Ufuk Kitap

 

İçindekiler
Takdim.............9
Niçin yazdım? .............11
Genel bir değerlendirme.............15


BİRİNCİ BÖLÜM
Hocaefendinin Fıkhının Özellikleri.............25
Usul anlayışı.............35
    Sünnet ya da ResulüUah'm örnekliği .............35
    Sünnetin müstakil bir kaynak olup olmadığı.............37
    Sünnet fıkhı: Kan aldırma örneği.............37
    Fıtrata vurgu.............39
    Başlanılan işlerde devamlılık.............42
    İçtihat ve tercih.............42
    Tarihsellik ve metotta değişme.............44
Bilgi kaynakları.............47
    Rüya ile amel.............47
    Makâsıd.............51
    Konuyu her yönüyle ele alma.............53
    İyi bilinmeyen bir konuda hüküm vermeme.............55
    İbda ve taklit.............56
    Usulde ictihad.............57
    İcma anlayışı .............58
    Kavramlaştırma.............58
Verdiği fıkhî hükümlerinden örnekler.............59
    Genel olarak.............59
        Ulü'l-emr'e dair .............59
        Meşveret, itaat ve demokrasi.............60
        Hz. Âdem'in (as) çocuklarının birbirleriyle evlenmesi.............63
        Sun'i ilkah meselesi.............63
        Savaş ve dinde zorlama .............64
        Altın ve gümüş meselesi.............65
    Günümüz fıkıh problemleri.............65
        Balık yemleri.............65
        Sigorta.............66
        Diş dolgusu.............66
        Devlet faizi .............67
        AİDS ve hükmî şehitlik.............67
        Spiral ile korunma.............67
        Kadavra.............68
        Otopsi ve kamu maslahatı.............68
        Anatomi.............68
Medarı münakaşa olan görüşleri.............69
    Furu/teferruat tartışması.............69
    Millî duygulara vurgu .............72
    Bid'at.............76
    Devir ve hükmü.............78
    Besmelesiz kesim.............oü
    Hurma aşılama olayı.............81
    Kutuplarda namaz.............84
    Ticarette kâr haddi.............86
    Dar-ı harpte faiz.............86
    Diyalogun cevazı .............87
    Fıkıhta sübjektif değerlendirmeler.............88
    Sakal.............89
    Evlenmemek .............89
    Geleceğin vârisleri .............91


İKİNCİ BÖLÜM (Hocaefendinin Fıkhı Görüşierinden Seçmeler)
Kültür mirasımız temel kaynakları.............95
    1. Kitap.............101
    2. Sünnet.............104
    3. İcma.............105
    4. Kıyas.............106
    5. İstihsan.............107
    6. Maslahat .............108
    7. Tasavvuf.............109
    8. Kelam.............111
    9. Örf, Adet, Teamül .............112
İslâm Fıkhı.............115
    Sigorta.............116
    Kürtaj.............117
    El Öpme ve saygıda ölçü.............118
    Diş dolgusu ve kaplama .............118
    Kaza namazları.............119
    Kan aldırmak.............120
    Sakal bırakma.............120
    Faizsiz banka.............121
    Yenge ile evlenmenin hükmü.............122
    Trafik kazalarında ölenlerin durumu.............122
    Ölümden sonra telkin yapıhr mı.............123
    Bid'at'ı Hasene tabiri .............123
    Ölülerin arkasından yapılan duâ.............124
    İçtihad'da asıl yapılması gerekenler.............124
    Zikr-i Cehri, Zikr-i Hafî.............126
    Öşür ve arazi hukuku üzerine.............126
    Kaçak su ve elektrik.............127
    Roman-Hikâye-Tiyatro ve Sinema üzerine.............128
    Balık.............129
    Duâ esnasında ellerin durumu.............130
    Kul hakkı adına bir ölçü.............130
    Sala okuma.............130
    Çocuklar arasında eşitlik.............131
    İslâm'da örtülü ödenek.............131
    İnşallah-Maşallah.............131
    Evlatlık.............132
    Türbeler üzerine.............132
    Cünüplük.............133
    Tesbih.............133
    Musikî.............133
    Su-i zan ettiklerimizin arkasmda namaz.............134
    İçki içenin namaz kılması.............134
    Hükümler zahire göredir.............135
    Hediye almak.............135
    Nass değişmez.............136
    Bir mukayese.............136
    Allah karşısında.............137
    Doğum kontrolü.............137
    Aids ve şehidlik.............137
    Müezzinlik.............138
    Günahları hafife alma.............138
    Mücttehitlerin hükümleri arasında tercih.............138
    Kadavralar ile tıp eğitimi.............139
    Otopsi.............139
    Gayr-i müekked sünnetler hakkmda.............140
    Büyü ve sihir.............141
    Kadınlar hacca gitmeli mi.............141
    Sû-i zannın en kötüsü.............141
    "Este'îzü Billâh" deme.............142
    Besmelesiz et.............142
    Devir ve hükmü.............143
    Teşebbüh.............144

DİPNOTLAR
 



Takdim
Fıkıh, bir şeyi derinlemesine bilme, idrak etme anlamına gelir. Fıkıh ilmi, İslâmî ilimler ya da diğer adı ile Kur'an ilimleri içinde başta gelen Tefsir ve Hadis ka dar önemli bir disiplindir. Hicri T. yüzyıldan bugüne kadar bu sahada tedvin edilen kitaplar bu sahanın en sorunlu me selelerine cevaplar üretmiş ve Müslüman topluluğun dinî konularda ve sosyal meselelerde sıkmtıya düştüğü alanlarda getirdiği hükümlerle önemli bir fonksiyon eda etmiştir. An cak bundan 1000 yıl öncesinin örf ve âdetlerine göre verilen hükümlerin günümüzün şartlarına göre kritik edilmesi fıkıh ilminde de yeni şeyler söylemenin zaruretini beraberinde ge tirmiştir. Zira günümüzdeki örf ve âdetler o dönemden çok farkhdır. Hükmün menatımn değiştiği bir yerde, aynı içtiha dı günümüze yansıtmamn sorunlu olacağı aşikârdır.
FethuUah Gülen Hocaefendi bir alimdir. İslâm hukuku ya da İslâmî ilimlerdeki ifadesi ile fıkıh ise özellikle dinî konular da verilen hükümler manzumesinin adı olduğuna göre, Hoca efendinin Fıkıh ve dinî ilimlerdeki konumu ve İslâm, fıkhı ko nusundaki yaklaşımlarının yeterince ele alınmamış, incelen memiş olduğunu söylemek rahatlıkla mümkündür. Hâlbuki üzerinde çok durulmamakla beraber Hocaefendinin önemli özelliklerinden biri de onun "İslam âlimi" kimliği ile dinî me selelere yaklaşımdaki üslup farklılığı ve kuşatıcılığıdır.
Onun bu çerçevede sayılabilecek görüşleri arasında,
"usul-ü fıkhın yeniden gözden geçirilmesi ve geçmiş müdevvena-tm bütünüyle taranarak alternatif hir usulün ortaya konulmasının gerekliliği" tespiti, akademik bir çalışmaya başlık teşkil ede cek bir konudur. Aym şekilde günümüz meseleleri karşısın da "kolektif içtihat"tan bahsetmesi de farklı, yeni ve orijinal bir yaklaşımdır.
Fethullah Gülen Hocaefendinin, hayatını fıkhı prensiple re göre tanzim ettiği bilinen bir husustur. Ancak onun fıkhı konulardaki görüş ve düşünceleri üzerinde fazlaca durulma dığından bu sahanm mütehassıslarmdan Prof. Dr. Faruk Be şer Hocamızın oldukça sistematik ve mücmel çalışmasının bu sahadaki boşluğu dolduracak önemli bir adım olacağını düşünüyoruz. Umuyoruz ki bu adımın devamı gelecektir.
Hocaefendinin fıkıh ve usul-ü fıkıhla ilgili söylediği yı-ğmla bilgi ve birikim olmasına rağmen bunlar, daha çok ön ceki yıllarda kasetlere kayıtlı olduğundan, tedavülde bulun muyor. Dolayısıyla bu kitapçığın ikinci bölümüne Gülen'in Fıkıh ile ilgili olarak matbu eserlerinde bulunan yazılarından seçmeler eklenmiştir. Böylece okuyucuya onun bu sahadaki görüş ve düşünceleri hakkında küçük de olsa bir fikir ver mek amaçlanmıştır.
Bu kitapçığın Hocaefendinin fıkıh anlayışını anlamaya katkıda bulunması dileği ile...
Ufuk Kitap

Niçin yazdım?
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında, bir yönüyle de olsa bir değerlendirme yazısı yaza bilmek, şüphesiz öncelikle onun değerini kavra mış olmayı gerektirir. Bu açıdan bakıldığında boyumu aşan bir işe giriştiğimin farkındayım. Diğer yönden, onun değeri ni, kendi ölçülerimle de olsa, hiç kavramamış olduğumu söylersem de kendime haksızlık etmiş olurum; ama her hâl de bu konuda akla ilk gelecek ismin ben olmayacağım da açıktı. Buna rağmen, ilk tanıdığımdan beri sevdiğim adaşım Dr. Faruk Tuncer Bey, benden böyle bir şey isteyince, hiç mübalağa yapmadan söyleyeyim ki, aklıma ilk gelen şeyler şunlardı:
"Bu işi en iyi yapacak kişi kesinlikle ben değilim."
Bu asla bir tevazu izharı değildir. Ancak, böyle bir şerefi de, kâmetü kıymetimin kifayetsizliğine bakarak, kaçırmama lı; "Ve-lâkin medahtü makaletî..." kabilinden olarak buna tecasürden geri kalmamalıyım.
Hemen arkasından da şunları düşündüm:
Birileri de muhtemelen Hocaefendinin ve cemaatinin yükselen değerini ve karşı konulmaz cazibesini bu tecasü-rün saiki olarak görebilecektir. Ama bu benim için bir engel olmalı mıdır? Çünkü ben cemaatin içinden yetişmemiş birisi olmama rağmen, cemaati ve Hocaefendiyi tanımayan birisi de değildim. Erzurum'daki talebelik yıllarımda tanı şıp dostluk kurduğum, Sadi ÇÖgenli (şimdi Profesör) ve Ali Bayram {şimdi Doktor) sebebiyle olsa gerek, 1970'li yıl ların sonlarından 1980'in sonlarına kadar onun ulaşabildi ğim bütün konuşma bantlarını, pek çoğunu defaatle olmak üzere, dinledim. Özel bir deftere notlar aldım. Çok önemli bulduğum cevaplarını biraraya getirerek 20 kadar seçme kaset yaptım. Aradığım bilgiye ulaşabilmek için diğer ka setlerin konularını da tek tek fişleyip bir indeks hazırla dım. Çünkü o zaman, ne bilgisayar ne de CD vardı. Çalışa cağım ve yazacağım her konuda, öncelikle onun söyledik lerini duyarak anlamaya ve düşüncemin doğru olup olma dığını bu yolla test etmeye çalıştım. Bu benim için önemli bir teyitti-
Böyle bir teklif alınca bu kasetleri tekrar gözden geçir dim. Seçmelerimin çok isabetli olduğunu görmekle de se vindim. Bu esnada şunun da farkına vardım ki, aslında be nim kendimin sandığım fikirlerimin pek çoğunun kaynağı bu kasetlermiş. Hatta yıllardır fakültede vermekte oldu ğum ve öğrencilerim tarafından çok beğenilen "Günümüz Fıkıh Problemleri" adlı derslerimdeki etraflı izah ve açıklama üslubumun da Hocaefendiden etkilenme olabileceği kana atine vardım. Bu itibarla, yarın benim hakkımda, faraza, bir terceme-i hal yazılacak olsa, "ilmini aldığı kaynakların ba şında Fethullah Gülen Hocaefendi gelir" denmesi tam isa bet olur. Ancak, bu, herhalde bizim geleneğimizdeki, semâ, vicâde, icâze vb. ilim alma yollarından başka bir ad alsa ge rektir. Bilmiyorum buna "sanal sema", ya da "elektronik sema" mı denir.
Bu sebeple Hocaefendi en çc^ sevdiğim insan oldu. Bazı teracim kitaplarında çokça görülen ifadesiyle, benim gözümde o; "vahîdü dehrih" ve "ferîdü asrih" haline geldi. Hatta: "Ya Rab! Benim sağlığımdan al ve onun sağlığına kat" diye kendilerine bilmem kaç kez dua ettim. Her ne kadar muasırla rın tadil ve cerhleri ihtiyatla karşılansa dahi bunları söyleme nin de bir hakkı teslim görevi olduğuna inanıyorum. Ve yine inanıyorum ki, Allah ömrünü uzun eylesin, yann pek çok in san bu teslimde geç kalmış olacaklarını söyleyeceklerdir.
îmdi, şöyle iddialı bir çıkış yapsam ve "kendilerinden hiç ayrılmayanların bir kısmı da dâhil olmak üzere, cemaatin den kaç kişi Hocaefendiyi benim kadar tammışür?" desem, birileri buna için için gülse de, ben kendimi asla fazla abartılı konuşmuş saymam.
Bununla birlikte, böyle bir değerlendirme için, eğer öy-leysek, dışarıdan bakmanın avantajlarını da unutmamak ge rekir. Objektif olabilme açısından bu daha sağlıklı bir yol dur. Gerçi bilgide mutlak objektivitenin olamayacağını çok iyi anlayacak kadar bilgi felsefesi de okumuş sayılırım.
"Her ne olursa olsun, yazmalıyım", dedim ve başladım. Ha-talanmm, samimiyetime binaen bağışlanacağını umuyorum.
Faruk Beşer
14 Şaban, Dubai


Genel bir değerlendirme
Fıkhmı anlamaya çalışacağımız Hocaefendi hakkında genel kanaatlerimizi işin başında iken kaydetmemiz, meselenin anlaşılmasında yardımcı olur dİye düşünü yorum. Gerçi girişte buna bir nebze işaret ettik ama burada biraz daha açmamızda yarar vardır.
Hocaefendiyi ne olarak anlamaya çalışmalıyız? O bir âlim midir? Müçtehid mi? Müceddit mi? İlim adamı mı? Bilim ada mı mı? Mehdi mi? Yoksa bunların bazıları, ya da hepsi midir? Muhtemelen bunların her birisine zahib olanlar vardır. Biz ise kanaatimizi bazı açıklamalardan sonra bildireceğiz.
Âlim; alem, ya da ilim kökünden gelir. Alem; ilme/bilgİ-ye götüren belirti ve işaret anlamına geldiği için ona alem denmiştir. Minarenin alemi, orada bir mabed bulunduğunu anlatır. Büyük ve yüksek dağlar alemdir, çünkü insanlar uzaklardan onlara bakarak yollarım bulurlar. İlim ise bir tür bilgidir. Âlim prototipi, kendisinde bu iki özelliği de bulun duran insandır ve denebilir ki bu sadece Müslüman bilginle re özel bir addır. Onda hem ilim vardır, hem de o yaşayışıyla bir alemdir, görülmesi bile insanı menzili maksuda doğru yönlendirir. Onun ilmi görünür ve sezilir hale gelmiştir. Ku-rân-ı Kerim âlimin en önemli özelliği olarak, Allah'tan kork masını zikreder.
Burada Arapçanın bir özelliğine daha işaret etmemiz ge rekir: "Aynı harflerden oluşan farklı kelimeler arasında, harflerinin diziliş sırası değişse dahi, mana yakınlığı bulu nur" derler. Arapçada ilim kelimesi de, amel kelimesi de aynı harflerden oluşur (ayn, lam, mîm). Bunun anlamı, İlimle amel arasında ilgi ve yakınlığın bulunmasıdır. Bir bakıma bilgi türleri arasmda sadece "ilim", amele dönüşen bilgidir. Amele dönüşmeyen bilgi türleri ise, "marifet, zan, şüphe..." diye isimlenebilir. îmam Şatıbî muhteşem eserinin başında, "amele dönüşmeyen bilginin ilim olamayacağı"nı anlatarak başlar. Burada, İslâm geleneğinde, özeUikle ilk dönemlerde "ilim" denince, menkul ve mesmu olan bilginin, yani Kitap ve Sünnet bilgisinin kastedildiğine de işaret etmemiz gere kir. Bu açıdan da ilim, kesin ve doğru olan bilgidir.
Buna göre "âlim"; sadece Müslüman bilginlerden olur.
Bildiklerini yaşaması sebebiyle o bir alem haline gelen, örnek olan insandır. Öğrendikçe Allah'a karşı saygısı artar.
O, Kuran ve Sünnet bilgisini kendisinde toplayandır. Ya ni bilgisi sadece belli alanlara has değildir. Çünkü Kuran ve Sünnet'in bilgilendirme üslubu, ihtisası değil, hayatın bü tünlüğünü ihsas eder.
Bu açıdan bakıldığında Hocaefendinin tam bir âlim pro totipi olduğunda şüphe yoktur.
Burada istitrâden âlimler hakkında bir kanaatimizi daha zikretmek istiyoruz: Bugün modern eğitim kurumları olan üniversiteler ve fakülteler çeşitli ihtisas alanlarında hatırı sa-yıhr "ilim adamları" yetiştirmişler ve yetiştirmektedirler. Eğer metotta bir yenilenme olmasaydı İslâm, modern bilimin ölçüleriyle düşünmeye şartlanmış modem dünyaya anlatıla-mayabihrdi. Ama ne enteresandır ki, -sayılan bilim adamları na göre çok az da olsa- İslâm dünyasına önderlik edenler, sözleri dinlenenler ve manevi birer otorite haline gelenler, bi-
lim adamı ve akademisyenler değil, geleneksel "âlim" proto-tipindeki insanlardır. Bediüzzaman, Hasan el-Benna, Mevdu-di, Seyyid Kutup, Kardavi, Ali Hasan en-Nedvi ve Fethullah Gülen Hocaefendi bunun çok açık örnekleridirler. Bugünün hegemonik güçleri için en aşılmaz engeller de bu manevi oto ritelerdir. Bu sebeple bunların gücünü kırmanın yollarım ara maktadırlar. Alman Adenaur Vakfının 2003 yılı tarüşma ko nusu bu manevi otoritelerdi. "Bunlar kimlerdir, nasıl oluşu yorlar, güçlerinin ölçüsü nedir ve etkilerini azaltmanın yolları nelerdir?.." İşte tartıştıkları konular bunlardı. Aslmda bunun cevabı bellidir: Manevi otorite olmayı sağlayan özelliklerin başında, "amele/eyleme dönüşen ilim ve cemaatin gücü" ge lir. Bu özelliklerin tek başına birincisi dahi büyük bir güçtür ve bütün inananlar üzerinde etkisi vardır. Mesela, Kardavi böyle bir otoritedir. İkincisi ise, kısmi de olsa daha etkili bir otorite sağlar. İkisinin biraraya geftnesi ise modern silahlar dan çok daha etkili bir güçtür. Bunların her ikisinin de Hoca-efendide bulunduğu herkesin teslim edeceği bir husustur.
Müçtehide gelince; yine Şatıbî'nin kestirme ifadesiyle, iki şeyi çok iyi bilen insandır: Şeriatın makâsıdım (maksat larını ve hedeflerini, ruhunu) ve buna ulaşmanın vasıtası olan Kitab'ın ve Sünnet'in dilini. Müçtehit aynı zamanda âlim olmalıdır. Ama bu ideal olan ölçüdür. Bazen yaşayı-şıyla önder ve örnek olamayan müçtehitler düşünülebilir. Bu açıdan, âlim prototipi daha büyük ve daha kapsamlı dır. Ancak, bunun aksi de olabilir; bazen bilgi ve eylemle riyle insanlara örnek olabilen âlimler, içtihat mertebesine çıkamamış bulunabilirler. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Hocaefendinin âlim olmasının yanında bihakkın müçtehit olduğunda da, bizce, şüphe yoktur. Bunu kabul etmeye cek olanlar iki sebepten ötürü kabul etmiyor olabilirler. Birincisi, müçtehitliğin, "tanıdığımız bildiğimiz insanların ulaşamayacağı hayali bir derece" olduğunu vehmetmeleri.
İkincisi ise, Hocaefendiyi tanımıyor olmaları. Bununla bir likte müçtehitle, sözünü ettiğimiz anlamda âlimi birbirin den ayırmak da her zaman kolay değildir. İmam Safi, Ebu Hanife, Merğinani gibi müçtehit âlimlerin takvada örnek olduktan sonra ilimde de örnek olduklarına şahit oluyo ruz. Tıpkı, Hz. Yusuf gibi... Hapiste beraber olduğu arka daşlarına yedi yıl salih bir insan olduğunu göstermiş, an cak bunun üzerine onlara, Allah'ın birliğini anlatmıştı.
Bize göre günümüzde müçtehit diyebileceğimiz başka in sanlar da vardır. Mevdudî, Muhammed Ebu Zehra, Hasan en-Nedvi, Kardavi, HamiduUah Hoca vb. Bakıldığında bun ların her birerlerinin salt birer hukukçu olmadıkları görülür. Öncelikle ahlâk, takva ve aksiyon adamı olmaları çoğunun önde gelen özellikleridir.
İlim adamı, eğer ilimle, menkul ilimler kastediliyorsa, îs-lâmî ilimlerin bir kısmında ihtisaslaşan insandır. Modern bi limleri hesaba kattığımızda bunun karşılığı bilim adamıdır. Bunun belli kıstaslarla yapılmış olması ise akademisyenlik tir. Tersinden ifadeyle, akademisyen bilim adamı, ya da ilim adamıdır, ama asıl anlamda âlim sayılmaz. Bu elbette akade misyenden âlim olmaz anlamına da gelmez. Bu anlamda Hocaefendi herhalde bir bilim adamı, ilim adamı, ya da aka demisyen sayılmaz. Bu da elbette onun, bilim adamının uz man olduğu sahayı bilmeyeceği anlamına gelmez.
Müceddit ise, hadis-i şerifin ifadesiyle, "her asrın başında (burada asır, belli zaman dilimleri anlamında olsa gerek) zu hur edip, dine arız olan bid'atleri kaldıran ve dini, asli güzel liğiyle gösteren, yenileyen kişi", ya da kişiler, yani cemaat lerdir. Alim ya da müçtehit olmadan bu işin yerine getirile bilmesi ise elbette mümkün değildir. Bu değerlendirme ile Hocaefendinin, en azından hizmet birimi ile birlikte, böyle bir mertebeyi ihraz etmiş olarak görülmesinde şer'an ve ak-len bir mani görünmemektedir. Herhalde bizim böyle düşü-
nüp, düşündüğümüzü seslendirmemiz, bunları Süyûtî'nin kendi hakkında, hem de haykıra haykıra söylemesinden da ha büyük kabahat olmaz. Bunun böyle kabul edilmesi ise el bette akidevîbir zorunluluk değildir.
Mehdiliğe gelince, bilindiği gibi, mehdi, sözlük anlamıyla ya "kendisi hidayet üzere olan" ya da "(mehdiyyun bih takdi rinde), kendisiyle hidayetin bulunduğu, insanlara, yolu ve hi dayeti gösteren kimse" demektir. Allah Resulü, kendi arkasın dan gelecek Raşit Halifelerine bu manada "mehdiler" niteleme sinde bulunmuştu. Bu anlamda bir mehdiliği kabul etmede, di nen ve aklen, hiçbir engel görmüyoruz. Daha pek çok insan, bu manada, mehdidir. Ama bugün mehdi denince kastedilen el bette bu değildir. Dolayısıyla Onun, bir miktar önceki dinler den, biraz da Sümıi çizgiden uzaklaşan Şia'dan alınan mehdi anlayışıyla bir mehdi olmadığım da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu rahatlığı ise, bizzat kendilerinin, "bir kişiye, bu anlamda mehdi yakıştırması yapmanın şirk oIacağT"nı söylemesinden alıyoruz. Yani bize göre, Hocaefendi, insanların hidayetine vesile olan bir mehdiyyun bihtir. Onun gibi pek çok "mehdiyyun bih" gel miştir ve gelecektir. Ama başka akidelerden alındığı şekliyle o; elinde kılıcı, insanlan dine davet eden, kendisine dehalet eden lerin kurtulduğu, diğerlerini kılıçtan geçiren, Deccal'ı mağlup eden ve kendisine kaülmayanların kâfir olduğu ve adeta pey gamberden daha güçlü ve sihirli bir mehdi değildir. Mehdi de nince bu gün akla böyle birisi gelmektedir ve buna soyunan, kendisi hidayete muhtaç pek çok kimse bulunmaktadır.


Medeniyet projesi
Hocaefendinin düşünce ufkunda sadece belli alanlar yoktur. Onun ele aldığı konular hayatın bütünüdür. Vizyonu bize göre tam bir medeniyet projesidir. Hiçbir medeniyet, men suplarının her birerlerinin her türlü ihtiyaçlarını, kendi dünya görüşüne uygun biçimde karşılamadan medeniyet ola maz. Müzik, spor, edebiyat ve diğer bedii sanatlar eğer insa noğlunun fıtratında ve bayatında bir şekilde varsa, bir me deniyetin müntesipleri bunları kendi medeniyetlerine uygun ve mütecanis biçimde bulabilmelidirler. Aksi takdirde başka medeniyetlerin kültür ürünleri olan sanatlarına özenilirse bu, bir medeniyetin bağrında gedik açılması demek olur ve o medeniyet su almaya başlayan gemi durumuna düşer.
Doğrusu, Hocaefendinin, başından beri bunu çok iyi fark ettiğinde şüphe yoktur. Türkiye'nin 1970 öncesi tanıdığı mu hafazakâr İslâm anlayışının şu ifadeleri kabullenmesi müm kün olamazdı:
"Bir milletin yeniden dirilmesinde görülen o ki, bir top lum dirilirken toplumun bütün katmanları da ve bütün üniteleri de beraber diriliyor... Türkiye'de sevip takdir ettiğimiz, eskiden beri de sinelerimizde yer etmiş spor kulüplerimiz vardır. Bu kulüplerin, kendi değerlerimize yönelmemiz ve bunlarm tekrar kazamlıp, korunması hu susunda büyük görevler ifa edecekleri kanaatindeyim." 1
Hatta şimdilerde bile bunun ne anlama geldiğini fark eden Hocaefendi sayısı çok fazla değildir sanıyorum. Spor, sadece bir sanat ve bir eğlence değil, aynı zamanda, toplum sal bir motiftir ve toplumları istenildiği gibi yönlendirmede en etkili araçlardan biri olabilir ve bu özelliği ile elbette istis mar da edilebilir:
"Spor, toplumun değişik tabakaları arasında barış ve kar deşlik havasımn estirilmesi yönünde, mühim fonksiyon lar eda edebilirdi. Tabiî ki bu durum, şimdiye kadar spo run, kitleleri yönlendiren bazı çevreler tarafından İstis mar edildiğini de hatıra getiriyor... Hâsılı; tabakât-ı beşer çapında ideolojilerin çatıştığı bir arena haline gelen dün yamızda, sporun her dalıyla, toplumu uzlaştırmada kata lizör vazifesi göreceğine inamyor ve bunu bekliyoruz." 2
Ben şahsen Hocaefendinin hayatında bir kere bile bir fut bol müsabakasına katıldığını sanmıyorum. Hatta bir başka konuşmalarında futbolu bir açıdan değerlendirir ve onun ço cuksu bir iş olduğunu söyler. Ama onun, hiç yaşamadığı hal de, futbolun artık hayatın bir parçası olduğunu ve bundan vazgeçilemeyeceğini biliyor olması ve medeniyet projesinde onun da yerini ayırmış bulunması çok önemli olsa gerektir.
Müzik konusunda söyledikleri de spordan farklı değildir; ve çok ilginçtir ki O, bu tür bedii etkinlikleri bir yönüyle de ğil, adeta felsefesiyle ele ahr:
"Mûsikînin esas unsurları olan ses, enstrüman ve söz (te ma) bir bütün halinde olunca insan üzerinde tam mütees sir olsa da, tema-ses-saz bütünlüğü sağlanamadığı takdir de, insan his dünyasında boşluklardan kurtulamaz. Öyle ki bazen birtakım eserlerde söz ahenge, muhteva ritme is yan eder... Musiki de bir yol, bir sanat ve bir ihtiyaçtır... Öyleyse İhtiyaç diye nitelendirdiğimiz ve zaten toplumun içinde sürüklenip gittiği bu saha kendi düşünce çizgimiz içinde ele alınmak ve katiyen ihmal edilmemelidir... Bu konuda ölçü nedir denecek olursa? Meselâ, dinlediğiniz bir eser, sizde Kur'ân okuma. Kur'ân dinleme iştiyakını coşturuyor, Allah'a karşı vuslat arzusunu köpürtüyor, si zi Emrah gibi bağrı yamk hale getirip secdeye zorluyor, millî, dinî değerlerinize karşı alâkalarınızı kanatlandırı yor, size kendi romantizminizi fısıldıyor, müstehcenliğe, bâtıh tasvire vs. kapah kalmabiliyorsa... Evet, işte bu eser gayet güzeldir. Bünyesinde gıybeti barındıran, fuhşu tas vir eden, şehevanî hisleri tahrik eden, insanın ye's yani ümitsizlik duygularını kabartan eserlere gelince, onların caiz olduğunu, olabileceğini söylemek mümkün değildir... Kur'ân bütünüyle müzikaldir. Önemli olan, muhte vadan hareketle ondaki her bir kelimenin istediği seslen dirmeyi, konumuna uygun olarak verebilmektir... Musta fa İsmail, söylenildiğine göre. Kur'ân okumadan önce, okuyacağı yeri piyano ile notalara vurarak katasmda iyice resmedermiş. Bunun -şer'î yam mahfuz- mutlaka gerekli olduğuna kani değilim... Öyle inanıyorum ki, yakın bİr gelecekte bu ülkede, genç-ihtiyar bizim insanımız, mutla ka kendi mûsikî anlayışımız, mûsikî zevkimizle bütünle şecek ve kendi mûsild deryamız içinde eriyip gidecektir, eriyip gidecektir ama, bizim sistemli gayretlerimizle,.. İh timal işte o zaman, ülkemiz bu alandaki işgalden kurtul muş olacak ve tekrar Itrî, Dede Efendi, Hacı Arİf Bey, Sa dettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk gibi dâhi musikişi naslara kavuşacaktır. Unutmayalım, bu bir ihtiyaçtır. Ve siz bunu meşru bir çizgi İçinde ele alıp, düzenlemez ise niz, mület gider gayr-i meşru bir çizgiye kayar ve müzik diye çılgınlıklara ve hezeyanlara girer. Aslında böyle bir anlayışın psikiyatri açısından tahlilinin yapılması yararlı olur zannediyorum... Toplumun bütün kesimlerini veya milletin her ferdinin kendiniz gibi olmasını bekleyemezsi niz. Kur'ân dinlemekle tatmin olan, ilahilerle bu ihtiyacım karşılayanlar olduğu gibi, daha farklı mülâhazaları payla şanlar da vardır. Öyleyse, kendi öz musikimizle Batı sa pıklıkları içinde çırpman "heavy metal"lerle, "rock"larla tatmin peşinde koşan gençlerimizin imdadına yetişme mecburiyetindeyiz." 3
Buna benzer misalleri onun eserlerinde çokça bulabiliriz. Bizim buradaki hedefimiz bunların hepsini serdetmek değil dir. Bu iki misalle, çok önemli bir hususa dikkat çekmek iste dik ki, bu da onun, sözünü ettiğimiz medeniyet çapındaki düşünceleridir.


BİRİNCİ BÖLÜM

Hocaefendinin Fıkhının Özellikleri
Bugün fıkıh denince avam nezdinde anlaşılan şey, ilmiha le yönelik olarak, helal haram, caiz memnu hükümleri ne konu olan meselelerdir. Biraz daha yukarı çıkıldığm-da, hatta İlahiyat fakültelerinde bile hkhın ilk akla getirdiği şey. Tefsir, Hadis, Kelam gibi disiplinlerin karşısında ve gele neksel Fıkıh kitaplarımızda konu edilen meselelerdir. Oysa Fı kıh en geniş anlamıyla "meseleyi kavrama"mn adıdır. Bir yö nüyle Fıkıh sadece İslâm'a has bir bilgi türüdür. Bu çerçevede ve biraz daha dar anlamda fıkıh, "sözü anlama"dır. Burada söz, Kuran-ı Kerim ve onun canlı hale gelmiş formatı olan Sün net'tir. Öyleyse Fıkıh, Kurân'ı ve Sünneti anlamadır. Bu itibar la Fıkıh denen bilgi, sadece bu iki kaynaktan alman bilgidir.
İkinci yönüyle Fıkıh, edinilen ve çaba gösterilerek (tefak-kuh) alınan bir bilgidir. Bu sebeple Allah'ın ilmine Fıkıh den mez. Hatta Allah Resulü'nün ilmi dahi bir Fıkıh bilgisi değil dir. Ve Fıkıh statik ve durağan bir bilgi değil; sürekli yenile nen, dinamik bir bilgidir. Fıkhın Kur'an-ı Kerİm'de yirmi kez ve hep fiil kalıbında zikredilmiş olması böyle bir özelliğe işa ret ediyor olabilir. Hz. Peygamberin (sav) "Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih kılar" mealindeki sözleri, bir di siplin olarak fıkhı değil, elbette bu kapsamh anlayışı anlatır.

