(Bu bölümde üç fasıl vardır)
*
BİRİNCİ FASIL
KARA AVI
*
İKİNCİ FASIL
DENİZ AVI
*
ÜÇÜNCÜ FASIL
KÖPEKLER HAKKINDA AÇIKLAMA
İnsanların geçim kaynaklarından biri de avdır. Hatta geçimi sadece
avcılığa dayanan cemaatlerin yeryüzünde yaşadığı bilinmektedir. Ayrıca av
deyince, günümüzde pek mevziî olarak zevk için yapılan avlanmalar
anlaşılmayacaktır. Bugün, iktisadî hayatta büyük bir yer tutan
balıkçılık,avcılığın şümûlüne girer ve İslam dininde deniz avı olarak mütâlaa
edilir.
Ferdî ve içtimâî hayattaki ehemmiyeti nisbetinde av meselesi
Kur'an ve hadiste yer almış avla ilgili gerekli hükümler beyan edilmiştir:
Yenen, yenmiyen av hayvanları, kara ve deniz avı, av hayvanlarından hangi
şartlar altında istifade edilebilir? vs... Kur'an-ı Kerim'de, avla ilgili âyetlerin yer aldığı surenin Sofra
ma'nâsına gelen Mâide diye isimlenmesi, ilk âyetinin av'la ilgili olması
mânidardır: "Ey iman edenler! Akidleri yerine getirin. İhramda iken
avlanmayı helâl görmeksizin -bildirilecek olanlar dışındaki- hayvanlar size
helâl kılındı..." (Mâide 1).
"Ey iman edenler! Gıyabında, kendisinden kimin korktuğunu
ortaya koymak için (ihramlıyken) elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir
şeyle, Allah andolsun ki sizi dener..." (Mâide 94).
"Deniz avı ve onu yemek, size de yolcularada, geçimlik olarak
helâl kılınmıştır. İhramlı bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır.."
(Mâide 96). [1]
ـ3471 ـ1ـ عن
عدي بن حاتم
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قُلْتُ
يَا رَسُولَ
اللّهِ: إنَّا
قَوْمٌ نتَصَيَّدُ
بِهذِهِ
الْكَِبِ.
فَمَا
يَحِلُّ لَنَا
مِنْهَا؟
فقَالَ: إذا
أرْسلْتَ
كَِبَكَ
المُعَلَّمَةَ
وَذَكَرْتَ
اسْمَ اللّهِ
فَكُلْ مَا
أمْسَكْنَ
عَلَيْكَ إَّ أنْ
يَأكُلَ
الْكَلْبُ
فََ تَأكُلْ
فَإنِّي
أخَافُ أنْ
يَكُونَ
إنَّمَا
أمْسَكَ عَلى نَفْسِهِ،
وَإنْ
خَالَطَهَا
كَلْبٌ مِنْ غَيْرِهَا
فََ تَأكُلْ[.
أخرجه الخمسة
1. (3471)- Adiyy İbnu Hâtim
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "(Bir gün): "Ey Allah'ın Resulü! Biz, şu
köpeklerle avlanıyoruz. Bunlardan bize helâl olanı hangisidir? diye sormuştum,
şu açıklamayı yaptı:
"Muallem (terbiye edilmiş) köpeğini besmele çekerek gönderdin
mi, senin için tuttuğunu ye. Ancak köpek kendisi yemeye kalkmışsa onu yeme.
Zira bu durumda ben, avı köpeğin kendisi için yakalamış olmasından korkarım.
Eğer senin gönderdiğin köpeklere başka bir köpek karıştı da (hangisinin
yakaladığı belli değilse) yine yeme."[2]
AÇIKLAMA:
1- Hadis, değişik vecihlerde rivayet edilmiştir. Birçok
veçhinde şu ziyade yer alır: "Resulullah'a mi'razla avlanan hayvandan
sordum. Dedi ki: "Demiri değerek öleni ye, enlemesine değerek öleni yeme,
bu, vurularak (kan akmaksızın) ölen gibidir."
Burada mi'raz bir ucunda kesici demiri bulunan bir sopadır. Avcı
bunu av hayvanına fırlatır, demir kısmı isabet ederse, hayvanı yaralayarak
öldürür. Bu durumda av helâldir. Eğer diğer ucu değer veya sopanın orta kısmı
değerse, hayvanda yara açmaz, dolayısıyla darbe tesiriyle ölmüş olur. Her ne suretle
olursa olsun, kan akmadan ölen hayvan helâl sayılmadığı için bu avın eti
yenmez. Ancak darbe tesiriyle sersemleyen hayvana ölmeden yetişilir ve
kesilirse o zaman yenilir.
2- Köpeğin terbiye edilmiş (muallem) olması, onun, yakaladığı
hayvana göstereceği tavırla bilinir: "Eğer avdan yemişse o muallem
değildir, onun yakaladığı yenilmez. Yakaladığı hayvanı olduğu gibi getirmişse,
hiç yememişse o muallem sayılır, getirdiği yenilir."
3- Av köpeğinin yanında, onunla salınmayan başka bir köpek
görülürse, av yine yenilmez, çünkü
muallem olan mı yakaladı, bu yabancı olan mı yakaladı bilinemez. Âlimler bu
mesele vesilesiyle şu kaideyi belirtirler: "Kesilen hayvanı mubah kılan
husus "kesme işi"dir, bu hususta şekk hâsıl olursa, o hayvan
yenmez." Öyle ise öldüreceği hayvan helâl addedilen muallem köpek
tarafından mı öldürüldü, muallem olmayan köpek tarafından mı öldürüldü şeklinde
girecek bir şüphe, avı yenmez kılmaktadır.[3]
ـ3472 ـ2ـ وعن
أبي ثعلبة
الخشني
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قلْتُ
يَا رسُولَ
اللّه إنَّا
بِأرْضِ
قَوْمٍ أهْلِ
كِتَابٍ.
أفَنَأكُلُ
في آنِيَتِهِمْ؟
وَبِأرْضِ
صَيْدٍ،
أصِيدُ بِكَلْبِي
المُعَلَّمِ
وَبِقَوْسِي،
وَبِكَلْبِي
الَّذِي
لَيْسَ
بِمُعَلَّمِ،
فَمَا
يَصْلُحْ
لِي؟ قالَ:
أمَّا مَا
ذَكَرْتَ مِنْ
أهْلِ
الْكِتَابِ
فإنْ
وَجَدْتُمْ
غَيْرَهَا
فََ تَأكُلُوا
فِيهَا،
وَإنْ لَمْ
تَجِدُوا
فَاغْسِلُوهَا
وَكُلُوا
فِيهَا،
وَمَا صِدْتَ
بِقَوْسِكَ
وَذَكَرْْتَ
اسْمَ اللّهِ
عَلَيْهِ
فَكُلْ. وَمَا
صِدْتَ بِكَلْبِكَ
المُعَلَّمِ
فَذَكَرْتَ
اسْمَ اللّهِ
عَلَيْهِ
فَكُلْ. وَمَا
صِدْتَ
بِكَلبِكَ
غَيْرَ
مُعَلَّمٍ
فَأدْرَكْتَ
ذَكَاتَهُ
فَكُلْ[.
