EMR-İ Bİ'L-MA'RUF VE'N-NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER BÖLÜMÜ
EMR-İ
Bİ'L-MA'RUF NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER..
İrşad
Bidâyette İhmal Edilmemeli:
İrşâd
Ederken Korkmamak, Yılmamak:
Emr
Ve Nehyi Vâcib Kılan Şartlar:
3.
Herkesin Müdâhele Edeceği İşler:
4.
Âlimin Müdâhale Edeceği İşler:
6.
Fâsık Kimse Emr Ve Nehiyde Bulunabilir Mi?
7.
Emr-i Bi'l-Ma'ruf Ve Nehy-i Ani'l-Münker Farz-ı Kifâyedir:
8.
Hususi Memur (Muhtesib) Tâyini:
11.
Ümerâya Karşı Emir Ve Nehiy:
Emr-i
Bi'l-Ma'ruf Ve Nehy-i Ani'l-Münkeri Terk
Şâri'den
Çok Şeriatçı Olmamalı
Fitnenin
Bir Başka Yönü: Fitne Zalimleri Temizler
İrşadı
Terketme Kararında Teenni
ـ1ـ عن
طارق بن شهاب
]أنّ أولَ منْ
بدأَ بخُطبةِ
العِيدِ
قَبلَ الصّةِ
مَروانُ
فقامَ إلَيْهِ
رجلٌ فقالَ:
الصّةُ قَبلَ
الخطبةِ،
فقالَ قدْ
تُركَ ما
هُنالِكَ،
فقالَ أبو
سعيد الخدرى
رَضِىَ
اللّهُ عنهُ
أمّا هذا فقد
قضَى ما عليهِ،
سمعتُ رسُولَ
اللّهِ #
يقُولُ: مَنْ
رأى مِنْكُمْ
مُنْكراً
فلْيُغيرْهُ
بيدِه، فإن لم
يستطعْ
فبلسانهِ،
فإن لم يستطعْ
فبقَلْبِهِ،
وذلك أضْعَفُ
ا“يمانِ[.
أخرجه الخمسة
إّ البخارى
وهذا لفظ
مسلم.وعند
الترمذى فقام
رجل فقال: يا
مَرْوانُ
خالفتَ
السُّنّةَ.زاد
أبو داود:
أخرجتَ
المنبرَ في
يومِ عيدٍ
وَلم يكُنْ
يُخرجُ فيه،
وبدأتَ بالخطبةِ
قبلَ الصّةِ،
وَليسَ عندَ
النسائى إ
المسند فقط .
1. (89)- Târık İbnu Şihâb
anlatıyor: "Bayram hutbesini okuma işini namazdan öne alanın ilki
Mervan'dır. O, bu işe tevessül edince cemaatten birisi ayağa kalkarak:
"Yanlış iş yapıyorsun,
namazın hutbeden önce kılınması gerekir" dedi. Mervan:
"Artık o usül
terkedildi" diyerek devam etmek istedi. Ebu Saîdu'l-Hudrî ortaya atılarak:
"Bu adam, üzerine düşen
uyarma vazifesini yaptı. Zira ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in
şöyle söylediğini işittim:
"Sizden kim (sünnetimize
uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü
yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu
kadarı imanın en zayıf mertebesidir."
Tirmizî'nin rivâyetinde şöyle
denir: "Bir adam kalkarak ey Mervan sünnete muhalefet ettin..." dedi.
Ebu Dâvud şu ziyadeyi kaydeder:
Sen bayram gününde minberi (musallaya) çıkardın. Halbuki daha önce bayramda
minber çıkarılmazdı. Bir de hutbeyi namazda öne aldın."
Nevevî rivayetinde bu açıklamalar
yok, sadece Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sözleri var.[2]
AÇIKLAMALAR:
1- Emevî halifeleri, hutbe
sırasında cemaati rahatsız eden siyasî muhtevalı sözler sarfederlerdi. Hz. Ali
(radıyallahu anh) başta, Âl-i beyte hakaretler, lânetler okumak mutad bir hal
almıştı. İbadetini yapmak ve fakat bu nâhoş sözleri dinlemek istemeyen birçok
Müslüman, namazı kılar kılmaz mescidi terkederek hutbeyi dinlemiyordu. Bu
durumu önlemek ve hutbelerinin herkes tarafından dinlenmesini sağlamak için,
Halife Mervan, yukarıda belirtilen değişikliği yapar: Önce hutbeler okunur,
sonra namaz kılınır. Bu durum da başka rahatsızlıklara, halîfenin itibarını
sarsıcı müdahalelere sebep olur.[3]
2- Emr-i Bi'l-Ma'ruf Ve
Nehyi Ani'l-Münker
Dinimizin hayatiyetini koruyan
mühim bir müessese olan iyiliğin emir, kötülüğün yasaklanması meselesine kısaca
temas edeceğiz.
Emredilecek olan ma'ruf, aklın ve
şeriatın güzel kabul ettiği her şeydir. Yasaklanacak olan Münker de yine aklın
ve şeriatın çirkin bulup reddettiği her şeydir.
Gerek Kur'ân-ı Kerîm'in birçok
âyetleri ve gerekse Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in pek çok hadisleri
mü'minleri bu meselede teşvik eder. Emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'lmünker
yapmayan milletlerin tarihte çöktükleri ve gelecekte de musîbet ve belalara
mâruz kalacakları, çökecekleri belirtilir. Bir hadis şöyle: "İçerisinde
iyilerin daha mümtaz, daha güçlü bulunduğu bir kavimde kötülükler işlendiği
halde, iyiler müdahale edip ıslahda bulunmazlarsa -bir başka rivayette: Müdâhale
edecek güçte bir kimsenin bulunduğu bir kavimde kötülükler işlenir ve fakat o
kimse müdâhalede bulunmazsa- Allah (celle şânuhu), herkese ulaşacak
umumî bir ceza gönderir."
Şu hadis emr-i bi'lma'ruf,
zamanında yapılmadığı takdirde cemiyetin mâruz kalacağı ızdırabın sonradan çok
zor telâfi edileceğini ifade eder: "Ey mü'minler, yalvar yakar olmanıza
rağmen dualarınız kabul olmayacak durumlara düşmezden önce iyiliği (ma'ruf'u)
emir ve kötülükten de men ediniz."[4]
ـ2ـ وعن
ابن مسعود
رَضِىَ اللّهُ
عنهُ قال:
قالَ رَسُولُ
اللّهِ #: ]مَا
مِنْ نَبِىٍّ
بعثَهُ
اللّهُ تعالى
في أمَّةٍ قبلِى
إّ كَانَ لَهُ
مِنْ أمّتِهِ
حَوارِيُّونَ
وَأصْحابٌ
يأخذُونَ
بِسُنَّتِهِ
وَيَقْتَدُونَ
بأمرِهِ ثم
إنهَا تخلُفُ
مِنْ بعدهم
خُلوفٌ
يَقُولونَ ما
يَفْعَلُونَ
وَيَفْعَلُونَ
مَا
يُؤمَرُونَ،
فَمَنْ
جَاهَدَهُمْ
بيدِهِ
فَهُوَ
مُؤْمِنٌ
وَمَنْ
جَاَهَدَهُمْ
بِلِسانهِ
فَهُو
مُؤْمِنٌ
وَمَنْ
جَاهَدَهُمْ
بِقَلْبِهِ
فَهَُوَ
مُؤمِنٌ. ليس
وراء ذلك من
ا“يمان حبةُ
خردلٍ[. أخرجه
مسلم.»حَوَارىُّ
الرجل« خاصتُه
وناصرُوهُ.»والخلوفُ«
جمع خلْف بسكون
الم، وهمُ
الذين يأتونَ
بعدَ مَن مضى
ويكونونَ
شرّاً منهم .
2. (90)- İbnu Mes'ud
(radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu:
"Benden önce Allah'ın
gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarîleri ve arkadaşları
olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler emirlerini de yerine
getirirlerdi. sonra, bu peygamberlerin
ardından öylesi kötüler zuhûr etmişti ki, yapmadıklarını söyleyip, kendilerine
emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla eliyle mücahede ederse mü'mindir.
Kim onunla diliyle mücahede ederse o da mü'mindir. Kim de onlarla kalbiyle
mücahede ederse o da mü' mindir. Bunun gerisine, artık zerre miktar iman
yoktur."[5]
AÇIKLAMA:
İşlenen bir kötülük (münker)
karşısında, mü'min, şartlara göre mutlaka bir tavır alacaktır. Eliyle müdâhale
ettiği takdirde halledebileceği, müessir olabileceği bir durumsa eliyle, sözle
faydalı olabilecekse diliyle müdâhale edecektir. Her ikisi de fayda vermeyecek
bir durumda ise kalben buğzederek taraftar olmadığını belirtecektir. Bunu da
yapmazsa o münkeri hoş görüyor demektir. Bu elbette imanla bağdaşmaz.[6]
ـ3ـ
وعنهُ رَضِىَ
اللّهُ عنهُ
قال: قالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
]لَمَّا
وَقَعَتْ
بَنُوا
إسْرائيلَ في
المعاصى
نَهْتهمْ
علماؤُهمْ
فلَم ينتهُوا
فجالسُوهمْ
وواكلُوهمْ
وشاربُوهمْ فضربَ
اللّهُ تعالى
قلوبَ بعضِهم
ببعضٍ ولعَنَهم
على لِسانِ
داودَ )اŒية(،
ثمّ جلَسَ
وَكَانَ
متّكئاً
فقَال :
وَالَّذِى
نفسى بِيدِهِ حتّى
تأطُروهم على
الحقِّ
إطراً[. ومعنى
»تأطروهم«
تعطفوهم
وتردوهم .