Fakih olmak için, bazılarının Tevbe suresinin 122. ayetini yanlış anladıkları gibi, "çıkmamak ve bir yerde oturmak" de ğil, çıkmak ve dünyayı tanımak gerekir. Hemen anlaşılacağı gibi, bu anlamda Fıkıh hem "münzel" hem de "kevnî" olan kitabı anlamaktır. Bunu; "kevnî kitabı anlamadan "münzel" kitabı, yani sözü anlamak mümkün değildir" diye de ifade edebiliriz. Bu anlamada birer disiplin olarak. Tefsir, Hadis, Kelam gibi ilimler bulunduğu gibi; Sosyoloji, Biyoloji, Antro poloji ve Psikoloji gibi bilimler de vardır. Bunların her birin de ihtisas yapmış olmakla, iki farkh kitabı uyumlu şekilde yorumlayacak kadar tanımak ayrı ayrı şeylerdir. îşte gerçek anlamda fakih bu zor İşi başarabilen insandır. Şahsen "Hoca-efendinin fıkhı" denince ilk akhma gelen özellik budur.
İslâm bir bütündür ve Kur'ân-ı Kerim'in üslûbu bu açıdan enteresandır. Onda, sonradan birer disiplin haline gelen ilimler birbirinden ayıklanmış ve müstakil olarak yer almazlar. Çünkü Hukuk (Fıkıh), Tefsir, Hadis, Kelam gibi disiplinlerin hiç birisi tek başına İslâm'ı temsil edemez. Bu sebeple olacak ki, bu ilim lerde büyük olanlar, İslâm'ın en büyük önderleri değildirler. Razı, Taftazanî hatta Buharî birer "rehberi kül" sayılmamışlar, sadece kendi sahalarının otoriteleri kabul edilmişlerdir. Atna, Gazali gibi âlimleri, bu açıdan, bunlardan ayırmak gerekir. Onun İhyau-Uhımi'd-Din'i bu özelliği ile müstesnadır.
Bu sebeple Fıkhın, ilk anlamıyla aldığımızda, İslâm'ı tek başına temsil edecek yegâne disiplin olduğunu söyleyebiliriz. Hocaefendinin, salt Fıkhı konulara getirdiği açıklamalarda bile bu şumuliyet kesinlilikle vardır. Tarihî arka plan, ya da bağlam, ondan neşet eden gelenek, konunun nazarî boyutu ve Müslümanların bugün içinde bulunduğu şartların gereği, kısaca "makâsıdü'ş-şeria", her boyutuyla, onun verdiği fetva ya da hükümlerde bir bütünlük arz eder. Buna, fetva-takva, ya da diyanet-ka2;a, veya hukuk-ahlak imtizacı da diyebiliriz. Asıl anlamıyla Fıkıh, da aslında bundan ibarettir.
Bu açıdan bakıldığında İslâm fukahasımn pek çoğunun, fakih olmaktan çok, belki de hukukçu diye anılmaları daha doğru olabilir. Çünkü hukukçu adeta bir mühendis gibi sayı sal, matematiksel ve objektif olandır ve böyle de olmak zo rundadır. Bu bir gerektir. Ama bu durum, fıkıh olmaktan çok, hukuktur. Oysa hayat hukuktan ibaret değildir. Rahmet li Bekir Sadak Hocamn fetvası bu açıdan çok manidardır: Bir zamanlar halktan birisi ona gelmiş ve üzüntü içerisinde de mişti ki, 'Ben bu güne kadar abdesti şöyle şöyle alıyordum. Bunu bir hocaya anlattım, o da böyle bir abdestin caiz olma yacağını ve fıkha göre bu abdestle kıldığım namazların tama mını kaza etmem gerektiğini bana söyledi, siz ne buyurursu nuz?' Hoca da ona esprili üslubu ile şöyle cevap vermişti: 'Fıkha sorarsan kaza etmen gerekir, ama Allah'a sorarsan hiç bir şey gerekmez'.
Bendeniz de 2000 yılında ABD'ye gidip döndükten son ra şöyle bir espri yapmıştım: "Bu gün içtihadın şartların dan birisi ABD'yi tanımaktır." Espri olarak sunulan bu tes pitin hakikat payı vardı. Çünkü dünyaya hâkim olan bir gücü ve dinamiklerini tanımadan İslâm'ın anlaşılması mümkün değildir.
Hocaefendinin vaaz ve konferanslarında ilk vehlede dik kati çeken hususlardan birisi, onun, çok ve etraflı bir şekilde okumuş olmasıdır. Duyumlarımızdan ve kendi ifadelerinden anladığımız o ki, Batı klasiklerine kadar edebi eserleri dahi okumuştur. Bunun izleri konuşmalarında kendini gösterir. En azından üzerinde konuştuğu konuyla ilgili bilimsel yönle ri zikreder. Belli ki, ya bizzat kendileri bu konuyu okumuş, ya da mesele hangi alanı ilgilendiriyorsa, öğrencileri arasın da o alanın mütehassısı olanlardan, konunun temel meselele ri ve kavramları hakkında yeterli bilgiyi almıştır. Böylece de konuştukları, tabii bilimlerle ilgili alanlarda dahi, havada kal maz, kavramlar iğreti durmaz.

Onun eserlerini, bugünkü Fıkıh disiplini açısından ele ahrsak, onlarda Fıkhın nispetinin çok az olduğuna şahit olu ruz. Sanırım bunu % 10 olarak takdir edebiliriz. Ama, "geniş anlamda Fıkıh" olarak düşünürsek söylediklerinin tamammı, Fıkıh olarak değerlendirebiliriz. Ashnda İslâm da budur. Ku-rân-ı Kerim'deki ahkâm ayetlerinin sayısının, değişik itibar lara göre, 150 ila 500 arasında olduğu kabul edilir. Bu kabu lün tartışması ise ayrı bir konudur.
Hocaefendinin fıkhı genellikle ahlâk ağırhkhdır. "Hz. Pey-gamber'in ebeveyninin kurtulmuş olacaklan"nı söylerken, "Hz. Hamza, Abdülkadir Geylanî gibi şahsiyetlerden, ismen çağırarak, istimdat edilebileceği"ni anlatırken, "rüyalara, özellikle de Efendimizin görüldüğü rüyalara", çok büyük de ğer atfederken, onda Fıkhm objektivitesi ve normatif özelliği kalmaz. Tamamen vicdanî, makâsıda matuf, hatta çoğu za man duygusal olabilir.
Şahsen ben, bu ölçüdeki bir duygusallığın, dolayısıyla da sübjektifliğin yersiz ve anlamsız olduğu kanaatinde de deği lim. Her şey hukukun (fıkhın) cetvelle çizdiği ve alt alta top layıp çıkardığı gibi olmamahdır. Bunu da bize yine hem aklı mız, hem vicdanımız, hem de duygularımız söylüyor. Duy guların dünyasının duyuların dünyasından çok daha geniş olduğunda şüphe yoktur. Ancak, göletlerde dahi zor yüzen ler, okyanuslara açılmaya merak sararlarsa yollarını şaşırabi lirler ya da boğulabilirler.
Bu açıdan fıkhî hükümlerinde bu üslubu örnek edinmeye kalkışanlar batmiliğe sapabilirler. Bu durum tıpkı, Mevla-na'ya nispet edilen raks ve semayı icraya benzer. Ona bunla rı yapüran aşk ve vecdi yaşamadan, dönmeye ya da ney üfle meye kalkışanlar, eğer varsa, sonunda rakkase olur çıkarlar. Günümüzde Mevlevi tekkesinin hah bunu çok iyi anlatıyor olmalıdır. . ,;\ - i , >,:
Doğrusu, Hocaefendinin engin bilgisinin, bu duygu yük lü sübjektifliği kontrol edecek kıratta olduğunda şüphem yoktur. Ama buna kaç kişi muktedir olabilir?
İşin bir başka yönü de şu olsa gerektir: Hocaefendi bu duygu dolu dünyasına öncelikle yine Fıkhm objektif hende sesi üzerine basarak yükselmiştir. Binaenaleyh, böyle bir alt yapı olmadan böyle bir anlayışı serdetmeye kalkışmak, işaret ettiğimiz gibi, insanı başka dünyalara götürebilir.
İfadenin farkh eda türleri vardır. Duygulara hitap etmek bunlardan biridir ve bunun da kendine has bir dili bulunur. Lirik bir üsluptan söz edilir. İlmi üslup daha farklıdır. Bu da ha çok akla hitap eden burhaM delilleri kullanır ve öğreti ci/didaktik bir özelliğe sahiptir. Bazı ifadeler edebidir, süslü dür, bedii sanatlara yer verir. Bunların her biri adeta bir vit rinleme sanatıdır. Herkes metaını belli zevklere göre sergiler. Hocaefendinin ifade biçimi bunların her birerlerinin güzellik lerini toplamıştır. Duygu ağırlıklıdır, ama en az bu kadar il mîdir ve bir o kadar da edebî üslup kullanır.
Üslup açısından dikkat çeken özelliklerinden birisi, açıkla dığı konuların bugünün ölçüleriyle bilimsel konuları ilgilen dirmesi durumunda, ki, çoğu zaman pek çok bilimsel konu ya değinir, kullandığı dilin ve kavramların en küçük bir fal sosunun bulunmamasıdır. Dikkatten kaçmayan bir husustur ki, pek çok insan kendi sahasıyla ilgili olmayan, ya da çok iyi bilmediği bir konuyu açıklarken, o konunun kavramlarım ço ğu zaman isabetlice ve yerli yerinde kullanamaz. O konuyu biraz bilenler bu egretiHgi hemen fark ederler.
Bununla biz, elbette Hocaefendinin her türlü bilimsel ko nuyu herkesten daha iyi bildiğini anlatmak istemiyoruz. An cak, anlattığı konu böyle bir bilimi ilgilendiriyorsa, dira hük münü verebilecek kadar bu konuya vakıf olduğunu, ya da vakıf olduktan sora konuştuğunu ve ifade ederken de naif bir anlatım kullanmadığını anlatmak istiyoruz.

Fakih, "söz" penceresinden zamanım okuyabilen insan dır. Bu itibarla onun fıkhı aynı zamanda bir "hikmet-i teşri" ya da bir "hukuk felsefesi"dir. Gerçekten de adına felsefe denmese dahi onun fıkhı tahlilleri felsefe ağırlıklıdır ve bütün fikirleri düşünüldüğünde tutarh ve bütüncül bir felsefi dü şünce ağı ördüğü hemen çok rahat anlaşılır.
Onun fıkhının, hukuk olmaktan çok, ahlâk ağırlıklı oldu ğunu söyledik. Çünkü zaten İslâm'da aslolan ahlâktır. Hu kuk/fıkıh onu korumak ve yaşatmak için vardır. O, "Alacak lının borçlusuna zekât verip, sonradan onu zorla alması hukuken caiz olsa dahi, mürüvvet açısından bir Müslüman böyle yapmama lıdır" derken ahlakı, ya da diyanet ve takvayı öne aldığını gösterir.
Bir yönüyle de bu fıkıh, gelenek ve modern arasında bir yerdedir. Bir yandan geleneksel fıkıh anlayışım sürdürürken ve temsil ederken, bir yönüyle de modern bir fıkıh anlatım^ı-na sahiptir. Çünkü onun geleneksel fıkhın sistematiğini kul lanan bir fıkıh eseri yoktur. Ama geleneğe sonuna kadar say gılıdır, hiçbir "fakih"i hataya nispet etmez, kabul etmediği görüşlerin saygı dolu tevcihlerini yapar. Bunun yanında mo dern dünyanın ihtiyaçlarını çok iyi bilir ve bunların halli için modern argümanlar kullanır. Yerinde göreceğimiz üzere pek çok yeni meseleye, yeni içtihatlarla çözümler getirir, ama bİr yandan da bu çözümleri gelenekteki bir esasa bağlamayı ih mal etmez.
Geleneğe bağh olmakla beraber, mesela hemşehrisi Ömer Nasuhi Bilmen Efendiyi tashih ederken. Fıkhı hükümlerin ta-rihselliğine dikkat çeker:
"Öşür, bütün İslâm devletlerinde hemen hemen her zaman verilirdi. Yalnız, Osmanlılar bir ara 'sultaniye' veya
'arazi-i miriyye' diye devlete ait bir toprak statüsü oluşturdular. Dolayısıyla devlet, kendi topraklarmda elde edilen üründen öşür almadı. Fakat, bilahare yapılan arazi reformları, neticesinde statü değişti ve araziler şahıslara temlik edilip, tapuları verildi, tescilleri yapıldı. Bu statü değişikliğine rağmen, bir kısım kitaplarda, hâlâ , "o de virde öşür verilmiyordu, yine verilmez. Çünkü arazi, 'arazi-İ miriye'dir" denmektedir. Hâlbuki şimdi ortada ne emir, ne ümera, ne de sultan var. Bunlar yok ki, arazi de "arazi-i sultaniyye" veya "miriyye" olsun. Türkiye'de ki hal-i hazır uygulamaya göre herkesin arazisi kendi mülküdür ve dolayısıyla öşür bilittifak farzdır. Rica ede rim, sizler arazinizi devlete bedava verir misiniz? İstim lâk edip, değeri verilmediğinde mahkemeye müracaat et mez misiniz? Öyleyse, Türkiye'de bugünkü toprak statü sü içinde elde edilen üründen öşür vermek farzdır.'' 4
Yine yorumuyla birlikte yerinde göreceğimiz üzere, Hoca-efendi fıkhında milliyetçilik ve vatanperverlik gibi sosyolojik dinamikleri çokça kullanır. Ama hiçbir fıkhı açıklamasmın, farklı itibarlar gözönüne almdığmda, muüak anlamda caiz değildir denecek hükmü yoktur. "Başörtüsü furuattır" ifade si bunun en çarpıcı örneğidir. Kendi sembolik anlahmı içeri sinde bu son derece doğrudur ya da en azından bir itibarla doğrudur. Buna da ileride temas edeceğiz.
Fıkhında, zamanı ya da şartları hesaba katma diyebileceği miz unsurlar vardır. Geçiş dönemi tikhı için farklı hükümler zikreder. Bu özellik, düşünce kozasımn hemen her ilmiğinde sezilir gibidir ve bu açıdan bakıldığında İslâm'ın ilk oluşu mundaki tedrice çok önem verdiği anlaşılır. Ona göre, o dö nem, öyle çekirdek bir dönemdir ki, dünyamn sonuna kadar karşüaşılacak bütün problemlerin çözümünü içinde banndınr.
"Sınır tanımayan lüks ve debdebeye bütünüyle yetişme miz mümkün olmadığı gibi, o yolla hizmetimize kazandıracağımız bir şey de olacağını tahmin etmiyorum. Sa dece mazeret olarak, o da belli bir devreye kadar yadır ganmama ölçüsünü kullanabiliriz ki, daha Ötesini tecviz etmek mümkün değildir." 5
"Kadının tek basma seferi"yle ilgili olarak, en az, dört beş farklı durumdan söz eden, ama hepsi de sahih olan hadis-i şeriflerden, bu hükümlerin, farklı ortamlar anlattığını ve on ların şartlarının oluşması halinde o hallerde aynı hükümlerin her zaman aynen geçerli olduğunu söyler ki bu; "Fıkhın tarih-seUiği"ni anlatma açısından sanırım çok önemli bir tespittir.
Kendisinden fetva istenen konularda sadece; "caizdir", ya da "değildir" demeyip, konuyu ilgili her boyutuyla ele alma sı fıkhının derinliğindendir. Meselâ, nüfus planlaması konu sunu da bu üslupla ele ahr ve işin sosyolojik, ekonomik, tari hî ve hatta Batı'nm güdümündeki antropolojik yönlerini an lattıktan sonra kanaatini verir:
"Hasılı; Mısır, Tunus, Cezayir, Sudan, Somali'den Pakis tan'a; Kazakistan, Türkistan, Azerbaycan'dan, Avrupa ve Amerika'da yaşayan Müslümanlara kadar â!em-i İs lâm, bence, nüfus planlamasmı düşünmemelidir. Onlar, bir taraftan "evlenin, çoğalm" hakikatine uyarak çogal-malı, diğer taraftan Allah'ın ihsan ettiği potansiyel im kânları değerlendirmeli ve katiyen Batı dünyasının ken disini istismar etmesine imkân ve fırsat vermemelidir.'' 6
Fıkhında, daha önce de sözünü ettiğimiz, sübjektif ve aşı rı iyimser değerlendirmelere zaman zaman rastlanır.
Namaz kılarken insan bazen, Rabbiyle olan ilişkileri, nefis ve şeytamn karşısında ki duygulan sebebiyle değişik hare-


ketler yapabilir. Başını sallayabilir, tekme atabilir. Ancak bunları fıkhı bir esasa oturtmak mümkün değildir. Bu halleri yaşayanlarda bunlar meşru olmakla beraber, herkesin yapa bileceğini söylemek fıkhı aşan bir değerlendirme olur.
Bazen çok radikal olarak görülebilecek görüşler serdeder: Meselâ çocuklarından birinin mirastan mahrum edilip edil meyeceği sorusuna şu cevabı verir:
"Şu kadar ki, çocuklardan biri anarşist ve mülhid, buna karşılık diğerleri de dindar olursa, baba bu anarşist ço cuğunu mirastan bütün bütün mahrum edebilir ve me sul de olmaz."" 7
"Faizle vergilerinizi verebilirsiniz, çünkü devletin biz den bu kadar vergi alma hakkı yoktur"
"Kabristanda Kuran okumak mekruhtur: "Efendimiz (sav), vefat edenlerin arkasından Kur'ân okumaktan çok, du-a buyurmuşlardır. Çünkü içten gelerek yapılan halisane dua lar, her şeyden daha makbuldür. Kaldı ki, temiz olmayan yer lerde Kur'ân okumak da zaten memnu'dur. Hatta bazı fuka-hâ, hükmen temiz olmayan kişilerin başında Kur'ân okunma sını sakıncah bulmuşlardır. Bu sebepledir ki, İmam-ı Azam, mezarlıklarda Kur'ân okumanın doğru olmadığını söyler." 8
"Sala vermek bid'attİr: "Devr-i risâlette ve sonraki dö nemlerde "sala" diye bir şey yoktu. Bu sebeple sala bid'attİr. îmam-ı Rabbani'ye göre bid'atin hasenesi ve  seyyiesi olmaz. Sala okunurken, "Efendiler Efendisi"ne . salât~u selâm getirmeye niyet edilse yine de bid'at olur mu?" denecek olursa, bu takdirde salât-u selâma zaman, mekân ve vak'a tayin etme karşımıza çıkar ki, bu da ayrı bir bid'attir. İbadetlerde zaman ve mekân tayinini, sade ce satıib-i şeriat yapar." 9
Bid'atin hasenesinin olmayacağım İmam Rabbanf ye nis pet ederek söylemekle beraber, başka münasebetlerle, mevlit gibi, bid'at-ı hasenelerin bulunduğunu da anlatır.
Diğer bir açıdan da diyebiliriz ki, Hocaefendinin 1980 ön cesi fıkhı, ideal, sonraki ise reeldir. Bunun için önceki teorik, sonraki pratiktir de diyebiliriz. Çünkü sonrasında teorinin tatbikata dönüşmesiyle zorluklar ortaya çıkabilmiştir. Veya sorumluluk artmış ve olağan dışı zamanlara daha uygun gö rüşler aranmıştır. Kadın konusundaki açıklamalar, İran'la il-giH değerlendirmeler... Sızıntı ve Zaman gibi neşir organla rında, önceleri canlı resimlerin başları kesilirken, ya da spor cuların belden aşağısı gösterilmezken sonraları buna riayet edilmemesini örnek verebiliriz. Gerçi bu uygulamamn kendi lerine ait olup olmadığını da biz bilmiyoruz.
Bunların her birerleri değişik zaman ve mekânlar için ser-dedilebilecek içtihatlardır. Biz, bunların birinin doğru diğeri nin yanlış olduğunu anlatmak İstemiyoruz; aksine, fıkhın es nekliğinin kullanıldığına dikkat çekmek istiyoruz. Zaten fa-kih, "sözünde duran" değil, zamana ve mekâna göre içtihat larını yenileyebilen insandır. Ebu Hanife'nin bilahare rücu et tiği görüşleri Hindistanlı bir ilim adamı tarafmdan toplanmış ve bir kitap halinde neşredilmiştir.

Usul Anlayışı


Sünnet ya da Resulüllah'ın örnekliği
Bütünüyle ResulüUah'ın (sav) hayatımn ve sürmetinin ör nekliği Hocaefendinin fikirlerinde ve fiili hayatında çok belirgin bir etkiye sahiptir. Onun Hz. Peygamberin ha yatını çok iyi bildiği tartışılmaz bir gerçektir. Hatta neredeyse bütün sahabeyi, akrabalık ilişkilerine varıncaya kadar tanıdığı anlaşılmaktadır. Bu onun sünnet anlayışını da belirler.
Sünnet, sadece farzm karşısındaki bir fazilet ve erdem de ğildir. Sünnet; farzıyla, vacibiyle, mendubuyla Hz. Peygam ber gibi davranmaktır. Böyle bir sünnet anlayışında elbette zamana ve zemine göre hükümler değişebilecektir. Bu du rum, günümüzde moda olan deyimiyle, hükümlerde tarih-selcilik değil, onların şartlarını, zeminlerini ve manilerini İyi kavramadır. Çünkü bir hükmün bir şart ya da zamana bağlı olması ayrı bir şey, tarihselcilik ise tamamen ayrı bir şeydir.
Şahsen, onun, hayatının ve çalışma metodunun her safha sında ve her boyutunda, "Hz. Peygamberi örnek alma"nın bulunduğuna inanıyorum. İsabet edip etmeme ise ayrı bir şeydir ve şahsen böyle bir isabetsizlik de göremiyorum. Fara za olmuş olsaydı, bu da, en nihayet, bir içtihat hatası olurdu ve sahibine yine de bir sevap kazandırırdı. Ama bu melhuz hatalara binaen gıybetinin yapılması ise hiçbir bakımdan tec viz edilemeyecek bir durumdur.
Günlük hayatında, metodunda, hicretinde, kısaca haza rında ve seferinde hep Sünnet örneği üzerine hareket ettiğini sanıyorum. Hatta eğer bu gün ABD'de ise bunun bile Sün-net'ten bir örneğe dayandırıldığı gibi bir izlenime sahibim. Bundan elbette ABD' de bulunmak sünnettir gibi bir ironi çıkmaz. Ama bir Habeşistan'a hicret manası anlaşılabilir. Me sela, diyalogdan söz ederken bile, öncelikle bu hususun altı nı çizer:
"Bu sebepledir ki her mesele gibi bu konuda da Kur'an ve Allah Resulü'nün üslûbu esas alınarak yapılacak şey ler ona göre yapılmalıdır." 10
Şu ifadeler bu kanaatimizin açık delilidir:
"Burada, Peygamberin ölümsüz sözlerinden birini hatır lamamak mümkün değil. Makro plânda olmasa da mikro plânda, kıyamete kadar olmuş ve olacak her şey, Asr-ı Saadette işaretler şeklinde yaşandığına göre, çağımıza dair bir şeyler bulmamız her zaman mümkün olacaktır." 11
Günümüzde de tıpkı o günkü gibi hicret gereküdir: "Hatta denebilir ki, o gün olduğu gibi, bugün de, dıştaki cihad, içteki cihada dayandığı zaman değer kazanacak tır. Eğer içteki cİhad da bir açık, gedik varsa, maddî hic reti de zedelemiş olacaktır." 12
"Efendimizin âdet kabilinden olan işleriyle, şahsı ile alâ kalı sünnetlere uymak mecburiyeti olmasa bile, bunlara dahi, haHs bir niyetle ittiba', âdetleri İbadet haline getir mesi ve O'nun mübarek davranışlarıyla hedeflenen nok-


talara yönelmeyi netice vermesi bakımından sevap ve bereket kaynağı olacağında şüphe yoktur... Efendimizin ahvâli, hadîsçilerce hadîs muhtevasına dâhil, ama fıkıh-çılarca hariçtir."  13

Sünnetin müstakil bir kaynak olup olmadığı
Bizim geleneğimizde, Sünnet'in müstakil bir kaynak mı, yok sa Kuran'da şöyle ya da böyle var olan, ama bizim anlamadı ğımız bilgileri açan bir beyan mı olduğu tartışmaları vardır. Özellikle İmam Şatıbî Kur'an'ın yegâne kaynak olduğunu ve Sünnet'in verdiği hükümlerin bir şekilde Kur'an'da bulun duğunu kabul edenlerin başında gelir. Hocaefendinin ifade leri zımnen Sünneti müstakil bir kaynak olarak ortaya koyar:
"Kur'ân-ı Kerim'in bir tek kelime ile dahi temas etmediği ve müstakilen Sünnetle e!e ahnan meseleler de az değil dir. Ehli eşeklerin ve yırücı hayvanların etlerinin haram edilmesini, hala ve teyze üzerine yeğenlerin izdivacının yasaklanmasını bu cümleden sayabiliriz." (Sonsuz Nur-3)

Sünnet fıkhı: Kan aldırma Örneği
Günümüzde Sünnet adına çok garip uygulamalar görmekte olduğumuzu herkes bilir. Cemaate karşı dönüp ağzını karış tırmakla, ya da bacagımn yarısına kadar kaldırılmış paça ile sünnet işlediğini sanan insanlar vardır. Böyle yapanların ni yetlerine göre muamele görebilecekleri ayrı bir konudur, ama bunun aslında zahiri bir anlayış olduğu da açıktır ve diyebili riz ki, Sünnet fıkhını kavramamaktan ileri gelir. Kan aldırma sünneti işlenirken de bu kabil gariplikler yapılabilmektedir.
Bundan on beş yıl kadar öce ben, hem de bir doktor arka daşımın tavsiyesiyle, gayri sıhhî şartlarda böyle bir sürmet işlemis (!) manzarayı gördükten sorua, Allah Resulünün böyle bir sünnetinin olamayacağı kanaatine varmıştım. O doktor arkadaşa da şöyle demiştim: Bu kadar kötü bir manzara sebe biyle eğer bizlere hastalık bulaşmazsa bu, sadece ve sadece niyetimizin, bir sünneti ihya olduğuna binaen Allah'ın bize acıması sebebiyle olacaktır. Bilahare Hocaefendinin özellikle bu meseleyi anlattığı kasetini dinleyince düşündüğümün, is-tihsanen doğru olduğu kanaatine vardım.
Hocaefendi, kan aldırmanın sünnet olup olmayacağını an lattığı konuşmalarında Süruıet fıkhı adına çok nefis bir kura la işaret ederler:
"Hz. Peygamberin her fiili, bağlamından koparılarak, mücerret fül olarak sünnet olmaz. Hz. Peygamber'in ni çin kan aldırdığmı biliyorsak, aynı gerekçenin bulunması halinde kan aldırma sünnet olabilir. Yoksa durup durur ken sünnet işlemek için kan aldırmak sünnet olmaz." 14
Bu konuyu anlattığı teyp kaseti çok daha etraflı ve müdel leldir. Bu sebeple,
"Kan aldırırken. Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart da söz konusu değildir. Bu gün tıp ilminde geçerli teknik ve usullerden yararlan mak daha uygun olabilir." 15
Bu "olabilir"in tahtında elbette olmayabiUr manası da var dır. Nitekim kasetteki anlatımda, geleneksel mevzii kan al dırmanın kılcal damarlardan olması sebebiyle, daha etkili olabileceğini ve modern kan aldırmaların bunun yerini tuta-mayabileceğini söyler. Ama önemli olan husus şudur: Allah
Resulünün bir fiilinin sünnet olarak yapılmış olabilmesi için, her halde şu soruların cevabına göre hareket etmek gerekir: "Allah Rasulü, ne yaptı? Nasıl yaptı? Niçin yaptı?"
"Mezarlarda yapılan telkin Kitap ve Sünnet'teki yeri iti bariyle çok tatmin edici değildir. Yasin-i Şerifin de ölüm anında okunması lazımdır ki; sekerattaki insan onun mana ve muhtevasıyla dolsun-taşsm, merciin ve meabm Allah olduğunu bilsin, tefekkür ve tezekkür kapılan ona açılsın."' 16
Sıhhati konusunda tenkitler bulunan bazı hadisleri red detme yerine, onları güçlü bir tevil ve teUf kabiliyetinin oldu ğunu görürüz:
"200 yıhnda hayırlınız hafîfu'1-hâz {çoluk çocuğu az) ola-mnızdır." Anlamındaki hadisleri farklı rivayetleriyle ele ala rak, bu arada bu konuşmayı yaptığı 1980'in başlarında Sov yetler ve İskandinav ülkelerini örnek göstererek farklı za manlar ve farklı durumlar için yorumlar. Ancak, çoklarınca mevzu, bazılarınca da şedidüd-da'f olan hadislere karşı böy le bir tavrı tesahül sayanlar ve böyle bir yorumun riskh so nuçlarının bulunabileceğini söyleyenler de çıkabihr.

Fıtrata vurgu
Fıtrat ölçüsüne çokça müracaat etmek Hocaefendinin usulü nün en belirgin özelliklerindendir ve doğrusu bu çok anlam lıdır. Çünkü fıtrat Allah'ın sünnetidir, kanunudur ve ona mü dahaleyi O'nun bizzat kendisi şeytanın işi olarak vasıflar. İs lâm'ın en önemli özelliklerinden birisi, onun insamn ve eşya nın fıtratına bire bir uygun olmasıdır. Allah Resulü Efendi miz hakkında bile müşriklerin en çok söz konusu ettikleri itiraz onun da diğer insanlar gibi olması, çarşı pazarda onlar gibi yürümesi, yemesi ve içmesi idi. Onlar bu doğallığı ona yakıştıramıyorlardı.
Kadından söz ettiği bir yerde şunları söyler:
"Kadın yerinde kaldığı müddetçe sultandır, büyüktür ve Kadın Efendidir. Erkek de sınırını aşmadığı sürece, hür mete lâyık bir azizdir. Bu şekildeki yerlerini değiştirmek isteyenleri, Allah Resulü lanetler, çünkü fıtratla çatışma ya girmişlerdir. İnsanı meydana getiren uzuvlara yer de-ğiştİrterek, kulağı diz kapağma, burnu karnm ortasına veya gözleri ayakların altma yerleştirmek insanı ne hale getirirse kadın ve erkeğe böyle yer değiştirme gayreti de erkek ve kadmı o hale getirecektir. Kadın, kadın olduğu, erkek de kendi yerini koruduğu müddetçe güzeldir ve fıtrîdir. Aksine gayretler ise, fıtrat ve tabiata karşı harp ilân etmek gibidir.'' 17
Farklı düşüncelerin varlığı da fıtratın bir gereğidir:
'Neden birden fazla meşrep, meslek ve mezhep var?' de mek, insanın yaratüışmı bilmemenin, fıtrî, beşerî, tarihî ve fikrî hakikatleri kavrayamamanın ifadesidir... Farklı düşüncelerin olması, insanın yaratılışının, tabiatının, fıt ratının ve fikrî cevvaliyetlnin hikmetli bir neticesidir... •• Asr-ı Saadet'te, başta Râşid Halifeler olmak üzere pek çok sahabeyi mizaç ve fıtrat farklılığı içinde görürüz. Bir Hz. Ömer'i bir de Hz. Ebû Zerr'i düşünün!"
Müzik için yaptığı uzun ve nefis felsefî tahliller İçerisinde şu ifadeler de vardır:
"Evet, musiki dinleme; şehvet, hırs, nefret, kİn vs. gibi insan tabiatında var olan bir şeydir. Ve hilkat itibariyle de güzeldir. Çirkin olan, insanın zaaflarıyla onları yanlış yere yönlendirmesidir. İradesiyle, kemâlatma medar ola bilecek iyi şeyler yapma yerine onlarla kötü şeyler peşin de koşmasıdır..."
"Sun'i ilkah"ı anlattığı bir sadette fikrini temellendirirken yine fıtrata temas eder:
"Bundan başka "şerîat-ı fıtriye" zaviyesinden de mesele her zaman tenkit edilebilir. Ancak çok su götürür böyle bir hususa, derinlemesine temas etmede ne bir fâide var, ne de benim sahamdır. Onu, ilerdeki mütehassıs hekim lere ve hayvanata ait yönüyle de veterinerlere ve zoolog lara havale etmek en eşlem yoldur.
Şu kadar var ki, böyle bİr usulün, eşyanın tabiatına zıt olduğunda da katiyen şüphe yoktur. Çünkü her canlı, kendi cins ve nevini devam ettirmek için tenasüle zor lanmaktadır. Gördürülen bu esrarlı hizmette de, kendi lerine avans mahiyetinde cüz'i bir ücret, geçici bir lezzet verilmektedir. Bunu, varlığın sinesine derceden eşyanın Sahibi de değiştirmek istememektedir.
Binaenaleyh, hiç kimsenin, fıtrata ait bu kanunu değiştir meye ve kaldırmağa hakkı yoktur. Böyle bir teşebbüs, hilkat ve fıtratı değiştirmeğe teşebbüstür.
Bu ise temelden mcrdut ve şeytanî bir yoldur. Ve hele, insanı sair canlılar içinde mütalâa etme gibi, insanlık manasına karşı küçük düşürücü bİr yanı var ki; insan olan herkes, böyle bir teşebbüsü protesto etmelidir." 18

Evlilik konusunda da fıtrata atıfta bulunur:
"Evet, eğer, yeme-içme, çahşıp-kazanma, çoluk-çocuk sahibi olma gibi meseleler fıtratın gereği olmasaydı, bu konuda bile 'bizi bekleyen bunca hizmet varken, bu tür lü şeyleri akhnm köşesinden geçiren insanlar, kendi mantıklarına ihanet ediyorlar' derdim. Ne var ki Cenâb-ı Hakk bizi yaratıp hayatımızı plânlarken, bir yanım da bunlar gibi şeylerle örgüleyip irtibatlandırmıştır." 19


Başlanılan işlerde devamlılık
"Soru: Bazıları sünnet-i gayr-i müekkedelerin terkinde bir şey gerekmez diyorlar. Ne buyurursunuz?
Cevap: Efendimiz (sav), başladığı bİr ibadeti hayat-ı seniy-yeleri boyunca hiç terk etmemiştir. Bir cemaat gelmiş, öğ leden ikindiye kadar onu meşgul etmiş, o, öğle sonrası kı lınan iki rekât namazı ikindiden sonra kaza etmiştir. Hâl buki bütün mezheplerin icmaı İle, sünnet kaza edilmez. Demek ki, onda çok ciddi bir disiplin ruhu vardı ve başla dığı bir ibadeti sonuna kadar götürmek istiyordu. O kadar ki, teheccüd kılamadığı zamanlar, onu da kaza ediyordu. Ta ki, hayatında İbadet adma bir boşluk oluşmasm," 20
Gerçekten de başarmm sebeplerinin en önemlilerinden bi risi sürekliliktir. Geleneğin gücü de buradan gelmektedir.


