
Ufuk Kitap
İçindekiler
Takdim.............9
Niçin yazdım? .............11
Genel bir değerlendirme.............15
BİRİNCİ BÖLÜM
Hocaefendinin Fıkhının Özellikleri.............25
Usul anlayışı.............35
Sünnet ya da
ResulüUah'm örnekliği .............35
Sünnetin müstakil bir kaynak olup olmadığı.............37
Sünnet fıkhı: Kan
aldırma örneği.............37
Fıtrata vurgu.............39
Başlanılan işlerde
devamlılık.............42
İçtihat ve tercih.............42
Tarihsellik ve
metotta değişme.............44
Bilgi kaynakları.............47
Rüya ile amel.............47
Makâsıd.............51
Konuyu her yönüyle ele
alma.............53
İyi
bilinmeyen bir konuda hüküm vermeme.............55
İbda ve taklit.............56
Usulde ictihad.............57
İcma anlayışı .............58
Kavramlaştırma.............58
Verdiği fıkhî hükümlerinden
örnekler.............59
Genel olarak.............59
Ulü'l-emr'e dair .............59
Meşveret, itaat ve demokrasi.............60
Hz. Âdem'in (as)
çocuklarının birbirleriyle evlenmesi.............63
Sun'i
ilkah meselesi.............63
Savaş ve dinde zorlama .............64
Altın ve gümüş meselesi.............65
Günümüz fıkıh
problemleri.............65
Balık
yemleri.............65
Sigorta.............66
Diş dolgusu.............66
Devlet faizi
.............67
AİDS ve hükmî şehitlik.............67
Spiral
ile korunma.............67
Kadavra.............68
Otopsi ve kamu maslahatı.............68
Anatomi.............68
Medarı münakaşa olan görüşleri.............69
Furu/teferruat
tartışması.............69
Millî duygulara vurgu
.............72
Bid'at.............76
Devir ve hükmü.............78
Besmelesiz kesim.............oü
Hurma aşılama olayı.............81
Kutuplarda namaz.............84
Ticarette kâr haddi.............86
Dar-ı harpte faiz.............86
Diyalogun cevazı
.............87
Fıkıhta
sübjektif değerlendirmeler.............88
Sakal.............89
Evlenmemek .............89
Geleceğin vârisleri
.............91
İKİNCİ BÖLÜM (Hocaefendinin Fıkhı
Görüşierinden Seçmeler)
Kültür mirasımız temel
kaynakları.............95
1. Kitap.............101
2. Sünnet.............104
3. İcma.............105
4. Kıyas.............106
5. İstihsan.............107
6. Maslahat .............108
7. Tasavvuf.............109
8. Kelam.............111
9. Örf, Adet, Teamül
.............112
İslâm Fıkhı.............115
Sigorta.............116
Kürtaj.............117
El Öpme ve saygıda ölçü.............118
Diş dolgusu ve kaplama
.............118
Kaza namazları.............119
Kan aldırmak.............120
Sakal bırakma.............120
Faizsiz banka.............121
Yenge ile evlenmenin
hükmü.............122
Trafik
kazalarında ölenlerin durumu.............122
Ölümden sonra
telkin yapıhr mı.............123
Bid'at'ı Hasene tabiri
.............123
Ölülerin
arkasından yapılan duâ.............124
İçtihad'da
asıl yapılması gerekenler.............124
Zikr-i Cehri, Zikr-i
Hafî.............126
Öşür ve arazi hukuku
üzerine.............126
Kaçak su ve elektrik.............127
Roman-Hikâye-Tiyatro ve Sinema üzerine.............128
Balık.............129
Duâ esnasında ellerin
durumu.............130
Kul hakkı adına bir ölçü.............130
Sala okuma.............130
Çocuklar arasında
eşitlik.............131
İslâm'da örtülü ödenek.............131
İnşallah-Maşallah.............131
Evlatlık.............132
Türbeler üzerine.............132
Cünüplük.............133
Tesbih.............133
Musikî.............133
Su-i zan
ettiklerimizin arkasmda namaz.............134
İçki içenin namaz
kılması.............134
Hükümler zahire göredir.............135
Hediye almak.............135
Nass değişmez.............136
Bir mukayese.............136
Allah karşısında.............137
Doğum kontrolü.............137
Aids ve şehidlik.............137
Müezzinlik.............138
Günahları hafife alma.............138
Mücttehitlerin hükümleri arasında tercih.............138
Kadavralar ile tıp
eğitimi.............139
Otopsi.............139
Gayr-i müekked
sünnetler hakkmda.............140
Büyü ve sihir.............141
Kadınlar hacca gitmeli
mi.............141
Sû-i zannın en kötüsü.............141
"Este'îzü Billâh" deme.............142
Besmelesiz et.............142
Devir ve hükmü.............143
Teşebbüh.............144
Takdim
Fıkıh, bir şeyi derinlemesine bilme, idrak etme anlamına gelir. Fıkıh ilmi,
İslâmî ilimler ya da diğer adı ile Kur'an ilimleri içinde başta gelen Tefsir ve
Hadis ka dar önemli bir disiplindir. Hicri T. yüzyıldan bugüne kadar bu sahada
tedvin edilen kitaplar bu sahanın en sorunlu me selelerine cevaplar üretmiş ve
Müslüman topluluğun dinî konularda ve sosyal meselelerde sıkmtıya düştüğü
alanlarda getirdiği hükümlerle önemli bir fonksiyon eda etmiştir. An cak bundan
1000 yıl öncesinin örf ve âdetlerine göre verilen hükümlerin günümüzün
şartlarına göre kritik edilmesi fıkıh ilminde de yeni şeyler söylemenin
zaruretini beraberinde ge tirmiştir. Zira günümüzdeki örf ve âdetler o dönemden
çok farkhdır. Hükmün menatımn değiştiği bir yerde, aynı içtiha dı günümüze
yansıtmamn sorunlu olacağı aşikârdır.
FethuUah Gülen Hocaefendi bir alimdir. İslâm hukuku ya da İslâmî ilimlerdeki
ifadesi ile fıkıh ise özellikle dinî konular da verilen hükümler manzumesinin
adı olduğuna göre, Hoca efendinin Fıkıh ve dinî ilimlerdeki konumu ve İslâm,
fıkhı ko nusundaki yaklaşımlarının yeterince ele alınmamış, incelen memiş
olduğunu söylemek rahatlıkla mümkündür. Hâlbuki üzerinde çok durulmamakla
beraber Hocaefendinin önemli özelliklerinden biri de onun "İslam âlimi" kimliği
ile dinî me selelere yaklaşımdaki üslup farklılığı ve kuşatıcılığıdır.
Onun bu çerçevede sayılabilecek görüşleri arasında,
"usul-ü fıkhın yeniden gözden geçirilmesi ve geçmiş müdevvena-tm bütünüyle
taranarak alternatif hir usulün ortaya konulmasının gerekliliği" tespiti,
akademik bir çalışmaya başlık teşkil ede cek bir konudur. Aym şekilde günümüz
meseleleri karşısın da "kolektif içtihat"tan bahsetmesi de farklı, yeni ve
orijinal bir yaklaşımdır.
Fethullah Gülen Hocaefendinin, hayatını fıkhı prensiple re göre tanzim ettiği
bilinen bir husustur. Ancak onun fıkhı konulardaki görüş ve düşünceleri üzerinde
fazlaca durulma dığından bu sahanm mütehassıslarmdan Prof. Dr. Faruk Be şer
Hocamızın oldukça sistematik ve mücmel çalışmasının bu sahadaki boşluğu
dolduracak önemli bir adım olacağını düşünüyoruz. Umuyoruz ki bu adımın devamı
gelecektir.
Hocaefendinin fıkıh ve usul-ü fıkıhla ilgili söylediği yı-ğmla bilgi ve birikim
olmasına rağmen bunlar, daha çok ön ceki yıllarda kasetlere kayıtlı olduğundan,
tedavülde bulun muyor. Dolayısıyla bu kitapçığın ikinci bölümüne Gülen'in Fıkıh
ile ilgili olarak matbu eserlerinde bulunan yazılarından seçmeler eklenmiştir.
Böylece okuyucuya onun bu sahadaki görüş ve düşünceleri hakkında küçük de olsa
bir fikir ver mek amaçlanmıştır.
Bu kitapçığın Hocaefendinin fıkıh anlayışını anlamaya katkıda bulunması dileği
ile...
Ufuk Kitap
Niçin yazdım?
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında, bir yönüyle de olsa bir
değerlendirme yazısı yaza bilmek, şüphesiz öncelikle onun değerini kavra mış
olmayı gerektirir. Bu açıdan bakıldığında boyumu aşan bir işe giriştiğimin
farkındayım. Diğer yönden, onun değeri ni, kendi ölçülerimle de olsa, hiç
kavramamış olduğumu söylersem de kendime haksızlık etmiş olurum; ama her hâl de
bu konuda akla ilk gelecek ismin ben olmayacağım da açıktı. Buna rağmen, ilk
tanıdığımdan beri sevdiğim adaşım Dr. Faruk Tuncer Bey, benden böyle bir şey
isteyince, hiç mübalağa yapmadan söyleyeyim ki, aklıma ilk gelen şeyler
şunlardı:
"Bu işi en iyi yapacak kişi kesinlikle ben değilim."
Bu asla bir tevazu izharı değildir. Ancak, böyle bir şerefi de, kâmetü
kıymetimin kifayetsizliğine bakarak, kaçırmama lı; "Ve-lâkin medahtü
makaletî..." kabilinden olarak buna tecasürden geri kalmamalıyım.
Hemen arkasından da şunları düşündüm:
Birileri de muhtemelen Hocaefendinin ve cemaatinin yükselen değerini ve karşı
konulmaz cazibesini bu tecasü-rün saiki olarak görebilecektir. Ama bu benim için
bir engel olmalı mıdır? Çünkü ben cemaatin içinden yetişmemiş birisi olmama
rağmen, cemaati ve Hocaefendiyi tanımayan birisi de değildim. Erzurum'daki
talebelik yıllarımda tanı şıp dostluk kurduğum, Sadi ÇÖgenli (şimdi Profesör) ve
Ali Bayram {şimdi Doktor) sebebiyle olsa gerek, 1970'li yıl ların sonlarından
1980'in sonlarına kadar onun ulaşabildi ğim bütün konuşma bantlarını, pek çoğunu
defaatle olmak üzere, dinledim. Özel bir deftere notlar aldım. Çok önemli
bulduğum cevaplarını biraraya getirerek 20 kadar seçme kaset yaptım. Aradığım
bilgiye ulaşabilmek için diğer ka setlerin konularını da tek tek fişleyip bir
indeks hazırla dım. Çünkü o zaman, ne bilgisayar ne de CD vardı. Çalışa cağım ve
yazacağım her konuda, öncelikle onun söyledik lerini duyarak anlamaya ve
düşüncemin doğru olup olma dığını bu yolla test etmeye çalıştım. Bu benim için
önemli bir teyitti-
Böyle bir teklif alınca bu kasetleri tekrar gözden geçir dim. Seçmelerimin çok
isabetli olduğunu görmekle de se vindim. Bu esnada şunun da farkına vardım ki,
aslında be nim kendimin sandığım fikirlerimin pek çoğunun kaynağı bu
kasetlermiş. Hatta yıllardır fakültede vermekte oldu ğum ve öğrencilerim
tarafından çok beğenilen "Günümüz Fıkıh Problemleri" adlı derslerimdeki etraflı
izah ve açıklama üslubumun da Hocaefendiden etkilenme olabileceği kana atine
vardım. Bu itibarla, yarın benim hakkımda, faraza, bir terceme-i hal yazılacak
olsa, "ilmini aldığı kaynakların ba şında Fethullah Gülen Hocaefendi gelir"
denmesi tam isa bet olur. Ancak, bu, herhalde bizim geleneğimizdeki, semâ,
vicâde, icâze vb. ilim alma yollarından başka bir ad alsa ge rektir. Bilmiyorum
buna "sanal sema", ya da "elektronik sema" mı denir.
Bu sebeple Hocaefendi en çc^ sevdiğim insan oldu. Bazı teracim kitaplarında
çokça görülen ifadesiyle, benim gözümde o; "vahîdü dehrih" ve "ferîdü asrih"
haline geldi. Hatta: "Ya Rab! Benim sağlığımdan al ve onun sağlığına kat" diye
kendilerine bilmem kaç kez dua ettim. Her ne kadar muasırla rın tadil ve
cerhleri ihtiyatla karşılansa dahi bunları söyleme nin de bir hakkı teslim
görevi olduğuna inanıyorum. Ve yine inanıyorum ki, Allah ömrünü uzun eylesin,
yann pek çok in san bu teslimde geç kalmış olacaklarını söyleyeceklerdir.
îmdi, şöyle iddialı bir çıkış yapsam ve "kendilerinden hiç ayrılmayanların bir
kısmı da dâhil olmak üzere, cemaatin den kaç kişi Hocaefendiyi benim kadar
tammışür?" desem, birileri buna için için gülse de, ben kendimi asla fazla
abartılı konuşmuş saymam.
Bununla birlikte, böyle bir değerlendirme için, eğer öy-leysek, dışarıdan
bakmanın avantajlarını da unutmamak ge rekir. Objektif olabilme açısından bu
daha sağlıklı bir yol dur. Gerçi bilgide mutlak objektivitenin olamayacağını çok
iyi anlayacak kadar bilgi felsefesi de okumuş sayılırım.
"Her ne olursa olsun, yazmalıyım", dedim ve başladım. Ha-talanmm, samimiyetime
binaen bağışlanacağını umuyorum.
Faruk Beşer
14 Şaban, Dubai
Genel bir değerlendirme
Fıkhmı anlamaya çalışacağımız Hocaefendi hakkında genel kanaatlerimizi işin
başında iken kaydetmemiz, meselenin anlaşılmasında yardımcı olur dİye düşünü
yorum. Gerçi girişte buna bir nebze işaret ettik ama burada biraz daha açmamızda
yarar vardır.
Hocaefendiyi ne olarak anlamaya çalışmalıyız? O bir âlim midir? Müçtehid mi?
Müceddit mi? İlim adamı mı? Bilim ada mı mı? Mehdi mi? Yoksa bunların bazıları,
ya da hepsi midir? Muhtemelen bunların her birisine zahib olanlar vardır. Biz
ise kanaatimizi bazı açıklamalardan sonra bildireceğiz.
Âlim; alem, ya da ilim kökünden gelir. Alem; ilme/bilgİ-ye götüren belirti ve
işaret anlamına geldiği için ona alem denmiştir. Minarenin alemi, orada bir
mabed bulunduğunu anlatır. Büyük ve yüksek dağlar alemdir, çünkü insanlar
uzaklardan onlara bakarak yollarım bulurlar. İlim ise bir tür bilgidir. Âlim
prototipi, kendisinde bu iki özelliği de bulun duran insandır ve denebilir ki bu
sadece Müslüman bilginle re özel bir addır. Onda hem ilim vardır, hem de o
yaşayışıyla bir alemdir, görülmesi bile insanı menzili maksuda doğru
yönlendirir. Onun ilmi görünür ve sezilir hale gelmiştir. Ku-rân-ı Kerim âlimin
en önemli özelliği olarak, Allah'tan kork masını zikreder.
Burada Arapçanın bir özelliğine daha işaret etmemiz ge rekir: "Aynı harflerden
oluşan farklı kelimeler arasında, harflerinin diziliş sırası değişse dahi, mana
yakınlığı bulu nur" derler. Arapçada ilim kelimesi de, amel kelimesi de aynı
harflerden oluşur (ayn, lam, mîm). Bunun anlamı, İlimle amel arasında ilgi ve
yakınlığın bulunmasıdır. Bir bakıma bilgi türleri arasmda sadece "ilim", amele
dönüşen bilgidir. Amele dönüşmeyen bilgi türleri ise, "marifet, zan, şüphe..."
diye isimlenebilir. îmam Şatıbî muhteşem eserinin başında, "amele dönüşmeyen
bilginin ilim olamayacağı"nı anlatarak başlar. Burada, İslâm geleneğinde,
özeUikle ilk dönemlerde "ilim" denince, menkul ve mesmu olan bilginin, yani
Kitap ve Sünnet bilgisinin kastedildiğine de işaret etmemiz gere kir. Bu açıdan
da ilim, kesin ve doğru olan bilgidir.
Buna göre "âlim"; sadece Müslüman bilginlerden olur.
Bildiklerini yaşaması sebebiyle o bir alem haline gelen, örnek olan insandır.
Öğrendikçe Allah'a karşı saygısı artar.
O, Kuran ve Sünnet bilgisini kendisinde toplayandır. Ya ni bilgisi sadece belli
alanlara has değildir. Çünkü Kuran ve Sünnet'in bilgilendirme üslubu, ihtisası
değil, hayatın bü tünlüğünü ihsas eder.
Bu açıdan bakıldığında Hocaefendinin tam bir âlim pro totipi olduğunda şüphe
yoktur.
Burada istitrâden âlimler hakkında bir kanaatimizi daha zikretmek istiyoruz:
Bugün modern eğitim kurumları olan üniversiteler ve fakülteler çeşitli ihtisas
alanlarında hatırı sa-yıhr "ilim adamları" yetiştirmişler ve
yetiştirmektedirler. Eğer metotta bir yenilenme olmasaydı İslâm, modern bilimin
ölçüleriyle düşünmeye şartlanmış modem dünyaya anlatıla-mayabihrdi. Ama ne
enteresandır ki, -sayılan bilim adamları na göre çok az da olsa- İslâm dünyasına
önderlik edenler, sözleri dinlenenler ve manevi birer otorite haline gelenler,
bi-
lim adamı ve akademisyenler değil, geleneksel "âlim" proto-tipindeki
insanlardır. Bediüzzaman, Hasan el-Benna, Mevdu-di, Seyyid Kutup, Kardavi, Ali
Hasan en-Nedvi ve Fethullah Gülen Hocaefendi bunun çok açık örnekleridirler.
Bugünün hegemonik güçleri için en aşılmaz engeller de bu manevi oto ritelerdir.
Bu sebeple bunların gücünü kırmanın yollarım ara maktadırlar. Alman Adenaur
Vakfının 2003 yılı tarüşma ko nusu bu manevi otoritelerdi. "Bunlar kimlerdir,
nasıl oluşu yorlar, güçlerinin ölçüsü nedir ve etkilerini azaltmanın yolları
nelerdir?.." İşte tartıştıkları konular bunlardı. Aslmda bunun cevabı bellidir:
Manevi otorite olmayı sağlayan özelliklerin başında, "amele/eyleme dönüşen ilim
ve cemaatin gücü" ge lir. Bu özelliklerin tek başına birincisi dahi büyük bir
güçtür ve bütün inananlar üzerinde etkisi vardır. Mesela, Kardavi böyle bir
otoritedir. İkincisi ise, kısmi de olsa daha etkili bir otorite sağlar. İkisinin
biraraya geftnesi ise modern silahlar dan çok daha etkili bir güçtür. Bunların
her ikisinin de Hoca-efendide bulunduğu herkesin teslim edeceği bir husustur.
Müçtehide gelince; yine Şatıbî'nin kestirme ifadesiyle, iki şeyi çok iyi bilen
insandır: Şeriatın makâsıdım (maksat larını ve hedeflerini, ruhunu) ve buna
ulaşmanın vasıtası olan Kitab'ın ve Sünnet'in dilini. Müçtehit aynı zamanda âlim
olmalıdır. Ama bu ideal olan ölçüdür. Bazen yaşayı-şıyla önder ve örnek olamayan
müçtehitler düşünülebilir. Bu açıdan, âlim prototipi daha büyük ve daha kapsamlı
dır. Ancak, bunun aksi de olabilir; bazen bilgi ve eylemle riyle insanlara örnek
olabilen âlimler, içtihat mertebesine çıkamamış bulunabilirler. Hangi açıdan
bakılırsa bakılsın, Hocaefendinin âlim olmasının yanında bihakkın müçtehit
olduğunda da, bizce, şüphe yoktur. Bunu kabul etmeye cek olanlar iki sebepten
ötürü kabul etmiyor olabilirler. Birincisi, müçtehitliğin, "tanıdığımız
bildiğimiz insanların ulaşamayacağı hayali bir derece" olduğunu vehmetmeleri.
İkincisi ise, Hocaefendiyi tanımıyor olmaları. Bununla bir likte müçtehitle,
sözünü ettiğimiz anlamda âlimi birbirin den ayırmak da her zaman kolay değildir.
İmam Safi, Ebu Hanife, Merğinani gibi müçtehit âlimlerin takvada örnek olduktan
sonra ilimde de örnek olduklarına şahit oluyo ruz. Tıpkı, Hz. Yusuf gibi...
Hapiste beraber olduğu arka daşlarına yedi yıl salih bir insan olduğunu
göstermiş, an cak bunun üzerine onlara, Allah'ın birliğini anlatmıştı.
Bize göre günümüzde müçtehit diyebileceğimiz başka in sanlar da vardır. Mevdudî,
Muhammed Ebu Zehra, Hasan en-Nedvi, Kardavi, HamiduUah Hoca vb. Bakıldığında bun
ların her birerlerinin salt birer hukukçu olmadıkları görülür. Öncelikle ahlâk,
takva ve aksiyon adamı olmaları çoğunun önde gelen özellikleridir.
İlim adamı, eğer ilimle, menkul ilimler kastediliyorsa, îs-lâmî ilimlerin bir
kısmında ihtisaslaşan insandır. Modern bi limleri hesaba kattığımızda bunun
karşılığı bilim adamıdır. Bunun belli kıstaslarla yapılmış olması ise
akademisyenlik tir. Tersinden ifadeyle, akademisyen bilim adamı, ya da ilim
adamıdır, ama asıl anlamda âlim sayılmaz. Bu elbette akade misyenden âlim olmaz
anlamına da gelmez. Bu anlamda Hocaefendi herhalde bir bilim adamı, ilim adamı,
ya da aka demisyen sayılmaz. Bu da elbette onun, bilim adamının uz man olduğu
sahayı bilmeyeceği anlamına gelmez.
Müceddit ise, hadis-i şerifin ifadesiyle, "her asrın başında (burada asır, belli
zaman dilimleri anlamında olsa gerek) zu hur edip, dine arız olan bid'atleri
kaldıran ve dini, asli güzel liğiyle gösteren, yenileyen kişi", ya da kişiler,
yani cemaat lerdir. Alim ya da müçtehit olmadan bu işin yerine getirile bilmesi
ise elbette mümkün değildir. Bu değerlendirme ile Hocaefendinin, en azından
hizmet birimi ile birlikte, böyle bir mertebeyi ihraz etmiş olarak görülmesinde
şer'an ve ak-len bir mani görünmemektedir. Herhalde bizim böyle düşü-
nüp, düşündüğümüzü seslendirmemiz, bunları Süyûtî'nin kendi hakkında, hem de
haykıra haykıra söylemesinden da ha büyük kabahat olmaz. Bunun böyle kabul
edilmesi ise el bette akidevîbir zorunluluk değildir.
Mehdiliğe gelince, bilindiği gibi, mehdi, sözlük anlamıyla ya "kendisi hidayet
üzere olan" ya da "(mehdiyyun bih takdi rinde), kendisiyle hidayetin bulunduğu,
insanlara, yolu ve hi dayeti gösteren kimse" demektir. Allah Resulü, kendi
arkasın dan gelecek Raşit Halifelerine bu manada "mehdiler" niteleme sinde
bulunmuştu. Bu anlamda bir mehdiliği kabul etmede, di nen ve aklen, hiçbir engel
görmüyoruz. Daha pek çok insan, bu manada, mehdidir. Ama bugün mehdi denince
kastedilen el bette bu değildir. Dolayısıyla Onun, bir miktar önceki dinler den,
biraz da Sümıi çizgiden uzaklaşan Şia'dan alınan mehdi anlayışıyla bir mehdi
olmadığım da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu rahatlığı ise, bizzat kendilerinin,
"bir kişiye, bu anlamda mehdi yakıştırması yapmanın şirk oIacağT"nı
söylemesinden alıyoruz. Yani bize göre, Hocaefendi, insanların hidayetine vesile
olan bir mehdiyyun bihtir. Onun gibi pek çok "mehdiyyun bih" gel miştir ve
gelecektir. Ama başka akidelerden alındığı şekliyle o; elinde kılıcı, insanlan
dine davet eden, kendisine dehalet eden lerin kurtulduğu, diğerlerini kılıçtan
geçiren, Deccal'ı mağlup eden ve kendisine kaülmayanların kâfir olduğu ve adeta
pey gamberden daha güçlü ve sihirli bir mehdi değildir. Mehdi de nince bu gün
akla böyle birisi gelmektedir ve buna soyunan, kendisi hidayete muhtaç pek çok
kimse bulunmaktadır.
Medeniyet projesi
Hocaefendinin düşünce ufkunda sadece belli alanlar yoktur. Onun ele aldığı
konular hayatın bütünüdür. Vizyonu bize göre tam bir medeniyet projesidir.
Hiçbir medeniyet, men suplarının her birerlerinin her türlü ihtiyaçlarını, kendi
dünya görüşüne uygun biçimde karşılamadan medeniyet ola maz. Müzik, spor,
edebiyat ve diğer bedii sanatlar eğer insa noğlunun fıtratında ve bayatında bir
şekilde varsa, bir me deniyetin müntesipleri bunları kendi medeniyetlerine uygun
ve mütecanis biçimde bulabilmelidirler. Aksi takdirde başka medeniyetlerin
kültür ürünleri olan sanatlarına özenilirse bu, bir medeniyetin bağrında gedik
açılması demek olur ve o medeniyet su almaya başlayan gemi durumuna düşer.
Doğrusu, Hocaefendinin, başından beri bunu çok iyi fark ettiğinde şüphe yoktur.
Türkiye'nin 1970 öncesi tanıdığı mu hafazakâr İslâm anlayışının şu ifadeleri
kabullenmesi müm kün olamazdı:
"Bir milletin yeniden dirilmesinde görülen o ki, bir top lum dirilirken toplumun
bütün katmanları da ve bütün üniteleri de beraber diriliyor... Türkiye'de sevip
takdir ettiğimiz, eskiden beri de sinelerimizde yer etmiş spor kulüplerimiz
vardır. Bu kulüplerin, kendi değerlerimize yönelmemiz ve bunlarm tekrar
kazamlıp, korunması hu susunda büyük görevler ifa edecekleri kanaatindeyim." 1
Hatta şimdilerde bile bunun ne anlama geldiğini fark eden Hocaefendi sayısı çok
fazla değildir sanıyorum. Spor, sadece bir sanat ve bir eğlence değil, aynı
zamanda, toplum sal bir motiftir ve toplumları istenildiği gibi yönlendirmede en
etkili araçlardan biri olabilir ve bu özelliği ile elbette istis mar da
edilebilir:
"Spor, toplumun değişik tabakaları arasında barış ve kar deşlik havasımn
estirilmesi yönünde, mühim fonksiyon lar eda edebilirdi. Tabiî ki bu durum,
şimdiye kadar spo run, kitleleri yönlendiren bazı çevreler tarafından İstis mar
edildiğini de hatıra getiriyor... Hâsılı; tabakât-ı beşer çapında ideolojilerin
çatıştığı bir arena haline gelen dün yamızda, sporun her dalıyla, toplumu
uzlaştırmada kata lizör vazifesi göreceğine inamyor ve bunu bekliyoruz." 2
Ben şahsen Hocaefendinin hayatında bir kere bile bir fut bol müsabakasına
katıldığını sanmıyorum. Hatta bir başka konuşmalarında futbolu bir açıdan
değerlendirir ve onun ço cuksu bir iş olduğunu söyler. Ama onun, hiç yaşamadığı
hal de, futbolun artık hayatın bir parçası olduğunu ve bundan
vazgeçilemeyeceğini biliyor olması ve medeniyet projesinde onun da yerini
ayırmış bulunması çok önemli olsa gerektir.
Müzik konusunda söyledikleri de spordan farklı değildir; ve çok ilginçtir ki O,
bu tür bedii etkinlikleri bir yönüyle de ğil, adeta felsefesiyle ele ahr:
"Mûsikînin esas unsurları olan ses, enstrüman ve söz (te ma) bir bütün halinde
olunca insan üzerinde tam mütees sir olsa da, tema-ses-saz bütünlüğü
sağlanamadığı takdir de, insan his dünyasında boşluklardan kurtulamaz. Öyle ki
bazen birtakım eserlerde söz ahenge, muhteva ritme is yan eder... Musiki de bir
yol, bir sanat ve bir ihtiyaçtır... Öyleyse İhtiyaç diye nitelendirdiğimiz ve
zaten toplumun içinde sürüklenip gittiği bu saha kendi düşünce çizgimiz içinde
ele alınmak ve katiyen ihmal edilmemelidir... Bu konuda ölçü nedir denecek
olursa? Meselâ, dinlediğiniz bir eser, sizde Kur'ân okuma. Kur'ân dinleme
iştiyakını coşturuyor, Allah'a karşı vuslat arzusunu köpürtüyor, si zi Emrah
gibi bağrı yamk hale getirip secdeye zorluyor, millî, dinî değerlerinize karşı
alâkalarınızı kanatlandırı yor, size kendi romantizminizi fısıldıyor,
müstehcenliğe, bâtıh tasvire vs. kapah kalmabiliyorsa... Evet, işte bu eser
gayet güzeldir. Bünyesinde gıybeti barındıran, fuhşu tas vir eden, şehevanî
hisleri tahrik eden, insanın ye's yani ümitsizlik duygularını kabartan eserlere
gelince, onların caiz olduğunu, olabileceğini söylemek mümkün değildir... Kur'ân
bütünüyle müzikaldir. Önemli olan, muhte vadan hareketle ondaki her bir
kelimenin istediği seslen dirmeyi, konumuna uygun olarak verebilmektir... Musta
fa İsmail, söylenildiğine göre. Kur'ân okumadan önce, okuyacağı yeri piyano ile
notalara vurarak katasmda iyice resmedermiş. Bunun -şer'î yam mahfuz- mutlaka
gerekli olduğuna kani değilim... Öyle inanıyorum ki, yakın bİr gelecekte bu
ülkede, genç-ihtiyar bizim insanımız, mutla ka kendi mûsikî anlayışımız, mûsikî
zevkimizle bütünle şecek ve kendi mûsild deryamız içinde eriyip gidecektir,
eriyip gidecektir ama, bizim sistemli gayretlerimizle,.. İh timal işte o zaman,
ülkemiz bu alandaki işgalden kurtul muş olacak ve tekrar Itrî, Dede Efendi, Hacı
Arİf Bey, Sa dettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk gibi dâhi musikişi naslara
kavuşacaktır. Unutmayalım, bu bir ihtiyaçtır. Ve siz bunu meşru bir çizgi İçinde
ele alıp, düzenlemez ise niz, mület gider gayr-i meşru bir çizgiye kayar ve
müzik diye çılgınlıklara ve hezeyanlara girer. Aslında böyle bir anlayışın
psikiyatri açısından tahlilinin yapılması yararlı olur zannediyorum... Toplumun
bütün kesimlerini veya milletin her ferdinin kendiniz gibi olmasını bekleyemezsi
niz. Kur'ân dinlemekle tatmin olan, ilahilerle bu ihtiyacım karşılayanlar olduğu
gibi, daha farklı mülâhazaları payla şanlar da vardır. Öyleyse, kendi öz
musikimizle Batı sa pıklıkları içinde çırpman "heavy metal"lerle, "rock"larla
tatmin peşinde koşan gençlerimizin imdadına yetişme mecburiyetindeyiz." 3
Buna benzer misalleri onun eserlerinde çokça bulabiliriz. Bizim buradaki
hedefimiz bunların hepsini serdetmek değil dir. Bu iki misalle, çok önemli bir
hususa dikkat çekmek iste dik ki, bu da onun, sözünü ettiğimiz medeniyet
çapındaki düşünceleridir.
BİRİNCİ BÖLÜM
Hocaefendinin Fıkhının
Özellikleri
Bugün fıkıh denince avam nezdinde anlaşılan şey, ilmiha le yönelik olarak, helal
haram, caiz memnu hükümleri ne konu olan meselelerdir. Biraz daha yukarı
çıkıldığm-da, hatta İlahiyat fakültelerinde bile hkhın ilk akla getirdiği şey.
Tefsir, Hadis, Kelam gibi disiplinlerin karşısında ve gele neksel Fıkıh
kitaplarımızda konu edilen meselelerdir. Oysa Fı kıh en geniş anlamıyla
"meseleyi kavrama"mn adıdır. Bir yö nüyle Fıkıh sadece İslâm'a has bir bilgi
türüdür. Bu çerçevede ve biraz daha dar anlamda fıkıh, "sözü anlama"dır. Burada
söz, Kuran-ı Kerim ve onun canlı hale gelmiş formatı olan Sün net'tir. Öyleyse
Fıkıh, Kurân'ı ve Sünneti anlamadır. Bu itibar la Fıkıh denen bilgi, sadece bu
iki kaynaktan alman bilgidir.
İkinci yönüyle Fıkıh, edinilen ve çaba gösterilerek (tefak-kuh) alınan bir
bilgidir. Bu sebeple Allah'ın ilmine Fıkıh den mez. Hatta Allah Resulü'nün ilmi
dahi bir Fıkıh bilgisi değil dir. Ve Fıkıh statik ve durağan bir bilgi değil;
sürekli yenile nen, dinamik bir bilgidir. Fıkhın Kur'an-ı Kerİm'de yirmi kez ve
hep fiil kalıbında zikredilmiş olması böyle bir özelliğe işa ret ediyor
olabilir. Hz. Peygamberin (sav) "Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih
kılar" mealindeki sözleri, bir di siplin olarak fıkhı değil, elbette bu kapsamh
anlayışı anlatır.
Fakih olmak için, bazılarının Tevbe suresinin 122. ayetini yanlış anladıkları
gibi, "çıkmamak ve bir yerde oturmak" de ğil, çıkmak ve dünyayı tanımak gerekir.
Hemen anlaşılacağı gibi, bu anlamda Fıkıh hem "münzel" hem de "kevnî" olan
kitabı anlamaktır. Bunu; "kevnî kitabı anlamadan "münzel" kitabı, yani sözü
anlamak mümkün değildir" diye de ifade edebiliriz. Bu anlamada birer disiplin
olarak. Tefsir, Hadis, Kelam gibi ilimler bulunduğu gibi; Sosyoloji, Biyoloji,
Antro poloji ve Psikoloji gibi bilimler de vardır. Bunların her birin de ihtisas
yapmış olmakla, iki farkh kitabı uyumlu şekilde yorumlayacak kadar tanımak ayrı
ayrı şeylerdir. îşte gerçek anlamda fakih bu zor İşi başarabilen insandır.
Şahsen "Hoca-efendinin fıkhı" denince ilk akhma gelen özellik budur.
İslâm bir bütündür ve Kur'ân-ı Kerim'in üslûbu bu açıdan enteresandır. Onda,
sonradan birer disiplin haline gelen ilimler birbirinden ayıklanmış ve müstakil
olarak yer almazlar. Çünkü Hukuk (Fıkıh), Tefsir, Hadis, Kelam gibi
disiplinlerin hiç birisi tek başına İslâm'ı temsil edemez. Bu sebeple olacak ki,
bu ilim lerde büyük olanlar, İslâm'ın en büyük önderleri değildirler. Razı,
Taftazanî hatta Buharî birer "rehberi kül" sayılmamışlar, sadece kendi
sahalarının otoriteleri kabul edilmişlerdir. Atna, Gazali gibi âlimleri, bu
açıdan, bunlardan ayırmak gerekir. Onun İhyau-Uhımi'd-Din'i bu özelliği ile
müstesnadır.
