DUA EDENİN HEY'ETİ (DIŞ GÖRÜNÜŞÜ)
İSM-İ ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI
RÜKÛ VE SECDELERDE OKUNACAK DUÂLAR
TEŞEHHÜDDEN SONRA OKUNACAK DUÂ
AKŞAM VE SABAH YAPILACAK DUÂLAR
EVDEN ÇIKIŞ VE EVE GİRİŞ DUÂLARI
AREFE GÜNÜ VE KADİR GECESİ DUASI
HZ. DAVUD (ALEYHİSSELAM)'UN DUASI
HZ. YUNUS (ALEYHİSSELAM) KAVMİNİN DUASI
BELAYA UĞRAYANI GÖRÜNCE OKUNACAK DUA
SEBEBE VE VAKTE BAGLI OLMAYAN DUALAR
İSTİĞFAR, TESBİH, TEHLİL, TEKBİR, TAHMİD VE HAVKALE
SUAL: SALÂT KELİMESİ PEYGAMBERLER DIŞINDA KULLANILIR MI?
(Bu bölümde üç bâb vardır)
*
BİRİNCİ BÂB
DUANIN ÂDÂBI
(Dört fasıldır)
*
BİRİNCİ FASIL
DUANIN FAZİLETİ VE VAKTİ
*
İKİNCİ FASIL
DUÂ EDENİN HEY'ETİ
*
ÜÇÜNCÜ FASIL
DUANIN KEYFİYETİ
*
DÖRDÜNCÜ FASIL
MÜTEFERRİK HADİSLER
*
İKİNCİ BÂB
DUANIN KISIMLARI
(İki Kısımdır)
*
BİRİNCİ KISIM
SEBEBE VE VAKTE BAGLI DUALAR
(Yirmi fasıldır)
*
BİRİNCİ FASIL
İSM-İ ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI
*
İKİNCİ FASIL
NAMAZ DUALARI
*
ÜÇÜNCÜ FASIL
TEHECCÜD DUALARI
*
DÖRDÜNCÜ FASIL
AKŞAM VE SABAH YAPILACAK DUÂLAR
*
BEŞİNCİ FASIL
UYUMA VE UYANMA DUALARI
*
ALTINCI FASIL
EVDEN ÇIKIŞ VE EVE GELİŞ DUALARI
*
YEDİNCİ FASIL
OTURMA-KALKMA DUALARI
*
SEKİZİNCİ FASIL
SEFERDE OKUNACAK DUALAR
*
DOKUZUNCU FASIL
ÜZÜNTÜ VE TASA HALİNDE OKUNACAK DUALAR
*
ONUNCU FASIL
HAFIZAYI GÜÇLENDİRME DUALARI
*
ON BİRİNCİ FASIL
GİYİNME VE YEMEK DUALARI
*
ON İKİNCİ FASIL
KAZA-İ HACET DUASI
*
ON ÜÇÜNCÜ FASIL
MECSİDE GİRİŞ-ÇIKIŞ DUALARI
*
ON DÖRDÜNCÜ FASIL
HİLALİ GÖRÜNCE OKUNACAK DUA
ON BEŞİNCİ FASIL
GÖK GÜRLEYİNCE, RÜZGAR ESİNCE, BULUT ÇIKINCA OKUNACAK DUALAR
*
ON ALTINCI FASIL
ARAFE GÜNÜ, KADİR GECESİ DUASI
*
ON YEDİNCİ FASIL
HAPŞIRINCA YAPILACAK DUA
*
ON SEKİZİNCİ FASIL
HZ. DAVUZ (aleyhisselâm)'UN DUASI
ON DOKUZUNCU FASIL
HZ. YÛNUS (aleyhisselâm) KAVMİNİN DUASI
YİRMİNCİ FASIL
BELAYA UGRAYANI GÖRÜNCE OKUNACAK DUA
*
İKİNCİ KISIM
SEBEBE VE VAKTE BAGLI OLMAYAN DUALAR
*
ÜÇÜNCÜ BAB
DUA YERİNE GEÇEN ZİKİRLER
(Üç fasıldır)
*
BİRİNCİ FASIL
İSTİÂZE
*
İKİNCİ FASIL
İSTİGFAR, TESBİH, TEHLİL, TEKBİR, TAHMİD, HAVKALE
*
ÜÇÜNCÜ FASIL
HZ. PEYGAMBER (aleyhissalâtu vesselâm)'E SALAVAT
Dua
Arapça'da, çağırmak, davet etmek, rağbet göstermek, yardım taleb etmek, ismen
çağırmak (tesmiye) mânalarına gelir. İbadete de dua denmiştir.
Ebû'l-Kâsım
el-Kuşeyrî şu açıklamayı yapar: "Dua Kur'an'da muhtelif mânalarda
gelmiştir.
1-
İbâdet: وََ
تَدْعُ مِنْ
دُونِ اللّهِ
مَاَ يَنْفَعُكَ
وََ
يَضُرُّكَ "Sana
fayda da zarar da vermeyecek
Allah'tan başkasına dua (ibadet)
etme" (Yunus 106).
2-
İstiğâse (yardım talebi): وَادْعُوا
شُهَدَاءَكُمْ "Allah'tan
başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın" (Bakara 23).
3-
Nidâ يََوْم
يَدْعُوكُمْ
فَتَسْتَجيبُونَ
بِحَمْدِهِ "Sizi
çağırdığı gün, O'na hamdederek davetine uyarsınız" (İsra 52).
4-
Senâ: قُلْ
اَوِدْعُوا
اللّهَ
اَوِدْعُوا الرَّحْمنَ "De
ki: "Gerek Allah deyin, gerek Rahmân deyin, hangisini derseniz deyin en
güzel isimler O'nundur" (İsra 110).
Keza:
وَقَالَ
رَبُّكُمْ
ادْعُونِى
اسْتَجِبْ
لَكُمْ
"Rabbiniz: "Bana dua edin ki size icabet
edeyim" dedi" (Gâfir 60).
Cumhur,
duâyı ibadetin bir şubesi olarak görmüş ve
إنَّ
الدُّعَاءَ
مِنْ اَعْظَمِ
العِبَادَة "Dua ibadetin en büyüğüdür"
demiştir. Nitekim hadiste de: اَلدُّعَاءُ
هُوَ
الْعِبَادَةُ "Dua ibadetin tâ kendisi" veya اَلْدُّعَاءُ
مُخُّ
الْعِبَادَةِ "Dua
ibadetin özü (iliği)" olarak tavsif edilmiştir.
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) pek çok hadislerinde mü'minleri dua etmeye teşvik
eder: لَيْسَ
شَىْءٌ
اَكْرَمَ
عَلى اللّهِ مِنَ
الدُّعَاءِ "Allah indinde duadan daha kıymetli bir
şey yoktur." مَنْ
لَمْ يَسْألِ
اللّهَ
يَغْضَبْ عَلَيْهِ "Allah, kendinden istemeyene gadab eder." تسَلُوا
اللّهَ مِنْ
فَضْلِهِ
فَإنَّ
اللّهَ
يُحِبُّ أنْ
يَسْأل
"Allah'ın fazlından isteyin, zira Allah
istenmesini sever." اَلْدُّعَاءُ
مِفْتَاحُ
الرَّحْمَةِ "Dua rahmetin anahtarıdır." اَلدُّعَاءُ
سَِحُ
الْمُؤْمِنِ
وعِمَادُ
الدِّينِ
وَنُورُ السَّمواتِ
وَاَرْضِ "Dua
mü'minin silahı, dinin direği, semâvat ve arzın nurudur." اَلدُّعُاءُ
يَرُدَّ
الْقَضَاءَ "Duâ,
kazayı defeder." اَلدُّعَاءُ
يَنْفَعُ
مِمَّا نَزَلَ
وَمِمَّا
لَمْ
يَنْزِلْ
فَعَلَيْكُمْ
عِبَادُ
اللّهِ
بِالدّعَاءِ "Dua, gelmiş olan musibet için de henüz
gelmemiş olan musibet için de faydalıdır."
تاَلدُّعَاءُ
يَرُدُّ
الْبََءَ "Dua
belâyı defeder."[1]
Dua
deyince, sadece dille yapılan duâ anlaşılmamalıdır. Bir de fiilî dua vardır.
Mü'min kişi arzularını Rabbinden diliyle taleb ettiği gibi fiilen de teşebbüs
edecektir. Dili ile taleb ettiği şeyin gerçekleşmesi için aklın gösterdiği
sebeplere başvuracaktır. Nitekim, hastalıklardan kurtulmak için Allah'a dua
etmemiz meşru olmakla birlikte, ilaç almamız, maddî olarak tedavi yollarına
başvurmamız Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından irşad buyurulmuştur.
Kezâ helâl rızık taleb edilmesini, rızkın bol olması için Allah'a dua
edilmesini tavsiye eden, dualarında bunlara yer vererek fiilen örnek olan Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) rızkın meşru yollarını da göstermiş; ziraat,
ticaret ve san'atla meşgul olmayı, bunların helâl rızkın kapıları olduğunu söylemiştir.
Öyle
ise duanın ibâdet yönünden başka, dünyevî ve şahsî hayatımızı ilgilendiren ayrı
bir yönü daha vardır: Dua etmek suretiyle arzularımızı, ihtiyaçlarımızı, bir
başka ifade ile gerçekleştirilmesi gereken hedefleri ifadeye döküyor, şuur
haline getiriyoruz. Yapılacak işleri bir bakıma gündeme getiriyor, plana
programa alıyoruz. Rabbimizden dilimizle, sözlü olarak istediğimiz şeylerin
gerçekleşmesi için gerekli sebeplere başvurmaya geçiyor, imkânlarımızı,
kapasitemizi kuvveden fiile geçiriyoruz. Sözgelimi, Allah'tan buğday isteyen
çiftçi, sabanla rahmet kapısını çalmalı, diğer gerekleri olan gübreleme,
sulama, koruma gibi sebeplere de başvurulmalıdır.
Fiilen
çalışma ile gerçekleşecek işler için, "kavlî duâ yeterlidir" diyen
bir hadis mevcut değildir. Bilakis Kur'ân-ı Kerim: وَلَيْسَ
لِ“نْسَانِ
اَِّ مَا
سَعَى "Kişiye sâdece çalıştığı vardır" buyurmuştur. [2]
(Dört
fasıldır)
*
BİRİNCİ
FASIL
DUANIN
FAZİLETİ VE VAKTİ
*
İKİNCİ
FASIL
DUA
EDENİN HEY'ETİ
*
ÜÇÜNCÜ
FASIL
DUANIN
KEYFİYETİ
*
DÖRDÜNCÜ
FASIL
MÜTEFERRİK
HADİSLER
ـ1ـ عن النعمان
بن بشير
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُما قال:
]قال رسولُ
اللّهِ #:
الدُّعَاءُ
هُوَ
الْعِبَادَةُ،
ثُمَّ قَرَأَ:
)وَقَالَ
رَبُّكُمُ
ادْعُونِى
أسْتَجِبْ
لَكُمْ( اŒية.
أخرجه أبو داود
والترمذى،
وهذا لفظ
وصححه .
1. (1750)- Nu'man İbnu Beşîr
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Dua ibadetin kendisidir" buyurdular ve sonra şu âyeti okudular.
(Meâlen): "Rabbiniz: "Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana
ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme
gireceklerdir" buyurdu." (Gâfir 60). [Tirmizî, Tefsir, Gâfir, (2973);
Ebû Dâvud, Salât 358, (1479). Metin Tirmizî'ye aittir.][3]
AÇIKLAMA:
Cümle
normalde اَلدُّعَاءُ
عِبَادَةٌ yani "Dua ibâdettir" şeklinde olması
gerekir. Ancak araya hem zamir girmesi ve hem de ibâdet kelimesinin başına
eliflâm konarak kelimenin ma'rife kılınması, Arapça'da mânaya kuvvet
kazandırmaktadır. Böylece hadis, "ibadet münhasıran duadır, "duadan
başka bir şey değildir" gibi hasr ifâde eden bir mânâya gelir. Bunun
örneği hacc bahsinde geçmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) haccın
esâsını Arafat vakfesi teşkil ettiği için,
اَلْحَجُّ
عَرَفَةٌ "Hacc
Arafat'tır" buyurmuştur. Bunun mânâsı, "haccla ilgili rükünlerin en
büyüğü Arafat'taki vakfedir" demektir.
Öyle
ise, dua da kabul edilsin edilmesin bir ibadet olmaktadır. Çünkü dua ile kişi,
ihtiyacını teminde aczini idrak etmiş, bunu ancak her şeye kâdir olan Rabbinin
te'min edeceğinin şuuruna ermiş ve bu sebeple O'na iltica etmiş olmaktadır.
Esâsen ibâdet de bundan başka bir şey değildir. Nitekim, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın delil olarak okuduğu âyet, önce dua etmeyi
emrediyor, sonra da kibir ve büyüklük havasıyla "dua etmemek"i,
"ibadet etmemek" olarak ifâde zımnında duâ etme dâvetine icâbet
etmeyenlerin cehenneme hakîr ve zelîl olarak gireceklerini beyan ediyor. [4]
ـ2ـ وعن ابن
عمر رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُما قال:
]قال رسولُ
اللّهِ #: مَنْ
فُتِحَ لَهُ
بَابُ الدُّعَاءِ
فُتِحَتْ
لَهُ
أبْوَابُ
الرَّحْمَةِ،
وَمَا سُئِلَ
اللّهُ
تَعالى
شَيْئاً
أحَبَّ
إلَيْهِ مِنْ
أنْ يُسْألَ
الْعَافِيَةَ،
وَإنَّ
الدُّعَاءَ
يَنْفَعُ
مِمَّا
نَزَلَ، وَمِمَّا
لَمْ
يَنْزِلْ،
وََ يَرُدُّ
الْقَضَاءَ
إَّ
الدُّعَاءُ
فَعَلَيْكُمْ
بِالدُّعَاءِ[.
أخرجه
الترمذى .
2. (1751)- İbnu Ömer (radıyallâhu
anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'a
taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen
ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri
çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir."[Tirmizî, Daavât 112,
(3542).][5]
AÇIKLAMA:
1-
Kişiye dua kapısının açılması, çokça dua etmeye muvaffak kılınmasıdır. Dua
edebilmek, kişi için büyük bir hayırdır. Mü'min, ayet-i kerîmenin mantûkunca,
kendisine isâbet eden her hayrı Allah'tan bilmekle mükelleftir: "Sana ne
iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse nefsindendir" (Nisâ
79), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua etme hayrını "dua kapılarının
açılması" olarak ifâde buyurmuştur.
2-
Rahmet kapısının açılması, -duası sebebiyle- bazan dileğinin aynen verilmesi,
bazan da ona denk şekilde günahının affını ifade eder. Her ikisi de rahmettir,
Hadisin başka vecihleri, şârihlerin bu yorumunu te'yîd eder, zîra bir
vechinde: فُتِحَتْ
لَهُ
اَبْوَابُ
ا“جَابَةِ "Onun için icâbet kapıları açılır"
denilirken, bir başka vechinde: فُتِحَتْ
لَهُ
ابَوَابُ
الْجَنَّةِ "Onun
için cennet kapıları açılır" denmiştir.