3. (91)- Yine İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "İsrailoğulları bir kısım günahlar
işlemeye başlayınca âlimleri onları bu işlerden menettiler. Ancak onlar
dinlemediler, vazgeçmediler. Zamanla âlimler de onlarla oturmaya, dayanışmaya
ve beraber içmeye başladılar. Allah da bunun üzerine, berikinin dalâletini
öbürüne katarak, biriyle diğerinin küfrünü artırdı. "Dâvud'un ve Meryem
oğlu İsâ'nın diliyle onları lânetledi..." (Maide: 5/78).
Sonra, ayakta bulunan Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) oturarak sözünü tamamladı: "Hayır, nefsimi
kudret elinde tutan Zat'a yemin ederim, onları hak adına kötülüklerden men
etmezseniz (siz de rızaya eremezsiniz)." [7]
ـ4ـ وعن
قيس بن أبى
حازم قال: قال
أبو بكر رضى
اللّهُ عنه،
بعد أن حمِدَ
اللّهَ تعالى
وأثْنَى
عليهِ: يا
أيّها النّاسُ
إنّكمْ
تقرؤنَ هذه
اŒيةَ
وتَضُعونَهَا
على غيرِ
مَوضِعِها
يَا أيها
الَّذينَ
آمنُوا عَليكُمْ
أنفُسَكُمْ
يَضُرُّكُمْ
مَنْ ضَلَّ
إذا
اهْتَدَيْتُمْ
وَإنّا
سمِعْنَا
رَسُولَ
اللّهِ #
يَقُول:
]إنّ
النّاسَ إذا
رَأَوُا
الظالمَ
فَلمْ يأخُذُوا
عَلى يدِهِ
أوشَكَ أنْ
يَعمّهُمُ
اللّهُ تعالى
بِعقَابٍ،
وإنّى سمِعْتُ
رَسُولَ
اللّهِ # يقول:
مَا مِنْ
قَوْمٍ
يُعْمَلُ
فِيهِمْ
بِالمَعاصِى
ثمّ يَقدِرُونَ
عَلى أن
يُغيرُوا فلم
يُغيرُوا إّ
يوشَكُ أن
يَعمّهم
اللّهُ
بِعقابٍ[.
أخرجهما أبو داود
والترمذى.
ومعنى »يوشكُ«
يقرُبُ
ويُسرعُ .
4. (92)- Kays İbnu Ebî
Hâzım anlatıyor: "Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) Cenâb-ı Hakk'a hamd ve
senadan sonra buyurdu ki: "Ey insanlar! Sizler şu âyeti okuyor ve fakat
yanlış anlıyorsunuz: "Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Doğru yolda
iseniz sapıtan kimse size zarar veremez" (Maide: 5/105). Biz Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in: "İnsanlar, zâlimi görüp elinden
tutmazlarsa, Allah'n, hepsine ulaşacak umumî bir belâ göndermesi yakındır"
dediğini işittik." Keza ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "İçlerinde
kötülükler işlenen bir cemiyet, bu
kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde, seyirci kalır, müdâhale
etmezse, Allah'ın hepsini saran umumî bir
belâ göndermesi yakındır" dediğini işittim."[8]
ـ5ـ وعن
حذيفة رَضِىَ
اللّهُ عنهُ
قال: قالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
]وَالَّذِى
بِيَدِهِ لَتأمُرُنَّ
بِالْمَعْرُوفِ
وَلَتَنْهَوُنَّ
عن المنكرِ أو
ليوشِكنّ
اللّهُ أن
يبعثَ عليكم
عقاباً منه ثم
تدْعونهُ ف
يستجيبُ لكمْ[.
أخرجه
الترمذى .
5. (93)- Huzeyfe
(radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Nefsimi kudret elinde
tutan Zat'a kasem olsun, ya ma'rufu emreder ve münkerden de yasaklarsınız veya
Allah'ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar
olursunuz da duanız kabul edilmez."[9]
ـ6ـ وعن
ابن مسعود
رَضِىَ
اللّهُ عنهُ
قال: قالَ
رَسُولُ
اللّهِ #:
]إنّكم
منْصُورونَ
وَمصيبُونَ
ومفتوحٌ
عليْكمْ: فمنْ
أدرََكَ ذلك
منكمْ فليتقِ
اللّهَ تعالى
وليأمرْ
بالمعروفِ
ولْينهَ عن
المنكرِ، ومن
كذَبَ علىّ
متَعمداً
فليتبوأ
مقعَدَهُ منَ
النّارِ[.
6. (94)- İbnu Mes'ud
(radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular
ki:
"Sizler yardım görecek,
ganimetler elde edecek ve birçok memleketleri fethedeceksiniz. Sizden kim bu
vakte ererse, Allah'tan çekinsin, ma'rufu emredip, münkerden de nehyetsin. Kim
de bile bile bana yalan nisbet ederse, ateşteki yerini hazırlasın."[10]
ـ7ـ وعن
عُرس بن ِ
عميرةَ
الكندِىِّ
رَضِىَ اللّهُ
عنهُ قال:
قالَ رَسُولُ
اللّهِ #: ]إذا
عُملتِ
الخطيئةُ في
ا‘رضِ كَانَ
مَنْ
شَهدَهَا فأنكرَهَا
كمنْ غابَ
عنهَا،
وَمَنْ غابَ
عنهَا
فَرَضِيَهَا
كانَ كمنْ
شهدهَا[.
أخرجهما أبو
داود .
7. (95)- Urs İbnu Amîre
el-Kindî (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:
"Yeryüzünde bir kötülük
işlendiği vakit, ona şâhid olan bunu takbîh ederse (kötü olduğunu te'yîd
ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şâhid
olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şâhid olmuş gibi mânen
zarar görür."[11]
ـ8ـ وعن
أبى سعيدٍ
رَضِىَ
اللّهُ عنهُ
قال: قالَ
رَسُولُ
اللّهِ #: ]إنَّ
منْ أعظمِ
الْجهَادِ
كلمةَ عدلٍ
عندَ سُلطانٍ
جائرٍ[. أخرجه
أبو داود
والترمذى .
8. (96)- Ebu Saîd
(radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:
"Zâlim sultanın yanında
gerçeği söylemek en büyük cihaddandır."[12]
EMR-İ Bİ'L-MA'RUF NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER[13]
"Fitneyi, daha çıkmadan,
önlemek maksadıyla İslâm'ın vaz'ettiği en mühim tedbirlerden birini, emr-i
bi'lma'ruf ve nehy-i ani'lmünker müessesesi teşkil eder. Ma'rûf, aklın ve
şerîatın güzel gördüğü, münker de yine aklın ve şeriatın çirkinliğine
hükmettiği fiil olunca, bu müessese iyi fiillerin duyurulması,
yaygınlaştırılması, kötü olan fiillerin de yasaklanması, önlenmesi demektir.
Gerek Kur'ân-ı Kerîm'de ve gerekse Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in
sözleri arasında emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'l-münker üzerinde fazlaca
durulur. Bu işin ihmal edilmemesi için tekrar tekrar dikkat çekilir, yapıldığı
takdirde elde edilecek mükâfaatın büyüklüğü, terkedildiği takdirde de gelecek
felâketin, uğranılacak zararın büyüklüğü, son derece vâzıh, herkesin anlıyacağı
bir şekilde ifâde edilir.
Meselenin şâyân-ı dikkat olan
yönü, emr-i bi'lma'rufun terkinden gelecek zararın bütün cemiyeti zarardîde
edecek bir fitne olarak ifade edilmiş olmasıdır.
