesiyle artık o kişi ülkemizin va­tandaşı olur.

4489- Kendisinden haraç alınmasından itibaren de bir yıl geçtikten sonra kendisinden cizye alınır. Kendisinden cizye alınırken, tarlayı elinde bulundurduğu geçmiş aylar hesaba katılmaz.

Ancak İslâm yurdundaki ikametini uzatır ve devlet başkanı kendisine: Kendi ülkene dön, bugünden itibaren bir yıla kadar dönmeyecek olursan senden cizye alırım, demiş ve kişi de o tebliği aldıktan sonra bir yıl içerisinde ülkesine dönmemişse, zimmî olur. Ayrıca o yılın tamamı için kendisinden haraç (cizye) alınır. Aradaki fark şudur:

Bu meselede devlet başkanı kendisine şart koşmuştur. Şartın gereği ken­disinden cizye alır. Burada devlet başkanı sanki kendisiyle bir antlaşma yapmış kabul edilir.

Tarlası yönüyle haracın alınması ise farklı bir durumudur. Tarla durumun­da herhangi bir şart sözkonusu değildir. Tarlasında haraç subut bulmamış olsay­dı, zimmî olmazdı. Bu şahıs, hükmen zimmî olmuştur. Bu nedenle zimmî statü­süne geçmesinden bir sene sonra kendisinden cizye alınır.

4490- Devlet başkanı, ülkesine geri dönmesini söyle­yip ülkemizi bir sene içerisinde terk etmediğin takdirde senden yüz dirhem alır ve zimmî statüsüne geçiririm, zim­mî olduktan sonra da her yıl için senden on iki dirhem alı­rım, dedikten sonra bir yıl içerisinde ülkemizi terk et­mediği takdirde o yıl için kendisinden yüz dirhem alınır. Devlet başkanı kendisine haber verip şart koştuğu için sözkonusu ettiğimiz

miktarı alır. Kendisiyle böyle bir antlaşma yapılmıştır ve kendisi de bu antlaşmaya rıza göstermiştir. Antlaşma yapıldıktan sonra bir yıl içerisinde ülkemizi terk et­mediğine göre yapılan antlaşmaya rıza göstermektedir. Antlaşmanın müddeti tamarnlandıktan sonra kendisinden alınan bu miktar, o yıl boyunca ülkemizde ika­met etmesinin ücretidir.

4491- Bunun benzeri şu olaydır: Biri, bir aylığına bi­rine evini kiraya veriyor ve o ay son bulmadan önce gidip o kimseye: Ay tamamlandıktan sonra evimi terk edecek­sin, terk etmediğin takdirde önümüzdeki ay için senden yirmi dirhem alacağım diyecek olsa, müstakbel ay o kişi evi terk etmeyip oturmaya devam edecek olsa kendisinden yirmi dirhem alır. Çünkü alınacak ücret, koşulan şarta bağlıdır, ikametini bir ay daha uzattığına göre bu şartı ka­bullenmiş demektir. Hüküm, koşulan şarta göredir.

4492- Cizye de bu şekildedir. Kendisine haber veril­dikten sonra ileri sürülmüş olan şart devreye girmiştir. Bir yıl içerisinde ülkemizi terk etmediğine göre ileri sü­rülen şarta rıza göstermiş demektir. Böylece hüküm, ileri sürülmüş olan şarta göredir.

Mezhep âlimlerimiz bu meseleden başka bir meseleyi çıkarmışlardır. Hepsi şöyle demektedir: Biri, başka birinin evini gaspedecek olsa ve evi gaspedilen kişi, gaspedeni korkutup evini geri almak için yanına iki şahit alarak ona gidecek ve: Ya evimi hemen terket veya her ay senden şu kadar dirhem (mesela bin dirhem) alacağım" diyecek olsa, bu şahitlik geçerlidir. Daha sonra evi gasp edilen kişi me­seleyi mahkemeye intikal ettirecek olsa, sözkonusu ettiği miktarı gasp edenden alabilir.

4493- Devlet  başkanı  kendisine bildirimde  bulundu­ğunda: Bugünden itibaren ülkemizde yılını dolduracak oIinsan, seni zinımî statüsüne geçireceğim ve o tarihten bir yıl sonra da senden haraç alacağım, derse, o kişi yılını doldurduğunda   zinımî  olur  ama  haracını  bir  yıl  sonra öder.İleri sürülen şart geçerlidir ve bu şarta uyulur.

4494- Harp ehlinden eman altıdaki biri, ülkemizde ha­raç arazisi bir tarla satın alacak olsa, sonra tarla üzerinde hak iddia eden biri gelip tarlayı hakkedecek ve bu kişiden alıp kendisi bir veya iki sene tarlanın haracını ödeyecek olsa, daha sonra o hak iddia eden kişinin getirdiği şahitle­rin köle oldukları ortaya çıkıp tarla eman altındaki o ki­şiye iade edilecek olsa, o eman altındaki kişi zimmt olmuş olmaz.

Çünkü eman altındaki kişiye ancak haraç vacip olduğunda o kişi zimmî olur. Sırf tarla satın almakla zîmmî olmaz. Bu meselede o kişi, tarladan ya­rarlanamamıştır ve kendisine haraç vacip olmamıştır. Çünkü haracın vacip olması ancak o tarladan yarârİanmasıyla söz konusu olur.

4495- Aynı şekilde karşı koyamayacağı güç ve kuvvet sahibi biri kendisinden tarlayı gasbedecek olsa, ya da biri gasbedip eman altındaki kişi delil getirip tarlayı gas-bedenden geri alma imkânına sahip olduğu halde bu yola başvurmayacak olsa ve gasbeden kişi de tarlayı ekip biçmişse, eman altındaki kişi zimmî olmaz.

Çünkü gasbeden kişi tarlayı ektiğinden dolayı kendisi o tarladan ya­rarlanmaktadır ve tarlanın haracı da kendisine aittir. Eman altındaki kişi, tarlanın haracını ödemez.

4496- Gasbeden  kişi  tarlayı   ekip  biçmemişse,  eman altındaki zimmî olur.

Çünkü tarlanın haracı eman altındaki bu kişiye aittir. Tarlayı geri alıp o tar­ladan yararlanma İmkânına sahipti. Haracı kendisine düştüğüne göre, zimmî olur. Bunun durumu şuna benzer:

Eman altındaki biri bir tarla alıyor. Tarlayı su basıp bataklık haline geliyor. Ancak eman altındaki kişi, tarlanın su altında kalmaması için bir bend yapıp suya engel olma imkânına sahiptir. Bu imkâna sahip olduğu halde bunu yapmayacak olsa, yılını doldurduğunda tarlanın haracını öder ve zinımî statüsüne geçer.

4497- Söz'.konusu ettiğimiz durum, gaspeden kişinin ekmesiyle tarlada bir eksilme meydana gelmemiş olmasına göredir. Ekme, tarlada  bir esiltme meydana getirmişse, e-man altındaki kişi zîmmî statüsüne geçer.

Çünkü eksilme, eman altındaki kişinin malında olmuştur. Eksilme daha çok ise, eman altındaki kişi haracı öder .Ama iksilme daha az ise, haracı ğaspeden kişi Öder. Haraç miktarından eksik kalanı tarla sahibi tamamlar. Geri kalan ise, gasp edene aittir. Her iki durumda da eman altındaki kişi haracın bir kısmını öder ve onu ödemesi sebebiyle de zimmî olur.

4498- Herhangi bir kimse o yörede bulunan tarlaları sulayıp harp ehlinden kişinin tarlası ekilemeyecek şekilde bataklık haline gelir ve su tarlaya zarar verecek olursa, harp ehlinden  kişi, eksilen  kısmı  bataklığa sebep olan kimseye ödetebilir ama yine de zimmî olmaz.

Çünkü bu tarlalarda haraç yoktur, ekilebilen tarlada haraç vardır.

4499- Buna göre tarlayı ğaspeden kişi onu ekmese de, tarlayı harp ehlinden olan kişiye iade etmesinden sonra bir yıl geçinceye kadar sahibi yine zimmî olmaz.

Çünkü haraç kendisine vacip olmamıştır.

4500- Tarlayı ğaspeden kişi, o tarlanın sahibi gibi harp ehlinden biri olup ekme tarlayı eksiltmişse, tarlanın eksiğini ğaspeden kişi tamamlar. Şayet haraç, eksilen kadar yahut daha az bir miktar ise, tarlayı eken kişi değil, tar­lanın sahibi zimmî olur.

Çünkü burada haraç tarla sahibine aittir.

4501- Şayet eksiklik haraçtan daha az ise, her ikisi de zimmî olurlar.

Çünkü haraçtan eksik miktarı tarla sahibine, arta kalanı ise, tarlayı ekene aittir. Her birine haracın bir kısmı vacip olunca her ikisi de zimmî olurlar.

4502- Şayet tarlanın ekilmesi bir eksikliğe sebep olma­mışsa, ğaspeden kişi zimmî olur ama tarla sahibi zimmî olmaz.

Çünkü burada tarlanın haracı, gasp edene aittir.

4503- Tarlayı gasp eden kişi, tarlayı boş bırakıp ek-memişse bakılır; tarlanın sahibi, delil getirerek tarlayı geri alma imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa, tar­lanın haracı kendisine aittir ve o zimmî olur. Ama böyle bir imkâna sahip değilse, her ikisi de haraçla mükellef değildir. Her ikisi de harp ehli olarak kalırlar. Ebû Hanîfe'nîn görüşü budur. Yine Ebû Hanîfe'ye göre eman altındaki biri,bir öşür arazisi satın alacak olursa, o arazi haraç arazisi olur.

Ebû Yusufa göre o şahıstan öşür katlanarak alınır. Muhammed'e göre ise, o arazi öşür arazisi olarak devam eder.

4504- Ebû Hanîfe'ye göre o tarlayı ekerse yahut   ekme imkânına sahip ise, zimmî statüsüne geçer.

Çünkü her iki durumda haraç kendisine düşer. Muhammed'e göre İse, o tarlayı ektiği takdirde zimmî olur. Çünkü öşür de haraç gibi gelir getiren tarlanın karşılığında verilen bir vergidir. Ancak bu vergi, haracın gerçek olarak oıtaya çıkmasıyla hasıl olur. Gerçek üzere söz konusu olmadıkça da kişi İslâm yurdunda

zimmî olmaz.

4505- Harp ehlinden olan kişi, kendisine haraç vacip olmadan önce o tarlayı satarsa, o tarla haraç arazisi olur ve başka şekle dönüşmez.

Burada müellif böyle demektedir. Başka bîr rivayette ise şöyle demektedir: Müşteri haraçla değil, Öşürle mükelleftir. Bu rivayetin izah şeklî şöyledir: Bîr tar­lanın haraç arazisi olmasına sebep, kâfirin mülkiyetinde oluşudur. O tarlayı satın aldığında o tarla mülkiyetine geçmiştir. Mülkiyetine geçmesiyle de haraç arazisi olmuştur. O tarla haraç arazisi olduğu bir sırada onu satmıştır. Müslüman bir kişi, kâfir birinden haraç arazisi bir tarla satın aldığında, o tarla yine haraç arazisi ola-rak devam eder.