İçtihat ve tercih
Soru: Müçtehitlerin bir meseledeki farklı hükümleri arasında tercih yapabilir miyiz?
Cevap: Hangisinin hükmü aklî ve naklî deliller açısında daha güçlü İse, onu tercih edebiliriz. Ama tercih edenin de ehl-i tercih olması gerekir. Fakat bu kapıyı şimdilik açmamak en uygun olanıdır. Kanaatimce bunu bir heye te bırakmak daha sıhhatli olacaktır. Gerçi günümüzde böyle bir heyet teşekkül etmediği için birtakım hususlar da görüş beyan ediliyor ama bence bu ciddi bir mesele dir ve kesinlikle lâubaliliğe tahammülü yoktur." 21
Hocaefendi böyle bir "encümen-i dâniş"e sık sık atıfta bu lunur ve en azından kırk kadar modern fıkhî meselenin böy le bir heyeti beklediğini söyler. Bu aslında bizce onun mese lenin ciddiyetine dikkat çekmesi kabilindendir. Yoksa yerin de içtihat ve tercih yapmaktan çekinmez. 1980 öncesi bir ko nuşmasında:
"Lisede öğrenciyiz, öğlen ya da ikindi namazlarımız ders saatlerine denk geliyor. Ya bu namazlardan en az birini kılamayacağız, ya da bu okullarda okumayacağız, hangisini tercih edelim?" gibi bir soruya şu anlamda bir cevap verdiğini hatırlıyorum: "Mezhepler konusunda ciddi davranmak gerekir. Her aklına geldiğinde diğer bir mezhepten görüş alma gibi bir tavrı hiç hoş karşıla mıyorum. Ancak böyle olan kardeşlerimiz okullarını bı rakma yerine, imkân bulacakları ana kadar, mesela Şafiî mezhebindeki fetva ile amel edebilirler ve zor zamanlar da öğle ile ikindiyi cem edebilirler".
Hemen anlaşılabileceği gibi, bu tam bir içtihat anlamında bir tercihtir ve haddim olmayarak söylememe izin verilirse, çok da isabetli bir içtihattır.
Günümüz şartlan için Hocaefendinin daha radikal ama mahrem fetvalarının bulunduğunu sanıyorum ve yine had dim olmayarak bu fetvaların da isabetli olduklanm düşünü yorum. Fıkıhta anokronizim yaşayanların bunları anlayama yacağına binaen de bunların mahrem tutulmaya devam edil diğini sanıyorum.
Fıkhın bu tarihsel özelliğinin kavranamaması, geleneğe bağlı ulemamızı zor durumda bırakmış ve bazı ilim adamla rımızın da modernleşme adına geleneğe karşı savaş açmala rına sebep olmuştur. Oysa geleneğe bağlı olmakla, zamanm eskittiklerini fark edebilmek bir arada götürülebilir ve işte ancak o zaman geleneğin bir anlamı bulunur.

Tarihsellik ve metotta değişme
"Zamanın değişmesiyle bazı hükümler değişir. Her asrm başmda bir müceddidin gelmesini biraz da bu hikmet açı.smdan değerlendirmek gerekir. Her zaman, sonra ge len müceddid, kendinden öncekilere ait düstur ve pren siplerde değişiklik yapabilir. Bunda yadırganacak bir şey yoktur...
îîizmet sistematiğinin, içinde bulunulan devreye adapte edilmesi şarttır. Dünkülere ait hayatî sayılan nice pren sipler vardır ki, bugün onları tatbik etmek imkânsızdır. Yarın da bugüne ait bazı prensiplerin tatbiki İmkânsız olacakhr. Bütün bunları normal karşılamak gerekir... Toplumlar da aynen insan gibidir. Doğar, büyür, gelişir, kemale erer ve ölür. Nasıl ki bütün bu devrelerde, bazı değer hükümleri değişikliğe uğruyor; söz gelimi, çocuk luk veya gençlik döneminde hayatmdan bir parça olan tutkularına, olgunluk döneminde bir insanın gülüp geç mesi gibi, toplumlar da olgunlaşıp, kemale erdikçe, daha önceki tutku ve alışkanlıklarına gülüp geçer ve onları hafife alır. Elbette burada, değişmesi imkânsız değer hü kümlerinden söz etmiyoruz...
Esasen, zamana göre strateji, usul, üslûp değişikliğini peygamberlerde de görebiliriz. Meselâ, Hz. İsa (as), Ya hudi maddeciliğinin karşısına ruh ve mana ile çıkmıştır. Hâlbuki biz bugün aynı şeyi yapamayız. Yani, "Sana biri si tokat vursa, sen öbür yanağını da çevir, ona da vur sun" düsturu, İslâmiyet'te geçerliliğini kaybetmiştir. Hz. Zekeriya'nm, Hz. Davut'un stratejileri ise tamamen fark lıdır. Bütün peygamberleri aynı şekilde düşünebiliriz ki, "Füsus"da anlatılmak istenen de işte budur. Müceddidle-rin durumu da böyledir. Onun içindir ki, bazen iki mü ceddidin dedikleri arasında farklılıklar görülebilir. Bu se beple, müceddidlere ait sözleri ve onların hizmet felsefe lerini, bulundukları devri göz önüne almadan değerlen dirmek hatadır ve inşam hatah neticelere götürür..."' 22

"Saadet asrıyla günümüz arasında belli noktalarda ben zerlikler olsa büe, benzemeyen noktalar daha çoktur. Onun için her iki devir de kendi şartlarıyla ele alınıp öy le değerlendirilmelidir." 23
İşte bu ifadeler tam da sözünü ettiğimiz, tarihsel olanı gör menin açıklamasıdır. İslâm ulemasının kahir ekseriyetinin fark edemediği de budur. Bu durum İslâm'dan taviz vermek le tamamen farkh bir şeydir. Elbette kimsenin böyle bir taviz vermeye hakkı yoktur. Ama iki farklı olayın hükmünün fark lı olacağı da açıktır.
"Bazıları sistemin getirmiş olduğu zorluklara bakarak, İs lâm'dan taviz verme veya naslarda tekellüflü tevillere git me yoluyla değişik cevaz kapıları aralıyorlar. Bunlar bil miyorlar ki, böyle yapmakla ciddî bir hata işliyorlar. Çün kü herkes, içinde yaşadığı devre göre, İslâm'dan taviz ve rirse, ortada ne din kalır, ne de iman. Sonra, bu sistemin getirmiş olduğu problemlere çözüm İslâm'da aranmaz ki! Neden? Zira problem İslâm'dan kaynaklanmıyor. O hal de çözüm de İslâmî esaslar İçinde aranamaz,-" 24
Ama elbette değişmenin de bir sınırı ve kuralı vardır:
"Mecelle'deki "Ezmamn tağayyuru ile ahkam tağayyur eder" (Zamanın değişmesiyle hükümler değişir) prensi bi örf, maslahat ve içtihad kaynaklı şeylerdedir. Yoksa nasda değişme söz konusu değildir." 25
Daha önce de değindiğimiz gibi, Hocaefendinin fıkhında dikkat çeken hususlardan birisi, İslâm'ın tamamlanma süre cini adım adım izlemesi ve oradaki tedriciliği bu güne de aynen tatbik etmesi, kısaca zamanın hükümlerdeki etkisini gör mesidir. Böyle bir usulün, bu gün tarihselcilik gibi nevzuhur bir metotla Kuran'ı anlamaya çalışmaktan elbette farkı var dır. Onun yaptığı, hükümlerin aynen kalmasıyla beraber, iniş şartlarının hesaba katılacağı gerçeğidir. Bu noktadan bakıldı ğında dinde zorlamanın olmadığını anlattığı şu ifadeleri de anlamhdır:
"Burada akla, şöyle bİr soru daha gelebilir. Kur'ân-ı Ke-rim'de kıtal ve cihadın farziyetiyle alâkalı birçok âyet mevcuttur. Peki, bunlar bir manâda zorlama değil midir?
Hayır, değildir. Çünkü cihad, karşı cepheye ait zorlama yı bertaraf içindir. Böylece insanlar, İslâm'ın değişmeyen bir kaidesiyle girdikleri İslâm dinine kendi arzu ve ira deleriyle gireceklerdir. İşte İslâm'ın farz kıldığı cihadla, böyle bir anlayışa zemin hazırlanmış olacaktır. İrade hürriyeti, İslâm'ın cihad emriyle yerleşmiştir.
, Bu meseleyi bir başka açıdan da şöyle bîr değerlendir meye tâbi tutabiliriz:
Bu ayetin hükmü belli devrelere aittir. Belki, her kemal ve zeva! fasılalarının da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama hüküm sadece o devreye münha sır kalacaktır. Nitekim Kâfİrûn suresinde bildirilen 'Sizin dininiz size, benim dinim de bana' hükmü de aym şekil de belli bir devreye mahsustur." 26

Bilgi kaynakları

Rüya ile amel
Hocaefendirûn dikkat çektiği konulardan birisi de rüya meselesidir. Bu konuyu onun medar-ı münakaşa edi lebilecek görüşleri başlığı altında zikredebilirdik. Ama meselenin usule taalluk eden yönü çok daha önemlidir ve bunun bilgi teorisiyle alakası açıktır. Çünkü bir düşünce sis temini belirgin kılan özelliklerinden birisi, onun bilgiye, ona nasıl ulaşılacağına, bilgi kaynaklarına nasıl baktığıdır. Bu açı dan konunun burada ele alınması daha lıygun görülmüştür.
Bilindiği gibi Hocaefendinin rüyalar karşısındaki tavrı, üzerinde en çok konuşulan yönlerindendir. Vakıa, konuşma larının satır aralarından rüyayı fazla yücelttiği anlamları çı karılabilir. Ama onun kalıcı hale gelen eserleri bunun tama men aksini söylemektedir ve bu görüşler bilgi nazariyesi açı sından çok önemlidir:
"İnsanm mükellefiyetlerini ifa edeceği saha "yakaza" de diğimiz uyanıklık hâlinin devam ettİğİ zaman ve mekânla kayıtlıdır. Yani uyku ve baygınlık hâli gibi durumlar, mü kellefiyet dışı bırakılmışlardır. Bu itibarla da, bunların ne emredici ne de emir alıcı olarak hükümlere esas sayılabi lecek yanları yoktur. Bu cümleden olarak bir insan, rüyasında kelime-i küfür söylese dinden çıkmaz ve baygınlık hâlinde, dinin bütün mükellefiyetlerinden muaf tutulur. Meseleye bu zaviyeden baktığımızda; ister müspet, ister menfi manada, rüyalarla gelen müjde veya ikazlarm ob jektif bir değer ifade ettikleri söylenemez. Bu yönüyle de onların bağlayıcı birer delil veya burhan kabul edilmeleri mümkün değildir. Ancak, şer-i şerife muvafık ve müla yim olan meselelerde rüyaların o rüyayı görene özel bir mesaj ifade etmesi -tabiî Kitap ve Sünnet'le çatışmaması bir ön şarttır- söz konusu olabilir. Aksi haldeki rüyaların, hiçbir kıymet-i zâtiyeleri yoktur."... "Hele rüyaları başka larını ilzam etmede kullanmak çok büyük bir hata ve açıkça dinin naslanyla savaş demektir. Bununla beraber, rüyaların mubah meselelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir... Ben şahsen rüyalarla amel hususunda söylediğim bu kanaate, melekût alemiy le irtibata geçirici diğer yollan da katmak isterim.
Meselâ; bir insan, temessülen Efendimizle görüşebilir. Farz-ı muhal, bu görüşme esnasında Efendimizden ona söylenenler eğer şer'î ölçülere muhalif ise, -bunu farz-ı muhâ! çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer'î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Efendimizle görüşmesini kendisi için delil ve hüccet sayamaz... Gerek rüyalar, gerekse başka yollarla melekût âlemine açılmalar neticesi elde edilen bilgiler veya yorumlanan müşahedeler, insanı ilzam edecek ve bağlayacak değerde hükümler değildirler. Hele şer'î öl çülerle çatışma durumu varsa, kesinlikle onlara itibar edilemez ve bir Müslüman için böyle bir tercih de asla söz konusu olmamalıdır." 27
"Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada ba na gelse dese ki: 'Sana bir tavsiyem var', ben de: 'Emrin başım-gözüm üstüne... Nedir ya Rasulallah!' derim. 'Bak dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır yok' dese ben biraz düşünürüm... Burada ben, yakazada söyleyen Allah Resulünü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Resulül-lah'ı dinler, tebliğ ve irşat faaliyetine devam ederim," Bir yönden de "Allah Rasulü, rüyalara mübeşşirât diyor. Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir. Küfrün bütün üniteleri ile hayata hâkim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenab-ı Hakk, şeker leme nevinden mübeşşirât ile onları teşvik edebilir... Fa kat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çün kü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker diş leri çürütür. Hâlbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkin li beslenmesi şarttır. Aksi halde şekerde güç vardır, "beynimiz glikozla besleniyor,.." vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi, sizler de her şeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz..." "Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikabın içine düşmüş ve kaybet miştir... Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla "mehdi yim, imam-ı muntazanm, peygamberim" demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak, "Ben Allah'ım" demiş tir... Bize düşen şey Kİtab'a ve Sünnet'e uymaktır.,. O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. "Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir" diyelim ve insanlardan bir insan olalım... Sizler tertemiz duygu larla yaşar, kılı kırk yararcasına "Kitap ve Sünnet" der seniz, "Şeriat-ı garrâ"mn elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder." 28
Bu ölçüler çok açık ve bir o kadar da ilginçtir. Ancak bü yük zatların söylemediklerini bazen onlara başkaları söyletir ler ve bunu kendi zanlarmı onlara onaylatmak ve onların oto ritesinden yararlanmak için yapmış olabilirler.
Şunu da kaydetmemiz gerekir ki, manevi duyguları geliş miş olan insanları fıkhın geometrik sınırları içerisine sığdır mak zordur. Mesela, Muhyiddin îbn Arabîya da Mevlana gi bi büyük insanların, alışılagelen ana yolun zaman zaman dı şına çıkıp, başka boyutlara uzanmaları, kendi dünyaları içeri sinde makul ve mümkün olabilir. Çünkü fıkıh tıpkı hukuk gi bi, mühendislik gibi, hayatın sınırlarını cetvelle belirler. Fı kıh, hukuk birliğini ve nizamı tesis adına buna mecburdur da. Ama bu, İslâm'da fıkhın çizgileri dışında hareket alanı yok demek değildir. Binaenaleyh, kalbiyle ve kafasıyla orta yolda bulunduktan sonra kollarını ya da adımlarını böyle et rafa uzatmak ayrı bir şeydir ve bunun izahı yapılabilir; ancak başkalarının bu uzantıları esas almaları, oradan başlamaları, ya da îslâm anlayışım onlara göre belirlemeleri, onlara bina etmeleri ise ayrı bir şeydir. Mesela Mevlana'nm -varsa eğer-semasî ona özel bir hal olarak İslâm bütünü içerisinde bir yer de mütalaa edilebilir. Çünkü onun öze ve orta yola hâkimiye ti, bir adımının dışarı çıkmasıyla onun dengesini bozmayabi lir. Ama bu semayı merkez alan bir gelişmenin İslâm'dan uzaklaşmaması da mümkün değildir. Bunun gibi; tevessül, rüya ve hatta ilham gibi olaylara vurgu, böyle bir zatta prob lem teşkil etmezken, onların halkta ve sıradan insanlardaki algüanması ve adeta birer bilgi kaynağı haline gelmeleri sap malara sebep olabilir.
Hocaefendinin bilgi teorisini ilgilendiren görüşlerinden birisi de "cinlerden haber alınıp alınamayacağı" meselesidir:
"Diğer taraftan melekût alemiyle irtibatını cinler vasıta sıyla da temin edenler vardır. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim ki; bu yol, hiç mi hiç yol değildir. Zira cin ler insanlara kıyasla, İstidat ve kabiliyet bakımmdan çok daha düşük varlıklardır. Bunların söylediklerinin, her zaman, yüzde doksan dokuzunun yalan olma ihtimali söz konusudur. Bu sebeple de onlara dayandırılarak alınacak kararlar da yüzde doksan dokuz nispetinde hep yanlış demektir." 29
"Ebced hesabı Kütüb-i Sitte'de yer almaz, ancak Buharı onunla ilgili bir rivayeti zikreder," diyerek bu konuda da kapıyı aralık bırakır. Bu tarz bir ifade, onun İslâm'ın bilgi kaynakları ara sında olmadığını, ancak bu günlerde bazı müelliflerin kullan dığı bir kavramla, isti'nâsî {gönle hoş gelen, hatabî) olabilece ği ihtimalini kabul eder gibi olduğunu gösterir. Doğrusu, böyle bir tavır, meselenin tartışılabileceğini kabul etme anla mına gelir ki, ilmî bakış açısı da zaten bunu gerektirir.


Makâsıd
Fıkıhmm makâsıda, diğer ifadesiyle maslahât-ı âmmeye yö nelik olduğunu söylemiştik. Şu tespitleri bunun güzel bir ör neğini teşkil eder:
"Efendimiz (sav), Kabe'yi genişleterek, Hıcr bölgesini içine dâhil etmek istemişti. Fakat cemaatin yeni Müslü man olması ve Kabe'nin yıkılmasını kabullenmeme ihti malleri bulunması dolayısıyla bu niyetinden vazgeçti. Demek ki, usule taalluk etmeyen meselelerde, maşeri vicdanın kabulü çok önemli... Asırlardan beri kutsiyet atfettikleri Kabe'de yıkarak değişiklik yapmak çok zor du ki. Efendimiz (sav) böyle bir işe teşebbüs etmedi. Kal dı ki etseydi, O'na kimsenin itiraz etmeyeceği de mu hakkaktı... Bizim de, bu tarihî gerçekten ders alarak, toplum vicdanının kabullenmeyeceği şeylere körü körü ne teşebbüs etmememiz gerekir. Aksi halde, çalışmalar boşa gider ve gayeye de ulaşılamaz. Hatta bu kabil hata lı çıkışların cezasım gelecek nesiller çeker." 30
Sedd-i zerayi'i, makâsıd eksenli olarak şu kadar genişleten bir fakihi bulmak zor olsa gerektir:
"Haremeyn-j Şerifeyn'e Müslümanlardan başkasının girmesinin yasaklanmasında taabbüdî, yani ibadete ait bir yön vardır ki, başka hiçbir hikmet mülâhazasına gir meden Müslümanlar bu hükme kıyamete kadar uymak zorundadırlar. Bu tespitten sonra, bir de İslâm âlemine ait şöyle siyasî bir hikmetten söz edebiliriz; İslâm âlemi nin merkezi Haremeyn-i Şerifeyn'dir. Dolayısıyla, bir gayr-i Müslim oraya girip Müslümanlara ait sırlan kati yen öğrenmemelidir. Bu prensip, "Sedd-i zerayi" açısın dan bütün İslâm merkezlerine teşmil edilebilir. Yani, bir gün İstanbul veya bir başka belde, İslâm âlemine mer kezlik edecek olursa, oraya da gayr-i müslimler sokul-mayabilir. Zira İslâm âlemine ait sırların yabancıların eline geçmemesi çok önemlidir... Osmanlılarda Kanunî devrine kadar bu hususa belii ölçüde dikkat edilmiştir. Dıştan sır toplanmış ama dışarı sır verilmemiştir. Kanu nî döneminden sonra ise tam tersi olmuştur. Öyle ki, sa rayda konuşulan bir mesele, iki-üç gün sonra Lordlar Kamarası'nda müzakere masasına konulmuştur. Yıkılışı mızı hızlandıran sebeplerden biri de işte budur." 31
Müziğin felsefesini yaptığı ve gereğini anlattığı bir sadet te, ondan kaçıiamayacağını, bu sebeple de üzerine eğilinmesi gerektiğini uzun uzun anlattıktan sonra şöyle der:
"Onun için toplumun kabul ettiği müzik türlerinden za rarsız olan veya daha az zararlı eserleri icra ederek onla rın ihtiyacını karşılayacak ve böylece, bu alanda da me sajınızı vermiş olacaksınız..." (FF 3)
Görüldüğü gibi burada müziğin meşru olanının aranma sından öte, ondan kaçılamayacağı bir yerde gerekirse daha az zararh olanının, zararlı olanın yerine konulmasını tavsiye eder ki, bu bizim hukukumuzda "zarar-ı âm zarar-ı has ile def olunur", ya da, "ehaffu'd-clarareyn ihtiyar olunur" kural larının işletilmesinden başka bir şey değildir. Bir yönüyle de sedd-i zerayi'in bir örneğidir.
Şu ifadelerde de bole bir usul anlayışı sezilmektedir:
"Şayet, fıskı açık birinin arkasında namaz kılmak istemi yorsak, o camiye değil, başka camiye gideriz ve katiyen fitne çıkarmayız. Zira fitne bazen cinayetten daha büyük günah sayılır." 32
"Ahkâmı hikmetlerle anlatmak onların manasını daralt mak olur mümkündür ki bir hükmün yüzlerce hikmeti bulunabilir de biz onların ancak birini, ya da bir kaçını
kavrayabiliriz."
Usulünde bazen maslahat-ı ammeyi, bazen Hanefilerin is-tihsanım, kısaca seçmeci ve memzüc bir yol kullanır ve usu lünde de taklide değil, içtihada dayanır.


Konuyu her yönüyle ele alma
Hüküm vereceği konunun hâlihazırdaki durumunu bilme açısından çok önemli bir örnek, akraba evliliğine verdiği ce vaptır. Önce konuyu uzman bir hekim edasıyla DNA'lara va rıncaya kadar anlatıyor sonra da hükmünü veriyor.
"Şimdi, eğer böyle bir hastalık taşıyan aile; kabile içinde değil de dıştan olsa, hatta evlenenlerin biri Çin'den biri de Maçin'den gelse hastalık olmayacak mı? Aksine, kim den ve nereden olursa olsun, çocuğun kaderi olarak or taya çıkan, anne-baba hastalığı akrabadan olmuş, uzak tan olmuş fark etmez. Binaenaleyh, asıl mahzurlu olan.
İki hastanın bir araya gelmesi, çocukta kâmil mânâda or taya çıkan bu tür hastalıkla hasta olanların evlenmesidir.
Bu tür hastaların evlenmesiyle çocuklarda bir kısım arı zalar oluyorsa, hekimler bunu araştırmak; şayet böyîe bir hastalık varsa, bunların evlenmeleri tecviz edilmeme lidir. Böyle aynı kabile aynı oymak İçinde, izdivaçla or taya çıkan hastalıklarda hassasiyet gösterildiği gibi, dün yanın tâ öbür ucundan alıp evlendireceğimiz kimseler hakkında da titiz davranılmalıdır." 33
diyor; ama bu işi abartanlara da dikkat çekiyor.

Böyle bir yaklaşımda modern fıkıh açısından da bazı önemli tasarruflar vardır:
1. Ele alman konuda bilimin hâlihazırda söylediklerinden ve geldiği noktadan uzak sözler edilmemekte aksine konu bir uzman edasıyla incelenmektedir.
2. Mubah alana maslahata binaen müdahale edilebileceği düşüncesinin kabulünü gösteren bir içtihat benimsenmektedir.
Bilmiyorum ki buna şunlar da ilave edilebilir mi? Aslmda bu konudaki tıbbî araştırmalar ideolojik bakış açılanndan uzak bir şekilde henüz sonuçlandırılmış değildir. Ben şahsen Cerrahpaşa Tıp Fakültesindeki (dört yıl önce tabip doçent) bir arkadaşın bu konuyu çalıştığını ve meselenin "tamamen doktorların dediği gibi de olmadığı" sonucuna vardığını ken disinden dinlemiştim. Bir defa Kurân-ı Kerim'in yasaklama dığı ve Hz. Peygamberdin bizzat uyguladığı bir şeyde dini çe kince koymak doğru olmamahdır.
İkinci olarak; tıp bu konuda son sözünü söylemiş değüdir.
Üçüncü olarak; eğer istatistikler akraba evliliklerinde sa kat doğumların daha çok olduğunu ortaya koyuyorsa, bunun sebebinin mücerret akrabalık olduğu da henüz kesin bilinmemektedir. Şahsen ben, kanları ve mizaçları birbiriyle uyuşma yan insanların, akraba olmasalar dahi, evlenmeleri halinde böyle anomalilerin olabileceğini sanıyorum. Çünkü böyle bir uyuşmazlık fıtri olarak aşka ve sevgiye de manidir ve yaban cı olmasj halinde böyle insanlar birbirlerine ısmamayacaklan için zaten evlenmezler. Akrabalarda ise aile baskılarıyla böy le uyuşmaz mizaçlar bazen zorla evlendirilirler. Neticede sa kat doğum aile evliliğinden değil, böyle uyuşmazlıklardan oluşur.
Dördüncü olarak; aileler arasında süt emzirme olayı di ğerlerinden daha fazladır ve bunun hukukuna bazen riayet edilmez ve sonra sütkardeşler birbirleriyle evlendirilirler. Oysa bu durumu bu günkü hukuk hesaba katmadığı gibi tıp da hesaba katmaz. Ama bu durumun da böyle sakat doğum lara sebep olması melhuzdur.
Bütün bunların hesabı yapıldıktan sonra eğer yine de aile evliliklerinde diğerlerine oranla daha fazla sakat doğum olursa o zaman yeni bir değerlendirme yapılabüir, aksi halde ilmen sonuçlanmamış faraziyeler üzerine hüküm bina edil mesi riskli olabilir.

İyi bilinmeyen bir konuda hüküm vermeme
"Herhangi bir konuda fetva verirken, meselenin aslına bakmak lâzımdır. Musiki'nin aslı, ayn-ı haram değildir. Eğer haram derseniz, bütün Osmanh tekke ve medrese lerinin haram işlediklerini iddia etmiş olursunuz. Ama, Bediüzzaman'ın dediği gibi, musikinin şehevî ve beşerî arzuları kamçılayanı haramdır. 34
Futbolun hükmünü verirken bir yerde onun medeniyet adına kaçınılmaz bir motif olduğunu vurgularken, bir yerde de onu bedenin fonksiyonlarıyla anlatmaya çalışır ve bu yö nüyle de bir çocuk işi olduğu sonucuna varır.
Aynı şekilde ResulüUah'ın İslâm'a dehalet edenlerden istedi ği biat olayım, herkesin durumuna göre, hicret etme, çocuğunu öldürmeme, yalan söylememe vb, farklı şeyler üzerine bina etti ğini anlatırken meselelere bütün veçheleriyle baküğı açıktır.

İbda ve taklit
Onun usulünde taklidin zararı tek yönlü değildir; işin fıkhı çehresinin ötesinde manevî boyutu da vardır:
" 'Mülhemûn', yani ilhama mazhar ruhlar, daima başka larından nakil yaparlarsa, hiçbir zaman ruhlarını şahlan-dıramazlar. Hep nakille uğraşanların kitaplarma bakm, 30 sayfada 80 tane yanlış bulursunuz. İşte bu ilim adma büyük bir felâkettir... Nakilciler için ikinci büyük felâket de, akıl ve dimağları çok okuma sayesinde açık kalsa bi le, bunlar ruhlarını bir türlü çoraklıktan kurtaramazlar. Böyleleri 50 ciltlik kitap da yazsalar, ruhî yönden bir ço bandan farksızdırlar... Üçüncü felâket; nakilciler, kitap-larsnda günümüzü aksettiremediklerinden, cemaati sü rekli dünün atmosferinde dolaştırırlar. Kısaca, nakilcilik tam bir felâkettir. Hâlbuki fıkıh kitaplarında kadı'nm müçtehİd olmasının şart koşulduğunu görürüz. Kadı, müçtehİd olamasa da, en azından ehl-i tercih olmalıdır; fetva verirken, kitaplardan nakletmek yerine, meseleyi kaynağından halletme gücüne sahip bulunmalıdır. Bu, İslâm'ın dimağı daima canlı tuttuğunun ve İslâm fıkhı nın her dem taze ve dinamik oluşunun ifadesidir. Ne acıdır ki, bugünün insanları klasik kaynaklarımızı tercü me bile edemezken, modernistler aynı malzemeyi kulla nıyor ve tahribe gidiyorlar... Biz, Ehl-i Sünnet olarak va zifemizi yapamadığımızdan dolayı, modernistler gözü müzün içine baka baka istediklerini yapabiliyorlar." 35
Bu tespitler aynı zamanda, yukarıda da değindiğimiz anokronizmi yargılayan ifadelerdir. Bir yönden de moderniz-mi eleştirirken bunların bir paradoks içerdikleri de sanılma-malıdır. Çünkü geçmişe körü körüne bağlı olmakla, geleneği korumak ayrı ayrı şeylerdir.
İmam Şa'ranî gibi, azimetleri yaşamakta telfik caizdir. An cak, bugünkü telfik taraftarlarına göre ruhsatlarda telfik caiz
değildir.
Hocaefendi pek çok konuda mükemmel içtihatlar ortaya ko yarken meselenin zorluğuna da dikkatleri çeker ve günümüz de içtihadın zor oluşunun sebeplerine değinir. 36    Buna belki, es kiden içtihadın daha kolay oluşunun sebeplerine bir de o za manlar dinin hayata hâkim olmasını ve her tarafta zaten büyük oranda yaşanıyor ve tammyor bulunmasım da ekleyebiliriz.

Usulde içtihad
Usulde Hanefiler "vav" harfini mutlak cem için görür ve ter tibi gerektirmediğini söylerler. Hocaefendi böyle bir usul me selesinde de bir başka görüşü tercih eder: Kadının dövülme sinden sözeden ayeti açıklarken, ayetteki sıramn izlenilmesi gerektiğini anlatır ve bu tercihinde cumhurdan yana olduğu nu açıkça zikreder:
"Ancak, hatırlatmak gerekir ki, âyette anlatılan hususlar belli bir tertip içinde anlatılmaktadır. Her ne kadar Ebû Hanife'ye göre "vav"lar mutlak cem içinse de, cumhura göre tertip içindir ve belli bir sıra takibi şarttır. Yani ev vela nasihat gelmektedir. Eğer nasihatten hiçbir fayda el de edilemezse, o takdirde yatakta onu kendi haline bı rakma safhasına teşebbüs edilir. "Vehcürûhünne filma-dâci" emrinden biz bunu anlıyoruz." 37

İcma anlayışı
"Sahib-i Sedat'a göre ekseriyet icmâ hükmündedir..." 38

Kavramlaştırma
Bütünüyle sosyal bilimlerdeki önemli problemlerden birisi, kavramların orijinalliği meselesi olsa gerektir. Nev-i şahsma münhasır bir düşünce iğreti ve iare kavramlarla oluşamaz ve anlatılamaz. Bizim ilahiyat menşeli ilim adamlarımızın çoğu nun en önemli handikaplarından birisi budur. Biz bile bu kı sa karalamamızda pek çok yabancı kavramı kullanma duru munda olduğumuzun farkına, bunu söyleme ihtiyacı duyun ca vardık. Hocaefendi bu açıdan, hem bütünüyle İslâmî ilim ler hem de Türkçe için büyük bir şans ve büyük bir hazinedir. Onun yazdıklarından ve konuştuklarından anlaşılıyor ki, es kidiği zannedilen kavramlar bile yeni bir veçhe ile sunulabi lir ve onlarla yeni ve revnak fikirler inşa edilebilir.

Verdiği fıkhı hükümlerden örnekler
Hocaefendinin, bugünkü anlamda, salt fıkhî hüküm diyebileceğimiz fetvalarının, bütün eserleri itibariy le, onların ancak % 10 ununa tekabül edeceğini ve onun fıkhının ahlak ağırlıkh bir fıkıh olduğunu söylemiştik. Burada bu fıkhî hükümlerle ilgili olarak sadece birkaç ilginç örnek vermekle yetineceğiz. Bunların bir kısmı genel fıkhî görüşlerinden, bir kısmı da, onun içtihadını yansıtması yö nüyle, günümüzde ortaya çıkan meselelere verdiği fetvalar dan oluşacaktır.

Genel Olarak
Ulü'l-emr'e dâir:
"Günümüzde şer'î manâda uiü'l-emrin var olduğu söy lenemez. Bu sebeple, 'Asrın İmamma biat etmeden ölen, cahiliye Ölümü i!e ölür' diyerek, kendi kafalarmdaki imamlarını kastedenler, düşüncelerinde bir çıkmaz için dedirler. Ayrıca, sû-i zanda bulunarak, haram irtikap et mektedirler... Ancak, şimdilik şu kadarı söylenebilir: Herkes kendi hizmet dairesi içinde bir rehber edinebilir ve 'hizmetin selâmeti adma bunu dinlemek vaciptir' di-' yebilir. Evet, içinde bulunduğumuz hizmet döneminde, daire içinde birini dinlemek lâzım; aksi halde, teşettüt-ü ârâ olur ve hiçbir yere vanlamaz." 39
"Ve uli'l emri minküm" yani 'Resulün aydmlık yolunda, O' nün yürüdüğü şehrahı bulmuş, sizden olan emir sa hiplerine de itaat ediniz.' Üç-beş kişiyi idare edenden, binlercesini, milyonlarcasmı idare edenlere kadar, Al-İah'm gösterdiği. Resulün elindeki meşalenin aydmlattı- , ğı yolda yürüyen ve o yoldan ayrılmamaya azimli, ka rarlı olan bütün önderlere, bütün liderlere tabi olunuz! Yerinde ve belii ölçüler içinde öbürlerinin de sözü din-lense, onlara da baş kaldınlmasa hatta bir ölçüde müdâ-rat ve mümâşat yapılsa bile; mutlak itaat edileceklerin peygamber çizgisinde olmaları şarttır." 40

Meşveret, itaat ve Demokrasi
"Bizim anladığımız manada itaat ve inkiyad, umumun kabul ettiği, hizmetin sevk ve idaresini yapan bir şahsın, ya da insanların her türlü konuyu orada istişare edebile cekleri değişik kimselerden meydana gelmiş bir meşve ret meclisinin, içtihat, tespit ve kararlarını.yerine getir mekten ibarettir,.. Meseleler, her zaman belli bir heyetin meşveretinden çıkmalıdır ve alman kararlara da, mutlak manada itaat edilmelidir." 41
Meşveretten maksadın, çoğunluğun alacağı karar olduğu açıktır:
"Evet, istişarede alman kararlara mutlaka uyulması la zımdır. Meselâ, meşveret meclisinde bir yere gidilmek üzere ekseriyetle karar alındı ve yola çıkıldı. Yolda -Al- • iah muhafaza- kaza oldu. Kaza sonucu karara karşı çı kanların "Biz dememiş miydik? Gitmeseydik kaza olmayacaktı. Gittik başımıza bu iş geldi" gibi ifadeleri, kaderi tenkidin yanında, diğer arkadaşları gıybet sayılır,.."
Uhut Harbi ile ilgili olarak şu ilginç bilgiyi aktarırlar:
"Seyyid Kutub'un şu enfes yorumu çok yerindedir: "Al lah Resulü Uhud'a çıkarken orada 70 kişinin şehid veril mesi değil; Medine'de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacak tı... Hâsılı istişare, nebevi; münferit hareket ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed olduk-^ ları halde istişare ederek hareket etmişlerdir. Bunun ak sine, Ramses'ten, Amnofis'e, Sezar'dan Napolyon'a; Ce mi! Meric'in ifadesi ile, ondan da deli teke Hitler'e, Sta-lin'e, Lenin'e kadar ne kadar firavun varsa bunların hep si de müstebit, tek başlarına karar veren ve infaz eden insan görünümlü şeytanların çıraklarıdırlar." 42
"Kur'ân-ı Kerim'de şûra, namaz ve infakla aynı çizgide zikredilir... Bu itibarladır ki; şûrayı önemsemeyen bir toplum tam mümin sayılamayacağı gibi, onu uygulama yan bir cemaat de, kâmil mânâda Müslüman kabul edil memiştir. İslâm dininde şura, hem idare edenlerin hem
,' de idare edilenlerin mutlaka uymaları lâzım gelen hayatî bir esastır... En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan in sandır... Devlet reisi veya başyüce, Allah tarafından müeyyed olup vahiy ve ilhamla da beslense, yine istişare et me zorunluluğu altındadır... Bütün bunları nazara ala rak islâm ulemâsı, şûranın, İslâm'ın temel prensip!erlim den olduğunda ve mutlaka hayata mâl edilmesi gerekli hükümlerden olduğunda ittifak etmişlerdir..."
"Elbette ki şûra İlâhif emirler önünde bir teşri" kaynağı değildir, O bir kısım kanun ve prensiplere esas olmakla beraber, gerçek teşri kaynaklarına bağlılıkla sımrlandınl-mıştır... Hakkında ilâhî nas bulunmayan meseleler bü tünüyle şûra smırlan içinde sayılır. Bu gibi hususlarda varılan netice ve verilen kararlara, naslarda olduğu gibi uyma mecburiyeti vardır. Ve artık bu kararların aleyhin de bulunulamaz... Meşverette her zaman icma olmaya bilir; herkesin görüşünün tek bir noktada toplanmadığı durumlarda, ekseriyetin düşünce ve kanaatine göre amel edilir. Zira Sahib-i Şeriat'a göre ekseriyet icmâ hük mündedir... İster İcmâ kararıyla, ister çoğunluğun görü şüne göre olsun, şûra, usûlüne göre cereyan etmişse, ar tık orada üzerinde anlaşılan görüşe muhalefet etmek ca iz değildir ve alternatif düşünceler ileri sürülemez. 43
Anlaşılan Hocaefendi şura'dan bugünkü anlamda bir de mokrasiyi kastediyor değildir. Buna belki, demokratik aris tokrasi diyenler olabilir.
"Bütün bir ülke insanını bir araya getirip hepsiyle birden istişare etmek mümkün olmadığına göre, onun sınırlı bir kadro İle gerçekleştirilmesi zarureti doğar. Ayrıca, istişa reye arz edilen konular, büyük ölçüde ilim, mümarese, ihtisas ve tecrübe istediğinden, şuranın da bu hususlarla temayüz etmiş şahıslardan teşkil edilmesi icap eder ki, bu da ancak, ulemanın "ehlü'-hall ve'l-akd" dedikleri her meseleyi çözebilecek bir başyüceler heyeti olabilir." 44
Bu münasebetle ifade etmem gerekir ki, bu "başyüceler" kavramım ilk kez Hocaefendiden duydum ve bir başkasın dan da duymadım. Bu, Hocaefendinin güzel kavramlaştır-malarının bir örneği olsa gerektir.