Şu halde bu bahiste emr-i
bi'l-ma'rufun ehemmiyetini, buna olan teşvîkleri, onu terketmenin neticelerini
âyet ve hadislerden vereceğimiz misâllerle belirtmeye çalışacağız. Bu tâbirin
uzunluğu sebebiyle, bâzan bu mânada olmak üzere irşâd kelimesini kullanacağız.[14]
Dinî nasslarda irşad'ın (emr-i
bi'lma'ruf ve nehy-i ani'l-münker faaliyetlerinin) terki ile fitnenin zuhuru ve
yaygınlaşması arasında sıkı bir alâka kurulmaktadır. Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur:
"Ya ma'rufu emreder,
münkerden de nehyedersiniz, yâhut Allah şerirlerinizi hayırlılarınıza mutlaka
musallat edecektir. O zaman hayırlılarınız dua etse de duaları kabul
edilmez." Bir başka hadis de şöyle:
"İçerisinde iyilerin daha
mümtaz, daha güçlü bulunduğu bir kavimde, kötülükler işlendiği hâlde, iyiler
müdâhale edip ıslahda bulunmazlarsa, -bir başka rivayette: müdâhale
edecek güçte bir kimsenin bulunduğu bir kavimde kötülükler işlenir ve fakat o
kimse, müdâhalede bulunmazsa-, Allah (celle şânuhu), herkese ulaşacak
umumî bir ceza gönderir." Bu ceza o kadar umumî, o kadar herkesi
yakalayıcıdır ki, o geldiği zaman, değil kötüler, iyiler bile şaşkına döner,
"Ne fenâlığı ortadan kaldırmaya güçleri yeter, ne de onun şerrinden kaçıp
kurtulabilirler." Bu sebeple Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm),
irşâdın vaktinde yapılarak, fitne ve fesadın zuhur edip büyümeden önlenmesini tavsiye eder:
"(Ey mü'minler) yalvar
yakar olmanıza rağmen dualarınız kabûl olmayacak durumlara düşmezden önce
iyiliği (ma'rufu) emir ve kötülükten de
men'ediniz."
Zeyneb Bintu Cahş'tan gelen bir
rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün uyanınca:
"Yaklaşan bir şerden
Arapların vay hâline -ve parmaklarını halkalayarak- bugün Ye'cüc ve
Me'cüc'ün duvarından şu kadar delik açıldı" der. Zeyneb vâlidemiz
(radıyallahu anhâ) sorar:
"Aramızda sâlih kimseler
olduğu halde toptan helâk mı olacağız?" Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) şu cevabı verir:
"Evet, fenalık artarsa
(hepiniz birlikte helâk olursunuz.)"[15]
İrşadın terki, sâdece ümmet-i
Muhammed için bir felâket kaynağı olmayıp, insan cemiyetlerinin hepsinde tâ
bidâyetlerden beri câri sünnetullah'a dahil umumî, içtimâî bir kanundur.
İnsanlık tarihinde felâketlere mâruz kalan, silinip yok olan milletler,
fenâlıkların yayılmasına seyirci kalan, zamanında yeterli ve müessir şekilde
irşad vazîfesini yerine getirmeyen milletlerdir. Başlarına gelenler, bu
ihmallerinin ilâhî cezasıdır, tabiî sonucudur. Kaydedeceğimiz iki âyet bu
açıdan düşündürücüdür. Birinci âyet, felâketin sebebini, fesadı önleyici kimselerden
(irşâd edicilerin) yokluğuna bağlarken, ikinci âyet fesâdı önleyenler
(irşadcılar) bulundukça sırf şirk yüzünden milletlerin helâk edilmeyeceklerini
ifâde etmektedir:
"Sizden önceki devirlerde
(insanları) yer yüzünde fesad (çıkarmak)dan vazgeçirmeye çalışacak (bu sûretle
onları helâktan kurtaracak) fazîlet sâhibleri bulunmalı değil miydi?..."
(Hud: 11/116).
"Senin Rabbin -ahâlisi
(hem nefisleri, hem yekdiğerini) ıslah edip dururken de- o memleketleri (sırf)
şirk yüzünden helâk edecek değildi ya" (Hud: 11/117).
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) Benî İsrâil'den misâl vererek onların irşaddaki ihmalleri ve
lâubalilikleri yüzünden felâkete uğradıklarını belirtir:
"Benî İsrâil'in içine
bozulma düştüğü zaman kişi, kardeşini günah üzere görür ve onu bundan
men'ederdi. Ancak ertesi gün, bir gün önce yasakladığı şeyleri yapan kimselerle
yemede, içmede, sohbette arkadaşlık yapmadan çekinmezdi. Bunun üzerine Allah
onların kalblerini birbirlerine karıştırarak hepsini sapıttı, onların bu hâli
hakkında Kur'ân'da şu âyet gelmiştir: "İsrâil oğullarından olup da
küfredenlere Dâvûd'un da Meryem oğlu İsâ'nın da diliyle lânet olunmuştur. Bunun
sebebi isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi. Onlar işledikleri herhangi
fenalıktan birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Hakikat yapmakta devâm
ettikleri (o hal) ne kötü idi... Eğer Allah'a, peygambere ve O'na indirilene
îman etmiş olsalardı onları dostlar edinmezlerdi..." (Maide, 5/78-81).
Ayakta duvara dayanmış durumda olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu
âyetleri okuduktan sonra oturur ve ilâve eder: "Hayır, siz (haddi aşan)
zâlimi elinden tutup onu hakka çevirinceye kadar (irşad işini
bırakmazsınız)".[16]
Şârihler, yukarıda kaydettiğimiz
muhtelif rivayetlerde geçen "iyilerin duâlarının kabul edilmemesi"
ifadesini, herkes irşadı terkederse, duaları kabûl edilmez bir hâl alır
şeklinde anladığı gibi, fitnenin iyice yaygınlaşması, insanların çoğunlukla
fenalıklara bulaşmış olmaları sebebiyle irşâdı kabul etmezler, irşad te'sirsiz kalır
şekline de anlamışlardır.
Öyle ise bu çeşit hadisler,
cemiyette herhangi bir fenalık zuhûr eder etmez, onu küçük görmeyip, bunun yok
edilmesi için azm ve ciddiyetle üzerine gidilmesi gereğini ifâde etmektedir.
Nitekim İbnu Abbâs:
"Öyle bir fitneden
sakının ki, o (geldiği zaman) içinizden yalnız zulmedenlere çatmaz (âmmeye de
sirâyet ve hepinizi perîşan eder), hem bilin ki Allah şüphesiz azabı çetin
olandır." (Enfâl: 8/25) âyetini tefsîr ederken şu netîceyi çıkarır:
"Cenâb-ı Hakk burada mü'minlere, aralarında tek bir münkerin yer etmesine
meydan vermemelerini emretmekte ve bu emre uymayanları azabla
korkutmaktadır".
Aksi takdirde bidâyette çok
mahdud bir azınlık tarafından işlenmeye başlanan münker, zamanla çoğunluk
tarafından benimsenecek ve kaçınılması imkânsız, herkese ulaşacak felâketlere
sebeb olacaktır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur: "Cenâb-ı
hakk azınlığın ameliyle çoğunluğa azab vermez. Ancak çoğunluk, aralarında
azınlığın münker (fena) amellerini görürler, fakat müdâhaleye güçleri yettiği
hâlde seslerini çıkarmazlar. Onlar böyle davrandıkları için Cenâb-ı Hakk
azınlığa da, çoğunluğa da birlikte azab gönderir."
Muvatta'ın rivayetinde "...fenâlık
açıktan açığa işlendiği takdirde hepsi cezayı hak eder" denmektedir.[17]
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın ortaya çıkacak münkerlere karşı yaptığı bu uyarıların tesiriyle
Ashâb'ın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde -bilâhare kaybolan- ileri
bir hassasiyeti devamlı canlı tuttukları anlaşılmaktadır. Huzeyfe (radıyallahu
anh) şöyle yakınır: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında
kişi, ağzından çıkan bazı kelimeler sebebiyle münâfık addedilirdi. Ben şimdi o
kelimeleri bir sohbet esnasında tek kişiden dört defa işitiyorum. Olmaz böyle
iş, ya ma'rufu emir, münkeri de nehyeder ve hayrı kucaklarsınız, ya da Allah
hepinizi toptan azâbıyla zelîl ve hor kılar, yahut da sizin en şerirleriniz
tepenizde müstebid olurlar. Sonra hayırlılarınız bundan halâs olmak için dua
ederler de duaları müstecâb olmaz (kabul edilmez)."
Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh)
de bir âyetin yanlış anlaşılarak irşad işinin ihmâl edilebileceğinden endişe
ederek şu uyarıda bulunur: "Ey insanlar, siz Kur'ân-ı Kerîm'in şu
âyetini okuyorsunuz: "Ey îmân
edenler, siz kendinize bakın, kendiniz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar
vermez." (Mâide: 5/105) Siz bu âyete münâsib olmayan bir mâ'na
veriyorsunuz (ve irşad vazîfesini terkediyorsunuz). Halbuki biz, Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle dediğini işittik: "İnsanlar bir münker
görür de müdâhele edip önlemezse Allah'ın hepsine ulaşacak umumî bir ceza
göndermesi yakındır."
İbnu Kesir, bu âyette yapma
imkânı olduğu takdirde irşadın terkedileceğine dâir bir delil bulunmadığını
belirtir. İbnu Kesir "imkân" kaydını koymuştur, zira -ayrıca
belirteceğimiz üzere- irşad fitneye sebeb olacaksa bırakılması evlâdır.