Diğer rivayetin izah şekli ise şöyledir: O tarlaya haraç vacip olmazdan önce onu satınca, o tarladan öşür dışında herhangi bir hak (vergi) alınmamıştır de­mektir. Böylece o tarla öşür arazisi olarak devam etmektedir.

4506- Kâfirin o tarla üzerindeki geçici mülkiyetine iti­bar edilmez. Harp ehlinden olan kişi zaten zimmî değildir.

Çünkü sözkonusu tarla her ne kadar haraç arazisi olmuşsa da, sahibinden haraç alınmamıştır. Sahibine İslahım hükümleri uygulanmamıştır ki sahibi zimmî olsun. Böylece sahibi, harp yurdunda bulunan herhangi bir düşman mesabesin­dedir. O kişi, İslâm yurdunda öşür arazisi bir tarlayı satın alması için bir müslü-manı vekil tayin etmiştir. Böylece o tarlayı satın almış ve tarla haraç arazisi olmuş ama kendisi zimmî olmamıştır. Çünkü o tarlanın sahibine İslamın hükümleri uy­gulanmış değildir. Burada da durum böyledir.   .

4507- Enıan altındaki biri öşür arazisi bir tarla satın alır ve onu kiraya verecek olursa, Ebû Hanîfe'ye göre o tarla haraç arazisi olur. Haracı da tarlanın sahibine aittir ve böylece o kişi zimmî olmaktadır.

İmam Muhammed'e göre ise, o tarlanın öşrünü kira tutan kişi mahsulden öder. Böylece tarla sahibi zimmî olmaz. Ancak kira tutan kişi harp ehliden biri ise, imam Muhammed'e göre bu kişi zimmî olur. Çünkü o tarlanın öşrünü ödemekle mükelleftir.

Ayrıca İmam Muhammed, kira tutan eman altındaki kişinin mahsulden ödediği öşür İle öşür memurunun harp ehli eman altındaki kişiden aldığı öşrü farklı görür ve şöyle der:

Mahsulden ödediği öşürden dolayı o kişi zimmî olmaz ama tarlasından Öşür Ödeyen bu diğeri zimmî olur. Aralarındaki fark şudur: Öşür memuru, harp eh­linden kişi ile karşılaşacak olursa malının onda birini alır. Halbuki zimmî ile karşılaşacak olursa ondabİrin yansını (yirmidebir) alır. Müslümandan ise, on-dabirin çeyreğini (kırkta bir) alır. Harp ehli kişiden müslümandan aldığı miktarı almadığına göre o harp ehlinden kişi İslâm yurdunun vatandaşı sayılmaz.

Görmüyor musun, harp ehlinden kişi bir günde birkaç defa ülkesine dönüp tekrar yurdumuza giriş yapacak ol­sa, öşür memuru her defasında ondan öşür alır. İslâm yurdu vatandaşı mesabesinde olmayınca da zimmî olmaz.

Bu meselede ise tıpkı müslümanın yiyeceğinden öşür alındığı gibi kendisinin yiyeceğinden de sadece bir defa Öşür alır. Böylece kendisi de vatandaşımızın tabi tutulduğu muamelenin aynısına tabi tutulmaktadır ve bu nedenle de zimmî olur.

Bu mesele şöyle açıklık kazanmaktadır: Harp ehli kişiden alınan öşür, mütekabiliyet esasına dayanmaktadır. Onlar tacirlerimizden bir şey almayacak ol­salar biz de onların tacirlerinden bir şey almayız. Halbuki burada alınan öşür, İslâm yurdunda gelir getiren tarlanın bir vergisi olarak alınmaktadır ve haraca ben­zemektedir.

4508- Tarlayı   ödünç olarak kendisi gibi harp ehlinden birine verecek olsa, öşür ekinden alınır ve ödünç alan durumundaki kişi bu öşrü ödemekle zimmî olur.

Çünkü tarlanın hakkı, onun yiyeceğinden alınmıştır.

4509- Harp ehlinden eman altındaki biri, müslüman bi­rinden öşür arazisi bir tarlayı kiralayıp ekecek olsa, Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre tarlanın gelirinin öşrünü müslü­man öder ve kira tutan kişi zimmî olmaz.

Çünkü öşür, harp ehlinden o kişinin gelirine düşmemektedir. İmam Mu­hammed'e göre ise kira tutan kişi mahsulden öşrü Öder ve böylece de zimmî olur. Çünkü (arlanın öşrü kendisine aittir. Ödünç olarak verilen tarlada ise hepsinin görüşüne göre öşür, tarlanın gelirine düşer ve ödünç alan durumundaki kişi de zimmî olur.

Söz konusu ettiğimiz bütün durumlarda mukaseme haracı konusundaki hüküm de budur. Çünkü mahsulden ödenen de öşür mesabesindedir.

Şüphesiz Allah en iyi bilir.[24]

 

Kişinin Müslüman Sayılıp Esir Alınmayacağı Ve Öldürülmeyeceği Durumlar

 

4510- Daha önce de belirttiğimiz gibi kâfir, üzerinde bulunduğu inancın hilafına (İslâm itikadına işaret eden) birşeyi açığa vuracak olursa onun müslüman olduğuna hükmedi­lir. Bu konuda temel dayanak, Peygamber (s.a.v.)'iıı: " İnsanlar la ilahe illallah deyinceye kadar onlarla savaş­makla emrolundum." sözüdür. Peygamber (s.a.v.), bunu söylemeyen putperestlerle savaştı. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Çünkü kendilerine: Allah'tan başka ilah yoktur, denildiği zaman kibirle di­rendiler."[25] Kişilerin Allah'tan başka ilah yoktur, de­melerini imanlarına alamet saymıştır.

Ayrıca Medine'de Yahudileri İslama davet ettiğinde, peygamberliğini ikrar etmelerini imanlarına alamet saymıştır. Hatta Peygamber (s.a.v.), hasta yatağında yatan Yahudiyi ziyaret edip kendisine: Benim, Allah'ın elçisi olduğuma şahitlik et, dediğinde Yahudi şahitlik ettikten sonra ölmüş ve bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): "Be­nim vasıtamla bir kişiyi ateşten kurtaran Allah'a hamde-derim" buyurmuştur.

Çünkü Yahudiler, Peygamber (s.a.v,)'in peygamberliğini kabul etmiyor-Bunu ikrar ettiklerinde imanlarına alamet saymıştır.

4511- Bunu Öğrendikten sonra diyoruz ki: Bir müslü­man, öldürmek için bir müşrikin üzerine saldırıp sıkıştırdığında, müşrik kişi: Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahitlik ederim, derse bakılır; o kişi böyle söylemeyen bir topluluktan ise, müslümanin onu öldürmekten vazgeç­mesi gerekir.

Çünkü imanına delalet eden bir sözü kendisinden duymuştur.

4512- Müslüman o kişiyi alıp devlet başkanına getirir ve o müşrik kişi ınüslüman kişi karşısında yenilgiye uğramadan  kelinıe-i tevhidi  getirecek  olursa, o  kişi müslü-maııdır ve hürdür. Ancak müslüman kendisini yenilgiye uğrattıktan sonra söylerse fey1 olur.

Çünkü yenilgiye uğradıktan sonra İslama girmesi kendisini öldürülmekten kurtarır ama köle olmaktan kurtarmaz.

O kişi  "Ben İslama girmek için bu sözü söylemedim.

Yahudiliğe girmek yahut canımı kurtarmak için bu sözü söyledim" diyecek olursa, sözüne iltifat edilmez.

Çünkü zahire göre İslâmm çağrısına icabet etmeyi kasdetmiştir. Müslüman, kendisinden yahudiliğe değil, İslama girmesini istemiştir. Allah'tan başka ilah yoktur, demesi, İsiâmı kabul ettiğinin delilidir. Her ne kadar İslâmm tamamını ikrar etmiyorsa da, kendisine İslâmın hükümleri uygulanır.

Durumu şu kimsenin durumuna benzer: Bir kişi müslümanlarla birlikte ce­maatle namaz kılacak olsa, bu onun İsîâmı kabul ettiğinin delilidir. Her ne kadar onun bu davranışı İslâmın kendisi değilse de, İsiâmı kabul ettiğinin bir delilidir. Bu nedenle bundan böyle İslâmdan vazgeçecek olursa mürted kabul edilir ve öldürülür.

4513- Her kim İslâmın emir ve yasaklarından birini inkâr edecek olursa, la ilahe illallah'ı iptal etmiş olur.

Yani o kişi mürted olur ve tekrar İslama dönmediği takdirde öldürülür. Böylece mezhebimizin müteahhir alimlerinden: İslâmm emir ve yasaklarından bi­rini inkar eden kimse, inkar ettiği hususta kâfir ama diğer hususlarda müslüman-dır, diyenin yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. Bu görüşü ileri süren alimin yazdığı bir eserinde Hz. Ebû Bekir döneminde zekat vermeyenlerin durumunu da bu görü­şüne göre izah etmektedir. İleri sürdüğü bu görüş, rivayete muhalif olup o bu sö­züyle sapıklık ehline meyletmiştir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Büyük günah işle­yen kişi. imandan çıkar ama küfre de girmez. İman ile küfür arasında bir yerde­dir. Söz konusu âlimin ileri sürdüğü görüş de buna yakındır.

4514- Öldürülmek üzere olan müşrik kişi, la ilahe il­lallah dediğinde müslüman onu öldürmekten vazgeçmiş ve müşrik kişi kurtulup kaçtıktan sonra tekrar müşriklerin safına katılarak müslümanlara karşı savaşmaya başlamış ve müslüman tekrar kendisini kıstırdığında lâ ilahe illallah derse, bakılır; tekrar kaçıp sığınacağı müşrik bir topluluk oralarda mevcut ise müslümanm o kişiyi öldürmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü artık o kişinin durumu, bağİ (İsyancı) olup bir toplulukla birlikte müslümanlara karşı savaşan kişinin durumuna benzemektedir. Böyle biri müs­lüman dahi olsa öldürüleblir

4515- Şayet sığınacağı bir topluluk yoksa ve düşman ordusu  dağılmış  ise, müslümanm  onu  öldürmemesi gerekir. Yine onu esir almış fakat düşman ordusu dağıl-nıayip  öylece duruyorsa, onu öldürmesinde bir sakınca yoktur. Ama düşman tarafı dağilmışsa, onu Öldüremez. Sadece yaptığından dolayı te'dip eder.