3-
Allah'tan istenenler arasında Allah'ın en ziyade sıhhati sevmesi, insan için
sıhhatin önemini te'yîd eder. Ancak, sıhhat ve âfiyet âbid mü'minde kıymet ve
değer kazanır. Çünkü mü'min, sıhhatli geçen örünü faydalı ve hayırlı
faaliyetle, ibâdetlerle meyvadâr kılar. Sıhhat kâfirin küfrünü, fâsığın fıskını
artırabilir. Bu ise kişi için hayır değil, şerdir. Öyle ise mü'min, sıhhat isteyecek
fakat bu ömrü hayırlı işlerde geçirme gayretini eksik etmeyecektir, zira
ahirette ömrün her anından hesap var ve sağlıklı ömrün hesabını vermek daha
zordur.
4-
Duanın, inen musibet için faydası, onun ortadan kalkması, hafif atlatılması
şeklinde olabilir. Yahut da Cenâb-ı Hakk'ın vereceği sabır ve mukâvemet yoluyla
da olabilir. Böylece musibete tahammül edilir ve zararı hafif atlatılır. Zaten gelmiş olan musibet
karşısındaki sabırsızlık ve panik musibeti katmerler. Allah'tan geldiğinin
şuuru içinde "her duaya cevap var" inancıyla Rabb-i Rahimine iltica
edenin kazanacağı rûhî emniyet ve sekinet kişiyi panikten ve dolayısıyla
paniğin getireceği müteakip musîbetlerden korur. Binaeleyh, musîbet anında
yapılacak duanın tesiri kesindir.
5-
İnmeyen musîbete duanın faydası daha zâhirdir. Henüz inmemiş olan belâ, duanın
bereketiyle defedilip kaldırılabilir. Yahut, musibete maruz kalacak kişiyi,
duanın önceden te'yid ve takviyesi de âlimlerce bir fayda olarak
değerlendirilmiştir, duanın kaza ve belayı defedeceğine dair Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın beyanlarını en başta kaydetmiştir.
Hadis,
son olarak, belirtildiği gibi mutlak hayır ve fayda olan duaya mü'minleri
teşvîk etmekte, "öyle ise sizlere dua etmek gerekir" buyurmaktadır.
Her
duanın icâbet göreceği, mutlaka duaya devam etmek gerektiği husûsunu mâkul bir
açıklamaya kavuşturan Bediüzzaman'dan bir pasajı aynen sunuyoruz:
"İ'lem
eyyühel-azîz: Bazı dualar icâbete iktiran etmez (kabul görmez) diye iddiada
bulunma! Çünkü, dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görülür. Dünyevî
maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar için birer vakittirler. Duaların
semeresi değillerdir. Meselâ: Şemsin (Güneş'in) tutulması küsuf namazına,
yağmursuzluk, yağmur namazına birer vakittir.
Ve
keza zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzûlü, bâzı hususî dualara vakittir. Bu
vakitler bâkî kaldıkça o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî
maksadlar hâsıl olursa, zâten nûrun alâ olur. Ve illâ "icâbet duaya
iktiran etmedi (dua kabul görmedi)" diyemezsin. Ancak "henüz vakit
inkizâ etmemiş (çıkmamış), duaya devam lazımdır" diyebilirsin. Çünkü o
maksadlar, duaların mukaddimesidir, neticesi değillerdir.
Cenâb-ı
Hakk'ın duaların icâbetini vaadetmesi ise, icâbet, ayn-ı kabul değildir (yani
icâbet etmek istenen şeyi aynen kabul etmek demek değildir). Yani icâbet kabulü
istilzam etmez (gerektirmez). Duaya her halde cevap verilir, cevapsız
bırakılmaz. Matlûba olan is'af (verme) ise, Mucîb'in hikmetine tâbidir. Meselâ,
doktoru çağırdığın zaman, her halde: "Ne istersin?" diye cevap verir.
Fakat, bu yemeği veya bu ilacı bana ver dediğin vakit, bazan verir, bazan
hastalığına, mîzacına mülayim olmadığından vermez.
Adem-i
kabul esbabından (kabul edilmeyiş sebeplerinden) biri de, duayı ibadet kasdıyla
yapmayıp, matlubun tahsiline tahsîs ettiğinden aksülamel olur. O dua ibadetinde
ihlâs kırılır, makbul olmaz." [6]
ـ3ـ وعن
عبادة بن
الصامت
رَضِىَ
اللّهُ عَنْهُ
قال: ]قال
رسولُ اللّهِ
#: مَا عَلى
ا‘رْضِ مُسْلِمٌ
يَدْعُو
اللّهَ
تَعالى
بِدَعْوَةٍ
إَّ آتَاهُ
اللّهُ
إيَّاهَا،
أوْ صَرَفَ عَنْهُ
منَ السُّوءِ
مِثْلَهَا
مَا لَمْ يَدْعُ
بِإثْمٍ، أوْ
قَطِيعَةِ
رَحِمٍ[.
أخرجه الترمذى
.
3. (1752)- Ubâde İbnu's-Sâmit
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki: "Yeryüzünde, mâsiyet veya sıla-i rahmi koparıcı olmamak
kaydıyla Allah'tan bir talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki Allah ona
dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı affetmek suretiyle icabet
etmesin." [Tirmizî, Da'avât 126, (3568).][7]
AÇIKLAMA:
Yukarıda kaydedilen "Dua edin icabet edeyim"
meâlindeki âyeti açıklayan bu hadis-i şerif, duaların ya aynen kabulü yani ne
istenmişse o şeyin verilmesi, ya da bir
günahın affı şeklinde mutlaka karşılık göreceğini te'yid eder.
Bediüzzaman
merhumdan sunduğumuz açıklamaya dayanak şunu diyebiliriz:
Cenab-ı
Hak, Müslümanın her talebine mutlaka cevap vermektedir. Ancak, her dua eden,
dua ettiği şeyin gerçekleşmesini aynen görmeyebilecektir. Çünkü Allah, hikmetle
iş yapmaktadır. O'nun hikmeti, isteneni olduğu gibi vermeyi gerektirmeyebilir.
O takdirde günahının affı veya -dua ibadet olması sebebiyle- ibadet sevabı
kazanmak şeklinde cevap almaktadır.
Bu
hadis duaya icâbet için gerekli olan iki şarta dikkat çekiyor:
1-
Dua ile taleb edilen şey, mâsiyet olmamalı, yani günah olan, Allah'a isyana
götürecek olan bir şey olmamalıdır. Çünkü, insan dar görüşlü ve hissî olduğu
için, aleyhine olan veya uzun vadede aleyhine tecellî edecek olan bazı şeyleri
isteyebilir: "İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün
gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir" (İsrâ 11);
"..İhtimal ki hoşlanmadığınız şey, sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki
sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir" (Bakara 216).
2-
Sıla-i rahme aykırı olmamalı: Yani insanlar arasındaki akrabalık, arkadaşlık,
komşuluk, din kardeşliği gibi bir kısım yakınlıkların te'sis ettiği beşerî
bağları koparıcı bir gaye gütmüş olmamalı.
Şimdi
âyet ve hadislerde dualarımıza Cenâb-ı Hakk'ın icabet edeceği hususunda verilen kesin te'minat ve
garantiye nefisleri iyice ikna için şöyle bir soru soralım:
"Madem
Allah söz vermiş, Resûlü kesin bir ifade ile mükerrer hadislerinde te'yid
etmiş, öyle ise buna inanmamanın veya tereddüt etmenin sebebi ne?"
"Allah,
hâşa va'dinde, sözünde yalancı mı, bizi
aldatmak mı istiyor?"
"Yoksa
Allah,va'dini yapmaktan aciz mi?"
O celle
şânuhu, her kusurdan müberra, her şeye kâdir olduğuna göre, va'di haktır.
Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm)'nün garantisi ayn-ı hakikattir.
Her
duamıza ya aynen cevap verilmek, yahut da günahlarımızın affı veya
sevaplarımızın artması suretiyle icabet edilmektedir. Yeter ki hak şey taleb
edilsin, ihlâsla istenilsin.
Ya
Rabb! Va'dine istinâden Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)' ini, İsm-i
Âzam'ını, Kitâb-ı Mübîn'ini ve sana dua
eden melâike-i izâm ve Enbiya-ı kirâmı şefaatçi yaparak dua ediyoruz:[8]
رَبَّنَا
آتِنَا فِى
الدٌّنْيَا
حَسَنَةً
وَفِى
اْخِرَةِ
حَسَنَةً
وَقِنَا عَذَابَ
النَّارِ.
آمِينْ
ـ4ـ وعن أبى
الدرداء
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]قال رسول
اللّهِ #: أَ
أُخْبِرُكُمْ
بِخَيْرِ
أعْمَالِكُمْ،
وَأرْفَعِهَا
في دَرَجَاتِكُمْ،
وَأزْكَاهَا
عِنْدَ مَلِيكِكُمْ،
وَخَيْرٌ
لَكُمْ مِنْ
إعْطَاءِ
الْوَرَقِ
وَالذَّهَبِ،
وَخَيْرٌ
لَكُمْ مِنْ
أنْ
تَلْقَوْا
عَدُوَّكُمْ
فَتَضْرِبُوا
أعْنَاقَهُمْ
وَيَضْرِبُوا
أعْنَاقَكُمْ؟
قَالُوا:
بَلَى
يَارسولَ
اللّهِ: قالَ:
ذِكْرُ
اللّهِ[.
أخرجه مالك
موقوفاً، والترمذى
مرفوعاً .
4. (1753)- Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) sordu:
"En
hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, melîkinizin yanında en temiz,
sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla
karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için
daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi?"
"Evet!
Ey Allah'ın Resûlü!" dediler.
"Allah'ın
zikridir!" buyurdu. [Tirmizî, Daavat 6, (3374); Muvatta, Kur'ân 24.][9]
ـ5ـ وعن أنس
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]قال رَسولِ
اللّهِ #:
يقُولُ
اللّهُ عَزَّ
وَجَلَّ: أخْرِجُوا
منَ النَّارِ
مَنْ
ذَكَرَنِى يَوْماً
أوْ خَافَنِى
في مَقَامٍ[.
أخرجه الترمذى
.
5. (1754)- Hz. Enes (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Allahu
Teâlâ hazretleri şöyle seslenir: "Beni bir gün zikreden veya bir makamda
benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!" [Tirmizî, Cehennem 9, (2597).][10]
AÇIKLAMA:
1-
Hadiste geçen bir gün tâbiri zamanlardan bir zaman, vakitlerden bir vakit
demektir. Yani bir kimse mü'min olarak, Allah'ı herhangi bir an için bile
zikretmiş olsa bunun boşa gitmeyeceğini, başkaca günahlar için cehenneme girmiş
bile olsa dünyadaki o bir müddetcik zikri sebebiyle ateşten çıkarılacağını
ifade ediyor.
Tîbî,
hadiste kastedilen zikrin "kalbî ihlâsla ve doğru niyetle yapılan
zikir" olduğunu söyler. "Aksi takdirde kâfirler, kalbî olmaksızın
dilleriyle zikri onlar da yapıyorlar" der. Bu mânada olmak üzere Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): مَنْ
قَالَ َ
اِلَهَ اَِّ
اللّهَ
خَالِصاً
مِنْ قَلْبِهِ
دَخَلَ
الْجَنَّةَ "Kim
kalbinden gelerek ihlâsla Lâilâhe illallah derse cennete girer"
buyurmuştur.
2-
Makam da, zaman gibi mutlak ifade
edilmiştir. Günah işleme makamında veya durumunda Allah'tan korkup vazgeçen
demektir. Nitekim âyet-i kerimede: "Ama kim Rabbinin makamından korkup da
kendini kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer şüphesiz cennettir" (Nâziat
40-41) buyurulmuştur. Korkudan maksad, âzaların masiyetten uzak tutulması,
tâatle kayıtlanmasıdır. Bu olmadığı takdirde korku laftan ibaret kalır. Korku
demeye liyakat kazanmaz. Bazı büyükler fiile intikal etmedikçe, kendimizi
"Allah'tan korkuyorum" diyerek aldatmamamıza dikkat çekerler ve:
"Eğer derler, birisi size Allah'tan korkmuyor musun? diye sorarsa sükût
et. Zira hayır desen küfürdür, evet
desen yalandır."[11]
ـ6ـ وعن معاذ
رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهُ قال:
]قال رسولُ
اللّه #: مَا
مِنْ
مُسْلِمٍ
يَبِيتُ عَلى
طُهْرٍ
ذَاكِراً
للّهِ
تَعالى،
فَيَتَعَارَّ
مِنَ
اللَّيْلِ،
فَيَسْألَ
اللّهَ تَعالى
خَيْراً مِنَ
الدُّنْيَا
وَاŒخِرَةِ
إَّ أعْطَاهُ
إيَّاهُ[.
أخرجه أبو
داود. قوله:
»فيَتَعارَّ«
أى ينتبه.
6. (1755)- Hz. Muâz (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Akşamdan
(abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp
Allah'tan dünya ve âhiret için hayır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah
dilediğini vermesin." [Ebû Dâvud, Edeb 105, (5042).][12]
ـ7ـ وعن جابر
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسول
اللّهِ #: إذا
دَخَلَ
الرَّجُلُ
بَيْتَهُ، أوْ
آوَى إلى
فِرَاشِهِ ابْتَدَرَهُ
مَلَكٌ
وَشَيْطَانٌ،
يَقُولُ المَلَكُ:
افْتَحْ
بِخَيْرٍ
وَيَقُولُ
الشَّيْطَانُ:
افْتَحْ
بِشَرٍّ،
فإنْ ذَكَرَ اللّهَ
تَعالى
طَرَدَ
المَلَكُ
الشَّيْطَانَ،
وَظَلَّ
يَكْلَؤُهُ،
وَإذَا
انْتَبَهَ
مِنْ
مَنَامِهِ
قاَ ذلِكَ،
فإنْ هُوَ
قالَ: الْحَمْدُ
للّهِ
الَّذِى
رَدَّ
نَفْسِى
إلىَّ بَعْدَ
مَوْتِهَا
وَلَمْ
يُمِتْهَا في
مَنَامِهَا،
الْحَمْدُللّهِ
الَّذِى
يُمْسِكُ
السَّموَاتِ
السَّبْعَ
أنْ تَقَعَ
عَلى ا‘رْضِ
إَّ بإذْنِهِ،
فإنْ خَرَّ
مِنْ
فِرَاشِهِ
فمَاتَ كَانَ
شَهِيداً،
وإنْ قَامَ
وَصَلَّى
صَلَّى في
فَضَائِلَ[.
أخرجه رزين .
7. (1756)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Bir
kimse evine veya yatağına girince hemen bir melek ve bir şeytan alelacele
gelirler. Melek:
"Hayırla
aç!" der. Şeytan da:
"Şerle
aç!" der.