أخرجه الخمسة
.
2. (3472)- Ebû Salebe
el-Huşenî (radıyallâhu anh) anlatıyor: [Bir gün Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a:]
"Ey Allah'ın resulü! Biz Ehl-i Kitab'ın yaşadığı bir
diyardayız. Onların kaplarından yiyebilir miyiz? Ve biz av memleketindeyiz; hem
muallem (öğretilmiş) köpeğimle ve hem de yayımla avlanıyorum, muallem olmayan
köpeğimle de avlandığım olur. Bunlardan hangisi benim için uygundur?" diye
sordum. Buna şu cevabı verdi:
"Ehl-i Kitapla ilgili sorundan başlayalım: "Başka bir
kap bulabilirseniz, onların kabından yemeyiniz. Başka kap bulamazsanız, onları
önce yıkayıp sonra içlerinden yemek yiyin.
(Ava gelince), yayınla avladığın ve üzerine besmele çektiğin avını
ye. Muallem köpeğinle avladığın ve üzerine besmele çekmiş bulunduğun avı da ye.
Muallem olmayan köpeğinle avladığın hayvana yetişmiş, kesmiş isen onu da ye!"[4]
ـ3473 ـ3ـ
وعنه رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسُولُ
اللّهِ #: إذَا
رَمَيْتَ
بِسَهْمِكَ
فَغَابَ
عَنْكَ
فأدْرَكْتَهُ
فَكُلْهُ
مَالَمْ يُنْتِنْ[.
أخرجه مسلم وأبو
داود
والنسائي .
3. (3473)- Yine Ebû Sa'lebe
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki: "Okunu attıktan sonra kaybetmiş olsan ve (üç gece) sonra
(okun isabet ettiği ava) erişsen, bu av kokmadıkça onu yiyebilirsin."[5]
AÇIKLAMA:
Yukarıda kaydedilen iki hadiste, açıklanması gereken birkaç mesele
var:
1- Ehl-i Kitab'ın kaplarının yiyecek işlerinde kullanılması:
Onların en azından domuz gibi, İslâm'ın necis addettiği şeyi çokça
kullandıkları için, kaplarının yıkanmadan kullanılması yasaklanmıştır. Ancak bu
meselede fukaha farklı görüşler ileri sürmüştür.
Bu hadisi esas alanlar, ehl-i kitabın kaplarının yıkanmadan
kullanılmamasına hükmetmiştir. Ancak bunların kullanılmasını esas alanlarda
olmuştur. İbnu Dakîki'l-Îd, buradaki ihtilafın "asıl"la
"gâlib"in ihtilâfından ileri
geldiğini belirtir. Ona göre, sadedinde olduğumuz hadisin delâlet ettiği hükmü
esas alanlar "galib durum"dan hâsıl olan zannın "asıl"dan
hâsıl olan zanna galebe çaldığı görüşüne
dayanmışlardır. "Asıl" olan temizliktir. Gelib durum ehl-i kitabın
bizce necis olan şeylere sıkça yer vermeleridir. "Necâset tahakkuk
edinceye (yani necâsetin varlığı iyice bilininceye) kadar asıl ile hükmetmek
gerekir" diyenler, öbürlerine iki ayrı cevap verirler:
1) Hadiste gelen yıkama emri, istihbâba hamledilir. Böylece
ihtiyaten, hem hadisin hükmü ile hem de asıl ile amel edilmiş olur.
2) Ebû Sa'lebe hadisinden murad, Ehl-i kitab'ın kabında
necaseti bizzat gören kimsenin halidir. Bu durumda, yıkamadan o kabı
kullanamaz. Nitekim bazı rivayetlerde mecusilerin kabının yıkanması mevzubahis
edilmiştir. Zira onlar hayvanlarını kesmezler, dolayısıyle kapları necistir.
Der ki: "Ebû Sa'lebe hadisinde kastedilen kap, içerisinde domuz eti
pişirilmiş veya şarap içilmiş olan
kaptır. Nitekim bu durum Ebû Dâvud'un rivayetinde tasrih edilmiştir:
"Biz ehl-i kitapla komşuyuz. Onlar tencerelerinde domuz
pişiriyorlar, kaplarında şarap içiyorlar..."
Aksi görüşü müdafaa eden fakihler, küffârın necis şeylerde kullanılmayan kaplarını kastederler. Onlara göre o kapların kullanılması, yıkanması bile caizdir, ancak yıkanmasını onlar da evlâ görür. Ama bunu, ihtilâftan kurtulmuş olmak için söylerler, kerâhet bulunduğu için değil."
İbnu Hacer der ki: "Birinci cevaba göre, bu kapların yıkanmadan kullanılması mekruh olabilir. Hadisin zâhir hükmü de budur. Başka kap olsa bile, yıkanarak kullanılmaları ruhsattır. Başka kap yoksa kullanılmaları kerâhetsiz câizdir. Zirâ, ondan yemek mutlak olarak yasaklanmıştır. İzin ise, iki şarta bağlı kılınmıştır:
a) Başka kabın yokluğu,
b) Onların yıkanması.
İbnu Hazm ez-Zâhirî, Ehl-i Kitab'ın kaplarının kullanılmasını iki
şartın da tahakkukuyla tecviz eder, değilse haram olduğuna hükmeder:
1) Başka kap olmamalıdır.
2) Mutlaka yıkanmalıdır.
2- Hadiste, yayla avlanılan hayvanın besmele çekilmiş olması
kaydıyla yenmesine ruhsat verilmektedir. Av
ve zebîhalara yani kesilen hayvanlara besmele çekme -ki tesmiye de
denir- işi, ulemâ arasında ihtilaf edilen bir konudur.
Hemen belirtelim ki, av ve zebîhalara tesmiyenin meşruiyeti,
bi'l-icmâ sâbittir. Bu hususta ihtilâf yoktur. İhtilâf, yemenin helâl olması
için bunun şart olup olmadığı hususundadır.
* Ebû Hanîfe, Mâlik, Sevrî ve ulemanın cumhurları unutarak
besmeleyi terkedenin kestiğinin veya avladığının yenmesini caiz görürler,
âmmden terkedeninkinin yenmiyeceğini söylerler.
* İmam Şâfiî ve bir grup fakihe göre -ki bu, İmam Mâlik ve Ahmed'
den de rivayet edilmiştir- tesmiye sünnettir, bir kimse sehven de, âmmden de
terketse kestiği, avladığı yenilir, hayvanın helâl oluşuna zarar vermez.