Bu sebeple Fıkhın, ilk anlamıyla aldığımızda, İslâm'ı tek başına temsil edecek
yegâne disiplin olduğunu söyleyebiliriz. Hocaefendinin, salt Fıkhı konulara
getirdiği açıklamalarda bile bu şumuliyet kesinlilikle vardır. Tarihî arka plan,
ya da bağlam, ondan neşet eden gelenek, konunun nazarî boyutu ve Müslümanların
bugün içinde bulunduğu şartların gereği, kısaca "makâsıdü'ş-şeria", her
boyutuyla, onun verdiği fetva ya da hükümlerde bir bütünlük arz eder. Buna,
fetva-takva, ya da diyanet-ka2;a, veya hukuk-ahlak imtizacı da diyebiliriz. Asıl
anlamıyla Fıkıh, da aslında bundan ibarettir.
Bu açıdan bakıldığında İslâm fukahasımn pek çoğunun, fakih olmaktan çok, belki
de hukukçu diye anılmaları daha doğru olabilir. Çünkü hukukçu adeta bir mühendis
gibi sayı sal, matematiksel ve objektif olandır ve böyle de olmak zo rundadır.
Bu bir gerektir. Ama bu durum, fıkıh olmaktan çok, hukuktur. Oysa hayat hukuktan
ibaret değildir. Rahmet li Bekir Sadak Hocamn fetvası bu açıdan çok manidardır:
Bir zamanlar halktan birisi ona gelmiş ve üzüntü içerisinde de mişti ki, 'Ben bu
güne kadar abdesti şöyle şöyle alıyordum. Bunu bir hocaya anlattım, o da böyle
bir abdestin caiz olma yacağını ve fıkha göre bu abdestle kıldığım namazların
tama mını kaza etmem gerektiğini bana söyledi, siz ne buyurursu nuz?' Hoca da
ona esprili üslubu ile şöyle cevap vermişti: 'Fıkha sorarsan kaza etmen gerekir,
ama Allah'a sorarsan hiç bir şey gerekmez'.
Bendeniz de 2000 yılında ABD'ye gidip döndükten son ra şöyle bir espri
yapmıştım: "Bu gün içtihadın şartların dan birisi ABD'yi tanımaktır." Espri
olarak sunulan bu tes pitin hakikat payı vardı. Çünkü dünyaya hâkim olan bir
gücü ve dinamiklerini tanımadan İslâm'ın anlaşılması mümkün değildir.
Hocaefendinin vaaz ve konferanslarında ilk vehlede dik kati çeken hususlardan
birisi, onun, çok ve etraflı bir şekilde okumuş olmasıdır. Duyumlarımızdan ve
kendi ifadelerinden anladığımız o ki, Batı klasiklerine kadar edebi eserleri
dahi okumuştur. Bunun izleri konuşmalarında kendini gösterir. En azından
üzerinde konuştuğu konuyla ilgili bilimsel yönle ri zikreder. Belli ki, ya
bizzat kendileri bu konuyu okumuş, ya da mesele hangi alanı ilgilendiriyorsa,
öğrencileri arasın da o alanın mütehassısı olanlardan, konunun temel meselele ri
ve kavramları hakkında yeterli bilgiyi almıştır. Böylece de konuştukları, tabii
bilimlerle ilgili alanlarda dahi, havada kal maz, kavramlar iğreti durmaz.
Onun eserlerini, bugünkü Fıkıh disiplini açısından ele ahrsak, onlarda Fıkhın
nispetinin çok az olduğuna şahit olu ruz. Sanırım bunu % 10 olarak takdir
edebiliriz. Ama, "geniş anlamda Fıkıh" olarak düşünürsek söylediklerinin
tamammı, Fıkıh olarak değerlendirebiliriz. Ashnda İslâm da budur. Ku-rân-ı
Kerim'deki ahkâm ayetlerinin sayısının, değişik itibar lara göre, 150 ila 500
arasında olduğu kabul edilir. Bu kabu lün tartışması ise ayrı bir konudur.
Hocaefendinin fıkhı genellikle ahlâk ağırhkhdır. "Hz. Pey-gamber'in ebeveyninin
kurtulmuş olacaklan"nı söylerken, "Hz. Hamza, Abdülkadir Geylanî gibi
şahsiyetlerden, ismen çağırarak, istimdat edilebileceği"ni anlatırken,
"rüyalara, özellikle de Efendimizin görüldüğü rüyalara", çok büyük de ğer
atfederken, onda Fıkhm objektivitesi ve normatif özelliği kalmaz. Tamamen
vicdanî, makâsıda matuf, hatta çoğu za man duygusal olabilir.
Şahsen ben, bu ölçüdeki bir duygusallığın, dolayısıyla da sübjektifliğin yersiz
ve anlamsız olduğu kanaatinde de deği lim. Her şey hukukun (fıkhın) cetvelle
çizdiği ve alt alta top layıp çıkardığı gibi olmamahdır. Bunu da bize yine hem
aklı mız, hem vicdanımız, hem de duygularımız söylüyor. Duy guların dünyasının
duyuların dünyasından çok daha geniş olduğunda şüphe yoktur. Ancak, göletlerde
dahi zor yüzen ler, okyanuslara açılmaya merak sararlarsa yollarını şaşırabi
lirler ya da boğulabilirler.
Bu açıdan fıkhî hükümlerinde bu üslubu örnek edinmeye kalkışanlar batmiliğe
sapabilirler. Bu durum tıpkı, Mevla-na'ya nispet edilen raks ve semayı icraya
benzer. Ona bunla rı yapüran aşk ve vecdi yaşamadan, dönmeye ya da ney üfle meye
kalkışanlar, eğer varsa, sonunda rakkase olur çıkarlar. Günümüzde Mevlevi
tekkesinin hah bunu çok iyi anlatıyor olmalıdır. . ,;\ - i , >,:
Doğrusu, Hocaefendinin engin bilgisinin, bu duygu yük lü sübjektifliği kontrol
edecek kıratta olduğunda şüphem yoktur. Ama buna kaç kişi muktedir olabilir?
İşin bir başka yönü de şu olsa gerektir: Hocaefendi bu duygu dolu dünyasına
öncelikle yine Fıkhm objektif hende sesi üzerine basarak yükselmiştir.
Binaenaleyh, böyle bir alt yapı olmadan böyle bir anlayışı serdetmeye kalkışmak,
işaret ettiğimiz gibi, insanı başka dünyalara götürebilir.
İfadenin farkh eda türleri vardır. Duygulara hitap etmek bunlardan biridir ve
bunun da kendine has bir dili bulunur. Lirik bir üsluptan söz edilir. İlmi üslup
daha farklıdır. Bu da ha çok akla hitap eden burhaM delilleri kullanır ve öğreti
ci/didaktik bir özelliğe sahiptir. Bazı ifadeler edebidir, süslü dür, bedii
sanatlara yer verir. Bunların her biri adeta bir vit rinleme sanatıdır. Herkes
metaını belli zevklere göre sergiler. Hocaefendinin ifade biçimi bunların her
birerlerinin güzellik lerini toplamıştır. Duygu ağırlıklıdır, ama en az bu kadar
il mîdir ve bir o kadar da edebî üslup kullanır.
Üslup açısından dikkat çeken özelliklerinden birisi, açıkla dığı konuların
bugünün ölçüleriyle bilimsel konuları ilgilen dirmesi durumunda, ki, çoğu zaman
pek çok bilimsel konu ya değinir, kullandığı dilin ve kavramların en küçük bir
fal sosunun bulunmamasıdır. Dikkatten kaçmayan bir husustur ki, pek çok insan
kendi sahasıyla ilgili olmayan, ya da çok iyi bilmediği bir konuyu açıklarken, o
konunun kavramlarım ço ğu zaman isabetlice ve yerli yerinde kullanamaz. O konuyu
biraz bilenler bu egretiHgi hemen fark ederler.
Bununla biz, elbette Hocaefendinin her türlü bilimsel ko nuyu herkesten daha iyi
bildiğini anlatmak istemiyoruz. An cak, anlattığı konu böyle bir bilimi
ilgilendiriyorsa, dira hük münü verebilecek kadar bu konuya vakıf olduğunu, ya
da vakıf olduktan sora konuştuğunu ve ifade ederken de naif bir anlatım
kullanmadığını anlatmak istiyoruz.
Fakih, "söz" penceresinden zamanım okuyabilen insan dır. Bu itibarla onun fıkhı
aynı zamanda bir "hikmet-i teşri" ya da bir "hukuk felsefesi"dir. Gerçekten de
adına felsefe denmese dahi onun fıkhı tahlilleri felsefe ağırlıklıdır ve bütün
fikirleri düşünüldüğünde tutarh ve bütüncül bir felsefi dü şünce ağı ördüğü
hemen çok rahat anlaşılır.
Onun fıkhının, hukuk olmaktan çok, ahlâk ağırlıklı oldu ğunu söyledik. Çünkü
zaten İslâm'da aslolan ahlâktır. Hu kuk/fıkıh onu korumak ve yaşatmak için
vardır. O, "Alacak lının borçlusuna zekât verip, sonradan onu zorla alması
hukuken caiz olsa dahi, mürüvvet açısından bir Müslüman böyle yapmama lıdır"
derken ahlakı, ya da diyanet ve takvayı öne aldığını gösterir.
Bir yönüyle de bu fıkıh, gelenek ve modern arasında bir yerdedir. Bir yandan
geleneksel fıkıh anlayışım sürdürürken ve temsil ederken, bir yönüyle de modern
bir fıkıh anlatım^ı-na sahiptir. Çünkü onun geleneksel fıkhın sistematiğini kul
lanan bir fıkıh eseri yoktur. Ama geleneğe sonuna kadar say gılıdır, hiçbir
"fakih"i hataya nispet etmez, kabul etmediği görüşlerin saygı dolu tevcihlerini
yapar. Bunun yanında mo dern dünyanın ihtiyaçlarını çok iyi bilir ve bunların
halli için modern argümanlar kullanır. Yerinde göreceğimiz üzere pek çok yeni
meseleye, yeni içtihatlarla çözümler getirir, ama bİr yandan da bu çözümleri
gelenekteki bir esasa bağlamayı ih mal etmez.
Geleneğe bağh olmakla beraber, mesela hemşehrisi Ömer Nasuhi Bilmen Efendiyi
tashih ederken. Fıkhı hükümlerin ta-rihselliğine dikkat çeker:
"Öşür, bütün İslâm devletlerinde hemen hemen her zaman verilirdi. Yalnız,
Osmanlılar bir ara 'sultaniye' veya
'arazi-i miriyye' diye devlete ait bir toprak statüsü oluşturdular. Dolayısıyla
devlet, kendi topraklarmda elde edilen üründen öşür almadı. Fakat, bilahare
yapılan arazi reformları, neticesinde statü değişti ve araziler şahıslara temlik
edilip, tapuları verildi, tescilleri yapıldı. Bu statü değişikliğine rağmen, bir
kısım kitaplarda, hâlâ , "o de virde öşür verilmiyordu, yine verilmez. Çünkü
arazi, 'arazi-İ miriye'dir" denmektedir. Hâlbuki şimdi ortada ne emir, ne ümera,
ne de sultan var. Bunlar yok ki, arazi de "arazi-i sultaniyye" veya "miriyye"
olsun. Türkiye'de ki hal-i hazır uygulamaya göre herkesin arazisi kendi mülküdür
ve dolayısıyla öşür bilittifak farzdır. Rica ede rim, sizler arazinizi devlete
bedava verir misiniz? İstim lâk edip, değeri verilmediğinde mahkemeye müracaat
et mez misiniz? Öyleyse, Türkiye'de bugünkü toprak statü sü içinde elde edilen
üründen öşür vermek farzdır.'' 4
Yine yorumuyla birlikte yerinde göreceğimiz üzere, Hoca-efendi fıkhında
milliyetçilik ve vatanperverlik gibi sosyolojik dinamikleri çokça kullanır. Ama
hiçbir fıkhı açıklamasmın, farklı itibarlar gözönüne almdığmda, muüak anlamda
caiz değildir denecek hükmü yoktur. "Başörtüsü furuattır" ifade si bunun en
çarpıcı örneğidir. Kendi sembolik anlahmı içeri sinde bu son derece doğrudur ya
da en azından bir itibarla doğrudur. Buna da ileride temas edeceğiz.
Fıkhında, zamanı ya da şartları hesaba katma diyebileceği miz unsurlar vardır.
Geçiş dönemi tikhı için farklı hükümler zikreder. Bu özellik, düşünce kozasımn
hemen her ilmiğinde sezilir gibidir ve bu açıdan bakıldığında İslâm'ın ilk oluşu
mundaki tedrice çok önem verdiği anlaşılır. Ona göre, o dö nem, öyle çekirdek
bir dönemdir ki, dünyamn sonuna kadar karşüaşılacak bütün problemlerin çözümünü
içinde banndınr.
"Sınır tanımayan lüks ve debdebeye bütünüyle yetişme miz mümkün olmadığı gibi, o
yolla hizmetimize kazandıracağımız bir şey de olacağını tahmin etmiyorum. Sa
dece mazeret olarak, o da belli bir devreye kadar yadır ganmama ölçüsünü
kullanabiliriz ki, daha Ötesini tecviz etmek mümkün değildir." 5
"Kadının tek basma seferi"yle ilgili olarak, en az, dört beş farklı durumdan söz
eden, ama hepsi de sahih olan hadis-i şeriflerden, bu hükümlerin, farklı
ortamlar anlattığını ve on ların şartlarının oluşması halinde o hallerde aynı
hükümlerin her zaman aynen geçerli olduğunu söyler ki bu; "Fıkhın
tarih-seUiği"ni anlatma açısından sanırım çok önemli bir tespittir.
Kendisinden fetva istenen konularda sadece; "caizdir", ya da "değildir" demeyip,
konuyu ilgili her boyutuyla ele alma sı fıkhının derinliğindendir. Meselâ, nüfus
planlaması konu sunu da bu üslupla ele ahr ve işin sosyolojik, ekonomik, tari hî
ve hatta Batı'nm güdümündeki antropolojik yönlerini an lattıktan sonra kanaatini
verir:
"Hasılı; Mısır, Tunus, Cezayir, Sudan, Somali'den Pakis tan'a; Kazakistan,
Türkistan, Azerbaycan'dan, Avrupa ve Amerika'da yaşayan Müslümanlara kadar
â!em-i İs lâm, bence, nüfus planlamasmı düşünmemelidir. Onlar, bir taraftan
"evlenin, çoğalm" hakikatine uyarak çogal-malı, diğer taraftan Allah'ın ihsan
ettiği potansiyel im kânları değerlendirmeli ve katiyen Batı dünyasının ken
disini istismar etmesine imkân ve fırsat vermemelidir.'' 6
Fıkhında, daha önce de sözünü ettiğimiz, sübjektif ve aşı rı iyimser
değerlendirmelere zaman zaman rastlanır.
Namaz kılarken insan bazen, Rabbiyle olan ilişkileri, nefis ve şeytamn
karşısında ki duygulan sebebiyle değişik hare-
ketler yapabilir. Başını sallayabilir, tekme atabilir. Ancak bunları fıkhı bir
esasa oturtmak mümkün değildir. Bu halleri yaşayanlarda bunlar meşru olmakla
beraber, herkesin yapa bileceğini söylemek fıkhı aşan bir değerlendirme olur.
Bazen çok radikal olarak görülebilecek görüşler serdeder: Meselâ çocuklarından
birinin mirastan mahrum edilip edil meyeceği sorusuna şu cevabı verir:
"Şu kadar ki, çocuklardan biri anarşist ve mülhid, buna karşılık diğerleri de
dindar olursa, baba bu anarşist ço cuğunu mirastan bütün bütün mahrum edebilir
ve me sul de olmaz."" 7
"Faizle vergilerinizi verebilirsiniz, çünkü devletin biz den bu kadar vergi alma
hakkı yoktur"
"Kabristanda Kuran okumak mekruhtur: "Efendimiz (sav), vefat edenlerin
arkasından Kur'ân okumaktan çok, du-a buyurmuşlardır. Çünkü içten gelerek
yapılan halisane dua lar, her şeyden daha makbuldür. Kaldı ki, temiz olmayan yer
lerde Kur'ân okumak da zaten memnu'dur. Hatta bazı fuka-hâ, hükmen temiz olmayan
kişilerin başında Kur'ân okunma sını sakıncah bulmuşlardır. Bu sebepledir ki,
İmam-ı Azam, mezarlıklarda Kur'ân okumanın doğru olmadığını söyler." 8
"Sala vermek bid'attİr: "Devr-i risâlette ve sonraki dö nemlerde "sala" diye bir
şey yoktu. Bu sebeple sala bid'attİr. îmam-ı Rabbani'ye göre bid'atin hasenesi
ve seyyiesi olmaz. Sala okunurken, "Efendiler Efendisi"ne . salât~u selâm
getirmeye niyet edilse yine de bid'at olur mu?" denecek olursa, bu takdirde
salât-u selâma zaman, mekân ve vak'a tayin etme karşımıza çıkar ki, bu da ayrı
bir bid'attir. İbadetlerde zaman ve mekân tayinini, sade ce satıib-i şeriat
yapar." 9
Bid'atin hasenesinin olmayacağım İmam Rabbanf ye nis pet ederek söylemekle
beraber, başka münasebetlerle, mevlit gibi, bid'at-ı hasenelerin bulunduğunu da
anlatır.
Diğer bir açıdan da diyebiliriz ki, Hocaefendinin 1980 ön cesi fıkhı, ideal,
sonraki ise reeldir. Bunun için önceki teorik, sonraki pratiktir de diyebiliriz.
Çünkü sonrasında teorinin tatbikata dönüşmesiyle zorluklar ortaya çıkabilmiştir.
Veya sorumluluk artmış ve olağan dışı zamanlara daha uygun gö rüşler aranmıştır.
Kadın konusundaki açıklamalar, İran'la il-giH değerlendirmeler... Sızıntı ve
Zaman gibi neşir organla rında, önceleri canlı resimlerin başları kesilirken, ya
da spor cuların belden aşağısı gösterilmezken sonraları buna riayet edilmemesini
örnek verebiliriz. Gerçi bu uygulamamn kendi lerine ait olup olmadığını da biz
bilmiyoruz.
Bunların her birerleri değişik zaman ve mekânlar için ser-dedilebilecek
içtihatlardır. Biz, bunların birinin doğru diğeri nin yanlış olduğunu anlatmak
İstemiyoruz; aksine, fıkhın es nekliğinin kullanıldığına dikkat çekmek
istiyoruz. Zaten fa-kih, "sözünde duran" değil, zamana ve mekâna göre içtihat
larını yenileyebilen insandır. Ebu Hanife'nin bilahare rücu et tiği görüşleri
Hindistanlı bir ilim adamı tarafmdan toplanmış ve bir kitap halinde
neşredilmiştir.
Usul
Anlayışı
Sünnet ya da Resulüllah'ın
örnekliği
Bütünüyle ResulüUah'ın (sav) hayatımn ve sürmetinin ör nekliği Hocaefendinin
fikirlerinde ve fiili hayatında çok belirgin bir etkiye sahiptir. Onun Hz.
Peygamberin ha yatını çok iyi bildiği tartışılmaz bir gerçektir. Hatta neredeyse
bütün sahabeyi, akrabalık ilişkilerine varıncaya kadar tanıdığı anlaşılmaktadır.
Bu onun sünnet anlayışını da belirler.
Sünnet, sadece farzm karşısındaki bir fazilet ve erdem de ğildir. Sünnet;
farzıyla, vacibiyle, mendubuyla Hz. Peygam ber gibi davranmaktır. Böyle bir
sünnet anlayışında elbette zamana ve zemine göre hükümler değişebilecektir. Bu
du rum, günümüzde moda olan deyimiyle, hükümlerde tarih-selcilik değil, onların
şartlarını, zeminlerini ve manilerini İyi kavramadır. Çünkü bir hükmün bir şart
ya da zamana bağlı olması ayrı bir şey, tarihselcilik ise tamamen ayrı bir
şeydir.
Şahsen, onun, hayatının ve çalışma metodunun her safha sında ve her boyutunda,
"Hz. Peygamberi örnek alma"nın bulunduğuna inanıyorum. İsabet edip etmeme ise
ayrı bir şeydir ve şahsen böyle bir isabetsizlik de göremiyorum. Fara za olmuş
olsaydı, bu da, en nihayet, bir içtihat hatası olurdu ve sahibine yine de bir
sevap kazandırırdı. Ama bu melhuz hatalara binaen gıybetinin yapılması ise
hiçbir bakımdan tec viz edilemeyecek bir durumdur.
Günlük hayatında, metodunda, hicretinde, kısaca haza rında ve seferinde hep
Sünnet örneği üzerine hareket ettiğini sanıyorum. Hatta eğer bu gün ABD'de ise
bunun bile Sün-net'ten bir örneğe dayandırıldığı gibi bir izlenime sahibim.
Bundan elbette ABD' de bulunmak sünnettir gibi bir ironi çıkmaz. Ama bir
Habeşistan'a hicret manası anlaşılabilir. Me sela, diyalogdan söz ederken bile,
öncelikle bu hususun altı nı çizer:
"Bu sebepledir ki her mesele gibi bu konuda da Kur'an ve Allah Resulü'nün üslûbu
esas alınarak yapılacak şey ler ona göre yapılmalıdır." 10
Şu ifadeler bu kanaatimizin açık delilidir:
"Burada, Peygamberin ölümsüz sözlerinden birini hatır lamamak mümkün değil.
Makro plânda olmasa da mikro plânda, kıyamete kadar olmuş ve olacak her şey,
Asr-ı Saadette işaretler şeklinde yaşandığına göre, çağımıza dair bir şeyler
bulmamız her zaman mümkün olacaktır." 11
Günümüzde de tıpkı o günkü gibi hicret gereküdir: "Hatta denebilir ki, o gün
olduğu gibi, bugün de, dıştaki cihad, içteki cihada dayandığı zaman değer
kazanacak tır. Eğer içteki cİhad da bir açık, gedik varsa, maddî hic reti de
zedelemiş olacaktır." 12
"Efendimizin âdet kabilinden olan işleriyle, şahsı ile alâ kalı sünnetlere uymak
mecburiyeti olmasa bile, bunlara dahi, haHs bir niyetle ittiba', âdetleri İbadet
haline getir mesi ve O'nun mübarek davranışlarıyla hedeflenen nok-
talara yönelmeyi netice vermesi bakımından sevap ve bereket kaynağı olacağında
şüphe yoktur... Efendimizin ahvâli, hadîsçilerce hadîs muhtevasına dâhil, ama
fıkıh-çılarca hariçtir." 13
Sünnetin müstakil bir
kaynak olup olmadığı
Bizim geleneğimizde, Sünnet'in müstakil bir kaynak mı, yok sa Kuran'da şöyle ya
da böyle var olan, ama bizim anlamadı ğımız bilgileri açan bir beyan mı olduğu
tartışmaları vardır. Özellikle İmam Şatıbî Kur'an'ın yegâne kaynak olduğunu ve
Sünnet'in verdiği hükümlerin bir şekilde Kur'an'da bulun duğunu kabul edenlerin
başında gelir. Hocaefendinin ifade leri zımnen Sünneti müstakil bir kaynak
olarak ortaya koyar:
"Kur'ân-ı Kerim'in bir tek kelime ile dahi temas etmediği ve müstakilen Sünnetle
e!e ahnan meseleler de az değil dir. Ehli eşeklerin ve yırücı hayvanların
etlerinin haram edilmesini, hala ve teyze üzerine yeğenlerin izdivacının
yasaklanmasını bu cümleden sayabiliriz." (Sonsuz Nur-3)
Sünnet fıkhı: Kan aldırma Örneği
Günümüzde Sünnet adına çok garip uygulamalar görmekte olduğumuzu herkes bilir.
Cemaate karşı dönüp ağzını karış tırmakla, ya da bacagımn yarısına kadar
kaldırılmış paça ile sünnet işlediğini sanan insanlar vardır. Böyle yapanların
ni yetlerine göre muamele görebilecekleri ayrı bir konudur, ama bunun aslında
zahiri bir anlayış olduğu da açıktır ve diyebili riz ki, Sünnet fıkhını
kavramamaktan ileri gelir. Kan aldırma sünneti işlenirken de bu kabil
gariplikler yapılabilmektedir.
Bundan on beş yıl kadar öce ben, hem de bir doktor arka daşımın tavsiyesiyle,
gayri sıhhî şartlarda böyle bir sürmet işlemis (!) manzarayı gördükten sorua,
Allah Resulünün böyle bir sünnetinin olamayacağı kanaatine varmıştım. O doktor
arkadaşa da şöyle demiştim: Bu kadar kötü bir manzara sebe biyle eğer bizlere
hastalık bulaşmazsa bu, sadece ve sadece niyetimizin, bir sünneti ihya olduğuna
binaen Allah'ın bize acıması sebebiyle olacaktır. Bilahare Hocaefendinin
özellikle bu meseleyi anlattığı kasetini dinleyince düşündüğümün, is-tihsanen
doğru olduğu kanaatine vardım.
Hocaefendi, kan aldırmanın sünnet olup olmayacağını an lattığı konuşmalarında
Süruıet fıkhı adına çok nefis bir kura la işaret ederler:
"Hz. Peygamberin her fiili, bağlamından koparılarak, mücerret fül olarak sünnet
olmaz. Hz. Peygamber'in ni çin kan aldırdığmı biliyorsak, aynı gerekçenin
bulunması halinde kan aldırma sünnet olabilir. Yoksa durup durur ken sünnet
işlemek için kan aldırmak sünnet olmaz." 14
Bu konuyu anlattığı teyp kaseti çok daha etraflı ve müdel leldir. Bu sebeple,
"Kan aldırırken. Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart
da söz konusu değildir. Bu gün tıp ilminde geçerli teknik ve usullerden yararlan
mak daha uygun olabilir." 15
Bu "olabilir"in tahtında elbette olmayabiUr manası da var dır. Nitekim kasetteki
anlatımda, geleneksel mevzii kan al dırmanın kılcal damarlardan olması
sebebiyle, daha etkili olabileceğini ve modern kan aldırmaların bunun yerini
tuta-mayabileceğini söyler. Ama önemli olan husus şudur: Allah
Resulünün bir fiilinin sünnet olarak yapılmış olabilmesi için, her halde şu
soruların cevabına göre hareket etmek gerekir: "Allah Rasulü, ne yaptı? Nasıl
yaptı? Niçin yaptı?"
"Mezarlarda yapılan telkin Kitap ve Sünnet'teki yeri iti bariyle çok tatmin
edici değildir. Yasin-i Şerifin de ölüm anında okunması lazımdır ki; sekerattaki
insan onun mana ve muhtevasıyla dolsun-taşsm, merciin ve meabm Allah olduğunu
bilsin, tefekkür ve tezekkür kapılan ona açılsın."' 16
Sıhhati konusunda tenkitler bulunan bazı hadisleri red detme yerine, onları
güçlü bir tevil ve teUf kabiliyetinin oldu ğunu görürüz:
"200 yıhnda hayırlınız hafîfu'1-hâz {çoluk çocuğu az) ola-mnızdır." Anlamındaki
hadisleri farklı rivayetleriyle ele ala rak, bu arada bu konuşmayı yaptığı
1980'in başlarında Sov yetler ve İskandinav ülkelerini örnek göstererek farklı
za manlar ve farklı durumlar için yorumlar. Ancak, çoklarınca mevzu, bazılarınca
da şedidüd-da'f olan hadislere karşı böy le bir tavrı tesahül sayanlar ve böyle
bir yorumun riskh so nuçlarının bulunabileceğini söyleyenler de çıkabihr.
Fıtrata vurgu
Fıtrat ölçüsüne çokça müracaat etmek Hocaefendinin usulü nün en belirgin
özelliklerindendir ve doğrusu bu çok anlam lıdır. Çünkü fıtrat Allah'ın
sünnetidir, kanunudur ve ona mü dahaleyi O'nun bizzat kendisi şeytanın işi
olarak vasıflar. İs lâm'ın en önemli özelliklerinden birisi, onun insamn ve eşya
nın fıtratına bire bir uygun olmasıdır. Allah Resulü Efendi miz hakkında bile
müşriklerin en çok söz konusu ettikleri itiraz onun da diğer insanlar gibi
olması, çarşı pazarda onlar gibi yürümesi, yemesi ve içmesi idi. Onlar bu
doğallığı ona yakıştıramıyorlardı.
Kadından söz ettiği bir yerde şunları söyler:
"Kadın yerinde kaldığı müddetçe sultandır, büyüktür ve Kadın Efendidir. Erkek de
sınırını aşmadığı sürece, hür mete lâyık bir azizdir. Bu şekildeki yerlerini
değiştirmek isteyenleri, Allah Resulü lanetler, çünkü fıtratla çatışma ya
girmişlerdir. İnsanı meydana getiren uzuvlara yer de-ğiştİrterek, kulağı diz
kapağma, burnu karnm ortasına veya gözleri ayakların altma yerleştirmek insanı
ne hale getirirse kadın ve erkeğe böyle yer değiştirme gayreti de erkek ve kadmı
o hale getirecektir. Kadın, kadın olduğu, erkek de kendi yerini koruduğu
müddetçe güzeldir ve fıtrîdir. Aksine gayretler ise, fıtrat ve tabiata karşı
harp ilân etmek gibidir.'' 17
Farklı düşüncelerin varlığı da fıtratın bir gereğidir:
'Neden birden fazla meşrep, meslek ve mezhep var?' de mek, insanın yaratüışmı
bilmemenin, fıtrî, beşerî, tarihî ve fikrî hakikatleri kavrayamamanın
ifadesidir... Farklı düşüncelerin olması, insanın yaratılışının, tabiatının, fıt
ratının ve fikrî cevvaliyetlnin hikmetli bir neticesidir... •• Asr-ı Saadet'te,
başta Râşid Halifeler olmak üzere pek çok sahabeyi mizaç ve fıtrat farklılığı
içinde görürüz. Bir Hz. Ömer'i bir de Hz. Ebû Zerr'i düşünün!"
Müzik için yaptığı uzun ve nefis felsefî tahliller İçerisinde şu ifadeler de
vardır:
"Evet, musiki dinleme; şehvet, hırs, nefret, kİn vs. gibi insan tabiatında var
olan bir şeydir. Ve hilkat itibariyle de güzeldir. Çirkin olan, insanın
zaaflarıyla onları yanlış yere yönlendirmesidir. İradesiyle, kemâlatma medar ola
bilecek iyi şeyler yapma yerine onlarla kötü şeyler peşin de koşmasıdır..."
"Sun'i ilkah"ı anlattığı bir sadette fikrini temellendirirken yine fıtrata temas
eder:
"Bundan başka "şerîat-ı fıtriye" zaviyesinden de mesele her zaman tenkit
edilebilir. Ancak çok su götürür böyle bir hususa, derinlemesine temas etmede ne
bir fâide var, ne de benim sahamdır. Onu, ilerdeki mütehassıs hekim lere ve
hayvanata ait yönüyle de veterinerlere ve zoolog lara havale etmek en eşlem
yoldur.
Şu kadar var ki, böyle bİr usulün, eşyanın tabiatına zıt olduğunda da katiyen
şüphe yoktur. Çünkü her canlı, kendi cins ve nevini devam ettirmek için tenasüle
zor lanmaktadır. Gördürülen bu esrarlı hizmette de, kendi lerine avans
mahiyetinde cüz'i bir ücret, geçici bir lezzet verilmektedir. Bunu, varlığın
sinesine derceden eşyanın Sahibi de değiştirmek istememektedir.
Binaenaleyh, hiç kimsenin, fıtrata ait bu kanunu değiştir meye ve kaldırmağa
hakkı yoktur. Böyle bir teşebbüs, hilkat ve fıtratı değiştirmeğe teşebbüstür.
Bu ise temelden mcrdut ve şeytanî bir yoldur. Ve hele, insanı sair canlılar
içinde mütalâa etme gibi, insanlık manasına karşı küçük düşürücü bİr yanı var
ki; insan olan herkes, böyle bir teşebbüsü protesto etmelidir." 18
Evlilik konusunda da fıtrata atıfta bulunur:
"Evet, eğer, yeme-içme, çahşıp-kazanma, çoluk-çocuk sahibi olma gibi meseleler
fıtratın gereği olmasaydı, bu konuda bile 'bizi bekleyen bunca hizmet varken, bu
tür lü şeyleri akhnm köşesinden geçiren insanlar, kendi mantıklarına ihanet
ediyorlar' derdim. Ne var ki Cenâb-ı Hakk bizi yaratıp hayatımızı plânlarken,
bir yanım da bunlar gibi şeylerle örgüleyip irtibatlandırmıştır." 19
Başlanılan işlerde devamlılık
"Soru: Bazıları sünnet-i gayr-i müekkedelerin terkinde bir şey gerekmez
diyorlar. Ne buyurursunuz?
Cevap: Efendimiz (sav), başladığı bİr ibadeti hayat-ı seniy-yeleri boyunca hiç
terk etmemiştir. Bir cemaat gelmiş, öğ leden ikindiye kadar onu meşgul etmiş, o,
öğle sonrası kı lınan iki rekât namazı ikindiden sonra kaza etmiştir. Hâl buki
bütün mezheplerin icmaı İle, sünnet kaza edilmez. Demek ki, onda çok ciddi bir
disiplin ruhu vardı ve başla dığı bir ibadeti sonuna kadar götürmek istiyordu. O
kadar ki, teheccüd kılamadığı zamanlar, onu da kaza ediyordu. Ta ki, hayatında
İbadet adma bir boşluk oluşmasm," 20
Gerçekten de başarmm sebeplerinin en önemlilerinden bi risi sürekliliktir.
Geleneğin gücü de buradan gelmektedir.
İçtihat ve tercih
Soru: Müçtehitlerin bir meseledeki farklı hükümleri arasında tercih yapabilir
miyiz?
Cevap: Hangisinin hükmü aklî ve naklî deliller açısında daha güçlü İse, onu
tercih edebiliriz. Ama tercih edenin de ehl-i tercih olması gerekir. Fakat bu
kapıyı şimdilik açmamak en uygun olanıdır. Kanaatimce bunu bir heye te bırakmak
daha sıhhatli olacaktır. Gerçi günümüzde böyle bir heyet teşekkül etmediği için
birtakım hususlar da görüş beyan ediliyor ama bence bu ciddi bir mesele dir ve
kesinlikle lâubaliliğe tahammülü yoktur." 21
Hocaefendi böyle bir "encümen-i dâniş"e sık sık atıfta bu lunur ve en azından
kırk kadar modern fıkhî meselenin böy le bir heyeti beklediğini söyler. Bu
aslında bizce onun mese lenin ciddiyetine dikkat çekmesi kabilindendir. Yoksa
yerin de içtihat ve tercih yapmaktan çekinmez. 1980 öncesi bir ko nuşmasında:
"Lisede öğrenciyiz, öğlen ya da ikindi namazlarımız ders saatlerine denk
geliyor. Ya bu namazlardan en az birini kılamayacağız, ya da bu okullarda
okumayacağız, hangisini tercih edelim?" gibi bir soruya şu anlamda bir cevap
verdiğini hatırlıyorum: "Mezhepler konusunda ciddi davranmak gerekir. Her aklına
geldiğinde diğer bir mezhepten görüş alma gibi bir tavrı hiç hoş karşıla
mıyorum. Ancak böyle olan kardeşlerimiz okullarını bı rakma yerine, imkân
bulacakları ana kadar, mesela Şafiî mezhebindeki fetva ile amel edebilirler ve
zor zamanlar da öğle ile ikindiyi cem edebilirler".