Adam,
şayet (o sırada) Allah'ı zikrederse melek şeytanı kovar ve onu korumaya başlar.
Adam uykusundan uyanınca, melek ve
şeytan aynı şeyi yine söylerler. Adam, şayet: "Nefsimi, ölümden sonra bana
geri iade eden ve uykusunda öldürmeyen Allah'a hamdolsun. İzniyle yedi semayı
arzın üzerine düşmekten alıkoyan Allah'a hamdolsun" dese bu kimse
yatağından düşüp ölse şehit olur, kalkıp namaz kılsa faziletler içinde namaz
kılmış olur." [Rezîn ilâvesidir.][13]
ـ8ـ وعن أنس
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسولُ
اللّهِ #: ‘ن
أقْعُدَ مَعَ
قَوْمٍ
يَذْكُرونَ اللّهَ
تَعالى مِنْ
صََةِ
الْغَدَاةِ
حَتَّى
تَطْلُعَ
الشَّمْسُ
أحَبُّ إلىَّ
مِنْ أنْ
أعْتِقَ
أرْبَعَةً
مِنْ وَلَدِ
إسْمَاعِيلَ،
وَ‘نْ أقْعُدَ
مَعَ قَوْمٍ
يَذْكُرُونَ
اللّهَ
تَعالى مِنْ
صََةِ
الْعَصْرِ
حَتَّى تَغْرُبَ
الشَّمْسُ
أحَبُّ إلىَّ
مِنْ أنْ
أُعْتِقَ
أرْبَعَةَ[.
أخرجه أبو
داود .
8. (1757)- Hz.Enes (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Allah'ı
zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte
oturmam, bana İsmâil'in oğullarından dört tanesini âzad etmemden daha sevgili
gelir. Allah'ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına
kadar oturmam dört kişi âzad etmemden daha sevgili gelir." [Ebû Dâvud, İlm
13, (3667).][14]
AÇIKLAMA:
1-
Burada Allah'ı zikirden maksad her çeşit zikir olabilir: Kur'ân-ı Kerim'i tilâvet etmek, tesbih (subhânallah), tehlil
(lâilâhe illallah), tahmid (elhamdülillah), Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a salavât. Âlimler zikir ve ibadet mânasına dâhil edilen ilmî
meşguliyet, tefsir ve hadis gibi şer'î ilimlerin öğrenilmesini de burada
mütâlaa ederler.
2-
Böyle bir cemaatte, fiilen zikretmeyip dinleyici olarak bulunmanın da aynı
fazileti vereceği belirtilmiştir. "Böyle hayırla meşgul olanlara
arkadaşlıktan zarar gelmez" denmiştir.
3-
Bu hadis, zikrin, köle âzadı ve
sadakadan efdal olduğunu beyan etmektedir.
4-
Hadis günlük zamanı tanzim yönüyle de yol göstericidir: "Mü'min imkân nisbetinde sabah ve ikindi vakitlerini
faydalı sohbetlere tahsis etmelidir.[15]
ـ9ـ وعن أبى
هريرة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رسولُ اللّهِ
#: يَنْزِلُ
رَبُّنَا
كُلَّ لَيْلَةٍ
إلى سَمَاءِ
الدُّنْيَا
حِينَ يَبْقى
ثُلُثُ
اللَّيْلِ
اŒخِرُ،
فَيَقُولُ: مَنْ
يَدْعُونِى
فَأسْتَجِيبَ
لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِى
فَأعْطِيَهُ،
مَنْ
يَسْتَغْفِرُنِى
فَأغْفِرَ
لَهُ[. أخرجه
الستة إ
النسائى.وفي
أخرى لمسلم:
]إنَّ اللّهَ
تَعالى
يُمْهِلُ حَتَّى
إذَا ذَهَبَ
ثُلُثُ
اللَّيْلِ
ا‘وَّلُ نَزَلَ
إلى سَمَاءِ
الدُّنْيَا
فَيَقُولُ: أنَا
المَلِكُ،
أنَا
المَلِكُ،
مَنْ ذَا الَّذِى
يَدْعُونِى[.
الحديث .
والمراد:
نزول الرحمة
وا‘لطاف
ا“لهية .
9. (1758)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Her
gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve:
"Kim
bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim,
kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der."
Rivayetin
Müslim'deki bir vechi şöyle: "Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye
kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der:
"Melik
benim, Melik benim. Kim bana dua edecek?" [Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14,
Daavât 13, Müslim,Salâtu'l-Müsâfirin 166, (758); Muvatta, Kur'ân 30, (1, 214);
Tirmizî, Daavât 80, (3493); Ebû Dâvud, Salât 311, (1315).][16]
AÇIKLAMA:
1-
Allah'ın dünya semasına inmesini ifade eden rivayetler çoktur, tevâtür
derecesine ulaşmıştır.
2-
İnme vaktiyle ilgili olarak hadislerde farklı zaman dilimleri zikredilmiştir:
"Cuma gecesi", "her gece", "gecenin son üçte
biri", "gecenin yarısı, yahut üçte ikisi gittimi", "gecenin
üçte biri geçtiği vakit."
3-
Allah'ın yeryüzüne inmesi müteşâbih bir ifadedir. İfadeyi, lügavî hakikatiyle
anlamak mümkün değildir. Zîra Allah'a mekan izâfe etmek olur. Halbuki Cenab-ı
Hakk, mahlûkata ait bir vasıf olan tehayyüzden (yani mekanla kayıtlanmak, bir yerde
olup başka yerde olmamakla, gelmek, gitmek gibi vasıflardan) münezzehtir,
uzaktır, bunlar mahlûkatla ilgili nâkıslık ifade eden sıfatlardır. Öyle ise
bunların Cenab-ı Hakk'a izâfesi, bir kısım gaybî hakikatı ve İlâhî şuûnâtı bize anlatmak, onların tarafımızdan kavranmasını
sağlamaktır.
Allah'ın
kullarına yakınlaşması, O'nun rahmetini ifade eder. Öyle ise geceleyin
belirtilen saatlerde, Allah'ın, yapılan duaları kabul etmek suretiyle lütuf ve
rahmetini bol kılacağı, lisan-ı nübüvvette o suretle ifâde edilmiştir. Hammâd
İbnu Zeyd, "Allah'ın inmesi, ikbal ve teveccühüdür" demiştir. "Allah'ın emîr ve melekleri
iner" şeklinde de te'vil edilmiştir. Hattâbî, bu ve benzer hadislerin
sıfat hadisi olduğunu, selef ulemâsının bu sıfatlara inanıp hadisleri zahirî
mâna üzerine bıraktığını, tevilden kaçındığını belirtir.
Esâsen,
hadiste temas edilen mânaya şu âyette destek bulunmuştur:
وَجَاءَ
رَبُّكَ
وَالْمَلَكُ
صَفّاً
صَفّاً
"Rabbin (in emri geldiği) melekler saf saf
olarak geldikleri vakit" (Fecr 22). [17]
ـ10ـ وعن أبى
أمامة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قِيلَ
يَا رسولَ
اللّهِ : أىُّ
الدُّعَاءِ
أسْمَعُ؟
قالَ: جَوْفَ
اللَّيْلِ
اŒخِرَ،
وَدُبُرَ
الصَّلَوَاتِ
المَكْتُوبَاتِ[.
أخرجه الترمذى.»جَوْفُ
اللَّيْلِ«:
المراد به
ا‘وقات التى
يخلو ا“نسان
فيها بربه في
أثناء الليل،
»ودُبُرُ
كُلِّ شَئٍ«،
وراؤه
وعَقِبُهُ،
والمراد بعد
الفراغ من
الصلوات .
10. (1759)- Ebû Ümâme (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Derdi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (ve
kabule) mazhar olan dua hangisidir?"
"Gecenin
sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!" diye
cevap verdi." [Tirmizî, Daavât 80.][18]
ـ11ـ وعن أنس
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسول
اللّهِ #: َ
يُرَدُّ
الدُّعَاءُ
بَيْنَ ا‘ذَانِ
وَا“قَامَةِ.
قِيلَ: مَاذَا
نَقُولُ يَارسول
اللّهِ؟ قالَ:
سلُوا اللّهَ
الْعَافِيَة
في
الدُّنْيَا
وَاŒخِرَةِ[.
أخرجه أبو
داود والترمذى،
وهذا لفظه .
11. (1760)- Hz. Enes (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Ezanla
kaamet arasında yapılan dua reddedilmez (mutlaka kabule mazhar olur.)"
"Öyleyse,
dendi, "ey Allah'ın Resûlü, nasıl dua edelim?"
"Allah'tan,
dedi, dünya ve âhiret için âfiyet isteyin!" [Ebû Dâvud, Salât 35, (521);
Tirmizî, Salât 46, (216), Daavât 138, (3588, 3589).][19]
ـ12ـ وعن سهل
بن سعد رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رسولُ اللّهِ
#: ثِنْتَانِ َ
تُرَدَّانِ:
الدُّعَاءُ
عِنْدَ النِّدَاءِ،
وَعِنْدَ
الْبَأسِ
حَينَ يُلْحِمُ
بَعْضُهُمْ
بَعْضاً[.
أخرجه مالك
وأبو داود .
وزاد في
رواية:
»وتَحْتَ
المَطَرِ«رفي
المُوَطإ:
]سَاعَتَانِ
تُفْتَحُ
فِيهِمَا
أبْوَابُ
السَّمَاءِ،
وَقَلَّ
دَاعٍ
تُرَدُّ عَلَيْهِ
دَعْوَتُهُ،
حَضْرَةُ
النِّدَاءِ
لِلصََّةِ،
والصَّفِّ في
سَبِيلِ
اللّهِ.
»النِّدَاءُ«:
ا‘ذَان .
12. (1761)- Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"İki
şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile, insanlar
birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua." [Muvatta, Nidâ 7, (1,
70); Ebû Dâvud, Cihâd 41, (2540).][20]
AÇIKLAMA:
1-
Rivâyetin Muvatta'da gelen vechi bazı nüshalarda mevkuftur. Ancak, ictihadla
söylenemeyecek bu çeşit ahbarın ref'ine hükmedilmiştir. Yani Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in sözü olmalıdır. Mamafih, aynı rivayet İmam
Mâlik'ten merfu olarak da rivayet edilmiştir. Muvatta'nın rivayeti metin
itibariyle de farklıdır:
سَاعَتَانِ
يُفْتَحُ
لَهُمَا
اَبْوَابُ
السَّمَاءِ
وَقَلَّ
دَاعٍ
تُرَدُّ
عَلَيْهِ
دَعْوَتُهُ،
حَضْرَةُ
النِّدَاءِ
لِلصََّةِ
وَالصَّفُّ
في سَبِيلِ
اللّهِ
"İki vakit vardır, onlarda
sema kapıları açılır,dua edenlerden pek azının duası kabul edilmeyip geri
çevrilir: Namaz için ezan okunma vakti, Allah yolunda (cihad için) saf tutma
ânı."
2-
Sema kapılarının söylenen iki vakitte açılması, o vakitlerin faziletini ifade
eder. Yani o iki vaktin Allah indindeki kıymet ve faziletleri sebebiyle o
zamalarda sema kapıları açılır ve yapılan dualar kabul-i İlâhi'ye mazhar
olurlar.
Hadis
nadir hallerde, o mübârek vakitlerde yapılarak duanın geri çevrileceğini ifade
ediyor. Zürkânî, duanın kabul edilme şartlarından veya rükünlerinden birinin
eksikliği gibi bir sebeple reddedilmesinin söz konusu olacağını belirtir.
3-
Duayı makbul kılan savaş, îlayı kelimetullah için yapılan savaştır. Bu da
küffâra karşı bu niyetle yapılan savaştır. Ganimet, şeref, tegallüb gibi
Allah'ın rızasını kazanmaya yönelik olmayan maksadlarla yapılan savaşlar buraya
girmez.
4-
Şunu da belirtelim ki, bu anlarda yapılan duada istenen şeyler de mühimdir.
Allah'ın rızasına uymayacak şeyler taleb edilmemelidir. Taberânî, Müstedrek ve
Deylemî'de gelen bir rivayet şöyle: ثََثُ
سَاعَاتٍ
لِلْمَرْءِ
الْمُسْلِمِ
مَا دَعَا
فِيهِنَّ إَّ
اسْتُجِبَ
لَهُ لَمْ
يَسْألْ
قَطِيعَةَ
رَحْمٍ أوْ
مَأثَمٍ:
حِينَ
يُؤذِّنُ
الْمَؤذِّنُ
بِالصََّةِ حَتّى
يَسْكُتَ
وَحِينَ
يَلْتَقِى
الصَّفَّانِ
حَتَّى
يَحْكُمَ
اللّهُ
بَيْنَهُمَا وَحِينَ
يَنْزِلُ
الْمَطَرُ
حَتّى يَسْكُنَ
"Müslüman kişi için üç
vakit vardır, onlarda dua ederse, sıla-i rahmi kıran ve günah olan bir şey
taleb etmedikçe, kendisine mutlaka icabet edilir: Namaz için müezzin ezan okurken susuncaya
kadar, savaşta iki saf karşılaşınca Allah aralarında hükmedinceye kadar, yağmur
yağarken kesilinceye kadar."[21]
13ـ وعن أبى
هريرة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسول
اللّهِ #:
أقْرَبُ مَا
يَكُونُ
الْعَبْدُ
مِنْ رَبِّهِ
وَهُوَ
سَاجِدٌ،
فأكْثِرُوا
الدُّعَاءَ[.
أخرجه مسلم
وأبو داود
والنسائى .
13. (1762)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kul
Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok
yapın." [Müslim, Salât 215, (482); Ebû Dâvud, Salât 152, (875).][22]
AÇIKLAMA:
Bu
hadiste ifade edilen yakınlık, maddî bir yakınlık, yâni mekân yakınlığı olmamalıdır.
"Zira Allah, ilmiyle kişiyi bilme, kalbinin hatıratından bile haberdar olma, kişi üzerinde istediği şekilde
tasarruf ederek ona kıyam, sağlık, hastalık, ölüm verme gibi hususlarla şah
damarından daha yakındır" (Kâf 16). Tıpkı güneşin ışıklarıyla yeryüzündeki
herbir mahlukun yanında hazır bulunması gibi.
Ama
kul, maddî olarak Rabbinden uzaktır, Secde hâlinde kulluk, en geniş, en kâmil
hâliyle tezâhür ettiği için, bu kula mânevî bir yakınlık, Rabbinin rızasına
uygun bir hal kazandırmaktadır. Nitekim âyet-i kerimede "Secde et ve
yakınlık kazan" (Alak 19) emredilmektedir.
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm), sadedinde olduğumuz rivayette, İlâhî yakınlığa ermede
zirve olduğu bizzat Allahu Zülcelâl hazretleri tarafından belirtilmiş olan
secde hâlinde çok dua etmeye teşvik etmektedir.[23]
ـ14ـ وعنه
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رسولُ اللّهِ
#: ثََثُ
دَعَوَاتٍ
مُسْتَجَابَاتٌ
َشَكَّ في
إجَابَتِهِنَّ:
دَعْوَةُ
المَظْلُومِ،
وَدَعْوَةُ
المُسَافِرِ،
وَدَعْوَةُ
الْوَالِد
عَلى وَلَدِهِ[
.