* Ahmed İbnu Hanbel'in râcih görüşüne, Ebû Sevr ve bir kısım
ulemânın tercihine göre, tesmiye vacibtir, çünkü Adiyy hadisinde (3471) tesmiye
şart kılınmıştır. Bu hükme gitmede başka karîne ve deliller de ileri
sürülmüştür.
Bu mevzuda ulemânın farklı mütâlaaları var, teferruata burada
girmeyeceğiz.
3- Ebû Sa'lebe hadisinin son kısmında avcı, okunu attıktan
sonra avı zamanında bulamayıp birkaç gün sonra bulması halinde bunun helâl olma
şartları belirtiliyor: Av kokmadıkça
helâldir. Ancak, hadisin başka vecihlerinde geldiğine göre, hayvan üzerinde,
kendi okundan başka bir okun izine rastlanmamalıdır. Yani hayvanın ölmesine
sâdece avcının attığı ok sebep olmuş olmalı, başka bir sebep daha araya
girmemelidir. Başka bir sebebin de araya girmesi, hayvanı haram kılar. Nitekim
daha önce, muallem olan köpeğe bir başka köpeğin de iştirakiyle, hayvanın
yakalanması halinde avın haram olacağı belirtilmişti. Burada şu hususun
bilinmesi gerek: Âlimler, ölüme sebep olan bir başka sebep derken, sadece bir başka ok izini
kastetmezler, ölüme sebep olucu herhangi bir sebepten gelen bir izi
kastederler. Öyle ise tereddüt halinde avın behemahal haram olacağı belirtilir.
Hadisin bir başka vechi şöyle: "Hayvanda okunu bulur, herhangi bir vahşi
hayvanın eserini görmezsen ve okunla öldüğünü anlarsan onu yersin."
İmam Şâfiî, ölümü avcının nazarından hariçte meydana gelen avın
yenmesine hükmetmiş ise de, Nevevî ve Beyhakî gibi Şâfiî ülemâsı bunu sâbit
sünnete muhalif bulurlar.
Nevevî, kokmuş yemeği Resulullah'ın haram etmediğini zikrederek,
buradaki nehyin tahrimî değil, tenzihî olduğunu belirtir. Bazı âlimler üç değil
iki günde geçmiş olsa kokmuşsa, yemenin mekruh olduğunu belirtirler.[6]
ـ3474 ـ4ـ وعن
سعد بن أبي
وقاص رَضِيَ
اللّهُ عَنْه:
]أنَّهُ
سُئِلَ عِنَ
الكَلْبِ
المَعَلَّمِ
إذَا قَتَلَ
الصَّيْدَ؟
فقَالَ:
كُلْ وَإنْ
لَمْ يُبْقِ
مِنْهُ إّ
بَضْعَةً وَاحِدَةً[.
أخرجه مالك
بغاً .
4. (3474)- Sa'd İbnu Ebî
Vakkas (radıyallâhu anh)'a öğretilmiş (muallem) bir köpek avı öldürecek olursa,
yenilip yenmiyeceği sorulmuştu:
"Ye dedi, ondan sadece bir parça da kalmış olsa."[7]
Bu hadis, muallem köpek, üzerine gönderildiği avı yakalamakla
kalmayıp, bir miktar yiyecek olsa, köpeğin artığı durumunda olan avın etinin
yenilebileceğini ifade etmektedir. Hadis aslında mürsel ise de, daha önce kaydedilen hadis bunu takviye eder. İmam
Mâlik'ten gelen meşhur görüş budur. Şâfiî'nin kavl'i kadîmi de böyledir. Başka
âlimler de bu görüşü benimsemiştir. Ayrıca bu görüş şu âyetin zâhirine de
uygundur: "...Öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin
ve üzerine Allah'ın adını anın" [Mâide 4).
Âlimler der ki: "Köpeğin getirdiği artık parça yenir, çünkü,
yemesinden sonra bâki kalan, "bize tuttuğu şey"dir, bu da âyetin
zâhirine göre helâldir."
İmam Mâlik'e ve yeni görüşünde Şâfiî'ye göre köpeğin artığı
yenmez, muallem de olsa. Ancak, nehiy kerâhete hamledilerek bu iki görüş cem
edilmiş ve muallem köpeğin öldürdüğü ve hatta ucundan yediği avın helâl olacağı
umumiyetle kabul edilmiştir. Nitekim, Ebû Dâvud'da kaydedilen bir rivayetinde, "Ebû
Sa'lebe denen bir bedevî sorar:
"Ey Allah'ın Resulü, benim muallem köpeklerim var, onlar(ın
avları) hakkında bana fetva ver!" der. Aleyhissalâtu vesselâm: "Senin
için yakaladıklarını ye!"der. Adam tekrar sorar: "Yakaladığından
yerse?"
"Yakaladığından yese de!" diye cevap verir. "[8]
ـ3475 ـ5ـ وعن
عمرو بن شعيب
عن أبيه عن
جده ]أنَّ رَجًُ
قالَ يَا
رسُولَ
اللّهِ: إنَّ
لِيَ كَِباً
مُكَلَّبَةً،
فأفْتِنِي
فِيهَا.
فقَالَ: مَا
أمْسَكَ
عَلَيْكَ
كَلْبُكَ
فَكُلْ. قالَ: وَإنْ
قَتَلَ. قالَ:
وَإنْ قَتَلَ.
قالَ: أفْتِنِي
في قَوْسِي؟
قالَ: مَا
رَدَّ
عَلَيْكَ
سَهْمُكَ
فَكُلْ.
قُلْتُ: وَإنْ
تَغَيَّبَ
عَلَيَّ؟
قَالَ: وَإنْ
تَغَيَّبَ
عَلَيْكَ،
مَا لَمْ
تَجِدْ فِيهِ
أثَرَ سَهْمٍ
غَيْرِ سَهْمِكَ
أوْ تَجِدْهُ
قَدْ صَلَّ:
أي أنتنَ[.
أخرجه
النسائي .
5. (3475)- Amr İbnu Şu'ayb
an ebîhi an ceddihî (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Bir adam dedi ki:
"Ey Allah'ın Resûlü, benim öğretilmiş köpeklerim var. Onlar
hakkında bana fetva ver!"
Aleyhissalâtu vesselâm:
"Köpeğin senin için tuttuğu şeyi ye!" buyurdular. Adam:
"Köpek, avı öldürmüşse?" dedi.
"Öldürse de!" buyurdular.
"Yayım hakkında da bana fetva ver!" dedi.
"Okunun sana geri getirdiğini ye!" buyurdu.