Râzî de, âyetten çıkarılabilecek
muhtelif te'villeri kaydederken Abdullah İbnu'l-Mübârek'in anladığı şu mânayı
daha uygun bulur: "Burada emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker emreden
âyet te'kid edilmektedir. Zira âyet "Kendinize bakın"
tâbiriyle din kardeşliğinize bakın, kâfirlerin dalâleti size zarar vermez...
Birbirinize va'z, iyiliğe, hayrâta teşvik, kötülükten, günahlardan men
sûretiyle birbirinizi koruyun, gözetin... demek istenmiştir... "Kendinize
bakın" tâbiri kendinizi koruyun mânasına da gelir, hakiki koruma ise
emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerle olur."[18]
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm), cemiyetin kaderini, yarınını alâkadar eden emr-i bi'lma'ruf ve
nehy-i ani'lmünker (irşad) hizmetini ifâ etmek gerektiğini, yâni dinin
yasakladığı bir şey yapılmaya, emrettiği bir şey de terkedilmeye başlandığı
zaman hakkı teblîğ ederken yılmamak gerektiğini ifade eder. Hak, sultâna karşı
da, halka karşı da çekinilmeden söylenmelidir: "Cihâdların en efdali,
değerce en kıymetlisi, zâlim sultana karşı hakkı söylemektir." "Aman
dikkat edin, halk korkusu, hakkı söylemekten alıkoymasın."
Hakkı tebliğe mâni olacak
dereceyi bulan halk korkusunu, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir
başka rivayette "nefsini hakir görmek" olarak vasıflandırır ve bunun
kıyamet günü mucib-i mes'ûliyet olduğunu bildirir:
- Sizden kimse nefsini hakir
görmesin.
- Ey Allah'ın Resûlü; kişi
nefsini nasıl hakir görür?
- Allah için, üzerine söz
terettüp eden (fena) bir durum görür, fakat hiç ağzını açmaz. Cenâb-ı Hakk
kıyamet günü kendisine sorar:
"Şu falanca şey hakkında
gerçeği söylemekten seni ne alıkoydu?" O kul cevap verir:
"Halk korkusu
(insanlardan korktuğum için sesimi çıkarmadım)." Allah o zaman şöyle der:
"Asıl benden korkman
gerekirdi."
Allah rızası için yapılan
çalışmalarda, gerek mârufun emir ve tebliğinde ve gerekse münkerin nehiy ve
yasaklanmasında, çeşitli şekillerde zuhûr edecek olan halk korkusuna ehemmiyet
verilmesi, İslâm dininde mühim bir esas yapılmıştır. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîm, "Allah
yolunda cihad yaparken hiç bir kınayanın kınamasından çekinip
korkmayanları" övmüştür. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de, bu
noktanın ehemmiyetine binaen, ilk defa Müslüman olanlarla biat akdini yaparken
koyduğu şartlar meyânında "Allah yolundaki çalışmalarda kınayanın
kınamasından (levmete lâim) korkmamak" şartını da koymuştur.
Bu noktaya dikkat edilmediği
takdirde, tebliğ emri sözde kalacağı gibi, zâlimlerin daha çok cesaret bularak,
zulümlerini artıracakları da açıktır. Zulme seyirci kalan Müslüman ferd ve
cemiyetin Müslümanlığının haysiyetini Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu
hadislerinde dile getirirler: "Eğer ümmetimi, zâlime "sen
zâlimsin" demekten korktuğunu görürsen, bil ki onun varlığı ile yokluğu
birdir."[19]
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden
gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de
dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar
karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de
teşbîhte bulunur:
"Allah'ın hudûduna (emir
ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve
gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları,
bir gemiye binip kur'a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara
benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin
yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek
için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen
gelip:
"Yâhu ne
yapıyorsunuz?" diye sorunca alttakiler:
"Biz su ihtiyacımızı
görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız
etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz" deseler ve üsttekiler
bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış
olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem
de kendilerini helâk ederler."[20]
Görüldüğü şekilde Kur'ân ve
hadiste müstesnâ bir yer ve fevkalâde bir ehemmiyet verilmiş olan emr-i
bi'lma'rûf ve nehy-i ani'lmünker (irşad) işinin mutlak olarak farziyetinde
bütün İslâm fırkaları ittifak eder. Bu noktada en farklı görüşü temsil eden bir
kısım Râfizîler bile bunun vücubunu inkârdan ziyâde "devlet reisinin tâyin
edeceği şahıslar yapar" diyerek belli bir daraltmaya tâbi tutmuşlardır.
Ehl-i Sünnet'e göre, fürû'dan olan bu mesele Mu'tezile'ye göre usûlden (yâni
ana meselelerden) sayılmıştı. Emr-i bi'l-marufun vâcib[21] olup
olmayışı, emredilen şeyle, yasaklanan şeye bağlıdır. Vâcibin emri vâcib,
mendûbun emri de mendub sayılır. Keza haramdan nehiy vâcib, mekruhtan nehiy
mendûbtur.
Yukarıdaki şekilde kısaca
özetlenebilecek bu meseleyi, ehemmiyetine ve sadedinde olduğumuz anarşi
meselesiyle yakından olan alâkasına binâen, Taftazânî'den kısmen özetleyerek ve
ana fikirleri başlıkla belirgin hale getirerek aşağıda kaydetmeyi uygun bulduk:
Bu mevzuda Taftazânî, şu
açıklamayı sunar: "...Ma'rûf'tan burada murad vâcibtir. Münker'den murad
da haramdır. Bu sebeble, âlimler, ma'rufun emredilip münkerin yasaklanmasını
kesin bir dille vâcib bir vazîfe telakkî ettiler. Ancak mendub olan bir işin
emri, vâcib değildir, sadece mendubtur. Emr-i bi'lma'rûf ve nehy-i
ani'l-münker'in Râfızîler'in iddia ettikleri gibi, geleceği beklenen İmam'ın
zuhûruna bağlı olmayan bir vâcib olduğuna dâir delil ise, Kur'ân, sünnet ve
icmâ ile sâbittir.
"Kur'ân'dan delilimiz
Cenâb-ı Hakk'ın şu sözüdür: "Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki,
(onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye
çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendileridir." (Âl-i
İmrân: 3/104.) Bir diğer âyet meâlen şudur: "İyiliği emret, kötülükten
vaz geçir" Sünnetten olan delil, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in şu sözüdür: "İyiliği emret, kötülüğü nehyet, bu yolda
gelecek meşakkatlere de sabret." Keza Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in şu sözüdür: "Sizden kim bir münker görürse, eliyle
düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle
buğzetsin, bu ise imanın en zayıf derecesidir."
"İcmâya gelince,
Müslümanların ilk asırda ve bilâhare bunu birbirlerine tavsiye etmeleri, gücü
yettiği halde terkedenleri de ayıplamalarıdır."[22]
Yukarıda kaydettiğimiz şekilde
irşadın vâcib olduğunu tesbitten sonra Taftazânî bunun vâcib olmadığına dâir
getirilebilecek delilleri zikrederek çürütür. Der ki:
"Eğer, bunun vâcib olduğu
inkâr edilerek delil olarak Kur'an'dan: "Ey iman edenler! Siz kendinize
bakın. Siz doğru yolda iseniz, sapıtanlar size zarar vermez..."
(Mâide: 5/105) ve keza "Dinde zorlama (ikrâh) yoktur" (Bakara:
2/256) meâlindeki âyetleri ve sünnetten de Hz. Âişe'den rivayet edilen:
"Dedik ki: "Ey Allah'ın
Resûlü, ne zaman mâruf emredilmez, münkerden nehyedilmez?" cevâben şöyle
buyurdu:
"Cimrilik hayırlılarınızı
sarar, hüküm rezillerinizin eline düşerse, yağcılık büyüklerinizin ahlâkı olur,
mülk küçüklerinizin eline düşerse" hadisi delil olarak getirilirse, şu
cevâbı veririz:
"Burada mâna ‘vâcibleri eda
ve günah olan şeyleri terk etmek, mârufu emr, münkeri de nehyetmek sûretiyle
nefislerinizi ıslah edin, nehiyde bulunduktan sonra âsilerin inad ederek günahı
işlemekte ısrarları size zarar vermez. Keza, sapığın dalâleti, nehyettiği
takdirde hidâyette olan kimseye zarar vermez, demektir".
"Dinde ikrah (zorlama)
yoktur" âyeti ise, kıtal emreden âyetlerle mensuhtur. Ancak, ikrah (zorlama)
sûretiyle emr ve nehyin olup olmayacağı münâkaşa edilebilir.