Hz. Âdem'in (as) çocuklarının birbirleriyle evlenmesi
Bir yönüyle fıkhı bir mesele olan bu mesele hakkında Hoca efendi tam bir tekâmül ve gelişim felsefesi yapar. Konunun üretilen ve îslâm'ı karalamayı hedefleyen yönü vardır; iktisa dî ve sosyal gelişmeleri ilgilendiren yönü vardır; dinî tekâ mülün adeta bir çocuğun gelişme safhalarında farkh gıdalara ve ihtiyaçlara muhatap olması gibi, gerektirdiği değişik ah kâm yönü vardır. Bütün bunlara tam bir felsefî izah yaptık tan sonra belki hiç kimsenin akhna gelmeyecek farklı bir ihti mali dahi dillendirir:
"Cismaniyetteki bu vahdet, ruhlardaki birliğin tohumu nu taşımaktadır. Tıpkı bir ağacın köküne ve çekiı değine inildikçe birlik zuhur ettiği gibi... Daha ileri gidilince her şeyin "Âdem" vahdeti içinde saklı olduğu görülecektir. Bu safhada ağaç hem erkek ve hem de dişiyi birden tem sil etmektedir. Aşılayan da odur, aşılanan da. Birbirin den uzaklaşıp erkeklik-dişilik ayrılığı ortaya çıkınca, tel kih ve telakkuh durumu da değişik olacaktır." 45

Sun'i ilkah meselesi
Sun'i ilkah meselesinin hukukî ve ahlakî problemlerini, suiis timale müsait olma özelliğini uzun uzun anlattıktan sonra:
"O hâlde, meseleyi basite irca edip 'tohum kocasından ise caizdir; yoksa değildir...' şeklinde fetva, doğru ise de eksik ve su-i istimal edilmeye müsâiddir. Öyle zannediyorum ki; bu meseleyi ilk plânda ileri sü renler de, böyle bir sû-i istimal kapısmı açmağa vesile it tihaz edecekleri, bir fetva koparma maksadına matuf bu istifhamı imâl ediyorlar. Yoksa o bankalar var; meşrû' ve gayr-i meşrûu itibarî sayanlar için de, kapılan sonuna kadar açıktır." 46
Hocaefendi bunu söylemekle bir bakıma sedd-i zerayi prensibinden hareket eder. Zaten meseleye usul açısından baktığımızda onun sadece Hanefi usulüyle yetinmediğini ve diğerlerinden de istifade ettiğini daha önce söylemiştik. Di ğer yönden, (DİA' daki ilkah maddesini yazmış birisi olarak) bize göre de sun'i ilkahın tek caiz şekli karı koca arasındaki uygulama olmakla beraber bu dahi, şaibelerden masun değil dir ve biz bunu da şahsen tavsiye etmiyoruz.

Savaş ve dinde zorlama
Hz. Peygamber'in bütün savaşlarının, bu açıdan, güzel bir özetini verdikten sonra, İslâm'da aslolamn, savaş değil sulh olduğunu anlatır ve meseleyi şöyle bağlar:
"Evet, İslâmiyet cihan su!hu prensipleriyle gelmiş, ak la, ruha, vicdana beraber seslenmiş ve hasımlarına ik na ile galebe çalmış eşi olmayan tek sistemdir. Bu siste min temsilcileri olan Müslümanlar, can-ı gönülden bağlı oiduklan Kur'ân ve Sünnet'in aydınlık ikliminde, kâinata "mehd-i uhuvvet" nazarıyla baktı ve bir ölçü de herkesle diyaloga girme yollarmı araştırdılar. Kur'ân onlara, 'Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilikte bulun mayı ve âdil davranmayı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever'47 diyerek mürüvvet ve insanlığın esas olduğunu ihtar ediyor ve müminlere hedeflerin en yükseğini gösteriyordu." 48

Altın ve gümüş meselesi
Saat kordonlarının madenî olmasına dair Fıkıh kitaplannda bir şey bulunamadığı için, bu konuda kesin bir şey söylene meyeceğini anlatır. Gümüş dışında yüzüğün yasak olmasına kıyas ederek şüpheli olduğunu söyler ve mesele belki de çok büyük bir mesele olmamakla beraber bunu da ilerde kurula cak encümen-i damş'a havale eder. Ancak bu üslupta iki Özel lik dikkati çeker: Birincisi, fetva verdiği bir konuda Fıkıh ki taplarının taranmış olması ve buna önem atfedilmesi, ikinci si ise çok emin olmadığı konularda, mesele küçük dahi olsa, onu ortak akla bırakması.
İstimna konusunda Kardavî'ye atıfla, onun Ahmet b. Hambel'den naklen caiz görmesini eleştirir ve, "Diğer mezhep imamları, bu İş için bi'littifak haramdır hükmünü vermektedirler." 49  der. Ancak bu ittifakın bulunup bulunmadığı kesin ol masa gerektir.

Günümüz Fıkıh Problemleri
Balık yemleri

"Denizde veya belli havuzlarda domuz yağı katılmış yem le beslenen balıkların yenmesinde mahzur yoktur. Çünkü bu yem, balıkların vücudunda belli istihalelere, yani kim yevî değişikliklere uğrar. Şu kadar kİ, nasıl sokaklarda sal ma gezen hayvanlar boğazlanmadan önce birkaç gün bek letiliyor, öyle de, necisü'1-ayn yani tabiatıyla pis bir şey yi yen balıklar da bir-ikİ gün bekletilmelidir."' 50
Doğrusu bu ifadeler tamamen formel bir fıkhın semeresi-dir. Oysa Hocaefendinin gâî (maksadı hedef alan) yorum usulüne göre bu fetvayı verdikten sonra, takva ve ahlak açı sından böyle yemlerle yetiştirilmiş balıklan ya da tavukları yemek bütün bütün sakıncasız da değildir, gibi bir şey söyle meleri beklenirdi. Çünkü bazı ahkâm müfessirleri En'âm 145. ayetinde sayılan bu haram maddelerin, yeme özelliği olan her şey için, tabii ki bu arada hayvanlar için dahi haram ola cağı sonucunu çıkarmışlar ve hayvanlara dahi haram madde lerden yapılmış yemlerin verilemeyeceğini söylemişlerdir. Fakat denebilir ki, bu hükmün böyle olması, verilmesi takdi rinde böyle hayvanların etlerinin yenmeyeceği anlamına gel mez. Bu elbette doğrudur, bizim söylediğimiz şey sadece me selenin ahlakî boyutudur.

Sigorta
Sigortayı ilk konuşmalarında 70'li yılların İslâm dünyasmda tar-üşılan sonuçlarıyla geçiştirir ve özel sigortalar için, "değişen ikti sadî ve içtimaî yapılanmalar karşısında" İslâm'a uygun bir kurumun oluşturulmasını tavsiye etmekle yetinir. 51    Oysa tarih 2000'leri gösterdiğinde bu kurum bir hayli güç kazanmış, yeni görüş ve yapılanmaları gerektirmiş, hatta gerçekleştirmiş olacaktır.

Diş dolgusu
Hocaefendi bu meseleye usul açısmdan bakar ve şöyle der:
"Hanefî fukahâsı, gusül ayetinde emrin 'fettahherû' şek linde mübalâğa ifade eden bir siyga ile gelmesinden ha reketle, gusülde ağzın içinin de yıkanmasımn farz oldu ğu neticesine varmışlardır. Fakat ağzın içi, dişin de içi demek değiidir." 52  "Bir diğer açıdan, zaruretler mahzur lu şeyleri mubah kılar"
Bu ifadeler günümüzün bazı sathî fetvalarına usul açısın dan verilmiş iki cevap içermektedir:
1.Farklı şeyler birbirleri ne kıyas edilmezler. 2. Zaruretler mahzurlu şeyleri mubah kılar.
Bu sebeple açıklamalarının sonunda böylelerine bir de nazik uyarı gönderir:
"İnsanları yanlışa sevk etmemek ve yanlış anlayışlara meydan vermemek için, şer'î meseleleri daha bir dikkat le incelememiz gerekmektedir, " 53

Devlet faizi
"Faiz müessesesi, ister devlet, isterse şahıs eliyle işlesin, içtimaî yapı için öldürücü bir zehirdir." 54
Açıktır ki, bu ifadeler günümüzde devlet faizinin helal oldu ğunu, çünkü bunun faiz olmayacağım söyleyenlere bir cevaptır.

AİDS ve hükmî şehitlik
"Bir insana AİDS virüsü, gayr-i meşru yollar dışında ka za ile veya kan nakli gibi endirekt yollarla bulaşır ve in san da bundan Ölürse, bu takdirde şehit olur. Kaldı ki bu hal, insanlar içinde utanılacak bir husustur." 55

Spiral ile korunma
Soru: "Rahme spiral koyma, erkeğin değişik usuller tat bik etmesi ve ilaçla gebeliği kontrol etme gibi yollar, azil içinde mütalâa edilebilir mi?
Cevap: "Bu türden gebeliği önleyici metotlar, azil olarak
telâkki edilebilir.'' 56
Bu görüşü bugün bizzat doktorlar tartışmaktadırlar, çün kü spiralin azil gibi kabul edilemeyecek çok yönü vardır.

Kadavra
"Alternatif imkânlar aranmalı, bulunamazsa zaruret miktarı yapılmalıdır. Bu konuda mümin-kâfir ayırımı da yapjlamaz." 57
Hemen anlaşılacağı üzere, burada maslahat-ı ammeye, ya da zaruret prensibine atıfla verilmiş bir hüküm vardır.

Otopsi ve kamu maslahatı
Kâr zarar, ya da mefsedet maslahat dengelemesi şeklindeki fıkıh anlayışının Hocaefendinin görüşlerinde çokça bulundu ğuna işaret etmiştik. Onun otopsi ile ilgili olarak söyledikleri de bunun bir örneğidir:
Soru: "Otopsi yapmak caiz midir?"
Cevap: "Katili ortaya çıkarma, ölünün cesedi üzerinde ta sarruf yapmadan daha Önemlidir. Esasında, ölünün cesedi üzerinde tasarrufta bulunmak mezmumdur. Ama diğer tarafta pek çok insamn, hak ve hukukunun temini bahis mevzuu olacağından dolayı otopsiye caizdir denebilir." 58

Anatomi
Anatomiyi anlatırken de aslında insana ihtiramdan ötürü, bunun caiz olamayacağını, ancak zarurete binaen ve zaruret miktarı kadar caiz olabileceğini söyler ve bunun gibi 40 kadar meselenin, kurulacak bir heyetin icmama havale edilmesi ge rektiğini anlatır.

Medar-ı münakaşa olan görüşleri

Furu/teferruat tartışması
Hocaefendinin en çok tartışılan ve aleyhinde sözler edilmesine sebep olan ifadesi, muhtemelen başörtüsünü "furuat" olarak nitelemiş olmasıdır. Doğrusu bunun biraz gayret-i dîniyyesi olan herkeste ilk vehlede bir infial uyandırmaması mümkün değildir. Bu ilk sadme atlatıldıktan sonra, onun cemaati dışındaki Müslümanlar açısından karşımıza iki farklı durum ve iki ayrı psikoloji çıkar.
Birincisi; onun zaten büyük yanlışlar yaptığı ve bu şekilde mahkûm edilmesi gerektiği kanaatinde olan Müslümanlarm ruh hali.
İkincisi de; ideolojik ve cemaat eksenli düşünmeyen, meseleyi kendi bağlamında ve fıkhı ve ilmî çerçevede ele alma yı uygun bulan insanların kanaatleri.
Doğrusu birinci grubu, bu "gayret-i diniye"leri hatırına suçlamamakla beraber, ikinci grubu buna ilave olarak sağlık lı düşünmeleri sebebiyle takdir etmek gerekir. Gerçekten de mesele ön yargısız ele alındığında Hocaefendinin bu ifadele ri sarf ettiği bağlam ve buna rağmen ashnda söylediklerinin doğru olması, ancak nafiz bir zekâmn ve söz sanatkânmn ya pabileceği şeydir.
Söyledikleri kendi sembolik dili çerçevesinde doğrudur. Kendilerinin de, aşağıya alacağımız cümlelerinde ifade ettikleri gibi, bir şeyin (furuaattan manasında) teferruattan olmasıyla, ol masa da olur diye görülmesi arasında büyük farklar vardır.
Birinci olarak, dinin hükümleri "usûlü'd-dîn" ve "furu" diye ayrıldığında tesettürün yeri tartışmasız, furû canibinde-dir. İkinci olarak, sadece furû meseleleri ele alındığında dahi, Şatıbf nin tasnifiyle, tesettür; "zarûriyyat" ve "hâciyyat" gibi, birincil ve ikincil hükümlerden değil, bu iki ahkârmn daha güzel hale gelmesi için varolan ve üçüncü derecede hüküm ler kabul edilen "tahsiniyyat" kısmmdadır. Bu elbette birinci lerin farz, ikincilerin vacip, üçüncülerin ise olmazsa da olabi len mendup olduğu anlamına gelmez.
Kaldı ki, işaret etiğimiz gibi Hocaefendinin bu sözü söyle-diği bağlamda bir başkası olsaydı, bu nazik konuyu, hem karşı tarafı yatıştırarak, hem de yanlış bir şey söylemeden na sıl ifade edebilirdi, bu da merak konusu olmalıdır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber (sa): "Tarizli ifadelerde yalandan kurtulma nın çareleri vardır" buyururlar. Şahsen benim, bunun da bu kabilden olduğu konusunda hiçbir şüphem yoktur. Zaten kendilerinin aşağıya alacağımız ifadeleri bizim bu sözlerimi zi bile zaid kılar:
"İslâm dininde, inanç ve amel adma mükelleflere teklif edilen hususlar "usûl" ve "fürû" diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Fürûa gelince o, hep bu usul üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usulün olmadığı yerde, sistemli fürudan bahsetmek mümkün değildir... Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, Türkçemizde anlaşıl dığı şekliyle "olmasa da olur" gibi bir mefhumu akla getirmemelidir... Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde, incelediğimizde, önce onun hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin 20. senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki, İslâm'ın ilk 20 yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini devam ettiriyorlardı..." 59
"Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve imanî hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Hele "tesettür -örtünme keyfiyeti mahfuz- ille de şu şekilde olacak!" denilmemelidir. Zira tesettür başka, çâr ve çarşaf başka şeylerdir. Çarşafın tesettür yollarından biri olduğu muhakkak. O, Osmanlı döneminde bazı yörelerde kullanılmaya başlanmış bir giysi çeşididir. Onun mazisi birkaç asır gibi yakın bir tarihe dayanır. Hatta çarşafın bazı yörelerde kullanıldığı o dönemlerde bile Bağdat ve Şam gibi merkezî şehirlerde kullanılmadığı bilinen gerçeklerdendir. Hakikat böyle iken, bir tesettür türü üzerinde imanî meseleler ölçüsün de durmak ve ona her şeyin aslı nazarıyla bakmak, dinî emirlerdeki İlahî tertibi alt-üst etme demektir. Bu, dinde aslî bir mesele olmadığı halde, daha sonraki dönemlerde ibadetmiş gibi ortaya çıkartılan bir husus olması itibarıyla dinin ruhundaki itidale de münafidir.
Ayrıca objektif bir değerlendirme kabul edilmese de, tesettürün belli kostümlerle yorumlanması konusunda şahsî kanaatimi de beyan etmek istiyorum: Müslümanın yemesi, içmesi, oturup kalkması, evi, sokağı, çarşısı, pazarı; onun sanat telâkkisini, ruh zarafetini, gönül inceliğini aksettirici bir mahiyette olmalıdır. Bu açıdan da, bazı kılık ve kıyafetlere avamca bir gözle bakıldığında dahi onda estetik zevkin olduğunu söylemek çok zordur.
O halde tesettür emrini hayatına tatbik etmekle mükellef olan bizler, kendi iradelerimizle herhangi bir giyim tarzını seçebiliriz. Manto, pardösü, çarşaf, çâr veya kırmızı, mavi, sarı, yeşil... vs. Bunda bir standardizeye gitme, dinin ruhundaki esnekliği ve dolayısıyla da evrenselliği öldürme  dernektir. Kaldı ki, tenevvüde de ayrı bir güzellik var..." 60

Milli duygulara vurgu
Şahsen tenkit edildiğine çok az rastlamakla beraber, Hoca-efendinin benim dikkatimi çeken ifade biçimlerinden birisi millî motiflere fazlaca vurgu yapmasıdır. Konuşmalarında ve yazılarmda hatırı sayılır bir yeri olan bu meseleyi, önce onun söylediklerinin özetini vermeye çalışarak, sonra da kendi gö rüşlerimi bildirerek serdedeceğim.
"Ekonomiden kültüre, spordan idareye varıncaya kadar hemen her sahada bayrağımızı göndere çekme çabası içinde bulunmalıdır... 61 "   Ahlat, Türk-İslâm tarihinin di-bâcesidir... Ancak Ahlat Müslüman Türk'ün eline geç tikten sonra mutludur. Zira şu anda Ahlat'ın gözbebe-ğinde Müslüman Türk'ün tarihi ve bu tarihin simgesi durumundaki mimarisi bir sevinç kıvılcımı halinde pa-nldayıp durmaktadır... İstanbul'u, Bizans kültürünün elinden kurtarıp İslâmlaştıran, Türkleştiren Ahlat'tır..." 62
Soru: " 'Türkçeyi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz' şeklinde ifade ettiğiniz bir düşünceniz var. Bunu biraz açar mısınız?
Cevap: Türkiye'nin yeni bir Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması; Avrupa, Amerika, Avustralya'da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçenin bir dünya dili haline geleceğinin emareleri sayılır. Aynca dilin, kültür le yakın münasebetlerinin olduğu, hatta onun bir bu-udunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçenin dokuz , asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da söz konusu..."
"Merhum Aksekili'nin ifadesiyle, 'İnsan dine inanmıyor sa, onu inzibat kuvvetleri ile zabt'u rabt altına almak mümkün değildir.' Hele Türk milleti gibi zeki bir milleti.
dünyevî cezaî müeyyidelerle bir yere bağlamak imkân sızdır..."
"Bir diğer taraftan İslâmiyet, Anadolu'ya, bir Müslüman Türk devleti olan Selçuklular döneminde alperenler ta-rafmdan neşredilmiştir..."
"Türk toplumunun yeniden dirilmesi, dünyanın değişik yerlerinde asimile olmuş, eriyip gitmiş bu insanların, ye niden kendi kimliklerini bularak tıpkı bir tohum gibi, soydaşlarının ve dindaşlarının bağrında yeniden diril-mesiyle mümkün olacaktır...".
"İslâm dünyasmm büyük mütefekkiri, Mâlik b, Nebi'nin 'Eğer İslâm dünyasının batısında Türk toplumu olma saydı, bugün İslâm dünyası yoktu' diye tebcil ettiği o kutlu neslin torunlarının, bu işi yapacaklarına inancım tamdır... Evet, önemli olan şey, hezimetin zafere dönüş türülmesidir. Hani, Türk Milleti için batının söylediği bir söz var ki: 'Her milletin müdafaadan ümidinin kesildiği yerde bu milletin taarruzu başlar' derler. Aslında bu söz, hakiki Müslümanlar için söylenmiş ve her zaman geçer liliğini koruyan bir sözdür..."
Ancak mesele bir kavmin ustunlueu meselesi değildir. Türk Milleti ifadesi bir kavimden çok İslâm ortak kanını taşıyan kavimler topluluğudur. Ve onun Türklüğe vurgu yap ması, elbette Kürtlüğe rağmen değildir:
"Bir kısım sosyologlara göre. Yunan medeniyetinin arka sında da, yine Mezopotamya medeniyetinin banileri sa yılan Türkler ve Kürtler vardır."...
"Çeşitlilik, bizim toplumumuzun ve coğrafyamızın tabiî bir boyutudur. Anadolu'nun ırkî açıdan safkan Türk ol duğunu iddia etmek çok yanlış olur. Çünkü millet ola rak. Harbiye Marşı'ndaki 'yıldırımlar saçan bir ırkın ahfadıyız'  ifadesinde de görüldüğü gibi, kaç defa Asya'yı çiğnemiş, Anadolu'yu baştanbaşa aşmış ve Rumeli üze rinden Batı yamaçlarma yayılmışızdır. Dolayısıyla Ana dolu, değişik kavim ve kabilelerin yaşadığı bir yer ola rak bir renklilik, bir zenginlik cografyasıdır. Bu gerçeğin kabul edilip seslend irilmesi, gelecekte bu çeşitliliğin bi zim için bir problem teşkil etmeyeceğine dair nihaî bir çözüm istikametinde atılmış önemli bir adım olarak de ğerlendirilebilir."
"En zor anlarda ve başkalarının 'bitti, tükendi' dediği demlerde dahi bu millet, beklenenlerin çok ötesinde silki nip kendine gelmiş ve ruhunda meknî dinamiklerle hep şaha kalkmasını bilmiştir. O kadar ki, Gibb ve Romanti gi bi Batılı düşünürler önün hakkında şu tarihî sözü söyle mişlerdir: 'Milletlerin müdafaadan ümitlerini kestikleri yerde onların taarruzu başlar.' Yeter ki, milletimizi ayakta tutan ruhî dinamikler korunsun; tarih şuuru, inanç ve aki deyle birleşerek içtimaî bİr şuur meydana gelmiş olsun... Dost-düşman şunu İyi bilmelidir ki; Asırlarca İslâm'a bay raktarlık yapmış bu necip millet ve İslâm âleminin son ka rakolu bu kutsi ocak asla yıkılıp yok edilemeyecektir. Şimdilerde de, Rahmeti Sonsuz'un o engin rahmetinden bunun böyle olmasını ümit ediyoruz. Ve O'ndan, bİzi ümitlerimizde yalancı çıkarmamasını diliyoruz..." 63
Yargılamak için Hocaefendinin bu yönünü ele alanlar as lında üzerinde konuşacakları çokça malzeme bulabilirler. Ancak, ben bu ifadelerin de zekice ve akıllıca bir hendese-i kelam olduğu kanaatindeyim.
Unutulmamalıdır ki,, kavmiyet duygusu insanın fıtratında varolan ve yok sayılması ne mümkün ne de doğrudur. En yakınını daha çok sevip kollama, toplumun salahı için insanın içine Allah tarafından konmuş bir programdır. Bu program kendine ait dosyalarda sürekli açık bulunmalı ve fonksiyon icra etmelidir. Aksi takdirde hayatın şirazesi bozulur.
İnsanın kimliği tek bir değerden oluşmaz. O, çocukluğun da önce falancanın oğludur, sonra filan akrabadandır ve bü yüdükçe kimliğini en nihayet inancıyla tamamlar. İslâm en üst bir kimhk belirleyicisidir. Toplumlar da İslâm'ı bilip yaşa maları yolunda, önceleri çocuk hükmünde bulunabilirler ve etnik kökenleri ve millî değerleri en üst kimlik behrleyicisini görmelerine engel teşkil edebilir. Onları bu üst kimliğe taşı mak için alt kimlik değerlerini okşamakta, değerler meratibi-ni tahrip etmedikçe, bir sakınca bulunmamalıdır.
Hz. Ömer de İran'a karşı bütün Arapları topyekûn motive etmek için, İslâm'ı henüz anlamayanların, Araplıklarını ken dilerine hatırlatarak onların beraberliklerini sağlamıştır. Bir kavmin ontolojik olarak, diğerlerinden üstün olduğu esasına dayanan şovenist kavmiyetçilik ile belli bir hedefe doğru gi derken kavmi duyguları da devreye sokmak için onları da di le getirmek ayrı ayrı şeylerdir.
Kaldı ki, Hocaefendinin ifadelerinden açıkça anlaşılacağı gibi, onun Türklüğe vurgusu, onu, şu ana kadar avakta tutan J değeri korumak içindir. Çünkü gerçekten de İslâm'dan uzak laşan, ya da zaterıMüslüman olmayan Türk kayİTnİpri Türk- rj lüklerini de vitirmislertjir. Bu gerçekten hareketle denebilir f ki, bir üst kimlik olandinî aidiyetin korunabilmesi, onun he- O men altındaki değer olan milli kirnliğin de korunmasıyla mümkürıdür. Aksiyle söyleyecek olursak, millî varlığın ko runması da ancak İslâm'la mümkündür.
İkinci olarak Hocaefendinin öncelikle ulusçuluk esası üze rine kurulu bir ortamda hizmet vermeye çalıştığını unutma mak gerekir. Ulusçuluktan başka değerleri olmayan ve onu aşamayan insanların, iddialarının aksine, en ufak bahaneleri değerlendirdikleri ve evrensel bir düşüncenin kendilerinin sonu olacağmı bildikleri için hattı hareketlerini buna göre be lirledikleri, aksi düşüncelere asla müsamaha gösteremedikle ri bir ortamda ve bu millet İçin yapılacak daha çok şey de var ken evrensel bir jargon kullanmak hiçte akılhca olmazdı.

Bid'at
"imam Rabbani gibi eazim-i eimme, bid'at-ı haseneyi ka bul etmezler. Ancak, kabul eden bİr hayli ulema da var. Onlann tariflerine bakılırsa, bid'at-ı hasene, aslı dinde olup, faslı şer'an formüle edilmeyen şeylerden ibaret amel demektir. Bid'at-ı seyyie ise, hem aslı, hem de for mülü dinde olmayandır.
Şimdi bunu biraz daha açalım. Meselâ Kur'ân, "Ey imân edenler! Allah'ı çokça zikredin" diyor. Acaba buradaki çokluk, nedir?... tşte Resulüllah (sav)'dan mervi olmayan âmâl ve ezkârm formülü buna benzer şekillerde ve daha çok da ilhamla tespit edilmiştir... Mevlid de böyledir. Meselâ Ka'b b. Züheyr, Efendimiz (sav)'in huzurunda O'nu övmüş ve teşvik görmüştür... Keza, Hassan b. Sa bit de teyit ve teşvik görmüştür. Mevlit de çok rahatlıkla aynı şekilde mütalâa edilebilir." 64
Eğer bid'atin hasenesinin de bulunduğu kabul edilirse, her halde buna verilecek en güzel örnekler de bunlar olur. Ama bu konuda tahşidat yapanlar ve meseleyi özel olarak ele alanlar bunun olamayacağmı söylerler. Hocaefendinin ifade ettikleri gibi, İmam Rabbani, ayrıca İmam Şatıbî ve bizim me darı iftiharımız İmam Birgivî bid'at konusunu özel olarak iş leyip, bunun hasenesinin olamayacağı kanaatine varan ule manın başında gelirler. O zaman böyle uygulamalara bid'at-i hasene demek yerine, bir açıdan bakıldığında bid'at olarak görülse dahi, bid'atin iyi tarif edilmesi halinde aslında bid'at olmayan hususlar dememiz daha tercihe şayan olabilir.
Doğrusu biz, Resulüllah (sav) "Bütün bid'atler dalalettir" buyurmuş olduktan sonra bid'atin hasenesinin bulunmaya cağı kanaatimizi bir yazımızda serdetmiştik ve halen de bu kanaatteyiz.
Hocaefendinin bid'atı haseneye de bazen yeşil ışık yakma sı, sırf bunun varlığım kabul eden ulemaya bir saygıdan ötü rü olsa gerektir. Istılah seçmek bir tercihtir ve tartışılmaz. Yoksa onun böyle bir kelamı tasarrufu, aslında bid'at olan hususları bid'at olarak görmemesine sebep olmadığı gibi, ak si de görülmemektedir. Hatta o bu konuda birilerinin onu "selefi" "-olmakla suçlayabileceği kadar hassastır. Mesela:
"İbadet kastı taşıdığı ve halka öyle mal olduğu için, tür belere, mezarlara bez bağlamak ve mum yakmak bid'at-tjr ve haramdır."... "Tespih kullanmak sünnet değildir. Bana göre, şahadet edecekleri için tespihi elle yapmak daha güzeldir." 65
"Konuşma esnasında herhangi bir âyet okumaya geçer ken "este'îzü billâh" demek, bid'attir. Efendimiz (sav), Sahabe-i Kiram ve Tabiîn-i İzam arasında böyle bîr uygulamaya dair hiçbir delil yoktur. Doğrusu "Euzübillahi mineşşeytanirracîm" demektir." 66
gibi görüşlere sahiptirler ki, bu fikirleri serdedenler bu gün selefilikle damgalanırlar.
Ancak bunların hemen yanı başında: "Yalnız lOO'lük, lOOO'lik evrad okurken tespih çekilmesi daha uygun olur'" 67  denmiş olunmasını bununla uzlaştırmada en azından bizler zorlanabiliriz.

Bununla birlikte o, tıpkı Kâtip Çelebi gibi, meselenin sos yolojik boyutunu da asla ihmal etmemektedir:
"Asr-ı Saadet döneminde müezzinliğin şahıslara göre tahsisi çok önemli bir meseleydi. Bakm ben Hz. Ebu Be kir veya Hz. Ömer'e ezan okutulduğuna dair hiçbir şey okumadım. Ama Efendimiz (sav), müezzinlikle İlgili en ufak meseleyi dahi (ellerinin hareketinden ağzının hare ketine kadar) Hz. Bilal'e talim buyurmuştu... Müezzin lere düşen, sadece kamet ve ezandır. Bugünkü müezzin lik şeklini biz icad etmişiz. Bana göre, komutla tespih, bi raz şahsm ferdî huzur ve teveccühünü bozuyor. Belki topluca "Sübhânallah, elhamdülillah" demekle bazı kas vetli kalpleri delmeyi düşünmüş olabilirler. Ama bunlar, adet haline gelince bid'at sayılmışlardır. Ne var ki, tefer ruat sayılan bu kabil şeylerle meşgul olmmamalıdır." 68

Devir ve hükmü
"Vefat eden bir Müslümanm varisleri veya daha uzaktan yakınları, onun kılamadığı namazları, tutamadığı oruç ları ve yerine getiremediği yeminlerinin kefareti adına, 'Allah'ın rahmeti engindir' mülahazasıyla, fakirlere para dağıtırlar. Aslında ne ayet, ne hadis, ne icmâ, ne de kı-yas-ı fukahâ ile sabit olmayan bu husus, hayatı boyunca Allah'a kul olmaya çalışmış, namazı niyazı, oruç ve hac-cıyla ömrünü geçirmiş bir insanın, Ölüm hastalığında birkaç gün kılamadığı namazlarmdan dolayı, her namaz için bir fitre miktarı tayin edilerek ortaya çıkmış bir me seledir. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, 'Allah'ın rah meti, merhameti engindir; umulur ki affeder' düşünce siyle fukaha bu uygulamaya ses çıkarmamıştır. Hattâ, kazaya kalmış namaz veya oruçların tamamı için verile cek miktar bulunamadığında, eldeki para bir fakire veri lir, o da artık kendi mülkü olan parayı ölünün yakınla rından birine hibe eder ve bu muamele, namaz, oruç, yemin sayısınca devam ederek, her seferinde bir keffaret verildiği kabul edilir. Bu sebeple de buna 'devir' adı ve rilmiştir... Ne var ki, her iyi şeyi sû-i istimal edenler çık tığı gibi, bu adeti de zamanla şu iki noktadan kötüye kullananlar çıkmış; dolayısıyla da iş, asıl mecrasından sapmıştır.
1. Hayatı boyunca alınları secdeye varmamış insanlar için de, ya vasiyet yoluyla, ya da vereseleri tarafından aynı usul uygulanır hale gelmiştir.
2. Sözde din adamları, maddî menfaat mülahazasıyla bu uygulamayı yaygınlaştırmış ve ihtiyaçları olsun olmasm, devir paralarım kendileri almaya başlamışlardır.
Başlangıç itibariyle iyi niyetle ortaya atılan ve bu yüzden tukahânın ses çıkarmadığı bu uygulama, bugün sû-i isti maller neticesinde yozlaştırılmış, gayr-ı aklî ve gayr-ı mantıkî bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Bu açıdan denebilir ki, illâ da devir yapılacaksa aslî hüviyetine gö re yapılmalı, aksi takdirde vazgeçilmelidir. Bundan daha önemlisi de, tam bir şuur ve dikkatle hayatımızı kulluk atmosferinde geçirebilmektir. 69
Hocaefendinin bazen bid'ate karşı gösterdiği hassasiyetin; meselâ tespih aleti, estaizu billah demek vb burada biraz yu-muşatıldığma şahit oluyoruz. Oysa devirin "aslında ne ayet, ne hadis, ne icmâ, ne de kıyas-ı fukahâ ile sabit olmayan bir husus", olduğu zikredildikten sonra cevazına kapı aralanma sı ve bir nevi olabiUrliğine işaret edilmesi tartışılabihr olsa ge rektir. Bu olsa olsa Hocaefendinin eslafa karşı taşıdığı ileri saygının bir tezahürüdür. Eğer bu durum böyleyse, günü müz akademisyenleriyle onun arasındaki önemli bir farka da işaret eder: Gelenekte bir şekilde var olan şeyler konusunda ki adem-i kabulü dahi, incitmeden ve saygıyı elden bırakma dan, tabir caizse yumuşak inişh bir reddir.