"Avı gözden kaybetmişsem?"dedim. "Avı gözden
kaybetsen de! buyurdu, yeter ki, av üzerinde senin okundan başka bir ok izine
rastlamamış olasın. Veya onu kokmuş bulmamış olasın."[9]
ـ3476 ـ6ـ وعن
عبداللّه بن
مغفل رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]نَهَى
رسولُ اللّهِ
# عَنِ
الخَذْفِ،
وقالَ: إنَّهُ
َ يَقْتُلُ
الصَّيْدَ،
وََ يَنْكَأُ
الْعَدُوَّ.
وَإنَّهُ
يَفْقَأُ الْعَيْنَ
ويَكْسِرُ
السِّنَّ[.
أخرجه الخمسة
إ
الترمذي.»الخذف«
بالخاء
المعجمة: رميك
حصاة أو نواة
تأخذها بين
سبابتيك أو
تأخذ خشبة
فترمي بها بين
إبهامك
والسبابة.»وَنَكأتُ
العودَ« إذا
قشرْتَهُ،
والنَّكْءُ
في الجُرْحِ
مُسْتَعَارُ
مِنْهُ .
»وفقأتُ
العَيْنَ« إذا
شقَقْتَهَا
وَبِخَصْتَهَا
.
6. (3476)- Abdullah İbnu
Muğaffel (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)
parmakla çakıl atmayı yasakladı ve: "O, avı öldürmez, düşmanı paralamaz;
ancak göz patlatır, diş kırar! " buyurdu."[10]
AÇIKLAMA:
Dilimize umumiyetle sapan diye çevrilen hazf'ı, lügatçiler iki
parmak arasından çakıl veya çekirdek gibi küçük cisimleri fırlatmak olarak
tarif ederler: Baş parmağın iç kısmı ile şehadet parmağının dış ucu arasında
fırlatma. Mihzafe (sapan) denen âletle küçük taşların atılması da aynı masdarla
ifade edilir. Bu atışların hiçbirisi av üzerinde yara açacak, kan akıtacak
mahiyette değildir. Büyük hayvanlara sadece eziyet verir. Küçükleri öldürse de
kan akıtmayacağı için, o av yenmez. Şu halde göz çıkarma, diş kırma nev'inden
hasıl edeceği sakatlamalar av hayvanına işkenceden başka bir zarar vermez. Bu
sebeplerle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) parmak ve sapanla çakıl
fırlatmayı, taş atmayı yasaklamıştır.
Bazı şârihler, helâl olan avlama tarzını bizzat Kur'an-ı Kerim'in
tayin ettiğini belirtirler:
"Ey iman edenler! Gıyabında kendisinden kimin korktuğunu
ortaya koymak için (ihramlıyken) elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir
şeyle, Allah andolsun ki sizi imtihan eder" (Maide 94).
Şu halde âyet, avlamada "elle tutmayı" "rimâh"
yani "mızraklarla öldürmeyi" esas almaktadır. Mızrağın zikri, avın
yaralayıcı aletle olması gereğine işarettir. Taş atmakla, sopa vurmakla
öldürülen av helâl olmaz. Bu çeşit öldürülene mevkûze denir, temiz değildir,
necistir, yenmez. Mevkûze'nin yenebilmesi için ölmezden önce ayrıca bıçak
vurulması, kan akıtılması gerekir. Bıçak yetişmeden, darbe tesiriyle ölen
hayvan yenmez.[11]
ـ3477 ـ7ـ وعن
جابر رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]نَهَى
رَسُولُ
اللّهِ # عَنْ
أكْلِ صَيْدِ
كَلْبِ المَجُوسِي[.
أخرجه
الترمذي .
7. (3477)- Hz.Câbir (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mecusî köpeğinin
avladığı avın etini yemeyi yasakladı."[12]
AÇIKLAMA:
Begavî, bu hadisi açıklarken der ki: "Müslüman kimsenin
mecusinin köpeğiyle avladığı helâldir. Ama mecusinin müslüman köpeğini
kullanarak avladığı haramdır, ancak müslüman, hayvan ölmezden önce ona yetişir
ve keserse bu takdirde helâl olur. Şayet bir müslüman ve bir mecusi av üzerine köpek göndermedeortak
davransalar ve hayvan avı yakalasa ve öldürse bu hayvan haramdır Aliyyül'l-Kâri
der ki: "Hayvanın etinin yenmesi için, ulemânın: "Keseni müslüman
olmalıdır" şartını koyması, âyette geçen İmma zekkeytum (Mâide, 3)
ibâresine dayanır. Keza kitâbî olması şartı da "...Kitap verilenlerin yemeği size helâl,
sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (Mâide 5) âyetine dayanır. Burada
helâl olan yemeklerinden murad (şeriatlarının esasına uygun olarak)
kestikleridir. Zira, kesilen cinsten olmayan mutlak yiyecek hangi kâfirden
olursa olsun helâldir. Kitâbîlerin kestiklerinin helâl olması için, kesim
sırasında kitâbînin Allah'ın isminden başka bir isim zikretmemesi şart
koşulmuştur. Öyle ki, kesim sırasında Hz. İsa'nın ismi veya bir azizin ismiyle kesecek olsa,
kestiği yenmez. Zira âyette "...Allah'tan başkası için kesilen
hayvanı haram kılmıştır" (Bakara 173) buyrulmuştur. Tevhide inanmadıkları
için mecûsî ve putperestlerin kestikleri yenmez."[13]
ـ3478 ـ1ـ عن
جابر رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]بَعَثَنَا
رسولُ اللّهِ
# وَنَحْنُ
ثَثمَائَةِ
رَاكِبٍ،
وَأمِيرُنَا
أبُو عُبَيْدَةَ
بن الجَرَاحِ
نَرْصُد
عِيرَ قُرَيْشٍ،
وَزَوَّدَنَا
جِرَاباً
فِيهِ تَمْرٌ
لَمْ يَجِدْ
لَنَا
غَيْرَهُ،
وَكَانَ أبُو
عُبَيْدَةَ
يُعْطِينَا
تَمْرَةً
تَمْرَةً. قِيلَ
كَيْفَ
كُنْتُمْ
تَصْنَعُونَ
بِهَا؟ قالَ:
كُنَّا
نَمَصُّهَا
كمَا يَمَصُّ
الصَّبِي،
ثُمَّ نَشْرَبُ
عَلَيْهَا
المَاءَ
فَتَكْفِينَا
يَوْمَنَا
إلى
اللَّيْلِ.
فَلَمَّا
فَنِي وَجَدْنَا
فَقْدَهُ،
فَأقَمْنَا
بِالسَّاحِلِ
نِصْفَ
شَهْرٍ
فَأصَابَنَا
جُوعٌ شَدِيدٌ
حَتَّى
أكَلْنَا
الخَبَطَ،
فَسُمِّي جَيْشَ
الخَبَطِ.
فَألْقَى
لَنَا
الْبَحْرُ
دَابّةً
يُقَالُ لَهَا
الْعَنْبَرُ.
فقَالَ أبُو
عُبَيْدَةَ
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه:
مَيتةٌ،
ثُمَّ قالَ: َ.