Hemen anlaşılabileceği gibi, bu tam bir içtihat anlamında bir tercihtir ve
haddim olmayarak söylememe izin verilirse, çok da isabetli bir içtihattır.
Günümüz şartlan için Hocaefendinin daha radikal ama mahrem fetvalarının
bulunduğunu sanıyorum ve yine had dim olmayarak bu fetvaların da isabetli
olduklanm düşünü yorum. Fıkıhta anokronizim yaşayanların bunları anlayama
yacağına binaen de bunların mahrem tutulmaya devam edil diğini sanıyorum.
Fıkhın bu tarihsel özelliğinin kavranamaması, geleneğe bağlı ulemamızı zor
durumda bırakmış ve bazı ilim adamla rımızın da modernleşme adına geleneğe karşı
savaş açmala rına sebep olmuştur. Oysa geleneğe bağlı olmakla, zamanm
eskittiklerini fark edebilmek bir arada götürülebilir ve işte ancak o zaman
geleneğin bir anlamı bulunur.
Tarihsellik ve metotta değişme
"Zamanın değişmesiyle bazı hükümler değişir. Her asrm başmda bir müceddidin
gelmesini biraz da bu hikmet açı.smdan değerlendirmek gerekir. Her zaman, sonra
ge len müceddid, kendinden öncekilere ait düstur ve pren siplerde değişiklik
yapabilir. Bunda yadırganacak bir şey yoktur...
îîizmet sistematiğinin, içinde bulunulan devreye adapte edilmesi şarttır.
Dünkülere ait hayatî sayılan nice pren sipler vardır ki, bugün onları tatbik
etmek imkânsızdır. Yarın da bugüne ait bazı prensiplerin tatbiki İmkânsız
olacakhr. Bütün bunları normal karşılamak gerekir... Toplumlar da aynen insan
gibidir. Doğar, büyür, gelişir, kemale erer ve ölür. Nasıl ki bütün bu
devrelerde, bazı değer hükümleri değişikliğe uğruyor; söz gelimi, çocuk luk veya
gençlik döneminde hayatmdan bir parça olan tutkularına, olgunluk döneminde bir
insanın gülüp geç mesi gibi, toplumlar da olgunlaşıp, kemale erdikçe, daha
önceki tutku ve alışkanlıklarına gülüp geçer ve onları hafife alır. Elbette
burada, değişmesi imkânsız değer hü kümlerinden söz etmiyoruz...
Esasen, zamana göre strateji, usul, üslûp değişikliğini peygamberlerde de
görebiliriz. Meselâ, Hz. İsa (as), Ya hudi maddeciliğinin karşısına ruh ve mana
ile çıkmıştır. Hâlbuki biz bugün aynı şeyi yapamayız. Yani, "Sana biri si tokat
vursa, sen öbür yanağını da çevir, ona da vur sun" düsturu, İslâmiyet'te
geçerliliğini kaybetmiştir. Hz. Zekeriya'nm, Hz. Davut'un stratejileri ise
tamamen fark lıdır. Bütün peygamberleri aynı şekilde düşünebiliriz ki, "Füsus"da
anlatılmak istenen de işte budur. Müceddidle-rin durumu da böyledir. Onun
içindir ki, bazen iki mü ceddidin dedikleri arasında farklılıklar görülebilir.
Bu se beple, müceddidlere ait sözleri ve onların hizmet felsefe lerini,
bulundukları devri göz önüne almadan değerlen dirmek hatadır ve inşam hatah
neticelere götürür..."' 22
"Saadet asrıyla günümüz arasında belli noktalarda ben zerlikler olsa büe,
benzemeyen noktalar daha çoktur. Onun için her iki devir de kendi şartlarıyla
ele alınıp öy le değerlendirilmelidir." 23
İşte bu ifadeler tam da sözünü ettiğimiz, tarihsel olanı gör menin
açıklamasıdır. İslâm ulemasının kahir ekseriyetinin fark edemediği de budur. Bu
durum İslâm'dan taviz vermek le tamamen farkh bir şeydir. Elbette kimsenin böyle
bir taviz vermeye hakkı yoktur. Ama iki farklı olayın hükmünün fark lı olacağı
da açıktır.
"Bazıları sistemin getirmiş olduğu zorluklara bakarak, İs lâm'dan taviz verme
veya naslarda tekellüflü tevillere git me yoluyla değişik cevaz kapıları
aralıyorlar. Bunlar bil miyorlar ki, böyle yapmakla ciddî bir hata işliyorlar.
Çün kü herkes, içinde yaşadığı devre göre, İslâm'dan taviz ve rirse, ortada ne
din kalır, ne de iman. Sonra, bu sistemin getirmiş olduğu problemlere çözüm
İslâm'da aranmaz ki! Neden? Zira problem İslâm'dan kaynaklanmıyor. O hal de
çözüm de İslâmî esaslar İçinde aranamaz,-" 24
Ama elbette değişmenin de bir sınırı ve kuralı vardır:
"Mecelle'deki "Ezmamn tağayyuru ile ahkam tağayyur eder" (Zamanın değişmesiyle
hükümler değişir) prensi bi örf, maslahat ve içtihad kaynaklı şeylerdedir. Yoksa
nasda değişme söz konusu değildir." 25
Daha önce de değindiğimiz gibi, Hocaefendinin fıkhında dikkat çeken hususlardan
birisi, İslâm'ın tamamlanma süre cini adım adım izlemesi ve oradaki tedriciliği
bu güne de aynen tatbik etmesi, kısaca zamanın hükümlerdeki etkisini gör
mesidir. Böyle bir usulün, bu gün tarihselcilik gibi nevzuhur bir metotla
Kuran'ı anlamaya çalışmaktan elbette farkı var dır. Onun yaptığı, hükümlerin
aynen kalmasıyla beraber, iniş şartlarının hesaba katılacağı gerçeğidir. Bu
noktadan bakıldı ğında dinde zorlamanın olmadığını anlattığı şu ifadeleri de
anlamhdır:
"Burada akla, şöyle bİr soru daha gelebilir. Kur'ân-ı Ke-rim'de kıtal ve cihadın
farziyetiyle alâkalı birçok âyet mevcuttur. Peki, bunlar bir manâda zorlama
değil midir?
Hayır, değildir. Çünkü cihad, karşı cepheye ait zorlama yı bertaraf içindir.
Böylece insanlar, İslâm'ın değişmeyen bir kaidesiyle girdikleri İslâm dinine
kendi arzu ve ira deleriyle gireceklerdir. İşte İslâm'ın farz kıldığı cihadla,
böyle bir anlayışa zemin hazırlanmış olacaktır. İrade hürriyeti, İslâm'ın cihad
emriyle yerleşmiştir.
, Bu meseleyi bir başka açıdan da şöyle bîr değerlendir meye tâbi tutabiliriz:
Bu ayetin hükmü belli devrelere aittir. Belki, her kemal ve zeva! fasılalarının
da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama hüküm sadece o devreye
münha sır kalacaktır. Nitekim Kâfİrûn suresinde bildirilen 'Sizin dininiz size,
benim dinim de bana' hükmü de aym şekil de belli bir devreye mahsustur." 26
Bilgi
kaynakları
Rüya ile amel
Hocaefendirûn dikkat çektiği konulardan birisi de rüya meselesidir. Bu konuyu
onun medar-ı münakaşa edi lebilecek görüşleri başlığı altında zikredebilirdik.
Ama meselenin usule taalluk eden yönü çok daha önemlidir ve bunun bilgi
teorisiyle alakası açıktır. Çünkü bir düşünce sis temini belirgin kılan
özelliklerinden birisi, onun bilgiye, ona nasıl ulaşılacağına, bilgi
kaynaklarına nasıl baktığıdır. Bu açı dan konunun burada ele alınması daha
lıygun görülmüştür.
Bilindiği gibi Hocaefendinin rüyalar karşısındaki tavrı, üzerinde en çok
konuşulan yönlerindendir. Vakıa, konuşma larının satır aralarından rüyayı fazla
yücelttiği anlamları çı karılabilir. Ama onun kalıcı hale gelen eserleri bunun
tama men aksini söylemektedir ve bu görüşler bilgi nazariyesi açı sından çok
önemlidir:
"İnsanm mükellefiyetlerini ifa edeceği saha "yakaza" de diğimiz uyanıklık
hâlinin devam ettİğİ zaman ve mekânla kayıtlıdır. Yani uyku ve baygınlık hâli
gibi durumlar, mü kellefiyet dışı bırakılmışlardır. Bu itibarla da, bunların ne
emredici ne de emir alıcı olarak hükümlere esas sayılabi lecek yanları yoktur.
Bu cümleden olarak bir insan, rüyasında kelime-i küfür söylese dinden çıkmaz ve
baygınlık hâlinde, dinin bütün mükellefiyetlerinden muaf tutulur. Meseleye bu
zaviyeden baktığımızda; ister müspet, ister menfi manada, rüyalarla gelen müjde
veya ikazlarm ob jektif bir değer ifade ettikleri söylenemez. Bu yönüyle de
onların bağlayıcı birer delil veya burhan kabul edilmeleri mümkün değildir.
Ancak, şer-i şerife muvafık ve müla yim olan meselelerde rüyaların o rüyayı
görene özel bir mesaj ifade etmesi -tabiî Kitap ve Sünnet'le çatışmaması bir ön
şarttır- söz konusu olabilir. Aksi haldeki rüyaların, hiçbir kıymet-i zâtiyeleri
yoktur."... "Hele rüyaları başka larını ilzam etmede kullanmak çok büyük bir
hata ve açıkça dinin naslanyla savaş demektir. Bununla beraber, rüyaların mubah
meselelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir
fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir... Ben şahsen rüyalarla amel
hususunda söylediğim bu kanaate, melekût alemiy le irtibata geçirici diğer
yollan da katmak isterim.
Meselâ; bir insan, temessülen Efendimizle görüşebilir. Farz-ı muhal, bu görüşme
esnasında Efendimizden ona söylenenler eğer şer'î ölçülere muhalif ise, -bunu
farz-ı muhâ! çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle
şer'î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Efendimizle görüşmesini
kendisi için delil ve hüccet sayamaz... Gerek rüyalar, gerekse başka yollarla
melekût âlemine açılmalar neticesi elde edilen bilgiler veya yorumlanan
müşahedeler, insanı ilzam edecek ve bağlayacak değerde hükümler değildirler.
Hele şer'î öl çülerle çatışma durumu varsa, kesinlikle onlara itibar edilemez ve
bir Müslüman için böyle bir tercih de asla söz konusu olmamalıdır." 27
"Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada ba na gelse dese ki: 'Sana
bir tavsiyem var', ben de: 'Emrin başım-gözüm üstüne... Nedir ya Rasulallah!'
derim. 'Bak dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır
yok' dese ben biraz düşünürüm... Burada ben, yakazada söyleyen Allah Resulünü
değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Resulül-lah'ı dinler, tebliğ
ve irşat faaliyetine devam ederim," Bir yönden de "Allah Rasulü, rüyalara
mübeşşirât diyor. Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir.
Küfrün bütün üniteleri ile hayata hâkim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere
Cenab-ı Hakk, şeker leme nevinden mübeşşirât ile onları teşvik edebilir... Fa
kat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çün kü çocuğa her zaman
şekerleme verilmez, zira şeker diş leri çürütür. Hâlbuki insanın sıhhatli,
dengeli ve temkin li beslenmesi şarttır. Aksi halde şekerde güç vardır,
"beynimiz glikozla besleniyor,.." vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu
sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi,
sizler de her şeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya
adamı olarak kalır gidersiniz..." "Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikabın
içine düşmüş ve kaybet miştir... Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla "mehdi yim,
imam-ı muntazanm, peygamberim" demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak, "Ben
Allah'ım" demiş tir... Bize düşen şey Kİtab'a ve Sünnet'e uymaktır.,. O halde
saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. "Rütbeli olmak değil, nefer
olmak daha iyidir" diyelim ve insanlardan bir insan olalım... Sizler tertemiz
duygu larla yaşar, kılı kırk yararcasına "Kitap ve Sünnet" der seniz, "Şeriat-ı
garrâ"mn elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar
yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder." 28
Bu ölçüler çok açık ve bir o kadar da ilginçtir. Ancak bü yük zatların
söylemediklerini bazen onlara başkaları söyletir ler ve bunu kendi zanlarmı
onlara onaylatmak ve onların oto ritesinden yararlanmak için yapmış olabilirler.
Şunu da kaydetmemiz gerekir ki, manevi duyguları geliş miş olan insanları fıkhın
geometrik sınırları içerisine sığdır mak zordur. Mesela, Muhyiddin îbn Arabîya
da Mevlana gi bi büyük insanların, alışılagelen ana yolun zaman zaman dı şına
çıkıp, başka boyutlara uzanmaları, kendi dünyaları içeri sinde makul ve mümkün
olabilir. Çünkü fıkıh tıpkı hukuk gi bi, mühendislik gibi, hayatın sınırlarını
cetvelle belirler. Fı kıh, hukuk birliğini ve nizamı tesis adına buna mecburdur
da. Ama bu, İslâm'da fıkhın çizgileri dışında hareket alanı yok demek değildir.
Binaenaleyh, kalbiyle ve kafasıyla orta yolda bulunduktan sonra kollarını ya da
adımlarını böyle et rafa uzatmak ayrı bir şeydir ve bunun izahı yapılabilir;
ancak başkalarının bu uzantıları esas almaları, oradan başlamaları, ya da îslâm
anlayışım onlara göre belirlemeleri, onlara bina etmeleri ise ayrı bir şeydir.
Mesela Mevlana'nm -varsa eğer-semasî ona özel bir hal olarak İslâm bütünü
içerisinde bir yer de mütalaa edilebilir. Çünkü onun öze ve orta yola hâkimiye
ti, bir adımının dışarı çıkmasıyla onun dengesini bozmayabi lir. Ama bu semayı
merkez alan bir gelişmenin İslâm'dan uzaklaşmaması da mümkün değildir. Bunun
gibi; tevessül, rüya ve hatta ilham gibi olaylara vurgu, böyle bir zatta prob
lem teşkil etmezken, onların halkta ve sıradan insanlardaki algüanması ve adeta
birer bilgi kaynağı haline gelmeleri sap malara sebep olabilir.
Hocaefendinin bilgi teorisini ilgilendiren görüşlerinden birisi de "cinlerden
haber alınıp alınamayacağı" meselesidir:
"Diğer taraftan melekût alemiyle irtibatını cinler vasıta sıyla da temin edenler
vardır. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim ki; bu yol, hiç mi hiç yol
değildir. Zira cin ler insanlara kıyasla, İstidat ve kabiliyet bakımmdan çok
daha düşük varlıklardır. Bunların söylediklerinin, her zaman, yüzde doksan
dokuzunun yalan olma ihtimali söz konusudur. Bu sebeple de onlara dayandırılarak
alınacak kararlar da yüzde doksan dokuz nispetinde hep yanlış demektir." 29
"Ebced hesabı Kütüb-i Sitte'de yer almaz, ancak Buharı onunla ilgili bir
rivayeti zikreder," diyerek bu konuda da kapıyı aralık bırakır. Bu tarz bir
ifade, onun İslâm'ın bilgi kaynakları ara sında olmadığını, ancak bu günlerde
bazı müelliflerin kullan dığı bir kavramla, isti'nâsî {gönle hoş gelen, hatabî)
olabilece ği ihtimalini kabul eder gibi olduğunu gösterir. Doğrusu, böyle bir
tavır, meselenin tartışılabileceğini kabul etme anla mına gelir ki, ilmî bakış
açısı da zaten bunu gerektirir.
Makâsıd
Fıkıhmm makâsıda, diğer ifadesiyle maslahât-ı âmmeye yö nelik olduğunu
söylemiştik. Şu tespitleri bunun güzel bir ör neğini teşkil eder:
"Efendimiz (sav), Kabe'yi genişleterek, Hıcr bölgesini içine dâhil etmek
istemişti. Fakat cemaatin yeni Müslü man olması ve Kabe'nin yıkılmasını
kabullenmeme ihti malleri bulunması dolayısıyla bu niyetinden vazgeçti. Demek
ki, usule taalluk etmeyen meselelerde, maşeri vicdanın kabulü çok önemli...
Asırlardan beri kutsiyet atfettikleri Kabe'de yıkarak değişiklik yapmak çok zor
du ki. Efendimiz (sav) böyle bir işe teşebbüs etmedi. Kal dı ki etseydi, O'na
kimsenin itiraz etmeyeceği de mu hakkaktı... Bizim de, bu tarihî gerçekten ders
alarak, toplum vicdanının kabullenmeyeceği şeylere körü körü ne teşebbüs
etmememiz gerekir. Aksi halde, çalışmalar boşa gider ve gayeye de ulaşılamaz.
Hatta bu kabil hata lı çıkışların cezasım gelecek nesiller çeker." 30
Sedd-i zerayi'i, makâsıd eksenli olarak şu kadar genişleten bir fakihi bulmak
zor olsa gerektir:
"Haremeyn-j Şerifeyn'e Müslümanlardan başkasının girmesinin yasaklanmasında
taabbüdî, yani ibadete ait bir yön vardır ki, başka hiçbir hikmet mülâhazasına
gir meden Müslümanlar bu hükme kıyamete kadar uymak zorundadırlar. Bu tespitten
sonra, bir de İslâm âlemine ait şöyle siyasî bir hikmetten söz edebiliriz; İslâm
âlemi nin merkezi Haremeyn-i Şerifeyn'dir. Dolayısıyla, bir gayr-i Müslim oraya
girip Müslümanlara ait sırlan kati yen öğrenmemelidir. Bu prensip, "Sedd-i
zerayi" açısın dan bütün İslâm merkezlerine teşmil edilebilir. Yani, bir gün
İstanbul veya bir başka belde, İslâm âlemine mer kezlik edecek olursa, oraya da
gayr-i müslimler sokul-mayabilir. Zira İslâm âlemine ait sırların yabancıların
eline geçmemesi çok önemlidir... Osmanlılarda Kanunî devrine kadar bu hususa
belii ölçüde dikkat edilmiştir. Dıştan sır toplanmış ama dışarı sır
verilmemiştir. Kanu nî döneminden sonra ise tam tersi olmuştur. Öyle ki, sa
rayda konuşulan bir mesele, iki-üç gün sonra Lordlar Kamarası'nda müzakere
masasına konulmuştur. Yıkılışı mızı hızlandıran sebeplerden biri de işte budur."
31
Müziğin felsefesini yaptığı ve gereğini anlattığı bir sadet te, ondan
kaçıiamayacağını, bu sebeple de üzerine eğilinmesi gerektiğini uzun uzun
anlattıktan sonra şöyle der:
"Onun için toplumun kabul ettiği müzik türlerinden za rarsız olan veya daha az
zararlı eserleri icra ederek onla rın ihtiyacını karşılayacak ve böylece, bu
alanda da me sajınızı vermiş olacaksınız..." (FF 3)
Görüldüğü gibi burada müziğin meşru olanının aranma sından öte, ondan
kaçılamayacağı bir yerde gerekirse daha az zararh olanının, zararlı olanın
yerine konulmasını tavsiye eder ki, bu bizim hukukumuzda "zarar-ı âm zarar-ı has
ile def olunur", ya da, "ehaffu'd-clarareyn ihtiyar olunur" kural larının
işletilmesinden başka bir şey değildir. Bir yönüyle de sedd-i zerayi'in bir
örneğidir.
Şu ifadelerde de bole bir usul anlayışı sezilmektedir:
"Şayet, fıskı açık birinin arkasında namaz kılmak istemi yorsak, o camiye değil,
başka camiye gideriz ve katiyen fitne çıkarmayız. Zira fitne bazen cinayetten
daha büyük günah sayılır." 32
"Ahkâmı hikmetlerle anlatmak onların manasını daralt mak olur mümkündür ki bir
hükmün yüzlerce hikmeti bulunabilir de biz onların ancak birini, ya da bir
kaçını
kavrayabiliriz."
Usulünde bazen maslahat-ı ammeyi, bazen Hanefilerin is-tihsanım, kısaca seçmeci
ve memzüc bir yol kullanır ve usu lünde de taklide değil, içtihada dayanır.
Konuyu her yönüyle ele alma
Hüküm vereceği konunun hâlihazırdaki durumunu bilme açısından çok önemli bir
örnek, akraba evliliğine verdiği ce vaptır. Önce konuyu uzman bir hekim edasıyla
DNA'lara va rıncaya kadar anlatıyor sonra da hükmünü veriyor.
"Şimdi, eğer böyle bir hastalık taşıyan aile; kabile içinde değil de dıştan
olsa, hatta evlenenlerin biri Çin'den biri de Maçin'den gelse hastalık olmayacak
mı? Aksine, kim den ve nereden olursa olsun, çocuğun kaderi olarak or taya
çıkan, anne-baba hastalığı akrabadan olmuş, uzak tan olmuş fark etmez.
Binaenaleyh, asıl mahzurlu olan.
İki hastanın bir araya gelmesi, çocukta kâmil mânâda or taya çıkan bu tür
hastalıkla hasta olanların evlenmesidir.
Bu tür hastaların evlenmesiyle çocuklarda bir kısım arı zalar oluyorsa, hekimler
bunu araştırmak; şayet böyîe bir hastalık varsa, bunların evlenmeleri tecviz
edilmeme lidir. Böyle aynı kabile aynı oymak İçinde, izdivaçla or taya çıkan
hastalıklarda hassasiyet gösterildiği gibi, dün yanın tâ öbür ucundan alıp
evlendireceğimiz kimseler hakkında da titiz davranılmalıdır." 33
diyor; ama bu işi abartanlara da dikkat çekiyor.
Böyle bir yaklaşımda modern fıkıh açısından da bazı önemli tasarruflar vardır:
1. Ele alman konuda bilimin hâlihazırda söylediklerinden ve geldiği noktadan
uzak sözler edilmemekte aksine konu bir uzman edasıyla incelenmektedir.
2. Mubah alana maslahata binaen müdahale edilebileceği düşüncesinin kabulünü
gösteren bir içtihat benimsenmektedir.
Bilmiyorum ki buna şunlar da ilave edilebilir mi? Aslmda bu konudaki tıbbî
araştırmalar ideolojik bakış açılanndan uzak bir şekilde henüz sonuçlandırılmış
değildir. Ben şahsen Cerrahpaşa Tıp Fakültesindeki (dört yıl önce tabip doçent)
bir arkadaşın bu konuyu çalıştığını ve meselenin "tamamen doktorların dediği
gibi de olmadığı" sonucuna vardığını ken disinden dinlemiştim. Bir defa Kurân-ı
Kerim'in yasaklama dığı ve Hz. Peygamberdin bizzat uyguladığı bir şeyde dini çe
kince koymak doğru olmamahdır.
İkinci olarak; tıp bu konuda son sözünü söylemiş değüdir.
Üçüncü olarak; eğer istatistikler akraba evliliklerinde sa kat doğumların daha
çok olduğunu ortaya koyuyorsa, bunun sebebinin mücerret akrabalık olduğu da
henüz kesin bilinmemektedir. Şahsen ben, kanları ve mizaçları birbiriyle uyuşma
yan insanların, akraba olmasalar dahi, evlenmeleri halinde böyle anomalilerin
olabileceğini sanıyorum. Çünkü böyle bir uyuşmazlık fıtri olarak aşka ve sevgiye
de manidir ve yaban cı olmasj halinde böyle insanlar birbirlerine ısmamayacaklan
için zaten evlenmezler. Akrabalarda ise aile baskılarıyla böy le uyuşmaz
mizaçlar bazen zorla evlendirilirler. Neticede sa kat doğum aile evliliğinden
değil, böyle uyuşmazlıklardan oluşur.
Dördüncü olarak; aileler arasında süt emzirme olayı di ğerlerinden daha fazladır
ve bunun hukukuna bazen riayet edilmez ve sonra sütkardeşler birbirleriyle
evlendirilirler. Oysa bu durumu bu günkü hukuk hesaba katmadığı gibi tıp da
hesaba katmaz. Ama bu durumun da böyle sakat doğum lara sebep olması melhuzdur.
Bütün bunların hesabı yapıldıktan sonra eğer yine de aile evliliklerinde
diğerlerine oranla daha fazla sakat doğum olursa o zaman yeni bir değerlendirme
yapılabüir, aksi halde ilmen sonuçlanmamış faraziyeler üzerine hüküm bina edil
mesi riskli olabilir.
İyi bilinmeyen bir konuda
hüküm vermeme
"Herhangi bir konuda fetva verirken, meselenin aslına bakmak lâzımdır.
Musiki'nin aslı, ayn-ı haram değildir. Eğer haram derseniz, bütün Osmanh tekke
ve medrese lerinin haram işlediklerini iddia etmiş olursunuz. Ama,
Bediüzzaman'ın dediği gibi, musikinin şehevî ve beşerî arzuları kamçılayanı
haramdır. 34
Futbolun hükmünü verirken bir yerde onun medeniyet adına kaçınılmaz bir motif
olduğunu vurgularken, bir yerde de onu bedenin fonksiyonlarıyla anlatmaya
çalışır ve bu yö nüyle de bir çocuk işi olduğu sonucuna varır.
Aynı şekilde ResulüUah'ın İslâm'a dehalet edenlerden istedi ği biat olayım,
herkesin durumuna göre, hicret etme, çocuğunu öldürmeme, yalan söylememe vb,
farklı şeyler üzerine bina etti ğini anlatırken meselelere bütün veçheleriyle
baküğı açıktır.
İbda ve taklit
Onun usulünde taklidin zararı tek yönlü değildir; işin fıkhı çehresinin ötesinde
manevî boyutu da vardır:
" 'Mülhemûn', yani ilhama mazhar ruhlar, daima başka larından nakil yaparlarsa,
hiçbir zaman ruhlarını şahlan-dıramazlar. Hep nakille uğraşanların kitaplarma
bakm, 30 sayfada 80 tane yanlış bulursunuz. İşte bu ilim adma büyük bir
felâkettir... Nakilciler için ikinci büyük felâket de, akıl ve dimağları çok
okuma sayesinde açık kalsa bi le, bunlar ruhlarını bir türlü çoraklıktan
kurtaramazlar. Böyleleri 50 ciltlik kitap da yazsalar, ruhî yönden bir ço bandan
farksızdırlar... Üçüncü felâket; nakilciler, kitap-larsnda günümüzü
aksettiremediklerinden, cemaati sü rekli dünün atmosferinde dolaştırırlar.
Kısaca, nakilcilik tam bir felâkettir. Hâlbuki fıkıh kitaplarında kadı'nm
müçtehİd olmasının şart koşulduğunu görürüz. Kadı, müçtehİd olamasa da, en
azından ehl-i tercih olmalıdır; fetva verirken, kitaplardan nakletmek yerine,
meseleyi kaynağından halletme gücüne sahip bulunmalıdır. Bu, İslâm'ın dimağı
daima canlı tuttuğunun ve İslâm fıkhı nın her dem taze ve dinamik oluşunun
ifadesidir. Ne acıdır ki, bugünün insanları klasik kaynaklarımızı tercü me bile
edemezken, modernistler aynı malzemeyi kulla nıyor ve tahribe gidiyorlar... Biz,
Ehl-i Sünnet olarak va zifemizi yapamadığımızdan dolayı, modernistler gözü müzün
içine baka baka istediklerini yapabiliyorlar." 35
Bu tespitler aynı zamanda, yukarıda da değindiğimiz anokronizmi yargılayan
ifadelerdir. Bir yönden de moderniz-mi eleştirirken bunların bir paradoks
içerdikleri de sanılma-malıdır. Çünkü geçmişe körü körüne bağlı olmakla,
geleneği korumak ayrı ayrı şeylerdir.
İmam Şa'ranî gibi, azimetleri yaşamakta telfik caizdir. An cak, bugünkü telfik
taraftarlarına göre ruhsatlarda telfik caiz
değildir.
Hocaefendi pek çok konuda mükemmel içtihatlar ortaya ko yarken meselenin
zorluğuna da dikkatleri çeker ve günümüz de içtihadın zor oluşunun sebeplerine
değinir. 36 Buna belki, es kiden içtihadın daha kolay oluşunun
sebeplerine bir de o za manlar dinin hayata hâkim olmasını ve her tarafta zaten
büyük oranda yaşanıyor ve tammyor bulunmasım da ekleyebiliriz.
Usulde içtihad
Usulde Hanefiler "vav" harfini mutlak cem için görür ve ter tibi
gerektirmediğini söylerler. Hocaefendi böyle bir usul me selesinde de bir başka
görüşü tercih eder: Kadının dövülme sinden sözeden ayeti açıklarken, ayetteki
sıramn izlenilmesi gerektiğini anlatır ve bu tercihinde cumhurdan yana olduğu nu
açıkça zikreder:
"Ancak, hatırlatmak gerekir ki, âyette anlatılan hususlar belli bir tertip
içinde anlatılmaktadır. Her ne kadar Ebû Hanife'ye göre "vav"lar mutlak cem
içinse de, cumhura göre tertip içindir ve belli bir sıra takibi şarttır. Yani ev
vela nasihat gelmektedir. Eğer nasihatten hiçbir fayda el de edilemezse, o
takdirde yatakta onu kendi haline bı rakma safhasına teşebbüs edilir.
"Vehcürûhünne filma-dâci" emrinden biz bunu anlıyoruz." 37
İcma anlayışı
"Sahib-i Sedat'a göre ekseriyet icmâ hükmündedir..." 38
Kavramlaştırma
Bütünüyle sosyal bilimlerdeki önemli problemlerden birisi, kavramların
orijinalliği meselesi olsa gerektir. Nev-i şahsma münhasır bir düşünce iğreti ve
iare kavramlarla oluşamaz ve anlatılamaz. Bizim ilahiyat menşeli ilim
adamlarımızın çoğu nun en önemli handikaplarından birisi budur. Biz bile bu kı
sa karalamamızda pek çok yabancı kavramı kullanma duru munda olduğumuzun
farkına, bunu söyleme ihtiyacı duyun ca vardık. Hocaefendi bu açıdan, hem
bütünüyle İslâmî ilim ler hem de Türkçe için büyük bir şans ve büyük bir
hazinedir. Onun yazdıklarından ve konuştuklarından anlaşılıyor ki, es kidiği
zannedilen kavramlar bile yeni bir veçhe ile sunulabi lir ve onlarla yeni ve
revnak fikirler inşa edilebilir.
Verdiği fıkhı hükümlerden örnekler
Hocaefendinin, bugünkü anlamda, salt fıkhî hüküm diyebileceğimiz fetvalarının,
bütün eserleri itibariy le, onların ancak % 10 ununa tekabül edeceğini ve onun
fıkhının ahlak ağırlıkh bir fıkıh olduğunu söylemiştik. Burada bu fıkhî
hükümlerle ilgili olarak sadece birkaç ilginç örnek vermekle yetineceğiz.
Bunların bir kısmı genel fıkhî görüşlerinden, bir kısmı da, onun içtihadını
yansıtması yö nüyle, günümüzde ortaya çıkan meselelere verdiği fetvalar dan
oluşacaktır.
Genel Olarak
Ulü'l-emr'e dâir:
"Günümüzde şer'î manâda uiü'l-emrin var olduğu söy lenemez. Bu sebeple, 'Asrın
İmamma biat etmeden ölen, cahiliye Ölümü i!e ölür' diyerek, kendi kafalarmdaki
imamlarını kastedenler, düşüncelerinde bir çıkmaz için dedirler. Ayrıca, sû-i
zanda bulunarak, haram irtikap et mektedirler... Ancak, şimdilik şu kadarı
söylenebilir: Herkes kendi hizmet dairesi içinde bir rehber edinebilir ve
'hizmetin selâmeti adma bunu dinlemek vaciptir' di-' yebilir. Evet, içinde
bulunduğumuz hizmet döneminde, daire içinde birini dinlemek lâzım; aksi halde,
teşettüt-ü ârâ olur ve hiçbir yere vanlamaz." 39
"Ve uli'l emri minküm" yani 'Resulün aydmlık yolunda, O' nün yürüdüğü şehrahı
bulmuş, sizden olan emir sa hiplerine de itaat ediniz.' Üç-beş kişiyi idare
edenden, binlercesini, milyonlarcasmı idare edenlere kadar, Al-İah'm gösterdiği.
Resulün elindeki meşalenin aydmlattı- , ğı yolda yürüyen ve o yoldan ayrılmamaya
azimli, ka rarlı olan bütün önderlere, bütün liderlere tabi olunuz! Yerinde ve
belii ölçüler içinde öbürlerinin de sözü din-lense, onlara da baş kaldınlmasa
hatta bir ölçüde müdâ-rat ve mümâşat yapılsa bile; mutlak itaat edileceklerin
peygamber çizgisinde olmaları şarttır." 40
Meşveret, itaat ve Demokrasi
"Bizim anladığımız manada itaat ve inkiyad, umumun kabul ettiği, hizmetin sevk
ve idaresini yapan bir şahsın, ya da insanların her türlü konuyu orada istişare
edebile cekleri değişik kimselerden meydana gelmiş bir meşve ret meclisinin,
içtihat, tespit ve kararlarını.yerine getir mekten ibarettir,.. Meseleler, her
zaman belli bir heyetin meşveretinden çıkmalıdır ve alman kararlara da, mutlak
manada itaat edilmelidir." 41
Meşveretten maksadın, çoğunluğun alacağı karar olduğu açıktır:
"Evet, istişarede alman kararlara mutlaka uyulması la zımdır. Meselâ, meşveret
meclisinde bir yere gidilmek üzere ekseriyetle karar alındı ve yola çıkıldı.
Yolda -Al- • iah muhafaza- kaza oldu. Kaza sonucu karara karşı çı kanların "Biz
dememiş miydik? Gitmeseydik kaza olmayacaktı. Gittik başımıza bu iş geldi" gibi
ifadeleri, kaderi tenkidin yanında, diğer arkadaşları gıybet sayılır,.."
Uhut Harbi ile ilgili olarak şu ilginç bilgiyi aktarırlar:
"Seyyid Kutub'un şu enfes yorumu çok yerindedir: "Al lah Resulü Uhud'a çıkarken
orada 70 kişinin şehid veril mesi değil; Medine'de taş taşın üstünde
kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacak tı... Hâsılı
istişare, nebevi; münferit hareket ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise
meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed
olduk-^ ları halde istişare ederek hareket etmişlerdir. Bunun ak sine,
Ramses'ten, Amnofis'e, Sezar'dan Napolyon'a; Ce mi! Meric'in ifadesi ile, ondan
da deli teke Hitler'e, Sta-lin'e, Lenin'e kadar ne kadar firavun varsa bunların
hep si de müstebit, tek başlarına karar veren ve infaz eden insan görünümlü
şeytanların çıraklarıdırlar." 42
"Kur'ân-ı Kerim'de şûra, namaz ve infakla aynı çizgide zikredilir... Bu
itibarladır ki; şûrayı önemsemeyen bir toplum tam mümin sayılamayacağı gibi, onu
uygulama yan bir cemaat de, kâmil mânâda Müslüman kabul edil memiştir. İslâm
dininde şura, hem idare edenlerin hem
,' de idare edilenlerin mutlaka uymaları lâzım gelen hayatî bir esastır... En
akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok
yararlanan in sandır... Devlet reisi veya başyüce, Allah tarafından müeyyed olup
vahiy ve ilhamla da beslense, yine istişare et me zorunluluğu altındadır...