Besmelesiz kesim
"Hanefî mezhebi, "Üzerine Allah'ın ismi anılmayan (yani besmele çekilmeyen) şeyleri yemeyin" ayetine ve birta kım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz kesilen hay vanların etlerinin yemlemeyeceğine hükmetmiştir. Buna karşılık Şafiîler, Buharfde geçen bir hadîsi farklı yorum layarak, besmele kasten terk edilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin yeterli olduğu görijşündedirler... Buharrdeki hadis şöy ledir: "Efendimiz (sav)'in Mekke'de bulundukları bir sı rada, etraf kabilelerden Müslüman olan bir topluluk, kendilerine hediye et gönderir. Besmeleli mi, değil mi belli olmayan bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine sorulduğunda. Efendimiz (sav), "Besmele çekin ve yiyin" buyururlar. İmam Şafiî Hazretleri bu hadisi mutlak ola rak ele alıp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa, yerken besmele çekmenin kâfi olduğu neticesini istinbat eder. İmâm-ı Âzam Efendimiz ise, "eti gönderen kabile Müslü man idi ve ilgili Kur'ân ayetinden haberdardı. Dolayısıy la, besmele çekip çekmedikleri sadece bir şüphe mesele-siydi şeklinde yaklaşırlar. Allah Resulü (sav), hayvanı ke serken besmele çekmişlerdir hüsn-ü zannıyla etin yenme sini buyurdular. Zaten, yemeğe başlarken besmele çeki lir" diyerek, bunun besmelesiz ehn yenilebileceğine bir delil teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir. 70
Bir başka yerde de aynı konu için; "İmam Şafi'yi çok sev meme rağmen bu yanlıştır" dediğini görüyoruz.
Vaktiyle bu konuda yaptığım küçük bir çalışmada İmam Şafiî'nin görüşünün daha isabetli ve maslahat açısmdan da da ha uygun olduğu kanaatine varmıştım. Bunun delillerini bura da uzun uzun vermem sözü mecrasından çıkarır. Ancak Hoca-efendinin söylediklerinin yanında İmam Şafif nin asıl delili; "Besmeleyi söylesin ya da söylemesin, Müslüman Allah adına keser"  anlamındaki hadisi şeriftir. Bu konudaki ayetlerin ıtlak ve tak yidinin de İmam Şafif yi desteklediği kanaatine varmıştım.

Hurma aşılama olayı
Resulüllah'ın (sa) hayatmda "hurma aşılama olayı" diye bili nen olay Sünneti anlama açısından çok ilginç bir delil teşkil eder. Hocaefendinin bunu yorumu da gerçekten ilginç ve et raflıdır. Bakabildiğimiz kadarıyla önceki hadis sarihlerinden meseleyi bütün bu ihtimalleriyle ele alan birisi yoktur. Aslın da mesele dar anlamda flkhî bir mesele olmamasına rağmen. Fıkıh adına da pek çok işaretler çıkarılabilecek bir mesele ol duğu için buraya almayı uygun bulduk. Hadisi şerifin tama mı Müslim'deki rivayetlerden birinin ifadesiyle şöyledir:
"Râfi' b. Hadîc naklediyor: Resulüllah Medine'yi teşrif ettiklerinde oranın halkı hurmaları aşılıyorlardı ve buna da telkih diyorlardı. Resulüllah onlara, 'Ne yapıyorsu nuz?' diye sordu. Onlar da, 'Biz bunu kadimden beri ya parız' dediler. O da: 'Yapmasamz belki de daha iyi olur' buyurunca, onlar da vazgeçtiler. Ama o sene hurmalar kötü oldu ve verim düştü. Bu durumu Resulüllaha an-lattıklannda o şöyle buyurdu: 'Ben de ancak bir insaram; size dininizden bir şeyi emredersem onu yapın, ama size ; bir görüşümü bildirirsem, eh, ben de bir insamm" (Müs-
lim, fedâil).
Hadis-i şerifin yine Müslim'deki bir başka rivayeti: "... Eğer bu yararlı bir şey ise yapsınlar. Ben sadece böyle zannettim, beni zanmm ile sorgulamayım Ama ben size Allah'tan alarak bir şey söylüyorsam, bilin ki ben asla yalan söylemem" şektindedir.
Ahmed b. Hanbel'in Müsned'indeki rivayetlerden birin de: "Ben öyle zannetmiştim, eğer öyleyse yapın. Ben de sadece bir insanım. Zan bazen isabet eder, bazen yanılırım. Ama ben size Al lah böyle söylüyor diyorsam asla yalan söylemem" diye nakledilirken, bir diğerinde: "... Mesele sizin dünya işlerinizden bir işse siz onu iyi bilirsiniz, ama dininizle ilgili bir durumsa onu bana ha vale edin" ifadesi yer alır.
Hocaefendinin bu hadis-i şerif için yaptığı uzunca yoru munun özeti:
"Dünyanızın işlerini siz iyi bilirsiniz"i, "Benden daha iyi bilirsiniz" şeklinde anlamak doğru değildir. İhtimal ki. Efendimizin maksadı, "Siz bunları aşılıyorsunuz ama Allah'ın dediğinden, dilediğinden başka bir şey olmaya caktır." Ondan sonra tevafuk olarak ertesi sene meyve olmadı. Zeytin de bir sene olur, bir sene olmaz"...
Hocaefendinin bu ileri hüsnü niyetine bina edilen görüşü ne itiraz edenler çıkabilir. Çünkü bu durum mutlak bir cebir anlamına gelebilir ve aşılamakla aşılamamak arasında bir fark bırakmaz. Ayrıca insan iradesini tamamen nefyetmiş olur ki zaten sonraki açıklamaları ile, burada İnsan iradesinin önünü açma adına ince bir talimin bulunduğunu ifade edi yor. Ancak böyle denebilir olması bu açıklamanın da bir tev cihinin olmadığı anlamına gelmez, belki tartışılabilir olduğu nu gösterir. Müteakip açıklamalara ise hiçbir bakımdan itiraz edecek birisinin bulunabileceğini sanmıyorum.
"O devirde, böyle esbaba tesir-İ hakiki verme çok yay gındı. Bunu, kökünden kesip atmak, her şeyin Allah'ın elinde olduğunu göstermek... O'nun, Ulûhiyetinde bir olduğu gibi, Rubûbiyetinde dahi bir olduğunu işar için, değil emare ve alâmetler, sebepler dahi zabt-u rabt altına alınmıştır... Efendimiz bu hakikate inandırmak için, yani esbab ve vasıtaların tesiri olmadığını, her şeyin Müseb-bib'ül Esbâb oian Allah'ın elinde bulunduğunu göster mek için, halkın eşya ve hâdiselere, sebep ve vesile say dığı her şeyi yıkıyor ve nazarları Kudret-i Sonsuz'a çevi riyordu... Esasen Efendimiz, cahiliye akıl ve mantığına karşı savaşıyordu. Yoksa sebepleri nefyetmiyordu. Ona göre sebeplerin bir hikmet-i vücudu vardı...
Şimdi, aşılama meselesine gelelim. Aşılama mevzuunda da cahiliye, devrinde öyle bir itikat vardı ki, hurmayı aşıladığın zaman on verir, aşılamazsan hiç olmaz. Bunda da gizli bir şirk vardı yani, sanki aşılama, hurmanın meydana gelmesine tek sebep gibiydi. Efendimiz, bu ba tıl anlayışı yerinden söküp attı ve sebeplerin, sadece Al lah'ın izzet ve azametinin perdeleri olduğunu onlara an lattı... Eğer onların hayatlarının her noktasına doğrudan doğruya teşri maksadıyla katılsa ve karışsaydı bu emir lere de, diğer teşrii emirleri gibi uyulmasım zaruri görüp kıyamete kadar aynı şeyleri yapacaklardı ve yapacaktık. Halbuki AUâmu'l-guyûb'un kendisine bildirmesiyle, buğdaydan bire on almak mümkün olduğu gibi, bire yüz almak da mümkündü... Böylece, beşerî ilgi ve bilgi kaynakları kuruyacak; tecrübe birikimleri heba olup gi decek ve fıtratı ta'lim etme vazifesiyle gelen zat, fıtratla zıtlaşmış olacaktı. Oysa ki Efendimiz (sav), bir söz söy lerken kıyamete kadar devam edecek şekilde söyler... Beşinci bir husus da, Efendimiz (sav) bir insandı, insan hürriyetinin ne demek olduğunu çok İyİ biliyordu. İnsan hür değilse insan da değildir... Efendimiz (sav) onların İradelerine zincir vurmadı. Evvelâ onları bir denedi, son ra, 'sizin iradenizin neticesi, semeresi hatta daha sonraki ' semereleri için öyle hareket etmeniz doğrudur' dedi." 71
Gerçekten de bu olayda ince bir talim vardır ve Allah Re sulü adeta bilime bir kapı aralamıştır. Onun ağzından haki katten başka bir şey çıkrriaz ancak dünyaya ilişkin hususlar da hakikat birden çok olabileceği gibi, zamana ve mekâna gö re de değişebilir. Aslında burada anlatılmak istenen bir bakı ma da onun dünya ile ilgili buyruklarının her halükarda bağ layıcı (vacip) hükümler oluşturmadığıdır. Böyle olsaydı dü şünmenin ve bilimin önü kapanmış olurdu ki, Hocaefendinin anlattıklarından bizim anladı&mız budur.

Kutuplarda namaz
"Vakitler, namazlann sebeplendir. Vakit bulunmayınca, namaz da farz olmaz. Meselâ, bir yerde yatsmm vakti ta hakkuk etmiyorsa, yatsı namazı da farz olmaz. Ama bu, günün bir vaktinin bulunmadığı yerler içindir; yoksa deccal hadîsinde anlatıldığı gibi, senenin büyük bir kısmnım gece veya gündüz olduğu yerlerde, o uzun gün veya geceyi, günlerimiz ve gecelerimiz ölçüsüne göre bölüp, hesap ve takdir etmekle vazifelerimizi yerine ge tiririz. Yani o mıntıkaya en yakın yerin imsakiyesini kul lanarak, mevcut gece ve gündüzü, belli bölümlere ayı rıp, geceleri, gecede yapılan ibadeti, gündüzleri de, gün düz yapılan ibadeti eda ederiz. Tıpkı yeme, içme, yatma ve kalkmada, tabiî ve fıtrî olarak bu parçalama işini yap tığımız gibi..." 72
Hocaefendi her konuda olduğu gibi bu konuda da önce meselenin çok güzel bir diyalektiğini yapmakla işe başlar, sonra da kutuplarda beş vakit namaz için hesap kabul edilir ken, yukarıya aldığımız gibi, sadece bir vakit namazın, yatsı namazının vaktinin bulunmadığı yerlerde, vakitlerin sebep olmalarından harekede bu namazın kılınmayacağım söyler. Hocaefendinin tercih ettiği bu görüş aslında bazı fakihlerin de kabul ettikleri bir görüştür. Hatta bu görüş mantıkî olarak, abdest uzuvlarından birisi bulunmayan insanın onu yıka makla mükellef olmadığı hükmüyle de desteklenir.
Buna diyecek bir şey yoktur. Ancak şahsen biz bu istinbatla Hocaefendinin genel usulü arasıda hir farkın olduğu zehabına kapıl dık. Çünkü onun usulünün makâsıd ağırlıklı olduğuna daha önce değinmiştik. Gerçi ibadetlerde talil olmaz, talilin bulun madığı yerde de makâsıd aranmaz. Aranmaz, çünkü aransa da bulunamaz. Fakat böyle olan ülkelerde bir namazın kılınmayacağı kanaati de nasla sabit olan, taabbudi bir hüküm de ğildir. İbadetlerde cereyan edebilecek içtihad ile, yani içtihad-1 fehm ile ulaşılan bir sonuçtur. Formel fıkıh açısından da doğ rudur. Çünkü sebepler müsebbeplerin varlık belirtileridirler. Sebep olmadığı yerde müsebbep de olmaz. Namazların vakit leri, onların sebebidir. O halde onlardan birinin bulunmama sı halinde o sebebin müsebbebi olan namaz da bulunmaz. Böyle bir istinbat hem makuldür hem de Fıkha uygundur.
Ama samrım burada, yine bir kısım fukahanın yaptığı gi bi, başka türlü de düşünülebilir:
Bir defa ibadetlerin sebeplerine izafe edilmeleri, içtihadı bir kabuldür. İçtihatlar ise zan ifade eder. Oysa günde beş va kit namazın bulunduğu kat'î delillerle sabittir ve zannî delil ler bunları ortadan kaldıramaz.
ikinci olarak, vakider ashnda ibadetlerin aslî sebepleri de ğildir. Meselenin öyle vazedilmesi, fıkhî ahkâmının kolay an laşılması içindir. Asıl sebep. Mabudun bizden günde beş va kit namaz kılmamamızı istemesidir.
Üçüncü olarak, aynı şeklî fıkıh mantığım yürütmemiz ha linde kutuplarda da vakti bulunmayan namazların kılmma-yacağını söylememiz gerekir. Oysa biz Hocaefendinin sözü nü etiği 73   İlginç hadis-i şerifin böyle bir ayırım yapmadan, mutlak olarak takdiri/hesabı emrettiğini görürüz. Namazın bu konuda abdeste kıyas edilmesi ise isabetli olmamalıdır, kı yas maalfâriktir. Çünkü meselâ, ayağı bulunmayan bir insa-mn ayağını yıkama imkânı tamamen ortadan kalkmıştır; on dan bunu yapmasını istemek, teklif-i mâla yutaktır. Namaz da ise böyle bir durumun bulunmadığı açıktır.
Bu itibarla, bir namazın vaktinin bulunmadığı yerlerde onun terk edilmesi, birden çok namazın bulurmıadığı yerlerinde ise hepsinin kılınması hükmünün sağlam bir dayanağımn olamayacağı da rahatlıkla iddia edilebilir.

Ticarette kâr haddi
Hocaefendi bİr konuşmalarında ticaretteki kâr haddinin %20 olduğunu, fıkıh kitaplarında böyle söylendiğini, dolayısıyla mürüvvetin de, en azından halkın zaruri ihtiyaç maddelerin de, %20'den fazla kâr etmemekte bulunduğunu anlatır. Bizim ondan aldığımız bilgilerin çoğunda olduğu gibi burada da yazılı değil, sözlü bir kaynaktan almış olmamızın dezavanta jını yaşadığımızı belirterek, yine de bu % 20 kâr haddi mese lesinin. Mecelle şerhinde anlatıldığı gibi, maliyet üzerine % 20 değil de, piyasadaki ortalama rayiç fiyatın üzerine % 20 ola bileceğine de işaret etmemiz uygun olabilir.

Dar-ı harpte faiz
Soru: "A ülkesinde faİz alabilir miyiz?
Cevap: "A ülkesi bizim İçin diyar-ı harptir: Her an ilan-ı harp edebilirler, edebiliriz. Müslümanların orada rahat hareket edebilme İmkânı yoktur. Girip çıkma, ticaret yapma, seçme seçilme vs. hakları bulunmamaktadır. Do layısıyla Müslüman orada faiz alabilir. Ancak almak, ama yememek lazımdır, çünkü o bir haramdır ve zararı nı her zaman icra eder."
Burada Hocaefendi aslında Fıkıh kitaplarında hiç yer al mayan yeni bir görüş bildiriyor. Çünkü darü'l-harpte faizin alınabileceğini söyleyenler vardır ama, alındıktan sonra yeni lemeyeceğini söyleyeni biz bilmiyoruz. Söyledikleri bu açı dan orijinaldir.
Ancak Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e nispet edilen bu görüş, Ebu Yusuf dahil, geriye kalan cumhur-u fukaha tarafın dan isabetsiz bulunmuştur. Çünkü öncelikle Ebu Hanife'nin dayandığı hadis (Lâ-riba beyne'1-müslimi ve'1-harbiyyi ff dâ-ri'1-harb) hem senet hem de metin bakımından reddedilmiştir. Böyle bir hadisin varhğı kabul edilse dahi, anlamının, 'faiz oluşmaz' değil de 'orada da faiz olmaz' şeklinde olma ihtima li vardır ve böyle ihtimalli bir mana ile faizi mutlak anlamda yasaklayan ve telin eden bunca kat'î nas takyid edilemez de-rnişlerdir. Üçüncü olarak Ebu Hanife'nin kasü bizzat harp ha linde bulunduğumuz ülkeler olabilir. Çünkü harbin devam et mesi durumunda karşı tarafın malı, hangi yolla olursa olsun alınabilir. Oysa bizim mesela Hollanda ile, ya da bir başka ül ke ile muâhid olmamız durumunda onlan darü'1-harp sayma mız olsa olsa içtihadi bir kabul olabilir ki, bu da zan ifade eder.

Diyalogun cevazı
Diyalog konusunda tamamen ayetlerin ruhundan hareketle bir hatt-ı hareket belirledikten sonra Hocaefendi:
"Kur'ân-i Kerim'de bu şekilde içtimaî diyalog ve hoşgö rü açısından üzerinde durulabilecek yüzlerce ayet bul mak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gere ken husus, müsamaha ve hoşgörüde dengenin yakalana-bilmesidjr. Kobraya merhamet etmek, onun ısırdığı in sanların hukukunu yemek demektir, Hümanizmanm o kadarı, rahmet-i İlâhiye'den fazla merhamet etme iddia sı demektir ki, böyle bir tavır İse merhametin kendisine saygısızlık ve başkalarının hukukuna da tecavüzdür. Dolayısıyla, hoşgörü ve diyalog arayışı, hiçbir şekilde Allah'ın anlatılıp tanıtılmasından geri durmayı gerektir mez. Evet, Kur'ân'm ve Sünnet-i sahihanın ruhu sıkıldı ğında bazı hususî haller müstesna, orada hep müsamahayı görürüz. Bu müsamahanın atkıları Ehl-i Kitaba, hatta bir manada kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır'' 74
  derler ki, biz şahsen hangi fıkhın bunun dışında bir şey söy leyebileceğini merak ediyoruz.
Bununla birlikte içimden bazen şöyle düşündüğüm de ol muştur:
Eğer Hocaefendinin vaktiyle isabetli olmadığım düşündü ğüm görüşlerini, on sene sonra aynen kabul etme durumun da kalmış olmasaydım, bugün de meselâ, dinlerarası diyalo ga bunca tahşidat yapılırken, Müslüman cemaatler arası di yaloga aynı kıratta yer verilmemesinin, başka cemaatlerin hizmetlerinin adeta yok sayılarak desteklenmemesinin kesin hükmünü de hemen şimdiden koyardım. Ama galiba bunla rın kesin hükmünü verebilmek için de bir on yıl daha bekle mem gerekir. Ya da aslında bize Öyle geliyor ama mesele öy le değüdir.

Fıkıhta sübjektif değerlendirmeler
"Medine'ye gelip Müslüman olan, sonra deve çobanlannın gözlerini müleyerek onları öldüren insanlara, bu olaydan ön ceki rahatsızlanmaları sebebiyle deve idrarının içirilmesi"ni izah sadedinde, bir ihtimal olarak da, "Hz. Peygamber (sav), gayb-bîn nazarıyla onların irtidat edeceklerini gördüğü için onlara idrar içirmiştir ki, onlara da zaten bu layıktır" der ki, bu elbette fıkhın objektivitesini zorlayan bir açıklamadır.
Aynı sübjektif bakış açısı, Salim'e, yaşı ilerlemiş olduğu halde süt içirilerek süt evladı edinilmesini anlatırken, "onun ilerideki muazzam şahadetinin muhtemelen hesaba katılmış olaca ğı" gibi bir ta'lilde de mevcuttur. Gerçi, "muhtemel ki" de dikten sonrası mesele zaten fıkhın alanından çıkmıştır ve bu kabil bir imal-i fikr eylemenin de zararı yoktur.

Sakal
"Sakal bırakmak sünnet ise de, bırakmamak haram de ğildir- Bilhassa günümüzde, bir Müslümamn içtimaî ha-yatm çarkları arasında farzları ikame ettikten sonra, bir kısım sünnetlerdeki kusurundan dolayı tenkit edilme mesi esastır. Bu itibarla, bazı önemli mülâhazalarla sakal bırakmayan Müslümanların kıhk-kıyafet ve dış görü nüşlerinden ziyade, gerçek niyetlerine ve sergiledikleri tavra bakılmalıdır." 75
Bu konudaki görüşleri herkes tarafından bilinmektedir ve doğrusu biz bunun, zamamn hükümlerdeki etkisini ve Sünne ti çok iyi anlamanm kesin bir ifadesi olduğu kanaatindeyiz.

Evlenmemek
"1978 yıllanndaydı. Çamaşırlarım iyice birikmişti. Ak şam yıkarken bayağı canıma tak etti. Bir ara içimden "Acaba evlense miydim?" diye geçti. Katiyyen düşünme şeklinde değil, şimşek süratinde gelip geçen bir fikir.
Ertesi gün erken vakitlerde bir arkadaş geldi ve bana şu nu nakletti: Akşam rüyamda Efendimizi gördüm. Size selam söyledi ve "Evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem" buyurdu. Bu bir rüyaydı. Rüya ile amel edil meyeceğini de biliyordum ama şahsım adına bu işarete saygılı olmaya çalıştım."
Burada, Nuriye Akman'm yapüğı röportajdan konu ile il gili bir cümle de aynen şöyledir:
"Hz. Muhammed Müslümanlara evlenmeyi salık verir ken, kendisi de buna uymuşken siz bu rüyanın sahihliği-ne nasıl inandmız?
'Beni yönlendiren, bağlı bulunduğum prensipler vardı. Bunların tesirinde kalarak rüya ile amel esas olmadığı halde onu sadece tercih ettirici bir faktör olarak ele al dım. Kendi fıkıh telakkim içinde, bir insan kendisi şüp heli şeyleri yese içse bile başkasına, ikinci şahsa şüpheli şeyleri yedirmeye hakkı yoktur. Çünkü ben çok düşük gelirli bir memurdum, maaşım ancak bana yetiyordu. Bir başkasına bakmak çok zordur. Kendi kendime; 'Aca ba gayri meşru bir dairede bir kazanca tevessü! eder mi yim? Esas vazifemi bırakıp dünyaya talip ve ragıp olur muyum' dedim.'...
'Peygamberimizin bu endişelerle bir kimseye "evlenme" dediği hiç vaki mi ki?'
'Hayır, aksine 'evlenin' diyor. Bir ikinci meselede biraz hassasım, yani 'Acaba bir başkasının başına dert mi olu rum' diye düşündüm, 'fiakkım var mı benim aileme zu lüm etmeye' gibi mülahazalar da ruhumu sardı. Kendi saffetim içinde beni bilmeyen bunu anlamaz. Fakat şu benimle en yakın olan arkadaşları, bunca zamanlık yal nızlığımın verdiği hassasiyetle, bazen rencide ederim ama bana çok pahalıya mâl olur. Bazen yanımda çayımı yapan, kaderim gibi olan bu insanların elini Öper gibi adeta özür dilerim. "Hakkınızı helal edin, canımı size vereyim" derim. Bir fırtına gibi böyle İçimde kopsa bile bazı camian deviririm de sonra bunu tamir benim için daha ağır olur. Yani bu mantıkla hareket ettim."' 76
Doğrusu bunlara ilave edecek bir şey yoktur. Evlenmek elbette asıl olandır ve fıtratm gereğidir. Hocaefendi bunu za ten belirtiyorlar ve usulünü büyük ölçüde fıtrat ekseni üzeri ne kuruyorlar. Bunu daha önce anlatmaya çalıştık. Dolayısıy la evlenmemeyi savunacak imkânımız yoktur. Kaldı ki bunu kendileri de defaatle söylüyorlar. Ama taksir arama adına ona böyle bir sorunun tevcih edilmesi, buna karşılık evli olduğu halde hanımına zulmeden, dünyaya dalıp giden, ya da gözü dışarıda olan Müslümanların, Hocaefendilerin yaptık larının sorulmaması iyi niyetle bağdaşmaz.
İkinci olarak biraz pragmatistçe şöyle de düşünebiliriz: Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış ve muhtemelen çocukları arasında şimdiden manevi mirasa konma kavgaları başlamış, bu sebeple şu ana kadar yaptıklarının ancak öşrü mişarım ya pabilmiş bir Hocaefendi mi, yoksa onun şu andaki hali mi ümmet adına daha büyük bir kazançtır? Öyle ya, işler akıbet lerine göre değerlendirilmez mi? Ve bizim dinimiz ümmetin maslahatı için vazedilmemiş midir?

Geleceğin vârisleri
Gerek Hocaefendinin yönlendirdiği hareket, gerekse bizzat kendileri için yakın zamanlara kadar dillendirilen, doğrusu benim de katılır gibi olduğum bir husus şu idi:
Onun müthiş karizması, engin ve kuşatıcı liderlik özelliği yanında, Kuran ve Sünnet ve kısaca Fıkıh bilgisine neredeyse kabul edilemez bir hâkimiyeti düşünüldüğünde -ki bazıları bunun böyle olduğunu hâlâ anlamış değillerdir ya da anla mak istemiyorlar- Allah ömrünü uzun eylesin, özellikle dini ilimlerde yerini dolduracak haleflerinin yetişip yetişmediği tartışılıyordu? Doğrusu son on-on beş yıldır bu sahada yapı lan tahşidatla böyle bir endişeye neredeyse mahal kalmamış gibidir, ya da en azından bu boşluğu doldurma çabalarının planlıca sürdürülmekte olduğu anlaşılmaktadır.
Düşündüklerimi yazıya dökerek dondurma gibi bir suç iş-lediysem affola. Bunlar artık silinmese dahi, bizim yanlışları mızdan dönme şansımız, yaşadığımız sürece vardır.

İKİNCİ BÖLÜM
Hocaefendinin Fıkhı Görüşlerinden Seçmeler

Kültür mirasımız temel kaynakları 77
Kültürün, bir milletin tarih İçinde üretip ortaya koydu ğu, ortaya koyup'zamanla millî varlığın bir buudu haline getirdiği veya onu şuuraltı müktesebata dö nüştürdüğü sosyal ve ahlâkî davranış disiplinlerinin bütünü olduğu şeklindeki düşünce bir hayli yaygm. Bu anlayışa gö re, bazı temel hususiyetleri itibarıyla evrensel bir görünüm arz etse de, her toplum ve her sosyal coğrafyada farklı bir kültürün hâkim olduğu açıktır. Tabiî bu farklılık, büyük ölçü de düşünce sistemlerinde de müessir bir faktördür. Bu açıdan bir ferdin, belli bir kültüre bağlı düşüncesini, belli bir referans çerçevesi aracılığıyla kendini İfade etmesi de sayabiliriz.
Kültürü; biraz da düşünce ile irtibatlandırarak, herhangi bir milletin kendi ahlâkî değerlerini, mezhep mülâhazalarını, varlık, kâinat ve insanla alâkalı düşüncelerini, sosyal ve siya sal tavırlarını ve davranış disiplinlerini ifade yollarının bütü nüyle veya büyük bir kısmıyla ortaya koyması ve millî du yuş, millî düşünüş esasına bağlılık çerçevesinde, tarih içinde meydana gelen topyekun fikir, sanat, örf, âdet ve teamül - bu son iki esasla alâkalı ilerde arz edeceğimiz kayıtlar mahfuz gibi hususlarm umûmudur şeklinde yorumlayanların sayısı da az değil.
Bizim kültür sistemimizde, insan-kâinat-Allah münasebeti - böyle bir sıralamada tabî, metbû müşterek mütalâa edilmiş tir - en temel esaslardandır ve bütün zihnî, fikrî, amelî faali yetlerimiz bu münasebete bağlı cereyan eder. Modern Avru pa mantığı - ki bu, tamamen bir Yunan mirasıdır - bütün mü lâhazalarını insan, eşya ve hâdiselere bağlar; dolayısıyla da, Ulûhiyet hakikatini ya hiç nazara almaz veya onu talî bir mev zu gibi mütalâa eder. Oysaki bizim düşünce sistemimizde, in san-kâinat, bir meşher, bir kitap ve hâdiselerin diliyle bir be yan olarak, varlığı kendinden (Vacibü'l-Vücûd) o yüce Zâtı anlatan, O'nun sanat eserlerini teşhir eden ve icraatını seslen diren bir dil, bir sergi ve bir enstrümandır. Yunan felsefesi ve onun çağdaş uzantısı sayılan modern Batı mantığında aktif aklın yanında âtıl bir Ulûhiyet telâkkisine karşılık, bizim kül türümüzde her zaman sanat-sanatkâr, eser-eser sahibi ve Ha-lık-mahlûk münasebeti söz konusudur. Biz, kendi düşünce sistemimizde insan ve kâinati birer vasıta gibi değerlendire rek, belli bir örfâne ufkuna kadar hep bu vasıtalarla, o Ulular Ulusu Sanatkâra yönelir ve O'nu ararız; ötekiler ise, Ulûhiyet telâkkisinin sadece pratikteki neticeleri üzerinde durur ve her şeyi tamamen eşya ve hâdiselere bağlarlar. Ayrıca bizim, aktif akim yanında her şeyi Kitap-Sünnet, Kitap-Sünnet'in referan sı çerçevesinde diğer kaynaklarla irtibat!andırmamıza muka bil, onlar, aklı ve müşahedeyi bilimin biricik sebebi görerek, âdeta ilmin ve marifetin yollarını daraltmış sayılırlar.
Özetlemek icap ederse kültür; aslî ve talî unsurlarıyla in san tabiatına mâl olmuş; biHnmiş, inanılmış, yaşanılmış, ni hayet şuuraltı bir doküman haline gelmiş mefhum, kural ve insiyakların bütünüdür ki, şuur ve irade söz konusu olmasa da, yer yer belli sebep, saik ve tedailerle mevcudiyet ve belir leyiciliği duyulup hissedilen epistemolojik bir olgudur.
Evet, nice, ruha mâl edilmiş ve şuur alhnda uyuyan inanç lar, kabuller, örfler, âdetler vardır ki, zaman zaman akim iç dinamikleri, belli saik ve sebeplerle bu müktesebâh uyarır, canlandırır, harekete geçirir ve inşâ edip şekillendirir; bazen, tıpkı eski haliyle olduğu gibi gayet net, bazen de biraz renk atıp matlaşmış olarak, ayniyet ölçüsünde bir misliyetle şekil lendirip ortaya koyar. Ancak bu müktesebat ne ölçüde insan tabiatına mâl olursa olsun, eskilerin ayniyle yeniden günde me gelmeleri katiyen söz konusu değildir; söz konusu değil dir, zira her yeni gün, başlı başına bir âlemdir. Ve gelirken de tamamen kendi husûsiyetleriyle gelir, kendi gurubuyla da batar gider. Bu itibarla da biz, şuuraltı müktesebâtımızı, birer eski gibi tekrar etmekten daha çok, onlara şartların gerektir diği bir kısım derinlikler ilâve ederek ortaya koyarız; daha doğrusu, onları, asla dayalı, nesebi sahih taptaze renkler ve derinlikler ilâvesiyle bir kere daha yaşarız. Burada milletçe her zaman tekrar edegeldiğimiz bir hatayı vurgulamakta da yarar görüyoruz. Eskilerin yeniye sağlam bir zemin oluştur ması, yeninin de eskiyi daha da açıp geliştirmesi yerine, biz konuyu çok defa birbirinden ayrı iki zamana bağlayıp, bu iki zaman dilimini bazen birbiriyle vuruşturarak, bazen de karşı karşıya getirerek, hep temellerde bir kısım krizlere sebebiyet vermişizdir: Ya, "Yeniler koklanır, sonra çöpe atılır; eskilerse misk-ü amber gibidir, karıştırdıkça çevreye güzel kokular sa çar" diyerek, zamanın bir parçasına ait varidat hakkında ifrat etmiş ya da "Eskiyip gitmiş bu müktesebâttan ne olur ki; ne aranacaksa, yeninin rengârenk dünyasında aranmalıdır" mü lahazasıyla, bu defa da zamanın diğer yanma karşı bütün bü tün alâkasız kalmışızdır; kalmış, hem millî zaman mefhumu nu göz ardı etmiş, hem de konunun evrensel buudunu gör mezlikten gelmişizdir.
Oysaki biz, kendi kültürümüzü, sadece kendi coğrafya mız açısından değil, bizimle medenî dünya arasında kalıcı ve sağlam bir köprü teşkil etmesi zaviyesinden de iyi yorumla ma, dikkatli değerlendirme ve düşünce hayatımızda, açılma türünden yeni bir kültür zamanına ortam hazırlama mecbu riyetindeyiz. Değişik bir ifadeyle, milletimiz adına daha sağ lam, daha tutarlı, daha kalıcı bir kültür anlayışının inşâsı için - geleceğin önceliği mahfuz - dün, bugün ve yarına ait değer leri birbirine feda etmeme; temâdî ve inkişafa aym ölçüde saygılı kalma "zorunda"yız. Aslında kültürel zaman, bizim bildiğimiz zaman anlayışından farklı olarak, önce bulunma ya da sonradan vücûda gelme mefhumlarına bağlı değildir. Bence ona "zaman üstü" demek daha uygun olacaktır. Hatta ona, zamandan "bağımsız" ve "aşkın" nazarıyla bakmak ye rinde bir yaklaşım olsa gerek; zaten kültürün sürekliliği de, tamamen onun bu müstakilliyetine bağlıdır. Ne var ki, onun tamamen müstakil ve kendi olan bu yapısını düzenleyen ve farklı muhitlerle münasebetini şekillendiren bir referans çer çevesinin olduğu da açıktır. İşte bu yönüyle de o, böyle bir çerçeve içinde, farklı mefhumlar, ayrı ayrı düşünce yolları, değişik bakış zaviyeleri, her biri bir yoruma bağlı sanat telâk kileri ve ahlâkî değerler gibi hususların bütününden ibarettir denilebilir.
Ancak, her türlü mazmunu, mefhumu, düşünce tarzını, yorumu ve telâkkiyi onlara bağlı olarak götürme mecburiye tinde olduğumuz bir de temel esaslar vardır ki, kültür, bütün renkleriyle bu esaslar etrafında daireler çizer durur... Onlar la beslenir, gelişir ve derken, onlarla zaman-mekân üstü bir hâl alır. Bu esasları, başta Kitap ve Sünnet olmak üzere, bu iki önemli umdenin - daha sonra bu esasları birer işaret nevin den de olsa hatırlatmayı düşünüyoruz - referansı çerçevesin de Tefsir, Hadîs, Usûl-ü Tefsir, Usûl-ü Hadîs, Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh ana başlıklarıyla özetleyebiliriz. Hususîyle Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh (Fıkıh Metodolojisi), hem ciddî bir mesaînin ürünü olmaları, hem de insanlık tarihinde emsalsizlikleri iti-
barıyla o kadar engin ve zenginleşmeye açık kaynaklardır ki, bu kaynaklara sahip olan milletler en hayatî şeylere sahip ol muş sayılırlar. Her medeniyetin iftihar ettiği, nevi şahsına münhasır bazı değerler vardır. Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh da, bi zim medeniyetimizin en belirgin değerlerindendir. Öyle ki, eğer geçmişimiz İtibarıyla bizim medeniyetimize bir isim bul mak icap etseydi, ona "Fıkıh" veya "Usûl-ü Fıkıh" medeniye ti demek uygun olurdu; kapıları ardına kadar düşünceye, hikmete, felsefeye açık Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyeti... Yunan (ve Grek) medeniyetleri birer felsefe medeniyeti, Babil ve Harran medeniyetleri birer irfan (Gnostisizm) medeniyeti, bugünkü Avrupa bir "bilim ve teknoloji medeniyeti" olması na mukabil, asırlardır devam edegelen bizim medeniyetimiz, düşünce, akıl, mantık ve muhakeme yörüngesiyle herkese açık bir Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyetidir. Çok düşünürle beraber, Seyid Bey ve Muhammed Hamidullah Hocanın da ifade ettikleri gibi, bizdeki Fıkıh Metodolojisi çalışmaları, en mükemmel bir hukuk sisteminin, en kusursuz bir kanun il minin inşâsı, geUşmesi ve her asrı kucaklayabilecek şekilde açılması zaviyesinden, en ciddî bir ilk teşebbüstür. Hem de, epistemolojik olarak başka kültür ve medeniyetlere kaynak teşkil etmeye açık bir ilk teşebbüs.
Her zaman değişik toplumların değişik kanun ve hukuk sistemleri olagelmiştir; Romalıların, Çinlilerin, Hintlilerin, Yunanlıların... Ne var ki, ne Yunanlıların levhaları, ne Roma lıların Cassius kanunları, ne de modern dünyaların değişik kanunnâmeleri, hiçbir zaman fıkıh sisteminde olduğu gibi bir metodoloji ilmine bağlanamamış ve bu Ölçüde kurallaştınla-mamıştır. Bu itibarla da, temelleri Kur'ân, Sünnet ve Selef-i Salihîn'in tahkik ve tespitlerine dayalı bu ilmi, bir başka mil lette bulup göstermek mümkün değildir.
Felsefe, değişik dönemler itibarıyla, yine o dönemlerin ih tiyaçlarına cevap vermek üzere sürekli gelişen bir mantığın ürünüdür. Bizim medeniyetimizde de Fıkıh Metodolojisi, hu kukî sistemlerimiz için tarih boyu aynı vazifeyi görmüştür. Fıkıh ve Hukuk, toplumları kurallarla yönetme misyonunu eda ederler. Usûl-ü Fıkıh ise, fıkıh ve hukuk sistemlerine reh berlik yapar. Böyle bir rehberlikte kullanılacak metotların tü rünü de, konunun durumuna göre "akl-ı selim" belirler. Böy le bir usûl ve metodun, hukukî konuların iyi anlaşılması üze rinde ne büyük bir tesir icra edeceği açıktır. Aslında Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh için söylenen sözler, aynı ile Kur'ân ve Sünnet'e bağlı diğer üimler için de söz konusudur. Gerçi, daha önceki kitaplar üzerinde de değişik çalışmalar yapılmış ve onlara bağlı bazı sistemler geliştirilmiştir ama, Kur'ân ve Sünnet üzerinde yoğunlaşan mesaî ve ortaya konan yorumlar, her zaman takdirle yâd edilecek ölçüde bir hâdisedir. Evet, Kur'ân, ister bizzat Allah Resulü tarafından ortaya konan yo rumlarıyla; isterse dilin kuralları, Arapça'nın kendine has üs lûbu ve nüzul sebepleri göz önünde bulundurularak yapılan tefsir ve teviUeriyle olsun, düşünce hayatımızda Öyle bir zen ginlik kaynağı olagelmiştir ki, çok sathî bir nazarla bile ba kanlar, bunun ne büyük bir servet olduğunu hemen anlaya bilirler. Flâdis için de aynı şeyleri söylemek her zaman müm kündür. Ne var ki, bütün bunlara vefalı ve yetenekli dimağ ların sahip çıkmaları gerekmektedir. Yoksa, düşmanların korkunç husûmeti ve dostların da vefasızlık ya da suskunlu-ğuyla hep bulandırılmak istenen veya tamamen yok farz edi len bu feyyaz kaynaklara rağmen, milletçe daha uzun süre varlık içinde yokluk yaşamamız kaçınılmazdır.
Bu önemli kaynakların referans çerçevesi içinde, îslâm alddesınin aklî-naklî delillerle ispatı ve dinimiz etrafındaki şüphe ve tereddütlerin giderilmesi, teşbih, tecsim (Allah'ın herhangi bir varlığa benzetilmesi ve O'nun bir cisim farz edil mesi) gibi felsefî çarpık mülâhazaların cevaplandırılması, İlâ hî sıfatların mevcudiyeti ve bunların çerçevelerinin belirlenmesi, "eslah" konusu, "hüsün- kubuh" mevzuları etrafında kaleme alınmış Sürmî kelâm konularını; maslahat, istihsal, örf, âdet ve teamül gibi hususları da, kültür mirasımızın talî kaynaklan arasında zikredebiliriz.
Her biri başh başına müstakü birer kitap konusu teşkil edebilecek bu kaynaklara biz, şimdilik mahrutî bir bakış çer çevesinde sadece bazı işaretlerde bulunacağız:

1. Kitap
Kur'ân kelime-i mukaddesesi ile de ifade edilen Kitap, insa nın gönül gözünü açan, duygularım enginleştiren, düşünce sini derinleştiren; muhkemi, müteşâbihi, nassı, zahiri, müc meli, mufassalı; ayrıca îmâsı, işareti, teşbihi, temsili, istiaresi, mecazı, kinayesi gibi değişik beyan türleri ile başları döndü recek ölçüde zengin bir kaynaktır ve her asra yetebilecek açı lım gücüne sahiptir. Ne var ki, ondan, onun derinliği ölçü sünde istifade etmek, biraz da insafh düşüncelerin ona kapı aralamalarına bağlıdır. Evet o, zaman ve mekân üstü bir ki taptır ama bazen niyet ve nazar çarpıkhğı, onu kendi muallâ konumundan aşağılara çekerek, beşerî düşüncelerin darlığı na hapsedebilir. İşte böyle bir bakış zaviyesi veya düşünce in hirafı yaşayanlar, hiçbir zaman onu, kendine has o baş dön dürücü derinlikleriyle tanıyamazlar. Aslında, belli ön yargı larla kendi düşüncesinin eline-koluna kelepçe vurmuş esİr ruhlar, hangi zamanı yaşarlarsa yaşasınlar, hangi çağda bulu nurlarsa bulunsunlar, bu beyan harikası kitabın sırlarını iha ta edemez ve onu, o mucizevî ufkuyla katiyen tanıyamazlar. O, hemen her zaman beşer ufkunu aşan zirve bir kitap ve de ğişik tefsir, tevil dalga boylanyla eşsiz bir beyandır; ama, sa mimiyetle sinesini ona açanlar için... O, insanlık için önemU bir şans; onu tanıyıp her meselede ona sığınmak da şanslar üstü bir şanstır; ancak, acaba böyle bir mazhariyetten haberdar olan kaç insan var!? Aslında, onun ziyasına sığınmadan hiçbir beşerî problemi çözmek mümkün olmadığı gibi, İnsa noğlu için onun beyan çağlayanları esas alınmadan kalıcı her hangi bir mutluluğa mazhariyet de söz konusu değildir.
Şimdiye kadar nice söz üstadı, beyandan ne sihirli âbide ler tesis etmiş ve nice düşünce insanı, ne felsefî ve ideal sis temler kurmuşlardır. Ama bugün bütün o âbideler birer vira ne ve o ideal sistemler de, tarihin yaprakları arasında soluk birkaç satırlık hatıradan ibaret kalmışlardır. Beşer ufkunda tecellî ettiği günden itibaren tazeliğini devam ettiren bir be yan varsa, o da, işte bu Kur'ân; ve insanlığı sahil-i selâmete çıkaracak bir sistem varsa, o da, bu mübarek kitabm muhte-vasıdır. Onun beyanında öyle sihirli ve parlak bir cazibe var dır ki, sesinin ulaşabildiği yerlerde başka sözler malayaniya-ta dönüşür. Onun muhteva zenginliği karşısında düşünce ve sistem sarrafları birer dilenci halini alır.
İnsan, varlık ve Allah hakikatine tercüman olan bu kitap, insan gerçeğini Öylesine incelerden ince tahlil eder, eşya ve hâdiseleri o kadar hassas ve ölçülü değerlendirir ki, az bir dikkatle hemen herkes, bu tahlil ve değerlendirmenin öbür ucunda adetâ nâmütenâhîyi görür gibi olur. Dolayısıyla da, Kur'ân'm sihirli dünyasına girebilen kalp ve ruh insanları, bir fihrist çerçevesinde kendi nefislerinde duyup hissettikleri her şeyi, kâinatta mufassal bir kitap muhtevasıyla görür, duyar ve ömürlerini işaret ve emarelerin dünyasında hep ona doğ ru yürüyen seyyahlar gibi sürdürürler.
Evet bu kitap, irfan ufkumuzu öyle aydınlatır ki, insan, onun öncülüğünde gönlünün "arş-ı kemali"ne doğru yürürken, ne yol garabetine, ne düşünce tıkamkhğına, ne de ruh inkıbazına maruz kalır... Bilgi ile heyecamn, imanla müşahedenin, külfet ile güvenin, nizamîlikle emniyetin iç içe duyulduğu bu yolda O, hep zirvelere doğru yürür. Yükselir en ulaşılmaz şahikalara ve erer talihinin gülen yüzünü görebileceği ufuklara.
Bu Kitap; insan ve kâinatın iç derinliklerine, insanoğlunun ruh enginliklerine, onun his, şuur, irade ve gönül gibi en ha yâtı buudlanna ve bu mükemmel varlığın, kâinatların yeni den vilâdetleri sayılan hilkatindeki gayeye ve mânâya, dona-mmmdaki fâikiyete, faaliyet alanının genişliğine, potansiyel büyüklüğüne, arzu, emel ve heyecanlarına öyle yerinde belli şeyleri hatırlatmaya matuf göndermelerde bulunur ki, şimdi ye kadar ne bir felsefe, ne bir sosyoloji, ne bir biyoloji, ne bir psikoloji, ne de bir pedagoji o ufku hayal bile edememiştir.
Bu Kitabı tamyan birinin, insan, kâinat ve Allah'la alâkalı temel konularda, onun icmallerini tafsil edip detaylandırma-mn dışında başka bir kaynağa ihtiyaç duyacağını zannetmi yorum. Aslında tafsil ve detaylandırma da, netice itibarıyla, yine onun referans çerçevesi içinde ya bir Peygamber beyanı na, ya sağlam bir müşahede ve muhakemeye ya da aklî istid lale dayanma zorundadır ki, bu da, her şeyin onun yörünge sinde cereyan ettiği mânâsına gelir.
Bu kitap, nüzulü ile, tarihin mecra değiştirmesi sayılan önemli bir başlangıçta, en mübarek bir bahtiyarın aracılığıy la, talihli bir toplumun ferdî, içtimaî, siyasî, îdarî, iktisadî, ru hî, fikrî hayatlarım tanzim etmeyi hedeflemiş ve hedeflediği şeyleri de bir hamlede, bir nefhada gerçekleştirerek, bedevî bir toplum içinde, medenî milletlere Örnek teşkil edecek iç içe inkılâpların biricik ilham kaynağı olmuştur. Aslında o, bu gün bile, kendine sığınanlar için aynı şeyleri yapabilecek güç te ve zenginliktedir. Evet o, insan, kâinat ve Allah münase betlerini ifadede benzeri olmayan bir zenginliğe, bir vüs'ate, hem de tahlil ettiği konuların gerektirdiği temkin ve tenasü bü koruma ölçüsünde bir zenginliğe ve vüs'ate sahiptir. Be-diüzzamanca bir üslupla anlatılacak olursa O, bu kompleks kâinat saray ve meşherinin sesi-soluğu ve yorumu; tekvînî emirlerin en özlü tefsiri ve te'vili; her zaman müşahede edip durduğumuz şu koca mekân ve onun izafî bir buudu olan zamanın sırlı bir altın anahtarı; Cenâb-ı Hakk'ın Zât, sıfat ve isimlerinin en beliğ bir dili ve tercümanı; eşya ve hâdiselerin perde arkası esrarına ıtülam biricik rasathanesi; kevn ü me kânlar Ötesinden gelip, gönül ve dillerimizde yankılanan Al lah'ın (c.c) bir iltifatnâmesi; şu muhteşem İslâm dünyasının ışık kaynağı, havası, ziyası ve ebetlere kadar var olabilmenin - olmazsa olmaz - temel esası; hemen herkesin, ya ciddî bir merak ve iştiyakla ya da bir tereddüt ve ürperti ile beklediği öbür âlemlerin haritası, tarifnâmesi, rehberi; bütün insanlık âleminin, insanî kemalât yolunda hiç kimseyi yanıltmayan bir terbiye kitabı, bir marifet mecmuası ve bİr ilimler ansiklo pedisi; husûsiyle de, İslâm dünyasımn en saflardan daha saf bir ilim, irfan ve hikmet kaynağı... Nihayet, bütün Müslü manların şahsî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasî ve idarî hayatla rım asırlar boyu tanzim eden, yönlendiren bir kanunlar kül liyatı... İhtiva ettiği dua, zikir, fikir ve münâcâtlarla bir seyr-i sülük rehberi... Eşya ve hâdiseleri en ince teferruatına kadar işaretleyen, olabildiğine veciz ama müphemi olmayan, fevka lâde zengin, ancak, daha çok inananlara cömertçe davranan, bütün zaman ve mekânlara yeterli ve tabiî, zaman ve mekân-üstü olan hârika bir kitaptır.
Ne meleklerin, ne ruhanîlerin, ne de cinlerin müstağni ka lamayacağı işte bu Kitap, bizim kültür mirasımızın en geniş, en duru, en derin ve her zaman deryalar gibi dalgalanıp dur duğu halde hiçbir zaman bulanmayan en birinci ve en önem li kaynağıdır. Bizim burada o mübarek kaynakla alâkalı ifade etmeye çalıştığımız hususlar ise, sadece ona küçük birer işa retten ibarettir.

2. Sünnet
Sünnet, Fıkıh ıstılahmda, Cenab-ı Peygamberin (s.a.s) söz ve hareketleri ile yapılmasını emrettiği veya işaret buyurduğu hususların bütünüdür. Bir diğer yaklaşımla O, Efendimiz ta rafından farz veya vacip olduğu belirlenmeyen, bazen de terk edilebilen, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (s.a.s) söz, fiil ve davranışlarıdır ki, ibadet kabilinden olanlara "Sünnet-i Hü-dâ", âdet-i seniyyeleri cümlesinden bulunanlara da "Sünnet-i Zevâid" denir. Usûlcüler ise meseleye daha farklı yaklaşa rak, onu, sözlere, fiillere, takrirlere bağlayıp, sözlerle sübut bulanlara "Sünnet-i Kavliye", fiillerle ortaya konanlara "Sün net-i Fiiliye" ve yapıldığını gördüğü halde, işlenip işlenme mesi konusunda sükût buyurduğu hususlara da "Sünnet-i Takrîriye" demişlerdir ki, hemen her bölümü ile amele müte allik bulunanlardan ahlâkla alâkalı olanlara, terbiye ve âdâb etrafında şerefsüdur olmuş nurefşân beyanlardan, nefis tez kiyesi ve ruh terbiyesi istikametinde ortaya konmuş düstur lara kadar, çok geniş bir alanda, gözlerimize ve gönüllerimi ze ziya çalan öyle tükenmez bir kaynaktır ki, asırlardan beri insanımızın, bu bereketli kaynaktan beslene beslene canlı bir Sünnet örneği haline geldiği söylense yeridir.
Evet, Sünnet, ister teşrîdeki alanının genişliği, ister farklı yorumlara açık esnekliği sayesinde, Kur'ân tefsirinden Fıkh'a, itikadî meselelerden ahlâka, zühd ü takvadan ihlâsa açılan çerçevede, öyle feyyaz bir kaynak olagelmiştir ki, baş-k;:^ bir din, başka bir millette bu ölçüde bereketli bir kültür ha zinesinden bahsetmek mümkün değildir. Ancak biz, şimdilik bu önemli konuyu da, o alanlarla alâkalı yazılmış ve yazıla cak kitaplara havale edip, diğer bir hususa geçmek istiyoruz.

3. İcma
İttifak, kast, azim ve mutabakat mânâlarına da gelen icmâ; ay-m asırdaki İslâm müctehidlerinin dînî bir meselede ittifak et meleri demektir ki, bu ümmete mahsus bir mazhariyettir. İcmâ, herkesin ve hele sıradan insanlarm işi değil; o, herhangi bir konuyu aslî deliller itiban ile tespit edip değerlendirebilecek güç teki uzmanların, o mevzu ile alâkalı mutabakatlarıdır. Avamm herhangi bir mesele hakkında anlaşmaya varması icmâ sayıla mayacağı gibi, şer'î delillere muhalif herhangi bir meselede de icmâ söz konusu değildir. Evet, Şâriin vaz'ettigi nasslarla, bilin mesi zarurî olan mevzularda icmâ hükümsüz olduğu gibi, var lığın hudûsu (sonradan yaratılma) türünden konularda da o, geçersizdir. Keza, Allah'm varhğı, birliği, peygamberlik haki katinin sübutu gibi hususlar da, icmâın cereyan sahasının dı şında kalırlar. Ayrıca, anlaşılması Şâriin tasrihine bağlı bulu nan, âhirete aİt ahvâl, kıyamet alâmetleri, ötedeki nimet ve azap çeşitleri gibi mevzularda da İcmâ söz konusu olamaz.
"Ümmetim, dalâlet üzerinde ittifak etmez" şeklindeki Pey gamber işareti ve "YeduUahi maa'lcemâa" gibi cemâatin husû sî bir ilâhî te'yide mazhariyetini ifade eden beyanlar, icmâm hücciyetini vurgulayan hususlardan sadece bir ikisi...
Zeydiye'nin bu konuda farklı mütalâaları, Şia'nın değişik yorumları ve Zâhirîler'in onun geçerliliğini belli bir zaman dilimine inhisar ettirmeleri, bu önemli kültür kaynağının esa sına dokunacak nitelikte güçlü muhalefetler sayılmazlar. Ne var ki, onların itirazları ve bu itirazlara karşı çoğunluğun ver diği cevaplar da hafife alınacak gibi değildir. Ancak bütün bunlar, bu yazımn istiab haddini aşacak ölçüde birer kitaplık konulardır ve bugüne kadar da defaatle ele alınıp işlenmiş lerdir. Biz burada icmâı, sadece kültür mirasımızın bir kayna ğı olarak hatırlatmak istedik, o kadar...

4. Kıyas
Bir şeyi diğer bir şeyle ölçüp, ortak bir değer ve hükme bağ lama mânâlarına gelen kıyas; ıstılahta, bir konu ve bir amel ile alâkalı hükmü, onun dengi, benzeri başka bir konuda da ortaya koymak demektir. Usûl-ü Fıkıh'ta (Fıkıh Metodolojisi) birinci meseleye "makîsun aleyh" veya "asi", ikinci meseleye de "makîs" veya "fer"', bu iki mesele arasındaki ortak nokta ya, diğer bir ifade ile, "vech-i müşâbehet"e de "hükmün me~ nâtı" denir ki, bu çerçevede tanımaya çalıştığımız kıyas. Ki tap ve Sünnet'teki zaman ve mekân üstü potansiyel zenginli ğin önemli bir açüım alanını teşkil eder. Evet kıyas, değişen zaman ve mekânlara bağlı muhtemel ihtiyaç boşluklarına karşı. Kitap ve Sünnet'in referansı çerçevesinde her zaman başvurulabilecek öyle zengin bir kaynaktır ki, onun söz ko nusu olduğu yerde kafiyen çareler bitmez ve bu açılım kapı sı, ehil olanlara her zaman ardına kadar açıktır.
Bazen birbirine münasip ve müşabih konularda "vech-i müşabehet" dediğimiz ortak nokta fevkalâde açıktır ve ko nuyla az bir mümâresesi olan herkes, bu benzerliği hemen anlar ki, metodologlar, buna "kıyas-ı celf diyegelmişlerdir. Bazen de, "makîs" ve "maldsun aleyh" arasındaki ortak nok ta hemen anlaşılmayacak ölçüde kapalı olur; kapah olur ve araştırmaya, tetkike ihtiyaç duyulur; hattâ bazen alternatif menâtlar bile söz konusu olabilir ki, buna da "kıyas-ı hafî" demeyi uygun bulmuşlardır.
Böyle her iki cenahıyla da hem bir genişlik, hem de zen ginlik ifade eden kıyasın. Ceza Hukukunda -ona başvurmak, cürüm ve ceza ihdas etme mânâsına geleceğinden- hücciyeti söz konusu değildir. Bu kabil özel durumların dışında o, he men her zaman müracaat edilebilecek önemli bir bilgi kayna ğıdır. Ve fakihlerin büyük ekseriyeti tarafından hücciyeti üzerinde ısrarla durulmuştur. Biz şimdilik, onun da, mücel-ledlik bir konu olduğunu vurgulayıp geçelim.

5. İstihsan
Güzel görmek, görülmek, beğenmek ve beğenilmek mânâla rına gelen istihsan; usûlcüîerce farklı yorumlan olsa da, çokları onu celî kıyasa muarız ve onun mütekâbili hafi kıyas ye rinde kullana gelmişlerdir. İstihsan, bazen bir hükümde kıya sın gerektirdiğinden daha kuvvetli bir delile yönelme, bazen kıyasla ortaya konan hükmü daha güçlü bir delille tahsis et me, bazen râcih bir delile dayanma, bazen kıyası bırakıp, ge nel disiplinlere uygunluk içinde nasslara daha muvafık olanı na uyma, bazen de "terkü'l-usri li'l-yüsr" fehvasınca, kolaylık adına zorluğun terk edilmesi, yani bir konuda hem zorluk hem de kolaylık söz konusu ise, kolaylık adına tercihte bulu nulması mânâlarına hamledilmiştir. Başta Ebû Hanife olmak üzere pek çok fukahânm görüşü istihsamn hücciyeti istika metindedir. Ashnda istihsana karşı çıkanlar da, ona yüklenen mânâları daha başka ad ve unvanlarla diğer disiplinlere yük leyerek, aym şeyleri yapmışlardır. Bu itibarla da, onu delil kabul etmeyenlerin iddiaları tamamen lâfzîdir ve kafiyen böyle bir "menjhelü'l-azbi'l-mevrûd"u bulandıracak mahiyet te değildir. Biz, şimdilik istihsamn tafsilini de yine sahasının uzmanlarına bırakarak, bu fasla da bir nokta koyup geçelim.

6. Maslahat
Vasıta, vesile ya da faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamında maslahat; bir içtihad prensibi olarak, çok erken dönemde, kı yas ve re'yin bahis mevzuu olduğu hemen her mecliste üze rinde durulagelmiş ve zamanla da bazı mezhep imamlannca müstakil bir disiplin kabul edilerek, talî derecede "edüle-İ şer'iyye"den biri sayılmıştır. Kelimenin mânâsından da anla şılacağı üzere maslahat, insanların yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ki, bu mânâda o, dînî ha yat içinde önemli bir yer işgal eder. Aslında Cenab-ı Hak, kullarının din, can, mal, akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak vaz'etmiştir. Bu, Usûl-ü Fıkıh'taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.
Maslahat, diğer fıkhı deliller ölçüsünde yaygın olmasa da, bir hayli fakih, hususîyle de Mâliki fukahâsı ona ayrı bir önem atfedegelmişlerdir. İmam Şafiî, doğrudan doğruya maslahat delili üzerinde durmasa da, değişik bir yolla onu da kıyas çer çevesi içinde mütalâa ederek, zımnen kabullenmiş görünür. Hanefî fukahâsı farklı bir yorumla ona karşı hüsnükabullerini ortaya koyarlar. Ahmet bin Hanbel ise, pek çok meselede ol duğu gibi bu konuda da İmam Şafiî gibi bir yol izler.
Belli ölçüdeki bu farklı yaklaşımlarla beraber maslahat, makbul bİr maslahat ise ve başka Şer'î bir disiplinle de çakış mıyorsa, hemen bütün mezheplerde -ayrı ad ve unvanlarla da olsa- kabul görmüş ve çok meselede başvurulagelen talî delillerden biri sayılmıştır. Hem Şâriin ona yüklediği mânâ lar, hem de fukahânm ona tahmil ettiği fonksiyonlar açısın dan çok önemli bir kültür kaynağı olduğunda şüphe yoktur. Ne var ki, onun da daha genişçe anlatılmasına ihtiyaç vardır. Ancak, onun da açılıp anlatılması böyle bir makalenin istiab haddini aşar.

7. Tasavvuf
Tarifini konuyla alâkah kitap ve risalelere havale ederek, muhtevasına kısaca geçelim:
Nazarî yanı tarikat, amelî yanı dervişlik diyebileceğimiz tasavvuf, ruhî hayattan ahlâka, ondan da âdâb u muaşerete ait konulara kadar çok geniş bir alanda önemli bir bilgi ve kültür kaynağıdır.
Bazıları Tasavvufu, nefis ve enaniyet cihetiyle ölüp, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla dirilme, bazıları, kendi nisbîliği için de iradenin mevcudiyetiyle beraber, o yolun yolcusu olarak, gassalin elindeki meyyit gibi Hakk'm iradesine teslim olma, bazıları, bir taraftan Kur'ân'da zemmedilmiş bulunan mesâ-vî-i ahlâka karşı tavır alırken, diğer taraftan da mehâsin-i ahlâk ile bezenme, bazıları, muktezâ-i beşeriyet kalbdeki ve ruhtaki bize ait uzaklığı aşarak, ilâhî yakınlığı "kurbet" unva nıyla vicdanlarımızda duyma, bazıları, Kur'ân ve Sünnet reh berliğinde bir çizgi takip ederek, hayatımızda hevâ ve heve sin yerine Hüdâyı ikame etme, bazıları, bütünüyle "Müsebbi-bü'l-esbâb"a yönelerek, sebepleri aktif müessiriyet dışında görme, bazıları da, cismanî ve bedenî arzulardan sıynlarak, -imkân el verdiği ölçüde- melekî vasıflarla ittisaf etme şek linde yorumlamışlardır.
Ahlâkî yaklaşımı öne çıkararak. Tasavvufla alâkalı şunları söylemek de mümkündür: O, şeytan ve nefsin dürtülerine karşı her zaman kalbi temiz tutmak, nefsi kendine has tema yüllerinden vazgeçirerek, mümkün olduğu ölçüde, onun ha reket alanım daraltmak, sürekli kalbin ve ruhun derece-i ha yatında kalmaya çahşarak, hakikî insanlığa yükselmenin yol larında bulunmak, Hak'la olan münasebetlerde ciddîlerden ciddî olmanın yanında, hayaünı başkalarımn maddî-manevî mutluluğuna bağlamak, en samîmâne gayretler ve en büyük işlerde bile karşılık beklemeden, peygamberâne bir yol izle mek, Hakk'a kulluk hamlelerinde her zaman, mişkât-ı Mu-hammediye'nin (s.a.s) gölgesinde yol almaya kararh bulun mak, Allah ile münasebetlerinde Hâhk-mahlûk, abd-Mâbûd, talip-Matlub, kâsıd-Maksûd mülâhazalarına sımsıkı bağlı ka larak dupduru, halis, garazsız-ivazssız bir ubudiyet sergile mek, mâsiyet karşısında her zaman dişini sıkıp dayanmak, ibadet ü tâatı hayatın gayesi ölçüsünde bir neşve ile yerine i getirmek, belâ ve musibetleri gülerek istikbal edip, kahr u lütfü bir bilmek, her türlü sa'y ve gayrette beşerî takvimlere değil, Hakk'm takdirlerine bağlanarak, zamanın çıldırtıcılıgı-na karşı bir kuluçka sabrı göstermektir ki, esas yeri, kalbin zümrüt tepeleri etrafında telif edilmiş kitap ve kitapçıklar olan Tasavvuf, bütün bir hayatı kucaklayan, besleyen, zen ginleştiren, beyan, burhan ve irfan destekli öyle engin bir bil-
gi ve marifet havzıdır ki, ne Dogu'nun misük telâkkileri için de, ne de Batı'nm felsefî cereyanları arasında o derinlikte bir kaynak göstermek mümkün değildir.

8. Kelam
Söz, konuşma, dil, Kur'ân-ı Kerim, ilâhî emir ve nehiy mânâ larına gelen kelâm; İslâm inanç sistemini aklî ve naklî deliller le müdafaa etmeyi, mü'minlerin düşünce istikametlerini ko rumayı, dine karşı zaman zaman ortaya atılan veya atılması muhtemel bulunan şüphe ve tereddütleri bertaraf etmeyi, bir kısım yanlış felsefî cereyanlara karşı eskilerin "akâid-i hakka-i İslâmiye" dedikleri hakikatları "Sünnet-i Seniyye" çerçeve sinde koruyup kollamayı üstlenen bügilerin bütünüdür.
Diğer bir yaklaşımla kelâm, dinin asıl kaidelerini (usûlüd-din) Kitap, Sünnet ve bu iki ana esas çerçevesinde Selef-i Sâ-lihînin mütalâalarına bağlayan bir kısım ilim ve marifet naza riyeleri (epistemoloji) ihtiva eden düsturların mecmûudur. Bu düsturlar, öteden beri pek çok âlim, mütefekkir ve İslâm filozofu tarafından kitapl aştırılmış ve eskinin mektepleri sa yılan medreselerde tahsil edilegelmiştir.
Bazı mütefekkir ve âlimler bu konuda, Kitap ve Sünnet çerçevesinde kalıp, mevzu ile alâkalı herhangi bir fikir yürüt memelerine karşılık, bazıları, beyanı burhanla besleyerek ve irfanla da zenginleştirerek, konuyu hem tasavvufî, hem de felsefî malzemeyle genişletmekte beis görmemişlerdir. Beis görmek bir yana, onunla iştigali dînî bir hizmet saymışlardır. Gerçi bu ölçüdeki bir açılım, İslâmî düşünce sisteminin içine eski miras artıklarından bazı çarpık şeylerin girmesine de se bebiyet vermiştir ama, bunun Müslümanlara daha büyük, daha geniş düşünce ufukları açtığı da bir gerçektir.
Ne var ki biz, şimdilik burada, kelâmın olumlu-olumsuz yanlarım münakaşa etmekten daha ziyade, sadece onun kültür mirasııruz adına ne bereketli ve ne engin bir kaynak oldu ğunu hatırlatmakla yetinerek, yeni münakaşalara kapı arala yacak hususlara girmemeyi düşünüyoruz.

9. Örf, Âdet, Teamül
örf; kanun olmadığı halde, insanlar tarafından hüsnükabul gören ve umûmun alâkasına mazhar olan, akla, tab-ı selime ve dine de aykırı bulunmayan âdet, hâl ve davranıştır. Hane fî fukahâsı daha farkh bir yaklaşımla ona; "aklen, şer'an güzel bulunan ve salim düşüncede de münker sayılmayan hususların bü tünüdür" derler.
Âdet ve teamülle örf arasmda ciddî farklar vardır; her şey den evvel "örf veya "mâruf güzel görülen bütün âdetlere ıt lak edilmesine karşılık, "âdet" ve "teamüller" bazen nahoş da olabilirler. Bundan dolayı da "iyi âdet, kötü âdef veya "güzel teamül, fena teamül" sözleriyle, âdet ve teamüllerde bir ayı rım gözetmemize mukabil, örfte böyle bir farklılığa gitmeyiz. Ayrıca örf, hem söz, hem de amelle ifade edilmesine karşılık; âdet ve teamüller sadece fiil ve davranışlara bağlı kalırlar. Bundan başka, âdet ve teamüllerin "âtıl akıF'a ait bir yanları vardır kİ, bu yanları itibarıyla onlar, tamamen eskiyi kabul ve taklide dayanırlar. Kur'ân, pek çok yerde böyle bir anlayışı tenkit sadedinde, "Biz atalarımızı bir din ve bir millete bağlı bul duk ve onların izlerine uyduk (onları izlemeye koyulduk) derler" di yerek, böyle bir taklit ve şablonculuğu açıktan açığa ayıplar. Örf ise, Kur'ân-ı Kerim'de her zaman mâruf unvanıyla emre-dilegelen, hiç olmazsa tavsiye edilen hususlardandır.
Biz burada, hukuktaki yerleri itibarıyla bir kısım ahkâma esas teşkil etmeleri açısından değil, örfün mutlak mânâda, âdet ve teamüllerin de dinin ruhuna muhalif düşmemeleri şartıyla kültür mirasımızın önemli birer kaynağı olduklarını vurgulamak istedik. Yoksa, sadedinde bulunduğumuz konulardan her birerleri, birer kitapçığa, hiç olmazsa uzunca bir makaleye mevzu teşkil edecek kadar geniştir. Bu da, hem bi zim iktidarımızı, hem de bu yazının istiab haddini çok çok aşar.
Buraya kadar işaretleyip geçtiğimiz bütün yazılanlar, fev kalâde daraltılmış, hattâ bir ölçüde bazen sadece mevzuun is mi ve tarifiyle yetinilerek, dar bir makale çerçevesinde, kül tür mirasımızın kaynaklan ve bu kaynakların iç yapılarının hatırlatılmasından ibarettir. Bu esnada, birbirinden ayrı gibi görünen kültür mirasımızın değişik kaynakları arasında cid dî bir organik birliğin var olduğunu da vurgulayarak, bize ait ayrı bir özelliği daha hatırlatmak istedik. Bütün bunları ya parken de fantezilere girmemeye fevkalâde Özen göstererek ve değişik sun'îliklere takılma gibi hususlardan uzak dura rak, bütün dikkatlerimizi büyük ölçüde, konunun epistemo-lojik buudu üzerinde teksif edip, kültür ve düşünce mirası mızın farklı alanları arasındaki münasebetleri hatırlatmaya çalıştık. Anlatılan şeylerin hemen hepsinin hatırlatılması za ruretine binaen, mahrûtî bir bakışla her konuyu olabildiğince daraltıp, mevzuun teferruatını uzman firasetlerin yorumuna bırakarak ve şayet gelecekte bunları daha bir detaylandırma-yı düşünüyorsak, onu da ömrün vefa etmesine bağlayıp, bi rer damla ile deryalara işareti şimdilik yeterli bulduk.