بَلْ نَحْنُ
رُسُلُ
رَسولِ
اللّهِ #،
وَفي سَبِيلِ
اللّهِ
وَقَدِ
اضْطُرِرْنَا.
فَأكَلْنَا
مِنْهَا
نِصْفَ
شَهْرِ
وَادَّهَنَّا
مِنْ
وَدَكِهَا
حَتَّى
ثَابَتْ
أجْسَامُنَا
فَأخذَ أبُو
عُبَيْدَةَ
ضِلْعاً مِنْ
أضَْعِهَا فَنَصَبَهُ
ثُمَّ نَظَرَ
إلى أطْوَل
رَجُلٍ
وَأطْوَلِ
جَمَلٍ
فَحُمِل
عَلَيْهِ
فَمرَّ
تَحْتَهُ
وَجَلَسَ في
حِجَاجِ
عَيْنِهَا
أربَعَةُ
نَفَرٍ.
وَأخْرَجْنَا
مِنْ عَيْنِهِ
كَذَا
وَكَذَا
قُلَّةَ
وَدَكٍ
وَتَزَوَّدْنَا
منْ لَحمِهِ.
فلَمَّا
قَدِمْنَا
المَدِينَةَ
ذَكَرْنَا
ذلِكَ
لِرَسولِ
اللّهِ #
فقَالَ، هُوَ
رِزْقٌ
أخْرَجَهُ
اللّه تَعالى
لَكُمْ! فَهَلْ
مَعَكُمْ
مِنْ
لَحمِهِ؟
فأرْسَلْنَا
إلَيْهِ
مِنْهُ
فَأكَلَ[.
أخرجه
الستة.»الخَبَطْ«
ورقُ شجَرٍ
يُخبطُ
بِعَصاً أوْ
نَحْوِهَا
فينتثرُ
فتأكلُهُ
ا“بلُ.»وَالْوَدَكُ«
دَسَمُ اللَّحْمِ
وَدُهْنُهُ .
»وَحِجَاجُ
الْعَيْنِ«
العظمُ
المستديرُ حولها
الّذِى فيه
الحدقةُ
وهُوَ وقبُ
الْعَيْن.»وَالْقُلّةُ«
هيَ الحبُّ
العظيمُ
معروفةٌ بالحجاز
تأخذ القلة
منها مزادةً
من الماء .
1. (3478)- Hz. Câbir
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi
gazveye gönderdi. Biz üçyüz kişilik bir gruptuk, komutanımız da Ebû Ubeyde
İbnu'l-Cerrâh (radıyallâhu anh) idi. Kureyş'in kervanını takip ediyorduk.
Azığımız da bir dağarcık içine konmuş hurmadan ibaretti. Başka bir şeyimiz
yoktu. Ebû Ubeyde bundan bize [önce avuç avuç veriyordu, sonra] tane tane
vermeye başladı. Kendisine:
"Bununla nasıl idare ediyordunuz?"diye soruldu. Şu
cevabı verdi:
"Biz hurmayı âdeta emiyorduk, bebeğin emmesi gibi. Sonra da
üzerine su içiyorduk. Bu bize geceye kadar yetiyordu. Tükendiği zaman yokluk
içinde kaldık. İki hafta sahilde ikâmet ettik, şiddetli açlık geçirdik. Öyle ki
ağaç yaprakları yedik. Ordumuza yaprak ordusu dendi. (Bu esnada) deniz bize anber
(balinaya benzer bir balık, adabalığı.) denen bir hayvan attı. Ebû Ubeyde
(radıyallâhu anh) buna önce, "meytedir (yani leştir, yenmesi
haramdır)" dedi. Sonra da: "Hayır, meyte değildir, bizler Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın elçileriyiz, Allah için buradayız, üstelik muzdar
durumdayız" dedi.
Ondan iki hafta boyu yedik. Yağından da süründük. Hatta vücudumuz
kendine geldi, eski halini aldı. Ebû Ubeyde, hayvanın kaburgalarından bir kemik
alıp yere dikti. Sonra en boylu şahsı ve en boylu deveyi aradı. Adam deveye
bindirildi ve kaburganın altından geçti. Hayvanın göz çukurunun içine tam dört kişi oturdu.
Gözünden nice kulle[14] yağ çıkardık. Etinden
kendimize azık yaptık. Medine'ye gelince durumu Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a anlattık.
"Bu, Allah'ın sizin için (denizden) çıkardığı bir rızıktır.
Beraberinizde, etinden hala var mı?" buyurdu. Biz de bir miktar gönderdik.
O, bundan yedi."[15]
AÇIKLAMA:
Bu hadis, deniz
hayvanlarının kendiliğinden ölmüş olanlarının yenilebileceğini göstermek
maksadıyla kaydedilmiştir.
Rivayette görüldüğü üzere Ebû Ubeyde önce bunun meyte (leş) olduğuna ve haram olduğuna içtihad eder. Fakat sonradan:
1- Allah yolundasınız;
2- Muzdarsınız diye içtihad ederek helâl olduğuna hükmeder,
askerler de yerler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın o etten taleb edip
yemesi, onun helâl olduğunu göstermek, askerlerin gönlünü o hususta hoş kılmak içindir. Çünkü
(aleyhissalâtu vesselâm) muzdar olmadığı halde o etten yemiştir.
Hattâbî der ki: "Bu hadis, denizin bütün hayvanlarının mübah,
meytesinin de helâl olduğuna delildir. Zira (aleyhissalâtu vesselâm): "O
etten daha var mı, bana da tattırsanız" buyurmuş ve getirileni yemiştir.
Bu hal refah halidir, zaruret değil. Hz. Ebû Bekr (radıyallâhu anh)'ın da şöyle
söylediği rivayet edilmiştir: "Denizdeki her hayvanı Allah sizin için
kesmiş, temiz kılmıştır." Muhammed İbnu Ali'nin, "Denizde olan her
şey temizdir" dediği rivayet edilmiştir. Evzâî de şöyle derdi:
"Hayatı denizde geçen her canlı helâldir." Kendisine "timsah da
mı?" denince "Evet!"
demiştir.
Şâfiî mezhebinin galip görüşü, bütün deniz hayvanlarının helâl
olması merkezindedir. O sadece kurbağayı istisna tutar, bu da onun öldürülmesi
hakkında yasak geldiği için.
Ebû Sevr: "Suya sığınan her şey helâldir. Kesilenler ancak
kesilmekle helâl olur. Balık gibi kesilmeyenin ölüsü de dirisi de
helâldir."
Ebû Hanîfe, balık dışındaki deniz hayvanlarını mekruh addeder.
Süfyân-ı Sevrî: "Yengeçte bir beis olmayacağını ümid
ederim" demiştir.