Bütün bunları nazara ala rak islâm ulemâsı, şûranın, İslâm'ın temel
prensip!erlim den olduğunda ve mutlaka hayata mâl edilmesi gerekli hükümlerden
olduğunda ittifak etmişlerdir..."
"Elbette ki şûra İlâhif emirler önünde bir teşri" kaynağı değildir, O bir kısım
kanun ve prensiplere esas olmakla beraber, gerçek teşri kaynaklarına bağlılıkla
sımrlandınl-mıştır... Hakkında ilâhî nas bulunmayan meseleler bü tünüyle şûra
smırlan içinde sayılır. Bu gibi hususlarda varılan netice ve verilen kararlara,
naslarda olduğu gibi uyma mecburiyeti vardır. Ve artık bu kararların aleyhin de
bulunulamaz... Meşverette her zaman icma olmaya bilir; herkesin görüşünün tek
bir noktada toplanmadığı durumlarda, ekseriyetin düşünce ve kanaatine göre amel
edilir. Zira Sahib-i Şeriat'a göre ekseriyet icmâ hük mündedir... İster İcmâ
kararıyla, ister çoğunluğun görü şüne göre olsun, şûra, usûlüne göre cereyan
etmişse, ar tık orada üzerinde anlaşılan görüşe muhalefet etmek ca iz değildir
ve alternatif düşünceler ileri sürülemez. 43
Anlaşılan Hocaefendi şura'dan bugünkü anlamda bir de mokrasiyi kastediyor
değildir. Buna belki, demokratik aris tokrasi diyenler olabilir.
"Bütün bir ülke insanını bir araya getirip hepsiyle birden istişare etmek mümkün
olmadığına göre, onun sınırlı bir kadro İle gerçekleştirilmesi zarureti doğar.
Ayrıca, istişa reye arz edilen konular, büyük ölçüde ilim, mümarese, ihtisas ve
tecrübe istediğinden, şuranın da bu hususlarla temayüz etmiş şahıslardan teşkil
edilmesi icap eder ki, bu da ancak, ulemanın "ehlü'-hall ve'l-akd" dedikleri her
meseleyi çözebilecek bir başyüceler heyeti olabilir." 44
Bu münasebetle ifade etmem gerekir ki, bu "başyüceler" kavramım ilk kez
Hocaefendiden duydum ve bir başkasın dan da duymadım. Bu, Hocaefendinin güzel
kavramlaştır-malarının bir örneği olsa gerektir.
Hz. Âdem'in
(as) çocuklarının birbirleriyle evlenmesi
Bir yönüyle fıkhı bir mesele olan bu mesele hakkında Hoca efendi tam bir tekâmül
ve gelişim felsefesi yapar. Konunun üretilen ve îslâm'ı karalamayı hedefleyen
yönü vardır; iktisa dî ve sosyal gelişmeleri ilgilendiren yönü vardır; dinî tekâ
mülün adeta bir çocuğun gelişme safhalarında farkh gıdalara ve ihtiyaçlara
muhatap olması gibi, gerektirdiği değişik ah kâm yönü vardır. Bütün bunlara tam
bir felsefî izah yaptık tan sonra belki hiç kimsenin akhna gelmeyecek farklı bir
ihti mali dahi dillendirir:
"Cismaniyetteki bu vahdet, ruhlardaki birliğin tohumu nu taşımaktadır. Tıpkı bir
ağacın köküne ve çekiı değine inildikçe birlik zuhur ettiği gibi... Daha ileri
gidilince her şeyin "Âdem" vahdeti içinde saklı olduğu görülecektir. Bu safhada
ağaç hem erkek ve hem de dişiyi birden tem sil etmektedir. Aşılayan da odur,
aşılanan da. Birbirin den uzaklaşıp erkeklik-dişilik ayrılığı ortaya çıkınca,
tel kih ve telakkuh durumu da değişik olacaktır." 45
Sun'i ilkah meselesi
Sun'i ilkah meselesinin hukukî ve ahlakî problemlerini, suiis timale müsait olma
özelliğini uzun uzun anlattıktan sonra:
"O hâlde, meseleyi basite irca edip 'tohum kocasından ise caizdir; yoksa
değildir...' şeklinde fetva, doğru ise de eksik ve su-i istimal edilmeye
müsâiddir. Öyle zannediyorum ki; bu meseleyi ilk plânda ileri sü renler de,
böyle bir sû-i istimal kapısmı açmağa vesile it tihaz edecekleri, bir fetva
koparma maksadına matuf bu istifhamı imâl ediyorlar. Yoksa o bankalar var;
meşrû' ve gayr-i meşrûu itibarî sayanlar için de, kapılan sonuna kadar açıktır."
46
Hocaefendi bunu söylemekle bir bakıma sedd-i zerayi prensibinden hareket eder.
Zaten meseleye usul açısından baktığımızda onun sadece Hanefi usulüyle
yetinmediğini ve diğerlerinden de istifade ettiğini daha önce söylemiştik. Di
ğer yönden, (DİA' daki ilkah maddesini yazmış birisi olarak) bize göre de sun'i
ilkahın tek caiz şekli karı koca arasındaki uygulama olmakla beraber bu dahi,
şaibelerden masun değil dir ve biz bunu da şahsen tavsiye etmiyoruz.
Savaş ve dinde zorlama
Hz. Peygamber'in bütün savaşlarının, bu açıdan, güzel bir özetini verdikten
sonra, İslâm'da aslolamn, savaş değil sulh olduğunu anlatır ve meseleyi şöyle
bağlar:
"Evet, İslâmiyet cihan su!hu prensipleriyle gelmiş, ak la, ruha, vicdana beraber
seslenmiş ve hasımlarına ik na ile galebe çalmış eşi olmayan tek sistemdir. Bu
siste min temsilcileri olan Müslümanlar, can-ı gönülden bağlı oiduklan Kur'ân ve
Sünnet'in aydınlık ikliminde, kâinata "mehd-i uhuvvet" nazarıyla baktı ve bir
ölçü de herkesle diyaloga girme yollarmı araştırdılar. Kur'ân onlara, 'Allah,
din uğrunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilikte
bulun mayı ve âdil davranmayı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları
sever'47 diyerek mürüvvet ve insanlığın esas olduğunu ihtar ediyor ve müminlere
hedeflerin en yükseğini gösteriyordu." 48
Altın ve gümüş meselesi
Saat kordonlarının madenî olmasına dair Fıkıh kitaplannda bir şey bulunamadığı
için, bu konuda kesin bir şey söylene meyeceğini anlatır. Gümüş dışında yüzüğün
yasak olmasına kıyas ederek şüpheli olduğunu söyler ve mesele belki de çok büyük
bir mesele olmamakla beraber bunu da ilerde kurula cak encümen-i damş'a havale
eder. Ancak bu üslupta iki Özel lik dikkati çeker: Birincisi, fetva verdiği bir
konuda Fıkıh ki taplarının taranmış olması ve buna önem atfedilmesi, ikinci si
ise çok emin olmadığı konularda, mesele küçük dahi olsa, onu ortak akla
bırakması.
İstimna konusunda Kardavî'ye atıfla, onun Ahmet b. Hambel'den naklen caiz
görmesini eleştirir ve, "Diğer mezhep imamları, bu İş için bi'littifak haramdır
hükmünü vermektedirler." 49 der. Ancak bu ittifakın bulunup bulunmadığı
kesin ol masa gerektir.
Günümüz Fıkıh
Problemleri
Balık yemleri
"Denizde veya belli havuzlarda domuz yağı katılmış yem le beslenen balıkların
yenmesinde mahzur yoktur. Çünkü bu yem, balıkların vücudunda belli istihalelere,
yani kim yevî değişikliklere uğrar. Şu kadar kİ, nasıl sokaklarda sal ma gezen
hayvanlar boğazlanmadan önce birkaç gün bek letiliyor, öyle de, necisü'1-ayn
yani tabiatıyla pis bir şey yi yen balıklar da bir-ikİ gün bekletilmelidir."' 50
Doğrusu bu ifadeler tamamen formel bir fıkhın semeresi-dir. Oysa Hocaefendinin
gâî (maksadı hedef alan) yorum usulüne göre bu fetvayı verdikten sonra, takva ve
ahlak açı sından böyle yemlerle yetiştirilmiş balıklan ya da tavukları yemek
bütün bütün sakıncasız da değildir, gibi bir şey söyle meleri beklenirdi. Çünkü
bazı ahkâm müfessirleri En'âm 145. ayetinde sayılan bu haram maddelerin, yeme
özelliği olan her şey için, tabii ki bu arada hayvanlar için dahi haram ola cağı
sonucunu çıkarmışlar ve hayvanlara dahi haram madde lerden yapılmış yemlerin
verilemeyeceğini söylemişlerdir. Fakat denebilir ki, bu hükmün böyle olması,
verilmesi takdi rinde böyle hayvanların etlerinin yenmeyeceği anlamına gel mez.
Bu elbette doğrudur, bizim söylediğimiz şey sadece me selenin ahlakî boyutudur.
Sigorta
Sigortayı ilk konuşmalarında 70'li yılların İslâm dünyasmda tar-üşılan
sonuçlarıyla geçiştirir ve özel sigortalar için, "değişen ikti sadî ve içtimaî
yapılanmalar karşısında" İslâm'a uygun bir kurumun oluşturulmasını tavsiye
etmekle yetinir. 51 Oysa tarih 2000'leri gösterdiğinde bu
kurum bir hayli güç kazanmış, yeni görüş ve yapılanmaları gerektirmiş, hatta
gerçekleştirmiş olacaktır.
Diş dolgusu
Hocaefendi bu meseleye usul açısmdan bakar ve şöyle der:
"Hanefî fukahâsı, gusül ayetinde emrin 'fettahherû' şek linde mübalâğa ifade
eden bir siyga ile gelmesinden ha reketle, gusülde ağzın içinin de yıkanmasımn
farz oldu ğu neticesine varmışlardır. Fakat ağzın içi, dişin de içi demek
değiidir." 52 "Bir diğer açıdan, zaruretler mahzur lu şeyleri mubah kılar"
Bu ifadeler günümüzün bazı sathî fetvalarına usul açısın dan verilmiş iki cevap
içermektedir:
1.Farklı şeyler birbirleri ne kıyas edilmezler. 2. Zaruretler mahzurlu şeyleri
mubah kılar.
Bu sebeple açıklamalarının sonunda böylelerine bir de nazik uyarı gönderir:
"İnsanları yanlışa sevk etmemek ve yanlış anlayışlara meydan vermemek için,
şer'î meseleleri daha bir dikkat le incelememiz gerekmektedir, " 53
Devlet faizi
"Faiz müessesesi, ister devlet, isterse şahıs eliyle işlesin, içtimaî yapı için
öldürücü bir zehirdir." 54
Açıktır ki, bu ifadeler günümüzde devlet faizinin helal oldu ğunu, çünkü bunun
faiz olmayacağım söyleyenlere bir cevaptır.
AİDS ve hükmî şehitlik
"Bir insana AİDS virüsü, gayr-i meşru yollar dışında ka za ile veya kan nakli
gibi endirekt yollarla bulaşır ve in san da bundan Ölürse, bu takdirde şehit
olur. Kaldı ki bu hal, insanlar içinde utanılacak bir husustur." 55
Spiral ile korunma
Soru: "Rahme spiral koyma, erkeğin değişik usuller tat bik etmesi ve ilaçla
gebeliği kontrol etme gibi yollar, azil içinde mütalâa edilebilir mi?
Cevap: "Bu türden gebeliği önleyici metotlar, azil olarak
telâkki edilebilir.'' 56
Bu görüşü bugün bizzat doktorlar tartışmaktadırlar, çün kü spiralin azil gibi
kabul edilemeyecek çok yönü vardır.
Kadavra
"Alternatif imkânlar aranmalı, bulunamazsa zaruret miktarı yapılmalıdır. Bu
konuda mümin-kâfir ayırımı da yapjlamaz." 57
Hemen anlaşılacağı üzere, burada maslahat-ı ammeye, ya da zaruret prensibine
atıfla verilmiş bir hüküm vardır.
Otopsi ve kamu maslahatı
Kâr zarar, ya da mefsedet maslahat dengelemesi şeklindeki fıkıh anlayışının
Hocaefendinin görüşlerinde çokça bulundu ğuna işaret etmiştik. Onun otopsi ile
ilgili olarak söyledikleri de bunun bir örneğidir:
Soru: "Otopsi yapmak caiz midir?"
Cevap: "Katili ortaya çıkarma, ölünün cesedi üzerinde ta sarruf yapmadan daha
Önemlidir. Esasında, ölünün cesedi üzerinde tasarrufta bulunmak mezmumdur. Ama
diğer tarafta pek çok insamn, hak ve hukukunun temini bahis mevzuu olacağından
dolayı otopsiye caizdir denebilir." 58
Anatomi
Anatomiyi anlatırken de aslında insana ihtiramdan ötürü, bunun caiz
olamayacağını, ancak zarurete binaen ve zaruret miktarı kadar caiz olabileceğini
söyler ve bunun gibi 40 kadar meselenin, kurulacak bir heyetin icmama havale
edilmesi ge rektiğini anlatır.
Medar-ı münakaşa olan görüşleri
Furu/teferruat tartışması
Hocaefendinin en çok tartışılan ve aleyhinde sözler edilmesine sebep olan
ifadesi, muhtemelen başörtüsünü "furuat" olarak nitelemiş olmasıdır. Doğrusu
bunun biraz gayret-i dîniyyesi olan herkeste ilk vehlede bir infial
uyandırmaması mümkün değildir. Bu ilk sadme atlatıldıktan sonra, onun cemaati
dışındaki Müslümanlar açısından karşımıza iki farklı durum ve iki ayrı psikoloji
çıkar.
Birincisi; onun zaten büyük yanlışlar yaptığı ve bu şekilde mahkûm edilmesi
gerektiği kanaatinde olan Müslümanlarm ruh hali.
İkincisi de; ideolojik ve cemaat eksenli düşünmeyen, meseleyi kendi bağlamında
ve fıkhı ve ilmî çerçevede ele alma yı uygun bulan insanların kanaatleri.
Doğrusu birinci grubu, bu "gayret-i diniye"leri hatırına suçlamamakla beraber,
ikinci grubu buna ilave olarak sağlık lı düşünmeleri sebebiyle takdir etmek
gerekir. Gerçekten de mesele ön yargısız ele alındığında Hocaefendinin bu
ifadele ri sarf ettiği bağlam ve buna rağmen ashnda söylediklerinin doğru
olması, ancak nafiz bir zekâmn ve söz sanatkânmn ya pabileceği şeydir.
Söyledikleri kendi sembolik dili çerçevesinde doğrudur. Kendilerinin de, aşağıya
alacağımız cümlelerinde ifade ettikleri gibi, bir şeyin (furuaattan manasında)
teferruattan olmasıyla, ol masa da olur diye görülmesi arasında büyük farklar
vardır.
Birinci olarak, dinin hükümleri "usûlü'd-dîn" ve "furu" diye ayrıldığında
tesettürün yeri tartışmasız, furû canibinde-dir. İkinci olarak, sadece furû
meseleleri ele alındığında dahi, Şatıbf nin tasnifiyle, tesettür; "zarûriyyat"
ve "hâciyyat" gibi, birincil ve ikincil hükümlerden değil, bu iki ahkârmn daha
güzel hale gelmesi için varolan ve üçüncü derecede hüküm ler kabul edilen
"tahsiniyyat" kısmmdadır. Bu elbette birinci lerin farz, ikincilerin vacip,
üçüncülerin ise olmazsa da olabi len mendup olduğu anlamına gelmez.
Kaldı ki, işaret etiğimiz gibi Hocaefendinin bu sözü söyle-diği bağlamda bir
başkası olsaydı, bu nazik konuyu, hem karşı tarafı yatıştırarak, hem de yanlış
bir şey söylemeden na sıl ifade edebilirdi, bu da merak konusu olmalıdır.
Bilindiği gibi Hz. Peygamber (sa): "Tarizli ifadelerde yalandan kurtulma nın
çareleri vardır" buyururlar. Şahsen benim, bunun da bu kabilden olduğu konusunda
hiçbir şüphem yoktur. Zaten kendilerinin aşağıya alacağımız ifadeleri bizim bu
sözlerimi zi bile zaid kılar:
"İslâm dininde, inanç ve amel adma mükelleflere teklif edilen hususlar "usûl" ve
"fürû" diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden
esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Fürûa gelince o, hep bu usul
üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usulün olmadığı yerde, sistemli
fürudan bahsetmek mümkün değildir... Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir.
Ancak fürûât demek, Türkçemizde anlaşıl dığı şekliyle "olmasa da olur" gibi bir
mefhumu akla getirmemelidir... Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde,
incelediğimizde, önce onun hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin 20. senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki,
İslâm'ın ilk 20 yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini devam
ettiriyorlardı..." 59
"Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve
imanî hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Hele "tesettür -örtünme keyfiyeti
mahfuz- ille de şu şekilde olacak!" denilmemelidir. Zira tesettür başka, çâr ve
çarşaf başka şeylerdir. Çarşafın tesettür yollarından biri olduğu muhakkak. O,
Osmanlı döneminde bazı yörelerde kullanılmaya başlanmış bir giysi çeşididir.
Onun mazisi birkaç asır gibi yakın bir tarihe dayanır. Hatta çarşafın bazı
yörelerde kullanıldığı o dönemlerde bile Bağdat ve Şam gibi merkezî şehirlerde
kullanılmadığı bilinen gerçeklerdendir. Hakikat böyle iken, bir tesettür türü
üzerinde imanî meseleler ölçüsün de durmak ve ona her şeyin aslı nazarıyla
bakmak, dinî emirlerdeki İlahî tertibi alt-üst etme demektir. Bu, dinde aslî bir
mesele olmadığı halde, daha sonraki dönemlerde ibadetmiş gibi ortaya çıkartılan
bir husus olması itibarıyla dinin ruhundaki itidale de münafidir.
Ayrıca objektif bir değerlendirme kabul edilmese de, tesettürün belli
kostümlerle yorumlanması konusunda şahsî kanaatimi de beyan etmek istiyorum:
Müslümanın yemesi, içmesi, oturup kalkması, evi, sokağı, çarşısı, pazarı; onun
sanat telâkkisini, ruh zarafetini, gönül inceliğini aksettirici bir mahiyette
olmalıdır. Bu açıdan da, bazı kılık ve kıyafetlere avamca bir gözle
bakıldığında dahi onda estetik zevkin olduğunu söylemek çok zordur.
O halde tesettür emrini hayatına tatbik etmekle mükellef olan bizler, kendi
iradelerimizle herhangi bir giyim tarzını seçebiliriz. Manto, pardösü, çarşaf,
çâr veya kırmızı, mavi, sarı, yeşil... vs. Bunda bir standardizeye gitme, dinin
ruhundaki esnekliği ve dolayısıyla da evrenselliği öldürme dernektir. Kaldı
ki, tenevvüde de ayrı bir güzellik var..." 60
Milli duygulara vurgu
Şahsen tenkit edildiğine çok az rastlamakla beraber, Hoca-efendinin benim
dikkatimi çeken ifade biçimlerinden birisi millî motiflere fazlaca vurgu
yapmasıdır. Konuşmalarında ve yazılarmda hatırı sayılır bir yeri olan bu
meseleyi, önce onun söylediklerinin özetini vermeye çalışarak, sonra da kendi gö
rüşlerimi bildirerek serdedeceğim.
"Ekonomiden kültüre, spordan idareye varıncaya kadar hemen her sahada
bayrağımızı göndere çekme çabası içinde bulunmalıdır... 61 " Ahlat,
Türk-İslâm tarihinin di-bâcesidir... Ancak Ahlat Müslüman Türk'ün eline geç
tikten sonra mutludur. Zira şu anda Ahlat'ın gözbebe-ğinde Müslüman Türk'ün
tarihi ve bu tarihin simgesi durumundaki mimarisi bir sevinç kıvılcımı halinde
pa-nldayıp durmaktadır... İstanbul'u, Bizans kültürünün elinden kurtarıp
İslâmlaştıran, Türkleştiren Ahlat'tır..." 62
Soru: " 'Türkçeyi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz' şeklinde ifade
ettiğiniz bir düşünceniz var. Bunu biraz açar mısınız?
Cevap: Türkiye'nin yeni bir Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması; Avrupa,
Amerika, Avustralya'da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçenin bir
dünya dili haline geleceğinin emareleri sayılır. Aynca dilin, kültür le yakın
münasebetlerinin olduğu, hatta onun bir bu-udunu teşkil ettiği düşünülecek
olursa, Türkçenin dokuz , asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak
dili olduğu avantajı da söz konusu..."
"Merhum Aksekili'nin ifadesiyle, 'İnsan dine inanmıyor sa, onu inzibat
kuvvetleri ile zabt'u rabt altına almak mümkün değildir.' Hele Türk milleti gibi
zeki bir milleti.
dünyevî cezaî müeyyidelerle bir yere bağlamak imkân sızdır..."
"Bir diğer taraftan İslâmiyet, Anadolu'ya, bir Müslüman Türk devleti olan
Selçuklular döneminde alperenler ta-rafmdan neşredilmiştir..."
"Türk toplumunun yeniden dirilmesi, dünyanın değişik yerlerinde asimile olmuş,
eriyip gitmiş bu insanların, ye niden kendi kimliklerini bularak tıpkı bir tohum
gibi, soydaşlarının ve dindaşlarının bağrında yeniden diril-mesiyle mümkün
olacaktır...".
"İslâm dünyasmm büyük mütefekkiri, Mâlik b, Nebi'nin 'Eğer İslâm dünyasının
batısında Türk toplumu olma saydı, bugün İslâm dünyası yoktu' diye tebcil ettiği
o kutlu neslin torunlarının, bu işi yapacaklarına inancım tamdır... Evet, önemli
olan şey, hezimetin zafere dönüş türülmesidir. Hani, Türk Milleti için batının
söylediği bir söz var ki: 'Her milletin müdafaadan ümidinin kesildiği yerde bu
milletin taarruzu başlar' derler. Aslında bu söz, hakiki Müslümanlar için
söylenmiş ve her zaman geçer liliğini koruyan bir sözdür..."
Ancak mesele bir kavmin ustunlueu meselesi değildir. Türk Milleti ifadesi bir
kavimden çok İslâm ortak kanını taşıyan kavimler topluluğudur. Ve onun Türklüğe
vurgu yap ması, elbette Kürtlüğe rağmen değildir:
"Bir kısım sosyologlara göre. Yunan medeniyetinin arka sında da, yine
Mezopotamya medeniyetinin banileri sa yılan Türkler ve Kürtler vardır."...
"Çeşitlilik, bizim toplumumuzun ve coğrafyamızın tabiî bir boyutudur.
Anadolu'nun ırkî açıdan safkan Türk ol duğunu iddia etmek çok yanlış olur. Çünkü
millet ola rak. Harbiye Marşı'ndaki 'yıldırımlar saçan bir ırkın ahfadıyız'
ifadesinde de görüldüğü gibi, kaç defa Asya'yı çiğnemiş, Anadolu'yu baştanbaşa
aşmış ve Rumeli üze rinden Batı yamaçlarma yayılmışızdır. Dolayısıyla Ana dolu,
değişik kavim ve kabilelerin yaşadığı bir yer ola rak bir renklilik, bir
zenginlik cografyasıdır. Bu gerçeğin kabul edilip seslend irilmesi, gelecekte bu
çeşitliliğin bi zim için bir problem teşkil etmeyeceğine dair nihaî bir çözüm
istikametinde atılmış önemli bir adım olarak de ğerlendirilebilir."
"En zor anlarda ve başkalarının 'bitti, tükendi' dediği demlerde dahi bu millet,
beklenenlerin çok ötesinde silki nip kendine gelmiş ve ruhunda meknî
dinamiklerle hep şaha kalkmasını bilmiştir. O kadar ki, Gibb ve Romanti gi bi
Batılı düşünürler önün hakkında şu tarihî sözü söyle mişlerdir: 'Milletlerin
müdafaadan ümitlerini kestikleri yerde onların taarruzu başlar.' Yeter ki,
milletimizi ayakta tutan ruhî dinamikler korunsun; tarih şuuru, inanç ve aki
deyle birleşerek içtimaî bİr şuur meydana gelmiş olsun... Dost-düşman şunu İyi
bilmelidir ki; Asırlarca İslâm'a bay raktarlık yapmış bu necip millet ve İslâm
âleminin son ka rakolu bu kutsi ocak asla yıkılıp yok edilemeyecektir.
Şimdilerde de, Rahmeti Sonsuz'un o engin rahmetinden bunun böyle olmasını ümit
ediyoruz. Ve O'ndan, bİzi ümitlerimizde yalancı çıkarmamasını diliyoruz..." 63
Yargılamak için Hocaefendinin bu yönünü ele alanlar as lında üzerinde
konuşacakları çokça malzeme bulabilirler. Ancak, ben bu ifadelerin de zekice ve
akıllıca bir hendese-i kelam olduğu kanaatindeyim.
Unutulmamalıdır ki,, kavmiyet duygusu insanın fıtratında varolan ve yok
sayılması ne mümkün ne de doğrudur. En yakınını daha çok sevip kollama, toplumun
salahı için insanın içine Allah tarafından konmuş bir programdır. Bu program
kendine ait dosyalarda sürekli açık bulunmalı ve fonksiyon icra etmelidir. Aksi
takdirde hayatın şirazesi bozulur.
İnsanın kimliği tek bir değerden oluşmaz. O, çocukluğun da önce falancanın
oğludur, sonra filan akrabadandır ve bü yüdükçe kimliğini en nihayet inancıyla
tamamlar. İslâm en üst bir kimhk belirleyicisidir. Toplumlar da İslâm'ı bilip
yaşa maları yolunda, önceleri çocuk hükmünde bulunabilirler ve etnik kökenleri
ve millî değerleri en üst kimlik behrleyicisini görmelerine engel teşkil
edebilir. Onları bu üst kimliğe taşı mak için alt kimlik değerlerini okşamakta,
değerler meratibi-ni tahrip etmedikçe, bir sakınca bulunmamalıdır.
Hz. Ömer de İran'a karşı bütün Arapları topyekûn motive etmek için, İslâm'ı
henüz anlamayanların, Araplıklarını ken dilerine hatırlatarak onların
beraberliklerini sağlamıştır. Bir kavmin ontolojik olarak, diğerlerinden üstün
olduğu esasına dayanan şovenist kavmiyetçilik ile belli bir hedefe doğru gi
derken kavmi duyguları da devreye sokmak için onları da di le getirmek ayrı ayrı
şeylerdir.
Kaldı ki, Hocaefendinin ifadelerinden açıkça anlaşılacağı gibi, onun Türklüğe
vurgusu, onu, şu ana kadar avakta tutan J değeri korumak içindir. Çünkü
gerçekten de İslâm'dan uzak laşan, ya da zaterıMüslüman olmayan Türk kayİTnİpri
Türk- rj lüklerini de vitirmislertjir. Bu gerçekten hareketle denebilir f ki,
bir üst kimlik olandinî aidiyetin korunabilmesi, onun he- O men altındaki değer
olan milli kirnliğin de korunmasıyla mümkürıdür. Aksiyle söyleyecek olursak,
millî varlığın ko runması da ancak İslâm'la mümkündür.
İkinci olarak Hocaefendinin öncelikle ulusçuluk esası üze rine kurulu bir
ortamda hizmet vermeye çalıştığını unutma mak gerekir. Ulusçuluktan başka
değerleri olmayan ve onu aşamayan insanların, iddialarının aksine, en ufak
bahaneleri değerlendirdikleri ve evrensel bir düşüncenin kendilerinin sonu
olacağmı bildikleri için hattı hareketlerini buna göre be lirledikleri, aksi
düşüncelere asla müsamaha gösteremedikle ri bir ortamda ve bu millet İçin
yapılacak daha çok şey de var ken evrensel bir jargon kullanmak hiçte akılhca
olmazdı.
Bid'at
"imam Rabbani gibi eazim-i eimme, bid'at-ı haseneyi ka bul etmezler. Ancak,
kabul eden bİr hayli ulema da var. Onlann tariflerine bakılırsa, bid'at-ı
hasene, aslı dinde olup, faslı şer'an formüle edilmeyen şeylerden ibaret amel
demektir. Bid'at-ı seyyie ise, hem aslı, hem de for mülü dinde olmayandır.
Şimdi bunu biraz daha açalım. Meselâ Kur'ân, "Ey imân edenler! Allah'ı çokça
zikredin" diyor. Acaba buradaki çokluk, nedir?... tşte Resulüllah (sav)'dan
mervi olmayan âmâl ve ezkârm formülü buna benzer şekillerde ve daha çok da
ilhamla tespit edilmiştir... Mevlid de böyledir. Meselâ Ka'b b. Züheyr,
Efendimiz (sav)'in huzurunda O'nu övmüş ve teşvik görmüştür... Keza, Hassan b.
Sa bit de teyit ve teşvik görmüştür. Mevlit de çok rahatlıkla aynı şekilde
mütalâa edilebilir." 64
Eğer bid'atin hasenesinin de bulunduğu kabul edilirse, her halde buna verilecek
en güzel örnekler de bunlar olur. Ama bu konuda tahşidat yapanlar ve meseleyi
özel olarak ele alanlar bunun olamayacağmı söylerler. Hocaefendinin ifade
ettikleri gibi, İmam Rabbani, ayrıca İmam Şatıbî ve bizim me darı iftiharımız
İmam Birgivî bid'at konusunu özel olarak iş leyip, bunun hasenesinin olamayacağı
kanaatine varan ule manın başında gelirler. O zaman böyle uygulamalara bid'at-i
hasene demek yerine, bir açıdan bakıldığında bid'at olarak görülse dahi,
bid'atin iyi tarif edilmesi halinde aslında bid'at olmayan hususlar dememiz daha
tercihe şayan olabilir.
Doğrusu biz, Resulüllah (sav) "Bütün bid'atler dalalettir" buyurmuş olduktan
sonra bid'atin hasenesinin bulunmaya cağı kanaatimizi bir yazımızda serdetmiştik
ve halen de bu kanaatteyiz.
Hocaefendinin bid'atı haseneye de bazen yeşil ışık yakma sı, sırf bunun varlığım
kabul eden ulemaya bir saygıdan ötü rü olsa gerektir. Istılah seçmek bir
tercihtir ve tartışılmaz. Yoksa onun böyle bir kelamı tasarrufu, aslında bid'at
olan hususları bid'at olarak görmemesine sebep olmadığı gibi, ak si de
görülmemektedir. Hatta o bu konuda birilerinin onu "selefi" "-olmakla
suçlayabileceği kadar hassastır. Mesela:
"İbadet kastı taşıdığı ve halka öyle mal olduğu için, tür belere, mezarlara bez
bağlamak ve mum yakmak bid'at-tjr ve haramdır."... "Tespih kullanmak sünnet
değildir. Bana göre, şahadet edecekleri için tespihi elle yapmak daha güzeldir."
65
"Konuşma esnasında herhangi bir âyet okumaya geçer ken "este'îzü billâh" demek,
bid'attir. Efendimiz (sav), Sahabe-i Kiram ve Tabiîn-i İzam arasında böyle bîr
uygulamaya dair hiçbir delil yoktur. Doğrusu "Euzübillahi mineşşeytanirracîm"
demektir." 66
gibi görüşlere sahiptirler ki, bu fikirleri serdedenler bu gün selefilikle
damgalanırlar.
Ancak bunların hemen yanı başında: "Yalnız lOO'lük, lOOO'lik evrad okurken
tespih çekilmesi daha uygun olur'" 67 denmiş olunmasını bununla
uzlaştırmada en azından bizler zorlanabiliriz.
Bununla birlikte o, tıpkı Kâtip Çelebi gibi, meselenin sos yolojik boyutunu da
asla ihmal etmemektedir:
"Asr-ı Saadet döneminde müezzinliğin şahıslara göre tahsisi çok önemli bir
meseleydi. Bakm ben Hz. Ebu Be kir veya Hz. Ömer'e ezan okutulduğuna dair hiçbir
şey okumadım. Ama Efendimiz (sav), müezzinlikle İlgili en ufak meseleyi dahi
(ellerinin hareketinden ağzının hare ketine kadar) Hz. Bilal'e talim
buyurmuştu... Müezzin lere düşen, sadece kamet ve ezandır. Bugünkü müezzin lik
şeklini biz icad etmişiz. Bana göre, komutla tespih, bi raz şahsm ferdî huzur ve
teveccühünü bozuyor. Belki topluca "Sübhânallah, elhamdülillah" demekle bazı kas
vetli kalpleri delmeyi düşünmüş olabilirler. Ama bunlar, adet haline gelince
bid'at sayılmışlardır. Ne var ki, tefer ruat sayılan bu kabil şeylerle meşgul
olmmamalıdır." 68
Devir ve hükmü
"Vefat eden bir Müslümanm varisleri veya daha uzaktan yakınları, onun kılamadığı
namazları, tutamadığı oruç ları ve yerine getiremediği yeminlerinin kefareti
adına, 'Allah'ın rahmeti engindir' mülahazasıyla, fakirlere para dağıtırlar.
Aslında ne ayet, ne hadis, ne icmâ, ne de kı-yas-ı fukahâ ile sabit olmayan bu
husus, hayatı boyunca Allah'a kul olmaya çalışmış, namazı niyazı, oruç ve
hac-cıyla ömrünü geçirmiş bir insanın, Ölüm hastalığında birkaç gün kılamadığı
namazlarmdan dolayı, her namaz için bir fitre miktarı tayin edilerek ortaya
çıkmış bir me seledir. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, 'Allah'ın rah meti,
merhameti engindir; umulur ki affeder' düşünce siyle fukaha bu uygulamaya ses
çıkarmamıştır. Hattâ, kazaya kalmış namaz veya oruçların tamamı için verile cek
miktar bulunamadığında, eldeki para bir fakire veri lir, o da artık kendi mülkü
olan parayı ölünün yakınla rından birine hibe eder ve bu muamele, namaz, oruç,
yemin sayısınca devam ederek, her seferinde bir keffaret verildiği kabul edilir.
Bu sebeple de buna 'devir' adı ve rilmiştir... Ne var ki, her iyi şeyi sû-i
istimal edenler çık tığı gibi, bu adeti de zamanla şu iki noktadan kötüye
kullananlar çıkmış; dolayısıyla da iş, asıl mecrasından sapmıştır.
1. Hayatı boyunca alınları secdeye varmamış insanlar için de, ya vasiyet
yoluyla, ya da vereseleri tarafından aynı usul uygulanır hale gelmiştir.
2. Sözde din adamları, maddî menfaat mülahazasıyla bu uygulamayı yaygınlaştırmış
ve ihtiyaçları olsun olmasm, devir paralarım kendileri almaya başlamışlardır.