İslâm Fıkhı
İbadetlerle alâkalı hususlar bir yana, fıkhın sair alanlarında günün gerçeklerine cevap verm^e noktasında, yani bir ten-kîh ve tanzime gidilmesi gerektiğinde şüphe yok. Evet, eli mizdeki mevcut hkıh kitaplarında, değişik konularla alâkalı bazı meselelerde kaynakların mutlaka yeniden gözden geçiril mesi gerektiği inancındayım. Bu noktada;
1) Usul-i fıkhın yeniden gözden geçirilmesi ve geçmiş mü-devvenat bütünüyle taranarak alternatif bir usulün ortaya ko nulması şarttır.
2) Şimdiye kadar belli ölçüde gelişmiş bulunan örf ve âdet kaynakh içtihatlar, yeni baştan bir kere daha tertip ve tensike tâbi tutularak, kolektif içtihat ve tercih heyetlerinin içtihatla rında ya da tercihlerinde mutlaka bunlar göz önünde bulun durulmalıdır. Tabiî eski devirlerdeki örf ve âdete bina edilen hükümlerin günümüzün şartlarına göre kritik edilmesinde de zaruret vardır. Zira, günümüzdeki örf ve âdetler o dönemden çok farklıdır. Hükmün menatının değiştiği bir yerde, aynı içti hadı günümüze yansıtmak doğru olmasa gerek.
3) Ayrıca, içtihadı hükümlere ihtiyaç duyulan alanların çok iyi tespit edilmesi ve bu noktada herhangi bir boşluğa meydan verilmemesi çok önemlidir.
4) Bir kere daha vurgulamada yarar var; bütün bu faaliyet lerin mutlaka bir heyet tarahndan gerçekleştirilmesi şarttır. Bu fikri tam 25 yıldır savunuyorum. Fikir dağınıklığına, merci ka rışıklığına sebebiyet verir düşüncesi ile de zarurî durumlar ha riç, yeni içtihadı hükümler ortaya koymaya karşı olduğumu hep ifade ediyorum. Zira özellikle günümüzde meseleler, o ka dar girift ve iç içe bir hâl arz etmektedir ki, hayaün bütününe müteallik hususların birden değerlendirilmesi gerekli olan me selelerde, ne kadar uzman da olunsa, her hâlde, dar mânâda "din" âlimlerinin yeterli olamayacaklan söylenebilir.
Evet, bir din âlimi hem sosyolog, hem psikolog, hem iktisat çı vb. olamayacağına göre, o zaman bu işi ancak, uzman kişi lerden oluşacak bir heyet halledebilir diye düşünüyorum.

Sigorta
Vatandaşların kaza, felâket, âfet ve yoksulluk zamanlarında devlete müracaat edip, yardım talebinde bulunması ma'nâsm-da devlet sigortası ile, çeşitli iş koUarma mensup işçi ve me murlardan birinin uğradığı felâkete karşı maddî yardımda bu lunma, bu olmadığı zaman, yatırdıkları aidatı geri alma şeklin de uygulanan üyelik sigortası, ittifakla caizdir. Fakat, sermaye sahibi kişi veya kuruluşların hayat, yangın, kaza, hırsızlık vb. sigortası adıyla, aylık veya yıllık primler alarak yaptıkları, si gorta şartları tahakkuk etmediği takdirde yatırılan primlerin sahiplerine iade edilmediği ücretli sigorta çeşidine günümüz de bazı fukahâ caizdir dese de;
1. Kumar olması,
2. Meçhul unsurlar İhtiva etmesi,
3. Bir yönüyle sarf muamelesi olması; ve
4. Müslümanlann teslim ve tevekkül konusundaki inançla-nm zedeleyici hususlarla ma'lûl bulunmasından dolayı diğer bazılanna göre caiz görülmemiştir.
Asr-ı Saadet'te bu uygulamayı devlet, tebasmdan tek kuruş prim almadan yapıyordu. Bugün böyle bir uygulamanın olma ması, temelde îslâmî değer ve kaidelerle çatişan ücretli sigorta türüne cevaz vermeyi gerektirmez. Bununla birlikte, îslâmî de ğer ve kaideler çerçevesinde yapılacak bir sigorta işlemine de kimse bir şey diyemez. Değişen içtimaî ve iktisâdı yapılanma lar karşısında îslâmî esaslara uygun müesseselerin boy atıp ge lişme imkânı bulabileceği günümüzde inşâallah dinine bagh sermayedarlar çıkar ve her yam ile İslâm'a uygun bir sigorta şirketi kurarak, Müslümanların bu ihtiyaçlarım da karşılarlar. (F. Fasıla-2, s. 293)

Kürtaj
Rahime girmiş spermin dışarı atılması, yani kürtaj, Hanefîler dışındaki diğer üç mezhebe göre yasaktır. Hanefî mezhebinde ise, anne karnında döllenmiş yumurtanın, çocuk şeklini alınca ya kadar geçen süre içinde -teferruatı fıkıh kitaplarmda anlah-lan şartlar çerçevesinde- dışarı atılması caiz, daha sonra ise ke sinlikle haramdır. Mezhep imamlarımızın ortaya koyduğu ge nel çerçeve istikametinde, eğer aileler çocuk istemiyorlarsa azl yapmahdırlar. Kaldı ki, "Ben cariyemle azl yapıyorum" diyen sahabeye Efendimiz (sav), "Bu bir ve'd-i hafî {çocuğu gizli giz li toprağa gömme)dir" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, azl, kürtaja nisbetle daha hafiftir ve İmam-ı Azam Efendimiz bunu tecviz etmişlerdir.
Nüfus plânlamasına gelince: Bu, Batı'mn bütün âlem-i İs lâm'a karşı oynadığı bir oyundur. Kendi ülkelerinde doğumu teşvik edip ve nüfuslarının çoğalması adına maddî-manevî her türlü İmkânı değerlendirirken, bize doğum kontrolünü salık vermeleri, dünyadaki servet kaynaklarından bahisle, "Şu ka dar nüfusa bu yetmez" diyerek, nüfusumuzla oynamaları, Müslümanlara karşı asırlardır sürdürülen Haçlı Seferleri'nin bir başka şeklidir. Kur'ân, "Sizin de, onların da rızkım biz veririz" derken; Allah Rasûlü (sav), "Evlenin, çoğalın; Kıyamet Günü'nde ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim" buyururken, Müslüma-mn nzık endişesi taşıması düşünülemez. Bununla birlikte, mü him olan, nesilleri İslâm ve Kur'ân'a hadim kılabilmek, bu ide al ve bu anlayış çerçevesinde yetiştirmektir. Esasen, Batının korktuğu da budur ve işte bunun için de İslâm ülkelerinde nü fus plânlaması çalışmaları yapmaktadırlar. (F. Fastla-2, s. 294)

El öpme ve saygıda ölçü
İslâm'da el öpme diye umûmi bir kaidenin var olduğunu bilmi yorum. Bununla birlikte, umûmi teamül gereği, küçük büyü ğün, talebe hocasımn, öğrenci öğretmenin elini öpebilir. Yalnız, burada mühim olan, herkesin üzerine düşeni yapmasıdır. Tıp kı, Allah Resûlü'nün "Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın" emrine rağmen, Ashâb'm, O İki Cihan Güne-şi'ne karşı ayağa kalktıkları misillü; büyük, elinİ öptürmek iste meyecek, fakat küçük öpmeğe çalışacak; büyük saygı bekleme yecek, küçük ise, saygıda kusur etmeyecektir. (F. Fasıla-l, s. 295)

Diş dolgusu ve kaplama
Hanefî fukahâ'sı, gusül âyetinde emrin 'fettahherû' şeklinde mübalâğa ifade eden bir sîgası ile gelmesinden hareketle, gu-sülde ağzın içinin de yıkanmasının farz olduğu neticesine var mışlardır. Fakat, ağzın İçi, dişin de içi demek değildir. Gusül-de ağzın yıkarunası farz olan kısım, bizzat ağzın içi, dolayısıy la da dişlerin çeperi, yani dış yüzeyidir. Bu yüzey, diş doldu rulduğu zaman dolgu, kaplandığında ise kaplama olur.
Bir diğer açıdan, "zaruretler mahzurlu şeyleri mubah kılar." Zaruret, icabında insana guslü terk ettirir; haram et yedirir; hattâ, zaruretin derecesine göre küfür kelimesini bile mahzur-suz hale getirir. İnsan hayat ve sağlığı açısından dişin ehemmiyeti tartışma kabul etmez. Bu bakımdan, dişin ağızda muhafa zası ancak doldurma veya kaplama ile olacaksa, o takdirde bu nun yapılmasında hiçbir mahzur yoktur. Fakat, kaplamanın altından olması İmam Ebû Hanife'ye göre mahzurludur. Bazı ları, Ebû Hanife'nin bu kavlini, dolgu veya kaplama yaptırma nın caiz olmadığı şeklinde anlamaktadırlar. Halbuki İmam-ı A'zam Ebû Hanife'nin tartışmasım yaptığı mevzu, dişe dolgu veya kaplama yapüır mı yapılmaz mı değil, dolgu veya kapla mada altın kullamlıp kullanılmayacağıdır.
İnsanları yanlışa sevk etmemek ve yanlış anlayışlara mey dan vermemek için, şer'î mes'eleleri daha bir dikkatle incele memiz gerekmektedir.
(F. Fasıla-2, s. 296)

Kaza namazları
Kazaya kalmış namazların kazası da farzdır. Esasen, namazı bile bile kazaya bırakmak büyük günahür.
İmam Şafiî ve İmam Malik'e göre, farz namazların sünnet leri, kaza niyetiyle o namazın kazası olarak kılmabilir. Çünkü farz, sünnetten çok daha faziletlidir.
Hanefî fukahâsı, sünnetlerin kaza yerine kılınmasına yu muşak bakmamıştır. "Sünneti sünnet yerine, kazayı da kaza yerine kılmak gerekir" demişlerdir. Gerçi İbn Nüceym, bu hu susta İmam Şafiî ve İmam Mâlik'in görüşünü benimsemişse de, farz namazım terkle, zaten büyük bir günaha girmiş olan insanın, o açığmı kapatmak için bir de sünnetleri terk etmesi pek uygun olmasa gerek. Namazı kazaya kalan kişinin sabah-akşam Rabbisine duâ ve tazarrûda bulunması gerekirken, Al lah Rasûlü (sav)'nün seferde ve hazerde terk etmediği ve kıla na cennet köşk ve saraylarırun va'dedildiği, tamamı 12 rek'aü bulan revâtib sürmetlerin kaza namazına feda edilmesi akla da, tab'a da münâsip gelmemektedir.
Ayrıca, Allah Rasûlü (sav), bir hadis-i şeriflerinde, Cenâb-ı Hakk (cc)'ın, kulunun eksik farzlanm kıldığı nafilelerle tamamlayacağım beyân buyurmuşlardır. Bu sebeple, fevt edil miş farz namazlar kaza edilmeli, nafileler de nâfİle olarak kıhn-malıdır. "Kaza namazım çok, ömrüm hepsini kılmaya yetmez" diyenler varsa, Allah böyleleri için inşâallah, o âna kadar kaza adına sergiledikleri gayret ve kalplerinde taşıdıkları azim, ni yet ve kararlılığına göre hüküm verir. (F. Fasıla-2, s. 297)

Kan aldırmak
Efendimiz (sav)'de çok sık baş ağrısı olur; hemen her ağrı es nasında başım sımsıkı sarar ve halkın içine öyle çıkarlardı. Ba zen, kan aldırdıkları da olurdu. O devrin kan aldırma tekniği şöyleydi:
Kan alınacak yer önce tıraş edilir, sonra yarılır ve boynuza benzer bir aletle kılcallardan kan nefesle çekilirdi. Efendimiz {sav)'in bu davramşmdan kan aldırmarun sünnet olduğu hük mü çıkar mı, çıkmaz mı onun üzerinde ayrıca durulabilir. Fa kat şurası bir gerçek ki Allah Resulü (sav), daha çok başı ağrı dığı zaman tedavi maksadıyla kan aldırırlardı. Tabii, her za man başka gayeler için kan aldırması da söz konusu olabilir. Bizim de başımız çok ağrıdığında tedavi için veya daha başka maksatlar için kan aldırabiliriz. Kan aldırırken. Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart da söz konusu değildir. Bugün tıb ilminde geçerli teknik ve usûller den yararlanmak daha uygun olabilir.
însan, vücûdunun ihtiyacı olmayan kanı bir başkasına ken di irade ve ihtiyarıyla verebilir, fakat kafiyen satamaz. Sadece kanın değil, diğer uzuvların da saülması kesinlikle haramdır.

(F. Fasıla 1, s. 298)
Sakal bırakma
Efendimiz (sav)'in, ne nübüvveti öncesinde, ne de nübüvveti döneminde sakalını kestiği vâkidir. Gerçi, M. Ebû Zehra gibi
bazı âlimler. Efendimizin sakal bırakmasım devrin âdeti şek linde telâkM; ediyorlarsa da. Efendimizin bizzat sakalı emret mesi ve sakal bırakması, sakalın sünnet olduğunun münakaşa edilemeyeceğini göstermektedir.
Ne var ki, sakal bırakmak sünnet ise de, bırakmamak ha ram değildir. Bilhassa günümüzde, bir Müslümarun içtima-î hayatin çarkları arasında farzları ikame ettikten sonra, bir kı sım sünnetlerdeki kusurundan dolayı tenkid edilmemesi esas tır. Bu itibarla, bazı önemli mülâhazalarla sakal bırakmayan Müslümanların kılık-kıyâfet ve dış görünüşlerinden ziyade, gerçek niyetierine ve sergiledikleri tavra bakılmalıdır.
Yeri gelmişken, bir hususa daha temas etmeden geçemeye ceğim. Efendimiz, ashabım ehl-i kitaba benzeme men edilme den önce, müşrikler karşısında teferruata âit mes'elelerde on lara benzemekten şiddetle men etmemişti. Çünkü, menşe' ola rak onlar da semavî bir dine dayamyorlardı. Daha sonra, müş riklere de, ehl-i kitaba da benzememe O'nun bir şiarı oldu. O, saç-sakal dâhil her şeyde Müslümarun kendisi olmasım arzu ediyor ve îslamî şahsiyet, İslamî kimliğin korunmasını hedef liyordu. Mühim olan da budur. Aşamadığımız birtakım ger çekler olsa bile, Müslüman daima kendi olmaya çalışmalı, ta kıldığı yerde de niyetini sağlam tutarak, her şeye rağmen farz ları ve hususiyle bugün en önemli farz olan imân ve Kur'ân hizmetini ikameye devam etmelidir. (F. Fasıla-2, s. 298)

Faizsiz banka
Faiz müessesesi, ister devlet, isterse şahıs eliyle işlesin, içtimaî yapı için öldürücü bir zehirdir. Mürüvvet ve yardımlaşma his sinin ölmesi, "ben" merkezli yatırımların öne çıkması, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da büyümesi ve hepsinden kötüsü de Allah'ın haram kıldığı bir iş olması, bu müessesenin ilk akla gelen özellikleridir. Bu sebeple, mü'min, "günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın" fehvasmca -zarurî hal ler dışında- bu anlayış ve onun cereyan ettiği ortamdan uzak durmalıdır.
Yakın bir gelecekte, faizsiz bankalar gibi faizsiz iktisadî sis temlerin de devletler tarafından uygulamaya konulması, hepi mizi ve herkesi -Müslüman olsun, kâfir olsun- bütün insanlığı rahat ettirecektir. İçinde yaşadığı günün ertesini göremeyen ve istikbâle nazar edemeyen bir kısım devlet ricali ve bilim adam ları bunu kabul etmek istemeseler de, "meşîme-i şeb"den neler doğacağını hep beraber göreceğiz. (F. Fasıla-Z, s. 299)

Yenge ile evlenmenin hükmü
Bir insan, kardeşi vefat edince yengesi ile -kendisinden ister büyük, ister küçük olsun- iddeti bittikten, hamile ise hamlini vaz'ettikten sonra evlenebilir. Fakat böyle bir evlilik, ne farz, ne vacip, ne de sünnettir. Sonra, bu evliliğin caiz olması başkadır, mevcut şartların değerlendirilmesi neticesinde lüzumlu görülüp görülmemesi başkadır. (F. Fasıla-2, s. 300)

Trafik kazalannda ölenlerin durumu
Soru: Trafik kazalarında Ölenler şehit olur mu?
Cevap: Müslüman ise evet... Fakat, arabada evrad ü ezkar ile meşgul olmalı, her zaman Cenâb-ı Hakk ile irtibat korunmalı ve ne maksadla olursa olsun, seyahat ederken ölümün bizi her an gelip yakalayabileceği endişesiyle sürekli hazırlıklı olmalı yız... Olmalıyız ve uygunsuz bir vaziyette yakalanmamaya gayret sarf etmeliyiz. Hizmet adına yapılan seyahatlerde bazen boşalmak için gülüp-konuşmalar olabilir; ama bunlar kesinlik le ahireti unutturacak derecede mâlâyâni olmamalıdır... (F. Fasıla-1, s. 300)

Ölümden sonra telkin yapılır mı?
Allah Resulüne isnad edilen telkine dâir zayıf rivayetler var; Allah dilerse fayda verir. Ama, esas olan, insanm ölünce teklif dâiresinin dışına çıkmış olmasıdır. Onun için bu telkin, daha dünyada iken ve ruhunu teslim etmeden evvel yapılmalıdır. Zira, son söz ve mülâhazaların tevhidle alâkası çok mühimdir. Mezarlarda yapılan telkin Kitap ve Sünnet'teki yeri itibariyle çok tatmin edici değildir. Yasin-i Şerifin de ölüm anında okun ması lazımdır ki; sekerattaki insan onun ma'nâ ve muhtevasıy la dolsun-taşsm, merciin ve meabın Allah olduğunu bilsin, te fekkür ve tezekkür kapıları ona açılsın. Bununla beraber, ölü nün ardından okunmasında ve sevabının bağışlanmasında da bir beis olmasa gerek... (F. Fasıla-2, s. 301)

Bid'at-ı Hasene tabiri
İmam Rabbanî gibi eazim-i eimme, bid'at-ı haseneyi kabul et mezler. Ancak, kabul eden bir hayli ulema da var. Onların ta riflerine bakıhrsa, bid'at-ı hasene, aslı dinde olup, fash şer'an formüle edilmeyen şeylerden ibaret amel demektir. Bid'at-ı seyyie ise, hem aslı, hem de formülü dinde olmayan.
Şimdi bunu biraz daha açalım. Meselâ Kur'ân, "Ey İmân edenler! Allah'ı çokça zikredin," der. Acaba buradaki çokluk, ne dir? Eğer Allah (cc)'ın ganiyy-i ale'l-ıtlak olduğunu, bizim de nihayetsiz muhtaç olduğumuzu nazara alırsak, devamlı O'nu zikredip, takdiste bulunmamız gerekmez mi? Hem meselâ, tekrarlanması sevap olan ve aynı zamanda mesnun bulunan "Sübhanallahi ve bihamdihi, Sübhanallahi'1-Azim" kelimesini formüle etmişler ve demişler ki günde 500 defa bunu, 1000 de fa da "Lâilâhe İllallah" kelimesini tekrar etmeliyiz. Bu adet 600-700 de olabilir. İşte ResûluUah (sav)'dan mervi olmayan âmâl ve ezkânn formülü buna benzer şekillerde ve daha çok da ilhamla tesbît edilmiştir. Bu itibarla, birşey sünnet-i sahiha da yoksa hemen inkâra gidilmemeli, onun sünnette bir mah-milinin bulunup bulunmamasına bakılmalıdır. Ayrıca bu ez-kânn cehrî ya da hafî şeklinde yapılması da mesnun değildir. Biz bunları, kendi rûh hâlimiz itibariyle bazen hafi, bazen ceh ri yapmak isteyebiliriz. Tabiî, bütün bunların aslı dinde oldu ğu için bunlar bid'at-ı hasene tarifine girerler. Mevlid de böy ledir. Meselâ Ka'b b. Züheyr, Efendimiz (sav)'in huzurunda O'nu övmüş ve teşvik görmüştür, keza, Hassan b. Sabit de te-yid ve teşvik görmüştür. Mevlid de çok rahatlıkla aynı şekilde mütalâa edilebilir. Belki formül olarak aslı yoktur denebilir. Ama, dinde hiç yeri yoktur, denmez. Ne var ki, bu güzel âdet te işi ticarete döküp, yozlaştıranlar me'sul olurlar. Zaten ticare te dökülürse, bunların değil mevhd okumaları, Kur'ân okuma ları bile tasvib edilemez. Zira Kur'ân, böyle ağızlarda renk kay bına uğrar ve te'sirini yitirir. (F. Fasıla-2, s. 302)

Ölülerin arkasından yapılan duâ
Efendimiz (sav), vefat edenlerin arkasından Kur'ân okumaktan çok duâ buyurmuşlardır. Çünkü, içten gelerek yapılan hâhsane dualar, her şeyden daha makbuldür. Kaldı ki, temiz olmayan yerlerde Kur'ân okumak da zaten memnu'dur. Hatta bazı fuka-hâ, hükmen temiz olmayan kişilerin başında Kur'ân okunması nı sakıncah bulmuşlardır. Bu sebepledir ki, İmam~ı Azam, me zarlıklarda Kur'ân okumanın doğru olmadığını söyler. Allah, arkamızdan dualar edecek, hayır-hasenâtta bulunacak hay-ru'1-halefler bırakmayı hepimize nasîp etsin! (F. Fasüa-2, s. 303)

Içtihad'da asıl yapılması gerekenler
Malûm, İçtihad bahsinde, fırhnaların olduğu bir zamanda ka pıların, pencerelerin kapanması lâzım deniyor. Bugün böyle, ikinci derecedeki meseleleri öne çıkarıp, onlar üzerinde imal-i fikir etme ve bunları birinci derecede önemliymiş gibi tartış maya açma, bu prensip çerçevesinde değerlendirilebilir mi?
Bir tarafta, "içtihad kapısı tamamen kapalıdır" demek bir if rattır. O, her zaman açıktır; fakat oradan girmenin şartları var dır. Biraz önce arz edildiği gibi, içtihadm bir temeli olmalı. İç tihad, îslâmî bir tabir ve İslâmî bir mesele olarak, îslâm fıkhıy-la alâkalıdır. Bu da tabii İslami şartlar, İslâmî bir zemin gerek tirir. Meselâ, bugün toplumumuzda bir problem halini alan başörtüsü, hicretin 5'inci veya 6'ncı, yani Risalet'in 18 veya 19'uncu yılında farz olmuştur. Faiz, kademe kademe yasaklan mış, ama tamamen ortadan kaldırılması. Veda Haccı'nda ger çekleşmiştir. Bütün bunlar üzerinde iyi düşünülmeli ve gerek tiği gibi durulmahdır.
Burada bilhassa şu hususu arz etmekte yarar var. Bugün için, İslâm hkıh tarihini yeterince araştirdığımız ve bildiğimiz söylenemez. Kur'an'daki ahkâmm illetlerinin bile tam olarak ortaya çıkanldığı ve bu manâda sağlam bir tenkih-i menat ya pıldığı iddia edilemez. Kaldı ki, selefin içtihadlarında dayandı ğı deliller nelerdi; o devâsâ hkıh okyanusunda neler vardı, bunları tam olarak bilemiyoruz. Kanaatimce, içtihada medar meseleler bile, selef döneminde %90 nisbetinde halledilmiş gi bidir. Öyle ise, bugün yapılması gereken, işte bunlar üzerinde çalışmak ve bu konuda araştırma yapmak olmalı; hususiyle de Din'in usulü üzerinde durulmahdır. İnsanlara Allah'ı nasıl an latabiliriz; onları Kur'ân ve imanla nasü tanıştırabilir, Allah'ı insanlara nasıl sevdirebiliriz; evet, gayret ve düşünceler, önce likle bunlar üzerinde teksif edilmelidir. Kaldı ki, bugün içtihad gibi mevzular üzerinde uğraşanlar, bunu biraz da isbat-ı nefs için yapıyorlar. Zaman ve şartiar tam müsait olmadığından, serdedilen fikirler, varılan neticeler de semavî değil, arzî olu yor. O bakımdan, Din'in usûlünü tam tesbit etme, akıllara ve kalplere yerleştirme çahşmalanna hız vermenin dışında, diğer meselelerde insanlara belli ölçülerde genişlik gösterilmeli, on ların üzerine, mevcud şartlar açısından altindan kalkamaya cakları mükellefiyetler yüklemekten kaçmılmahdır. Aksi halde, bugün vardığınız bir neticeyi, ulaştığınız bir hükmü çok geçmeden gözden geçirme, değiştirme durumunda kahrsımz ki, bunun da zararı, her şeyden daha çok Din'in kendisine olur.
(Fethullah Gülen'le Amerika'da Bir Ay, s. 125)

Zikr-i Cehrî, Zikr-i Hafî
İslamiyet'in kesin olarak tayin ve tespit etmediği hususlar, fıt ratlara göre ayn ayrı hükümler alır. Naslara muhalif olmamak şartıyla, kesin hükme bağlanmamış meselelerde muhitin, ikli min, örf ve ananelerin farkh olmasıyla farkh yollara sülük edi lebilir. Tarikatlarda zikrin gizli veya açık yapılması da her hal de buradan kaynaklanmaktadır.
Meselâ, Allah'ın (cc) zikri hususunda Buhari'deki bir hadîs-i şeriflerinde Allah Rasulü (sav): "Nefsinize merhamet edin, zi ra siz ne bir gaibe, ne de bir sağıra duâ ediyorsunuz" buyur maktadırlar. Bunu esas alan bazı tarikatlar, zikirlerini hafî {giz li, sessiz) yapmaktadır. Buna karşılık ise, bir diğer ekol zikirle rini cehrî (açıktan, sesli) yapmayı tercih etmişlerdir. Hasılı bu mesele nasslarla kesin bir hükme baglanamadığmdan, her iki şekilde de zikir yapmaya cevaz var demektir.

Öşür ve arazi hukuku üzerine
Öşür, topraktan çıkan ürünün vergisidir. Arazi nehir veya yağ mur suyu ile sulanıyorsa, elde edilen mahsulün 1/10'u zekât olarak verilir. Ama dolap, kuyu suyu gibi şahsî emek isteyen su ile sulanıyorsa, bu takdirde ödenecek zekâtm miktarı, ürünün 1/20'sidir. İmam-ı Şafiî hazretlerinin bu hususta farkh mütalâa sı vardır ki, buna göre, arazinin bir kısmı yağmur, bir kısmı do lap suyu ile sulamyorsa, ürünün 1 / 15'i zekat olarak ödenir.
Öşür, bütün İslâm devleüerinde hemen hemen her zaman verilirdi. Yalmz, Osmanlılar bir ara 'sultaniye' veya 'arazi-i mi-riyye' diye devlete ait bir toprak statüsü oluşturdular. Dolayısıyla devlet, kendi topraklarında elde edilen üründen öşür al madı. Fakat bilâhare yapılan arazi reformları, neticesinde statü değişti ve araziler şahıslara temlik edilip, tapuları verildi, tes cilleri yapıldı. Bu statü değişikliğine rağmen, bir kısım kitap larda hâlâ "o devirde öşür verilmiyordu, yine verilmez. Çün kü arazi, arazi-i miriyyedir" denmektedir. Halbuki şimdi orta da ne emir, ne ümera, ne de sultan var. Bunlar yok ki, arazi de "arazi-i sultaniyye" veya "miriyye" olsun. Türkiye'deki hal-i hazır uygulamaya göre herkesin arazisi kendi mülküdür ve dolayısıyla, zekât olarak öşür bilittifak farzdır. İstimlak edip, değeri verilmediğinde mahkemeye müracaat etmez nüsiniz? Öyleyse, Türkiye'de bugünkü toprak statüsü içinde elde edi len üründen öşür vermek farzdır. (F. Fasıla-1, s. 279)

Kaçak su ve elektrik
Devletin aslî vazifelerinin içinde yer alan, yol-su-elektrik hiz metleri, millete bedava olarak sunulmalıdır. Fakat devletin maddî açıdan buna imkâm yoksa -İslâmî kurallara göre- kâr gayesi gütmeksizin, milletten maliyetini isteyebilir. Zaten he men hemen bütün dünyada sistem bu şekilde işlemektedir. Buna göre, amme (kamu) hukuku içinde yer alan elektrik ve suların kaçak olarak kullanılması caiz değildir. Kul hakkının terettüb ettiği bu düzenlemede, kaçak elektrik ve su kullanan ların, 60 milyon fertle teker teker helâilaşması gerekir ki, bu da mümkün değildir. Öte yandan mü'min, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir. O, hadisin ifadesiyle "elinden ve di linden emin olunan, emniyet ve güven duyulan insandır." Öy leyse, bir mü'minin, bu türden emniyeti zedeleyici işlere giriş mesi kafiyen doğru değildir. Bir de özelleştirme ile bu kurum-lann bir kısrm halka satıldı ise, o zaman kul hakkının terettü bü ayrı bir buud kazanır. Ve yarın Hakk'm huzurunda hesabı verilemez bir hale gelir. (F. Fasıla-1, s. 280)

Roman, hikâye, tiyatro ve sinema üzerine
Bunlar bir yönüyle müstakil, bir yönüyle de birbirine bağlı ko nulardır. Zaten biz de, bu konuların kendilerinden değil, on larla ilgili bakış açımızdan bahsedeceğiz. Roman, hikâye, tiyat ro ve sinema, Batı'ya göre bizde çok gendir. Bunda, önceleri İs lâm'ın bu mevzudaki tavrı rol oynasa bile, bize âit ihmalin ro lü daha büyük olmuştur. Burada "İslâm'ın tavrı" ifadesini bil hassa kullamyorum. Zira bu konularla ilgili İslâm'ın kesin ya sağı söz konusu değildir. Ancak açık-kapalı bazı ifadelerden, karşı bir tavır sezmek de mümkündür.
Ben şimdilik bu konunun daha fazla detayına girmeyi dü şünmüyorum. Sadece, her zaman tekrar ettiğim ve herkesin de tekrar ettiği bir hususu müsaadenizle yine tekrar etmek istiyo rum. Bir kere bu türlü konular üzerinde fikir ve yorum yapılıp, mülahaza yürütülürken ifrat ve tefritten azami ölçüde kaçınıl-mahdır. Bu prensip, söz konusu ettiğimiz hususlar için de ay nen geçerlidir. Edebiyatımızın büyük ustalarından Cemil Me riç, biraz da ifrata varan ölçüde roman ve hikâyeye karşı dai ma tavır almıştır. Ben şahsen edebiyatçılarımız arasmda onun kadar bu konulara karşı tavır alan bir başkasını tanımıyo rum.. . Bedîüzzaman Hazretleri ise roman ve hikaye hakkında ki kanaatini "Ölü hayat veremez" esprisiyle vecizelendirmiştir. Ne var ki onun, sadece bu sözünü ele alarak hüküm verirsek değerlendirmemiz eksik olacağından, vereceğimiz hüküm de yanlış olur. Bununla şunu arz etmek istiyorum: Bedîüzzaman ve ondan önceki pek çok İslâm âlimi, düşünce ve fikirlerini "is tiâre-i temsiliye" yoluyla anlatmışlar ve kitaplarında bu manâ ya gelen hikayelere yer vermişlerdir. "İstiâre-i temsiliye"lerin ise öz bakımından hikaye ve romanlardan farkı yoktur. Öyley se, roman ve hikayeleri, buna bağlı olarak tiyatro ve sinema tü rü eserleri bir çırpıda alıp atmak ve onlara "yasakür" etiketi yapıştırmak da doğru bir davramş olmasa gerek. Durum böy le olunca, bunların olup olmamaları gerektiğinden daha çok, üzerinde durulması gereken husus, bunların ihtiva ettikleri konulann neler olup neler olmaması gerektiği hususudur.
Bâtılı tasvirin tecviz edilmemesi gerektiği, herkesin ittifakla kabul edeceği bir mes'eledir. Ayrıca bunlarda İslâm'ın kesin haram dediği mes'eleleri terviç veya teşvik ma'nâsına gelecek her türlü tasvir, anlatış ve görüntüleme de kesinlikle kabul edi lemez.
Yoksa temelde ne romana, ne hikâyeye, ne de diğerlerine karşı çıkma doğru değildir. İster Kur'ân'da anlatılan kıssalar ve temsilî tablolar, isterse Efendimiz (sav)'e âit konuyla ilgili yüzlerce, binlerce beyân ve ifadeler zannederim bu konuda or ta yolu bulmada, bizim için yeterli delil ve yol gösterici rehber sayılabilir.
Bununla beraber, "eşya misliyle temsil edilir" hakikatini de unutmamak gerekir. Onun için de İslâm âleminin büyük ve yüce tanıdığı kimseler bence temsil edilmemelidir. Peygam berler ve büyük sahabeler bu çerçeve içinde birinci derecede değerlendirilmeleri gereken kişilerdir. Değişik şekilde onları da ifade edebilme imkânlanmn söz konusu olduğu günümüz de, artık onlan anlatmada müşahhas şekiller kullanma zorun-luluğtmdan da bahsedilemez... Teknik imkânlar kullanılarak ışık ve renk oyunlarıyla çok rahatlıkla ifade edilmek istenen mes'eleler pek alâ dile getirilebilir. Ve zannederim böylesi hem daha doğru hem de daha te'sirli olur. Zaten günümüzde mü şahhastan tekrar mücerrede doğru bir kayış gözlenmektedir ki, bu yolun, İslâm'ın ruhuna daha uygun düşeceği münakaşa götürmez bir gerçektir... (F. Fasûa-l, s. 330-352)