14. (1763)- Yine Ebû Hüreyre
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
anlatıyor:
"(Allah'ın
kabul ettiği) üç müstecab dua vardır, bunların icâbete mazhariyetleri hususunda
hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası, babanın evladına duası." [Tirmizî, Birr
7, (1906); Cennet 2, (2528), Daavât 139, (3592); Ebû Dâvud, Salât 364, (1536);
İbnu Mâce, Dua 11, (3862).][24]
AÇIKLAMA:
1-
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada duası makbul olan üç kişiyi haber vermektedir: Mazlum, misafir
ve baba. Aslında hadislerde duası makbul olan başka kimseler de mevzubahis
edilmiştir. Oruç açtığı sırada oruçlunun duası, âdil imamın duası, gâibin gâibe
duası (kişinin arkasından yapılan dua). Şu halde, hadislerde geçen rakamlar
kesin sayı bildirmeye mâtuf değildir.
2-
Mazlumun yâni zulme uğrayanların dualarının makbuliyeti, onların Mü'min ve
Müslüman olmaları şartına bağlı değilir. Başka rivayetlerde zulme uğrayan
kimsenin fâcir (büyük günahı alenen işleyen) veya kâfir olmaları hâlinde de dualarının makbul olduğu tasrih
edilmiştir.
اِتَّقُوا
دَعْوَةَ
الْمَظْلُومِ
وَاِنْ كَانَ
كَافِراً
فَإنَّهُ
لَيْسَ دُونَهَا
حِجَابٌ
"Mazlumun duasından
kaçının, kâfir bile olsa. Zira onun duasının önünde perde yoktur."
دَعْوَةُ
الْمَظْلُومِ
مُسْتَجَابَةٌ
وَإنْ كَانَ
فَاجِراً فَفُجُورُهُ
عَلى
نَفْسِهِ
"Mazlumun duası makbuldür,
fâcir bile olsa; zira onun fücûru kendi aleyhinedir."
Hemen
kaydedelim ki, hadiste yasaklanan zulüm, mutlaktır. Âlimler, bu durumdan
hareketle mal, can, ırz vs. her neye yönelik olursa olsun, bütün çeşitleriyle
zulmün yasaklandığını belirtirler.[25]
ـ15ـ وعن ابن
عمرو بن العاص
رَضِىَ
اللّهُ عَنْهما
قال: ]قالَ
رسولُ اللّهِ
#: مَا منْ
دَعْوَةٍ
أسْرَعُ
إجَابَةً
مِنْ
دَعْوَةِ
غَائِبٍ
لِغَائِبٍ[.
أخرجهما أبو
داود
والترمذى.
15. (1764)- Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:
"İcâbete
mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duadan daha sür'atli
olanı yoktur." [Tirmizî, Birr 50, (1981), Ebû Dâvud, Salât 364, (1535);
Müslim, Zikr 88, (2733); Buhârî, Mezâlim 9.][26]
AÇIKLAMA:
1-
Bu hadise göre, Allah'ın derhal kabul buyuracağı dualardan biri de, mü'min
kimsenin mü'min kardeşi için gıyâbında yapacağı duadır. Bu hususta Müslim'in bir riayeti daha açıktır:
دَعْوَةُ
الْمَرْءِ
الْمُسْلِمِ
‘خِيهِ
بِظَهْرِ
الْغَيْبِ
مُسْتَجَابَةٌ،
عِنْدَ
رَأسِهِ
مَلَكٌ
مُوَكَّلٌ
كُلَّمَا
دَعَا ‘خِيهِ
بِخَيْرٍ
قَالَ
الْمَلَكُ الْمُوَكَّلُ
بِهِ آمِنْ
وَلَكَ
بِمِثْلِهِ
"Müslüman kimsenin, kardeşi
için gıyâbında yaptığı dua müstecâbdır. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir
melek vardır. Kardeşi için hayır dua yaptıkça bu melek: "Amin, istediğin
şeyin bir misli de sana olsun" der." [27]
Hey'et
dilimizde bir kaç mânada kullanılır. Şekil, sûret, görünüş, kılıkkıyafet, hâl,
durum; bir bütünü teşkil eden cüzlerin hepsi, kurul, jüri vs. Sadedinde
olduğumuz hadiste hey'et kelimesi daha ziyade kılıkkıyafet, durum mânalarında
kullanılmıştır.
Dua
eden kimsenin, kılık kıyâfet ve dış görünüş itibariyle takınması gereken bazı tavırlar, dikkat
etmesi gereken bazı hususlar mevcuttur. Burada Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın bu çeşit irşadlarını göreceğiz.[28]
ـ1ـ عن ابن
عباس رَضِىَ
اللّهُ
عَنْهما قال:
]قال رسولُ
اللّهِ #: َ
تسْتُرُوا
الجدُرَ،
وَمَنْ
نَظَرَ في
كِتَابِ
أخِيهِ
بِغَيْرِ
إذْنِهِ،
فإنَّمَا
يَنْظُرُ في
النَّارِ،
سَلُوا
اللّهَ تَعالى
بِبُطُونِ
أكُفِّكُمْ،
وََ تَسْألُوهُ
بِظُهُورِهَا،
فإذَا
فَرَغْتُمْ
فامْسَحُوا
بِهَا
وُجُوهَكُمْ[.
أخرجه أبو
داود .
1. (1765)- İbnu Abbas (radıyallâhu
anhümâ) hazretleri anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:
"Duvarları
örtmeyin. Kim kardeşinin mektubuna, onun izni olmadan bakarsa, tıpkı ateşe bakmış gibi olur.
Allah'tan avuçlarınızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin; duayı
tamamlayınca avucunuzu yüzlerinize sürün." [Ebû Dâvud, Salât 358, (1489,
1490, 1491).][29]
AÇIKLAMA:
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) bir kaç meseleye birlikte temas etmiştir:
1-
Duvarlar halı, kilim vs. ile örtülmemelidir. Çünkü bu iş, hem mütekebbirlerin
amelidir, hem de malın ziyân edilmesi, israf edilmesidir. Zira duvarlarına
örtülmesini gerektiren hiçbir zarurî durum mevcut değildir. Müslim'de gelen bir
rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kapının üzerine halı asmış olan
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ)'ye:
"Allah, bize taş ve toprağa elbise giydirmemizi emretmemiştir"
diyerek indirtir.
2-
Hadiste "kardeşinin kitabı"na bakmak da yasaklanmaktadır. Şârihler,
buradaki kitaptan maksadın, içerisinde, öğrenilmesi herkese vacib olan ilmin
bulunduğu kitap olmayıp, sâhibi tarafından başkasının bakması arzu edilmeyen
mektup olduğu belirtilir. Belki bu mektupta, sır olan, başkasının muttali
olması istenmeyen bazı bilgiler vardır. Öyle ise böyle bir mektuba bakmak ateşe
bakmak gibidir.
Ateşe
bakmak için, bazı âlimler "hadisin
siyakından anlaşılacağı üzere insan için zararlı bir şey olmalıdır"
demişlerdir. Mamafih, bundan maksadın "ateşe yaklaşmak ve yaslanmak"
olabileceği, ihtimal olarak belirtilmiştir. Üçüncü bir ihtimale göre mânâsı;
kişi, kardeşinin bakılmasını istemediği bir mektubuna bakmakla ateşi gerektiren bir şeye bakmış
olmaktadır.
3-
Hadisin, sadedinde olduğumuz mevzuya, yani dua edenin hey'eti meselesine temas
eden kısmı, son kısmıdır: Dua ederken avucun açılıp avuç içi yukarı gelecek
şekilde kaldırılması, elin sırt kısmı yukarı gelecek şekilde tutularak dua
edilmemesi, dua bitince de ellerin yüze sürülmesi istenmektedir.
Azimâbâdî,
bu hususta şu açıklamayı yapar: "Bir şey taleb edene uygun düşeni, elini
taleb ettiği şeye doğru uzatması,
tazarru ile açıp bol ihsanla
dolmasını istemesi, her iki elini birden, ihsan sahibine doğru kaldırmasıdır.
Ancak, kim de başına gelen bir belânın kalkmasını isterse, sünnet, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'a ittibâen, ellerin sırtını semaya kaldırmaktır.
Bunun hikmeti, birincide, arzu edilen şeyin hüsûlüyle tefâül etmek, yâni hayra ermek
ümidinde bulunmak, ikincide ise, zararlının def'iyle hayra erme ümidinde
bulunmaktır.
4-
Duânın sonunda elin yüze çalınması teberrük içindir. Yani, dua ile ellere inmiş
olan rahmet eserleri, sürmek suretiyle yüze ulaştırılmış olur.[30]
ـ2ـ وعن أنس
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]رَفَعَ رسولُ
اللّهِ #
يَدَيْهِ في
الدُّعَاءِ،
حَتَّى
رَأيْتُ
بَيَاضَ
إبْطَيْهِ[.
أخرجه البخارى
.
2. (1766)- Hz. Enes (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua ederken ellerini
öyle kaldırdı ki, koltuk altlarının
beyazlığını gördüm." [Buhârî, İstiska 21.] [31]
ـ3ـ وعن عمر
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]كَانَ رسولُ
اللّهِ # إذا
رفَعَ
يَدَيْهِ في
الدُّعَاءٍِ
لَمْ
يَرُدَّهُمَا
حَتَّى
يَمْسَحَ بِهِمَا
وَجْهَهُ[.
أخرجه
الترمذى .
3. (1767)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ellerini dua ederken
kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı." [Tirmizî,
Daavât 11, (3383).][32]
AÇIKLAMA:
Bu
rivayet dahi duadan sonra ellerin yüze sürülmesinin meşruiyetini gösterir. Bazı
âlimler şöyle bir mütâlaada bulunmuştur: "Allahu Teâlâ, dua edeni hiçbir
zaman boş çevirmeyip, kendisi için kalkan ele bir rahmet ulaştırdığına göre,
ondaki rahmetin en şerefli ve tekrime en elyak organ olan yüze sirâyet
ettirilmesi münâsiptir."[33]
ـ4ـ وعن أبى
هريرة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]إنَّ
رَجًُ كانَ
يَدْعُو
بِأصْبُعَيْهِ،
فقَالَ لَهُ
رسول اللّهِ #:
أَحِّدْ
أَحِّدْ[. أخرجه
الترمذى
والنسائى،
وقال
الترمذى:معنى
هذا الحديث:
إذا أشار
الرجل بأصبعه
في الدعاء عند
الشهادة، ف
يشير إ بأصبع
واحدة .
4. (1768)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Adamın biri iki parmağı ile dua ediyordu. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm):
"Birle!
Birle!" diye müdâhale etti." [Tirmizî, Daavât 117, (3552); Nesâî,
Sehv 37, (3, 38).][34]
AÇIKLAMA:
İki
parmağıyla duadan maksad, dua ederken iki parmağıyla işaret etmesidir. Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), te'kid maksadıyla iki kere:
"birle!" buyurmuştur. Birlemesini söylemesinin sebebi,
Rabbülâlemin'in tek olması sebebiyledir.
İbnu
Deybe'nin, hadisin sonunda kaydettiği şöyle bir açıklama var: "Bu hadisin
mânası: "Kişi, dua ederken şehâdet getirince parmağını kaldıracaksa sadece
tek bir parmağını kaldırsın" demektir."[35]
ـ5ـ وعن سهل
بن سعد رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]مَا رَأيْتُ
رَسول اللّهِ
# شَاهِراً
يَدَيْهِ
قَط يَدْعُو
عَلى
مِنْبَرِهِ،
وََ عَلى
غَيْرِهِ،
وَلكِنْ
رَأيْتُهُ
يَقُولُ
هكَذَا:
وَأشَارَ
بِالسَّبَّابَةِ،
وَعَقَدَ
بِا“بْهَامِ
وَالوُسْطى[.
أخرجه أبو داود
.
5. (1769)- Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı ne minberde ne
de bir başka şey üzerinde dua yaparken ellerini uzattığını görmedim. Bilakis
şöyle gördüm" dedi ve baş ve orta parmaklarını kapayıp şehâdet parmağını
açmış vaziyette işaret etti." [Ebû Dâvud, Salât 230, (1105).][36]
AÇIKLAMA:
1-
Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın koltuk altı görünecek şekilde
mübalağalı şekilde kollarını uzatıp kaldırmadığı belirtiliyor. Mübalağalı diye
kayıtlamak şarttır. Zira Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in mutad olarak
dua sırasında ellerini kaldırdığı sâbit
ve müsellem bir husustur. 1766 numarada geçtiği üzere istisnâi durumlarda da
koltuk altı görülecek şekilde kollarını kaldırdığı rivayetlerde gelmiştir.
2-
Şârih Azimâbâdî, bu hadisin, Sehl İbnu Sa'd'a sorulan bir soruya cevap olma
ihtimalinden bahseder. Bu takdirî soru şudur: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) minberde iken hiç ellerini kaldırarak dua etti mi?" Sehl bu
soruya: "Ben bunu, söylenen şekilde yaptığını görmedim. Ancak, onu vaaz
sırasında orta ve baş parmaklarını kapatıp şehâdet parmağıyla işâret eder
vaziyette gördüm. Sanki O, bu parmağını teşehhüd sırasında kaldırıyordu"
şeklinde cevap vermiştir. Allahu a'lem."
Hadisteki
ibhâm böyle bir açıklamayı gerekli kılmaktadır.[37]
ـ6ـ وعن
سلمان رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رسولُ اللّهِ
#: إنَّ رَبَّكُمْ
حَىٌّ
كَرِيمٌ
يَسْتَحِى
مِنْ عَبْدِهِ
إذَا رَفَعَ
يَدَيْهِ
إلَيْهِ أنْ
يَرُدَّهُمَا
صِفْراً[.
أخرجه أبو
داود
والترمذى .
6. (1770)- Hz. Selmân (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Rabbiniz
hayiydir, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O,
ellerini boş çevirmekten istihya eder." [Tirmizî, Daavât 118, (3551); Ebû
Dâvud, Salât 358, (1488).] [38]
AÇIKLAMA:
1-
Hayiy, çok haya eden, fazlaca utanan demektir. Haya vasfını Allah hakkında
lügat manasında kullanmak uygun değildir. Çünkü, lügat olarak haya, kişide
ayıplanma ve kınanma korkusu gibi bir şey sebebiyle hâsıl olan değişme ve
inkisâr mânasına gelir. Böyle bir hâl Zât-ı Zülcelâl hakkında muhaldir. Öyle
ise lügat yönüyle "çok utanan" mânasına gelen hayiy kelimesi Allah
hakkında kullanılınca, bundaki gaye maksuddur. Hayadan maksad ve gaye
ayıplanacak şeyin yâni hoş olmayan şeyin terki olduğuna göre, ulemâ, Allah hakkında şu mânada anlamıştır:
Allah'ın "hayiy" olması, kulu memnun edecek şeyi yapması, ona zarar
verecek şeyi terketmesi demektir. Öyle ise sadedinde olduğumuz hadisi,
"Cenab-ı Hakk, dua eden kuluna, kulun hayrına olan şeyi mutlaka verir,
duasını sevapsız, boş bırakmaz" diye anlayacağız. Bu "verme"
işinin Cenab-ı Hakk'ın hikmeti muktezasınca, ya "istediğine aynen
kavuşması", yahut "daha iyisinin verilmesi", yahut da
"sevap verilmesi, günahlarının azaltılması" şeklinde tecelli edeceği
daha önce belirtilmişti (bak. 1751. hadis).