Başlangıç itibariyle iyi niyetle ortaya atılan ve bu yüzden tukahânın ses
çıkarmadığı bu uygulama, bugün sû-i isti maller neticesinde yozlaştırılmış,
gayr-ı aklî ve gayr-ı mantıkî bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Bu açıdan
denebilir ki, illâ da devir yapılacaksa aslî hüviyetine gö re yapılmalı, aksi
takdirde vazgeçilmelidir. Bundan daha önemlisi de, tam bir şuur ve dikkatle
hayatımızı kulluk atmosferinde geçirebilmektir. 69
Hocaefendinin bazen bid'ate karşı gösterdiği hassasiyetin; meselâ tespih aleti,
estaizu billah demek vb burada biraz yu-muşatıldığma şahit oluyoruz. Oysa
devirin "aslında ne ayet, ne hadis, ne icmâ, ne de kıyas-ı fukahâ ile sabit
olmayan bir husus", olduğu zikredildikten sonra cevazına kapı aralanma sı ve bir
nevi olabiUrliğine işaret edilmesi tartışılabihr olsa ge rektir. Bu olsa olsa
Hocaefendinin eslafa karşı taşıdığı ileri saygının bir tezahürüdür. Eğer bu
durum böyleyse, günü müz akademisyenleriyle onun arasındaki önemli bir farka da
işaret eder: Gelenekte bir şekilde var olan şeyler konusunda ki adem-i kabulü
dahi, incitmeden ve saygıyı elden bırakma dan, tabir caizse yumuşak inişh bir
reddir.
Besmelesiz kesim
"Hanefî mezhebi, "Üzerine Allah'ın ismi anılmayan (yani besmele çekilmeyen)
şeyleri yemeyin" ayetine ve birta kım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz
kesilen hay vanların etlerinin yemlemeyeceğine hükmetmiştir. Buna karşılık
Şafiîler, Buharfde geçen bir hadîsi farklı yorum layarak, besmele kasten terk
edilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin
yeterli olduğu görijşündedirler... Buharrdeki hadis şöy ledir: "Efendimiz
(sav)'in Mekke'de bulundukları bir sı rada, etraf kabilelerden Müslüman olan bir
topluluk, kendilerine hediye et gönderir. Besmeleli mi, değil mi belli olmayan
bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine sorulduğunda. Efendimiz (sav),
"Besmele çekin ve yiyin" buyururlar. İmam Şafiî Hazretleri bu hadisi mutlak ola
rak ele alıp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa, yerken besmele çekmenin kâfi
olduğu neticesini istinbat eder. İmâm-ı Âzam Efendimiz ise, "eti gönderen kabile
Müslü man idi ve ilgili Kur'ân ayetinden haberdardı. Dolayısıy la, besmele çekip
çekmedikleri sadece bir şüphe mesele-siydi şeklinde yaklaşırlar. Allah Resulü
(sav), hayvanı ke serken besmele çekmişlerdir hüsn-ü zannıyla etin yenme sini
buyurdular. Zaten, yemeğe başlarken besmele çeki lir" diyerek, bunun besmelesiz
ehn yenilebileceğine bir delil teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir. 70
Bir başka yerde de aynı konu için; "İmam Şafi'yi çok sev meme rağmen bu
yanlıştır" dediğini görüyoruz.
Vaktiyle bu konuda yaptığım küçük bir çalışmada İmam Şafiî'nin görüşünün daha
isabetli ve maslahat açısmdan da da ha uygun olduğu kanaatine varmıştım. Bunun
delillerini bura da uzun uzun vermem sözü mecrasından çıkarır. Ancak
Hoca-efendinin söylediklerinin yanında İmam Şafif nin asıl delili; "Besmeleyi
söylesin ya da söylemesin, Müslüman Allah adına keser" anlamındaki hadisi
şeriftir. Bu konudaki ayetlerin ıtlak ve tak yidinin de İmam Şafif yi
desteklediği kanaatine varmıştım.
Hurma aşılama olayı
Resulüllah'ın (sa) hayatmda "hurma aşılama olayı" diye bili nen olay Sünneti
anlama açısından çok ilginç bir delil teşkil eder. Hocaefendinin bunu yorumu da
gerçekten ilginç ve et raflıdır. Bakabildiğimiz kadarıyla önceki hadis
sarihlerinden meseleyi bütün bu ihtimalleriyle ele alan birisi yoktur. Aslın da
mesele dar anlamda flkhî bir mesele olmamasına rağmen. Fıkıh adına da pek çok
işaretler çıkarılabilecek bir mesele ol duğu için buraya almayı uygun bulduk.
Hadisi şerifin tama mı Müslim'deki rivayetlerden birinin ifadesiyle şöyledir:
"Râfi' b. Hadîc naklediyor: Resulüllah Medine'yi teşrif ettiklerinde oranın
halkı hurmaları aşılıyorlardı ve buna da telkih diyorlardı. Resulüllah onlara,
'Ne yapıyorsu nuz?' diye sordu. Onlar da, 'Biz bunu kadimden beri ya parız'
dediler. O da: 'Yapmasamz belki de daha iyi olur' buyurunca, onlar da
vazgeçtiler. Ama o sene hurmalar kötü oldu ve verim düştü. Bu durumu Resulüllaha
an-lattıklannda o şöyle buyurdu: 'Ben de ancak bir insaram; size dininizden bir
şeyi emredersem onu yapın, ama size ; bir görüşümü bildirirsem, eh, ben de bir
insamm" (Müs-
lim, fedâil).
Hadis-i şerifin yine Müslim'deki bir başka rivayeti: "... Eğer bu yararlı bir
şey ise yapsınlar. Ben sadece böyle zannettim, beni zanmm ile sorgulamayım Ama
ben size Allah'tan alarak bir şey söylüyorsam, bilin ki ben asla yalan söylemem"
şektindedir.
Ahmed b. Hanbel'in Müsned'indeki rivayetlerden birin de: "Ben öyle zannetmiştim,
eğer öyleyse yapın. Ben de sadece bir insanım. Zan bazen isabet eder, bazen
yanılırım. Ama ben size Al lah böyle söylüyor diyorsam asla yalan söylemem" diye
nakledilirken, bir diğerinde: "... Mesele sizin dünya işlerinizden bir işse siz
onu iyi bilirsiniz, ama dininizle ilgili bir durumsa onu bana ha vale edin"
ifadesi yer alır.
Hocaefendinin bu hadis-i şerif için yaptığı uzunca yoru munun özeti:
"Dünyanızın işlerini siz iyi bilirsiniz"i, "Benden daha iyi bilirsiniz" şeklinde
anlamak doğru değildir. İhtimal ki. Efendimizin maksadı, "Siz bunları
aşılıyorsunuz ama Allah'ın dediğinden, dilediğinden başka bir şey olmaya
caktır." Ondan sonra tevafuk olarak ertesi sene meyve olmadı. Zeytin de bir sene
olur, bir sene olmaz"...
Hocaefendinin bu ileri hüsnü niyetine bina edilen görüşü ne itiraz edenler
çıkabilir. Çünkü bu durum mutlak bir cebir anlamına gelebilir ve aşılamakla
aşılamamak arasında bir fark bırakmaz. Ayrıca insan iradesini tamamen nefyetmiş
olur ki zaten sonraki açıklamaları ile, burada İnsan iradesinin önünü açma adına
ince bir talimin bulunduğunu ifade edi yor. Ancak böyle denebilir olması bu
açıklamanın da bir tev cihinin olmadığı anlamına gelmez, belki tartışılabilir
olduğu nu gösterir. Müteakip açıklamalara ise hiçbir bakımdan itiraz edecek
birisinin bulunabileceğini sanmıyorum.
"O devirde, böyle esbaba tesir-İ hakiki verme çok yay gındı. Bunu, kökünden
kesip atmak, her şeyin Allah'ın elinde olduğunu göstermek... O'nun, Ulûhiyetinde
bir olduğu gibi, Rubûbiyetinde dahi bir olduğunu işar için, değil emare ve
alâmetler, sebepler dahi zabt-u rabt altına alınmıştır... Efendimiz bu hakikate
inandırmak için, yani esbab ve vasıtaların tesiri olmadığını, her şeyin
Müseb-bib'ül Esbâb oian Allah'ın elinde bulunduğunu göster mek için, halkın eşya
ve hâdiselere, sebep ve vesile say dığı her şeyi yıkıyor ve nazarları Kudret-i
Sonsuz'a çevi riyordu... Esasen Efendimiz, cahiliye akıl ve mantığına karşı
savaşıyordu. Yoksa sebepleri nefyetmiyordu. Ona göre sebeplerin bir hikmet-i
vücudu vardı...
Şimdi, aşılama meselesine gelelim. Aşılama mevzuunda da cahiliye, devrinde öyle
bir itikat vardı ki, hurmayı aşıladığın zaman on verir, aşılamazsan hiç olmaz.
Bunda da gizli bir şirk vardı yani, sanki aşılama, hurmanın meydana gelmesine
tek sebep gibiydi. Efendimiz, bu ba tıl anlayışı yerinden söküp attı ve
sebeplerin, sadece Al lah'ın izzet ve azametinin perdeleri olduğunu onlara an
lattı... Eğer onların hayatlarının her noktasına doğrudan doğruya teşri
maksadıyla katılsa ve karışsaydı bu emir lere de, diğer teşrii emirleri gibi
uyulmasım zaruri görüp kıyamete kadar aynı şeyleri yapacaklardı ve yapacaktık.
Halbuki AUâmu'l-guyûb'un kendisine bildirmesiyle, buğdaydan bire on almak mümkün
olduğu gibi, bire yüz almak da mümkündü... Böylece, beşerî ilgi ve bilgi
kaynakları kuruyacak; tecrübe birikimleri heba olup gi decek ve fıtratı ta'lim
etme vazifesiyle gelen zat, fıtratla zıtlaşmış olacaktı. Oysa ki Efendimiz
(sav), bir söz söy lerken kıyamete kadar devam edecek şekilde söyler... Beşinci
bir husus da, Efendimiz (sav) bir insandı, insan hürriyetinin ne demek olduğunu
çok İyİ biliyordu. İnsan hür değilse insan da değildir... Efendimiz (sav)
onların İradelerine zincir vurmadı. Evvelâ onları bir denedi, son ra, 'sizin
iradenizin neticesi, semeresi hatta daha sonraki ' semereleri için öyle hareket
etmeniz doğrudur' dedi." 71
Gerçekten de bu olayda ince bir talim vardır ve Allah Re sulü adeta bilime bir
kapı aralamıştır. Onun ağzından haki katten başka bir şey çıkrriaz ancak dünyaya
ilişkin hususlar da hakikat birden çok olabileceği gibi, zamana ve mekâna gö re
de değişebilir. Aslında burada anlatılmak istenen bir bakı ma da onun dünya ile
ilgili buyruklarının her halükarda bağ layıcı (vacip) hükümler oluşturmadığıdır.
Böyle olsaydı dü şünmenin ve bilimin önü kapanmış olurdu ki, Hocaefendinin
anlattıklarından bizim anladı&mız budur.
Kutuplarda namaz
"Vakitler, namazlann sebeplendir. Vakit bulunmayınca, namaz da farz olmaz.
Meselâ, bir yerde yatsmm vakti ta hakkuk etmiyorsa, yatsı namazı da farz olmaz.
Ama bu, günün bir vaktinin bulunmadığı yerler içindir; yoksa deccal hadîsinde
anlatıldığı gibi, senenin büyük bir kısmnım gece veya gündüz olduğu yerlerde, o
uzun gün veya geceyi, günlerimiz ve gecelerimiz ölçüsüne göre bölüp, hesap ve
takdir etmekle vazifelerimizi yerine ge tiririz. Yani o mıntıkaya en yakın yerin
imsakiyesini kul lanarak, mevcut gece ve gündüzü, belli bölümlere ayı rıp,
geceleri, gecede yapılan ibadeti, gündüzleri de, gün düz yapılan ibadeti eda
ederiz. Tıpkı yeme, içme, yatma ve kalkmada, tabiî ve fıtrî olarak bu parçalama
işini yap tığımız gibi..." 72
Hocaefendi her konuda olduğu gibi bu konuda da önce meselenin çok güzel bir
diyalektiğini yapmakla işe başlar, sonra da kutuplarda beş vakit namaz için
hesap kabul edilir ken, yukarıya aldığımız gibi, sadece bir vakit namazın, yatsı
namazının vaktinin bulunmadığı yerlerde, vakitlerin sebep olmalarından harekede
bu namazın kılınmayacağım söyler. Hocaefendinin tercih ettiği bu görüş aslında
bazı fakihlerin de kabul ettikleri bir görüştür. Hatta bu görüş mantıkî olarak,
abdest uzuvlarından birisi bulunmayan insanın onu yıka makla mükellef olmadığı
hükmüyle de desteklenir.
Buna diyecek bir şey yoktur. Ancak şahsen biz bu istinbatla Hocaefendinin genel
usulü arasıda hir farkın olduğu zehabına kapıl dık. Çünkü onun usulünün makâsıd
ağırlıklı olduğuna daha önce değinmiştik. Gerçi ibadetlerde talil olmaz, talilin
bulun madığı yerde de makâsıd aranmaz. Aranmaz, çünkü aransa da bulunamaz. Fakat
böyle olan ülkelerde bir namazın kılınmayacağı kanaati de nasla sabit olan,
taabbudi bir hüküm de ğildir. İbadetlerde cereyan edebilecek içtihad ile, yani
içtihad-1 fehm ile ulaşılan bir sonuçtur. Formel fıkıh açısından da doğ rudur.
Çünkü sebepler müsebbeplerin varlık belirtileridirler. Sebep olmadığı yerde
müsebbep de olmaz. Namazların vakit leri, onların sebebidir. O halde onlardan
birinin bulunmama sı halinde o sebebin müsebbebi olan namaz da bulunmaz. Böyle
bir istinbat hem makuldür hem de Fıkha uygundur.
Ama samrım burada, yine bir kısım fukahanın yaptığı gi bi, başka türlü de
düşünülebilir:
Bir defa ibadetlerin sebeplerine izafe edilmeleri, içtihadı bir kabuldür.
İçtihatlar ise zan ifade eder. Oysa günde beş va kit namazın bulunduğu kat'î
delillerle sabittir ve zannî delil ler bunları ortadan kaldıramaz.
ikinci olarak, vakider ashnda ibadetlerin aslî sebepleri de ğildir. Meselenin
öyle vazedilmesi, fıkhî ahkâmının kolay an laşılması içindir. Asıl sebep.
Mabudun bizden günde beş va kit namaz kılmamamızı istemesidir.
Üçüncü olarak, aynı şeklî fıkıh mantığım yürütmemiz ha linde kutuplarda da vakti
bulunmayan namazların kılmma-yacağını söylememiz gerekir. Oysa biz Hocaefendinin
sözü nü etiği 73 İlginç hadis-i şerifin böyle bir ayırım yapmadan,
mutlak olarak takdiri/hesabı emrettiğini görürüz. Namazın bu konuda abdeste
kıyas edilmesi ise isabetli olmamalıdır, kı yas maalfâriktir. Çünkü meselâ,
ayağı bulunmayan bir insa-mn ayağını yıkama imkânı tamamen ortadan kalkmıştır;
on dan bunu yapmasını istemek, teklif-i mâla yutaktır. Namaz da ise böyle bir
durumun bulunmadığı açıktır.
Bu itibarla, bir namazın vaktinin bulunmadığı yerlerde onun terk edilmesi,
birden çok namazın bulurmıadığı yerlerinde ise hepsinin kılınması hükmünün
sağlam bir dayanağımn olamayacağı da rahatlıkla iddia edilebilir.
Ticarette kâr haddi
Hocaefendi bİr konuşmalarında ticaretteki kâr haddinin %20 olduğunu, fıkıh
kitaplarında böyle söylendiğini, dolayısıyla mürüvvetin de, en azından halkın
zaruri ihtiyaç maddelerin de, %20'den fazla kâr etmemekte bulunduğunu anlatır.
Bizim ondan aldığımız bilgilerin çoğunda olduğu gibi burada da yazılı değil,
sözlü bir kaynaktan almış olmamızın dezavanta jını yaşadığımızı belirterek, yine
de bu % 20 kâr haddi mese lesinin. Mecelle şerhinde anlatıldığı gibi, maliyet
üzerine % 20 değil de, piyasadaki ortalama rayiç fiyatın üzerine % 20 ola
bileceğine de işaret etmemiz uygun olabilir.
Dar-ı harpte faiz
Soru: "A ülkesinde faİz alabilir miyiz?
Cevap: "A ülkesi bizim İçin diyar-ı harptir: Her an ilan-ı harp edebilirler,
edebiliriz. Müslümanların orada rahat hareket edebilme İmkânı yoktur. Girip
çıkma, ticaret yapma, seçme seçilme vs. hakları bulunmamaktadır. Do layısıyla
Müslüman orada faiz alabilir. Ancak almak, ama yememek lazımdır, çünkü o bir
haramdır ve zararı nı her zaman icra eder."
Burada Hocaefendi aslında Fıkıh kitaplarında hiç yer al mayan yeni bir görüş
bildiriyor. Çünkü darü'l-harpte faizin alınabileceğini söyleyenler vardır ama,
alındıktan sonra yeni lemeyeceğini söyleyeni biz bilmiyoruz. Söyledikleri bu açı
dan orijinaldir.
Ancak Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e nispet edilen bu görüş, Ebu Yusuf dahil,
geriye kalan cumhur-u fukaha tarafın dan isabetsiz bulunmuştur. Çünkü öncelikle
Ebu Hanife'nin dayandığı hadis (Lâ-riba beyne'1-müslimi ve'1-harbiyyi ff
dâ-ri'1-harb) hem senet hem de metin bakımından reddedilmiştir. Böyle bir
hadisin varhğı kabul edilse dahi, anlamının, 'faiz oluşmaz' değil de 'orada da
faiz olmaz' şeklinde olma ihtima li vardır ve böyle ihtimalli bir mana ile faizi
mutlak anlamda yasaklayan ve telin eden bunca kat'î nas takyid edilemez
de-rnişlerdir. Üçüncü olarak Ebu Hanife'nin kasü bizzat harp ha linde
bulunduğumuz ülkeler olabilir. Çünkü harbin devam et mesi durumunda karşı
tarafın malı, hangi yolla olursa olsun alınabilir. Oysa bizim mesela Hollanda
ile, ya da bir başka ül ke ile muâhid olmamız durumunda onlan darü'1-harp sayma
mız olsa olsa içtihadi bir kabul olabilir ki, bu da zan ifade eder.
Diyalogun cevazı
Diyalog konusunda tamamen ayetlerin ruhundan hareketle bir hatt-ı hareket
belirledikten sonra Hocaefendi:
"Kur'ân-i Kerim'de bu şekilde içtimaî diyalog ve hoşgö rü açısından üzerinde
durulabilecek yüzlerce ayet bul mak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gere
ken husus, müsamaha ve hoşgörüde dengenin yakalana-bilmesidjr. Kobraya merhamet
etmek, onun ısırdığı in sanların hukukunu yemek demektir, Hümanizmanm o kadarı,
rahmet-i İlâhiye'den fazla merhamet etme iddia sı demektir ki, böyle bir tavır
İse merhametin kendisine saygısızlık ve başkalarının hukukuna da tecavüzdür.
Dolayısıyla, hoşgörü ve diyalog arayışı, hiçbir şekilde Allah'ın anlatılıp
tanıtılmasından geri durmayı gerektir mez. Evet, Kur'ân'm ve Sünnet-i sahihanın
ruhu sıkıldı ğında bazı hususî haller müstesna, orada hep müsamahayı görürüz. Bu
müsamahanın atkıları Ehl-i Kitaba, hatta bir manada kim olursa olsun bütün dünya
insanlarına kadar uzanmaktadır'' 74
derler ki, biz şahsen hangi fıkhın bunun dışında bir şey söy
leyebileceğini merak ediyoruz.
Bununla birlikte içimden bazen şöyle düşündüğüm de ol muştur:
Eğer Hocaefendinin vaktiyle isabetli olmadığım düşündü ğüm görüşlerini, on sene
sonra aynen kabul etme durumun da kalmış olmasaydım, bugün de meselâ,
dinlerarası diyalo ga bunca tahşidat yapılırken, Müslüman cemaatler arası di
yaloga aynı kıratta yer verilmemesinin, başka cemaatlerin hizmetlerinin adeta
yok sayılarak desteklenmemesinin kesin hükmünü de hemen şimdiden koyardım. Ama
galiba bunla rın kesin hükmünü verebilmek için de bir on yıl daha bekle mem
gerekir. Ya da aslında bize Öyle geliyor ama mesele öy le değüdir.
Fıkıhta sübjektif
değerlendirmeler
"Medine'ye gelip Müslüman olan, sonra deve çobanlannın gözlerini müleyerek
onları öldüren insanlara, bu olaydan ön ceki rahatsızlanmaları sebebiyle deve
idrarının içirilmesi"ni izah sadedinde, bir ihtimal olarak da, "Hz. Peygamber
(sav), gayb-bîn nazarıyla onların irtidat edeceklerini gördüğü için onlara idrar
içirmiştir ki, onlara da zaten bu layıktır" der ki, bu elbette fıkhın
objektivitesini zorlayan bir açıklamadır.
Aynı sübjektif bakış açısı, Salim'e, yaşı ilerlemiş olduğu halde süt içirilerek
süt evladı edinilmesini anlatırken, "onun ilerideki muazzam şahadetinin
muhtemelen hesaba katılmış olaca ğı" gibi bir ta'lilde de mevcuttur. Gerçi,
"muhtemel ki" de dikten sonrası mesele zaten fıkhın alanından çıkmıştır ve bu
kabil bir imal-i fikr eylemenin de zararı yoktur.
Sakal
"Sakal bırakmak sünnet ise de, bırakmamak haram de ğildir- Bilhassa günümüzde,
bir Müslümamn içtimaî ha-yatm çarkları arasında farzları ikame ettikten sonra,
bir kısım sünnetlerdeki kusurundan dolayı tenkit edilme mesi esastır. Bu
itibarla, bazı önemli mülâhazalarla sakal bırakmayan Müslümanların kıhk-kıyafet
ve dış görü nüşlerinden ziyade, gerçek niyetlerine ve sergiledikleri tavra
bakılmalıdır." 75
Bu konudaki görüşleri herkes tarafından bilinmektedir ve doğrusu biz bunun,
zamamn hükümlerdeki etkisini ve Sünne ti çok iyi anlamanm kesin bir ifadesi
olduğu kanaatindeyiz.
Evlenmemek
"1978 yıllanndaydı. Çamaşırlarım iyice birikmişti. Ak şam yıkarken bayağı canıma
tak etti. Bir ara içimden "Acaba evlense miydim?" diye geçti. Katiyyen düşünme
şeklinde değil, şimşek süratinde gelip geçen bir fikir.
Ertesi gün erken vakitlerde bir arkadaş geldi ve bana şu nu nakletti: Akşam
rüyamda Efendimizi gördüm. Size selam söyledi ve "Evlendiği gün ölür ve
cenazesine de gelmem" buyurdu. Bu bir rüyaydı. Rüya ile amel edil meyeceğini de
biliyordum ama şahsım adına bu işarete saygılı olmaya çalıştım."
Burada, Nuriye Akman'm yapüğı röportajdan konu ile il gili bir cümle de aynen
şöyledir:
"Hz. Muhammed Müslümanlara evlenmeyi salık verir ken, kendisi de buna uymuşken
siz bu rüyanın sahihliği-ne nasıl inandmız?
'Beni yönlendiren, bağlı bulunduğum prensipler vardı. Bunların tesirinde kalarak
rüya ile amel esas olmadığı halde onu sadece tercih ettirici bir faktör olarak
ele al dım. Kendi fıkıh telakkim içinde, bir insan kendisi şüp heli şeyleri yese
içse bile başkasına, ikinci şahsa şüpheli şeyleri yedirmeye hakkı yoktur. Çünkü
ben çok düşük gelirli bir memurdum, maaşım ancak bana yetiyordu. Bir başkasına
bakmak çok zordur. Kendi kendime; 'Aca ba gayri meşru bir dairede bir kazanca
tevessü! eder mi yim? Esas vazifemi bırakıp dünyaya talip ve ragıp olur muyum'
dedim.'...
'Peygamberimizin bu endişelerle bir kimseye "evlenme" dediği hiç vaki mi ki?'
'Hayır, aksine 'evlenin' diyor. Bir ikinci meselede biraz hassasım, yani 'Acaba
bir başkasının başına dert mi olu rum' diye düşündüm, 'fiakkım var mı benim
aileme zu lüm etmeye' gibi mülahazalar da ruhumu sardı. Kendi saffetim içinde
beni bilmeyen bunu anlamaz. Fakat şu benimle en yakın olan arkadaşları, bunca
zamanlık yal nızlığımın verdiği hassasiyetle, bazen rencide ederim ama bana çok
pahalıya mâl olur. Bazen yanımda çayımı yapan, kaderim gibi olan bu insanların
elini Öper gibi adeta özür dilerim. "Hakkınızı helal edin, canımı size vereyim"
derim. Bir fırtına gibi böyle İçimde kopsa bile bazı camian deviririm de sonra
bunu tamir benim için daha ağır olur. Yani bu mantıkla hareket ettim."' 76
Doğrusu bunlara ilave edecek bir şey yoktur. Evlenmek elbette asıl olandır ve
fıtratm gereğidir. Hocaefendi bunu za ten belirtiyorlar ve usulünü büyük ölçüde
fıtrat ekseni üzeri ne kuruyorlar. Bunu daha önce anlatmaya çalıştık. Dolayısıy
la evlenmemeyi savunacak imkânımız yoktur. Kaldı ki bunu kendileri de defaatle
söylüyorlar. Ama taksir arama adına ona böyle bir sorunun tevcih edilmesi, buna
karşılık evli olduğu halde hanımına zulmeden, dünyaya dalıp giden, ya da gözü
dışarıda olan Müslümanların, Hocaefendilerin yaptık larının sorulmaması iyi
niyetle bağdaşmaz.
İkinci olarak biraz pragmatistçe şöyle de düşünebiliriz: Evlenmiş, çoluk çocuğa
karışmış ve muhtemelen çocukları arasında şimdiden manevi mirasa konma kavgaları
başlamış, bu sebeple şu ana kadar yaptıklarının ancak öşrü mişarım ya pabilmiş
bir Hocaefendi mi, yoksa onun şu andaki hali mi ümmet adına daha büyük bir
kazançtır? Öyle ya, işler akıbet lerine göre değerlendirilmez mi? Ve bizim
dinimiz ümmetin maslahatı için vazedilmemiş midir?
Geleceğin vârisleri
Gerek Hocaefendinin yönlendirdiği hareket, gerekse bizzat kendileri için yakın
zamanlara kadar dillendirilen, doğrusu benim de katılır gibi olduğum bir husus
şu idi:
Onun müthiş karizması, engin ve kuşatıcı liderlik özelliği yanında, Kuran ve
Sünnet ve kısaca Fıkıh bilgisine neredeyse kabul edilemez bir hâkimiyeti
düşünüldüğünde -ki bazıları bunun böyle olduğunu hâlâ anlamış değillerdir ya da
anla mak istemiyorlar- Allah ömrünü uzun eylesin, özellikle dini ilimlerde
yerini dolduracak haleflerinin yetişip yetişmediği tartışılıyordu? Doğrusu son
on-on beş yıldır bu sahada yapı lan tahşidatla böyle bir endişeye neredeyse
mahal kalmamış gibidir, ya da en azından bu boşluğu doldurma çabalarının
planlıca sürdürülmekte olduğu anlaşılmaktadır.
Düşündüklerimi yazıya dökerek dondurma gibi bir suç iş-lediysem affola. Bunlar
artık silinmese dahi, bizim yanlışları mızdan dönme şansımız, yaşadığımız sürece
vardır.
İKİNCİ BÖLÜM
Hocaefendinin Fıkhı
Görüşlerinden Seçmeler
Kültür mirasımız temel kaynakları
77
Kültürün, bir milletin tarih İçinde üretip ortaya koydu ğu, ortaya koyup'zamanla
millî varlığın bir buudu haline getirdiği veya onu şuuraltı müktesebata dö
nüştürdüğü sosyal ve ahlâkî davranış disiplinlerinin bütünü olduğu şeklindeki
düşünce bir hayli yaygm. Bu anlayışa gö re, bazı temel hususiyetleri itibarıyla
evrensel bir görünüm arz etse de, her toplum ve her sosyal coğrafyada farklı bir
kültürün hâkim olduğu açıktır. Tabiî bu farklılık, büyük ölçü de düşünce
sistemlerinde de müessir bir faktördür. Bu açıdan bir ferdin, belli bir kültüre
bağlı düşüncesini, belli bir referans çerçevesi aracılığıyla kendini İfade
etmesi de sayabiliriz.
Kültürü; biraz da düşünce ile irtibatlandırarak, herhangi bir milletin kendi
ahlâkî değerlerini, mezhep mülâhazalarını, varlık, kâinat ve insanla alâkalı
düşüncelerini, sosyal ve siya sal tavırlarını ve davranış disiplinlerini ifade
yollarının bütü nüyle veya büyük bir kısmıyla ortaya koyması ve millî du yuş,
millî düşünüş esasına bağlılık çerçevesinde, tarih içinde meydana gelen topyekun
fikir, sanat, örf, âdet ve teamül - bu son iki esasla alâkalı ilerde arz
edeceğimiz kayıtlar mahfuz gibi hususlarm umûmudur şeklinde yorumlayanların
sayısı da az değil.
Bizim kültür sistemimizde, insan-kâinat-Allah münasebeti - böyle bir sıralamada
tabî, metbû müşterek mütalâa edilmiş tir - en temel esaslardandır ve bütün
zihnî, fikrî, amelî faali yetlerimiz bu münasebete bağlı cereyan eder. Modern
Avru pa mantığı - ki bu, tamamen bir Yunan mirasıdır - bütün mü lâhazalarını
insan, eşya ve hâdiselere bağlar; dolayısıyla da, Ulûhiyet hakikatini ya hiç
nazara almaz veya onu talî bir mev zu gibi mütalâa eder. Oysaki bizim düşünce
sistemimizde, in san-kâinat, bir meşher, bir kitap ve hâdiselerin diliyle bir be
yan olarak, varlığı kendinden (Vacibü'l-Vücûd) o yüce Zâtı anlatan, O'nun sanat
eserlerini teşhir eden ve icraatını seslen diren bir dil, bir sergi ve bir
enstrümandır. Yunan felsefesi ve onun çağdaş uzantısı sayılan modern Batı
mantığında aktif aklın yanında âtıl bir Ulûhiyet telâkkisine karşılık, bizim kül
türümüzde her zaman sanat-sanatkâr, eser-eser sahibi ve Ha-lık-mahlûk münasebeti
söz konusudur. Biz, kendi düşünce sistemimizde insan ve kâinati birer vasıta
gibi değerlendire rek, belli bir örfâne ufkuna kadar hep bu vasıtalarla, o
Ulular Ulusu Sanatkâra yönelir ve O'nu ararız; ötekiler ise, Ulûhiyet
telâkkisinin sadece pratikteki neticeleri üzerinde durur ve her şeyi tamamen
eşya ve hâdiselere bağlarlar. Ayrıca bizim, aktif akim yanında her şeyi
Kitap-Sünnet, Kitap-Sünnet'in referan sı çerçevesinde diğer kaynaklarla
irtibat!andırmamıza muka bil, onlar, aklı ve müşahedeyi bilimin biricik sebebi
görerek, âdeta ilmin ve marifetin yollarını daraltmış sayılırlar.
Özetlemek icap ederse kültür; aslî ve talî unsurlarıyla in san tabiatına mâl
olmuş; biHnmiş, inanılmış, yaşanılmış, ni hayet şuuraltı bir doküman haline
gelmiş mefhum, kural ve insiyakların bütünüdür ki, şuur ve irade söz konusu
olmasa da, yer yer belli sebep, saik ve tedailerle mevcudiyet ve belir
leyiciliği duyulup hissedilen epistemolojik bir olgudur.
Evet, nice, ruha mâl edilmiş ve şuur alhnda uyuyan inanç lar, kabuller, örfler,
âdetler vardır ki, zaman zaman akim iç dinamikleri, belli saik ve sebeplerle bu
müktesebâh uyarır, canlandırır, harekete geçirir ve inşâ edip şekillendirir;
bazen, tıpkı eski haliyle olduğu gibi gayet net, bazen de biraz renk atıp
matlaşmış olarak, ayniyet ölçüsünde bir misliyetle şekil lendirip ortaya koyar.
Ancak bu müktesebat ne ölçüde insan tabiatına mâl olursa olsun, eskilerin
ayniyle yeniden günde me gelmeleri katiyen söz konusu değildir; söz konusu değil
dir, zira her yeni gün, başlı başına bir âlemdir. Ve gelirken de tamamen kendi
husûsiyetleriyle gelir, kendi gurubuyla da batar gider. Bu itibarla da biz,
şuuraltı müktesebâtımızı, birer eski gibi tekrar etmekten daha çok, onlara
şartların gerektir diği bir kısım derinlikler ilâve ederek ortaya koyarız; daha
doğrusu, onları, asla dayalı, nesebi sahih taptaze renkler ve derinlikler
ilâvesiyle bir kere daha yaşarız. Burada milletçe her zaman tekrar edegeldiğimiz
bir hatayı vurgulamakta da yarar görüyoruz. Eskilerin yeniye sağlam bir zemin
oluştur ması, yeninin de eskiyi daha da açıp geliştirmesi yerine, biz konuyu çok
defa birbirinden ayrı iki zamana bağlayıp, bu iki zaman dilimini bazen
birbiriyle vuruşturarak, bazen de karşı karşıya getirerek, hep temellerde bir
kısım krizlere sebebiyet vermişizdir: Ya, "Yeniler koklanır, sonra çöpe atılır;
eskilerse misk-ü amber gibidir, karıştırdıkça çevreye güzel kokular sa çar"
diyerek, zamanın bir parçasına ait varidat hakkında ifrat etmiş ya da "Eskiyip
gitmiş bu müktesebâttan ne olur ki; ne aranacaksa, yeninin rengârenk dünyasında
aranmalıdır" mü lahazasıyla, bu defa da zamanın diğer yanma karşı bütün bü tün
alâkasız kalmışızdır; kalmış, hem millî zaman mefhumu nu göz ardı etmiş, hem de
konunun evrensel buudunu gör mezlikten gelmişizdir.
Oysaki biz, kendi kültürümüzü, sadece kendi coğrafya mız açısından değil,
bizimle medenî dünya arasında kalıcı ve sağlam bir köprü teşkil etmesi
zaviyesinden de iyi yorumla ma, dikkatli değerlendirme ve düşünce hayatımızda,
açılma türünden yeni bir kültür zamanına ortam hazırlama mecbu riyetindeyiz.
Değişik bir ifadeyle, milletimiz adına daha sağ lam, daha tutarlı, daha kalıcı
bir kültür anlayışının inşâsı için - geleceğin önceliği mahfuz - dün, bugün ve
yarına ait değer leri birbirine feda etmeme; temâdî ve inkişafa aym ölçüde
saygılı kalma "zorunda"yız. Aslında kültürel zaman, bizim bildiğimiz zaman
anlayışından farklı olarak, önce bulunma ya da sonradan vücûda gelme
mefhumlarına bağlı değildir. Bence ona "zaman üstü" demek daha uygun olacaktır.