Balık
Denizde veya belli havuzlarda domuz yağı katilmiş yemle bes lenen balıkların yenmesinde mahzur yoktur. Çünkü bu yem, balıkların vücudunda belli istihalelere, yani kimyevî değişikliklere uğrar. Şu kadar ki, nasıl sokaklarda salma gezen hay vanlar boğazlanmadan önce birkaç gün bekletiliyor, öyle de, necisü'1-ayn yani tabiahyla pis bir şey yiyen balıklar da bir-iki gün bekletilmelidir. (F. Fasıla-1, s. 277)

Duâ esnasında ellerin durumu
Duâ ederken ellerin yukarıya doğru kaldırılması taabbüdî emirlerdendir. Allah Rasulü (sav) bu şekilde duâ ettiği için bi zimde böyle duâ etmemiz gerekmektedir. Buna, Allah'ın kür-sîsinin her şeyin üstünde ve her şeyi kuşatıyor olması izafî key fiyetlerine binaen ellerimizi yukarı doğru kaldırıyoruz, şeklin de açıklamalar da getirebiliriz. (F. Fasıla-1, s. 277)

Kul hakkı adına bir ölçü
Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabım bulup helâl lik dilemek mecburiyetindedir. Bu hâk, gıybet, iftira, yalan is nadı... vs. gibi manevî boyutlu haklar İse, ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helâl ettirilebilir. Eğer hakkın borç-ala-cak gibi maddî boyutu varsa, bunları hemen ödeme cihetine gidilmelidir. Kişi, hem kul hakkından dem vuruyor, hem de imkânı olduğu halde borcunu ödemiyorsa, böylelerinin yalan cı olduğu muhakkaktır. (F. Fasıla-1, s. 277)

Sala okuma
Devr-i risâlette ve sonraki dönemlerde "sala" diye birşey yok tu. Bu sebeple sala bid'attir. îmam-ı Rabbani'ye göre bid'atm hasenesi ve seyyiesi olmaz. Salâ okunurken, "Efendiler Efendi-si'ne salât u selâm getirme niyet edilse yine de bid'at olur mu?" denecek olursa, bu takdirde salât u selâma zaman, me kan ve vak'a tayin etme karşımıza çıkar ki, bu da ayrı bir bid'attir. İbadetlerde zaman ve mekan tayinini, sadece sahib-i şeriat yapar. (F. Fasıla-1, s. 278)

Çocuklar arasında eşitlik
Baba, çocukları arasındaki muamelelerinde onlara eşit davran malıdır. Zaten, "Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir. Varise vasiyet yoktur. Her hak sahibine hakkını verin." hadîsinde de ifade edildiği üzere, İslam, çocukların mirastaki hisselerini tayin et miştir. Buna rağmen, şu ya da bu sebeple birisine fazla veril mek istendiğinde, diğer mirasçıların razı edilmesi şarttır. Aksi takdirde, adaletsiz bir davramş, babamn ahirette sorguya çe kilmesine sebep olur. Nitekim Allah Rasulü (sav) çocukların dan birine mal hibe edip, diğerlerine etmeyen bir sahabinin uygulamasmı iptal etmiştir. Şu kadar ki, çocuklardan biri anar şist ve mülhit, buna karşılık diğerleri de dindar olursa, baba bu anarşist çocuğunu mirastan bütün bütün mahrum edebilir ve mesul de olmaz. (F. Fasıla-1, s. 278)

İslâm'da örtülü ödenek
Muharebelerde elde edilen ganimetlerin 4/5'i gazilere, 1/5'i devlet başkanına veriliyordu. Bunu önce Efendimiz (sav), son ra hulefa-i raşidin aldı. Efendimiz (sav) kendine verilen hisse ile fakiri, yetimi doyuruyor, dışardan gelen heyetleri ağırlıyor du. Bu, bir nevi aidat-ı mesture, yani günümüzdeki ifadesiyle örtülü ödenekti ve devlet reisinin tasarrufuna tahsis edilmiş bir imkândı. (F. Fasıla-1, s. 278)

İnşallah-Maşallah
"Bu iş 'inşallahla', 'maşallahla' olmaz" sözü, insanı küfre sokan sözlerdendir. Gerçek ise, bu sözün tam tersidir. Herşey, ama herşey "inşallah" ve "maşallah" ile yani Allah'ın dileme si ve yapacağımız şeylere O'nun meşietinin taalluku ile olur. Bu sebeple hayatlarını İslâmî çizgide sürdürenler, küçük, basit ve ehemmiyetsiz görünen ve belki de bir milletin imanla bağ larını koparma adına kasten onun içine sokulan böyle cümle ve deyimlere karşı alabildiğine dikkatli olmalıdırlar. Ne güzel der Bediüzzaman Hazretleri: "Hazer et (Sakın! Dikkat et!): Bir bakışta, bir öpmekte batma." Kaldı ki, bu konudaki ayet-i keri me tevil ve tefsire ihtiyaç olmayacak kadar açık ve sarihtir:
"Allah'ın dilemesi olmadıkça (inşallah demedikçe) hiçbir şey için 'bu nu yarın yapacağım' deme." (F. Fasıla-1, s. 281)

Evlatlık
Çocuğu olmayan ailelerin yabancı kişilerin çocuklannı evlatlık olarak almaları İslam'a göre, başlangıcı ve nihayeti itibariyle tasvib edilmese gerek. Hakkımızda hayırlı olan kader-i İlâhi nin çizdiğidir. Evet, bize düşen o takdire rıza göstermektir. Zi ra hakkımızda neyin hayırlı olduğunu bilemeyiz. Nitekim ço cuklarından çeken nice aileler var ki, 'keşke hiç olmasaydı' de yip inlemektedirler. Yalnız evlatlık çocuk alanlar, ilerikİ yıllar da mahremiyet meselesinin teessüs etmemesine azamî dikkat göstermek zorundadırlar. Bu ise, ancak kadımn abla veya kü çük kız kardeşinin erkek çocuğunu alması veya erkeğin, kar deşlerinin kız çocuklarını almasıyla sağlanabilir. Bir de yaban cı çocuklar için süt amcası veya süt teyzesi olma durumu ayar lanabilir. Bunlar yapılabildiği durumlarda evlat edinme olabi lir. (F. Fasıla-1, s. 281)

Türbeler üzerine
İbadet kasdı taşıdığı ve halka öyle mal olduğu için, türbelere, mezarlara bez bağlamak ve mum yakmak bid'attır ve haram dır. Hele hele türbedeki zata duâsmda, "benim şu günahlarımı bağışla, affet" deme küfürdür, dalâlettir ve şirktir. Bununla be raber, o yüce şahsiyetleri âdabı gereğince ziyaret etme, dualar okuma ve şefaat ehlinden de, onların şefaatine mazhar olmayı Allah'tan dilemede hiçbir mahzur yoktur. (F. Fasıla-l, s. 282)

Cünüplük
Cünüp olarak vefat etmek, her ne kadar bir nakîse ise de bazı larının zannettiği gibi "imansız ahirete gitme" değildir. Hele bu yüce bir ideal uğruna zorunluluktan kaynaklandı ise... Me sela, Hanzala b. Âmir, evlendiği gece, savaş münadilerinin "haydi savaşa" seslerini duyar duymaz, yıkanmaya dahi hrsat bulamadan orduya katılır ve o haliyle de şehid olur. Bu zatın cenazesini melekler yıkarlar. Bu sebeple de ona "gasiletü'1-me-lâike" denilir. (F. Fasıla 1, s. 282)

Tesbih
Tesbih kullanmak sünnet değildir. Bana göre, şehadet edecekleri için tesbihi elle yapmak daha güzeldir. Yalmz 100'lük, 1000'lik evrad okurken tesbih çekilmesi daha uygun olur. (F.Fasıla-l. s. 282)

Musikî
Herhangi bir konuda fetva verirken, meselenin aslına bakmak lâzımdır. Musiki'nin aslı, aynı haram değildir. Eğer haram der seniz, bütün Osmanlı tekke ve medreselerinin haram işledikle rini iddia etmiş olursunuz. Ama Bediüzzaman'm dediği gibi, musikinin şehevî ve beşerî arzuları kamçılayanı haramdır. Ba tı'da musiki bir hayli ileri; hatta onlar sözsüz müzik bile icad ettiler ve bununla mesela sözsüz olarak Budin seferini anlatı yorlar. Anlayan, dinlerken ağlıyor. Anlamayan, ağlayana gü lüyor. Rahmetli Alvar İmamı "Dört güzeller" davulu çalınır ken oturmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya durmuş "ne yapıyor sun?" diye sorduklarmda, "Cihar yar-ı güzîni anlatıyor. Dört güzel Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali'dir (R.Ahnüm)" cevabım vermiş. (F.Fasıla-1, s. 282)

Su-i zan ettiklerimizin arkasında namaz
Soru: Su-i zan ettiğimiz kimselerin arkasında namaz kılabilir miyiz, kılamaz mıyız?
Cevap: İmamın arkasında namaz kılma, sünnet-i müekke-de, Hanbeliler'e göre ise farzdır. Bir insan hakkında su-i zan et mek ise katiyen haramdır. Hele bir imam hakkında su~i zanda bulunmak o bütün bütün çirkindir. Çünkü:
"Ehl-i ilme karşı bir gıybet iki gıybet sayılır." Asrın bü yük düşünürü "Hüsn-ü zanna memuruz" diyor. Ama bir insan vardır ki, açıktan açığa içki içer, faiz yer, ahlâksızlık ve hovardalık yapar. Bunun böyle olduğu bilindiği takdirde, onun arkasmda namaz kılmak da, onun imam olması da mekruhtur. Fitneye mahal olmaması için sahabe Velid gibi, Yezid gibi kimselerin arkasında namaz kümıştır. Sahabenin anlayışı bu ise buna ters düşen, sahabeye ters düşer. Şayet, fışkı açık birinin arkasında namaz kılmak istemiyorsak, o camiye değil, başka camiye gideriz ve katiyen fitne çıkarma yız. Zira fitne bazen cinayetten daha büyük günah sayılır, (F.Fasıla-1,s.283)

İçki içenin namaz kılması
Soru: "İçki içenin 40 gün namazı kabul olmaz" diye bir hadîs var mıdır?
Cevap: ibadetin birkaç yönü vardır:
1. Kul, ibadetle cennete ehil hale gelir. Yani, bakırken altm, gümüş olur.
2. Allah'a karşı mükellefiyetlerini yerine getirir.
3. Hayrm hayır doğurması şeklinde bir "salih daire teşek kül eder ve bu salih daire insanda ibadet, itaat aşkım uyanr; sonra da böyle devam eder gider.
İçki Meselesine Gelince:
Hocaefendinin Fıkhı Görüşleri • 135
1. İnsan içki içtikten sonra kıldığı namazları kaza edecek di ye sarih sahih bir nas olmadığı gibi, mürsel, merfû, zayıf, met ruk bir rivayet de yoktur.
2. Nasıl insan jimnastik yaptığında sağlık ve sıhhat kazanır, insan da namazda yatıp kalkmakla ibadet aşkı kazanır. Ama içki içen insan daha sonra ibadet edince hiç içmeyen gibi ola maz, aym derecede zevk ve lezzet alamaz. Dolayısıyla, "içki iç miş kişi 40 gün namaz kılamaz", demenin serî hiçbir hükmü yoktur ama, yukarıdaki tesiri de düşünmek gerektir.
Bu şuna benzer. Bir insan bina için temel atar, duvar örer de, bu eve tavan yapmazsa eksik kalır. Aynen öyle de, içkili ve ya haram lokma yiyen kimse abdest ahr, namaz kılarsa, vazi fesini yerine getirir ve ona terettüb eden sevabı kazamr ama bi-nanm çatısı bir ölçüde açık demektir. O, tamamlamnca tevec-cüh-ü üâhî de gerçekleşir. (F. Fasıla-1, s. 283)

Hükümler zahire göredir
Bir şeyin hakiki illeti bilinmiyorsa, zahirî sebep onun yerine kaim olur. Meselâ, bir kişinin namaz kıldığı bilinmiyor ve o şa hıs zünnar da bağlıyorsa, hüküm zünnarma göre verilir. (F. Fasıla-1 s. 284)

Hediye almak
Soru: Verilen hediyeyi almasak olur mu?
Cevap: Olur. Ama almak bir açıdan daha iyidir. Şöyle ki: Me selâ burada hepinize birer gömlek hediye etsem 6-7 tane göm leği olan istiğna gösterip, almayabilir. Ama bunun altmda nef sin, enaniyetin şu hissesi de olabilir: "Bak bak, diğer arkadaş larım aldı, ben almadım." İşte buna meydan vermemek için hediyeyi almalı. İsteyen sonra onu bir başkasına hediye edebi lir. (F. Fasıla-1, s. 285)

Nass değişmez
Mecelle'deki "Ezmamn tağayyuru ile ahkam tağayyur eder" {Zamanın değişmesiyle hükümler değişir) prensibi örf, masla hat ve ictihad kaynakh şeylerdedir. Yoksa nassda değişme söz konusu değildir. (F. Fasıla-1, s. 285)

Bir mukayese
Günümüzde içtihad yapma meselesinin geçmişe göre birtakım zorlukları vardır:
1. Eskiden toplum, her şeyiyle bir muallim durumundaydı. Alimler, bugün bizim ilahiyat fakültelerinde ve sonrasında öğ rendiklerimizi 7-8 yaşlarında iken öğreniyorlardı.
2. Toplum karşısında ulemanın bütün muhabere ve görüş meleri, sadece Allah rızası içindi.
3. Eskiden, Allah rızası için yeni meselelere çözüm bulma âdeta en mühim bir mesele idi ve kalbler ahirete, zihinler de iç tihada yönelikti. Bugün ise içtihad, âdeta kendini gösterme, nefsini tatmin ve zihnî egzersiz vasıtası olarak ele alınmakta ve takva bir yana bırakılıp, keyfe-mâ-yeşa davramlmaktadır.
4. Günümüzde dil meselesi de, içtihad mevzuunda önemli bir problem teşkil etmektedir. Her ilmin kendine has termino lojisi vardır. Fıkhı terminolojiye tam vakıf olmadan içtihaddan bahsedilemez. Meselâ, kefalet mevzuunu okurken, bazı tabir leri öğrenmek için lügate bakmak ihtiyacı hissediyoruz. Ama eskiler öyle değildi. Daha çocukken bu tabirleri öğreniyorlardı.
5. Bizde medreseler uzun süre kapatıldı. Dinî eğitim kesin tiye uğradı. İmam-Hatip Okullan ve İlahiyat Fakülteleri var ama bunlar da çeşitli siyasi mülahazalarla açıldığı için, uygu lanan programlarla gerçek manada bir din tahsili yapmak mümkün olmadı. Çünkü bu okullar, halkın dinî tahsil yönün deki ciddî istek ve arzusunu, rejimin kontrolü altma alma ve bu potansiyeli yönlendirme maksadıyla açılmıştı.
Eskiler, kaht-ı rical (adam kıtlığı) yaşamamışlardı. Onlarla boy ölçüşebilmemiz, bu açıdan da mümkün değil. Veya öyle bir zeminin tekevvünü için çok daha uzun bir sürenin geçme si gerekiyor. (F.Fasıla-1, s. 285)

Allah karşısında
İnsanlar karşısmda haram olan bir husus namaz içinde evlevi-yetle haramdır. Zira insan, Allah karşısmda olabildiğince mah-viyetkâr olmalıdır. (F. Fasıla-1, s. 286)

Doğum kontrolü
Soru: Rahme spiral koyma, erkeğin değişik usuller tatbik et mesi ve ilaçla gebeliği kontrol etme gibi yollar, azl içinde mü talâa edilebilir mi? Cevap: Bu türden gebeliği önleyici metot lar, azl olarak telâkki edilebilir. İslam'da esas olan, çocuk yap madır. Fakat zahirî sebep açısından kadında herhangi bir ra hatsızlık var da, çocuklarına bakamayacaklarsa ve onun İslami terbiyelerini temin edip etmeyecekleri hususunda tereddütleri bulunuyorsa, o zaman azl düşünebilir. Falcat biz, yine de diyo ruz ki, bugün Müslümanlarm çocuklanmn çok olması lâzım dır, (F. Fasıla-1, s. 287)

AİDS ve şehidlik
Bir insana AİDS virüsü, gayr-i meşru yollar dışında kaza ile veya kan nakli gibi endirekt yollarla bulaşır ve insan da bun dan ölürse, bu takdirde ŞEHİD olur. Kaldı ki bu hal, insanlar içinde utanılacak bir husustur. Zira onun hakkmda zihinlerde hep kirli bir soru kalacaktır. Gerçi şehidlik, makam olarak çok büyüktür; fakat kimse böyle bir şekilde şehit olmayı arzu et mez. Cenab-ı Hakk bizleri dünya ve ukbada utandırmasın! (F. Fasıla-1, s. 287)

Müezzinlik
Asr-ı Saadet döneminde müezzinliğin şahıslara göre tahsisi çok önemh bir meseleydi. Bakm ben Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ömer'e ezan okutulduğuna dair hiçbir şey okumadım. Ama Efendimiz (sav), müezzinlikle ilgili en ufak meseleyi dahi (el lerinin hareketinden ağzımn hareketine kadar) Hz. Bilal'e ta lim buyurmuştu.
Müezzinlere düşen, sadece kamet ve ezandır. Bugünkü müezzinlik şeklini biz icad etmişiz. Bana göre, komutla teşbih, biraz şahsın ferdi huzur ve teveccühünü bozuyor. Belki toplu ca "Sübhânallah, elhamdülillah" demekle bazı kasvetli kalple ri delmeyi düşünmüş olabilirler. Ama bunlar, adet haline ge lince bid'at sayılmışlardır. Ne var ki, teferruat sayılan bu kabil şeylerle meşgul olunmamalıdır. (F. Fasûa-1, s. 288)

Günahları hafife alma
Büyük olsun küçük olsun, işlenen bir günahın ağırlığı vic danda hissedilmiyorsa, bu bir kebire (büyük günah) olabilir. Günahlardan dolayı vicdan azabı duyuluyorsa, en büyük gü nahlar bile seğairden (küçük günahlardan) sayılır. (F. Fasıla-1, s. 288)

Müctehitlerin hükümleri arasında tercih
Soru: Müçtehitlerin bir meseledeki farklı hükümleri arasında tercih yapabilir miyiz?
Cevap: Hangisinin hükmü aklî ve nakli deliller açısında da ha güçlü ise, onu tercih edebiliriz. Ama tercih edenin de ehl-i tercih olması gerekir. Fakat bu kapıyı şimdilik açmamak en uy gun damdır. Kanaatimce bunu bir heyete bırakmak daha sıh hatli olacaktır. Gerçi günümüzde böyle bir heyet teşekkül et mediği için birtakım hususlarda görüş beyan ediliyor ama bence bu ciddi bir meseledir ve kesinlikle lâubaliliğe taham mülü yoktur. (F. Fasıla-1, s. 288)

Kadavralar ile tıp eğitimi
Soru: Tıp eğitiminde kadavralar üzerinde çalışmak caiz midir?
Cevap: Herşeyden evvel, insanın canlısı kadar ölüsünün de muhterem olduğu bilinmeli ve mesele bu zaviyeden değerlen dirilmeli ve meselenin ciddiyeti katiyen göz ardı edilmemehdir.
Ayrıca, günümüzde ilim ve teknolojinin ulaşmış olduğu se viye itibariyle, insan bedeninin çok güzel plastik taklitleri ya pılabilmektedir. Bunlarla eğitim çahşmalan sürdürülebilecek-se, evvelâ bu yol denenmelidir. Eğer her şeye rağmen kadavra üzerinde çalışma zarureti varsa, ancak o zaman bu yöne gidil melidir. Tabii her şeyden evvel ve sonra yine de, insanın muh-teremliği esasımn zedelenmemesine aşırı özen gösterilmelidir. Meselâ, cesetler üzerinde tahribat yapılmaması ve yaparken de beş-on kişinin aynı kadavra üzerinde çalışmasmm temini gibi hususlara dikkat edilmelidir.
Bu mevzuda kadavranın şahsiyeti hiç önemli değildir. Yani anarşist, katil vs. gibi şahısların cesedleri üzerinde istenildiği gibi tasarruf yapılabilir denemez. Zira onlar da insandır. Efen dimiz (sav) bir Yahudi'nin cenazesine ayağa kalkınca etrafın dakiler, "O, bir Yahudi'dir, Ya Rasûlallah!" demişlerdi. Buna karşıhk Efendimiz, "O da bir insandır" karşılığını vermişti.
Evet, herşeye rağmen insan, muhterem bir varlıktır, canlısı kadar ölüsüne de değer verilmelidir. (F. Fasıla-1, s. 289)

Otopsi
Soru: Otopsi yapmak caiz midir?
Cevap: Kaüli ortaya çıkarma. Ölünün cesedi üzerinde tasarruf yapmadan daha önemlidir. Esasında, ölünün cesedi üzerinde tasarrufta bulunmak mezmumdur. Ama diğer tarafta pek çok insamn, hak ve hukukunun temini bahis mevzuu olacağından dolayı otopsiye caizdir denebilir. (F. Fasıla-1, s. 290)

Gayr-i Müekked sünnetler hakkında
Soru: Bazıları sünnet-i gayr-i müekkedelerin terkinde birşey gerekmez diyorlar. Ne buyurursunuz?
Cevap: 1. Efendimiz (sav), başladığı bir ibadeti hayat-ı se-niyyeleri boyunca hiç terk etmemiştir. Bİr cemaat gelmiş, öğle den ikindiye kadar onu meşgul etmiş, o, öğle sonrası kılman iki rekat namazı ikindiden sonra kaza etmiştir. Hâlbuki bütün mezheplerin icmaı ile sünnet kaza edilmez. Demek ki, onda çok ciddi bir disiplin ruhu vardı ve başladığı bir ibadeti sonu na kadar götürmek istiyordu. O kadar ki, teheccüd kılamadığı zamanlar, onu da kaza ediyordu. Ta ki, hayatında ibadet adı na bir boşluk oluşmasın.
2. İkindi ve yatsının ilk sürmetlerine fazilet nev'inden çok teşvik vardır. İkindiden önce 2 veya 4 rek'at sünnet kılımr; Ha-nefiler 4, diğer mezhepler 2 rekat kılarlar. Fakat, birisi ikindi nin sünnetini hiç kılmıyorsa, gıyabında niye kılmıyor deseniz gıybet etmiş olursunuz. Zira, bunlar farz değildir.
Yatsı namazına gelince:
1. Yatsı namazından önce bugün anladığımız manada bir sünnet yoktur.
2. Akşam namazından sonra 6 rekâtlık bir nafile namaz var dır. Bunun ikisi sünnet, dördü evvabin olabilir.
3. Akşam ile yatsı namazları arasında kılınacak yirmi rekât namazın sevabıyla alâkalı hadis var. Aslında bu, akşam ve yat sı namazlarının toplamıdır.
4. Şafiî mezhebinde "Her ezanla kamet arasmda namaz var dır" hadisine dayanarak akşam namazımn farzmdan evvel kı lınan iki rekâtlık bir namaz vardır.
Netice: Yatsıdan önce umûmî manada bir namaz vardır. Fa kat yatsının dört veya iki rekâtlık ilk sünneti vardır derseniz kitabî konuşmamış olursunuz. (F. Fasıîa-1, s. 290)

Büyü ve sihir
Büyü ve sihrin büyük günahlardan olduğunda şüphe yoktur. Zinamn ise, kebairden sayıldığı ve bazı yerler itibariyle büyük günahlardan olduğu ifade edilmektedir. İnsanlar zina edeni if lah etmezler fakat, sihirbazlara, büyücülere teveccüh edebilir ler. Bugün, sihir ve sihirbazlık oldukça revaçta... Halbuki bun-lann hepsi yalancı. Yaptıkları da yalan. Bu arada kendilerin den birtakım harikulade hallerin zuhuru, onların salâhına de lâlet etiTiez. Zira, Müseylime'de de bazı harikulade haller var dı ama, sahtekâr ve yalancının biriydi. Devrimizde bu husus lar -belli bir hizmete dilbeste olmuş insanlar da dahil- çok bi linmediğinden, bazıları gidip bir kezzaba abone olabiliyor. Al lah korusun, onların söylediklerini tasdikle insan küfre girebi lir. Bu hususlara çok dikkat etmek gerek! (F. Fasıla-1, s. 291)

Kadınlar Hacca gitmeli mi?
Kadınlar "hacca gitmesin" denilemez ama, gideceklerse:
1. Mahremleri ile gitmeli;
2. Erkeklerden uzak bulunmalı;
3. Tavafı, metafın en dışından yapmalı;
4.Farz tavafın dışında, erkeklerin içine girip tavaf yapmayı düşünmemelidirler. (F. Fasıla-1, s. 291)

Sû-i zannm en kötüsü
Peygamberler hakkında sû-i zanda bulunmak, ulemâmn çoğu na göre küfürdür. Evliyaya ve meşâyiha sû-i zanda bulunmak ise, insanın helaketine sebebiyet veren yanlışlıklardan olsa ge rek... (F. Fasıla-1, s. 292)

'Este'îzü Billâh" deme
Konuşma esnasında herhangi bir âyet okumaya geçerken "es-te'îzü billâh" demek, bid'attır. Efendimiz (sav), Sahâbe-i Kiram ve Tabiîn-i İzam arasmda böyle bir uygulamaya dâir hiçbir de lil yoktur. Doğrusu "Euzübillah..." demektir. (F. Fasıla-1, s. 292)

Besmelesiz et
Hanefî Mezhebi, "Üzerine Allah'm ismi amlmayan (yani bes mele çekilmeyen) şeyleri yemeyin" ayetine ve birtakım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz kesilen hayvanların etlerinin yenilemeyeceğine hükmetmiştir. Buna karşılık Şafiîler, Buha-rf de geçen bir hadisi farklı yorumlayarak, besmele kasden terk edilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin yeterli olduğu görüşündedirler.
Buharfdekİ hadis şöyledir: "Efendimiz (sav)'in Mekke'de bulundukları bİr sırada, etraf kabilelerden Müslüman olan bir topluluk, kendilerine hediye et gönderir. Besmeleli mİ, değil mi belli olmayan bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine sorulduğunda. Efendimiz (sav), "Besmele çekin ve yiyin" bu yururlar. İmam Şafiî Hazretleri bu hadisi mutlak olarak ele ahp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa, yerken besmele çek menin kâfi olduğu neticesini istinbat eder. İmâm-ı Âzam Efen dimiz ise, "eti gönderen kabile Müslümandı ve ilgili Kur'ân ayetinden haberdardı. Dolayısıyla, besmele çekip çekmedikle ri sadece bir şüphe meselesiydi şeklinde yaklaşırlar. Allah Ra-sulü (sav), hayvanı keserken besmele çekmişlerdir hüsn-ü zan nıyla etin yenmesini buyurdular. Zaten, yemeğe başlarken besmele çekilir" diyerek, bunun besmelesiz etin yenilebileceği ne bir delil teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir.
Müslümana gereken ve yaraşan, dinin en küçük bir mese lesinde dalıi hassasiyet göstermektir. O, bir taraftan ferdi haya tında besmelesiz etleri yemezken, içtimaî hayat adına da ağırlığını koyar ve etlerin "Besmele" ile kesilmesi için gereken her şeyi yapar. (F. Fasıla-1, s. 292)

Devir ve hükmü
Vefat eden bir Müslümarun varisleri veya daha uzaktan yakın ları, onun kılamadığı namazları, tutamadığı oruçları ve yerine getiremediği yeminlerinin kefareti adına, "Allah'ın rahmeti en gindir" mülahazasıyla, fakirlere para dağıtırlar. Aslında ne âyet, ne hadis, ne icmâ, ne de kıyas-ı fukahâ ile sabit olmayan bu hu sus, hayatı boyunca Allah'a kul olmaya çalışmış, namazı niyazı, oruç ve haccıyla ömrünü geçirmiş bir insamn, ölüm hastalığın da birkaç gün kılamadığı namazlarından dolayı, her namaz için bir fitre miktarı tayin edilerek ortaya çıkmış bir meseledir. Yu karıda da işaret ettiğimiz üzere, "Allah'ın rahmeti, merhameti engindir; umulur ki affeder" düşüncesiyle fukaha bu uygula maya ses çıkarmamıştır. Hattâ, kazaya kalmış namaz veya oruç ların tamamı için verilecek miktar bulunamadığında, eldeki pa ra bir fakire verilir, o da arük kendi mülkü olan parayı ölünün yakınlarından birine hibe eder ve, bu muamele, namaz, oruç, yemin sayısınca devam ederek, her seferinde bir kefaret verildi ği kabul edilir. Bu sebeple de buna 'devir' adı verilmiştir.
Ne var ki, her iyi şeyi sû-i isti'mâl edenler çıktığı gibi, bu adeti de zamanla şu iki noktadan kötüye kullananlar çıkmış; dolayısıyla de iş, asıl mecrâsmdan sapmıştır.
1. Hayatı boyunca alınları secdeye varmamış insanlar için de, ya vasiyet yoluyla, ya da vereseleri tarafından aynı usûl uygulanır haİe gelmiştir.
2. Sözde din adamları, maddî menfaat mülahazasıyla bu şaz uygulamayı yaygmlaşürmış ve ihtiyaçları olsun olmasın, devir paralarım kendileri almaya başlamışlardır.
Başlangıç itibariyle iyi niyetle ortaya atılan ve bu yüzden fukahâmn ses çıkarmadığı bu uygulama, bugün sû-i istimaller neticesinde yozlaşünlmış, gayr-ı aklî ve gayr-ı mantıkî bir ko numa gelmiş bulunmaktadır. Bu açıdan denebilir ki, illâ da de vir yapılacaksa aslî hüviyetine göre yapılmalı, aksi takdirde vazgeçilmelidir. Bundan daha önemlisi de, tam bir şuur ve dikkatle hayatımızı kulluk atmosferinde geçirebilmektir. (F. Fasıla-t s. 292)

Teşebbüh
Bir hadis-i şerifte, "Bir kavme benzemeye çahşan onlardandır" deniyor. Her şeyden önce, bu hadîs, hadîs kriterleri açısmdan sahih değildir. İkinci olarak, "teşebbehe" fiili, tefe'ul babından-dır. Bu babın hususiyeti de tekellüf için olmasıdır. Bu da insa-nm kendini, sürekli başkalarına benzemeye zorlaması demek tir. Demek ki, böyle bir zorlanma içine girmeyenler için tehlike bahis mevzuu değildir. Üçüncü olarak, insan, yüce bir dava uğruna üzerine farz olan vazifeyi eda ederken, "giyim ve ku şamımla toplum dtşı olmayayım", düşüncesi ve niyeti ile, top lum telâkki. Örf, adet, gelenek ve göreneklerine göre giyiniyor sa, bunda bir mahzur yoktur. Hatta böyle bir düşünce, takdir ve tebcile lâyık sayılır. (F. Fasıla-l, 251-252)

 

DİPNOTLAR
==========================================================
1- Fasıldan Fasıla, 3/163
2- a.y.
3- F.Fasıla, 3/175-178
4- Fasıldan Fasıla, 1/279
5- Asrın Getirdiği Tereddütler, 3/56
6- Prizma, 2/200
7- Fasıldan Fasıla, 1/278
8- Fasıldan Fasıla, 2/303
9- A.g.e. 1/278
10- Prizma, 3/200
11- Fasıldan Fasıla 1/234
12- Ag.e., 3/235
13 Zamanın Altın Dilimi, s. 180
14- FasıldanFasıla, 2/298
15- A.g.e., 2/298
16- A.g.e., 2/301
17- Asrın Getirdiği Tereddütler, 3 /126
18- A.g.e., 1/215
19- Prizma 2/19
20- Fasıldan Fasıla, 1/290
21- A.g.e., 1/288
22- Ag.e., 1/239
23- A.g.e., 1/241
24- A.g.e., 1/223
25- Fasıldan Fasıla, 1/285
26- Asrın Getirdiği Tereddütler, 4/165
27- Prizma, 1/133
28- A.g.e. 1/169
29- A.g.e., 1/133
30- Fasıldan Fasıla. 1/218
31- A.g.e. 1/221
32- A.g.e. 1/283
33- Asnn Getirdiği Tereddütler, 2 /189
34- Fasıldan Fasıla 1/282
35- A.g.e. 1/226
36- A.g.e.,1/285
37- Asrın Getirdiği Tereddüller, 3/120
38- Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 46
39- Fasıldan Fasıla, 1/229
40- Asrın Getirdiği Tereddütler, 4/l69
41- Prizma, 2/38
42- Ag.e. 2/39
43- Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 43
44- A.g.e., 48
45- Asrın Getirdiği Tereddütler. 1/138
46- A.g.e., 1/214
47- Mümtehine, 8
48- Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/113
49- Fasıldan Fasda, 2/296 12
50- A.g.e., 2/277
51- A.g.e., 2/294
52- A.g.e., 2/296
53- A.g.e., 2/297
54- A.g.e., 2/299
55- A.g.e., 1/287
56- A.g.e., 1/287
57- A.g.e., 1/289
58- A.g.e., 2/290
59- Prizma, 2/162
60- A.g.e., 2/163-164
61- Fasıldan Fasıla 3, 164
62- Küçük Dünyam, 13
63- Fasıldan Fasıla 1, 242
64- A.g.e., 2/302
65- A.g.e., 1/282
66- A.g.e., 1/292
67- A.g.e., 1/282
68- A.g.e., 3/288
69- A.g.e., 1/293
70- A.g.e., 1/292
71- Asrın Getirdiği Tereddütler, 2 /153
72- A.g.e., 1/129-130
73- Müslim, fiten 111
74- Prizma, 3/203
75- Fasıldan Fasıla, 2/299
76- Küçük Dünyam,
77- Yeni ümit Dergisi, s.46-47, 01 Ekim 1999, 01 Ocak 2000