2-
Kerim, istemeden veren, bol veren mânasına gelir. Cenab-ı Hakk'ın vasıflarından
biri "istemeden vermek" ise, isteyince daha çok verir demektir.
Böylece
kul, dua etmeye teşvik edilmiş olmaktadır.
3-
Hadiste kul mutlak gelmiştir. Yani, mü'min, fâsık, kâfir ayırımı mevcut
değildir. Bazı şarihler "mü'min" diye kayıtlamışlardır. Esâsen, kavlî
duayı yani dil ile, sözle olan talebi sadece mü'minler yapar. Öyle ise,
mü'minin inanarak yatığı hiçbir dua boşa
gitmeyecektir.[39]
ـ7ـ وعن أبى
هريرة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قالَ رسولُ
اللّهِ #:
ادْعُوا
اللّهَ،
وَأنْتُمْ مُوقِنُونَ
بِا“جَابَةِ،
وَاعْلَمُوا
أنَّ اللّهَ
تَعالى َ
يَسْتَجِيبُ
دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ
غَافِلٍ َهٍ[.
أخرجه
الترمذى .
7. (1771)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Allah'a
duayı, size icabet edeceğinden emin
olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle
şânuhu (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin
duasını kabul etmez." [Tirmizî, Daavât 66. (3474.)][40]
AÇIKLAMA:
1-
Bu hadis, duanın makbul olmasında gerekli olan mühim âdablarından bir kaç tanesini belirtmektedir:
*
Duanın mutlaka icabet göreceğine, yani karşılıksız kalmayacağına kesinlikle
inanmaktır. Tercümede "emin olmak" tâbirini kullandık, halbuki
aslında mukin kelimesi kullanılmıştır. Bu, yakin elde etmiş, kesin inanca
ulaşmış, hiçbir tereddüdü kalmamış gibi mânalara gelir, emin olmaktan çok daha
kuvvetli bir mâna ifade eder.
*
Dua ederken kalbin gâfil olması, Allah'ı veya istediği şeyi düşünmemesi,
yaptığı dua fiilinin tam şuurunda olmaması demektir.
*
Oyalanma olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı lâhin'dir, dilimizdeki
lehviyat kelimesi aynı kökten gelir, eğlenen demektir. Bu da, tıpkı gaflet
gibi, kalbin Allah'tan başka bir şeyle meşguliyetini ifade eder.
Yani,
dua eden kimsenin kalbi, zihni, aklı, hayali, kısacası letâif denen bütün
mânevî duygu ve cihazları Allah'tan istediğinden başka bir şeyle meşgul
olmamalıdır. Aksi halde, sâdece dille, gâfilâne yapılacak bir kısım taleplerin
makbul olmayacağını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) açık bir üslubla beyan
etmektedir.
2-
Bu hadisin mânasını te'yid eden başka rivayetler de mevcuttur. Ahmed İbnu
Hanbel (rahimehullah)'in Abdullah İbnu Amr (radıyallâhu anhümâ)'dan kaydettiği
bir rivayet şöyle:
اَلْقُلُوبُ
اَوْعِيَةٌ
وَبَعْضُهَا
اَوْعَى مِنْ
بَعْضٍ فإذَا
سَألْتُمُ
اللّهَ عَزَّ
وَجَلَّ يَا
اَيُّهَا
النَّاسُ
فَاسْألُوهُ
وَاَنْتُمْ
مُوقِنُونَ
بِا“جَابَةِ
فإنَّ اللّهَ
َ يَسْتَجِيبُ
لِعَبْدٍ
دَعَاهُ عَنْ
ظَهْرِ
قَلْبٍ غَافِلٍ.
"Kalpler bir kaptır. Bazısı
bazısından daha iyi tutar (anlayışlıdır). Öyleyse, ey insanlar, Allah'tan bir
şey isteyince, Allah'ın icabet edeceğinden emin olarak isteyin. Zîra Allah,
kendisine gâfil kalble farkında olmadan dua eden bir kula icâbet etmez." [41]
Duanın
makbul olması için, dua edenin hey'eti, tavrı yeterli değildir. Duanın mahiyeti
de ehemmiyetlidir. Bir başka ifade ile neler istenmeli, taleb edilmelidir?
İşte, bu fasılda duanın keyfiyetini ve mahiyetini açıklayan rivayetler
görülecektir.[42]
ـ1ـ عن فضالة
بن عبيد
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]سَمِعَ رسولُ
اللّهِ #
رَجًُ
يَدْعُو في
صََتِهِ
وَلَمْ
يُصَلِّ عَلى
النَّبىِّ #،
فقَالَ:
عَجِلَ هذَا،
ثُمَّ
دَعَاهُ
فقَالَ: إذَا
صَلّى
أحَدُكُمْ
فَلْيَبْدَأ
بِتَحْمِيدِ
اللّهِ
تَعالى
وَالثَّنَاءِ
عَلَيْهِ، ثُمَّ
ليُصَلِّ
عَلى
النَّبِىِّ #
ثُمَّ لْيَدْعُ
بَعْدُ بِمَا
شَاءَ[. أخرجه
أصحاب السنن .
1. (1772)- Fadâle İbnu Ubeyd
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden
bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salat ve
selam okumadığını görmüştü. Hemen:
"Bu
kimse acele etti" buyurdu. Sonra adamı çağırıp:
"Biriniz
dua ederken, Allahu Teâla'ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okusun, sonra da dilediğini istesin" buyurdu."
[Tirmizî, Daavat 66,(3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (1481); Nesâî, Sehv 48,
(3, 44).][43]
AÇIKLAMA:
1-
Bu rivayet, duanın makbul olması için mahiyetce nasıl olması gerektiği
hususunda bilgi vermektedir. Allah'a hamd ve sena ile başlanmalı ve mutlaka
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a salâtu selâm okunmalıdır. Böylece hamdele
ve salvele okunduktan sonra duaya geçilmelidir.
2-
Hadisin Tirmizî'de gelen bir vechine göre: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) (Ashâbıyla Mescid'de) otururken biri gelerek namaz kılar ve sonra:
"Rabbim bana mağfiret et, bana rahmet
et" diye dua eder. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Ey
namaz kılan kişi, acele ettin. Namazı kılıp oturdun mu, Allah'a lâyık olduğu
şekilde hamdet, bana salât oku. Sonra Allah'a dua et" dedi. Râvi der ki:
"Bundan sonra bir başkası daha namaz kıldı, önce Allah'a hamdetti, sonra
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okudu. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buna da şunu söyledi:
"Ey
namaz kılan kişi dua et, icabet göreceksin!"
3-
Salât, dua demektir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okumak,
O'na dua etmektir. Umumiyetle: "Allahümme salli alâ Muhammedin..."
"Ey Allah'ım Muhammed'e salât (mağfiret, rahmet, bereket) et...!"
diye başlayan mesnun, sabit formülleri vardır.
Salât
kelimesi dilimizde hem namaz, hem de dua kelimeleriyle karşılanır. Yani Arapça
olan salât sadece dua demek değildir. İslâm'ın resmî ibadeti olan namaz
mânasına da kullanılmaktadır.
4-
Duanın makbul olma âdâbından biri de, müteâkip hadiste belirtileceği üzere,
yaptığımız duanın Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salât ile sona
ermesidir.[44]
ـ2ـ وعن عمر
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال : ]قال رسول
اللّهِ #:
الدُّعَاءُ
مَوْقُوفٌ
بَيْنَ السَّمَاءِ
وَا‘رْضِ َ
يَصْعَدُ
حَتَّى
يُصَلَّى
عَلَىَّ، فََ
يَجْعَلُونِى
كَغُمْرِ
الرَّاكِبِ
صَلُّوا
عَلىَّ أوَّلَ
الدُّعَاءِ
وَأوْسَطَهُ
وَآخِرَهُ[.
أخرجه
الترمذى
موقوفا على
عمر، ورفعه
رزين.»الغُمْرُ«:
القَدَحُ
الصغير
كالقعب.
والمعنى أن الراكب
يحمل رحله
وأزواده،
وبترك قعبه
إلى آخر
ترحاله، ثم
يعلقه على
آخرة الرحل أو
نحوها كالعوة
فليس عنده
بمهمّ،
فنهاهم # أن
يجعلوا الصة
عليه تبعاً
غير مهمة .
2. (1773)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dua
sema ile arz arasında durur. Bana salât
okunmadıkça, Allah'a yükselmez. [Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine
tutmayın. Bana, duanızın başında,
ortasında ve sonunda salât okuyun.]"
[Tirmizî,
Salât 352, (486). Tirmizî, bunu Hz. Ömer (radıyallahu anh)'e mevkuf olarak
rivayet etmiştir. Rezîn ise merfu olarak rivayet etmiştir.][45]
AÇIKLAMA:
1-
Bu rivayetin, köşeli paranteze ([...]) kadar olan kısmı, Tirmizî'de mevcuttur
ve mevkuftur, yani Hz. Ömer'in sözü olarak kaydedilmiştir. Rezîn, metinde
görüldüğü üzere, tam olarak kaydetmiştir ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'e nisbet etmektedir. Merfu rivayeti de varsa da sahih olanı mevkuf olmasıdır. Ancak muhakkik olan
muhaddisler, bu çeşit hükmün reyle verilemeyeceği prensibinden hareketle,
hadisin hükmen merfu olduğuna hükmederler.
2-
Duanın Allah'a yükselmesi, Allah'a mekan izafesi değildir. Allah'a yükselme,
Kur'ânî bir tâbirdir ve kabule mazhar olma mânasına gelir: إلَيْهِ
يَصْعَدُ
الْكَلِمُ
الطَّيِّبُ
وَالْعَمَلُ
الصَّالِحُ
يَرْفَعَهُ "Güzel
sözler O'na yükselir, o sözleri de sâlih amel yükseltir" (Fâtır 10).
3-
Maşraba teşbihine gelince: Yolcu, bineğine yol eşyalarını, azığını yükledikten
sonra, son olarak, hın-i hacette kullanmak üzere maşrabasını semerin arkasına
takar. Maşraba, yolcu nazarında pek ehemmiyet taşımaz. İşte Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm), kendisine yapılacak duayı (salât), bu yolcu maşrabası
gibi ehemmiyeti olmayan, tâlî bir şey kılmamalarını, O'na kıymet verip, duanın
başında ve sonunda salavâta yer
vermelerini tenbih ediyor.
el-Hısnu'l-Hasîn'de,
Ebû Süleyman ed-Dâranî duanın âdâbını şöyle tesbit etmiştir:
"Allah'tan
bir talebin olduğu zaman:
*
Önce Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a salât okuyarak başla.
*
Sonra,dilediğin talepde bulun,
*
Sonra, duanı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a salât ile sona erdir.
(Duanı
iki salât arasında yapmalısın), zîra Cenâb-ı Hakk, keremiyle bu iki salâtı kabul eder. İki makbul dua olan
iki salât arasında yer alan talebini reddetmek O'nun keremine muvafık
düşmez."
Dua'nın
kabul şartları üzerine buna benzer bir açıklamayı, Bediüzzaman'dan kaydetmeyi
faydalı buluyoruz. Merhum, "mü'minin mü'mine en iyi duası nasıl olmalıdır?" saline cevap sadedinde
şu açıklamayı yapar:
"Elcevap:
Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü
bazı şerâit dahilinde dua makbul olur. Şerâit-i kabulün içtimâı nisbetinde
makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevi
temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçi gibi
zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünkü iki makbul duanın ortasında
bir dua makbul olur. Hem بِظَهْرِ
الْغَيبِ yâni "gıyâben ona dua etmek", hem hadiste
ve Kur'ân'da gelen me'sur (30) dualarla dua etmek. Meselâ: اَللَّهُمَّ
إنِّى
اَسْألُكَ
الْعَفْوَ
وَالْعَافِيَةَ
لِى وَلَهُ في
الدِّينِ
وَالدُّنْيَا
وَاŒخِرَةِ
ربَّنَا
آتِنَا في
الدُّنْيَا
حَسَنَةً وفي
اŒخِرَةِ حَسَنَةً
وَقِنَا
عَذَابَ
النَّارِ.
gibi câmi dualarla dua etmek; hem hulus ve huşu ve
huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından
sonra; hem mevâki-i mübâreke (mübârek
yerlerde), hususen mescidlerde; hem
cumada, hususen saat-ı icâbede; hem Şuhuru Selâsede (Üç Aylarda), hususen
leyâli-i meşhurede (meşhur gecelerde); hem Ramazan'da, hususen Leyle-i Kadir'de
dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyyen me'muldür. O makbul
duanın ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut dua olunanın ahiretine ve
hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua
kabul olmadı denilmez, belki, daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir."[46]
ـ3ـ وعن ابن
مسعود رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]كُنْتُ
أُصَلِّى،
وَالنَّبىُّ
#، وَأبُو
بَكْرٍ،
وَعُمَرُ
رَضِىَ اللّهُ
عَنْهما
مَعَهُ،
فَلَمَّا
جَلَسْتُ
بَدَأتُ
بِالثَّنَاءِ
عَلى اللّهِ،
ثُمَّ بِالصََّةِ
عَلى
النَّبىِّ #،
ثُمَّ
دَعَوْتُ لِنَفْسِى،
فقَالَ
النَّبيُّ #:
سَلْ
تُعْطَهُ،
سَلْ
تُعْطَهُ[ .
3. (1774)- Hz. İbnu Mes'ud (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Hz.
Ömer (radıyallâhu anhümâ) beraber otururlarken ben namaz kılıyordum. (Namazı bitirip) oturunca,
Allah'a sena ile zikretmeye başladım ve arkasından Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a salât okuyarak devam ettim. Sonra kendim için duada bulundum. (Bu
tarzımı beğenmiş olacak ki) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
"İşte!
İstediğin veriliyor. İşte! İstediğin veriliyor" dedi." [Tirmizî,
Cum'a 64, (593).][47]
AÇIKLAMA:
1-
Burada İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) salât kelimesi ile kıyamı, rükû ve
______________(30)
Me'sûr, eserde (hadîste, rivâyette) gelmiş olan demektir. secdesi olan salâtı yani
namazı kasdetmiştir. Zîra, sonunda oturduğunu belirtmektedir.