Hadise gelince, bu sâdece ve
sâdece, şartların ortadan kalkması hâlinde vücubun ortadan kalkacağına delâlet
eder. Bu da emr ve nehyin fayda değil zarar getirmesi hâlidir."[23]
Açıklamalarını bu noktaya getiren
Taftazânî, emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerin bazı şartlar altında
vâcib olduğunu belirterek bunları belirtmeye geçer:[24]
Bunu yapacak olan kimsenin bunun
ne olduğunu bilmesidir. Yâni emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'lmünker muayyen bir
vâcib midir veya herhangi muhayyer bir iş midir, veya herkese şâmil umûmî bir
vâcib midir, yoksa bazılarının yapmasıyla diğer kimselerden sâkıt olacak kifâye
bir vâcib midir? Keza, yasaklanacak şey hakkında da bu hususların bilinmesi
gerekir (yâni o bir haram mı, mekruh mu, mendub mu, farz mı vs.) Kısacası ilk
şart, emredilecek veya nehyedilecek şeyin (vâcib, mendub vs. nevinden) farklı
oluşlarına göre, emir ve nehiyde bulunmanın da (vâcib, mendub vs. olarak)
değişik bir hükme tâbi olduğunu emir ve nehiy ânında bilmektir, tâ ki emir ve
nehiy şeriatça uygun olan şey için yapılmış olsun."[25]
Müessir olunacağına dâir
kanaattir. Öyle ki, te'sîr etmiyeceği kesinlikle bilinmemelidir. Aksi takdirde
yapılan iş, abesle iştigâl, malâyanî ile vakit öldürme olur. Eğer:
"Te'sirsiz bile olsa, deriz ki: "Bu davranışta dinin azîz
kılınmasından ziyâde alçaltılması da mevzubahs olabilir."[26]
Emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i
ani'l-münker sonunda elde edilecek müsbet netice, ortadaki fenâlıktan daha çok
veya en azından ona denk olmalıdır. Bu söylenen, vâcib olan emr-i bi'l-ma'rûf
ve nehy-i ani'l-münker hakkındadır. Câiz olan hakkında değildir. Hatta âlimler,
darbe ve benzeri yolla, münker işleyeni alt edemeyip öldüreceği zannında olsa
bile müdâhale etmesinin câiz olacağını söylerler. Ancak bu durumda onun sükut
etmesine de ruhsat verilmiştir. Bu cevaz, öldürüleceğini zannettiği hâlde
müşriklere tek başına hücum eden kimse hakkındaki hükme muhaliftir. Zira, böyle
birisi öldürmek veya yaralamak veya bozguna uğratmak sûretiyle galebe çalacağı
hususunda zann-ı gâlibi hâsıl olursa saldırması câizdir."[27]
Taftazânî açıklamalarına devamla,
emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerde bulunmanın, imam (devlet reisi),
havas, avam gibi ilmî ve içtimâî vaziyeti farklı olan kimselere ne gibi şartlar
dahilinde vâcib olacağını belirtir:[28]
Ehl-i Sünnete göre, bu, devlet
reisine has bir vazîfe değildir. Müslümanlar ilk asırda ve sonraki devirlerde,
idârecilere bile, mârufu emredip, münkerden nehiyde bulunuyorlardı. Bu
davranış, kimse tarafından da yadırganmadığı gibi, bu faaliyette bulunmak için
herhangi bir mercîden izin de almıyorlardı. Böylece anlaşıldı ki, bu iş,
idarecilere münhasır bir vazîfe değildir. Aksine, raiyetten (vatandaşlardan)
herkese sözle, fiille yapması câizdir.[29]
Yapılacak müdâhale kıtale
girmeyi, silâh çekmeyi gerektirecek bir işse, bu durumda fitneye meydan
vermemek için, meseleye sultan müdâhale eder, ferdler edemez. Cürcânî bu
noktada daha açık olarak: "Emir ve nehiyde bulunacak kimse, faaliyetinin
fitnenin uyanıp kaynaşacağına veya maksadın hâsıl olmıyacağına zann-ı gâlib
gelirse, emir ve nehyin vâcib olmayacağı"nı söyler.[30]
Münker olup olmadığının
anlaşılmasında havas ve avam eşit ise, bu çeşit meselelerde âlim de, câhil de
müdâhale hakkına sâhiptir. Ancak kahırla, zorla menetme işi ferdlerin vazîfesi
değildir. Zira bu, fitneyi tahrik eder ve şerri artırır.[31]
Bir işin münker olup olmadığının
anlaşılması içtihâda bağlı ise, yâni içtihâd etmek sûretiyle münker olduğuna
hükmediliyorsa, bu durumlarda avam zümresi (âlim ve müctehid olmayanlar) emr ve
nehiyde bulunamazlar, bu iş ehl-i içtihâda terettüp eder.[32]
Şu da bilinmelidir ki, bir
müctehid diğer bir müctehidi, içtihadla ulaştığı meselede ortaya çıkan
ihtilâftan dolayı red ve takbih edemez. Zira, Ehl-i Sünnete göre, her müctehid
fürûda musib (doğruyu bulmuş) addedilir... Bu husus Mecelle'ye "içtihad
ile içtihad nakzolunmaz" şeklinde, kavâid-i külliye'nin 16'ıncısı olarak
girmiştir.[33]
Emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i
ani'l-münker sâdece verâ sâhibi, müttakî, müstakîm ve yasaklayacağı fenalıkları
irtikab etmeyen kimselere vâcib değildir. Münkeri kim görürse, bizzat onu
yapmakta olsa bile, onu yasaklamakla mükelleftir. Zira münkeri terk etmesi ve
münkeri yasaklaması birbirinden ayrı iki farzdır. Bunlardan birini terkedene
diğerini de terketmesi gerekmez.[34]
Her bölgede bir kişi yeterli
şekilde bu işi yapsa, geri kalanlardan farz sâkıt olur. Bu hüküm, onun herkese
farz olduğuna dâir gelmiş olan hükme münâfi değildir. Zira mezhebimizin görüşü,
-farz-ı kifâyenin- bir kısım kimseler tarafından yapılmasıyla geri kalanlardan
sâkıt olacağı şeklindedir.[35]
Emr-i bi'lma'rûf için bir kimse
tâyin edilecek olursa, vazife onun üzerine terettüp eder. Bu kimse, araştırma
ve tecessüse düşmeden Cenâb-ı Hakk'ın hukukuna giren meselelerde murakabede
bulunur. Keza kul haklarına giren meselelerde de bu mürakebede bulunur. Ancak
bunu yaparken her meseleye karışmaz. Meselâ zengin borçlunun borcunu
geciktirmesi, kişinin komşu duvarına tecâvüz etmesi gibi meselelere karışmaz.
Hak sâhibi kendisinden yardım taleb ederse, alâkalanır. Keza mahallin içme
suyunun bozulması, surlarının yıkılması, beytü'lmalde para yokken bölge
halkının muhtaç yolculara bakmayı terketmesi. Muhtesip murâkabeyi yapar ve
(herhangi bir şahsı hedef edinmeden) ıtlak üzere emreder ve ibadetlerin
heyetini değiştirenlere müdâhale eder. Meselâ sırrî (gizli) ve cehrî
namazlardaki cehâlete olduğu gibi, ezanın elfâzını ziyade veya noksan kılana,
ehil olmadığı hâlde fetva vermeye, ders vermeye, vaaz etmeye kalkanlara
müdâhale eder. Keza hasımları gizleyen, muhakeme işlerinde üstünkörü karara
yeltenen kadılara, namazı uzatan mescid imamlarına da müdâhale eder. Buradan da
anlaşılır ki, mârufu emir ve münkeri nehiy işi sâdece vâcib ve haram olan
fiillere has değildir.[36]
Müdâhale işinin, münkerin
durumuna göre, tatlı ve yumuşaktan sertlik ve icbâra doğru tedrîci bir seyirle
yapılması da uygundur. Muhîtu'l-Hanefiyye'de geldiğine göre, "Kim bir
kimseyi dizleri açık olarak görürse rıfk ile müdâhale eder. Şayet inadlaşırsa
nizaya girmez. Dizinden yukarısı açıksa, şiddetle müdâhale eder, şâyet
inadlaşacak olursa vurmaz. Ayıp yeri açıksa, te'dîb eder, inadlaşırsa
öldürür." Bu noktada Gazâlî şu açıklığı getirir: "Nehiy sırasında ey
zâlim', ey Allah'tan korkmaz, gibi galîz tâbirlerin kullanılmasına gelince,
eğer bu tâbirleri kullanmaktan hâsıl olacak şerrin başkasına da sirâyet
etmesinden korkulursa kullanmamalıdır. Fakat sâdece kullanana zarar vermesi
melhuz ise câizdir, hatta mendubtur. Selefin âdeti, kötülükten men etme ve
doğruyu duyurma işini açıktan ve bizzat yapmaktı."[37]
Buraya kadar, emr-i bi'l-ma'rûf
ve nehy-i ani'l-münkerle alâkalı olarak söylenen hususlara dikkat edersek, bu
meselenin cahilâne, dikkat edilmeden tevessül edilecek bir şey olmadığını
anlarız. Müdâhale edilecek şeyin mahiyeti, elde edilecek tesir, fitneye sebep
olup olmayacağı ve bunlara ilâveten de bu işe tevessül edecek kimsenin, kendi vaziyetini gözönüne alması,
değerlendirmelerde bulunması gerekecektir. Bu sonuncu noktanın daha iyi
anlaşılması için Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in: "Sizden kim
bir münker görürse eliyle düzeltsin, buna muktedir olamazsa diliyle, buna da
muktedir olamazsa kalbiyle buğzetsin..." hadisinden bazı âlimlerin
çıkardığı mânayı burada kaydetmemiz gerekiyor. Derler ki: "Hadiste geçen
birinci emir (yâni münkeri eliyle düzeltme emri) ümerâya müteveccih bir
emirdir. İkincisi ulemâya, üçüncüsü ise, bütün Müslümanlara müteveccih bir
emirdir. Şu hâlde ümerâ, zaman-ı münâsibde fiilî, cebrî müdâhaleyi yapmaz da
işi lafa dökecek olursa, bu davranış münker karşısında acz olacağı gibi,
ulemânın da dille ifade edilen irşad, ikna, isbat, ilzam gibi ilmî yolları
bırakıp elini (silâhı) kullanmaya kalkması da bir başka fitne (anarşi)
olacaktır. [38]
Emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i
ani'l-münkerle alâkalı çeşitli meseleleri görürken şu noktayı da belirtmede
fayda var. Zâlim sultana da emir ve nehiyde bulunmak bir esas olarak kabûl
edilmiş olmakla berâber, bunu yaparken fitneye meydan vermeyecek bir tarzın
ihtiyar edilmesi gerekmektedir. Gazâli, bu hususu şöyle ifade etmiştir: "Âmirlere
mârûfu emir, târif ve va'z şeklinde olmalıdır." Râzî münkeri işleyen
âmiri, bundan va'z ve nasihat yoluyla men etmenin Müslümanlara vâcib olduğunu
belirttikten sonra "iki tâife arasında vukûa gelecek fitne nevinden bir
fitne ortaya çıkarmaması şartıyla" der.