Hatta ona, zamandan "bağımsız" ve "aşkın" nazarıyla bakmak ye rinde bir yaklaşım
olsa gerek; zaten kültürün sürekliliği de, tamamen onun bu müstakilliyetine
bağlıdır. Ne var ki, onun tamamen müstakil ve kendi olan bu yapısını düzenleyen
ve farklı muhitlerle münasebetini şekillendiren bir referans çer çevesinin
olduğu da açıktır. İşte bu yönüyle de o, böyle bir çerçeve içinde, farklı
mefhumlar, ayrı ayrı düşünce yolları, değişik bakış zaviyeleri, her biri bir
yoruma bağlı sanat telâk kileri ve ahlâkî değerler gibi hususların bütününden
ibarettir denilebilir.
Ancak, her türlü mazmunu, mefhumu, düşünce tarzını, yorumu ve telâkkiyi onlara
bağlı olarak götürme mecburiye tinde olduğumuz bir de temel esaslar vardır ki,
kültür, bütün renkleriyle bu esaslar etrafında daireler çizer durur... Onlar la
beslenir, gelişir ve derken, onlarla zaman-mekân üstü bir hâl alır. Bu esasları,
başta Kitap ve Sünnet olmak üzere, bu iki önemli umdenin - daha sonra bu
esasları birer işaret nevin den de olsa hatırlatmayı düşünüyoruz - referansı
çerçevesin de Tefsir, Hadîs, Usûl-ü Tefsir, Usûl-ü Hadîs, Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh
ana başlıklarıyla özetleyebiliriz. Hususîyle Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh (Fıkıh
Metodolojisi), hem ciddî bir mesaînin ürünü olmaları, hem de insanlık tarihinde
emsalsizlikleri iti-
barıyla o kadar engin ve zenginleşmeye açık kaynaklardır ki, bu kaynaklara sahip
olan milletler en hayatî şeylere sahip ol muş sayılırlar. Her medeniyetin
iftihar ettiği, nevi şahsına münhasır bazı değerler vardır. Fıkıh ve Usûl-ü
Fıkıh da, bi zim medeniyetimizin en belirgin değerlerindendir. Öyle ki, eğer
geçmişimiz İtibarıyla bizim medeniyetimize bir isim bul mak icap etseydi, ona
"Fıkıh" veya "Usûl-ü Fıkıh" medeniye ti demek uygun olurdu; kapıları ardına
kadar düşünceye, hikmete, felsefeye açık Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyeti...
Yunan (ve Grek) medeniyetleri birer felsefe medeniyeti, Babil ve Harran
medeniyetleri birer irfan (Gnostisizm) medeniyeti, bugünkü Avrupa bir "bilim ve
teknoloji medeniyeti" olması na mukabil, asırlardır devam edegelen bizim
medeniyetimiz, düşünce, akıl, mantık ve muhakeme yörüngesiyle herkese açık bir
Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyetidir. Çok düşünürle beraber, Seyid Bey ve
Muhammed Hamidullah Hocanın da ifade ettikleri gibi, bizdeki Fıkıh Metodolojisi
çalışmaları, en mükemmel bir hukuk sisteminin, en kusursuz bir kanun il minin
inşâsı, geUşmesi ve her asrı kucaklayabilecek şekilde açılması zaviyesinden, en
ciddî bir ilk teşebbüstür. Hem de, epistemolojik olarak başka kültür ve
medeniyetlere kaynak teşkil etmeye açık bir ilk teşebbüs.
Her zaman değişik toplumların değişik kanun ve hukuk sistemleri olagelmiştir;
Romalıların, Çinlilerin, Hintlilerin, Yunanlıların... Ne var ki, ne Yunanlıların
levhaları, ne Roma lıların Cassius kanunları, ne de modern dünyaların değişik
kanunnâmeleri, hiçbir zaman fıkıh sisteminde olduğu gibi bir metodoloji ilmine
bağlanamamış ve bu Ölçüde kurallaştınla-mamıştır. Bu itibarla da, temelleri
Kur'ân, Sünnet ve Selef-i Salihîn'in tahkik ve tespitlerine dayalı bu ilmi, bir
başka mil lette bulup göstermek mümkün değildir.
Felsefe, değişik dönemler itibarıyla, yine o dönemlerin ih tiyaçlarına cevap
vermek üzere sürekli gelişen bir mantığın ürünüdür. Bizim medeniyetimizde de
Fıkıh Metodolojisi, hu kukî sistemlerimiz için tarih boyu aynı vazifeyi
görmüştür. Fıkıh ve Hukuk, toplumları kurallarla yönetme misyonunu eda ederler.
Usûl-ü Fıkıh ise, fıkıh ve hukuk sistemlerine reh berlik yapar. Böyle bir
rehberlikte kullanılacak metotların tü rünü de, konunun durumuna göre "akl-ı
selim" belirler. Böy le bir usûl ve metodun, hukukî konuların iyi anlaşılması
üze rinde ne büyük bir tesir icra edeceği açıktır. Aslında Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh
için söylenen sözler, aynı ile Kur'ân ve Sünnet'e bağlı diğer üimler için de söz
konusudur. Gerçi, daha önceki kitaplar üzerinde de değişik çalışmalar yapılmış
ve onlara bağlı bazı sistemler geliştirilmiştir ama, Kur'ân ve Sünnet üzerinde
yoğunlaşan mesaî ve ortaya konan yorumlar, her zaman takdirle yâd edilecek
ölçüde bir hâdisedir. Evet, Kur'ân, ister bizzat Allah Resulü tarafından ortaya
konan yo rumlarıyla; isterse dilin kuralları, Arapça'nın kendine has üs lûbu ve
nüzul sebepleri göz önünde bulundurularak yapılan tefsir ve teviUeriyle olsun,
düşünce hayatımızda Öyle bir zen ginlik kaynağı olagelmiştir ki, çok sathî bir
nazarla bile ba kanlar, bunun ne büyük bir servet olduğunu hemen anlaya
bilirler. Flâdis için de aynı şeyleri söylemek her zaman müm kündür. Ne var ki,
bütün bunlara vefalı ve yetenekli dimağ ların sahip çıkmaları gerekmektedir.
Yoksa, düşmanların korkunç husûmeti ve dostların da vefasızlık ya da
suskunlu-ğuyla hep bulandırılmak istenen veya tamamen yok farz edi len bu feyyaz
kaynaklara rağmen, milletçe daha uzun süre varlık içinde yokluk yaşamamız
kaçınılmazdır.
Bu önemli kaynakların referans çerçevesi içinde, îslâm alddesınin aklî-naklî
delillerle ispatı ve dinimiz etrafındaki şüphe ve tereddütlerin giderilmesi,
teşbih, tecsim (Allah'ın herhangi bir varlığa benzetilmesi ve O'nun bir cisim
farz edil mesi) gibi felsefî çarpık mülâhazaların cevaplandırılması, İlâ hî
sıfatların mevcudiyeti ve bunların çerçevelerinin belirlenmesi, "eslah" konusu,
"hüsün- kubuh" mevzuları etrafında kaleme alınmış Sürmî kelâm konularını;
maslahat, istihsal, örf, âdet ve teamül gibi hususları da, kültür mirasımızın
talî kaynaklan arasında zikredebiliriz.
Her biri başh başına müstakü birer kitap konusu teşkil edebilecek bu kaynaklara
biz, şimdilik mahrutî bir bakış çer çevesinde sadece bazı işaretlerde
bulunacağız:
1. Kitap
Kur'ân kelime-i mukaddesesi ile de ifade edilen Kitap, insa nın gönül gözünü
açan, duygularım enginleştiren, düşünce sini derinleştiren; muhkemi, müteşâbihi,
nassı, zahiri, müc meli, mufassalı; ayrıca îmâsı, işareti, teşbihi, temsili,
istiaresi, mecazı, kinayesi gibi değişik beyan türleri ile başları döndü recek
ölçüde zengin bir kaynaktır ve her asra yetebilecek açı lım gücüne sahiptir. Ne
var ki, ondan, onun derinliği ölçü sünde istifade etmek, biraz da insafh
düşüncelerin ona kapı aralamalarına bağlıdır. Evet o, zaman ve mekân üstü bir ki
taptır ama bazen niyet ve nazar çarpıkhğı, onu kendi muallâ konumundan aşağılara
çekerek, beşerî düşüncelerin darlığı na hapsedebilir. İşte böyle bir bakış
zaviyesi veya düşünce in hirafı yaşayanlar, hiçbir zaman onu, kendine has o baş
dön dürücü derinlikleriyle tanıyamazlar. Aslında, belli ön yargı larla kendi
düşüncesinin eline-koluna kelepçe vurmuş esİr ruhlar, hangi zamanı yaşarlarsa
yaşasınlar, hangi çağda bulu nurlarsa bulunsunlar, bu beyan harikası kitabın
sırlarını iha ta edemez ve onu, o mucizevî ufkuyla katiyen tanıyamazlar. O,
hemen her zaman beşer ufkunu aşan zirve bir kitap ve de ğişik tefsir, tevil
dalga boylanyla eşsiz bir beyandır; ama, sa mimiyetle sinesini ona açanlar
için... O, insanlık için önemU bir şans; onu tanıyıp her meselede ona sığınmak
da şanslar üstü bir şanstır; ancak, acaba böyle bir mazhariyetten haberdar olan
kaç insan var!? Aslında, onun ziyasına sığınmadan hiçbir beşerî problemi çözmek
mümkün olmadığı gibi, İnsa noğlu için onun beyan çağlayanları esas alınmadan
kalıcı her hangi bir mutluluğa mazhariyet de söz konusu değildir.
Şimdiye kadar nice söz üstadı, beyandan ne sihirli âbide ler tesis etmiş ve nice
düşünce insanı, ne felsefî ve ideal sis temler kurmuşlardır. Ama bugün bütün o
âbideler birer vira ne ve o ideal sistemler de, tarihin yaprakları arasında
soluk birkaç satırlık hatıradan ibaret kalmışlardır. Beşer ufkunda tecellî
ettiği günden itibaren tazeliğini devam ettiren bir be yan varsa, o da, işte bu
Kur'ân; ve insanlığı sahil-i selâmete çıkaracak bir sistem varsa, o da, bu
mübarek kitabm muhte-vasıdır. Onun beyanında öyle sihirli ve parlak bir cazibe
var dır ki, sesinin ulaşabildiği yerlerde başka sözler malayaniya-ta dönüşür.
Onun muhteva zenginliği karşısında düşünce ve sistem sarrafları birer dilenci
halini alır.
İnsan, varlık ve Allah hakikatine tercüman olan bu kitap, insan gerçeğini
Öylesine incelerden ince tahlil eder, eşya ve hâdiseleri o kadar hassas ve
ölçülü değerlendirir ki, az bir dikkatle hemen herkes, bu tahlil ve
değerlendirmenin öbür ucunda adetâ nâmütenâhîyi görür gibi olur. Dolayısıyla da,
Kur'ân'm sihirli dünyasına girebilen kalp ve ruh insanları, bir fihrist
çerçevesinde kendi nefislerinde duyup hissettikleri her şeyi, kâinatta mufassal
bir kitap muhtevasıyla görür, duyar ve ömürlerini işaret ve emarelerin
dünyasında hep ona doğ ru yürüyen seyyahlar gibi sürdürürler.
Evet bu kitap, irfan ufkumuzu öyle aydınlatır ki, insan, onun öncülüğünde
gönlünün "arş-ı kemali"ne doğru yürürken, ne yol garabetine, ne düşünce
tıkamkhğına, ne de ruh inkıbazına maruz kalır... Bilgi ile heyecamn, imanla
müşahedenin, külfet ile güvenin, nizamîlikle emniyetin iç içe duyulduğu bu yolda
O, hep zirvelere doğru yürür. Yükselir en ulaşılmaz şahikalara ve erer talihinin
gülen yüzünü görebileceği ufuklara.
Bu Kitap; insan ve kâinatın iç derinliklerine, insanoğlunun ruh enginliklerine,
onun his, şuur, irade ve gönül gibi en ha yâtı buudlanna ve bu mükemmel
varlığın, kâinatların yeni den vilâdetleri sayılan hilkatindeki gayeye ve
mânâya, dona-mmmdaki fâikiyete, faaliyet alanının genişliğine, potansiyel
büyüklüğüne, arzu, emel ve heyecanlarına öyle yerinde belli şeyleri hatırlatmaya
matuf göndermelerde bulunur ki, şimdi ye kadar ne bir felsefe, ne bir sosyoloji,
ne bir biyoloji, ne bir psikoloji, ne de bir pedagoji o ufku hayal bile
edememiştir.
Bu Kitabı tamyan birinin, insan, kâinat ve Allah'la alâkalı temel konularda,
onun icmallerini tafsil edip detaylandırma-mn dışında başka bir kaynağa ihtiyaç
duyacağını zannetmi yorum. Aslında tafsil ve detaylandırma da, netice
itibarıyla, yine onun referans çerçevesi içinde ya bir Peygamber beyanı na, ya
sağlam bir müşahede ve muhakemeye ya da aklî istid lale dayanma zorundadır ki,
bu da, her şeyin onun yörünge sinde cereyan ettiği mânâsına gelir.
Bu kitap, nüzulü ile, tarihin mecra değiştirmesi sayılan önemli bir başlangıçta,
en mübarek bir bahtiyarın aracılığıy la, talihli bir toplumun ferdî, içtimaî,
siyasî, îdarî, iktisadî, ru hî, fikrî hayatlarım tanzim etmeyi hedeflemiş ve
hedeflediği şeyleri de bir hamlede, bir nefhada gerçekleştirerek, bedevî bir
toplum içinde, medenî milletlere Örnek teşkil edecek iç içe inkılâpların biricik
ilham kaynağı olmuştur. Aslında o, bu gün bile, kendine sığınanlar için aynı
şeyleri yapabilecek güç te ve zenginliktedir. Evet o, insan, kâinat ve Allah
münase betlerini ifadede benzeri olmayan bir zenginliğe, bir vüs'ate, hem de
tahlil ettiği konuların gerektirdiği temkin ve tenasü bü koruma ölçüsünde bir
zenginliğe ve vüs'ate sahiptir. Be-diüzzamanca bir üslupla anlatılacak olursa O,
bu kompleks kâinat saray ve meşherinin sesi-soluğu ve yorumu; tekvînî emirlerin
en özlü tefsiri ve te'vili; her zaman müşahede edip durduğumuz şu koca mekân ve
onun izafî bir buudu olan zamanın sırlı bir altın anahtarı; Cenâb-ı Hakk'ın Zât,
sıfat ve isimlerinin en beliğ bir dili ve tercümanı; eşya ve hâdiselerin perde
arkası esrarına ıtülam biricik rasathanesi; kevn ü me kânlar Ötesinden gelip,
gönül ve dillerimizde yankılanan Al lah'ın (c.c) bir iltifatnâmesi; şu muhteşem
İslâm dünyasının ışık kaynağı, havası, ziyası ve ebetlere kadar var olabilmenin
- olmazsa olmaz - temel esası; hemen herkesin, ya ciddî bir merak ve iştiyakla
ya da bir tereddüt ve ürperti ile beklediği öbür âlemlerin haritası,
tarifnâmesi, rehberi; bütün insanlık âleminin, insanî kemalât yolunda hiç
kimseyi yanıltmayan bir terbiye kitabı, bir marifet mecmuası ve bİr ilimler
ansiklo pedisi; husûsiyle de, İslâm dünyasımn en saflardan daha saf bir ilim,
irfan ve hikmet kaynağı... Nihayet, bütün Müslü manların şahsî, ailevî, içtimaî,
iktisadî, siyasî ve idarî hayatla rım asırlar boyu tanzim eden, yönlendiren bir
kanunlar kül liyatı... İhtiva ettiği dua, zikir, fikir ve münâcâtlarla bir
seyr-i sülük rehberi... Eşya ve hâdiseleri en ince teferruatına kadar
işaretleyen, olabildiğine veciz ama müphemi olmayan, fevka lâde zengin, ancak,
daha çok inananlara cömertçe davranan, bütün zaman ve mekânlara yeterli ve
tabiî, zaman ve mekân-üstü olan hârika bir kitaptır.
Ne meleklerin, ne ruhanîlerin, ne de cinlerin müstağni ka lamayacağı işte bu
Kitap, bizim kültür mirasımızın en geniş, en duru, en derin ve her zaman
deryalar gibi dalgalanıp dur duğu halde hiçbir zaman bulanmayan en birinci ve en
önem li kaynağıdır. Bizim burada o mübarek kaynakla alâkalı ifade etmeye
çalıştığımız hususlar ise, sadece ona küçük birer işa retten ibarettir.
2. Sünnet
Sünnet, Fıkıh ıstılahmda, Cenab-ı Peygamberin (s.a.s) söz ve hareketleri ile
yapılmasını emrettiği veya işaret buyurduğu hususların bütünüdür. Bir diğer
yaklaşımla O, Efendimiz ta rafından farz veya vacip olduğu belirlenmeyen, bazen
de terk edilebilen, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (s.a.s) söz, fiil ve
davranışlarıdır ki, ibadet kabilinden olanlara "Sünnet-i Hü-dâ", âdet-i
seniyyeleri cümlesinden bulunanlara da "Sünnet-i Zevâid" denir. Usûlcüler ise
meseleye daha farklı yaklaşa rak, onu, sözlere, fiillere, takrirlere bağlayıp,
sözlerle sübut bulanlara "Sünnet-i Kavliye", fiillerle ortaya konanlara "Sün
net-i Fiiliye" ve yapıldığını gördüğü halde, işlenip işlenme mesi konusunda
sükût buyurduğu hususlara da "Sünnet-i Takrîriye" demişlerdir ki, hemen her
bölümü ile amele müte allik bulunanlardan ahlâkla alâkalı olanlara, terbiye ve
âdâb etrafında şerefsüdur olmuş nurefşân beyanlardan, nefis tez kiyesi ve ruh
terbiyesi istikametinde ortaya konmuş düstur lara kadar, çok geniş bir alanda,
gözlerimize ve gönüllerimi ze ziya çalan öyle tükenmez bir kaynaktır ki,
asırlardan beri insanımızın, bu bereketli kaynaktan beslene beslene canlı bir
Sünnet örneği haline geldiği söylense yeridir.
Evet, Sünnet, ister teşrîdeki alanının genişliği, ister farklı yorumlara açık
esnekliği sayesinde, Kur'ân tefsirinden Fıkh'a, itikadî meselelerden ahlâka,
zühd ü takvadan ihlâsa açılan çerçevede, öyle feyyaz bir kaynak olagelmiştir ki,
baş-k;:^ bir din, başka bir millette bu ölçüde bereketli bir kültür ha
zinesinden bahsetmek mümkün değildir. Ancak biz, şimdilik bu önemli konuyu da, o
alanlarla alâkalı yazılmış ve yazıla cak kitaplara havale edip, diğer bir hususa
geçmek istiyoruz.
3. İcma
İttifak, kast, azim ve mutabakat mânâlarına da gelen icmâ; ay-m asırdaki İslâm
müctehidlerinin dînî bir meselede ittifak et meleri demektir ki, bu ümmete
mahsus bir mazhariyettir. İcmâ, herkesin ve hele sıradan insanlarm işi değil; o,
herhangi bir konuyu aslî deliller itiban ile tespit edip değerlendirebilecek güç
teki uzmanların, o mevzu ile alâkalı mutabakatlarıdır. Avamm herhangi bir mesele
hakkında anlaşmaya varması icmâ sayıla mayacağı gibi, şer'î delillere muhalif
herhangi bir meselede de icmâ söz konusu değildir. Evet, Şâriin vaz'ettigi
nasslarla, bilin mesi zarurî olan mevzularda icmâ hükümsüz olduğu gibi, var
lığın hudûsu (sonradan yaratılma) türünden konularda da o, geçersizdir. Keza,
Allah'm varhğı, birliği, peygamberlik haki katinin sübutu gibi hususlar da,
icmâın cereyan sahasının dı şında kalırlar. Ayrıca, anlaşılması Şâriin tasrihine
bağlı bulu nan, âhirete aİt ahvâl, kıyamet alâmetleri, ötedeki nimet ve azap
çeşitleri gibi mevzularda da İcmâ söz konusu olamaz.
"Ümmetim, dalâlet üzerinde ittifak etmez" şeklindeki Pey gamber işareti ve
"YeduUahi maa'lcemâa" gibi cemâatin husû sî bir ilâhî te'yide mazhariyetini
ifade eden beyanlar, icmâm hücciyetini vurgulayan hususlardan sadece bir
ikisi...
Zeydiye'nin bu konuda farklı mütalâaları, Şia'nın değişik yorumları ve
Zâhirîler'in onun geçerliliğini belli bir zaman dilimine inhisar ettirmeleri, bu
önemli kültür kaynağının esa sına dokunacak nitelikte güçlü muhalefetler
sayılmazlar. Ne var ki, onların itirazları ve bu itirazlara karşı çoğunluğun ver
diği cevaplar da hafife alınacak gibi değildir. Ancak bütün bunlar, bu yazımn
istiab haddini aşacak ölçüde birer kitaplık konulardır ve bugüne kadar da
defaatle ele alınıp işlenmiş lerdir. Biz burada icmâı, sadece kültür mirasımızın
bir kayna ğı olarak hatırlatmak istedik, o kadar...
4. Kıyas
Bir şeyi diğer bir şeyle ölçüp, ortak bir değer ve hükme bağ lama mânâlarına
gelen kıyas; ıstılahta, bir konu ve bir amel ile alâkalı hükmü, onun dengi,
benzeri başka bir konuda da ortaya koymak demektir. Usûl-ü Fıkıh'ta (Fıkıh
Metodolojisi) birinci meseleye "makîsun aleyh" veya "asi", ikinci meseleye de
"makîs" veya "fer"', bu iki mesele arasındaki ortak nokta ya, diğer bir ifade
ile, "vech-i müşâbehet"e de "hükmün me~ nâtı" denir ki, bu çerçevede tanımaya
çalıştığımız kıyas. Ki tap ve Sünnet'teki zaman ve mekân üstü potansiyel
zenginli ğin önemli bir açüım alanını teşkil eder. Evet kıyas, değişen zaman ve
mekânlara bağlı muhtemel ihtiyaç boşluklarına karşı. Kitap ve Sünnet'in
referansı çerçevesinde her zaman başvurulabilecek öyle zengin bir kaynaktır ki,
onun söz ko nusu olduğu yerde kafiyen çareler bitmez ve bu açılım kapı sı, ehil
olanlara her zaman ardına kadar açıktır.
Bazen birbirine münasip ve müşabih konularda "vech-i müşabehet" dediğimiz ortak
nokta fevkalâde açıktır ve ko nuyla az bir mümâresesi olan herkes, bu benzerliği
hemen anlar ki, metodologlar, buna "kıyas-ı celf diyegelmişlerdir. Bazen de,
"makîs" ve "maldsun aleyh" arasındaki ortak nok ta hemen anlaşılmayacak ölçüde
kapalı olur; kapah olur ve araştırmaya, tetkike ihtiyaç duyulur; hattâ bazen
alternatif menâtlar bile söz konusu olabilir ki, buna da "kıyas-ı hafî" demeyi
uygun bulmuşlardır.
Böyle her iki cenahıyla da hem bir genişlik, hem de zen ginlik ifade eden
kıyasın. Ceza Hukukunda -ona başvurmak, cürüm ve ceza ihdas etme mânâsına
geleceğinden- hücciyeti söz konusu değildir. Bu kabil özel durumların dışında o,
he men her zaman müracaat edilebilecek önemli bir bilgi kayna ğıdır. Ve
fakihlerin büyük ekseriyeti tarafından hücciyeti üzerinde ısrarla durulmuştur.
Biz şimdilik, onun da, mücel-ledlik bir konu olduğunu vurgulayıp geçelim.
5. İstihsan
Güzel görmek, görülmek, beğenmek ve beğenilmek mânâla rına gelen istihsan;
usûlcüîerce farklı yorumlan olsa da, çokları onu celî kıyasa muarız ve onun
mütekâbili hafi kıyas ye rinde kullana gelmişlerdir. İstihsan, bazen bir hükümde
kıya sın gerektirdiğinden daha kuvvetli bir delile yönelme, bazen kıyasla ortaya
konan hükmü daha güçlü bir delille tahsis et me, bazen râcih bir delile dayanma,
bazen kıyası bırakıp, ge nel disiplinlere uygunluk içinde nasslara daha muvafık
olanı na uyma, bazen de "terkü'l-usri li'l-yüsr" fehvasınca, kolaylık adına
zorluğun terk edilmesi, yani bir konuda hem zorluk hem de kolaylık söz konusu
ise, kolaylık adına tercihte bulu nulması mânâlarına hamledilmiştir. Başta Ebû
Hanife olmak üzere pek çok fukahânm görüşü istihsamn hücciyeti istika
metindedir. Ashnda istihsana karşı çıkanlar da, ona yüklenen mânâları daha başka
ad ve unvanlarla diğer disiplinlere yük leyerek, aym şeyleri yapmışlardır. Bu
itibarla da, onu delil kabul etmeyenlerin iddiaları tamamen lâfzîdir ve kafiyen
böyle bir "menjhelü'l-azbi'l-mevrûd"u bulandıracak mahiyet te değildir. Biz,
şimdilik istihsamn tafsilini de yine sahasının uzmanlarına bırakarak, bu fasla
da bir nokta koyup geçelim.
6. Maslahat
Vasıta, vesile ya da faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamında maslahat; bir
içtihad prensibi olarak, çok erken dönemde, kı yas ve re'yin bahis mevzuu olduğu
hemen her mecliste üze rinde durulagelmiş ve zamanla da bazı mezhep imamlannca
müstakil bir disiplin kabul edilerek, talî derecede "edüle-İ şer'iyye"den biri
sayılmıştır. Kelimenin mânâsından da anla şılacağı üzere maslahat, insanların
yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ki, bu mânâda o,
dînî ha yat içinde önemli bir yer işgal eder. Aslında Cenab-ı Hak, kullarının
din, can, mal, akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak
vaz'etmiştir. Bu, Usûl-ü Fıkıh'taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.
Maslahat, diğer fıkhı deliller ölçüsünde yaygın olmasa da, bir hayli fakih,
hususîyle de Mâliki fukahâsı ona ayrı bir önem atfedegelmişlerdir. İmam Şafiî,
doğrudan doğruya maslahat delili üzerinde durmasa da, değişik bir yolla onu da
kıyas çer çevesi içinde mütalâa ederek, zımnen kabullenmiş görünür. Hanefî
fukahâsı farklı bir yorumla ona karşı hüsnükabullerini ortaya koyarlar. Ahmet
bin Hanbel ise, pek çok meselede ol duğu gibi bu konuda da İmam Şafiî gibi bir
yol izler.
Belli ölçüdeki bu farklı yaklaşımlarla beraber maslahat, makbul bİr maslahat ise
ve başka Şer'î bir disiplinle de çakış mıyorsa, hemen bütün mezheplerde -ayrı ad
ve unvanlarla da olsa- kabul görmüş ve çok meselede başvurulagelen talî
delillerden biri sayılmıştır. Hem Şâriin ona yüklediği mânâ lar, hem de fukahânm
ona tahmil ettiği fonksiyonlar açısın dan çok önemli bir kültür kaynağı
olduğunda şüphe yoktur. Ne var ki, onun da daha genişçe anlatılmasına ihtiyaç
vardır. Ancak, onun da açılıp anlatılması böyle bir makalenin istiab haddini
aşar.
7. Tasavvuf
Tarifini konuyla alâkah kitap ve risalelere havale ederek, muhtevasına kısaca
geçelim:
Nazarî yanı tarikat, amelî yanı dervişlik diyebileceğimiz tasavvuf, ruhî
hayattan ahlâka, ondan da âdâb u muaşerete ait konulara kadar çok geniş bir
alanda önemli bir bilgi ve kültür kaynağıdır.
Bazıları Tasavvufu, nefis ve enaniyet cihetiyle ölüp, kalbî ve ruhî hayat
itibarıyla dirilme, bazıları, kendi nisbîliği için de iradenin mevcudiyetiyle
beraber, o yolun yolcusu olarak, gassalin elindeki meyyit gibi Hakk'm iradesine
teslim olma, bazıları, bir taraftan Kur'ân'da zemmedilmiş bulunan mesâ-vî-i
ahlâka karşı tavır alırken, diğer taraftan da mehâsin-i ahlâk ile bezenme,
bazıları, muktezâ-i beşeriyet kalbdeki ve ruhtaki bize ait uzaklığı aşarak,
ilâhî yakınlığı "kurbet" unva nıyla vicdanlarımızda duyma, bazıları, Kur'ân ve
Sünnet reh berliğinde bir çizgi takip ederek, hayatımızda hevâ ve heve sin
yerine Hüdâyı ikame etme, bazıları, bütünüyle "Müsebbi-bü'l-esbâb"a yönelerek,
sebepleri aktif müessiriyet dışında görme, bazıları da, cismanî ve bedenî
arzulardan sıynlarak, -imkân el verdiği ölçüde- melekî vasıflarla ittisaf etme
şek linde yorumlamışlardır.
Ahlâkî yaklaşımı öne çıkararak. Tasavvufla alâkalı şunları söylemek de
mümkündür: O, şeytan ve nefsin dürtülerine karşı her zaman kalbi temiz tutmak,
nefsi kendine has tema yüllerinden vazgeçirerek, mümkün olduğu ölçüde, onun ha
reket alanım daraltmak, sürekli kalbin ve ruhun derece-i ha yatında kalmaya
çahşarak, hakikî insanlığa yükselmenin yol larında bulunmak, Hak'la olan
münasebetlerde ciddîlerden ciddî olmanın yanında, hayaünı başkalarımn
maddî-manevî mutluluğuna bağlamak, en samîmâne gayretler ve en büyük işlerde
bile karşılık beklemeden, peygamberâne bir yol izle mek, Hakk'a kulluk
hamlelerinde her zaman, mişkât-ı Mu-hammediye'nin (s.a.s) gölgesinde yol almaya
kararh bulun mak, Allah ile münasebetlerinde Hâhk-mahlûk, abd-Mâbûd,
talip-Matlub, kâsıd-Maksûd mülâhazalarına sımsıkı bağlı ka larak dupduru, halis,
garazsız-ivazssız bir ubudiyet sergile mek, mâsiyet karşısında her zaman dişini
sıkıp dayanmak, ibadet ü tâatı hayatın gayesi ölçüsünde bir neşve ile yerine i
getirmek, belâ ve musibetleri gülerek istikbal edip, kahr u lütfü bir bilmek,
her türlü sa'y ve gayrette beşerî takvimlere değil, Hakk'm takdirlerine
bağlanarak, zamanın çıldırtıcılıgı-na karşı bir kuluçka sabrı göstermektir ki,
esas yeri, kalbin zümrüt tepeleri etrafında telif edilmiş kitap ve kitapçıklar
olan Tasavvuf, bütün bir hayatı kucaklayan, besleyen, zen ginleştiren, beyan,
burhan ve irfan destekli öyle engin bir bil-
gi ve marifet havzıdır ki, ne Dogu'nun misük telâkkileri için de, ne de Batı'nm
felsefî cereyanları arasında o derinlikte bir kaynak göstermek mümkün değildir.
8. Kelam
Söz, konuşma, dil, Kur'ân-ı Kerim, ilâhî emir ve nehiy mânâ larına gelen kelâm;
İslâm inanç sistemini aklî ve naklî deliller le müdafaa etmeyi, mü'minlerin
düşünce istikametlerini ko rumayı, dine karşı zaman zaman ortaya atılan veya
atılması muhtemel bulunan şüphe ve tereddütleri bertaraf etmeyi, bir kısım
yanlış felsefî cereyanlara karşı eskilerin "akâid-i hakka-i İslâmiye" dedikleri
hakikatları "Sünnet-i Seniyye" çerçeve sinde koruyup kollamayı üstlenen
bügilerin bütünüdür.
Diğer bir yaklaşımla kelâm, dinin asıl kaidelerini (usûlüd-din) Kitap, Sünnet ve
bu iki ana esas çerçevesinde Selef-i Sâ-lihînin mütalâalarına bağlayan bir kısım
ilim ve marifet naza riyeleri (epistemoloji) ihtiva eden düsturların mecmûudur.
Bu düsturlar, öteden beri pek çok âlim, mütefekkir ve İslâm filozofu tarafından
kitapl aştırılmış ve eskinin mektepleri sa yılan medreselerde tahsil
edilegelmiştir.
Bazı mütefekkir ve âlimler bu konuda, Kitap ve Sünnet çerçevesinde kalıp, mevzu
ile alâkalı herhangi bir fikir yürüt memelerine karşılık, bazıları, beyanı
burhanla besleyerek ve irfanla da zenginleştirerek, konuyu hem tasavvufî, hem de
felsefî malzemeyle genişletmekte beis görmemişlerdir. Beis görmek bir yana,
onunla iştigali dînî bir hizmet saymışlardır. Gerçi bu ölçüdeki bir açılım,
İslâmî düşünce sisteminin içine eski miras artıklarından bazı çarpık şeylerin
girmesine de se bebiyet vermiştir ama, bunun Müslümanlara daha büyük, daha geniş
düşünce ufukları açtığı da bir gerçektir.
Ne var ki biz, şimdilik burada, kelâmın olumlu-olumsuz yanlarım münakaşa
etmekten daha ziyade, sadece onun kültür mirasııruz adına ne bereketli ve ne
engin bir kaynak oldu ğunu hatırlatmakla yetinerek, yeni münakaşalara kapı arala
yacak hususlara girmemeyi düşünüyoruz.
9. Örf, Âdet, Teamül
örf; kanun olmadığı halde, insanlar tarafından hüsnükabul gören ve umûmun
alâkasına mazhar olan, akla, tab-ı selime ve dine de aykırı bulunmayan âdet, hâl
ve davranıştır. Hane fî fukahâsı daha farkh bir yaklaşımla ona; "aklen, şer'an
güzel bulunan ve salim düşüncede de münker sayılmayan hususların bü tünüdür"
derler.
Âdet ve teamülle örf arasmda ciddî farklar vardır; her şey den evvel "örf veya
"mâruf güzel görülen bütün âdetlere ıt lak edilmesine karşılık, "âdet" ve
"teamüller" bazen nahoş da olabilirler. Bundan dolayı da "iyi âdet, kötü âdef
veya "güzel teamül, fena teamül" sözleriyle, âdet ve teamüllerde bir ayı rım
gözetmemize mukabil, örfte böyle bir farklılığa gitmeyiz. Ayrıca örf, hem söz,
hem de amelle ifade edilmesine karşılık; âdet ve teamüller sadece fiil ve
davranışlara bağlı kalırlar. Bundan başka, âdet ve teamüllerin "âtıl akıF'a ait
bir yanları vardır kİ, bu yanları itibarıyla onlar, tamamen eskiyi kabul ve
taklide dayanırlar. Kur'ân, pek çok yerde böyle bir anlayışı tenkit sadedinde,
"Biz atalarımızı bir din ve bir millete bağlı bul duk ve onların izlerine uyduk
(onları izlemeye koyulduk) derler" di yerek, böyle bir taklit ve şablonculuğu
açıktan açığa ayıplar. Örf ise, Kur'ân-ı Kerim'de her zaman mâruf unvanıyla
emre-dilegelen, hiç olmazsa tavsiye edilen hususlardandır.