Bu meseleye şu rivayet delil getirilmiştir: Müslümanlardan biri, müşrikler­den birine saldırdı. Müşrik kişi, lâ ilahe illallah deyince müslüman ondan vaz­geçti. O kişi tekrar müslümanlarla savaşmaya başladı. Müslüman tekrar kendisine saldırdığında yine o kişi: Lâ ilahe illallah, dedi. Bu durum birkaç defa tekrar edil­di ve nihayet sonunda müslüman. o kişiyi öldürdü. Mesele Peygamber (s.a.v) e iletildiğinde. Peygamber (s.a.v), o kişiyi öldüren müslümana: Lâ ilahe illallah, diyen birini nasıl Öldürdün? buyurdu. Rivayette bu müslümanm kim olduğu zik­redilmemektedir. Meğazi kitaplarında ise söz konusu müslümanın Üsâme b. Zeyd olduğu belirtilir. Burada anlatıldığına göre Peygamber (s.a.v) kendisine: Lâ ilahe illallah, diyen birini mi öldürdün? demiş, Üsâme: Canını kurtarmak için böyle dedi, deyince, Peygamber (s.a.v): Kalbini mi yarıp baktın? dedi. Bunun üzerine Üsâme: Ya Resûlüllah, kalbini yarıp baksaydım bundan daha açık bir şeyle kar­şılaşmazdım, dedi. O zaman Peygamber (s.a.v.): Dili, kalbindekini ifade edi-yordu, buyurdu.

Biz, Peygamber (s.a.v)'in bu sözünü, o kişinin sığınacağı bir düşman top­luluğun bulunmamasına hamlediyoruz. Bu nedenle o kişiyi öldürmesinden dolayı Üsame'yi kınamıştır.

4516- Müslüman  vazgeçtiğinde o kişi  tekrar müşrik saflarına dönüp: Ben sizin dininizden uzağım, evvelki dinim üzereyim, der ve müslüman tekrar üzerine saldırdı­ğında yine la ilahe illallah derse, buradaki la ilahe illallah demesi ile daha önce böyle demesi hüküm bakımından aynı düzeydedir.

Çünkü daha önce la ilahe illallah dedikten sonra böyle söylemekle mürted olmuştur ve mürted de düşman biri gibidir.

La ilahe illallah dediği zaman onu öldürmekten vazgeç­mek gerekir. Ancak sığınabileceği bir topluluk mevcut ise, bâgî (isyacı) mesabesinde olur ve bundan dolayı da öldürülmesinde bir sakınca yoktur.

İslama ilk girişinden sonra ve ikinci girişinden önce müslümanlardan   birkaç   kişi   öldürmüş   olsa   da   hüküm aynıdır. Çünkü  irtidat ederek müşriklerin safına katıldığında düşman biri  idi.

Düşman bir kimsenin müslümanı Öldürmesinden dolayı kısas gerekmez.

4517- Sözkonusu kişi, la ilahe illallah, diyen gayr-i müslim bir topluluktan ise ve mesele yukarıda anlattığımız şekillerde cereyan etmişse, kelime-i tevhidi söylese bile öldürülmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü bu kelimeyi söylemesi kendisi açısından İslâmi kabul ettiğine bir delil değildir. Şayet: Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim, der ve kendisi bu sözü söylemeyen bir topluluktan ise, o zaman bu sözü söylemesi onun müslümanhğına delil olur. Müslüman kişi, böyle birini öldürmekten vazgeçmelidir. Böyle birinin ayrıntılar açısından durumu, yukarıda anlatmış olduğumuz ayrıntılara uygundur.

4518- Yine kendisini zor bir duruma düşürdüğünde: " Muhammed, Allah'ın elçisidir"   yahut " İslâm dinini kabul

ettim" veya" Muhammed'in dinine girdim" derse, bütün bu sözleri İslâmı din olarak kabul ettiğinin delilidir. Hatta bu sözleri söyledikten sonra ölecek olursa cenaze namazı kılınır ve bağışlanması için Allah'a dua edilir.

Çünkü bu sözler, müslüman görünümü arzetmesinden daha çok müslüman olduğuna delildir. Oysa sadece müslüman görünümü taşıması bile müslüman olduğuna hükmedilmesi için yeterli bir delildir. Böyle birinin cenaze namazı kılınır. Bu meseleyi daha önce ele almıştık.

4519- İmam Muhammed dedi ki: Bugün müslümanîar arasında yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlardan biri: Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed'in O'nun el­çisi olduğuna şahitlik ederim, diyecek olsa, o bu sözüyle müslüman olmaz.

Çünkü herkes biliyor ki aramızda yaşayan her Yahudi ve Hıristiyan bunu söylemektedir. Kendisinden bu sözüyle ilgili açıklama istediğiniz zaman:" Mu­hammed, size gönderilmiş Allah'ın rasûlüdür, İsrailoğullarına değil" derler. Buna delil olarak da şu âyeti zikrederler: " Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur."[26] Derler ki: Ayette sözkonusu edilen "ümmîler",Ehl-i Kitap ol­mayanlardır. Yaptıkları bu açıklamadan da anlıyoruz ki onlardan biri böyle bir sözü söylediğinde bu onun İslâmı kabul ettiğine delil değildir. O halde onlardan birinin müslüman olduğuna hükmedebilmemiz için bu söze ileva olarak kendi di­ninden teberri ettiğini de ifade etmesi gerekir. Mesela Hıristiyan ise, " ben, Hıristiyanlıktan beriyim" , Yahudi ise, " ben Yahudilikten beriyim" demesi ge­rekir. Kendi inancına muhalif olan bu sözü ilave ettiği zaman ancak Müslüman olduğuna hükmederiz.

4520- Hıristiyan biri: "Allah'tan başka ilah bulunma­dığına şahitlik ederim, ben Hıristiyanlıktan beriyim" derse, bu sözle müslüman olmaz.

Olabilir ki bu sözüyle Yahudiliğe girdiğini anlatmak istemektedir. Onun söylediği bu söz, Yahudilerin söyledikleri sözle aynıdır. Çünkü onlar da Allah' tan başka ilah yoktur, der ve Hıristiyanlıktan uzak olduklarını belirtirler. Nitekim yüce Allah onların bu durumlarına İşaret ederek şöyle buyurmaktadır: "Yahudiler, Hıristiyanlar doğru yolda değildirler, dediler ve Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değildirler, dediler."[27]

Ancak kişi, bu sözü söyledikten sonra İslama girdiğini belirtirse, sözko­nusu ihtimal ortadan kalkmaktadır. Artık o kimse müslümandır.

Şayet   "ben  müslüınanım"   derse, bu  sözle müslüman olmaz.

Çünkü her grup böyle olduğunu iddia ediyor. Müslüman, hakka teslim olan demektir. Her din mensubu kendisinin hakka bağlı olduğunu ve kendi di­ninin hak olduğunu iddia eder. Serahsî (r.a) dedi ki: Üstadımız Şemsü'l-Eimme Abdülaziz el-Halvanî -Allah rahmet etsin- diyordu ki: Bizim burdakİ mecûsiler dışında herkes müslüman olduğunu söylüyor. Bu nedenle ancak mecûsilerden biri bu sözü söylediğinde onun müslümanlnğina hükmedilir. Çünkü onlar ken­dileri için bu vasfı kabul etmez ve çocuklarına kızdıklarında " be müslüman!" diye seslenirler.

4521- İmam Muhammed dedi ki: Şayet kişi putperest olup " Allah'tan başka ilah yoktur" diyenlerden değilse ve müslüman kendisini zor bir duruma düşürdüğünde "Mu-hammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ederim" der­se, o kişi müsl uman dır. Allah'tan başka ilah bulunma­dığına şahitlik ederini, sözünü de söylemiş kabul edilir. Çünkü putperestler, her iki cümleyi de reddederler. Bu nedenle bunlardan

hangisini söyleyecek olsalar, müslümanhklarma delil kabul edilir. Yine putperest biri, nuislümamm derse, bu söz onun müsîüman olduğuna delil kabul edilir. Çünkü putperestler kendilerini bu sözle nitelemezler. Bilakis müslümanlara mu­halefet olsun diye kendilerini bu nitelemeden uzak sayarlar

4522- Aynı  şekilde   "Ben, Muhammed'in dini üzere­yim"   ya da " hanif dini üzereyim"   yahut " islâm dini üzereyim"    diyecek olursa, bütün bu sözlerden ne kasdet-tiğine dair delile ihtiyaç vardır. Böyle bir delil bulunmadıkça ne demek istediğini anlamayız.

Şüphesiz Allah en iyi bilendir.[28]

 

Esir Alınan Çocukların Müslüman Olma Durumları

 

İmam Muhammed -Allah kendisinden razı olsun- dedi ki:

4523- Çocuğun, ebeveyninden en hayırlı dine mensup olana tabi olacağını belirtmiştik. Çocuk, beraberinde ana veya babasından biri bulunduğu halde esir düşecek olur­sa, müslüman olduğunu belirtmeden veya beraberindeki ana veya babası İslama girmeden o çocuğun müslüman ol­duğuna hükmedilmez. Beraberindeki ebeveyni yoksa yine İslâm yurduna getirilip yurda tabi olarak müslümanlığma hükmedilmeden yahut devlet başkam ganimetleri taksim etmeden veya satılıp tebeiyyet yoluyla müslüman olmadan müslümanlığma   hükmedilmez.   Bir   müslümanın   payına düşmüş yahut bir müslüman kendisini satın almışsa prob-lem yoktur.

Çünkü mülkiyetinde bulunduğu kimseye tebeiyyeti, yurda tebeiyyetinden daha etkilidir.

Kendisini   satın   alan   zimmî  ise   yahut   savaşa   katıl­masının   bir   karşılığı   olarak   zimmîye   verilmişse,   yine müslüman  olduğuna  hükmedilir.  Öldüğünde  cenaze  na­mazı kılınır ve zimmî olan sahibi onu satmaya zorlanır. Çünkü müslümanların gücü sayesinde müslümanların hakimiyet alanına ge­tirilmiştir. Müslümanlar, güçleri sayesinde onu buraya getirmeleri sebebiyle zimmî ona sahip olmuştur.

4524- Ebeveyni kendisiyle birlikte esir alınmış, fakat ebeveyni   öldükten   sonra   kendisini   İslâm   yurduna   ge­tirilmişse, o çocuk yine müslümandır.

Çünkü ebeveyni harp yurdunda ölünce onlara tabi olma durumu ortadan kalkar. Şimdi o yalnız başına İslâm yurdundadır. Ancak ebeveyni kendisiyle birlikte İslâm yurduna getirilmiş ise ya da çocuk taksime tabi tutulduktan veya satıl­dıktan sonra ebeveyni ölmüşse, müslüman olduğuna hükmedilir. Ancak çocuğun kendisi müslüman olduğunu söyleyecek olursa o başka. Çünkü müslüman oluşu­na hükmedildiği an, îslamm hakimiyet sınırına girdiği andır. O anda ebeveynin­den biri yanında bulunuyorsa, müslüman lığına hükmedilmez. Daha sonra ebe­veynin ölmesi, bu durumda bir değişikliğe sebep olmaz. Onun durumu, zimmînin çocuğunun durumu gibidir. Nitekim zimmî çocuğun ebeveyni ölüp yalnız başına İslâm yurdunda kaldığında onun müslümaniığına hükmedilir.

4525- Zimmî biri hırsızlık yapmak üzere harp yurduna girer ve döndüğünde küçük bir çocuğu İslâm yurduna getirecek  olursa, çocuk müslüman  olarak  kabul edilir  ve zimmî, o çocuğu satmaya zorlanır.