Şu hâlde, yerine göre herkese
terettüb eden bu farz-ı kifâye emir ve nehiy vazifesinde üzerimize düşeni acze,
anarşiye, pısırıklığa düşmeden, îfa edebilmemiz için bu meselede hazırlıklı
olmamız gerekmektedir. Aksi takdirde zamanımızda olduğu gibi, din için, vatan
için hizmet ediyorum zannıyla, ithal malı, gayr-ı İslâmî metodlarla mücâdeleye
tevessül etmek, ele sopa, silâh alarak sokağa dökülmek veya ne muhatapları, ne
zamanın içtimâî şartlarını nazar-ı dikkate almadan çalakalem yazmak, çizmek,
tekfir, tefsîk etmek, tahkîr edip soğutmak, İslâmî bir cihad, dînin arzuladığı
emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker değildir. Bunu yapanlar, dünyada
hüsranla karşılaşmaktan başka âhirette de ilâhî mesuliyet, ebedî pişmanlıkla
karşı karşıya kalacaklardır. Zira Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in dinine
ancak onun prensipleriyle hareket edilerek hizmet edilebilir. Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in irşad usûlünü "Hazret-i Peygamber'in Teblîğ
Metodları" adlı bir başka çalışmamızda oldukça teferruatlı olarak tahlîl
ettik.[39]
Bir kısım dinî nasslar, fitnenin
fazlaca ilerlediği durumlarda emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerin
terkedilmesi gereğini ifade ederler. Alâkalı bahiste yeterince açıklandığı üzere,
fitneyi önleyici en mühim tedbirlerden biri olarak imkânı nisbetinde herkese
şâmil bir farz kılınan emir ve nehiy vazifelerinin yine fitnenin önlenmesinde
bir tedbîr olarak terkedilmesinin emredilmesi ilk nazarda mütenâkız bir durum
olarak değerlendirilebilir. Aslında bu yasak da, fitnenin önlenmesi husûsunda
İslâm'ın verdiği ehemmiyetin bir başka delîli olmaktadır. Zira görüleceği
üzere, emr-i bi'l ma'rûfun terkedilmesi emri de fitneyi tahrîk etmek,
büyütmemek için verilmiştir. Zira öyle ahvâl ve şartlar tasvir edilmektedir ki,
o durumda emir ve nehiyde bulunmak fitnenin artmasına sebep olmaktadır.
Emr-i bi'lma'rûf ve nehy-i
ani'l-münkeri terkle alâkalı olarak Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen şu âyet vardır: "Ey
iman edenler, siz kendinize bakın, siz doğru yolu buldukça sapıtanlar size
zarar vermez." (Maide 5/105) Bu âyet ile, Kur'ân-ı Kerîm'in diğer
birçok âyetleri ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in pekçok
hadisleriyle sâbit olan emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerin farziyetinin
ortadan kaldırılmış olmadığına dair âlimlerin ekseriyetinin ittifâkına rağmen,
bazı durumlarda farziyetin kalkacağı da ifade edilmiştir.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) ve Ashâb devrinden beri bu âyet, ihtilaflı anlayışlara sebep olmuş,
durumun tavzîhi için, bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından
açıklamalar yapılmıştır. Hadislerde gelmiş olan tavzîhlere ve âlimlerin yaptığı
şerhlere dayanarak peşînen söyleyebiliriz ki, bâzı şartlar çerçevesinde emr-i
bi'lma'rufun terkine yer verilmesi inkârı gayr-ı kâbil bir gerçektir. Bunu
ifade eden, te'yid eden rivayetler çoktur.
Bunlardan birini Abdullah İbni
Amr İbni'l-Âs rivâyet eder: "Biz bir gün Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in etrafında oturuyorduk. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
fitneden söz etti ve dedi ki:
"İnsanları vaadlerini
tutmaz, emanetlere ihânet eder ve iyilerle kötüler şöyle karma karışık olup
-parmaklarını kenetleyerek gösterir- birbirinden tefrik edilemez halde
görürseniz (işte o zaman fitne gelmiş çatmıştır)." Ben yanına giderek
"Sana feda olayım, o zaman
ne yapmamı tavsiye edersin?" diye sordum. Dedi ki:
"Evine kapan, dilini tut,
ma'rufla amel et, münkeri de terk et, kendi nefsini (ve yakınlarını)
kurtarmaya, korumaya çalış, başkasının işiyle meşgul olma."
Bir başka rivayette aynı tavsiye
İbnu Ömer'e de yapılır. Lafzan aynı olmakla berâber mefhum olarak eve
çekilmeyi, karışmamayı emreden hadisler, Ebû Zerr, Muhammed İbnu Mesleme gibi
başka sahabelerden de gelmiştir. Bu çeşit rivayetlerden en câmi' ve en açık
olanı Ebû Ümeyye eş-Şa'bânî'den gelen rivayettir. Der ki: "Ebû Sa'lebe
el-Huşeynî'ye sordum:
"Ey Ebû Sa'lebe, "Siz
kendinize bakın" âyeti için ne dersin?" bana
"Allah'a kasem olsun bunu
tam adamına, mes'eleyi iyice bilen birine sordun. Zira bu âyet hakkında ben,
bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den sormuştum. Cevâben demişti
ki:
"Hayır, irşâd işini
bırakmayın. Aksine ma'rûfa uyun, münkeri nehyedin. Ancak, ne zaman mûcibiyle
amel edilen bir cimrilik, peşinde gidilen hevesât görür, insanların (mal, mevki
gibi menfaatlere aldanarak) dünyayı âhirete tercîh ettiğine, re'y sâhiblerinin
(Kur'ân, hadis ve icma'yı bir tarafa iterek) kendi re'y ve düşüncelerini
beğendiklerine şâhid olursan o zaman, kendi başının çâresine bak, başkasıyla
uğraşmaktan vazgeç."
Burada, irşâd faaliyetlerinin
terkini meşrû kılan -cimriliğin artması, dünyanın dîne tercîh edilmesi,
hevesatın peşine düşülmesi, dinî disiplini terkederek şahsî görüşlere uyulması
gibi- içtimâî bozulmalara, başka rivayetlerde mülkün (devletin) küçüklerin
eline geçmesi, büyüklerin fuhşa düşmeleri, ilmin rezil kimselerin elinde
kalması gibi başka hususlar da ilâve edilir.
İslâm âlimleri bu çeşit yâni
emr-i bi'lma'rufun terki ile alâkalı rivayetleri şöyle değerlendirmişlerdir:
Ekseriyetin benimsemesi ise fenalıkların cemiyette baskın bir hâl aldığı veya
fâillerinin mütecâviz ve şirret olmaları sebebiyle, kişi yapacağı müdâhale ile
münkeri bertaraf edemiyeceği veya bu faaliyetinden fayda hâsıl olmaksızın
kendisine zarar geleceği hususunda zann-ı gâlib hâsıl olduğu durumlarda, bir
başka ifâde ile şerliler çoğalırken hayırlılar zayıf duruma düşerse, emr-i
bi'lma'rufu terk hususunda ruhsat vardır, selef bunda ittifak etmiştir.[40]
Fitnenin son derece yaygınlığı ve
irşadın te'sir etme ümidinin kesildiği hallerde, emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i
ani'l-münkerle alâkalı teşvikleri tatbikde fazla istîcâl gösterilmemesi
gerektiğini te'yid eden bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)
şöyle buyurur: "İnsanlar öyle bir devir görecekler ki, o zaman mü'min
kişi âmme lehine dua eder de Cenâb-ı Hakk kendisine şöyle der: "Sen kendi
nefsinle alâkalı olarak iste, duana icabet edeyim, âmmeye gelince ben (şu anda)
ona karşı öfkeliyim."