2-
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "İşte! İstediğin veriliyor"
buyurması ve bunu tekrarla te'kid etmesi,
İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh)' un beyan buyurduğu tarzın, duanın makbul
olma şartlarına uygunluğunu gösterir. Öyle olmasaydı, müdâhalesi tashihe
müteallik olacak idi.[48]
ـ4ـ وعن أبىّ
بن كعب رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]كانَ
النَّبىُّ #
إذَا دَعَا
‘حَدٍ بَدَأ
بِنَفْسِهِ[.
أخرجهما
الترمذى
وصححهما .
4. (1775)- Hz. Übeyy İbnu Ka'b
(radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua
edeceği vakit önce kendisine dua ederek başlardı." [Tirmizî, Daavât, 10,
(3382).][49]
AÇIKLAMA:
1-
Bu rivâyet, Müslim'de Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssasının bidâyetinde bir kısım
ziyade ile yer almıştır: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), herhangi
bir peygambere dua etmek isteyince kendinden başlardı".
2-
Ancak hemen ifade edelim ki, bu hadiste belirtilen husus Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın müstemir ve muttarid bir âdetini, prensibini ifâde
etmemektedir. Çünkü, kendisine hiç yer vermeden yaptığı dua örnekleri vardır.Hz.
Hâcer kıssasında: يَرْحَمُ
اللّهُ اُمَّ
اسْمَاعِيلَ لَوْ
تَرَكَتْ
زَمْزَمَ
لَكَانَتْ
عَيْناً
مَعِيناً
"Allah İsmail'in annesine
rahmet buyursun, zemzemi akmaya bıraksaydı tatlı bir pınar olacaktı" der.
Hassan
İbnu Sâbit (radıyallâhu anh) için yaptığı duada da şöyle demiştir: اَللَّهُمَّ
اَيِّدْهُ
بِرُوحِ الْقُدُسِ "Rabbim
onu Rûhu'l-Kudüs'le (Cebrail) takviye et, güçlendir."
İbnu
Abbâs (radıyallâhu anhümâ)'a da şöyle dua etmiştir:
اَللَّهُمَّ
فَقِّهْهُ في
الدِّينِ "Rabbim
onu dinde âlim kıl."Hz. Lût (aleyhisselâm)'a duası şöyledir. يَرْحَمُ
اللّهُ
لُوطاً
لَقَدْ كَانَ
يَأوِى إلى
رُكْنٍ
شَدِىدٍ
"Allah Lût'a rahmet
buyursun O, çok muhkem bir kaleye sığınmıştı."[50]
ـ5ـ وعن أبى
مصبح
المقرائى عن
أبى زهير
النميرى
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال:
]خَرَجْنَا
مَعَ
النَّبىِّ #
ذَاتَ
لَيْلَةٍ
فَأتَيْنَا
عَلى رَجُلٍ
قَدْ ألَحَّ
في
المَسألَةِ، فَوَقَفَ
رسول اللّهِ #
يَسْمَعُ
مِنْهُ،
فقَالَ:
أوْجَبَ إنْ
خَتَمَ،
فَقِيلَ:
بِأىِّ شَئٍ
يَخْتِمُ
يَارسول اللّهِ؟
قالَ:
بِأمِينَ،
وَانْصَرَفَ،
فَقِيلَ
لِلرَّجُلِ:
يَافَُنُ اخْتِمْ
بِأمِينَ،
وَأبْشِرْ[.
أخرجه أبو داود.»أوْجَبَ«:
إذَا فعل
شيئاً يوجب له
الجنة أو النار
.
5. (1776)- Ebû Müsabbih el-Makrâî, Ebû
Züheyr en-Nümeyrî (radıyallahu anh)'den naklen anlatıyor: "Bir gece
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber çıktık., Derken bir adama
rastlatdık. Sual (ve Allah'tan talep) hususunda çok ısrarlı idi. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) onu dinlemek üzere durakladı. Ve:
"Eğer
(duayı) sonlandırırsa vâcib oldu!" buyurdu. Kendisine:
"Ne
ile sonlandırırsa ey Allah'ın Resûlü!" denildi.
"Âmin
ile" dedi, uzaklaştı. Adama:
"Ey
fülan! duanı âminle tamamla ve de gözün aydın olsun!" dedi." [Ebû
Dâvud, Salât 172, (938).][51]
AÇIKLAMA:
1-
Tîbî hadisten şu neticeyi çıkarır: "Bu hadis, dua eden kimseye, duanın
sonunda âmin demesinin müstehab olduğuna delildir. Ancak imam dua ediyor ve
cemaat âmin diyorsa, imamın ayrıca âmin demesine hâcet yoktur, cemaatin âmini
ile iktifa eder." Aliyyu'l-Kârî, bu görüşe katılmaz: "Namazda, kıyasa
göre imam da âmin demelidir, namaz dışında da uygun olanı hem imam, hem cemaat
her ikisinin de âmin çekmesidir" der.
2-
Hadiste geçen "vâcib oldu" tâbiri "cennet vâcib oldu"
demektir.Böylece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duada ısrar etmeyi,
mübâlağaya yer vermeyi teşvik etmiş olmalıdır. Az ve ısrarsız dua bir nevî
istiğna alâmetidir, kulluk edebine yakışmaz. Duada ısrar, pekçok hadiste
övülmüştür.[52]
ـ6ـ وعن أنس
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قالَ رسولُ
اللّهِ #: إذَا
دَعَا
أحَدُكُمْ
فََ يَقُل:
اللَّهُمَّ
اغْفِرْ لِى
إنْ شِئْتَ.
اللَّهُمَّ
ارْحَمْنِى
إنْ شِئْتَ،
ولكِنْ
لِيَعْزِمِ
المَسْألَةَ،
فإنَّ اللّهَ
تَعالى َ
مُسْتَكْرِهَ
لَهُ[. أخرجه
الشيخان.وللستة
إ النسائى عن
أبى هريرة
بنحوه »الْعَزْمُ«:
الجد، ونفى
التردد.
6. (1777)- Hz. Enes (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizden
biri dua edince "Ya Rabb! Dilersen beni affet! Ya Rabb dilersen bana
rahmet et!" demesin. Bilâkis, azimle (kesin bir üslubla) istesin, zira
Allah Teâla Haretleri'ni kimse icbar edemez." [Buhârî, Daavât 21, Tevhîd
31; Müslim, Zikr 7, (2678-79); Muvatta, Kur'an 28 (1, 213); Tirmizî, Daavât 79
(3492); Ebû Dâvud, Salât 358, (1483); İbnu Mâce, Dua 8, (3854).][53]
AÇIKLAMA:
1-
Bu rivâyet, yapmak istediği her şeyi Allah'ın meşietine bırakmakla emredilmiş
olan mü'minin (Kehf 24) Allah'tan taleb ettiği şeyde azimli davranmasını,
Allah'ın meşîetine (yani dilemesine) bırakmadan, kesin bir üslubla istemesini
emretmektedir.
Bazı
âlimler, buradaki azmin mânasını "icabet hususunda Allah hakkında hüsn-i
zan etmektir" diye te'vil etmişlerdir.
2-
Hadisin Müslim'de gelen bir vechinde وَلْيُعَظِّمِ
الرَّغْبَةَ "Rağbeti büyültsün" emreder. Bu
ifade şârihlerce: "Duayı tekrar etmek, ısrarla üzerinde durmak sûretiyle
duada mübâlağa etsin" diye anlaşılmıştır. Mamafih, bununla "büyük çok
şeylerin istenmesi" de anlaşılmıştır. Bu son mânayı te'yîd eden bir karîne
aynı hadisin sonunda yer alan فَإنَّ
اللّهَ َ
يَتَعاظَمُهُ
شَىْءٌ
"Zîra Allah'a hiç bir şey büyük gelmez"
ifâdesidir
3-Hadis,
Cenab-ı Hakk'tan azimle, ısrarla istemek gerektiğini, "dilersen affet,
dilersen rızık ver." gibi Allah'ın dilemesine (meşietine) bırakmamak
gerektiğini ifâde ettikten sonra bunun sebebini son cümlede belirtmektedir:
"Allah Teâla Hazretleri'ni kimse icbar edemez." Zîra
"dilersen" tâbiri, mecbur edilmesi mümkün olan kimseler hakkında
kullanılması münâsiptir ve nezaket ifâde eder. Cenab-ı Hakk ise bundan
münezzehtir, öyle ise meşîete tâlik etmenin bir ifâdesi yoktur.
Hadisteki
yasağı izah sadedinde, "dilersen affet." gibi meşîete tâlik edilen
ifâdelerde taleb edilen şey ve talepde bulunulan Zât hakkında bir nevi istiğna
mânası mevcuttur." dahi denmiştir. İki mâna da sahih ise de, önceki evlâdır.
İbnu
Battâl der ki: "Bu hadisten, kişinin dua ederken, matlûbunu, elinden gelen
bütün gayreti sarfederek taleb etmesi, isteğine icâbet edileceği husûsunda ümid
içinde bulunması, fakat -Kerim olan bir Zât'tan talepde bulunması haysiyetiyle
asla ümitsizliğe düşmemesi gerektiği anlaşılmaktadır."
İbni
Uyeyne de şöyle demiştir: "Kişiyi, kusurunun büyüklüğü (ümitsizliğe
sevkederek) dua etmesine mâni olmamalıdır Zira, Cenab-ı Hakk, mahlûkatının en
kötüsü olan İblis'in bile duasına icâbet etmiştir. Zira İblis: "İnsanların
tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver!" dedi de Allah:
"Sen, kendisine mühlet verilenlerdensin" (A'raf 14-15) diyerek
duasını kabul etti".[54]
ـ7ـ وعن أبى
موسى رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]كُنَّا
في سَفَر
فَجَعَلَ
النَّاسُ
يَجْهَرُونَ
بِالتَّكْبِيرِ،
فقَالَ
النَّبىُّ #:
ارْبَعُوا
عَلى
أنْفُسِكُمْ)ـ1(،
فَإنَّكُمْ َ تَدْعُونَ
أصَمَّ، وََ
غَائِباً
إنَّكُمْ تَدْعُونَ
سَمِيعاً
بَصِيراً
وَهُوَ مَعَكُمْ،
وَالَّذِى
تَدْعُونَهُ
أقْرَبُ إلى
أحَدِكُمْ
مِنْ عُنُقِ
رَاحِلَتِهِ[.
أخرجه الخمسة
إ
النسائى.»ارْبَعُوا«
أى ارفقوا .
7. (1778)- Ebû Musâ (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Bir sefere (Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (yolda, bir ara)
yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) (müdahele ederek):
"Nefislerinize
karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitab etmiyorsunuz,
muhâtabınız gâib de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan bir
Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin
boynundan daha yakındır" dedi." [Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131,
Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (2704);Tirmizî, Daavât 3, 59,
(3371, 3457); Ebû Dâvud, Salât 361. (1526, 1527. 1528).][55]
AÇIKLAMA:
1-
Bu hadiste, tekbir "dua" olarak tavsif edilmektedir.Tekbir, bir talep
için değil, zikrullah için söylenmiş olmasına rağmen dua olarak tavsifi,
aslında duaın da zikrin de bir ibâdet, yani kulluk tezahürü olmasından ileri
gelir.
2-
Yüksek sesle tekbir getirenlere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın,
"Nefislerinize karşı merhametli olun" buyurması, gereksiz yere
kendinizi yormayın demektir. Zîra tekbir, alçak sesle de olsa, Cenâb-ı Hakk
işitecektir.[56]
ـ8ـ وعن معاذ
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]سََمِعَ
رسولُ اللّه #
رَجًُ يَقولُ:
اللَّهُمَّ
إنِّى
أسْألُكَ
تَمَامَ
النِّعمَةِ؟
فقَالَ:
دَعْوَة
دَعَوْتُ
بِهَا أرْجُو
بِهَا
الخَيْرَ.
قالَ: فإنَّ
تَمَاَمَ النِّعْمَةِ
دُخُولُ
الجَنَّةِ،
وَالْفَوْزُ
مِنَ
النَّارِ،
وَسَمِعَ
رَجًُ يَقُولُ:
يَا ذَا
الجََلِ
وَا“كْرَامِ،
فقَالَ: قَدِ
اسْتُجِيبَ
لَكَ فَسَلْ،
وَسَمِعَ آخَرَ
يَقُولُ:
اللَّهُمَّ
إنِّى
أسْألُكَ الصَّبْرَ،
فقَالَ
سَألْتَ
اللّهَ
تَعالَى:
البََءَ
فَسَلْهُ
الْعَافِيَةَ[.
أخرجه الترمذى
.
8. (1779)- Hz. Muâz (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir kimsenin: "Ya
Rabbi, senden nimetin kemâlini taleb ediyorum" dediğini işitmişti. Sordu:
"Nimetin
kemâli nedir?"
"Bu
bir duadır, onunla dua edip, onunla hayır (çok mal) ümîd ettim" dedi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
"Sordum,
zîra, nimetin kemâli cennete girmektir, ateşten kurtulmaktır" dedi. Bir
başkasının da şöyle dediğini işitti:
"Ey
celâl ve ikrâb sâhibi Rabbim!" hemen şunu söyledi:
"Duana
icâbet edilmiştir, (ne arzu ediyorsan) durma iste" Derken, bir başkasının:
"Ya
Rabbi senden sabır istiyorum!" dediğini işitmişti, ona da:
"Allah'tan
bela istedin, afiyet iste!" dedi. [Tirmizî, Daavât 99, (3524).][57]
AÇIKLAMA:
1-
Bu hadiste, dua ederken talep edilen temâmu'nnimet'in ne olduğu hususunda talep
eden kimseyi işitince, bununla neyi taleb etmekte olduğunu sormuştur. Adam
"Müstecab bir dua olarak onunla dua ediyorum, o sayede arzum yerine
geliyor" demek istemiş, hayır kelimesiyle de matlûbunu belirtmiştir.
Böylece anlaşılmıştır ki, "çok mal" istemektedir. Nitekim اِنْ
تَرَكَ
خَيْراً "Birinize
ölüm geldiği zaman eğer mal bırakıyorsa." (Bakara 180) meâlindeki ayette
hayır kelimesi "mal" mânasında kullanılmıştır. Resûlullah
(aleyhisselâtu vessâlam) adamın davranışını red ve tashih maksadıyla:
"Temâmu'n -nimet (yani nimetin kemali, tamamlanması) cennettir, ateşten
kurtulmaktır" açıklamasını yapar. Bu sözleriyle şu âyeti hatırlatmış
olmaktadır: ".Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık
kurtulmuştur." (Âl-i İmrân 185).
2-
Hadiste geçen celâl ve ikram sahibi tâbiriyle, "büyüklük ve azamet sâhibi,
dostlarına yâni velî kullarına ikramı bol olan Allah" kastedilmiştir.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, "Ya zel celâl ve'l-ikrâm"
diyerek duaya başlayan kimseye: "Duana icâbet edilmiştir, ne arzu ediyorsan
durma iste!" demesini değerlendiren âlimler, bu sözle başlanan duanın
müstecab olacağı hükmünü çıkarmışlardır.[58]
ـ9ـ وعن
عائشة رَضِىَ
اللّهُ
عَنْها قالت:
]كانَ رسولُ
اللّه #
يَسْتَحِبُّ
الجَوَامِعَ
مِنَ
الدُّعَاءِ،
وَيَدَعُ مَا
سِوَى ذَلِكَ[
.