Çünkü İslâm yurduna getirmekle o çocuğa malik olmuştur. Böylece o çocuğun müslüman olduğuna hükmedilir. Şayet komutan harp yurdunda: Kim bi­rini ele geçirirse o ele geçirdiği kendisine aittir, der ve zimmî de küçük bir çocuğu ele geçirip onunla birlikte ebeveyninden biri bulunmuyorsa, o çocuğun müslüman olduğuna hükmedilir. Çünkü çocuk, müslümanların gücü sayesinde ele geçirilmiş ve müslümanların hakim bulunduğu bölgeye getirilerek bu hakimiyet sayesinde başkalarından korunmaktadır.

Ancak zimmî, eman alarak harp yurduna gider ve orada çocuk yaşta bir köleyi satın alıp onu İslâm yurduna getirecek olursa, bu çocuğun müslümaniığına hükmedilmez. Çünkü müslümanların gücü sayesinde o çocuğu mülkiyetine almış değildir.

4526- Çocuğu İslâm yurduna getirecek olsa, yine ço­cuğun müslümaniığına hükmedilemez.

Çünkü müslümanların gücü ve İktidarı sayesinde koruma altına alınmış değildir. Ancak o çocuğu satın alan kişi eman alarak oraya gitmiş bir müslüman ise ya da aralarında esir bulunuyor idiyse yahut onlardan olup İslâmı kabul etmişse, o çocuğu yalnız başına İslâm yurduna getirecek olursa, çocuğun müslü­maniığına hükmedilir. Malik olma yoluyla tebeiyyet bu hususta açıkça ortaya çık­maktadır. Şayet o çocuğun mülkiyetinde bulunduğu kimse müslüman ise, çocuk da tebeiyyet yoluyla müslüman olur. Şayet zimmî ise, çocuk da ona tabi olarak zimmî olur.

4527- Ebeveyni veya ikisinden biri, ister efendisinin kölesi olarak ister antlaşmalı bir hür olarak çocukla bir­likte   yurdumuza   giriş   yapmışsa,  çocuk   babasının   dini üzeredir.

Çünkü çocuğun ülkemize gelişi ülkemiz vatandaşı olan babasıyla birlikte olmuştur. Din konusunda ebeveyne tebeiyyet asıldır. Ancak ebeveyne tebeiyyet söz konusu olmadığı durumlarda malike tebeiyyet söz konusu olur.

4528- Ebeveyninden  biri  eman  almış  olarak  çocukla birlikte ülkemize gelmişse, çocuk müslümandır.

Çünkü eman altındaki kişi, her ne kadar şeklen yurdumuzda bulunuyorsa da onunla beraber çıkıp gelmesi önemli değildir. Çocukla birlikte yurdumuza girmiş olmasına itibar edilmez. Söz konusu olan çocuktur ve çocuk efendisine te­beiyyet yoluyla İslâm yurdunun vatandaşı olmuştur. Bu nedenle de müslüman olmuştur.

4529- Giriş   yapıldıktan   sonra   eman   altındaki   kişi, zimmî olmak ister ve zimmî olursa yine çocuğun müslümaniığına hükmedilir.

Çünkü müslüman maliki çkarıp getirmiş gibi,İslâm yurduna giriş yapmakla çocuğun müslümaniığına karar verilir.Bu değişmez .Tıpkı esir alınıp darulislma çıkarıldıktan sonra anne babası da esir alınıp darulislama çıkarılmış gibidir. Onu satın alan ve getiren kişi kitap ehlinden olup    ço­cuk da nıecûsi yahut putperestlerden, artık Ehl-i Kitap gi­bidir ve bu sebeple kestiği hayvanın eti yenir, cariye ise kendisiyle yatmak caiz olur.

Sözkonusu  çocuk,  ebeveyninden  biri  Ehl-i  Kitap  ve diğeri  Mecûsi olan bir çocuk gibidir.

Çünkü maliki bulunan kişiye tebeiyyet, ebeveyne olan tebeiyyet konu­mundadır. Nitekim ebeveyninden biri Ehl-i Kitaptan olmuş olsaydı, çocuk ona tabi olurdu. Böylece onu İslâm yurduna getiren efendisi Ehl-i Kitaptan olunca, kendisi de Ehi-i Kitaptan olmuş olur.

4530- Ülkemize  getirilen  çocuk  Ehl-i  Kitaptan, ama kendisini   ülkemize   getiren   kişi   Mecûsi   ise,   verilecek hüküm yine aynıdır.

Çünkü hüküm, çocuğun aslına İtibar edilerek verilir. Efendisine tebeiyyet meselesine burada itibar edilmez.

Nitekim çocuk müslüman bir köle olup bir Mecûsi onu satın almış olsaydı, çocuk müslüman olarak kalırdı. Ehl-i Kitaptan olan çocuğun durumu da böyledir.

4531- Harp ehlinden bir topluluğun bir takım köleleri bulunup köleler dışında bu topluluk İslâmı kabul edecek olsalar, çocuk yaştaki kölelerinden beraberinde kâfir ebe­veyni veya ebeveyninden biri bulunmayanlar müslüman olurlar. Çünkü o topluluğun müslüman olmasıyla bulun­dukları bölge İslâm yurdu olmuştur. Ayrıca o kölelerin efendileri de artık müslümandir. Bu iki husustan biri, çocuğun müslümanlığına hükmetmek için yeterlidir. Şayet o yöre halkı zimmî olmuşlarsa, köleleri kâfir olup dinleri üzerinde olmaya devam ederler. Küçük yaştaki kölelerin de, büyük yaştakilerin de durumu budur.

Çünkü efendileri kâfir olup miislümanlarla acak antlaşma yapmışlardır. Bu­lundukları ülke, halkı müslüman olmak suretiyle değil, antlaşma yoluyla İslâm yurdu haline dönüşmüştür. Böyle bir durumda mülkiyet yoluyla müslümanlığa hükmedilmez.

4532- Aynı şekilde harp ehlinden biri eman alarak ve beraberinde küçük bir köle bulunduğu halde ülkemize giriş yapacak olsa, çocuk kendi dini üzere kalır ve eman alan kişi dilerse ülkesine döndüğünde çocuğu da be­raberinde götürür.

Çünkü karşılıklı rıza yoluyla çocuk ülkemize gelmiştir. Böylece çocuk hak­kındaki hüküm, efendisi hakkındaki hükmün aynıdır. Efendisi harp ehlinden olduğuna göre çocuk da bu konumdadır.

4533- Efendisi İslâm yurdunda ölür veya onu bir müslümana satar veya efendisi ölüp devlet başkanı onu satar ve parasını mirasçıları için bekletecek olursa, çocuk kâfir olup ebeveyninin dini üzeredir.

Çünkü eman almış bir kâfir olarak ülkemizde bulunmaktadır. Bundan böyle kendisi, İslâm'a girmedikçe müslüman olmaz.

Onun durumu, ülkemizde babası ölmüş zimmî çocuğun durumu gibidir. Ancak ebeveyninden biri esir alınır ve esir alındıktan sonra İslâmı kabul edecek olursa çocuk da kendisine tabi olarak müslüman olur.

Çünkü ebeveyninden birinin müslüman oluşu, akleden çocuğun da müslü­man oluşu anlamına gelir. Bu nedenle çocuğun da müslüman olduğuna hük­medilir.

4534- Çocuk babasıyla birlikte esir düşer ve babasın­dan önce İslâm yurduna getirilecek olursa, çocuğun müs­lümanlığına hükmedilmez.

Çünkü çocuk yurdumuza getirildiğinde babası müslümanlarm elinde ve ha­kimiyetleri altındadır. Müslümanın elinde oluşu, İslâm yurdunda onunla birlikte bulunması gibidir. Böylece çocuk, babasına tabi olmuş olur.

Nitekim mürağim (müslüman olarak kaçıp gelen) köle ve hicret eden ca­riyenin harp yurdunda İslâm ordusunun hakimiyeti allında bulunması, yurdumuz­da bulunması gibi kabul edilmiştir. Tabi olma yönüyle hüküm yine böyledir.

4535- Babası öldürülür yahut İslâm  yurduna getiril­mezden   önce   kaçacak   olursa,   çocuk   yine   müslüman sayılmaz.

Çünkü İslâm yurdunda kafir olarak bulunmuştur. Bundan böyle de müs­lümanlığına hükmedilmez. Ancak kendisi müslüman olduğunu söyleyecek olursa o başka. Ya da ebeveyninden biri îslâmı kabul edecek olursa ancak o zaman tabi olma yönüyle çocuk da müslüman olur.

4536- Küçük çocuğu darulharpte iken eman altındaki kişi ülkemizde İslâmı kabul eder, sonra müslümanlar onu esir alıp islam yurduna getirir veya getirmese, bize göre babasına tabi olarak çocuk da müslüman olur.

Babası da askerle birlikte bulunuyorsa burada herhangi bir problem sözkonusLi değildir. Ama babası İslâm yurdunda bulunuyorsa, tebeiyyet konu­sunda ordunun hakimiyet alanının İslâm yurdu mesabesinde olduğunu belirt­miştik. Böylece çocuğun, askerimizin hakimiyet alanı içerisinde bulunması, İslâm yurdunda bulunması gibidir.

Baba ticaret yapmak üzere başka bir harp yurdunda bu­lunuyorsa hüküm yine böyledir.

Çünkü ülkemizin vatandaşı olan bir müslüman nerede bulunursa bulunsun, çocuğu kendisine tabi olarak müslüman kabul edilir. Müslümanm şeklen harp yurdunda bulunması bu durumu etkilemez.

4537- Babası islâm yurdunda müslüman olarak Öldük­ten sonra çocuk esir alınacak olursa, o çocuk harp yurdunda bulunduğu müddetçe müslüman kabul edilmez. Ancak taksim edilir yahut satılır veya İslâm yurduna ge­tirilirse o başka.

Çünkü baba ülkemizde ölmüş bulunmaktadır. Her ne kadar müslüman ola­rak kalma konusunda ölünün tebeiyyet etkisi varsa da başlangıçta böyle bir etkisi yoktu(rh.a.) Nitekim birlikte esir alınacak olursa, çocuğun müslüman lığın a hük­medilmez. Çocuğun yalnız başına esir alınmasında da durum böyledir.

Dedik ki: Harp yurdunda bulunduğu müddetçe müslümanlığma hükme­dilmez. Ancak annesi kendisiyle birlikte annesi esir alınır ve baba da hür olup ülkemizde müslüman olarak bulunuyorsa, o zaman çocuk babasına tabi olarak müslüman kabul edilir

4538- Harp ehlinden biri eman alarak ülkemize gelir, sonra zimmî olur veya müslümanlar kendisini esir alıp kâfir olarak âzad eder veya âzâd etmez, daha sonra küçük yaştaki çocuğunu esir alıp İslâm yurduna getirecek olsalar, bu çocuk müslüman sayılmaz. Çünkü babası kâfir olarak yurdumuzda bulunmaktadır. Çocuk yurdumuza

giriş yaptığında babası da kâfir olarak ülkemizde bulunduğundan çocuk babasına tabi olarak kâfir sayılır.

4539- Şayet baba, çocuk esir alınmadan önce kâfir ola­rak Ölmüş ve mesele de yukarıda anlattığımız şekilde ise, söz konusu çocuk ülkemize geldiğinde müslüman kabul edilir.