İki ayrı Sahâbe'den (Hz. Ali ve
İbnu Ömer) gelen bir rivayette de Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle
der:
"Bir mü'minin nefsini
alçaltması (zelîl kılması) helâl olmaz." Ashâb sorar:
"Ey Allah'ın Resûlü, kişi
nefsini nasıl alçaltır?" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cevâben:
"Gücünün yetmeyeceği bir
belâya karşı vaziyet alır."
Şu rivayet de bu mevzû üzerine
kaydettiklerimizi te'yîd eder mahiyettedir: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyuruyor:
"Cenâb-ı Hakk kıyâmet
gününde, kulunu hesaba çakerken, bir de "münkeri gördüğün zaman ona
müdâhale etmekten seni alıkoyan şey ne idi?" diye sorar. Eğer Cenâb-ı
Hakk, kuluna hüccetini telkin edecek olursa şu cevabı verir:
"Ey Rabbim (Senin
keremine, lütfuna ümîd bağlayarak) insanları terkettim (çünkü onların şerrinden
korkuyordum)."[41]
Hakikat yukarıda kaydedilen gibi
olunca, arzulanan cemiyetin sağlanması için, münkerlerle yapılan mücadelede
ölçünün kaçırılmaması, ifrat edilmemesi gerekecektir. Bizzât dinin sâhibi
(Şâri'), fitneyi artırma endişesinin bulunduğu, muhatablarda uyandıracağı aksül
amelle başkalarına -ve hattâ bâzı durumlarda kendisine de- sirayet edecek
zararların melhuz bulunduğu durumlarda irşaddan vazgeçmeyi, kendini -ve bu
çeşit endişelerin mevzûbahs olmayacağı yakınlarını- kurtarmaya çalışmayı
emretmektedir. Verilen böyle bir ölçü varken, her ne pahasına olursa olsun,
irşad edeceğim diye, mevcut şartları hiç düşünmeksizin ortalıktaki fitneyi daha
da artırıcı ifratlara düşme, dine hizmet
değil, din nâmına yapılan cinâyetlerdir. Elbette indallah mesuliyeti vardır.
Kraldan ziyade kralcı, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den ziyâde
İslâmcı kesilmesinin bir mânası yoktur.
Münâvî, irşadın terkini âmir
hadisi açıklarken, sözünü şöyle tamamlar: "...İnsanların yaptıklarından,
şeriata muhâlif olanları terket. Kalbinle Allah'ın insanlar üzerindeki
tedbîrini seyret. Zira O (celle şânühü), aralarında rızıklarını taksîm ettiği
gibi, ahlâklarını da taksim etti. Dileseydi onların hepsini tek bir ahlâk üzere
toplardı. Öyle ise, cereyan eden bu hâdisât üzerinde, Cenâb-ı Hakk'ın tedbirini
görmekten gâfil olma. Bu durumda bir masiyet (günah) görürsen şu anda seni ona
bulaştırmamış olduğu için Allah'a hamdet. Emir ve nehiy yaparken rıfkla,
mülâyemetle, sabırla ve sükûnetle hareket et. Faaliyetine te'sîr halkedilirse
yine Allah'a hamdet, edilmezse, tefrîtin (yetersizliğin) sebebiyle istiğfarda
bulun. Bu uğurda çekeceğin eziyetlere de sabret, zira sabır, hâdiselere karşı
gösterilen bir azm ve metânettir.[42]
Fitne sırasında emr-i bi'l-ma'ruf
ve nehy-i ani'l-münkerde bulunurken, icabında bunu terke kadar varacak bir
teennî içerisinde olmanın ehemmiyetini ifâde zımnında diğer bazı nassları da
burada kaydedebiliriz: İbnu'l-Arabî'nin Ahkâmü'l-Kur'ân'da kaydettiği bir
rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmaktadır: "Fitneden
ikrâh etmeyin, zira o, münâfıkların hasadıdır."
Taberânî'nin Evsat'ından naklen
verilen şu hadis de bu mâ'nayı te'yîd eder: Allah diyor ki: "Ben buğz
ettiklerimden yine buğz ettiklerim vâsıtasıyla intikam alır, sonra da herbirini
cehenneme yollarım."
Yukarıdaki rivayetlerle mânası
te'yîd edilen şu rivayet de burada kayda değer: "Zâlim kimse, Allah'ın
yeryüzündeki adâleti (ne bir vâsıta)dır. Önce onun vâsıtasıyla intikamını
çıkarır, sonra da ondan intikam alır."
Âlimlerin sened yönünden zayıf
olduklarını belirttikleri bu rivayetlerin ifade ettikleri mânanın doğruluğunu
şu âyet te'yîd etmektedir: "İşte biz, zâlimlerden kimisini kimine,
irtikâb etmekte oldukları (günahlar) yüzünden, böylece musallat ederiz."[43]
İmâm Mâlik'in saltanat kaygısına
düşen liderler hakkında şöyle dediği kaydedilir: "Mevcut imama karşı bir
yenisi çıkacak olur ise, Ömer İbnu Abdillazîz gibi birisi için yeni çıkanı
defetmek bir vecibedir. Fakat (onun gibi değerli olmayan bir kimse ise) bırak
onu, Allah zâlimden kendisi gibi biri vasıtasıyla intikam alıyor demektir.
Bilâhare ikisinden de intikamını alacaktır."[44]
Emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i
ani'l-münkerin terkinden söz ederken, bu meselenin çok hassas bir nokta
olduğunu belirtmemiz gerekir. İslâm'ın böyle bir ruhsatı olduğunu düşünerek,
her isteyenin bu hususta ahkâm kesmesi, cemiyeti saran fenâlıklar karşısında,
atalet ve tembelliğine bu prensipten de bir fetva alarak seyirci kalması doğru
olmasa gerek. Aksi takdirde münkerâtı yaymaya ve İslâm'ı ortadan kaldırmaya
çalışan şerirler, sefihler ve inançsızlara meydanı boş bırakmış olacağız. Bu
yüzden Cenâb-ı Hakk'ın gadabına hedef olarak büyük felâket ve mesuliyetlere
dûçar olabiliriz.
Meselenin hassâsiyetini göstermek
ve bilhâssa zamanın şartlarını "irşâdı terketmeyi gerektiriyor"
istikametinde değerlendirmeye gitmeden önce, son derece teennîli davranmak
gerektiğini göstermek için, her meselede gerçek önderlerimiz olan selef-i
sâlihinden birkaç vak'a örneği vereceğiz. Bu vakâların her biri, zamanımızda
yaşamakta olduğumuz hâdiselere büyük benzerlik arzettiği için -zira bu vakalar
ve konuşmalar Sahâbe ve Tâbiîn devrinde İslâm âlemini birbirine katan büyük
fitne (el-Fitnetü'l-Kübrâ) sırasında cereyan etmiştir- aydınlatıcı, yol gösterici
mahiyettedir.[45]
1. Örnek: Hasan-ı
Basrî'den gelen bir rivayete göre İbnu Mes'ûd (radıyallahu anh)'a bir adam
gelerek: "Siz kendinize bakın,
kendiniz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar vermez" meâlindeki
âyetten sorar. İbnu Mes'ûd şu cevâbı verir: ‘Şimdi bu âyette ifâde edilen
irşâdı terketme zamanı değildir. Hâl-i hazırda irşad makbuldür. Fakat irşâdı
terketmenin gerekeceği zaman yakında gelecektir. O zaman siz, irşadda bulununca
size şu fenalıklar yapılacak (İbnu Mes'ûd belki de: "Sizin irşâdınızı dinleyen
olmayacak" dedi). İşte o zaman kendinize bakın, başkasının sapıtması size
zarar vermez."[46]
2. Örnek: Yine İbnu
Mes'ud'dan, aynı âyetle alâkalı olarak şu rivayet gelmiştir: "Bir grub
insan, İbnu Mes'ûd'un yanında oturmakta iken, iki kişi arasında bir ihtilâf
çıkar. Öyle ki her ikisi de birbirlerinin üzerine yürürler. Mecliste
bulunanlardan biri:
"Kalkıp bunlara ma'rûfu
emir, münkerden nehiyde bulunmayayım mı?" der. Yanındaki arkadaşı da
"Bırak onları, sen kendine
bak, zira Cenâb-ı Hak: "Siz kendinize
bakın..." buyuruyor" der. İbnu Mes'ud, bu konuşmayı işitince:
"Yok öyle şey, henüz bu
âyetin te'vîli gelmedi, Kur'ân bildiğiniz gibi, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in sağlığında vâki oldu. Bir kısım âyetlerinin te'vili Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in vefatından az sonra vâki oldu. Bir kısım âyetlerin
te'vîli şimdiden sonra vâkî olacak. Bir kısım âyetlerin tev'ili kıyâmet
sırasında vâkî olacak. Bir kısım âyetlerin te'vîli de kıyâmetten sonra, hesab
ânında vâkî olacak. Sizin kalbleriniz vahdetini, birliğini muhâfaza ettikçe,
arzûlarınız müşterek oldukça, grublara bölünmediğiniz, birbirinizin zulmunü
tadmadığınız müddetçe ma'rûfu emredin, münkerden de nehyedin. Amma ne zaman
kalbleriniz ayrılır, arzularınız birbirinden farklı hâle gelir, birbirine
muhâlif fırkalara bölünür, birbirinizin zulmünü tadarsanız kişi, o zaman kendi
hâline baksın. İşte o zaman bu âyetin te'vili bize ulaşmış demektir..."[47]
3. Örnek: Hz. Ömer'in oğlu
Abdullah'a bir gün:
"Şu kargaşa hengâmında
evinizde oturup emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'lmünkerde bulunmasanız olmaz mı?