9. (1780)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) özlü duaları tercih eder,
diğerlerini bırakırdı." [Ebû Dâvud, Salât 358, (1482).]
AÇIKLAMA:
1-
Özlü diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı câmi kelimesinin cem'i (çoğulu) olan
cevâmi'dir, az kelime ile çok mâna ihtiva eden demektir. Çok mânadan maksad,
hem dünyaya hem de âhirete ait hayırlardır. Şu âyet-i kerîme özlü duaya en
güzel örnektir:
رَبَّنَا
آتِنَا في
الدُّنْيَا
حَسَنَةً
وَفي اŒخِرَةِ
حَسَنَةً
وَقِنَا
عَذَابَ
النَّارِ
"Rabbimiz, bize dünyada da
âhirette de iyilik ver ve bizi ateşten koru" (Bakara 201). Dünya ve âhiret
için afiyet taleb eden dualar da böyledir.
Aliyyü'l-Kârî
der ki: "Câmi (özlü) dualardan maksad, her eşit sâlih gayeleri cemeden,
Allahu Teâla hazretlerine övgüyü, senâyı ve isteme âdâbını cemeden
dualardır".
el-Muzhir'in
açıklaması şöyle: "Bunlar kelimeleri az, mânaları çok olan dünya ve âhiret
meselelerine şâmil dualardır. Şu duada olduğu gibi:
اَللَّهُمَّ
إنِّى
اَسْألُكَ
الْعَفْوَ
والْعَافِيَةَ
فِي الدِّينِ
وَالدُّنْيَا
وَاŒخِرَةِ
"Allah'ım, senden af; din,
dünya ve âhiretim için âfiyet, diliyorum." Şu dua da bir başka örnektir: اَللُّهُمَّ
إنِّى
أسْألُكَ
الْهُدَى
وَالتُّقَى
وَالْعَفَافَ
وَالغِنَى
"Allah'ım senden hidâyet,
takva (Allah korkusu), iffet (dünyevî arzulardan korunma), ve (gönül)
zenginliği istiyorum."
Bu
örnekler hep Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan mervî me'sûr dualardır.
Dikkat edilirse taleb edilen şeyler hep mutlaktır: "Hidâyet, takva, iffet,
zenginlik. Böylece dünyevî, uhrevî, maddî ve mânevî her çeşidi kastedilmiş
olmaktadır. Câmi (özlü) kelâm deyince bu kastedilmektedir.
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) bir hadislerinde, "Bana cevâmiu'lkelîm (özlü
sözler) verildi" buyurur.[59]
ـ10ـ وعن ابن
مسعود رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]كانَ
رسولُ اللّه #
يُعْجِبُهُ
أنْ يَدْعُو ثََثاً،
وَيَسْتَغْفِرَ
ثََثاً[.
أخرجهما أبو
داود .
10. (1781)- Hz. İbnu Mes'ud (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere
yapmaktan, istiğfarı üç kere yapmaktan hoşlanırdı." [Ebû Dâvud, Salât 361,
(1524).]
AÇIKLAMA:
Daha
önce de geçtiği üzere, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ısrar ve tekrar
tavsiye etmektedir. Bu rivâyet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, dua
veya istiğfar ettiği zaman üçer sefer tekrarladığını göstermektedir. [60]
ـ1ـ عن أبى
هريرة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال : ]قالَ
رسولُ اللّه #:
يُسْتَجَابُ
‘حَدِكُمْ
مَالَمْ
يَعْجَلْ،
يَقُولُ: قَدْ
دَعَوْتُ
رَبِّى
فَلَمْ
يَسْتَجِبْ
لِى[. أخرجه
الستة إ النسائى.وفي
أخرى لمسلم
قال: ]َ
يََزَالُ
يُسْتَجَابُ
لِلْعَبْدِ
مَالَمْ
يَدْعُ
بِإثْمٍ، أوْ
قَطِيعَةِ
رَحِمٍ[.وفي
أخرى للترمذى:
]مَا مِنْ
رَجُلٍ
يَدْعُو اللّهَ
تَعالى إَّ
اسْتَجَابَ
لَهُ، فإمَّا
أنْ
يُعَجِّلَ
لَهُ في
الدُّنْيَا،
وَإمَّا أنْ
يَدَّخِرَ
لَهُ في
اŒخِرَةِ،
وَإمَّا أنْ
يُكَفِّرَ
عَنْهُ مِنْ
ذُنُوبِهِ
بِقَدْرِ مَا
دَعَا،
مَالَمْ
يَدْعُ
بِإثْمٍ، أوْ
قَطِيعَةِ
رَحِمٍ، أوْ
يَسْتَعْجِلْ.[
1. (1782)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyudular ki:
"Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle
diyerek acele eden var: "Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi."
[Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikr 92, (2735); Muvatta, Kur'an 29 (1, 213);
Tirmizî, Daavât 145, (3602, 3603); Ebû Dâvud, Salât 358, (1484).]
Müslim'in
diğer bir rivâyeti şöyledir: "Kul, günah talebetmedikçe veya sıla-i rahmin
kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam eder."
Tirmizî'nin
bir diğer rivâyetinde şöyledir: "Allah'a dua eden herkese Allah icâbet
eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua
ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur, yeter ki günah taleb
etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş
olsun." [61]
AÇIKLAMA:
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde dua eden insanların bir zaafına
dikkat çekmektedir: "İsti'cal, yani acelecilik. Bir başka ifâde ile duanın
hemen karşılığını görme arzusu, Müslim'in bir rivâyetinde "Ya Rasulallah
İsti'cal nedir?" diye sorulunca şu açıklamayı yapar:
"Dua
ettim, ettim de hiçbir neticesini görmedim" der ve o anda duayı
terkeder." Şu halde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), duanın terkine
sevkedecek bir aceleciliği hoş görmüyor. Bu sebeple, her hâl u kârda dua etmeye
devam edilmesi için, duanın mutlaka netice vereceğini kesin bir dille ifâde
ettikten sonra bu kabulün şu sûretlerden biriyle olcağını belirtir:
1-
Ya isteğe uygun olarak dünyada görülecek bir şekilde makbul olur.
2-
Ya âhirette verilmek üzere sevap takdir edilir.
3-
Yahut günahları affedilir."
Şu
halde, bu hadis, neticeye hiç aldırmadan dua etmeye, Allah'tan hayırlı şeyler
istemeye devam etmeye teşvik etmektedir. Duayı ibadetin, kulluğun bir gereği
bilip, ara vermeden devam etmelidir. Mü'min ibadetten usanmaz, zaten hayatının
gayesi ibadet ve kulluktur. Zîra Allah insanları sadece ve sadece ibâdet için
yaratmış bulunmaktadır (Zâriyat 56). İcâbetin gecikmesi, henüz vakti
gelmediğinden, yahut daha çok ibadet edip mübâlağa göstermesi gereğindendir.
Zîra, önce de belirtildiği gibi, Cenâb-ı Hakk duada mübâlağa ve ısrarı
sevmekte, çok dua edenlerin duasını kabul buyurmaktadır.[62]
ـ2ـ وعن جابر
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسولُ
اللّهِ #: َ
تَدْعُوا
عَلى
أنْفُسِكُمْ،
وََ تَدْعُوا
عَل
أوَْدِكُمْ،
وََ تَدْعُوا عَلى
خَدَمِكُمْ،
وََ تَدْعُوا
عَلى أمْوَالِكُمْ
َ
تُوَافِقَ)ـ1(
مِنَ اللّهِ
سَاعَةَ نَيْل
فِيهَا
عَطَاءٌ،
فَيَسْتَجِيبُ
لَكُمْ[.
أخرجه أبو
داود.»النَّيْلُ«:
النوال، والعطاء
.
2. (1783)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Nefislerinizin aleyhine dua etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin,
hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua
etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları kabul ettiği saate rastgelir de, istediğiniz
kabul ediliverir." [Ebû Dâvud, Salât 362, (1532).][63]
AÇIKLAMA:
1- Burada yasaklanan
"aleyhe dua" dan maksad dilimizde beddua veya ilenç dediğimiz şeydir,
yâni kötü temennîlerde bulunmaktır. Kişinin kendisi için, "Gözlerim kör
olsun"; evladı için, "Allah canını alsın"; malı için, "yok
olsun, ateş olsun." gibi sözler sarfetmesidir. İnsanlar çoğu kere bu çeşit
sözleri çok samimî olmaksızın, bir dil alışkanlığı şeklinde sıkca kullanırlar.
İşte bu hadiste, Resûlullah(aleyhissalâtu vesselâm), bu hareketin mü'minlik
edebine uymadığını, dilimizi, zihnimizi böylesi sözlere alıştırmamamız
gerektiğini ders veriyor. Bu sözlerin, Cenâb-ı Hakk'ın duaları kabul ettiği bir
âna rastlayacak olursa, pek samimî olmadan yapılan bu bedduaların bed âkibeti
ile karşılaşabileceğini belirtiyor. Bir başka hadiste dualara meleklerin
"âmin!" demeleri sebebiyle kişinin kendisi için hayırdan başka bir
temennîde bulunmaması tavsiye ediliyor:
َ
تَدْعُوا
عَلى
اَنْفُسِكُمْ
إَّ بِخَيْرٍ
فَاِنَّ
الْمَئِكَةَ
يُؤَمِّنُونَ
عَلى مَا
تَقُولُونَ
"Kendiniz için sâdece hayır
dileyin. Zîra melekler, dualarınıza "âmin!" derler."
ـ3ـ وعن أنس
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قالَ رسولُ
اللّهِ #:
لِيَسْألْ
أحَدُكُمْ
رَبَّهُ حَاجَتَهُ
كُلَّهَا
حَتَّى
يَسْألَ
شِسْعَ نَعْلِهِ
إذَا
انْقَطَعَ[.
أخرجه
الترمذى.وزاد
في رواية عن
ثابت البنانى
رحمه اللّه
مرسً: ]حَتَّى
يَسْألَهُ
المِلْحَ،
وَحَتَّى
يَسْألَهُ
شِسْعَهُ
إذَا
انْقَطَعَ[.»الشِّسْعُ«
سير النعل
الذى يدخل بين
ا‘صابع .
3. (1784)- Hz. Enes (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan
ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." [Tirmizî, Daavât 149, (3607,
3608).]
AÇIKLAMA:
Münavî
şu açıklamayı sunar: "Cenâb-ı Hakk, kendisine tevekkül eden herkesin ihtiyaç duyup arzu ettiği
şeyleri, az olsunçok olsun, büyük olsunküçük olsun, te'min etmeyi tekeffül
etmiştir."
Ayakkabı
bağının bile Allah'tan istenmesiyle ilgili olarak da şunu söyler: " En
değersiz bir şeyin bile büyüklerin büyüğünden (Allah'tan) istenmesi. O'ndan
büyük bir şeyin istenmesinden daha çok mâna taşır. (Bu sebeple hadis, istesin
kelimesini kullandı ve buna bir mâni olmadığını, isteyeni reddedecek bir aracı
da olmadığını göstermek için "istesin" kelimesini ikinci sefer tekrar
etti. Ayrıca "istemek vak'ası"yla Cenâb-ı Hakk'ın kâinattaki eksiksiz
hâkimiyeti idrâk edilir, rahmetinin, ihsanının, cömertliliğinin ve kereminin
şuaları müşâhede edilir. İsteneni Cenab-ı Hakk'ın vermesi, isimlerinin ve
sıfatlarının bir gereğidir de. Bu isim ve sıfatlarını, onların muktezâ ve
müteallikâtından, âsârından ve ahkâmından ayrı düşünmek câiz değildir. Öyle ise
Hak Teâlâ Hazretleri cömerttir ve kemâl mertebesinde cömertlik (cûd) onun
vasfıdır. Bu sebepledir ki, kendisinden istenmeyi sevmiş ve insanların
kendisinden istemesini taleb etmiş, isteyecek kimseleri yaratıp, onlara istemek
îlam etmiş ve de, kendisinden istenenleri yaratmıştır. O, isteyeni de,
istemelerini de, istediklerini de yaratandır."
Şunu
da kaydetmek isteriz: İhtiyaçlarımızın tahakkukunda, dua, sâdece lisânî
talepden ibâret değildir. Lisânen ifâdeye döktüğümüz, belirgin hâle
getirdiğimiz, ihtiyacımızı fiilî taleple de istememiz gerekir. Zîra âyet-i
kerimede: وَاَنْ
لَيْسَ
لِ“نْسَانِ
إَّ مَا سَعَى "İnsan
için, kendi çalıştığından başkası yoktur" (Necm 39) buyurulmuştur.
Öyle
ise kişinin te'min etmek istediği her ihtiyacı önce lisanen Allah'tan isteyip,
sonra da çalışarak elde etmesi: neticede "kendine ulaşan -maddî ve mânevî-
her çeşit hayrı, bir ayakkabı bağı bile olsa, Allah'dan bir lütuf, bir ikram
bilmesi" (Nisa 79) mü'minlik edebidir.[64]
ـ4ـ وعن أبى
هريرة رَضِىَ
اللّهُ عَنْه:
]أنَّ رَسُولَ
اللّهِ # قالَ:
مَنْ لَمْ
يَسْألِ
اللّه
يَغْضِبْ عَلَيْهِ[
.
4. (1785)- Ebû Hüreyre hazretleri
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri kendisinden istemeyene gadap
eder." [Tirmizî, Daavât 3, (3370); İbnu Mâce, Dua 1, (3827).][65]
AÇIKLAMA:
Âlimlerimiz,
hadisi şöyle açıklar: "Dua etmeyene Allah'ın gadap etmesi yani kızması bu
hareketin tekebbür ve istiğnadan ileri gelmesi sebebiyledir. Allah'a karşı
tekebbür ve istiğna ise kulluk edebine yakışmayan, câiz olmayan bir haldir. "Tîbî şöyle demiştir:
"Allah, fazlından istenmesini sever. Bu sebeple, kim Allah'tan talepte
bulunmazsa ona buğzeder, buğzedilenin (Kur'ân-ı Kerim'de zikri geçen)
mağdûbaleyh (Fatiha 7) zümresinden olduklarında şüphe yoktur."[66]
ـ5ـ وعن ابن
مسعود رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال رسول
اللّه #:
سَلُوا
اللّهَ
تَعالى مِنْ فَضْلِهِ،
فإنَّ اللّهَ
يُحِبُّ أنْ
يُسْألَ،
وَأفْضَلُ
العِبَادَةِ
انْتِظَارُ
الفَرَجِ[.
أخرجهما
الترمذى .