Biz burada, hukuktaki yerleri itibarıyla bir kısım ahkâma esas teşkil etmeleri
açısından değil, örfün mutlak mânâda, âdet ve teamüllerin de dinin ruhuna
muhalif düşmemeleri şartıyla kültür mirasımızın önemli birer kaynağı olduklarını
vurgulamak istedik. Yoksa, sadedinde bulunduğumuz konulardan her birerleri,
birer kitapçığa, hiç olmazsa uzunca bir makaleye mevzu teşkil edecek kadar
geniştir. Bu da, hem bi zim iktidarımızı, hem de bu yazının istiab haddini çok
çok aşar.
Buraya kadar işaretleyip geçtiğimiz bütün yazılanlar, fev kalâde daraltılmış,
hattâ bir ölçüde bazen sadece mevzuun is mi ve tarifiyle yetinilerek, dar bir
makale çerçevesinde, kül tür mirasımızın kaynaklan ve bu kaynakların iç
yapılarının hatırlatılmasından ibarettir. Bu esnada, birbirinden ayrı gibi
görünen kültür mirasımızın değişik kaynakları arasında cid dî bir organik
birliğin var olduğunu da vurgulayarak, bize ait ayrı bir özelliği daha
hatırlatmak istedik. Bütün bunları ya parken de fantezilere girmemeye fevkalâde
Özen göstererek ve değişik sun'îliklere takılma gibi hususlardan uzak dura rak,
bütün dikkatlerimizi büyük ölçüde, konunun epistemo-lojik buudu üzerinde teksif
edip, kültür ve düşünce mirası mızın farklı alanları arasındaki münasebetleri
hatırlatmaya çalıştık. Anlatılan şeylerin hemen hepsinin hatırlatılması za
ruretine binaen, mahrûtî bir bakışla her konuyu olabildiğince daraltıp, mevzuun
teferruatını uzman firasetlerin yorumuna bırakarak ve şayet gelecekte bunları
daha bir detaylandırma-yı düşünüyorsak, onu da ömrün vefa etmesine bağlayıp, bi
rer damla ile deryalara işareti şimdilik yeterli bulduk.
İslâm Fıkhı
İbadetlerle alâkalı hususlar bir yana, fıkhın sair alanlarında günün
gerçeklerine cevap verm^e noktasında, yani bir ten-kîh ve tanzime gidilmesi
gerektiğinde şüphe yok. Evet, eli mizdeki mevcut hkıh kitaplarında, değişik
konularla alâkalı bazı meselelerde kaynakların mutlaka yeniden gözden geçiril
mesi gerektiği inancındayım. Bu noktada;
1) Usul-i fıkhın yeniden gözden geçirilmesi ve geçmiş mü-devvenat bütünüyle
taranarak alternatif bir usulün ortaya ko nulması şarttır.
2) Şimdiye kadar belli ölçüde gelişmiş bulunan örf ve âdet kaynakh içtihatlar,
yeni baştan bir kere daha tertip ve tensike tâbi tutularak, kolektif içtihat ve
tercih heyetlerinin içtihatla rında ya da tercihlerinde mutlaka bunlar göz
önünde bulun durulmalıdır. Tabiî eski devirlerdeki örf ve âdete bina edilen
hükümlerin günümüzün şartlarına göre kritik edilmesinde de zaruret vardır. Zira,
günümüzdeki örf ve âdetler o dönemden çok farklıdır. Hükmün menatının değiştiği
bir yerde, aynı içti hadı günümüze yansıtmak doğru olmasa gerek.
3) Ayrıca, içtihadı hükümlere ihtiyaç duyulan alanların çok iyi tespit edilmesi
ve bu noktada herhangi bir boşluğa meydan verilmemesi çok önemlidir.
4) Bir kere daha vurgulamada yarar var; bütün bu faaliyet lerin mutlaka bir
heyet tarahndan gerçekleştirilmesi şarttır. Bu fikri tam 25 yıldır savunuyorum.
Fikir dağınıklığına, merci ka rışıklığına sebebiyet verir düşüncesi ile de
zarurî durumlar ha riç, yeni içtihadı hükümler ortaya koymaya karşı olduğumu hep
ifade ediyorum. Zira özellikle günümüzde meseleler, o ka dar girift ve iç içe
bir hâl arz etmektedir ki, hayaün bütününe müteallik hususların birden
değerlendirilmesi gerekli olan me selelerde, ne kadar uzman da olunsa, her
hâlde, dar mânâda "din" âlimlerinin yeterli olamayacaklan söylenebilir.
Evet, bir din âlimi hem sosyolog, hem psikolog, hem iktisat çı vb. olamayacağına
göre, o zaman bu işi ancak, uzman kişi lerden oluşacak bir heyet halledebilir
diye düşünüyorum.
Sigorta
Vatandaşların kaza, felâket, âfet ve yoksulluk zamanlarında devlete müracaat
edip, yardım talebinde bulunması ma'nâsm-da devlet sigortası ile, çeşitli iş
koUarma mensup işçi ve me murlardan birinin uğradığı felâkete karşı maddî
yardımda bu lunma, bu olmadığı zaman, yatırdıkları aidatı geri alma şeklin de
uygulanan üyelik sigortası, ittifakla caizdir. Fakat, sermaye sahibi kişi veya
kuruluşların hayat, yangın, kaza, hırsızlık vb. sigortası adıyla, aylık veya
yıllık primler alarak yaptıkları, si gorta şartları tahakkuk etmediği takdirde
yatırılan primlerin sahiplerine iade edilmediği ücretli sigorta çeşidine günümüz
de bazı fukahâ caizdir dese de;
1. Kumar olması,
2. Meçhul unsurlar İhtiva etmesi,
3. Bir yönüyle sarf muamelesi olması; ve
4. Müslümanlann teslim ve tevekkül konusundaki inançla-nm zedeleyici hususlarla
ma'lûl bulunmasından dolayı diğer bazılanna göre caiz görülmemiştir.
Asr-ı Saadet'te bu uygulamayı devlet, tebasmdan tek kuruş prim almadan
yapıyordu. Bugün böyle bir uygulamanın olma ması, temelde îslâmî değer ve
kaidelerle çatişan ücretli sigorta türüne cevaz vermeyi gerektirmez. Bununla
birlikte, îslâmî de ğer ve kaideler çerçevesinde yapılacak bir sigorta işlemine
de kimse bir şey diyemez. Değişen içtimaî ve iktisâdı yapılanma lar karşısında
îslâmî esaslara uygun müesseselerin boy atıp ge lişme imkânı bulabileceği
günümüzde inşâallah dinine bagh sermayedarlar çıkar ve her yam ile İslâm'a uygun
bir sigorta şirketi kurarak, Müslümanların bu ihtiyaçlarım da karşılarlar. (F.
Fasıla-2, s. 293)
Kürtaj
Rahime girmiş spermin dışarı atılması, yani kürtaj, Hanefîler dışındaki diğer üç
mezhebe göre yasaktır. Hanefî mezhebinde ise, anne karnında döllenmiş
yumurtanın, çocuk şeklini alınca ya kadar geçen süre içinde -teferruatı fıkıh
kitaplarmda anlah-lan şartlar çerçevesinde- dışarı atılması caiz, daha sonra ise
ke sinlikle haramdır. Mezhep imamlarımızın ortaya koyduğu ge nel çerçeve
istikametinde, eğer aileler çocuk istemiyorlarsa azl yapmahdırlar. Kaldı ki,
"Ben cariyemle azl yapıyorum" diyen sahabeye Efendimiz (sav), "Bu bir ve'd-i
hafî {çocuğu gizli giz li toprağa gömme)dir" buyurmuşlardır. Bununla birlikte,
azl, kürtaja nisbetle daha hafiftir ve İmam-ı Azam Efendimiz bunu tecviz
etmişlerdir.
Nüfus plânlamasına gelince: Bu, Batı'mn bütün âlem-i İs lâm'a karşı oynadığı bir
oyundur. Kendi ülkelerinde doğumu teşvik edip ve nüfuslarının çoğalması adına
maddî-manevî her türlü İmkânı değerlendirirken, bize doğum kontrolünü salık
vermeleri, dünyadaki servet kaynaklarından bahisle, "Şu ka dar nüfusa bu yetmez"
diyerek, nüfusumuzla oynamaları, Müslümanlara karşı asırlardır sürdürülen Haçlı
Seferleri'nin bir başka şeklidir. Kur'ân, "Sizin de, onların da rızkım biz
veririz" derken; Allah Rasûlü (sav), "Evlenin, çoğalın; Kıyamet Günü'nde ben
sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim" buyururken, Müslüma-mn nzık endişesi
taşıması düşünülemez. Bununla birlikte, mü him olan, nesilleri İslâm ve Kur'ân'a
hadim kılabilmek, bu ide al ve bu anlayış çerçevesinde yetiştirmektir. Esasen,
Batının korktuğu da budur ve işte bunun için de İslâm ülkelerinde nü fus
plânlaması çalışmaları yapmaktadırlar. (F. Fastla-2, s. 294)
El öpme ve saygıda ölçü
İslâm'da el öpme diye umûmi bir kaidenin var olduğunu bilmi yorum. Bununla
birlikte, umûmi teamül gereği, küçük büyü ğün, talebe hocasımn, öğrenci
öğretmenin elini öpebilir. Yalnız, burada mühim olan, herkesin üzerine düşeni
yapmasıdır. Tıp kı, Allah Resûlü'nün "Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi
ayağa kalkmayın" emrine rağmen, Ashâb'm, O İki Cihan Güne-şi'ne karşı ayağa
kalktıkları misillü; büyük, elinİ öptürmek iste meyecek, fakat küçük öpmeğe
çalışacak; büyük saygı bekleme yecek, küçük ise, saygıda kusur etmeyecektir. (F.
Fasıla-l, s. 295)
Diş dolgusu ve kaplama
Hanefî fukahâ'sı, gusül âyetinde emrin 'fettahherû' şeklinde mübalâğa ifade eden
bir sîgası ile gelmesinden hareketle, gu-sülde ağzın içinin de yıkanmasının farz
olduğu neticesine var mışlardır. Fakat, ağzın İçi, dişin de içi demek değildir.
Gusül-de ağzın yıkarunası farz olan kısım, bizzat ağzın içi, dolayısıy la da
dişlerin çeperi, yani dış yüzeyidir. Bu yüzey, diş doldu rulduğu zaman dolgu,
kaplandığında ise kaplama olur.
Bir diğer açıdan, "zaruretler mahzurlu şeyleri mubah kılar." Zaruret, icabında
insana guslü terk ettirir; haram et yedirir; hattâ, zaruretin derecesine göre
küfür kelimesini bile mahzur-suz hale getirir. İnsan hayat ve sağlığı açısından
dişin ehemmiyeti tartışma kabul etmez. Bu bakımdan, dişin ağızda muhafa zası
ancak doldurma veya kaplama ile olacaksa, o takdirde bu nun yapılmasında hiçbir
mahzur yoktur. Fakat, kaplamanın altından olması İmam Ebû Hanife'ye göre
mahzurludur. Bazı ları, Ebû Hanife'nin bu kavlini, dolgu veya kaplama yaptırma
nın caiz olmadığı şeklinde anlamaktadırlar. Halbuki İmam-ı A'zam Ebû Hanife'nin
tartışmasım yaptığı mevzu, dişe dolgu veya kaplama yapüır mı yapılmaz mı değil,
dolgu veya kapla mada altın kullamlıp kullanılmayacağıdır.
İnsanları yanlışa sevk etmemek ve yanlış anlayışlara mey dan vermemek için,
şer'î mes'eleleri daha bir dikkatle incele memiz gerekmektedir.
(F. Fasıla-2, s. 296)
Kaza namazları
Kazaya kalmış namazların kazası da farzdır. Esasen, namazı bile bile kazaya
bırakmak büyük günahür.
İmam Şafiî ve İmam Malik'e göre, farz namazların sünnet leri, kaza niyetiyle o
namazın kazası olarak kılmabilir. Çünkü farz, sünnetten çok daha faziletlidir.
Hanefî fukahâsı, sünnetlerin kaza yerine kılınmasına yu muşak bakmamıştır.
"Sünneti sünnet yerine, kazayı da kaza yerine kılmak gerekir" demişlerdir. Gerçi
İbn Nüceym, bu hu susta İmam Şafiî ve İmam Mâlik'in görüşünü benimsemişse de,
farz namazım terkle, zaten büyük bir günaha girmiş olan insanın, o açığmı
kapatmak için bir de sünnetleri terk etmesi pek uygun olmasa gerek. Namazı
kazaya kalan kişinin sabah-akşam Rabbisine duâ ve tazarrûda bulunması
gerekirken, Al lah Rasûlü (sav)'nün seferde ve hazerde terk etmediği ve kıla na
cennet köşk ve saraylarırun va'dedildiği, tamamı 12 rek'aü bulan revâtib
sürmetlerin kaza namazına feda edilmesi akla da, tab'a da münâsip gelmemektedir.
Ayrıca, Allah Rasûlü (sav), bir hadis-i şeriflerinde, Cenâb-ı Hakk (cc)'ın,
kulunun eksik farzlanm kıldığı nafilelerle tamamlayacağım beyân buyurmuşlardır.
Bu sebeple, fevt edil miş farz namazlar kaza edilmeli, nafileler de nâfİle
olarak kıhn-malıdır. "Kaza namazım çok, ömrüm hepsini kılmaya yetmez" diyenler
varsa, Allah böyleleri için inşâallah, o âna kadar kaza adına sergiledikleri
gayret ve kalplerinde taşıdıkları azim, ni yet ve kararlılığına göre hüküm
verir. (F. Fasıla-2, s. 297)
Kan aldırmak
Efendimiz (sav)'de çok sık baş ağrısı olur; hemen her ağrı es nasında başım
sımsıkı sarar ve halkın içine öyle çıkarlardı. Ba zen, kan aldırdıkları da
olurdu. O devrin kan aldırma tekniği şöyleydi:
Kan alınacak yer önce tıraş edilir, sonra yarılır ve boynuza benzer bir aletle
kılcallardan kan nefesle çekilirdi. Efendimiz {sav)'in bu davramşmdan kan
aldırmarun sünnet olduğu hük mü çıkar mı, çıkmaz mı onun üzerinde ayrıca
durulabilir. Fa kat şurası bir gerçek ki Allah Resulü (sav), daha çok başı ağrı
dığı zaman tedavi maksadıyla kan aldırırlardı. Tabii, her za man başka gayeler
için kan aldırması da söz konusu olabilir. Bizim de başımız çok ağrıdığında
tedavi için veya daha başka maksatlar için kan aldırabiliriz. Kan aldırırken.
Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart da söz konusu
değildir. Bugün tıb ilminde geçerli teknik ve usûller den yararlanmak daha uygun
olabilir.
însan, vücûdunun ihtiyacı olmayan kanı bir başkasına ken di irade ve ihtiyarıyla
verebilir, fakat kafiyen satamaz. Sadece kanın değil, diğer uzuvların da
saülması kesinlikle haramdır.
(F. Fasıla 1, s. 298)
Sakal bırakma
Efendimiz (sav)'in, ne nübüvveti öncesinde, ne de nübüvveti döneminde sakalını
kestiği vâkidir. Gerçi, M. Ebû Zehra gibi
bazı âlimler. Efendimizin sakal bırakmasım devrin âdeti şek linde telâkM;
ediyorlarsa da. Efendimizin bizzat sakalı emret mesi ve sakal bırakması, sakalın
sünnet olduğunun münakaşa edilemeyeceğini göstermektedir.
Ne var ki, sakal bırakmak sünnet ise de, bırakmamak ha ram değildir. Bilhassa
günümüzde, bir Müslümarun içtima-î hayatin çarkları arasında farzları ikame
ettikten sonra, bir kı sım sünnetlerdeki kusurundan dolayı tenkid edilmemesi
esas tır. Bu itibarla, bazı önemli mülâhazalarla sakal bırakmayan Müslümanların
kılık-kıyâfet ve dış görünüşlerinden ziyade, gerçek niyetierine ve
sergiledikleri tavra bakılmalıdır.
Yeri gelmişken, bir hususa daha temas etmeden geçemeye ceğim. Efendimiz, ashabım
ehl-i kitaba benzeme men edilme den önce, müşrikler karşısında teferruata âit
mes'elelerde on lara benzemekten şiddetle men etmemişti. Çünkü, menşe' ola rak
onlar da semavî bir dine dayamyorlardı. Daha sonra, müş riklere de, ehl-i kitaba
da benzememe O'nun bir şiarı oldu. O, saç-sakal dâhil her şeyde Müslümarun
kendisi olmasım arzu ediyor ve îslamî şahsiyet, İslamî kimliğin korunmasını
hedef liyordu. Mühim olan da budur. Aşamadığımız birtakım ger çekler olsa bile,
Müslüman daima kendi olmaya çalışmalı, ta kıldığı yerde de niyetini sağlam
tutarak, her şeye rağmen farz ları ve hususiyle bugün en önemli farz olan imân
ve Kur'ân hizmetini ikameye devam etmelidir. (F. Fasıla-2, s. 298)
Faizsiz banka
Faiz müessesesi, ister devlet, isterse şahıs eliyle işlesin, içtimaî yapı için
öldürücü bir zehirdir. Mürüvvet ve yardımlaşma his sinin ölmesi, "ben" merkezli
yatırımların öne çıkması, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da büyümesi
ve hepsinden kötüsü de Allah'ın haram kıldığı bir iş olması, bu müessesenin ilk
akla gelen özellikleridir. Bu sebeple, mü'min, "günah ve düşmanlık üzerinde
yardımlaşmayın" fehvasmca -zarurî hal ler dışında- bu anlayış ve onun cereyan
ettiği ortamdan uzak durmalıdır.
Yakın bir gelecekte, faizsiz bankalar gibi faizsiz iktisadî sis temlerin de
devletler tarafından uygulamaya konulması, hepi mizi ve herkesi -Müslüman olsun,
kâfir olsun- bütün insanlığı rahat ettirecektir. İçinde yaşadığı günün ertesini
göremeyen ve istikbâle nazar edemeyen bir kısım devlet ricali ve bilim adam ları
bunu kabul etmek istemeseler de, "meşîme-i şeb"den neler doğacağını hep beraber
göreceğiz. (F. Fasıla-Z, s. 299)
Yenge ile evlenmenin hükmü
Bir insan, kardeşi vefat edince yengesi ile -kendisinden ister büyük, ister
küçük olsun- iddeti bittikten, hamile ise hamlini vaz'ettikten sonra
evlenebilir. Fakat böyle bir evlilik, ne farz, ne vacip, ne de sünnettir. Sonra,
bu evliliğin caiz olması başkadır, mevcut şartların değerlendirilmesi
neticesinde lüzumlu görülüp görülmemesi başkadır. (F. Fasıla-2, s. 300)
Trafik kazalannda ölenlerin
durumu
Soru: Trafik kazalarında Ölenler şehit olur mu?
Cevap: Müslüman ise evet... Fakat, arabada evrad ü ezkar ile meşgul olmalı, her
zaman Cenâb-ı Hakk ile irtibat korunmalı ve ne maksadla olursa olsun, seyahat
ederken ölümün bizi her an gelip yakalayabileceği endişesiyle sürekli hazırlıklı
olmalı yız... Olmalıyız ve uygunsuz bir vaziyette yakalanmamaya gayret sarf
etmeliyiz. Hizmet adına yapılan seyahatlerde bazen boşalmak için
gülüp-konuşmalar olabilir; ama bunlar kesinlik le ahireti unutturacak derecede
mâlâyâni olmamalıdır... (F. Fasıla-1, s. 300)
Ölümden sonra telkin yapılır mı?
Allah Resulüne isnad edilen telkine dâir zayıf rivayetler var; Allah dilerse
fayda verir. Ama, esas olan, insanm ölünce teklif dâiresinin dışına çıkmış
olmasıdır. Onun için bu telkin, daha dünyada iken ve ruhunu teslim etmeden evvel
yapılmalıdır. Zira, son söz ve mülâhazaların tevhidle alâkası çok mühimdir.
Mezarlarda yapılan telkin Kitap ve Sünnet'teki yeri itibariyle çok tatmin edici
değildir. Yasin-i Şerifin de ölüm anında okun ması lazımdır ki; sekerattaki
insan onun ma'nâ ve muhtevasıy la dolsun-taşsm, merciin ve meabın Allah olduğunu
bilsin, te fekkür ve tezekkür kapıları ona açılsın. Bununla beraber, ölü nün
ardından okunmasında ve sevabının bağışlanmasında da bir beis olmasa gerek...
(F. Fasıla-2, s. 301)
Bid'at-ı Hasene tabiri
İmam Rabbanî gibi eazim-i eimme, bid'at-ı haseneyi kabul et mezler. Ancak, kabul
eden bir hayli ulema da var. Onların ta riflerine bakıhrsa, bid'at-ı hasene,
aslı dinde olup, fash şer'an formüle edilmeyen şeylerden ibaret amel demektir.
Bid'at-ı seyyie ise, hem aslı, hem de formülü dinde olmayan.
Şimdi bunu biraz daha açalım. Meselâ Kur'ân, "Ey İmân edenler! Allah'ı çokça
zikredin," der. Acaba buradaki çokluk, ne dir? Eğer Allah (cc)'ın ganiyy-i
ale'l-ıtlak olduğunu, bizim de nihayetsiz muhtaç olduğumuzu nazara alırsak,
devamlı O'nu zikredip, takdiste bulunmamız gerekmez mi? Hem meselâ,
tekrarlanması sevap olan ve aynı zamanda mesnun bulunan "Sübhanallahi ve
bihamdihi, Sübhanallahi'1-Azim" kelimesini formüle etmişler ve demişler ki günde
500 defa bunu, 1000 de fa da "Lâilâhe İllallah" kelimesini tekrar etmeliyiz. Bu
adet 600-700 de olabilir. İşte ResûluUah (sav)'dan mervi olmayan âmâl ve ezkânn
formülü buna benzer şekillerde ve daha çok da ilhamla tesbît edilmiştir. Bu
itibarla, birşey sünnet-i sahiha da yoksa hemen inkâra gidilmemeli, onun
sünnette bir mah-milinin bulunup bulunmamasına bakılmalıdır. Ayrıca bu ez-kânn
cehrî ya da hafî şeklinde yapılması da mesnun değildir. Biz bunları, kendi rûh
hâlimiz itibariyle bazen hafi, bazen ceh ri yapmak isteyebiliriz. Tabiî, bütün
bunların aslı dinde oldu ğu için bunlar bid'at-ı hasene tarifine girerler.
Mevlid de böy ledir. Meselâ Ka'b b. Züheyr, Efendimiz (sav)'in huzurunda O'nu
övmüş ve teşvik görmüştür, keza, Hassan b. Sabit de te-yid ve teşvik görmüştür.
Mevlid de çok rahatlıkla aynı şekilde mütalâa edilebilir. Belki formül olarak
aslı yoktur denebilir. Ama, dinde hiç yeri yoktur, denmez. Ne var ki, bu güzel
âdet te işi ticarete döküp, yozlaştıranlar me'sul olurlar. Zaten ticare te
dökülürse, bunların değil mevhd okumaları, Kur'ân okuma ları bile tasvib
edilemez. Zira Kur'ân, böyle ağızlarda renk kay bına uğrar ve te'sirini yitirir.
(F. Fasıla-2, s. 302)
Ölülerin arkasından yapılan duâ
Efendimiz (sav), vefat edenlerin arkasından Kur'ân okumaktan çok duâ
buyurmuşlardır. Çünkü, içten gelerek yapılan hâhsane dualar, her şeyden daha
makbuldür. Kaldı ki, temiz olmayan yerlerde Kur'ân okumak da zaten memnu'dur.
Hatta bazı fuka-hâ, hükmen temiz olmayan kişilerin başında Kur'ân okunması nı
sakıncah bulmuşlardır. Bu sebepledir ki, İmam~ı Azam, me zarlıklarda Kur'ân
okumanın doğru olmadığını söyler. Allah, arkamızdan dualar edecek,
hayır-hasenâtta bulunacak hay-ru'1-halefler bırakmayı hepimize nasîp etsin! (F.
Fasüa-2, s. 303)
Içtihad'da asıl yapılması
gerekenler
Malûm, İçtihad bahsinde, fırhnaların olduğu bir zamanda ka pıların, pencerelerin
kapanması lâzım deniyor. Bugün böyle, ikinci derecedeki meseleleri öne çıkarıp,
onlar üzerinde imal-i fikir etme ve bunları birinci derecede önemliymiş gibi
tartış maya açma, bu prensip çerçevesinde değerlendirilebilir mi?
Bir tarafta, "içtihad kapısı tamamen kapalıdır" demek bir if rattır. O, her
zaman açıktır; fakat oradan girmenin şartları var dır. Biraz önce arz edildiği
gibi, içtihadm bir temeli olmalı. İç tihad, îslâmî bir tabir ve İslâmî bir
mesele olarak, îslâm fıkhıy-la alâkalıdır. Bu da tabii İslami şartlar, İslâmî
bir zemin gerek tirir. Meselâ, bugün toplumumuzda bir problem halini alan
başörtüsü, hicretin 5'inci veya 6'ncı, yani Risalet'in 18 veya 19'uncu yılında
farz olmuştur. Faiz, kademe kademe yasaklan mış, ama tamamen ortadan
kaldırılması. Veda Haccı'nda ger çekleşmiştir. Bütün bunlar üzerinde iyi
düşünülmeli ve gerek tiği gibi durulmahdır.
Burada bilhassa şu hususu arz etmekte yarar var. Bugün için, İslâm hkıh tarihini
yeterince araştirdığımız ve bildiğimiz söylenemez. Kur'an'daki ahkâmm
illetlerinin bile tam olarak ortaya çıkanldığı ve bu manâda sağlam bir tenkih-i
menat ya pıldığı iddia edilemez. Kaldı ki, selefin içtihadlarında dayandı ğı
deliller nelerdi; o devâsâ hkıh okyanusunda neler vardı, bunları tam olarak
bilemiyoruz. Kanaatimce, içtihada medar meseleler bile, selef döneminde %90
nisbetinde halledilmiş gi bidir. Öyle ise, bugün yapılması gereken, işte bunlar
üzerinde çalışmak ve bu konuda araştırma yapmak olmalı; hususiyle de Din'in
usulü üzerinde durulmahdır. İnsanlara Allah'ı nasıl an latabiliriz; onları
Kur'ân ve imanla nasü tanıştırabilir, Allah'ı insanlara nasıl sevdirebiliriz;
evet, gayret ve düşünceler, önce likle bunlar üzerinde teksif edilmelidir. Kaldı
ki, bugün içtihad gibi mevzular üzerinde uğraşanlar, bunu biraz da isbat-ı nefs
için yapıyorlar. Zaman ve şartiar tam müsait olmadığından, serdedilen fikirler,
varılan neticeler de semavî değil, arzî olu yor. O bakımdan, Din'in usûlünü tam
tesbit etme, akıllara ve kalplere yerleştirme çahşmalanna hız vermenin dışında,
diğer meselelerde insanlara belli ölçülerde genişlik gösterilmeli, on ların
üzerine, mevcud şartlar açısından altindan kalkamaya cakları mükellefiyetler
yüklemekten kaçmılmahdır. Aksi halde, bugün vardığınız bir neticeyi, ulaştığınız
bir hükmü çok geçmeden gözden geçirme, değiştirme durumunda kahrsımz ki, bunun
da zararı, her şeyden daha çok Din'in kendisine olur.
(Fethullah Gülen'le Amerika'da Bir Ay, s. 125)
Zikr-i Cehrî, Zikr-i Hafî
İslamiyet'in kesin olarak tayin ve tespit etmediği hususlar, fıt ratlara göre
ayn ayrı hükümler alır. Naslara muhalif olmamak şartıyla, kesin hükme
bağlanmamış meselelerde muhitin, ikli min, örf ve ananelerin farkh olmasıyla
farkh yollara sülük edi lebilir. Tarikatlarda zikrin gizli veya açık yapılması
da her hal de buradan kaynaklanmaktadır.
Meselâ, Allah'ın (cc) zikri hususunda Buhari'deki bir hadîs-i şeriflerinde Allah
Rasulü (sav): "Nefsinize merhamet edin, zi ra siz ne bir gaibe, ne de bir sağıra
duâ ediyorsunuz" buyur maktadırlar. Bunu esas alan bazı tarikatlar, zikirlerini
hafî {giz li, sessiz) yapmaktadır. Buna karşılık ise, bir diğer ekol zikirle
rini cehrî (açıktan, sesli) yapmayı tercih etmişlerdir. Hasılı bu mesele
nasslarla kesin bir hükme baglanamadığmdan, her iki şekilde de zikir yapmaya
cevaz var demektir.
Öşür ve arazi hukuku üzerine
Öşür, topraktan çıkan ürünün vergisidir. Arazi nehir veya yağ mur suyu ile
sulanıyorsa, elde edilen mahsulün 1/10'u zekât olarak verilir. Ama dolap, kuyu
suyu gibi şahsî emek isteyen su ile sulanıyorsa, bu takdirde ödenecek zekâtm
miktarı, ürünün 1/20'sidir. İmam-ı Şafiî hazretlerinin bu hususta farkh mütalâa
sı vardır ki, buna göre, arazinin bir kısmı yağmur, bir kısmı do lap suyu ile
sulamyorsa, ürünün 1 / 15'i zekat olarak ödenir.
Öşür, bütün İslâm devleüerinde hemen hemen her zaman verilirdi. Yalmz,
Osmanlılar bir ara 'sultaniye' veya 'arazi-i mi-riyye' diye devlete ait bir
toprak statüsü oluşturdular. Dolayısıyla devlet, kendi topraklarında elde edilen
üründen öşür al madı. Fakat bilâhare yapılan arazi reformları, neticesinde statü
değişti ve araziler şahıslara temlik edilip, tapuları verildi, tes cilleri
yapıldı. Bu statü değişikliğine rağmen, bir kısım kitap larda hâlâ "o devirde
öşür verilmiyordu, yine verilmez. Çün kü arazi, arazi-i miriyyedir" denmektedir.
Halbuki şimdi orta da ne emir, ne ümera, ne de sultan var. Bunlar yok ki, arazi
de "arazi-i sultaniyye" veya "miriyye" olsun. Türkiye'deki hal-i hazır
uygulamaya göre herkesin arazisi kendi mülküdür ve dolayısıyla, zekât olarak
öşür bilittifak farzdır. İstimlak edip, değeri verilmediğinde mahkemeye müracaat
etmez nüsiniz? Öyleyse, Türkiye'de bugünkü toprak statüsü içinde elde edi len
üründen öşür vermek farzdır. (F. Fasıla-1, s. 279)
Kaçak su ve elektrik
Devletin aslî vazifelerinin içinde yer alan, yol-su-elektrik hiz metleri,
millete bedava olarak sunulmalıdır. Fakat devletin maddî açıdan buna imkâm yoksa
-İslâmî kurallara göre- kâr gayesi gütmeksizin, milletten maliyetini
isteyebilir. Zaten he men hemen bütün dünyada sistem bu şekilde işlemektedir.
Buna göre, amme (kamu) hukuku içinde yer alan elektrik ve suların kaçak olarak
kullanılması caiz değildir. Kul hakkının terettüb ettiği bu düzenlemede, kaçak
elektrik ve su kullanan ların, 60 milyon fertle teker teker helâilaşması gerekir
ki, bu da mümkün değildir. Öte yandan mü'min, yeryüzünde emniyet ve güvenin
temsilcisidir. O, hadisin ifadesiyle "elinden ve di linden emin olunan, emniyet
ve güven duyulan insandır." Öy leyse, bir mü'minin, bu türden emniyeti
zedeleyici işlere giriş mesi kafiyen doğru değildir. Bir de özelleştirme ile bu
kurum-lann bir kısrm halka satıldı ise, o zaman kul hakkının terettü bü ayrı bir
buud kazanır. Ve yarın Hakk'm huzurunda hesabı verilemez bir hale gelir. (F.
Fasıla-1, s. 280)
Roman, hikâye, tiyatro ve
sinema üzerine
Bunlar bir yönüyle müstakil, bir yönüyle de birbirine bağlı ko nulardır. Zaten
biz de, bu konuların kendilerinden değil, on larla ilgili bakış açımızdan
bahsedeceğiz. Roman, hikâye, tiyat ro ve sinema, Batı'ya göre bizde çok gendir.
Bunda, önceleri İs lâm'ın bu mevzudaki tavrı rol oynasa bile, bize âit ihmalin
ro lü daha büyük olmuştur. Burada "İslâm'ın tavrı" ifadesini bil hassa
kullamyorum. Zira bu konularla ilgili İslâm'ın kesin ya sağı söz konusu
değildir. Ancak açık-kapalı bazı ifadelerden, karşı bir tavır sezmek de
mümkündür.
Ben şimdilik bu konunun daha fazla detayına girmeyi dü şünmüyorum. Sadece, her
zaman tekrar ettiğim ve herkesin de tekrar ettiği bir hususu müsaadenizle yine
tekrar etmek istiyo rum. Bir kere bu türlü konular üzerinde fikir ve yorum
yapılıp, mülahaza yürütülürken ifrat ve tefritten azami ölçüde kaçınıl-mahdır.
Bu prensip, söz konusu ettiğimiz hususlar için de ay nen geçerlidir.
Edebiyatımızın büyük ustalarından Cemil Me riç, biraz da ifrata varan ölçüde
roman ve hikâyeye karşı dai ma tavır almıştır. Ben şahsen edebiyatçılarımız
arasmda onun kadar bu konulara karşı tavır alan bir başkasını tanımıyo rum.. .
Bedîüzzaman Hazretleri ise roman ve hikaye hakkında ki kanaatini "Ölü hayat
veremez" esprisiyle vecizelendirmiştir. Ne var ki onun, sadece bu sözünü ele
alarak hüküm verirsek değerlendirmemiz eksik olacağından, vereceğimiz hüküm de
yanlış olur. Bununla şunu arz etmek istiyorum: Bedîüzzaman ve ondan önceki pek
çok İslâm âlimi, düşünce ve fikirlerini "is tiâre-i temsiliye" yoluyla
anlatmışlar ve kitaplarında bu manâ ya gelen hikayelere yer vermişlerdir.
"İstiâre-i temsiliye"lerin ise öz bakımından hikaye ve romanlardan farkı yoktur.
Öyley se, roman ve hikayeleri, buna bağlı olarak tiyatro ve sinema tü rü
eserleri bir çırpıda alıp atmak ve onlara "yasakür" etiketi yapıştırmak da doğru
bir davramş olmasa gerek. Durum böy le olunca, bunların olup olmamaları
gerektiğinden daha çok, üzerinde durulması gereken husus, bunların ihtiva
ettikleri konulann neler olup neler olmaması gerektiği hususudur.
Bâtılı tasvirin tecviz edilmemesi gerektiği, herkesin ittifakla kabul edeceği
bir mes'eledir. Ayrıca bunlarda İslâm'ın kesin haram dediği mes'eleleri terviç
veya teşvik ma'nâsına gelecek her türlü tasvir, anlatış ve görüntüleme de
kesinlikle kabul edi lemez.
Yoksa temelde ne romana, ne hikâyeye, ne de diğerlerine karşı çıkma doğru
değildir. İster Kur'ân'da anlatılan kıssalar ve temsilî tablolar, isterse
Efendimiz (sav)'e âit konuyla ilgili yüzlerce, binlerce beyân ve ifadeler
zannederim bu konuda or ta yolu bulmada, bizim için yeterli delil ve yol
gösterici rehber sayılabilir.
Bununla beraber, "eşya misliyle temsil edilir" hakikatini de unutmamak gerekir.