Zira Cenâb-ı Hakk: "Siz kendinize bakın, kendiniz doğru yolda
bulununca, sapanlar size zarar vermez" buyuruyor" derler. İbnu
Ömer şu cevâbı verir:
"Bu âyet ne benim içindir,
ne de arkadaşlarım içindir. Zira Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle
buyurdu: "Benim tebliğ ettiklerimi, beni görenler (şâhid olanlar)
görmeyenlere teblîğ etsin, duyursun." Bizler, Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'i görenleriz, sizler ise görmeyenlersiniz, (biz size
duyurmak zorundayız). Bu âyete gelince, o bizden sonra gelecek kimseler içindir
ki onlara teblîğ edilse bile, onlar teblîği kabûl etmeyecekler" der.[48]
4. Örnek: Bir gün yine Hz.
Ömer'in oğlu Abdullah (radıyallahu anh)'ın yanına gözü pek, çenesi kuvvetli bir
adam gelerek:
"Ey Ebâ Abdirrahmân, altı
kişi var, hepsi de Kur'ân okuyor, hepsi de Kur'ân'dan hüküm çıkarmada acele
ediyor. Hepsi de müctehidlik yapıyor. Fakat hiçbirinde (hüküm çıkarırken)
teennî denen şey yok. Üstelik her biri de hayırdan başka bir şey taleb
etmediğini söylüyor. İşin garibi, iddia ettikleri şeylerle birbirlerinin şirke
düştüklerine delil getiriyorlar." Cemâatte oturanlardan biri söze
karışarak:
"Birbirlerini şirke düşmekle
ithâm etmekten daha büyük alçaklık olur mu?" der. Önceki adam:
"Ben sana sormadım, sen
konuşma, benim muhatabım şu ihtiyardır" der ve konuşmasını Abdullah'a
tekrar eder. Abdullah (radıyallahu anh) şu cevâbı verir:
"Allah hayrını versin, bana
öyle geliyor ki, senin arzun, ben bu adamları tekfîr edeyim ve sana emredeyim,
sen de gidip onları öldüresin, yok öyle şey, git onlara nasîhat et, onları bu
davranışlarınan menet. Böyle yapmana rağmen seni dinlemezlerse, o zaman sen
kendine bak, zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, siz
kendinize bakın..."[49]
5. Örnek: Cübeyr İbnu
Nüfeyr'den gelen şu rivayet de burada kayda değer: Der ki: "Ben Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashâbının da bulunduğu bir cemaate dâhil
olmuştum. Yaşça hepsinden küçüktüm. Emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'lmünker
meselesi üzerine müzâkerede bulunuyorlardı. Ben de söze karışarak:
"Cenâb-ı Hakk Kitâbı'nda "Ey
îmân edenler, siz kendinize bakın, siz doğru yolda oldukça, sapıtanlar size
zarar vermez" demedi mi (bu meselede müzâkereye ne hâcet?)" demiş
bulundum. Cemaat, bana yönelerek hep bir ağızdan:
"Sen Kur'ân'dan anlamadığın,
te'vîlini bilmediğin bir âyet mi seçip çıkarıyorsun?" dediler. Keşke
konuşmasaydım, temennîsinde bulundum. Epeyce bir konuştular. Dağılacakları
vakit, tekrar bana yönelerek:
"Sen yaşça genç bir
delikanlısın, sen bir âyet seçip çıkardın ki, ne olduğunu henüz bilmiyorsun.
Fakat muhtemelen onun te'vilinin çıkacağı zamana ulaşacaksın. Ne zaman
mûcibiyle amel edilen bir bencillik, peşine düşülen bir hevâ, re'y
sâhiblerinin, (âyet, hadis veya seleften olsun) kendi re'ylerinin dışında
hiçbir görüşe kıymet vermediklerini görürsen bil ki, âyetin te'vili vâki
olmuştur. O zaman sen kendine bak, sapıtanlar sana zarar vermez" dediler.[50]
İbnu Âbidîn'in kaydettiği bir
açıklama, mevzumuza ışık tutucu mahiyette olduğu için burada temasta fayda var.
İbnu Âbidîn: "Küffâra karşı savaşırken, bir askerin, düşmana -öldürme,
yaralama, bozgun gibi- herhangi bir zarar vereceği ümidi ile ölümü göze alarak
tek başına saldırmasında bir beis yoktur. Fakat, bu zararlardan hiçbirini
veremiyecek olduğu zâhir iken saldırması helâl değildir" dedikten sonra
ilâve eder: "Müslümanın fâsıkları -fıskdan imtinâları şöyle dursun-,
kendisini öldüreceklerini bile bile, münkerden nehiyde bulunması böyle
değildir. Bu durumda sükut etmesine ruhsat verilmişse de, nehiyde bulunması
haram değildir. Zira Müslümanlar, onun emredeceği şeyin haram olduğuna zaten
inanmaktadırlar. Bu sebeple onun nehiy faaliyeti, küffârın hilâfına, fâsıkların
derûnunda te'sir meydana getirir.
İbnu Âbidin'in bu sözü bize şu
âyeti hatırlattı: "Sen va'z (ve nasihat et, hatırlat), zira, şübhesiz
öğüt mü'minlere fâide verir." (Zâriyât: 51/55)[51]
[1] Bu bahisle ilgili geniş bir
tahlili, 96 numaralı hadisten sonra müstakilen sunacağımız için hadisler ile
ilgili açıklamalara fazla yer vermedik. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve
Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/375.
[2] Buhari, Melâhim: 17, (4340);
Müslim, İman: 78 (49); Ebu Dâvud; Salâtu'l-İydeyn: 248 (1140); Tirmizî, Fiten:
11 (2173); Nesâî, 17 (8, 111); İbnu Mâce, Fiten: 20, (4013); İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/375-376.
[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/376.
[4] Müslim, İman 80, (50);
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/376-377.
[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/377.
[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/378.
[7] Ebu Dâvud, Melâhim: 17,
(4336); Tirmizî, Tefsîr, Mâide: (3050), İbnu Mâce, Fiten: 20, (4006); İbrahim
Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/378.
[8] Ebu Dâvud, Melâhim 17,
(4338); Tirmizî, Tefsir, Mâide (3059), Fiten 8 (2169); İbnu Mâce, Fiten 20
(4005); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/379.
[9] Tirmizî, Fiten: 9, (2170);
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/379.
[10] Tirmizî, Fiten 70, (2258);
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/380.
[11] Ebu Davud, Melâhim: 17,
(4345); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/380.
[12] Ebu Dâvud, Melâhim 17,
(4344); Tirmizî 13, (2175); İbnu Mace, Fiten 20, (4011); İbrahim Canan, Kutub-i
Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/380.
[13] Gerek dindeki ehemmiyeti ve
gerekse günümüz Türkiye'sinde arzettiği önem sebebiyle bu bahsi, kendine has
belli başlı meseleleriyle teferruatlı olarak işlediğimiz İslâm Işığında Anarşi
kitabından aynen aktarmayı uygun bulduk. (İbrahim Canan)
[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/380-381.
[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/381-382.
[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/382-383.
[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/383.
[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/383-384.
[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/384-385.
[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/385-386.
[21] Bu bahiste "vâcib"
tâbiri fakihlerin örfündeki sübûtu veya delâleti husûsunda bir şüphe bulunan
dini hüküm mânasında değildir. Vâcib burada farz gibi kesin şart olan şeyleri
ifade eder. (İbrahim Canan)
[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/386-387.
[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/387-388.
[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/388.
[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/388.
[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/388.
[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/388-389.
[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/389.
[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/389.
[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/389.
[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/389.
[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/389.
[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/389-390.
[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/390.
[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/390.
[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/390.
[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/390-391.
[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/391.
[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/391-392.
[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/392-394.
[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/394.
[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/395.
[43] En’âm: 6/129.
[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/395-396.
[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/396.
[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/397.
[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/397.
[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/397-398.
[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/398.
[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/398-399.
[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/399.