İbnu Vehb: "Leys İbnu Sa'd'a su domuzu, su köpeği, su insanı
ve bütün deniz hayvanları hakkında sordum. Şu cevabı verdi: "Su insanı,
hiçbir halde yenmez. Domuza gelince, insanlar domuz diyorsa yenmez, zîra Allah
Teâlâ Hazretleri domuzu haram kıldı. Köpeklere gelince, denizde de karada da
onda bir beis yoktur."
Hattâbî, Leys İbnu Sa'd'ın "ism"e ve
"benzeme"ye ehemmiyet veren bu görüşüne katılmaz, âlimlerin yılana
benzeyen ve hatta deniz yılanı denilen
balığın helal olduğunda ihtilaf etmediklerini belirttikten sonra der ki:
"Bu hal, deniz hayvanları hususunda isimlerin ma'nâsına ve benzerliklere
itibar etmenin bâtıl olduğuna delâlet eder. Bunların hepsi balıktır, şekilleri
suretleri farklı olsa da. Allah Teâlâ Hazretleri "Deniz avı ve onu yemek
size de yolculara da geçimlik olarak helâl kılınmıştır" (Mâide 96) buyurmaktadır.
Bu âmm hükmün içine deniz hayvanlarından avlananların hepsi girer. İstisna için
delil gereklidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a denizin suyundan
sorulmuştu. Şu cevabı verdi:
"Suyu temiz,
meytesi helâldir." Burada hiçbir istisna yapmadan bütün deniz mahluklarını
kasdetti. Kaziyyenin âmm olması, o hususta istisna edilenlerin dışında kalan her şeyin mubah olmasını
gerektirir. İstisna da delille sübût bulur."
İslâm ulemâsının, deniz hayvanları ile alakalı umumî görüşlerini
böylece kaydettikten sonra mezhebimiz olan Hanefî mezhebinin daha hususî bazı kayıdlarını belirtmemizde gerek var.
Zira tatbikatta mezheplere göre amel esastır.
Ömer Nasuhi Bilmen, bu hususta şu özetlemeyi yapar:
"Daima suda yaşayan, suda barınan=taayyüş eden hayvanlardan
her nevi balık etleri yiyilebilir helâldir.
Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu cümledendir.
Fakat diğer su hayvanları habâisten sayılır. Yenilmeleri caiz olmaz. Meselâ
yengeçler, midyeler, istiridyeler, istakozlar helâl değildir, etleri yenilemez.
Kezâlik deniz insanı, deniz aygırı, deniz hınzırı gibi balık
suretinde bulunmayan deniz hayvanlarının yiyilmeleri helâl olmadığı gibi
avlanmaları da helâl olmadığı görülmektedir.
Suda kendi kendine zâhiren sebepsiz olarak ölüpde suyun yüzüne
çıkan balıklar yenilmez. Fakat suyun açılıp kurumasından dolayı ölen, fazla
sıcaktan veya soğuktan dolayı ölen veya kuşlar tarafından öldürülen, su içinde
bağlı tutulmakla ölen, buz arasında sıkışarak ölen balıklar yenilebilirler.
Balıklarda boğazlamak icabetmez.."
Burada hatıra şu soru geliyor: Bugün, deniz ve nehir ve sularının
sanayi artıklarıyla kirlenmesinden hâsıl olan zehirlenmeler de balıkların
ölümüne sebep olmaktadır. Yukarıda kaydedilen ölüm sebepleri arasında bu
gözükmediğine göre, hükmümüz ne olacaktır? Bu balıklar yenmeli mi, yenmemeli
mi?
Kanaatimizce bunun kesin cevabını tabiblerin vermesi gerekir.
Tabibler insan sağlığına zarar vereceği kanaatindeler. Esasen, iktibasımızın
baş kısmında belirtildiği üzere, mezhebimize göre "Suda kendi kendine
zâhiren sebepsiz olarak ölüpde suyun yüzüne çıkan balıklar yenilmez" hükmü
esastır. Sanayi artıklarıyla zehirlenen balıkları bu gruba dahil ederek yememek
ihtiyata muvafıktır. Deniz hayvanlarıyla ilgili bazı teferruat 3493 numarada
gelecek.[16]
ـ3479 ـ2ـ
وعنه رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رسولُ اللّهِ
#: مَا
ألْقَاهُ
الْبَحْرُ
أوْ جَزَرَ عَنْهُ
فكُلُوهُ،
وَمَا مَاتَ
فِيهِ وَطفَا
فََ
تَأكُلُوهُ[.
أخرجه أبو
داود.ورُوى
موقوفا على
جابرٍ قال: »َ
بَأسَ بِمَا
لَفَظَهُ الْبَحْرُ«.»جَزرَ«
البحرُ عن
السمك بالجيم:
إذا نقص عنه
وبقي على
ا‘رض.»ولَفَظَ
البحرُ السمَكَ«
بفتح الفاء
إذا ألقاه على
جانبه .
2. (3479) Yine Hz. Câbir
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:
"Denizin dışarı attığı veya yarısından çekildiği balığı
yiyin. Denizin içinde ölmüş ve suyun üstüne çıkmış (tâfi) balığı yemeyin."[17]
AÇIKLAMA:
"Denizin ölüsü helâldir" hükmünü bu hadis
kayıtlamaktadır. Eğer ölü, karaya vurmuşsa helal olan budur. Değilse, karaya
vurmayan suyun üstünde serbest olan deniz ölüsü "helal" grubuna
girmez. Ebû Hanîfe ile Şâfiî mezhebi arasındaki bazı farklar buradan gelir.
Suyun üzerinde yüzen ölü balığın yenmeyeceğini söyleyenler buna dayanırlar.
Diğer taraftan yüzen ölünün yeneceğine dair Hz. Ebû Bekr, Hz. Ebû Eyyub
el-Ensârî'den rivayet gelmiştir. İbnu Ebî Rebâh, Mekhûl, İbrahim Nehâî, Mâlik,
Şâfiî, Ebû Sevr hep bu görüşü benimsemişlerdir.
Hz. Câbir ve İbnu Abbâs, Câbir İbnu Zeyd, Tâvus, Ashab-ı Re'y ise
yüzen ölmüş balığın kerahetine hükmetmişlerdir.[18]
ـ3480 ـ1ـ عن
ابن عمر
رَضِيَ
اللّهُ
عَنْهما قال:
]قال رسولُ
اللّهِ #: مَنْ
اقْتَنى
كَلْباً إَّ كَلْبَ
صِيْدٍ أوْ
مَاشِيَةٍ
انْتُقِصَ
مِنْ أجْرِهِ
في كُلِّ
يَوْمٍ
قِيراطَانِ،
وَكَانَ أبُو
هُرَيْرَةَ
يَقُولُ: أوْ
كَلْبَ حَرْثٍ[.
أخرجه الستة إ
أبا داود .