Çünkü ölmüş olan baba nasıl tebeiyyet yoluyla başlangıçta çocuğun müs­lüman sayılmasında etkili olmuyorsa, çocuğun müslüman olmasına da engel değildir.

4540- İmam Muhammed dedi ki: Harp ehlinden askeri bir birlik güç ve kuvvet sahibi olup beraberinde çocuklar bulunduğu halde İslâm yurduna girdikten sonra müslüman askerler onları yenerek esir alacak olsalar, beraberindeki çocuklar müslüman kabul edilir. Sanki anne ve babaları kendileriyle esir alınmamış kabul edilirler.

Çünkü ele geçirilmekle İslâm yurdunda koruma altına alınmışlardır.

4541- Şayet anne ve babalar bir saat sonra esir alın-mışlarsa, çocuklar müslüman kabul edilirler.

Çünkü artık onların müslümanlıklarına hükmedilmiştir. Anne ve babala­rının sonradan esir alınmaları bu hükmü değiştirmez. Ancak bu olay harp yurdun­da gerçekleşmişse, çocuklar İslâm yurduna getirilmeden sırf ele geçirilmeleriyle müslüman sayılmazlar.

4542- Ancak savaş İslâm yurdunun toprakları içerisin­de gerçekleşmişse, baba çocukla birlikte esir alınmış olsa da yahut önce baba, sonra çocuk esir alınmış olsa da hü­küm yine aynıdır.

Çünkü çocuk ele geçirilirken babası da elimizde bulunmaktadır ve baba kâfirdir. Fakat çocuk daha önce esir alınmışsa, çocuğun müslüman olduğuna hükmedilir. Bir saat sonra baba esir alınsa da bu hüküm değişmez.   

Aynı şekilde çocuk eman almaksızın yalnız başına ül­kemize girecek olur ve bir müslüman kendisini ele geçirecek olsa, ele geçirdiği andan itibaren o çocuk müslü-m andır.

İmam Ebû Hanîfe'nin kıyasına göre ise, bu çocuk, müslüman toplum için fey'dir. İmam Muhammed'e göre ise, kendisini ele geçiren için fey'dir ve müslü­manlığma hükmedilmekle o çocuk hür olmaz. Çünkü ele geçirildikten sonra müs­lümanlığma hükmedilmiştir. Ancak esir alınmazdan Önce müslümanlığma hükme­dilen kişinin müslümanlığı, hürriyetini pekiştirir. Esir alındıktan sonra kişinin müslüman olması, hürriyetini etkilemez ve o kişi köle olarak kalır. Başarı Allah'tandır.[29]

 

Esir Kadının Evlilik Durumu

 

4543- "Mebsuf'ta eşlerden birinin esir düşmesinin ay­rılmalarına sebep teşkil ettiğini belirtmiştik. Ayrılmış olmaları, sırf esir alınmaları sebebiyle değil, hakikaten veya hükmen ayrı ülkelerde bulunmalarından dolayıdır. Her ikisi birlikte esir düşecek olurlarsa ayrılma sözkonusu ol­maz. Bu nedenle diyoruz ki: kadın esir alınır ve İslâm yurduna getirilecek olursa, hayız dönemi beklenip hamile olmadığı anlaşıldıktan veya hamile ise doğumunu yaptık­tan sonra payına düştüğü kişi kendisiyle yatabilir. İmam Muhammed kitabında bu konuda senedleriyle birlikte bir takım ri­vayetler nakleder.

4544- Esir düşen kadın harp yurdunda hayız hali görür yahut daha uzun bir müddet orada kalır, sonra da kocası esir alınıp ikisi islâm yurduna getirtilecek olursa, ayrıl­mayı gerektiren sebep olarak yurt farklılığı bulunmadığından evlilikleri devam eder. Ama kadın yalnız başına İs­lâm yurduna getirildiğinde payına düştüğü kimse, kadının hamile olup olmadığının ortaya çıkması için harp yurdun­da hayız görmesi veya islam yurdunda taksimden önce veya sonra bir hayız görmesiyle yetinemez.

Çünkü  o zamana kadar payına düştüğü kişinin  mülkiyeti  kesinleşmiş degndır.

Aynı şekilde bir kişinin payına düşer ve kendisine he­nüz teslim edilmemişse, hüküm yine böyledir. Çünkü gazi kişinin mülkiyeti, ganimetlerin ele geçmesiyle sübût bulur. Bu nevi mülkiyet de ancak kabzetmckle gerçekleşir. Taksimat yapılmakla eşya-kişİ mülkiyeti sübût bulur ama tasarruf mülkiyeti ancak kabzetmek (teslim almak)la gerçekleşir. Birlikte yatmak İse, tasarruf mülkiyetiyle ilgilidir. Beraber yatma mülkiyeti gerçekleştikten sonraki hayız haline itibar edilir. Bu mülkiyete geçtikten sonra kadın hayız hali olur ve hamile olmadığı ortaya çıkarsa işte o zaman sahibi o kadınla yatabilir. Bu nedenle diyoruz ki, satıcının elinde hayızlı olan kadınla müşteri, bu hayizla yetinerek onunla yatamaz.

4545- Esir alman kadın hamile olup bir kişinin payına düşmesinden ve o kişinin onu teslim  almasından sonra doğum yapacak olursa, nifas döneminden sonra o kadınla yatmasında  bir  sakınca  yoktur.  Hatta  nifas  döneminde iken öpüp okşamasında bir sakınca yoktur. Ancak kadın doğum  yaptıktan  sonra  teslim  gerçekleşmişse, ne nifas döneminde, ne de nifastan sonra müstakil bir hayız döne­mi geçirmedikçe hiçbir şekilde kendisinden yararlanamaz. Çünkü kabzetme gerçekleşmeden önce doğum yapmakla temizlenmiştir.

Bundan böyle nifas müddetince kendisiyle yatılmaması, eziyet sebebiyledir. Bu kadının durumu, nikâh altında bulunan ve hayız hali görmekte olan kadının du­rumu gibidir. Nasıl hayızlı kadınla birleşmek caiz değilse, bu kadınla da birleşme yapılamaz. Kabzetme gerçekleşmeden önce doğum yapmış ve ancak doğumdan sonra kabzetme gerçekleşmişse, gelecek bir hayız müddetini bekleyerek istibrâ edilmesini sağlar. Şu anda nifas döneminde elinde temizliği sınanmamıştır. Bu müddet içerisinde o kadınla yatması da, şehvetle öpme ve okşama şeklinde ken­disinden yararlanması da helal değildir. '

4546- Esir alınan kadın, İslâm yurduna getirilmezden önce İslâmi kabul eder ve kocası harp yurdunda olup kâfir ise, kocasından ayrı düşmüş olur.

Çünkü İslâm ordusunun himayesinde koruma altına alınmıştır ve müslü-man kadın hakkındaki ordunun koruması, İslâm yurdundaki koruma mesabe-

Görmüyor musun, hicret eden bir kadın, İslâm ordusunun koruması altına girecek olursa kocasından ayrı düşmüş olur. Esir kadının durumu da böyledir.

Ayrıca burada kendisi için iddet beklemek de söz konu­su değildir. Bu hüküm konusunda âlimler ittifak etmişlerdir. Hicret eden kadın hakkındaki ihtilafı daha önce söz konusu etmiştik.

4547- Devlet başkanı ganimetleri harp yurdunda taksim eder ve kadın birinin payına düşer yahut devlet başkanı onu satar ve müşteriye teslim ederse, hayız olup hamile olmadığı ortaya çıktıktan sonra, alan kişinin o kadınla yatmasında bir sakınca yoktur.

Çünkü o kadınla kocası arasında ve kocasının muhtemel gebeliği arasında bir bağlantı kalmamıştır. Kocasız olduğu halde esir düşen kadın konumundadır. Harp yurdundaki taksimat ve satışla mülkiyet, tıpkı İslâm yurdunda olduğu gibi sübût bulmuştur.

Görmüyor musun, bundan böyle orada bulunan askeri birliğe başka bir as­keri birlik iltihak edecek olursa, ganimetler üzerinde bu son birliğin bir hakkı olmaz.

4548- Devlet başkanı harp yurdunda bir topluluğu ser­best bırakır ve  "kim eline bir cariye geçirirse, o cariye kendisinindir" der ve biri, bir cariyeyi ele geçirip bir ha­yız müddeti bekledikten sonra hamile olmadığı ortaya çıkacak olursa, Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre o cariyeyi İslâm yurduna getirmedikçe onunla yatamaz. İmam Ebû Yusuf'un görüşü de böyledir. İmam Muhammed'e göre ise, onunla yatması caizdir.

Çünkü onun özel mülkiyetine geçmiştir ve başkasının bu mülkiyette bir or­taklığı bulunmamaktadır. Böylece bu cariye ile satın alınan ve taksimat sonucu payına düşen cariye aynı konumdadır. İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yusufa göre bu şekilde serbest bırakılanın mülkiyeti, ancak ele geçirdiği kimseyi İslâm yurduna getirmesiyle sübût bulur. Ama taksimat ve satın almakla sübût bulan mülkiyet böyle değildir.

4549- Aradaki farkı şu durum açıklığa kavuşturmak­tadır: Ordu arasında taksimat yapıldıktan ve ganimetlerin satışı gerçekleştikten sonra zaruret olmadıkça askerlerin ganimetten yeme içmeleri ve hayvanlarını yemlendirme hakları yoktur. Halbuki tenfilden sonra o hak devam et­mektedir. Tenfil yapılan kişi kadını esir aldıktan sonra okadının  kocası  da  esir  alınacak  olursa,  koca  ile  kadın arasındaki nikâh ortadan kalkmış kabul edilir.

Bu görüşün İmam Muhammed'in görüşü olduğu söylenir, imam Ebû Ha-nîfe'nin kıyasına göre ise, kadın İslâm yurduna getirilmeden sırf esir alınınca ko­casıyla nikâhının devam etmesi gerekir. Ancak en sahih nakle göre hepsinin görü­şü budur. Kadını İslâm yurduna getirmezden önce bu mülkiyet kesinleşmiyorsa da, onu ele geçiren ve kendisine nefel verilmiş olan için mülkiyet sabit olur, Bir müslüman için mülkiyetin aslının sübûtuyla da söz konusu kadın İslâm yurdunun vatandaşı olur ve böylece kendisi ile kocası arasındaki ayrılma gerçekleşmiş olur.

Nitekim çocuk yaşta olsaydı, kendisine nefel verilmiş olan kimseye ait ol­duğu İçin, İslâm yurduna getirtilmiş çocuk gibi müslüman kabul edilirdi. Aynı şe­kilde kendisini ele geçiren kişi bir hayız hali görmesinden sonra onu İslâm yurdu­na getirecek olursa, hamile olmadığının İsbatı için o hayız dönemiyle yetinebiÜr. Halbuki gizli olarak harp yurduna girmiş olan kimsenin durumu böyle değildir. Çünkü kadını İslâm yurduna getirmeden kendisi için mülkiyet sübût bulmaz.