Onun için de İslâm âleminin büyük ve yüce tanıdığı kimseler bence temsil
edilmemelidir. Peygam berler ve büyük sahabeler bu çerçeve içinde birinci
derecede değerlendirilmeleri gereken kişilerdir. Değişik şekilde onları da ifade
edebilme imkânlanmn söz konusu olduğu günümüz de, artık onlan anlatmada müşahhas
şekiller kullanma zorun-luluğtmdan da bahsedilemez... Teknik imkânlar
kullanılarak ışık ve renk oyunlarıyla çok rahatlıkla ifade edilmek istenen
mes'eleler pek alâ dile getirilebilir. Ve zannederim böylesi hem daha doğru hem
de daha te'sirli olur. Zaten günümüzde mü şahhastan tekrar mücerrede doğru bir
kayış gözlenmektedir ki, bu yolun, İslâm'ın ruhuna daha uygun düşeceği münakaşa
götürmez bir gerçektir... (F. Fasûa-l, s. 330-352)
Balık
Denizde veya belli havuzlarda domuz yağı katilmiş yemle bes lenen balıkların
yenmesinde mahzur yoktur. Çünkü bu yem, balıkların vücudunda belli istihalelere,
yani kimyevî değişikliklere uğrar. Şu kadar ki, nasıl sokaklarda salma gezen hay
vanlar boğazlanmadan önce birkaç gün bekletiliyor, öyle de, necisü'1-ayn yani
tabiahyla pis bir şey yiyen balıklar da bir-iki gün bekletilmelidir. (F.
Fasıla-1, s. 277)
Duâ esnasında ellerin durumu
Duâ ederken ellerin yukarıya doğru kaldırılması taabbüdî emirlerdendir. Allah
Rasulü (sav) bu şekilde duâ ettiği için bi zimde böyle duâ etmemiz
gerekmektedir. Buna, Allah'ın kür-sîsinin her şeyin üstünde ve her şeyi
kuşatıyor olması izafî key fiyetlerine binaen ellerimizi yukarı doğru
kaldırıyoruz, şeklin de açıklamalar da getirebiliriz. (F. Fasıla-1, s. 277)
Kul hakkı adına bir ölçü
Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabım bulup helâl lik dilemek
mecburiyetindedir. Bu hâk, gıybet, iftira, yalan is nadı... vs. gibi manevî
boyutlu haklar İse, ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helâl
ettirilebilir. Eğer hakkın borç-ala-cak gibi maddî boyutu varsa, bunları hemen
ödeme cihetine gidilmelidir. Kişi, hem kul hakkından dem vuruyor, hem de imkânı
olduğu halde borcunu ödemiyorsa, böylelerinin yalan cı olduğu muhakkaktır. (F.
Fasıla-1, s. 277)
Sala okuma
Devr-i risâlette ve sonraki dönemlerde "sala" diye birşey yok tu. Bu sebeple
sala bid'attir. îmam-ı Rabbani'ye göre bid'atm hasenesi ve seyyiesi olmaz. Salâ
okunurken, "Efendiler Efendi-si'ne salât u selâm getirme niyet edilse yine de
bid'at olur mu?" denecek olursa, bu takdirde salât u selâma zaman, me kan ve
vak'a tayin etme karşımıza çıkar ki, bu da ayrı bir bid'attir. İbadetlerde zaman
ve mekan tayinini, sadece sahib-i şeriat yapar. (F. Fasıla-1, s. 278)
Çocuklar arasında eşitlik
Baba, çocukları arasındaki muamelelerinde onlara eşit davran malıdır. Zaten,
"Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir. Varise vasiyet yoktur. Her hak
sahibine hakkını verin." hadîsinde de ifade edildiği üzere, İslam, çocukların
mirastaki hisselerini tayin et miştir. Buna rağmen, şu ya da bu sebeple birisine
fazla veril mek istendiğinde, diğer mirasçıların razı edilmesi şarttır. Aksi
takdirde, adaletsiz bir davramş, babamn ahirette sorguya çe kilmesine sebep
olur. Nitekim Allah Rasulü (sav) çocukların dan birine mal hibe edip,
diğerlerine etmeyen bir sahabinin uygulamasmı iptal etmiştir. Şu kadar ki,
çocuklardan biri anar şist ve mülhit, buna karşılık diğerleri de dindar olursa,
baba bu anarşist çocuğunu mirastan bütün bütün mahrum edebilir ve mesul de
olmaz. (F. Fasıla-1, s. 278)
İslâm'da örtülü ödenek
Muharebelerde elde edilen ganimetlerin 4/5'i gazilere, 1/5'i devlet başkanına
veriliyordu. Bunu önce Efendimiz (sav), son ra hulefa-i raşidin aldı. Efendimiz
(sav) kendine verilen hisse ile fakiri, yetimi doyuruyor, dışardan gelen
heyetleri ağırlıyor du. Bu, bir nevi aidat-ı mesture, yani günümüzdeki
ifadesiyle örtülü ödenekti ve devlet reisinin tasarrufuna tahsis edilmiş bir
imkândı. (F. Fasıla-1, s. 278)
İnşallah-Maşallah
"Bu iş 'inşallahla', 'maşallahla' olmaz" sözü, insanı küfre sokan sözlerdendir.
Gerçek ise, bu sözün tam tersidir. Herşey, ama herşey "inşallah" ve "maşallah"
ile yani Allah'ın dileme si ve yapacağımız şeylere O'nun meşietinin taalluku ile
olur. Bu sebeple hayatlarını İslâmî çizgide sürdürenler, küçük, basit ve
ehemmiyetsiz görünen ve belki de bir milletin imanla bağ larını koparma adına
kasten onun içine sokulan böyle cümle ve deyimlere karşı alabildiğine dikkatli
olmalıdırlar. Ne güzel der Bediüzzaman Hazretleri: "Hazer et (Sakın! Dikkat
et!): Bir bakışta, bir öpmekte batma." Kaldı ki, bu konudaki ayet-i keri me
tevil ve tefsire ihtiyaç olmayacak kadar açık ve sarihtir:
"Allah'ın dilemesi olmadıkça (inşallah demedikçe) hiçbir şey için 'bu nu yarın
yapacağım' deme." (F. Fasıla-1, s. 281)
Evlatlık
Çocuğu olmayan ailelerin yabancı kişilerin çocuklannı evlatlık olarak almaları
İslam'a göre, başlangıcı ve nihayeti itibariyle tasvib edilmese gerek.
Hakkımızda hayırlı olan kader-i İlâhi nin çizdiğidir. Evet, bize düşen o takdire
rıza göstermektir. Zi ra hakkımızda neyin hayırlı olduğunu bilemeyiz. Nitekim ço
cuklarından çeken nice aileler var ki, 'keşke hiç olmasaydı' de yip
inlemektedirler. Yalnız evlatlık çocuk alanlar, ilerikİ yıllar da mahremiyet
meselesinin teessüs etmemesine azamî dikkat göstermek zorundadırlar. Bu ise,
ancak kadımn abla veya kü çük kız kardeşinin erkek çocuğunu alması veya erkeğin,
kar deşlerinin kız çocuklarını almasıyla sağlanabilir. Bir de yaban cı çocuklar
için süt amcası veya süt teyzesi olma durumu ayar lanabilir. Bunlar
yapılabildiği durumlarda evlat edinme olabi lir. (F. Fasıla-1, s. 281)
Türbeler üzerine
İbadet kasdı taşıdığı ve halka öyle mal olduğu için, türbelere, mezarlara bez
bağlamak ve mum yakmak bid'attır ve haram dır. Hele hele türbedeki zata duâsmda,
"benim şu günahlarımı bağışla, affet" deme küfürdür, dalâlettir ve şirktir.
Bununla be raber, o yüce şahsiyetleri âdabı gereğince ziyaret etme, dualar okuma
ve şefaat ehlinden de, onların şefaatine mazhar olmayı Allah'tan dilemede hiçbir
mahzur yoktur. (F. Fasıla-l, s. 282)
Cünüplük
Cünüp olarak vefat etmek, her ne kadar bir nakîse ise de bazı larının zannettiği
gibi "imansız ahirete gitme" değildir. Hele bu yüce bir ideal uğruna
zorunluluktan kaynaklandı ise... Me sela, Hanzala b. Âmir, evlendiği gece, savaş
münadilerinin "haydi savaşa" seslerini duyar duymaz, yıkanmaya dahi hrsat
bulamadan orduya katılır ve o haliyle de şehid olur. Bu zatın cenazesini
melekler yıkarlar. Bu sebeple de ona "gasiletü'1-me-lâike" denilir. (F. Fasıla
1, s. 282)
Tesbih
Tesbih kullanmak sünnet değildir. Bana göre, şehadet edecekleri için tesbihi
elle yapmak daha güzeldir. Yalmz 100'lük, 1000'lik evrad okurken tesbih
çekilmesi daha uygun olur. (F.Fasıla-l. s. 282)
Musikî
Herhangi bir konuda fetva verirken, meselenin aslına bakmak lâzımdır. Musiki'nin
aslı, aynı haram değildir. Eğer haram der seniz, bütün Osmanlı tekke ve
medreselerinin haram işledikle rini iddia etmiş olursunuz. Ama Bediüzzaman'm
dediği gibi, musikinin şehevî ve beşerî arzuları kamçılayanı haramdır. Ba tı'da
musiki bir hayli ileri; hatta onlar sözsüz müzik bile icad ettiler ve bununla
mesela sözsüz olarak Budin seferini anlatı yorlar. Anlayan, dinlerken ağlıyor.
Anlamayan, ağlayana gü lüyor. Rahmetli Alvar İmamı "Dört güzeller" davulu
çalınır ken oturmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya durmuş "ne yapıyor sun?" diye
sorduklarmda, "Cihar yar-ı güzîni anlatıyor. Dört güzel Ebu Bekir, Ömer, Osman,
Ali'dir (R.Ahnüm)" cevabım vermiş. (F.Fasıla-1, s. 282)
Su-i zan ettiklerimizin
arkasında namaz
Soru: Su-i zan ettiğimiz kimselerin arkasında namaz kılabilir miyiz, kılamaz
mıyız?
Cevap: İmamın arkasında namaz kılma, sünnet-i müekke-de, Hanbeliler'e göre ise
farzdır. Bir insan hakkında su-i zan et mek ise katiyen haramdır. Hele bir imam
hakkında su~i zanda bulunmak o bütün bütün çirkindir. Çünkü:
"Ehl-i ilme karşı bir gıybet iki gıybet sayılır." Asrın bü yük düşünürü "Hüsn-ü
zanna memuruz" diyor. Ama bir insan vardır ki, açıktan açığa içki içer, faiz
yer, ahlâksızlık ve hovardalık yapar. Bunun böyle olduğu bilindiği takdirde,
onun arkasmda namaz kılmak da, onun imam olması da mekruhtur. Fitneye mahal
olmaması için sahabe Velid gibi, Yezid gibi kimselerin arkasında namaz kümıştır.
Sahabenin anlayışı bu ise buna ters düşen, sahabeye ters düşer. Şayet, fışkı
açık birinin arkasında namaz kılmak istemiyorsak, o camiye değil, başka camiye
gideriz ve katiyen fitne çıkarma yız. Zira fitne bazen cinayetten daha büyük
günah sayılır, (F.Fasıla-1,s.283)
İçki içenin namaz kılması
Soru: "İçki içenin 40 gün namazı kabul olmaz" diye bir hadîs var mıdır?
Cevap: ibadetin birkaç yönü vardır:
1. Kul, ibadetle cennete ehil hale gelir. Yani, bakırken altm, gümüş olur.
2. Allah'a karşı mükellefiyetlerini yerine getirir.
3. Hayrm hayır doğurması şeklinde bir "salih daire teşek kül eder ve bu salih
daire insanda ibadet, itaat aşkım uyanr; sonra da böyle devam eder gider.
İçki Meselesine Gelince:
Hocaefendinin Fıkhı Görüşleri • 135
1. İnsan içki içtikten sonra kıldığı namazları kaza edecek di ye sarih sahih bir
nas olmadığı gibi, mürsel, merfû, zayıf, met ruk bir rivayet de yoktur.
2. Nasıl insan jimnastik yaptığında sağlık ve sıhhat kazanır, insan da namazda
yatıp kalkmakla ibadet aşkı kazanır. Ama içki içen insan daha sonra ibadet
edince hiç içmeyen gibi ola maz, aym derecede zevk ve lezzet alamaz.
Dolayısıyla, "içki iç miş kişi 40 gün namaz kılamaz", demenin serî hiçbir hükmü
yoktur ama, yukarıdaki tesiri de düşünmek gerektir.
Bu şuna benzer. Bir insan bina için temel atar, duvar örer de, bu eve tavan
yapmazsa eksik kalır. Aynen öyle de, içkili ve ya haram lokma yiyen kimse abdest
ahr, namaz kılarsa, vazi fesini yerine getirir ve ona terettüb eden sevabı
kazamr ama bi-nanm çatısı bir ölçüde açık demektir. O, tamamlamnca tevec-cüh-ü
üâhî de gerçekleşir. (F. Fasıla-1, s. 283)
Hükümler zahire göredir
Bir şeyin hakiki illeti bilinmiyorsa, zahirî sebep onun yerine kaim olur.
Meselâ, bir kişinin namaz kıldığı bilinmiyor ve o şa hıs zünnar da bağlıyorsa,
hüküm zünnarma göre verilir. (F. Fasıla-1 s. 284)
Hediye almak
Soru: Verilen hediyeyi almasak olur mu?
Cevap: Olur. Ama almak bir açıdan daha iyidir. Şöyle ki: Me selâ burada hepinize
birer gömlek hediye etsem 6-7 tane göm leği olan istiğna gösterip, almayabilir.
Ama bunun altmda nef sin, enaniyetin şu hissesi de olabilir: "Bak bak, diğer
arkadaş larım aldı, ben almadım." İşte buna meydan vermemek için hediyeyi
almalı. İsteyen sonra onu bir başkasına hediye edebi lir. (F. Fasıla-1, s. 285)
Nass değişmez
Mecelle'deki "Ezmamn tağayyuru ile ahkam tağayyur eder" {Zamanın değişmesiyle
hükümler değişir) prensibi örf, masla hat ve ictihad kaynakh şeylerdedir. Yoksa
nassda değişme söz konusu değildir. (F. Fasıla-1, s. 285)
Bir mukayese
Günümüzde içtihad yapma meselesinin geçmişe göre birtakım zorlukları vardır:
1. Eskiden toplum, her şeyiyle bir muallim durumundaydı. Alimler, bugün bizim
ilahiyat fakültelerinde ve sonrasında öğ rendiklerimizi 7-8 yaşlarında iken
öğreniyorlardı.
2. Toplum karşısında ulemanın bütün muhabere ve görüş meleri, sadece Allah
rızası içindi.
3. Eskiden, Allah rızası için yeni meselelere çözüm bulma âdeta en mühim bir
mesele idi ve kalbler ahirete, zihinler de iç tihada yönelikti. Bugün ise
içtihad, âdeta kendini gösterme, nefsini tatmin ve zihnî egzersiz vasıtası
olarak ele alınmakta ve takva bir yana bırakılıp, keyfe-mâ-yeşa davramlmaktadır.
4. Günümüzde dil meselesi de, içtihad mevzuunda önemli bir problem teşkil
etmektedir. Her ilmin kendine has termino lojisi vardır. Fıkhı terminolojiye tam
vakıf olmadan içtihaddan bahsedilemez. Meselâ, kefalet mevzuunu okurken, bazı
tabir leri öğrenmek için lügate bakmak ihtiyacı hissediyoruz. Ama eskiler öyle
değildi. Daha çocukken bu tabirleri öğreniyorlardı.
5. Bizde medreseler uzun süre kapatıldı. Dinî eğitim kesin tiye uğradı.
İmam-Hatip Okullan ve İlahiyat Fakülteleri var ama bunlar da çeşitli siyasi
mülahazalarla açıldığı için, uygu lanan programlarla gerçek manada bir din
tahsili yapmak mümkün olmadı. Çünkü bu okullar, halkın dinî tahsil yönün deki
ciddî istek ve arzusunu, rejimin kontrolü altma alma ve bu potansiyeli
yönlendirme maksadıyla açılmıştı.
Eskiler, kaht-ı rical (adam kıtlığı) yaşamamışlardı. Onlarla boy ölçüşebilmemiz,
bu açıdan da mümkün değil. Veya öyle bir zeminin tekevvünü için çok daha uzun
bir sürenin geçme si gerekiyor. (F.Fasıla-1, s. 285)
Allah karşısında
İnsanlar karşısmda haram olan bir husus namaz içinde evlevi-yetle haramdır. Zira
insan, Allah karşısmda olabildiğince mah-viyetkâr olmalıdır. (F. Fasıla-1, s.
286)
Doğum kontrolü
Soru: Rahme spiral koyma, erkeğin değişik usuller tatbik et mesi ve ilaçla
gebeliği kontrol etme gibi yollar, azl içinde mü talâa edilebilir mi? Cevap: Bu
türden gebeliği önleyici metot lar, azl olarak telâkki edilebilir. İslam'da esas
olan, çocuk yap madır. Fakat zahirî sebep açısından kadında herhangi bir ra
hatsızlık var da, çocuklarına bakamayacaklarsa ve onun İslami terbiyelerini
temin edip etmeyecekleri hususunda tereddütleri bulunuyorsa, o zaman azl
düşünebilir. Falcat biz, yine de diyo ruz ki, bugün Müslümanlarm çocuklanmn çok
olması lâzım dır, (F. Fasıla-1, s. 287)
AİDS ve şehidlik
Bir insana AİDS virüsü, gayr-i meşru yollar dışında kaza ile veya kan nakli gibi
endirekt yollarla bulaşır ve insan da bun dan ölürse, bu takdirde ŞEHİD olur.
Kaldı ki bu hal, insanlar içinde utanılacak bir husustur. Zira onun hakkmda
zihinlerde hep kirli bir soru kalacaktır. Gerçi şehidlik, makam olarak çok
büyüktür; fakat kimse böyle bir şekilde şehit olmayı arzu et mez. Cenab-ı Hakk
bizleri dünya ve ukbada utandırmasın! (F. Fasıla-1, s. 287)
Müezzinlik
Asr-ı Saadet döneminde müezzinliğin şahıslara göre tahsisi çok önemh bir
meseleydi. Bakm ben Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ömer'e ezan okutulduğuna dair hiçbir
şey okumadım. Ama Efendimiz (sav), müezzinlikle ilgili en ufak meseleyi dahi (el
lerinin hareketinden ağzımn hareketine kadar) Hz. Bilal'e ta lim buyurmuştu.
Müezzinlere düşen, sadece kamet ve ezandır. Bugünkü müezzinlik şeklini biz icad
etmişiz. Bana göre, komutla teşbih, biraz şahsın ferdi huzur ve teveccühünü
bozuyor. Belki toplu ca "Sübhânallah, elhamdülillah" demekle bazı kasvetli
kalple ri delmeyi düşünmüş olabilirler. Ama bunlar, adet haline ge lince bid'at
sayılmışlardır. Ne var ki, teferruat sayılan bu kabil şeylerle meşgul
olunmamalıdır. (F. Fasûa-1, s. 288)
Günahları hafife alma
Büyük olsun küçük olsun, işlenen bir günahın ağırlığı vic danda hissedilmiyorsa,
bu bir kebire (büyük günah) olabilir. Günahlardan dolayı vicdan azabı
duyuluyorsa, en büyük gü nahlar bile seğairden (küçük günahlardan) sayılır. (F.
Fasıla-1, s. 288)
Müctehitlerin hükümleri
arasında tercih
Soru: Müçtehitlerin bir meseledeki farklı hükümleri arasında tercih yapabilir
miyiz?
Cevap: Hangisinin hükmü aklî ve nakli deliller açısında da ha güçlü ise, onu
tercih edebiliriz. Ama tercih edenin de ehl-i tercih olması gerekir. Fakat bu
kapıyı şimdilik açmamak en uy gun damdır. Kanaatimce bunu bir heyete bırakmak
daha sıh hatli olacaktır. Gerçi günümüzde böyle bir heyet teşekkül et mediği
için birtakım hususlarda görüş beyan ediliyor ama bence bu ciddi bir meseledir
ve kesinlikle lâubaliliğe taham mülü yoktur. (F. Fasıla-1, s. 288)
Kadavralar ile tıp eğitimi
Soru: Tıp eğitiminde kadavralar üzerinde çalışmak caiz midir?
Cevap: Herşeyden evvel, insanın canlısı kadar ölüsünün de muhterem olduğu
bilinmeli ve mesele bu zaviyeden değerlen dirilmeli ve meselenin ciddiyeti
katiyen göz ardı edilmemehdir.
Ayrıca, günümüzde ilim ve teknolojinin ulaşmış olduğu se viye itibariyle, insan
bedeninin çok güzel plastik taklitleri ya pılabilmektedir. Bunlarla eğitim
çahşmalan sürdürülebilecek-se, evvelâ bu yol denenmelidir. Eğer her şeye rağmen
kadavra üzerinde çalışma zarureti varsa, ancak o zaman bu yöne gidil melidir.
Tabii her şeyden evvel ve sonra yine de, insanın muh-teremliği esasımn
zedelenmemesine aşırı özen gösterilmelidir. Meselâ, cesetler üzerinde tahribat
yapılmaması ve yaparken de beş-on kişinin aynı kadavra üzerinde çalışmasmm
temini gibi hususlara dikkat edilmelidir.
Bu mevzuda kadavranın şahsiyeti hiç önemli değildir. Yani anarşist, katil vs.
gibi şahısların cesedleri üzerinde istenildiği gibi tasarruf yapılabilir
denemez. Zira onlar da insandır. Efen dimiz (sav) bir Yahudi'nin cenazesine
ayağa kalkınca etrafın dakiler, "O, bir Yahudi'dir, Ya Rasûlallah!" demişlerdi.
Buna karşıhk Efendimiz, "O da bir insandır" karşılığını vermişti.
Evet, herşeye rağmen insan, muhterem bir varlıktır, canlısı kadar ölüsüne de
değer verilmelidir. (F. Fasıla-1, s. 289)
Otopsi
Soru: Otopsi yapmak caiz midir?
Cevap: Kaüli ortaya çıkarma. Ölünün cesedi üzerinde tasarruf yapmadan daha
önemlidir. Esasında, ölünün cesedi üzerinde tasarrufta bulunmak mezmumdur. Ama
diğer tarafta pek çok insamn, hak ve hukukunun temini bahis mevzuu olacağından
dolayı otopsiye caizdir denebilir. (F. Fasıla-1, s. 290)
Gayr-i Müekked sünnetler hakkında
Soru: Bazıları sünnet-i gayr-i müekkedelerin terkinde birşey gerekmez diyorlar.
Ne buyurursunuz?
Cevap: 1. Efendimiz (sav), başladığı bir ibadeti hayat-ı se-niyyeleri boyunca
hiç terk etmemiştir. Bİr cemaat gelmiş, öğle den ikindiye kadar onu meşgul
etmiş, o, öğle sonrası kılman iki rekat namazı ikindiden sonra kaza etmiştir.
Hâlbuki bütün mezheplerin icmaı ile sünnet kaza edilmez. Demek ki, onda çok
ciddi bir disiplin ruhu vardı ve başladığı bir ibadeti sonu na kadar götürmek
istiyordu. O kadar ki, teheccüd kılamadığı zamanlar, onu da kaza ediyordu. Ta
ki, hayatında ibadet adı na bir boşluk oluşmasın.
2. İkindi ve yatsının ilk sürmetlerine fazilet nev'inden çok teşvik vardır.
İkindiden önce 2 veya 4 rek'at sünnet kılımr; Ha-nefiler 4, diğer mezhepler 2
rekat kılarlar. Fakat, birisi ikindi nin sünnetini hiç kılmıyorsa, gıyabında
niye kılmıyor deseniz gıybet etmiş olursunuz. Zira, bunlar farz değildir.
Yatsı namazına gelince:
1. Yatsı namazından önce bugün anladığımız manada bir sünnet yoktur.
2. Akşam namazından sonra 6 rekâtlık bir nafile namaz var dır. Bunun ikisi
sünnet, dördü evvabin olabilir.
3. Akşam ile yatsı namazları arasında kılınacak yirmi rekât namazın sevabıyla
alâkalı hadis var. Aslında bu, akşam ve yat sı namazlarının toplamıdır.
4. Şafiî mezhebinde "Her ezanla kamet arasmda namaz var dır" hadisine dayanarak
akşam namazımn farzmdan evvel kı lınan iki rekâtlık bir namaz vardır.
Netice: Yatsıdan önce umûmî manada bir namaz vardır. Fa kat yatsının dört veya
iki rekâtlık ilk sünneti vardır derseniz kitabî konuşmamış olursunuz. (F.
Fasıîa-1, s. 290)
Büyü ve sihir
Büyü ve sihrin büyük günahlardan olduğunda şüphe yoktur. Zinamn ise, kebairden
sayıldığı ve bazı yerler itibariyle büyük günahlardan olduğu ifade edilmektedir.
İnsanlar zina edeni if lah etmezler fakat, sihirbazlara, büyücülere teveccüh
edebilir ler. Bugün, sihir ve sihirbazlık oldukça revaçta... Halbuki bun-lann
hepsi yalancı. Yaptıkları da yalan. Bu arada kendilerin den birtakım harikulade
hallerin zuhuru, onların salâhına de lâlet etiTiez. Zira, Müseylime'de de bazı
harikulade haller var dı ama, sahtekâr ve yalancının biriydi. Devrimizde bu
husus lar -belli bir hizmete dilbeste olmuş insanlar da dahil- çok bi
linmediğinden, bazıları gidip bir kezzaba abone olabiliyor. Al lah korusun,
onların söylediklerini tasdikle insan küfre girebi lir. Bu hususlara çok dikkat
etmek gerek! (F. Fasıla-1, s. 291)
Kadınlar Hacca gitmeli mi?
Kadınlar "hacca gitmesin" denilemez ama, gideceklerse:
1. Mahremleri ile gitmeli;
2. Erkeklerden uzak bulunmalı;
3. Tavafı, metafın en dışından yapmalı;
4.Farz tavafın dışında, erkeklerin içine girip tavaf yapmayı düşünmemelidirler.
(F. Fasıla-1, s. 291)
Sû-i zannm en kötüsü
Peygamberler hakkında sû-i zanda bulunmak, ulemâmn çoğu na göre küfürdür.
Evliyaya ve meşâyiha sû-i zanda bulunmak ise, insanın helaketine sebebiyet veren
yanlışlıklardan olsa ge rek... (F. Fasıla-1, s. 292)
'Este'îzü Billâh" deme
Konuşma esnasında herhangi bir âyet okumaya geçerken "es-te'îzü billâh" demek,
bid'attır. Efendimiz (sav), Sahâbe-i Kiram ve Tabiîn-i İzam arasmda böyle bir
uygulamaya dâir hiçbir de lil yoktur. Doğrusu "Euzübillah..." demektir. (F.
Fasıla-1, s. 292)
Besmelesiz et
Hanefî Mezhebi, "Üzerine Allah'm ismi amlmayan (yani bes mele çekilmeyen)
şeyleri yemeyin" ayetine ve birtakım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz
kesilen hayvanların etlerinin yenilemeyeceğine hükmetmiştir. Buna karşılık
Şafiîler, Buha-rf de geçen bir hadisi farklı yorumlayarak, besmele kasden terk
edilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin
yeterli olduğu görüşündedirler.
Buharfdekİ hadis şöyledir: "Efendimiz (sav)'in Mekke'de bulundukları bİr sırada,
etraf kabilelerden Müslüman olan bir topluluk, kendilerine hediye et gönderir.
Besmeleli mİ, değil mi belli olmayan bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine
sorulduğunda. Efendimiz (sav), "Besmele çekin ve yiyin" bu yururlar. İmam Şafiî
Hazretleri bu hadisi mutlak olarak ele ahp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa,
yerken besmele çek menin kâfi olduğu neticesini istinbat eder. İmâm-ı Âzam Efen
dimiz ise, "eti gönderen kabile Müslümandı ve ilgili Kur'ân ayetinden
haberdardı. Dolayısıyla, besmele çekip çekmedikle ri sadece bir şüphe
meselesiydi şeklinde yaklaşırlar. Allah Ra-sulü (sav), hayvanı keserken besmele
çekmişlerdir hüsn-ü zan nıyla etin yenmesini buyurdular. Zaten, yemeğe başlarken
besmele çekilir" diyerek, bunun besmelesiz etin yenilebileceği ne bir delil
teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir.
Müslümana gereken ve yaraşan, dinin en küçük bir mese lesinde dalıi hassasiyet
göstermektir. O, bir taraftan ferdi haya tında besmelesiz etleri yemezken,
içtimaî hayat adına da ağırlığını koyar ve etlerin "Besmele" ile kesilmesi için
gereken her şeyi yapar. (F. Fasıla-1, s. 292)
Devir ve hükmü
Vefat eden bir Müslümarun varisleri veya daha uzaktan yakın ları, onun
kılamadığı namazları, tutamadığı oruçları ve yerine getiremediği yeminlerinin
kefareti adına, "Allah'ın rahmeti en gindir" mülahazasıyla, fakirlere para
dağıtırlar. Aslında ne âyet, ne hadis, ne icmâ, ne de kıyas-ı fukahâ ile sabit
olmayan bu hu sus, hayatı boyunca Allah'a kul olmaya çalışmış, namazı niyazı,
oruç ve haccıyla ömrünü geçirmiş bir insamn, ölüm hastalığın da birkaç gün
kılamadığı namazlarından dolayı, her namaz için bir fitre miktarı tayin edilerek
ortaya çıkmış bir meseledir. Yu karıda da işaret ettiğimiz üzere, "Allah'ın
rahmeti, merhameti engindir; umulur ki affeder" düşüncesiyle fukaha bu uygula
maya ses çıkarmamıştır. Hattâ, kazaya kalmış namaz veya oruç ların tamamı için
verilecek miktar bulunamadığında, eldeki pa ra bir fakire verilir, o da arük
kendi mülkü olan parayı ölünün yakınlarından birine hibe eder ve, bu muamele,
namaz, oruç, yemin sayısınca devam ederek, her seferinde bir kefaret verildi ği
kabul edilir. Bu sebeple de buna 'devir' adı verilmiştir.
Ne var ki, her iyi şeyi sû-i isti'mâl edenler çıktığı gibi, bu adeti de zamanla
şu iki noktadan kötüye kullananlar çıkmış; dolayısıyla de iş, asıl mecrâsmdan
sapmıştır.
1. Hayatı boyunca alınları secdeye varmamış insanlar için de, ya vasiyet
yoluyla, ya da vereseleri tarafından aynı usûl uygulanır haİe gelmiştir.
2. Sözde din adamları, maddî menfaat mülahazasıyla bu şaz uygulamayı
yaygmlaşürmış ve ihtiyaçları olsun olmasın, devir paralarım kendileri almaya
başlamışlardır.
Başlangıç itibariyle iyi niyetle ortaya atılan ve bu yüzden fukahâmn ses
çıkarmadığı bu uygulama, bugün sû-i istimaller neticesinde yozlaşünlmış, gayr-ı
aklî ve gayr-ı mantıkî bir ko numa gelmiş bulunmaktadır. Bu açıdan denebilir ki,
illâ da de vir yapılacaksa aslî hüviyetine göre yapılmalı, aksi takdirde
vazgeçilmelidir. Bundan daha önemlisi de, tam bir şuur ve dikkatle hayatımızı
kulluk atmosferinde geçirebilmektir. (F. Fasıla-t s. 292)
Teşebbüh
Bir hadis-i şerifte, "Bir kavme benzemeye çahşan onlardandır" deniyor. Her
şeyden önce, bu hadîs, hadîs kriterleri açısmdan sahih değildir. İkinci olarak,
"teşebbehe" fiili, tefe'ul babından-dır. Bu babın hususiyeti de tekellüf için
olmasıdır. Bu da insa-nm kendini, sürekli başkalarına benzemeye zorlaması demek
tir. Demek ki, böyle bir zorlanma içine girmeyenler için tehlike bahis mevzuu
değildir. Üçüncü olarak, insan, yüce bir dava uğruna üzerine farz olan vazifeyi
eda ederken, "giyim ve ku şamımla toplum dtşı olmayayım", düşüncesi ve niyeti
ile, top lum telâkki. Örf, adet, gelenek ve göreneklerine göre giyiniyor sa,
bunda bir mahzur yoktur. Hatta böyle bir düşünce, takdir ve tebcile lâyık
sayılır. (F. Fasıla-l, 251-252)
DİPNOTLAR
==========================================================
1- Fasıldan Fasıla, 3/163
2- a.y.
3- F.Fasıla, 3/175-178
4- Fasıldan Fasıla, 1/279
5- Asrın Getirdiği Tereddütler, 3/56
6- Prizma, 2/200
7- Fasıldan Fasıla, 1/278
8- Fasıldan Fasıla, 2/303
9- A.g.e. 1/278
10- Prizma, 3/200
11- Fasıldan Fasıla 1/234
12- Ag.e., 3/235
13 Zamanın Altın Dilimi, s. 180
14- FasıldanFasıla, 2/298
15- A.g.e., 2/298
16- A.g.e., 2/301
17- Asrın Getirdiği Tereddütler, 3 /126
18- A.g.e., 1/215
19- Prizma 2/19
20- Fasıldan Fasıla, 1/290
21- A.g.e., 1/288
22- Ag.e., 1/239
23- A.g.e., 1/241
24- A.g.e., 1/223
25- Fasıldan Fasıla, 1/285
26- Asrın Getirdiği Tereddütler, 4/165
27- Prizma, 1/133
28- A.g.e. 1/169
29- A.g.e., 1/133
30- Fasıldan Fasıla. 1/218
31- A.g.e. 1/221
32- A.g.e. 1/283
33- Asnn Getirdiği Tereddütler, 2 /189
34- Fasıldan Fasıla 1/282
35- A.g.e. 1/226
36- A.g.e.,1/285
37- Asrın Getirdiği Tereddüller, 3/120
38- Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 46
39- Fasıldan Fasıla, 1/229
40- Asrın Getirdiği Tereddütler, 4/l69
41- Prizma, 2/38
42- Ag.e. 2/39
43- Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 43
44- A.g.e., 48
45- Asrın Getirdiği Tereddütler. 1/138
46- A.g.e., 1/214
47- Mümtehine, 8
48- Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/113
49- Fasıldan Fasda, 2/296 12
50- A.g.e., 2/277
51- A.g.e., 2/294
52- A.g.e., 2/296
53- A.g.e., 2/297
54- A.g.e., 2/299
55- A.g.e., 1/287
56- A.g.e., 1/287
57- A.g.e., 1/289
58- A.g.e., 2/290
59- Prizma, 2/162
60- A.g.e., 2/163-164
61- Fasıldan Fasıla 3, 164
62- Küçük Dünyam, 13
63- Fasıldan Fasıla 1, 242
64- A.g.e., 2/302
65- A.g.e., 1/282
66- A.g.e., 1/292
67- A.g.e., 1/282
68- A.g.e., 3/288
69- A.g.e., 1/293
70- A.g.e., 1/292
71- Asrın Getirdiği Tereddütler, 2 /153
72- A.g.e., 1/129-130
73- Müslim, fiten 111
74- Prizma, 3/203
75- Fasıldan Fasıla, 2/299
76- Küçük Dünyam,
77- Yeni ümit Dergisi, s.46-47, 01 Ekim 1999, 01 Ocak 2000