1. (3480)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Av ve
çoban köpeği dışında köpek besleyenin ecrinden her gün iki kıratlık eksilme
olur." (Sâlim derki: "Ebû Hüreyre (bu hadisi rivayet ederken):
"...Veya ziraat köpeği"
derdi,) çünkü o ziraat sahibi idi."[19]
ـ3481 ـ2ـ وعن
أبي هريرة
رَضِيَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رسولُ اللّهِ
#: مَنْ
اتَّخَذَ
كَلْباً إَّ
كَلْبَ
مَاشِيَةٍ
أوْ صَيْدٍ
أوْ زَرْعٍ نَقَصَ
مِنْ أجْرِهِ
كُلَّ يَوْمٍ
قِيراط[. أخرجه
الخمسة .
2. (3481)- Ebû Hüreyre
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:
"Sürü veya av veya ziraat köpeği dışında bir köpek besleyen
kimsenin ecrinden her gün bir kırat eksilir."[20]
AÇIKLAMA:
1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) köpeklerle ilgili
olarak bir çok beyânlarda bulunmuştur. Burada o hadislerden sâdece iki tanesi
yer almaktadır. Bu iki hadis, köpek beslemeyi birkaç istisna dışında
yasaklamaktadır. Bu istisnalar koyun köpeği, av köpeği ve ekin köpeğidir.
Köpekle ilgili hadislerden birkaçını kaydediyoruz: "İbnu Ömer
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) köpeklerin öldürülmesini
emir buyurdu ve Medine civarına da köpeklerin öldürülmesi için haber
gönderdi."
Yine İbnu Ömer der ki: "...Biz de Medine ve etrafına dağılarak
öldürmedik köpek bırakmadık. Hatta çöl halkından bir kadına refakat eden
köpeğini dahi öldürdük."
Hz. Câbir anlatıyor:
"Resûlullah bize köpekleri öldürmeyi emir buyurdu. Hatta kadın, köpeği ile çölden gelirdi de biz o köpeği
bile öldürürdük. Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) köpekleri
öldürmeyi yasakladı ve: "Halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın,
çünkü o şeytandır" buyurdu."
"Abdullah İbnu Mugaffel anlatıyor: "Resûlullah buyurdu
ki: "Eğer köpek, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı hepsinin öldürülmesini
emrederdim. Öyleyse onların siyah olanlarını öldürün."
2- Köpek besleyenin ecrinden bazı rivayetlerde bir, bazı
rivayetlerde iki kîrat eksilme olacağı belirtilmiştir.
Kîrat nedir? Lügatte beş arpa ağırlığı veya yarım dânik ve bir
şeyin yirmidörtte biri gibi ma'nâlara gelir. Burada kesin bir miktar aramak
gerekmez, "Allah'ın bildiği bir miktar" olarak anlamanın uygun
olacağı belirtilmiştir. Yani köpek besleyen bir kimsenin her gün sevabından bir
cüzü eksilecektir.
Bu eksilmenin sebebi, "meleklerin köpeğin olduğu yere
girmemesi" ile izah edilmiştir. Bazı âlimler: "Köpek başkalarını
rahatsız ettiği için" demiştir.
köpeğin necaset yemesi, pis koku yayması, bazılarının şeytan olması, kaplara
ağzını sokması gibi başka sebepler de zikredilmiştir. Ancak burada
Resûlullah'ın koyduğu bir yasağın işlenmesi vardır.
Zamanımızda köpek beslemenin çevre kirliliğinden, insanları meşgul
ederek zamanlarını öldürmeye, insanların insanlarla olan beşerî münasebetlerini
azaltmaya varıncaya kadar saymakla bitmeyen
yeni mahzurları ortaya çıkmıştır. Şu halde yasağı mülâhaza ederken bunların
hepsini göz önüne almak gerekir.
Âlimler, bazı rivayetlerde "bir," bazı rivayetlerde
"iki kîrat"lık eksilmeden bahsedilmiş olmasını da dikkate alarak
bunun sebebini belirtmeye çalışırlar: "Az eziyet (veya zarar) veren, fazla
eziyet (veya zarar) veren köpeğe göre değişir" demişlerdir. Resûlullah'ın
bu beyanlara, farklı zamanlarda yer vermiş olması da muhtemeldir. Söz gelimi
evvela bir kîrat eksilmeden bahsedilmiş, sonra yasağın şiddeti artırılarak
zararın iki kîrat olduğu söylenmiş olabilir.
3- Ulemânın Hükmü: Şâfiîlerden Nevevî'ye göre "İhtiyaç
yokken köpek beslemek haramdır. Av, ziraat ve çoban için köpek beslemek
caizdir. Ev ve sokakların korunması için köpek beslemek hususunda iki nokta-i
nazar var: Birine göre caizdir, diğerine
göre değil. Esahh olan görüş şudur: Madem ki, hadislerde üç maksadla
köpek beslemeye izin verilmiştir. Buna kıyasla sahih bir ihtiyaç olursa başka
maslahatlar içinde beslenebilir."
Hanefîlerden İbnu'l-Hümâm, "av , çoban ve ziraat
maksadlarıyla köpek beslemek bi'l-icmâ caiz ise de hırsız veya düşman korkusu
olmadan (sırf zevk, moda olsun diye) köpek beslemenin câiz olmadığını"
belirtir ve eve sokulmaması gerektiğini söyler.
Mâlikîler, bu meselede biraz daha yumuşak davranırlar. Onlar,
belirtilen maksadlarla beslenen köpeklerin temiz olduğuna da hükmederler. Ancak
diğer mezhep mensupları bu görüşü, köpeğin su içtiği kabın yedi kere
yıkanmasını emreden hadise aykırı bularak tenkid ederler.
4- Çevre Temizligi Ve Köpek: Bilhassa sosyetik muhitlerde
olmak üzere Batı'ya özenti şeklinde köpek besleme merakı memleketimizde
yaygınlık kazanma vetîresine girmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
İslâm diyarlarının böyle bir musibetle karşılaşacağını önceden görerek, bu
meseleye ayrı bir ehemmiyet atfetmiş, köpek besleme işini müstakillen ele alıp
uyarmış ve yasaklamanın fiilî örneğini vermiştir. Öyle ise, her müslüman bu
konuda sağlıklı bir bilgi ve net bir kanaat sahibi olmalıdır.Bu maksadla, hem
köpek konusunda buraya kadar kaydedilenleri özetlemek, hemde İslam'ın koyduğu
köpek besleme yasağının çevre temizliği açısından ehemmiyetini tebârüz ettirmek
için, bu maksadla kaleme alınmış bir tahlilimizi aynen sunuyoruz:
"Çevre ve yolların temizliğinden bahsederken, Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın köpek beslemekle ilgili olarak koyduğu bir yasaktan
bahsetmemiz gerekmektedir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Medine
devrinde köpek beslemeyi yasaklar ve şöyle der:
"Kim bir köpek beslerse, her gün amelinden bir kîrat eksilir.