Görmüyor musun, kendisine yardım yetişecek olursa, o yardıma gidenler ele geçirdikleri şeylerde ona oıtak olurlar. Halbuki kendisine nefel verilmiş olan kişi, ele geçirdiklerinde ele geçirmekle kendisi için mülkiyet sübût bulur ve başkasının ona ortaklığı sözkonusu olmaz.Daha sonra yardıma gidenler kendisine ortak olmazlar. Çünkü nefel vermek (askere: Ele geçirdikleriniz sizindir, demek), devlet başkanı tarafından taksimatın yapılması gibidir. Ancak bu taksimat, ele geçirmeden Öncedir. Devlet başkanı taksimatı ele geçirmeye bağlamıştır. Taksimat anlamı taşımasından dolayı, kendisine nefel verilmiş kimsenin ele geçirdiği hakkındaki hükmün bu şekilde olduğu sonucuna vardık. Hırsız ile bu kimsenin durumunu ayrı ayrı mütalaa ettik. Ele geçilmenin mülkiyetin sebebi olduğunu gözönünde bulunduran Ebû Hanife, ele geçiren kişi kadını darulislama çıkarma­dıkça onunla yatamaz, demiştir.

Basarı Allah'tandır.[30]

 

Esirlerin Zimmilere Satılmaları

 

4550- Müslümanlar aldıkları esirleri taksim ederek İs­lâm yurduna getirdiklerinde kölelerin zimmîlere satılmasında bir sakınca yoktur.

Çünkü ele geçirilen esirler müşrik olup her ne kadar ülkemize getirilmekle ülkemizin vatandaşı olmuş iseler de, zimmîler mesabesindeler ve zimmî bir kölenin, başka bir zimmîye satılmasında bir sakınca yoktur.

Ancak ana ve babası beraberinde olmayan küçük bir çocuk esir alınmış ise, bu çocuğun zimmîlere satılması caiz değildir.

Çünkü çocuk, İslâm yurduna getirilmekle ya da harp yurdunda taksime tabi tutulmakla müslüman olmuştur. Bu nedenle söz konusu çocuk öldüğü takdirde üzerinde namaz kılınır.

4551- Esir  alınmış  ergin  kız Ehl-i Kitaptan ise onu satın alan kişi kendisiyle yatabilir. Ancak kızın müslüman olduğuna karar verilmişse, müslümanın onu zimmî birine satması caiz değildir. Ama  o kızla birlikte anne babasın­dan biri de esir alınmışsa, zimmî birine satılmasında bir sakınca yoktur.

Çünkü bu takdirde o kızın müslümanlığma hükmedilmez.

Kızın annesi veya babasıyla birlikte aynı kişinin veya ayrı kişilerin payına düşmeleri arasında bir fark yoktur. Çünkü babasıyla birlikte ülkemize getirilmesi ve böylece babasının ülkemi­zin vatandaşı olması, kızın müslümanlığma hüküm vermeye engeldir.

4552- Esirlerin ülkemizde eman altında bulunan birine satılması caiz değildir.

Çünkü ülkemize getirilmiş olan esir, ülkemizin vatandaşı olmuştur. Eman altındaki kişinin, ülkemiz vatandaşı olan köleyi satmalmasına izin verilmez. Şayet satınalmışsa, onu satmaya zorlanır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi zimmî açısından müslümanin konumu ne ise, eman altındaki açısından zimmînin ko­numu da odur. Dünyevî meselelerde hüküm böyledir.

4553- Eman altındaki biri zimmî bir cariyeyi satınalıp onu müdebber ya da ümmüi-veled kılarsa, mülkiyetine düşmesinden dolayı bu uygulaması geçerlidir. Ancak e-man altındaki kişinin bu kadınla yatmasına ve bu kadını kendi   hizmetlerinde   kullanılışına   engel   olunur.   Kadın, çalışıp bedelini öder ve böylece hürriyetine kavuşur. Müslüman cariyesini müdebber veya ümmülveled kılan zimmî hakkındaki

hükmü daha önce belirtmiştik. Zimmî cariyesi ile eman altındaki hakkındaki hü­küm de aynıdır.

4554- Ehl-i Kitaptan bir kadın çocuklarıyla birlikte esir düşüp bir kişinin payına düştükten sonra küçük olan çocuklarından biri müslüman olacak olursa, o kişinin onları kâfir birine satması caiz değildir.

Çünkü hepsini birlikte satacak olursa, müslüman bir köleyi kâfir birine satmış olacaktır ki bu caiz değildir. Ayrı ayrı kimselere satacak olursa bu takdirde de küçük bir çocuğu annesinden ayırmış olur ki bu da caiz değildir. Çünkü o çocuk ile annesi, birlikte kendisinin mülkiyetine geçmişlerdi ve bundan böyle küçük çocuk ile annesini birbirinden ayırması caiz olmaz.

4555- Zimmî veya harp ehlinden eman altındaki biri mürted bir cariyeyi satınalacak olursa, satmalması geçerli olmakla   beraber   sözkonusu   cariye   çocuk   yaşta   olsun, yetişkin biri olsun, onu satmaya zorlanır.

Çünkü mürted olan kadın, İslama dönmeye zorlanır. Böylece o, müslüman kadın hükmündedir. Müslüman bir cariyenin kâfir birinin mülkiyetinde kalmasına izin verilemez. Bu konuda küçük ve büyük cariye arasında bir fark yoktur. Mür­ted kadın hakkındaki hüküm de. böyledir.

Nitekim Yahudilik veya Hıristiyanlık dinine dönecek olursa ne kestiği yenilebilir, ne de nikâhlanabilir.

Bu misalin verilmesinin anlamı şudur: Bu kadın, Yahudi asıllı bir kadın gibi olmayınca, ahkâm konusunda itikadına da itibar edilmez. Çünkü girdiği inançtan vazgeçmeye ve İslama geri dönmeye zorlanacaktır. Bu nedenle söz ko­nusu kadın, müslüman kadın hükmündedir ve kâfir kişi onu müslüman birine satmağa zorlanır.

4556- Küçük çocuklarıyla birlikte esir düşen bir ka­dının küçük çocuklarından biri Islâmı kabul edecek olup sahipleri onları kâfir birine satacak olursa, satış caizdir ama onları satınalan kişi harp ehlinden biri ise, hepsini satmaya zorlanır.

Çünkü satmaldıklarınm bir kısmı müslüman ve bir kısmı zimmîdir. Hal­buki eman altındaki kişi, müslüman olanlarım da, zimmî olmalarını da satmaya zorlanır. Böylece hepsini satmak mecburiyetinde olr.

Satınalan   kişi   zimmî  ise,  onlardan   sdece  Müslüman olanı satmağa zorlanır.

Çünkü zimmî olanlarını mülkiyetinde alıkoyma yetkisine sahiptir. Ayrıca zimmî kişiye, anne İle çocuğunu birbirinden ayırıyorsun da denilemez.

4557- "Anne ile çocuğu birbirinden ayırıyorsun" itira­zının muhatabı olmuş olsaydı, onlardan sadece müslüman olanı satması gerekirdi. Çünkü bu ayırımın hukuki bir da­yanağı vardır. Böylece sadece müslüman olanı mülkiyetinden ayırmaya müstahak olurdu. Hukuki bir dayanak ile yapılan ayırma, yasak değildir.

Görmüyor musun, anne ile birlikte çocuk bir müslümanm mülkiyetinde bir araya gelmiş olsalar, sonra onlardan biri borç altında kalacak olsa, sadece borçlu kişinin satılmasında bir sakınca yoktur. Yine onlardan biri, bir cinayet işleyecek olsa, sadece onun cinayet karşılığı olarak verilmesi caizdir. Buradan da anlıyoruz ki, onları bir birinden ayırmak bir hakka dayalı ise, bunda bir sakınca yoktur.

4558- İmam Muhammed, daha sonra çocuğun müslü-manlığı konusu ile ilgili ayrıntıları da belirterek şöyle demektedir:

Müslümanlardan biri, kâfir bir çocuğa İslâmı tanıtacak olsa ve çocuk da: İşte ben bu din üzereyim, derse bakılır; çocuğun kendisine anlatılanları anladığını kesin olarak biliyorsak, o çocuk müslümandır. İslanıı anladığına zannı galip ile kanaat getirirsek, bu çocuk yine müslüman ola­rak kabul edilir.

Ama çocuğun kendisine anlatılanları anlamadığını kesin olarak veya zann-i galip ile biliyorsak, o çocuk müslüman değildir. Böyle bir durumda çocuğa İslâmı tanımla deni­lir. Tanımladığı takdirde müslüman olduğuna hükmedilir. İmam Mu ha m m ed'in burada anlattıkları söz konusu ettiğimiz âlimlerin görüşlerini desteklemektedir .Şöyle kî:

Bir kadınla evlenen yahut bir cariye satın alan kişi, ev-lendiği bu kadından islâmı tanıtmasını isteyip kadın bunu beceremiyor, ama o kişi kendisine İslâmı tanıttığında söz konusu kadın:İşte ben bu din üzereyim derse, kişi de kadının bunları anlayarak söylediğine kanaat getirirse o kadınla yatmasında bir sakınca yoktur.

Çünkü utangaçlığı, anlatmasına engel oluyor olabilir. Kadın, İslâmı anla­tabilecek durumda olsa bile, kişinin kendisine İslâmı tanıtmasından sonra, işte ben bu din üzereyim, demesi yeterlidir. Başarı Allah'tandır.[31]

 

Kölenin Eman Alarak Yahut Müslüman Veya Zimmî Olarak Darulislama Gelmesi

 

İmam Muhammed -Allah kendisinden razı olsun- dedi ki:

4559- Müslüman yahut zimmî olarak efendisinden ka­çıp kurtularak İslam yurduna gelen her köle hür olur. Çünkü efendisine karşı kendisini koruma altına almıştır. Hatta efendisinin malından beraberinde ne getirir ve onu koruma altma alırsa, o mal da kendi mül­kiyetine geçer. Böylece o köle artık kendi kendisinin maliki ve hakemidir. Bu ne­denle de azad olmuştur. Kimsenin onun üzerinde velayet hakkı da yoktur. Di-ledikleriyle velayet kurar. Miras ve cinayetler konusunda da, müslüman olarak harp yurdundan gelmiş biri konumundadır.

4560- İkrime   (r.a.)nın  hadisi  buna  delil   olarak  ge­tirilmiştir. Bu hadise göre, bir köle beraberinde efendisi olmadan Peygamber (s.a.v,)'e geldiği zaman, azat olurdu. Tavus'un şu hadisi de delil getirilmiştir: Muaz b. Cebel mektubunda şöyle yazılıydı: Müslüman olan veya İslama meyleden her köle hür olur. Aşiretinin bölgesine çıkan her kölenin Öşür ve zekatı (sadakası)nı aşireti verir. Baş­ka bir rivayette, aşiretinden başka bir bölgeye giden kölenin öşrü ve  zekatı aşiretinin bölgesine verilir.

İkrime'den   şöyle  rivayet   edilir:   Bir   köle  müslüman oldu. Rasulullah hicret ettiğinde o kölenin sahipleri, köle­lerinin Peygamber'in peşinden gideceğinden endişe etti­ler.   Bu   nedenle   de   onu   bağladılar.   Köle   Peygamber (s.a.v.)'e şöyle bir haber gönderdi: Benim müslüman ol­duğumu  biliyorsun. Beni  satın  al  veya kurtar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) o köleyi getirtmek üzere yedi kişiyi gönderdi ve onlara: Belki orada size yardımcı ola­cak birini de bulursunuz, dedi.

Bu rivayet, güçlü kuvvetli olmayan bir topluluğun böyle bir amaç için eman almaksızın harp yurduna gitmelerinde bir sakıncanın bulunmadığına delildir. Böyle bir davranış, kendi kendilerini tehlikeye atmaları şeklinde değerlend­irilmez. Ancak düşmana bir zarar vermeksizin ve tehlikenin kesinliği durumunda böyle bir davranışta bulunmuşlarsa o zaman kendi kendilerini tehlikeye attılar de­nilir. Harp yurduna girişlerindeki amaç, düşmana zarar vermek ise bunda bir sakınca yoktur.

4561- İmam Muhammed şunu da zikretmektedir: Ab­dullah b. Ebi Bekr'in şöyle dediği rivayet edilir: Siyah bir köle, efendisinin koyunlarını otlatırken Hayber halkının kalelerine çekildiklerini görür ve onlara niçin böyle davrandıklarını sorar. Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden şu adamla savaşmak için hazırlık yapıyoruz, derler. Onların bu  sözleri o köleyi  etkiler ve koyunlarını  alıp doğruca Peygamber(s.a.v.)re gelir. Peygamber'e: Ne söy­lüyorsun?   Neye   çağırıyorsun?   diye   sorar.   Peygamber (s.a.v.):  İslama;  Allahtan başka ilah olmadığına, benim Allahm rasulü olduğumu söylemeye ve Allahtan başkasına kulluk  yapmamaya  çağırıyorum, der. Bunları  yaparsam bana ne   var? deyince, Bu inanç üzere ölecek olursan se­nin için  cennet vardır, karşılığını verir. Bunun üzerine köle orada İslâmı kabul eder. (Hadis devam etmektedir.)

İmam Muhammed bu hadisi, kölenin İslâm ordugahına gelmeden Önce müslüman olmasıyla geldikten sonra müslüman olması arasında bir farkın bu­lunmadığını belirtmek için nakletmektedir. Her iki durumda da kölenin hürriyetine hükmedilir. İmam Muhammed, daha sonra Taif kalesinden çıkıp gelen ve İslâmı kabul eden kölelerin durumunu anlatır. Peygamber (s.a.v.) bunlar hakkında: Bunlar, Allah'ın âzâdlılarıdır.

4562- İmam   Muhammed,  İkrime'nin  şu  hadisini   de nakletmektedir:  Peygamber  (s.a.v.)  şöyle  buyuruyordu: Kişi malından önce gelip ardından malı gelecek olursa, malı kendisine aittir. Ancak malı kendisinden önce gel­mişse, hürdür. Biz de bu rivayeti esas alıyoruz.

Burada sözkonusu edilen mal, köledir. Köle, daha önce efendisinden ka­çarak gelmişse, o köle hürdür. Ama efendisi kendisini getirmişse, bakılır; önce efendi gelmiş ve sonra köle gelmişse, bu demektir ki köle, efendisinin emrine uyarak peşinden gelmiştir. Böylece efendisine köleliği devam etmektedir.

Şüphesiz en iyi Allah bilir.[32]

 

Kölenin Îslâmı Kabul Etmesiyle Âzâd Olması

 

İmam Muhammed -Allah kendisinden razı olsun- dedi ki:

4563- " es-Siyeru's-Sağir" de müslüman veya zimmî bir köle alıp onu harp yurduna götüren eman altındaki kişiyle ilgili ihtilafı belirtmiştik.

Ebû Hanîfe -Allah kendisinden razı olsun- bu durum­daki köle ile harp yurdunda harp ehlinden birinin İslâmı kabul eden kölesi arasındaki farkı belirtir ve şöyle der: Köle İslâmı kabul eder ve efendisine karşı gelmeden ve kaçmadan İslâm yurduna gelecek olursa, efendisinin köle­si olmaya devam eder. Beraberinde efendisinin malının bulunup bulunmaması bu hükmü değiştirmez. Çünkü İs­lâm yurduna gelirken efendisine karşı kendisini koruma altına alma kastıyla gelmemiştir. Bu nedenle de kendi ken­disinin sahip ve maliki olamaz. Ne var ki devlet başkanı bu köleyi satar ve bedelini bekletir. Şayet efendisini bek­lemek üzere beraberinde bir mal getirmişse, o malı da elinden alır.

Çünkü efendisi hazır bulunmuş olsaydı, o köleyi satmaya zorlanacaktı. Müslüman bir köle, kâfir birinin mülkiyetine terkedilmez. Efendisi harp yurdunda bulunduğuna ve harp yurdunda da bulunan ölü hükmünde olduğuna göre, o köleyi satma velayeti devlet başkanına aittir.

4564- Ayrıca elinde bulunan malın fey' olması gerekir.

Çünkü ne kendisine, ne de efendisine o mal konusunda eman verilmiş de­ğildir. Eman olmaksızın harp ehlinden birinin malı bizim ülkemizde elimize geçecek olursa, fey' olur. Ne var ki müslüman köle, efendisine çalıştırmak üzere malı getirmişse, köle İslâm yurdunda olduktan sonra sanki o mal konusunda da eman verilmiş kabul edilir. Çünkü kölenin İslâm yurdundaki emanı, sair müslümanların emanı gibidir. Bu nedenle devlet başkanı, bu malı muhafaza altına alır ve o kölenin efendisinin gelmesini bekler.

4565- Şayet  efendi  İslâmı  kabul  etmiş  olarak  İslâm yurduna gelir ve kölesi de onun peşinden gelecek olursa, efendisinin kölesi olmaya devam eder. Kölenin müslüman veya kâfir olması bu hükmü değiştirmez.

Çünkü harp yurdunda İken İslâmı kabul etmekle bir yönüyle malını koruma altına almıştır.

Görmüyor musun, müslümanlar o ülkeye galip gelecek olsaydılar, malda kendisi daha çok hak sahibi olacaktı. Kölenin kendisinden sonra gelmesi, malının korunmuşluğunu tamamlayan bir husustur. Bu sebeple köle ister müslüman ola­rak gelmiş olsun, ister kâfir olarak gelmiş olsun efendisinin kölesi olmaya devam eder.

4566- Efendi İslâm yurdunda İslâmı kabul ettikten son­ra harp yurdundaki kölelerinden biri İslâmı kabul ederek İslâm yurduna gelmişse, bakılır; eğer efendisi için İslâm yurduna gelmişse, efendisinin kölesi olmaya devam eder.

Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi, kendisini efendisine karşı koruma altına almak için değil efendisi için çıkıp gelmiştir,

4567- Ama müslüman veya zimmî olarak hürriyetine kavuşmak için gelmişse ve efendisinin kölesi olmak istemiyorsa, o hürdür.

Çünkü îslâm yurdunda İslâmı kabul eden kişi, harp yurdundaki malla­rından herhangi bir şeyi koruma altına almış değildir.

Nitekim müslümanlar o ülkeye galip gelecek olsalar, mallarının tamamı feyr olur.

4568- Köle İslâm yurduna geldikten sonra efendisiyle ihtilafa düşüp, efendisinden kurtulmak için buraya geldiğini söyler, ama efendisi bunu yalanlayıp kendisine hiz­met etmek için buraya geldiğini iddia edecek olsa, efendinin sözü geçerlidir.

Çünkü efendinin söylediği, temel olan bir husustur. Temelde o kölenin sa­hibi kendisidir ve bu husus sabittir. Zahirde durum budur. Böylece efendinin sözü geçerlilik kazanmaktadır.

4569- Harp ehlinden biri harp yurdunda iken İslâmı kabul eder ve mallarını orada bırakarak İslâm yurduna ge­lir, daha sonra harp yurduna giderek harp ehlinin mal­larına bir zarar vermediklerini görür ve mallarını ahp İslâm yurduna getirecek olursa, getirdiği malların tamamı kendisine aittir. O mallardan beştebir pay da alınmaz. Harp yurduna giderken müslümanların devlet başkanına gideceğini haber vermiş olsun veya haber vermemiş olsun, hüküm açısından bir değişiklik sözkonusu değildir.

Çünkü harp ehli o mallan almamışlarsa, o mallar kendisinin mülkiyetinde olmaya devam etmektedir. Onun durumu, harp yurdunda İslâmı kabul edip İslâm yurduna mallarıyla birlikte gelenin durumu gibidir. Çünkü beştebir pay ancak İslâm yurduna getirilip mülkiyeti başlangıç safhasında olan ve devlet başkanından izin alarak harp yurduna giden kişinin getirdiği mallarında vardır. Mülkiyeti devam eden kişinin mallarında yoktur. Getirdiği mallar ganimet değildir ki o mal­larda beşlebir pay olsun.

4570- Kendisi gitmeden önce müslümanlar o ülkeye galip gelecek olsalar, küçük çocukları hür olup müslümandırlar. Malları ise, tarlaları hariç kendi mülkiyetinde olmaya devam ederler.

Çünkü malı için geri döndüğünde, harp yurdunda İslâmı kabul etmiş ve müslümanlar orayı fethetmeden oradan ayrılmamış müslüman konumuna girer. Bu durumdaki müslüman hakkındaki hükmü daha önce açıklamıştık.

4571- Harp ehlinden biri, eman alarak ülkemize gel­dikten sonra İslâmı kabul etmiş, sonra mal ve çocuklarını gidip getirmişse, bakılır; şayet eman alarak gitmişse, çocukları hür ve müslüman olup kimsenin onlar üzerinde bir hakkı yoktur.

Çünkü müslüman olarak harp yurduna gittiğinde küçük çocukları kendisine tabi olarak müslüman olmuş olurlar. Çıkarıp getirdiği mallar da kendisine aittir. Bu meselede bir problem yoktur. Çünkü aralarında eman almış olarak bulunan kişi, herhangi bir nedenle aralarında bir mülkiyete sahip olacak olsa ve bu mallan İslâm ülkesine getirecek olsa, söz konusu malların tamamı kendisine aittir. Büyük çocukları ve karısı da kendisinin emani altın­dadır ve kimse onlara herhangi bir zarar veremez. Çünkü kendisiyle birlikte harp yurdundan çıkıp İslâm yurduna geldikle­rinde onlara eman vermiş olur. Böylece İslâm yurdunda eman içerisinde olurlar.

4572- Müslüman devlet başkanından izin almadan on­lara da eman almadan gitmişse, hüküm yine budur.

Çünkü konumu bu kişinin en azından oraya kaçak giden bir kimsenin ko­numundan daha geri değildir. Nitekim çapulculuk yapmak üzere giden kişinin ge­tirdiği mallar kendisinin olup onlarda beştebir pay da yoktur.