Çoban, tarla veya av köpeği bundan hariçtir." Tarla köpeğinin istisnâya
dahil edilmesi bütün rivayetlerde mevcut değildir ve hatta sahâbe arasında
münâkaşalıdır.
Köpek mevzuunda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu
yasaklama ile yetinmez, bizzat öldürülmelerini de emreder. Öldürme emrinden
çoban ve av köpeğini hariç tutar.
Rivayetler, bu maksadla Medine sokaklarına ve yakın çevresine
hususî vazifelilerin çıkarıldığını ve şehrin birara tek köpek kalmayacak şekilde temizlendiğini tasrih
eder. Hz. Câbir'in bir açıklaması, emrin ilk çıktığı sıralarda çölden Medine'ye
gelen kimsesiz kadınlara refakat eden köpeklerin bile öldürüldüğünü, ancak,
sonradan bunun yasaklandığını belirtir. Âmâ olan Ümmü Mektum'un rehberliğinden
istifade ettiği köpeğinin öldürülmemesi için yaptığı müracaat, önce müsbet
karşılanır ise de, sonradan onun köpeği
de öldürülür. Her hâl ü kârda istisna kılınanları belirtirken bile, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın:
"Eğer köpekler, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı hepsinin
öldürülmesini emrederdim" demiş olması, onun bu mevzudaki azmini ve
kararlılığını göstermeye yeterlidir.
Fazla teferruata girmeden şunu da ilave edeceğiz: Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm), köpeğin necisliği hususunda da ısrar eder. Öyle ki,
köpeğin herhangi bir kaba değmesi halinde, kabın yedi ayrı su ile iyice
yıkanıp, sonunda da toprakla ovulmadan temiz addedilemeyeceğini belirtir.
Buradan hareket eden fakihler köpeğin salyasından, herhangi bir kuyuya tek
damla dahi düşecek olsa kuyunun pis addedilmesi gerektiği, binaenaleyh bu
kuyunun kullanılabilmesi için, suyunun tamamen boşaltılması icab ettiği hükmünü
getirirler.
Köpekten uzak durulmasının ehemmiyetini tebârüz ettirmek için,
Resûlullah, köpeğin bulunduğu eve (rahmet) meleklerinin girmeyeceğini de
belirtmiştir. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Resûlullah'tan habersiz
eve giren köpek sebebiyle vahiy kesilmiş, bilâhare Cebrâil aleyhisselâm,
"Evinde köpek var, köpek bulunan eve giremem" diye açıklamıştır.
Yeri gelmişken küçük bir istitradla, bu yasağın çevre temizliği
açısından arzettiği ehemmiyete dikkat çekmek istiyoruz. Böyle bir yasağın
bulunmaması sebebiyle, zevk için köpek besleme geleneğini yürüten Avrupalılar,
bilhassa büyük şehirlerde, köpek pisliği yüzünden ciddî şekilde rahatsızdırlar.
Köpek besleme âdetinin bulunmadığı bir
Doğulu turist, bir Batı merkezine geldiği zaman en ziyâde köpek pisliğinden
mutazarrır olur ve ilk dikkatini çeken şeylerden biri bu olur. Nitekim bir
gazete haberi, Batılı mühim merkezlerden biri olan Paris'in kaldırımlarına,
köpeklerin günde 20 ton pislik bıraktığını, bunu temizletmek için, belediyenin
yılda 20 milyon frank (680 milyon Türk lirası) para harcadığını yazıyor. Acaba
Fransa, dünyayı sömüren bir devlet vasfını kaybederek, sırf kaldırım temizliğine
bu kadar para harcamayacak duruma düşse veya şark memleketlerinde olduğu gibi,
belediyecilikte ve beledî hizmetlerde yeterince teşkîlatlanamamış bir durumda
olsa, Paris'e kokudan girilebilir mi? Bir başka deyişle, günün birinde bu moda,
Doğunun büyük şehirlerinde de (meselâ İstanbul veya Ankara'da) aynı ölçüde
yaygınlaşsa, buralar acaba ne hâle gelir?"[21]
[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/266.
[2] Buhârî, Büyû: 3, Zebâih: 1, 2, 3, 7, 8, 9, 10,
Tevhid: 13; Müslim, Sayd: 1, (1929); Ebû Dâvud, Sayd: 2, (2847-2851); Tirmizî,
Sayd: 1-7, (1465-1471); Nesâî, Sayd: 1-8, (7, 179-183), 19-23, (7, 193-195);
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/267.
[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/267-268.
[4] Buharî, Sayd: 4, 10, 14; Müslim, Sayd:
12-14, (1932); Ebû Dâvud, Sayd: 2, (2850, 2855, 2856, 2857); Tirmizî, Sayd: 1,
(1464); Nesâî, Sayd: 4, (7, 181); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ
Yayınları: 10/268.
[5] Müslim, Sayd: 9, (1931); Ebû
Dâvud, Sayd: 4, (2861); Nesâî, Sayd: 20, (7, 193, 194); Buhârî, Sayd: 8;
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/269.
[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/269-271.
[7] Muvatta, Sayd: 7, (2, 493); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/271.
[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/271-272.
[9] Nesâî, Sayd: 16, (7, 191); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/272.
[10] Buhârî, Edeb: 122, Tefsîr
Feth: 5, Zebâih: 5; Müslim, Sayd: 54, (1954); Ebû Dâvud, Edeb: 178, (5270);
Nesâî, Kasâme: 37, (8, 47); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları: 10/273.
[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/273.
[12] Tirmizî, Sayd: 2, (1466); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/273.
[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/273-274.
[14] ) Kulle: Takriben ikiyüzelli
ve daha fazla rıtl hacminde bir ölçek.
[15] Buhârî, Sayd: 12, Şirket: 1,
Cihad: 124, Megâzî: 64; Müslim, Sayd: 17, (1935); Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy: 24,
(2, 930); Ebû Dâvud, Et'ime: 47, (3840); Tirmizî, Kıyâmet: 35, (2477); Nesâî,
Sayd: 35, (7, 207, 209); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ
Yayınları: 10/276.
[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/276-278.
[17] Ebû Dâvud, Et'ime: 36, (3815); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/278-279.
[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/279.
[19] Buhârî, Sayd: 6; Müslim,
Müsâkât: 50, (1574); Muvatta, İsti'zân: 12, (2, 969); Tirmizî, Ahkâm: 4,
(1487); Nesâî, Sayd: 12-14 (7, 187-188); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme
ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/280.
[20] Buhârî, Hars: 3,
Bed'ü'l-Halk: 14; Müslim, Müsâkât: 58, (1579); Ebû Dâvud, Sayd: 1, (2844);
Tirmizî, Ahkâm: 4, (1490); Nesâî, Sayd: 14, (7, 188, 189); İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/280.
[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/280-283.