4573- Giderken Müslümanların devlet başkanından izin almışsa yine getireceği mallar için verilecek hüküm aynıdır.

Çünkü o mal üzerindeki mülkiyetini pekiştirmiştir. Getirdiği mallar ganimet hükmünde değildir.

Ancak düşmandan alıp getirdiği malda beştebir pay vardır.

Çünkü bu malı İslâm yurduna getirip koruma altına almakla o mal üzerin­deki mülkiyeti ilk defa olmaktadır. Devlet başkanının iznini alarak gittiğinden dolayı bu mal, ganimet hükmündedir.

Daha sonra Haccac b. Allat es-Sûlemî'nin hadisini delil olarak getirir. Bu zat Hayber'de müslüman olmuştur, fakat Mekke'de çokça malı vardır. Malını getirmek için Mekke'ye gitmek üzere Peygamber (s.a.v.)den izin istemiştir. Peygamber (s.a.v.) kendisine izin vermiş, o da gi­dip malını getirmiştir. Peygamber (s.a.v.)in bu zatın malından beştebir (humus) pay ayırdığı ve ondan bir şey aldığını bilmiyoruz.

Vakidî, " el-Megâzî" de bu olayın tamamını zikretmektedir. Buna göre bu şahıs Mekke'ye dönmek üzere Peygamber (s.a.v.)den izin istediğinde, kendisine izin vermiştir. Mekkelİler, Peygamber (s.a.v.)in Hayber'e gittiğini haber al­mışlardı. İşin nasıl ve ne safhada olduğunu öğrenme beklentisi içindeydiler. Ha­berler kesilmişti. Bir gün Mekke'nin dışında yol bekliyorlardı, belki biri gelir de kendisinden ayrıntılı haber alacaklardı. Nihayet Haccac çıkageldi. Ne haberler var? Dediler. Haccac: Sizi sevindirecek haberlerim var, ancak sizden istediğimi bana garanti etmedikçe size bir şey anlatmayacağım, dedi. Dilediğini garanti edi­yoruz, dediler. Bilin ki Hayber halkı kadar Muhammed ve ashabıyla amansız savaşan başka bir Arap topluluğu olmadı. Muhammed'e galip geldiler, ashabını öldürüp kendisini esir aldılar. Ben oradan ayrıldığımda, kendisini öldüresiniz diye onu buraya getirmeye azimliydiler. Bana yardımcı olun ki malımı toplayayim, belki Muhammed'in ashabından aldıkları ganimetlerin bir kısmım satın alırım. Benim için kazançlı bir ticaret olacaktır, dedi. İstediğini hemen yerine getireceğiz dediler ve topluca bu işe seferber oldular.

Bunun üzerine Abbas (r.a.), bir çocukla Haccac'a haber gönderdi. Çocuğa dedi ki: Git, Haccac'a selam söyle ve şöyle dediğimi kendisine haber ver: De­diklerinin doğru olmasından Allah daha yüce ve daha büyüktür. Haccac, çocuğa: Abbas'a deki, tenha bir yerde beni beklesin, dedi. Sonra Abbas'm yanma geldi ve olayın doğrusunu kendisine haber vererek dedi ki:

Peygamber (s.a.v.), Hayber'i fethetti, Ben de müslüman oldum. Hayber ganimetleri taksim edilinceye kadar oradan ayrılmadım. Ben geldiğimde Pey­gamber (s.a.v.) Huyey b. Ahtab'm kızıyla evlenmişti. Ancak bu sırrımı üç gün gizlemeni istiyorum. Abbas, sırrını gizli tutacağına söz verdi. Nihayet Haccac mallarını topladı ve üçüncü gün yola çıktı. Daha sonra Abbas, Haccac'ın evine geldi ve hanımına Haccac nerede? diye sordu. Haccac'in eşi: Muhammed'in ga­nimetlerini satın almaya gitti, dedi. Abbas: Asla. O, müslüman oldu ve malını alıp kaçırdı. Sen de müslüman olmadıkça artık onun eşi olamazsın, dedi. Kadın: Gerçekten doğru söylüyorsun, yanımda hiçbir şey bırakmadı; ne varsa alıp gitti, dedi. Abbas, ipekli şalını giyerek ve güzel kokular sürünerek, Mescid-i Haram'a gitti. Kureyşliler oturmuş, Haybeıiiler Muhammed'i kendilerine teslim ettikle­rinde onu nasıl öldüreceklerini görüşüyorlardı. Ebu Sufyan kalktı ve Abbas'm yanına gelerek: Başına gelen musibete nasıl karşı koyacağını göstermek için mı böyle giyindin? dedi. Abbas, durumun hiç de öyle olmadığını söyleyerek meselenin içyüzünü anlattı.

Ebu Sufyan: Benim yanımda sen Haccac'dan daha doğru birisin, dedi. Sonra durumu araştırmak üzere Haccac'm hanımına haber gönderdiler. Meselenin gerçekten böyle olduğunu anladılar. Böylesi bir hayal kırıklığına daha önce uğramamışlardı.

Bundan da anlaşılıyor ki, Haccac, eman alarak Mekke'ye girmemişti. On­lardan biri gibi görünerek Mekke'ye gelmişti. Bu ise, eman almak anlamma gel­mez. Bununla birlikte Peygamber (s.a.v.), Haccac'ın malına dokunmamıştı. Böylece bu şekilde malını almak üzere harp yurduna giden kimsenin malından humus (beştebir) alınmayacağını anlıyoruz. Yani biri, devlet başkanının izniyle ve düşmandan eman almaksızın düşman yurduna gidip mallarını getirecek olursa, mallarından beştebir pay (humus) alınmaz.

Başarı Allah'tandır.

Allah'a şükür, kitap bitti.[33]

 

 

 



[1] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/193-229

[2] Burada_ sözkonusu edilen mesele, dış ticaret vergisi demek olan gümrük vergisidir. Gümrük vergisinin temeli, İslamdan önceki cahiliye dönemine kadar uzanmaktadır. O dönem meks adı altında (alan memura da mekkas deniyordu) gümrük vergisi alınmaktaydı. Aynı verginin Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde Medine pazarında tahsil edildiği de bilinmektedir. Gümrük vergisinin temelinde gayr-i müslimlerin mal­larının darulislam dahilinde güvenliğini sağlamak gibi bir düşünce var olduğu söylenebilir. Bu verginin türü müellifin de belirttiği gibi, Hz. Ömer'in hilafeti sırasında uygulandığı bilinmektedir. {Bkz. Salih Tuğ, islam Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, s. 84; Celal Yeniçeri, İslamda Devlet Bütçesi, s. 189; Ahmet Yaman, İslam Hukukunda Uluslararası ilişkiler, s. 293-297. (Editör)

[3] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/231-234

[4] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/235

 

[5] İçkiden maksat şaraptır. Çünkü şarap, sirkeye dönüşebilir. (Çeviren)

[6] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/237-251

 

[7] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/253-269

 

[8] Tevbc,29

[9] Fetih, 16.

[10] Nefel verme: Komutanın gördüğü lüzum üzerine mücahidîeri savaşa teşvik etmek için fazladan pay vermesi veya onlara birtakım para ve bağışlar vermesidir. (Çeviren)

[11] Öldürülme veya esir alınmanın sebebi bizzat küfür değil, savaştır. Yoksa her kafirin esir alınması veya öldürülmesi sözkonusu değildir.

[12] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/271-289

 

[13] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/291-293

 

[14] Kimlerin eman verebileceğini daha önce belirtmiştik.

[15] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/295-314

 

[16] Rasûlüllahın bu sözü Arap Yarımadasındaki müşrikler için olsa gerek. Değilse, "Dinde zorlama yoktuı" âyetiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Nitekim 4439. paragrafın şerhinde ne derece sahîh olduğu bilinmeyen "Arap Yarımadasında iki din bir arada olmaz" hadisi bunu des­teklemektedir. 4446. paragrafta da belirtildiği gibi Arap müşriklerden zimmet ehli olmaları ve cizye demeleri de uygun görülmemiştir. (Çeviren)

[17] Düşmana ulaştığın zaman onları önce müslüman olmaya çağır, kabul ederlerse sen de kabul et ve onlara dokunma..." (Buharı, Cihad, 102; Müslüm, Siyer ve Cihad, 2/12; Ebû Davud, Çihad, 82) şeklindeki birçok hadis ve savaşın esas meşruiyet sebebi, savaştan önce düşmanı Islamı kabul etmeyeyeya Islamın egemenliğini tanımaya davet etmenin gerekliliğine işaret etmektedir. Bu konuda İslak hukukçuları hemfikirdirler. Bu sebepledir ki özellikle Şafıîler, önceden önceden davet ve ihtar edilmeden açılan savaşta öldürülen düşmanların kan bedellerinin ödenmesi hükmünü getirmişlerdir. Hanefilere göre bu iyi bir davranış olmamakta birliktekan be­dellerinin ödenmesi mutlaka gerekli değildir. (Bkz. Malik, ef-Müdevvene, 2/3-4; İbn Rüşd, Bi-dayetü'l-Müctehid, 1/312; Maverde, el-Ahkatnu's-Sultaniyye, s. 46; İbnü'i-Hümam, Fethu'l-Kadîr, (5/444). Kendilerine daha Önceden İslam tebliği ve daveti ulaşmış olanları savaştan önce son bir kez uyarmayı Hanefıler müstehap sayarken, Malİkîler mutlaka gerekli görmüşler, Şafiîler ve Hanbclîlcr ise gerekli görmemişlerdir. (Bkz. Scrahsî, el-Mebsût, 10/6; Kasanı, Bedai'u-Sanai', 7/100; Malik, el-Müdevvene, 2/2; İbn Kudame, el-Muğnî, 10/385; Ramlî, Ni-hayeuVl-Muhtâc, 8/64.) (Editör)

[18] İslâmı kabul edip etmeme veya mürted kişinin İslama dönüp dönmemesi konusunda düşünmek için süre istemesi ne kadar makul ise, onlara bunun için süre tanımak^ kadar İslam ve akıl dışıdır. Düşmanın veya mürtedin bir hinliği veya hainliği sözkonusu değilse, onlara düşünme fırsatı tanımamak, İslamm rahmet ve hidayet ka­rakterine kesinlikle aykırıdır ve İslam böyle davranışlardan münezzehtir. (Çeviren)

 

[19] Tevbe,29.

[20] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/315-324

 

[21] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/325-329

 

[22] Miktarı ne oiursa olsun mahsûlün dörttebiri, beştebiri gibi belli oranın tahsili de­mektir. Toprak ürün vermemişse vergi alınmaz. Yılda birkaç kez ürün vermişse her ürün alışta ayrı vergi alınır. İşte bu tür toprakların vergisine/haracına, mukasem haracı denir. (Editör)

[23] Tarlanın alanı ve mahsûlün cinsine göre önceden belirlnen maktu toprak vergisiyle haraç olarak alınır. (Editör)

[24] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/331-343

[25] Sâffât. 35.

[26] Cuma. 2.

[27] Bakara, 113.

[28] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/345-350

 

[29] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/351-357

 

[30] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/359-362

 

[31] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/363-366

 

[32] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/367-368

 

[33] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 5/369-374