5. (1786)- İbnu Mes'ud (radıyallâhu
anh) hazretleri anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular
ki: "Allahu Teâla Hazretleri'nin fazlından isteyin. Zira Allah,
kendisinden istenmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip) kurtuluşu
beklemektir." [Tirmizî, Daavât 126 (3566).][67]
AÇIKLAMA:
Kurtuluş
diye tercüme ettiğimiz kelimesinin aslı ferec'tir, darlıktan, sıkıntıdan
kurtulmak mânasına gelir. Kurtuluş beklemek, Allah'tan başkasına şikayeti
terkederek bela ve hüznün gitmesini sabır içerisinde gözetmek mânasına gelir.
Bu en efdal ibâdettir. Çünkü belâya sabırla mukâbele Allah'ın kazasına inkıyad
ve rızadır. Esâsen, her çeşit tedbire rağmen gelen musîbet karşısında sabır ve
metanetten başka yapacak bir şey yoktur. Sabırsızlık, telaş, başkalarına dert
yanmak, bağırıp çağırmak hiçbir derde deva getirmez, üstelik artırır.
Burada
sabrın tavsiyesi, tedbirin terkedilmesi mânasını taşımaz. Bilakis, elden gelen
tedbir ve çâreye başvurduktan sonra ferec ve kurtuluşu sabır içinde Allah'tan
beklemek tavsiye edilmektedir. Şifayı verenin Allah olduğunu bildiren
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), tedâvi aramaya devam etmeyi emretmiştir:[68]
إنَّ
اللّهَ
تَعَالى
اَنْزَلَ
الْدَّاءَ
والدَّوَاءَ
وَجَعَلَ
لِكُلِّ
دَاءٍ دَوَاءً
فَتَداوَوْا.
..
ـ6ـ وعن جابر
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قالتِ
امرأةٌ:
يارسولَ
اللّه، صَلِّ
عَليَّ وَعَلى
زَوْجِى،
فقَالَ #:
صَلَّى
اللّهُ
عَلَيْكِ
وَعَلى
زَوْجِكِ[.
أخرجه أبو
داود .
6. (1787)- Câbir (radıyallâhu anh)
anlatıyor: "Bir kadın: "Ey Allah'ın Resûlü, bana ve kocama dua
ediver!" diye ricada bulunmuştu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
efendimiz:
"Allah
sana da, kocana da rahmet etsin!" diye dua buyurdu." [Ebû Dâvud,
Salât 363, (1533).] [69]
AÇIKLAMA:
1-
Ebû Dâvud bu hadisi: اَلصََّةُ
عَلى غَيْرِ
النَّبِىِّ # "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'tan başkasına salât" adını taşıyan bir babta
kaydeder.
Dua
ve teberrük mânasına salâtın, bazı âlimlerce Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) dışındaki insanlar için de kullanılması câiz görülmüştür. Nitekim,
âyeti kerîmede, zekâtını verenler için: وَصَلِّ
عَلَيْْهِمْ "Onlara dua et" denmektedir. Âyet
meâlen şöyle: "(Ey Muhammed), mallarının bir kısmını, kendilerini
temizleyip arıtacak sadaka olarak al. Onlara dua et. Senin duan onlar için bir
huzurdur" (Tevbe 103). Rivâyete göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
Ebû Evfâ ailesi, zekâtlarını getirdikleri zaman onlara şöyle dua etmiştir. اَللَّهُمَّ
صَلِّ عَلى
آلِ أبِى اَوْفَى "Allah'ım
Ebû Evfa ailesine rahmet et,"
2-
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e ümmetinden olan salât, ta'zim ve
tekrim (saygı ve hürmet) ifade eder. Bu mânadaki salât ona hastır. Hatta İbnu
Abbâs (radıyallâhu anh): "Salâtı hiç kimse Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'tan başka birisi hakkında kullanamaz, câiz değildir" demiştir:
َ
تَنْبَغِى
الصََّةُ
مِنْ اَحَدٍ
عَلى اَحَدٍ إَّ
في حَقٍّ
النَّبِىِّ
عَلَيْهِ
الصََّةُ
وَالسََّمُ
Ancak
Şia, bu mânada, salâtı Hz. Ali ve onun evladları için kullanırlar. Onlar
yukarıda kaydettiğimiz âyeti delil göstererek, "zekâtını verenler
hakkında" kullanılabileceğini söylerler ve ilâve ederler: "Öyle ise,
Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin (radıyallâhu anhüm) hakkında niye câiz
olmasın?" Keza derler ki: "Selamlaşmada bir kimse esselamu aleyküm
dese, diğeri ona ve aleykümü'sselam diye mukabele eder. Bu da gösterir ki, bu
lâfzı Müslümanların büyük çoğunluğu hakkında kullanmak câizdir. Öyle ise, Âl-i
Beyt hakkında kullanılması niye câiz olmasın?"
Kadı
İyâz der ki: "Bu tâbir Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında
câizdir. Bunun delili şu rivâyettir: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a (Ashab'tan) bazıları sordu: "Ey Allah'ın Resûlü! Sana selam'ın
nasıl olacağını biliyoruz, ama salât nasıl olmalıdır?"
Şu
cevabı verdi:
"Size
öğretildiği şekilde söyleyin. Deyin ki: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve
alâ âli Muhammed kemâ salleyte alâ İbrahîme ve alâ Âli İbrahim." Mâlumdur
ki, Muhammed ailesinde peygamber yoktur. Öyle ise Âli İbrahim hakkında câiz
olduğu üzere aynı şekilde Hz. Ali hakkında da câiz olur." [70]
ـ7ـ وعن أبى
الدرداء
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]قال
رَسولُ اللّه
#: مَا مِنْ
عَبْدٍ
مُسْلِمٍ يَدْعُو
‘خِيهِ
بِظَهْرِ
الْغَيْبِ)ـ1(
إَّ وَقَالَ
المَلَكُ:
وَلَكَ
بِمِثْلٍ[.
أخرجه مسلم وأبو
داود.وزاد:
]إَّ قَالَتِ
المََئِكَةُ:
آمِينَ)ـ2(،
وَلَكَ
بِمِثْلٍ)ـ3([ .
7. (1788)- Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü'min yoktur ki melek de: "Bir
misli de sana olsun" demesin." [Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2733);
Ebû Dâvud, Salât 364, (1534).]
Ebû
Dâvud'un rivâyetinde şu ziyâde vardır: "Melekler: "Âmin, bir misli de
sana olsun!" derler."[71]
ـ8ـ وعن
عائشة رَضِىَ
اللّهُ
عَنْها قالت:
]قالَ رسولُ
اللّهِ #: مَنْ
دَعَا عَلى
مَنْ ظَلَمَهُ
فَقدِ
انْتَصَرَ)ـ4([.
أخرجه
الترمذى .
8. (1789)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her
kim, kendine zulmedene beddua ederse, ondan intikamını (dünyada) almış
olur." [Tirmizî, Daavât 115, (3547).][72]
AÇIKLAMA:
1-
Münâvî der ki: "Mazlum, beddua etmek sûretiyle zâlimin ırzından alıp, onun
günahını azaltır. Böylece mazlumun sevabı da, bedduası nisbetinde azalmış olur.
Bu hadis şunu haber veriyor: Zulme mâruz kalan kişi, diliyle bile olsun intikam
alsa, zâlimdeki hakkını dünyada almış olur ve zâlimin günahı kalmaz, mazlumun
da âhirette alacağı bir ecri kalmaz. Öyle ise hadis, mazluma, dünyada intikam
almamayı, ecrini Allah'a bırakarak zâlimi affetmeyi tavsiye etmiş olmaktadır.
Nitekim âyet-i kerîmede: وَلَمَنْ
صَبَرَ
وَغَفَرَ
اِنَّ ذَلِكَ
لَمِنْ
عَزْمِ
اُمُورِ
"Ama sabredip bağışlayanın
işi, işte, bu azmedilmeye değer işlerdendir" (Şûra 43) buyurulmaktadır.
2-
Hadis, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in zâlim veya mazlum bütün
ümmetine karşı şefkat duyduğunu göstermektedir. Mazlumlara şefkat duymakta,
zîra ecirden mahrum kalmaması için affetmesini istemektedir. Zalimlere karşı
şefkat duymaktadır zira, mazlum beddua ettiği taktirde, duasının kabul edilerek
aleyhinde tecelli etmesi mevzubahistir. Cenâb-ı Hakk zâlimi affedeni övdüğü
gibi intikam alanı da övmüştür." [73]
(İki
kısımdır)
BİRİNCİ
KISIM
SEBEBE
VE VAKTE BAGLI DUALAR
(Yirmi
fasıldır)
*BİRİNCİ
FASIL
İSM-İ
ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI
İKİNCİ
FASIL
NAMAZ
DUALARI
ÜÇÜNCÜ
FASIL
TEHECCÜD
DUALARI
DÖRDÜNCÜ
FASIL
AKŞAM
VE SABAH YAPILACAK DUALAR
BEŞİNCİ
FASIL
UYUMA
VE UYANMA DUALARI
ALTINCI
FASIL
EVDEN
ÇIKIŞ VE EVE GELİŞ DUALARI
YEDİNCİ
FASIL
OTURMA-KALKMA
DUALARI
SEKİZİNCİ
FASIL
SEFERDE
OKUNACAK DUALAR
DOKUZUNCU
FASIL
ÜZÜNTÜ
VE TASA HALİNDE OKUNACAK DUALAR
ONUNCU
FASIL
HAFIZAYI
GÜÇLENDİRME DUALARI
ON
BİRİNCİ FASIL
GİYİNME
VE YEMEK DUALARI
ON
İKİNCİ FASIL
KAZA-İ
HACET DUASI
ON
ÜÇÜNCÜ FASIL
MESCİDE
GİRİŞ-ÇIKIŞ DUALARI
ON
DÖRDÜNCÜ FASIL
HİLALİ
GÖRÜNCE OKUNACAK DUA
ON
BEŞİNCİ FASIL
GÖK
GÜRLEYİNCE, RÜZGAR ESİNCE, BULUT ÇIKINCA OKUNACAK DUALAR
ON
ALTINCI FASIL
AREFE
GÜNÜ, KADİR GECESİ DUASI
ON
YEDİNCİ FASIL
HAPŞIRINCA
YAPILACAK DUA
ON
SEKİZİNCİ FASIL
HZ.
DÂVUD (aleyhisselam)'UN DUASI
ON
DOKUZUNCU FASIL
HZ.
YÛNUS (aleyhisselâm) KAVMİNİN DUASI
YİRMİNCİ
FASIL
BELAYA
UGRAYANI GÖRÜNCE OKUNACAK DUA
İKİNCİ
KISIM
SEBEBE
VE VAKTE BAGLI OLMAYAN DUALAR
ـ1ـ عن بريدة
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]سَمِعَ
النَّبىُّ #
رَجًُ
يَقُولُ:
اللَّهُمَّ
إنِّى
أسْألُكَ
بِأنِّى
أشْهَدُ
أنَّكَ: أنْتَ
اللّهُ َ
إلَهَ إَّ
أنْتَ ا‘حَدُ
الصَّمَدُ الذى
لَمْ يَلِدْ
وَلَمْ
يُولَدْ
وَلَمْ
يَكُنْ لَهُ
كُفْواً
أحَدٌ،
فقَالَ:
وَالَّذِى
نَفْسِى
بِيَدِهِ
لَقَدْ سَألَ
اللّهَ بِاسْمِهِ
ا‘عْظَمِ
الَّذِى إذَا
دُعِِىَ بِهِ
أجَابَ،
وَإذَا
سُئِلَ بِهِ
أعْطَى[. أخرجه
أبو داود
والترمذى .
1. (1790)- Hz. Büreyde (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir adamın şöyle
söylediğini işitti: "Allah'ım, şehâdet ettiğim şu hususlar sebebiyle
senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah'sın, birsin,
samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın,
doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur."Bunun üzerine Efendimiz
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:"Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a
yemin olsun, bu kimse, Allah'tan İsm-i Âzamı adına talepte bulundu. Şunu bilin
ki, kim İsm-i Âzamla dua ederse Allah ona icâbet eder, kim onunla talepde
bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir." [Tirmizî, Daavât 65,
(3471); Ebû Dâvud, Salât 358, (1493).]
AÇIKLAMA:
1-
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada, dua ederken İsm-i Âzam şefaatçi
yapılarak istendiği taktirde Cenâb-ı Hakk'ın isteneni vereceğini ifâde
buyuruyor. Müteâkiben göreceğimiz üzere (1974 numaralı hadis) Allah'ın doksan
dokuz ismi vardır. Bunlardan biri, İsm-i Âzâm'dır. İsm-i Azâm'ın hangisi olduğu
kesin şekilde belirtilmemiştir.2- Tîbî demiştir ki: "Bu hadis delâlet eder
ki: "Allah'ın bir İsm-i Âzam'ı var, o şefaatçi yapılarak dua ederse icâbet
eder ve o isim burada mezkurdur. Keza hadiste: "Allah'tan başka şeylerden
yüz çevirerek, tam bir ihlâsla zikredilen her isim, İsm-i Âzam'dır, zira harflerin birbirine karşı farklı bir
şerefi yoktur" diyenlere de hüccet vardır. Başka hadislerde de benzer
şeyler zikredilmiştir. Onlarda, bu hadiste bulunmayan isimler de mevcuttur.
Ancak, hepsinde "Allah" kelimesi mevcuttur. Bu durumdan hareketle
İsm-i Âzam'ın "Allah" lafzı olduğuna hükmedilmiştir."3- Hadiste
dua etmekle, istemek (talepte bulunmak) arasında bir tefrik yapılmamaktadır.
Buna göre, kulun: "Falanca şeyi bana ver" sözü, onun istemesi, taleb
etmesidir. Dua ise, kulun nida ederek "Ey Rabbim! diye seslenmesidir. Rabb
Teâla bu seslenmeye: "Lebbeyk ey kulum (ey kulum söyle ne
istiyorsun?" diye cevap verir.Bu durumda kulun istemesine mukabil Rabb'in
vermesi (îta etmesi) vardır. Şu halde, dua ve isteme arasında belirtilen bu
fark mevcuttur. Bu ince farkın her zaman gözetilmeyip, birinin diğeri yerine
kullanılması da câizdir, vâkidir. Nitekim Tîbî der ki: "Duaya icabet, dua
edenin, duayı kabul edenin yanında bulunduğuna delâlet eder, bu da, îtanın
(vermenin) hilâfına ihtiyacın yerine getirilmesini tazammun eder. Şu halde
ikincisi daha üstündür."
ـ2ـ وعن محجن
بن ا‘درع
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]سَمِعَ
النَّبِىُّ #
رَجًُ
يَقُولُ:
اللَّهُمَّ
إنِّى
أسْألُكَ
بِاللّهِ
ا‘حَدِ الصَّمَدِ
الذى لَمْ
يَلِدْ
وَلَمْ
يُولَدُ وَلَمْ
يَكُنْ لَهُ
كُفْواً
أحَدٌ، أنْ
تَغْفِرَ لِى
ذُنُوبِى
إنَّكَ أنْتَ
الْغَفُورُ
الرَّحِيمُ،
فقَالَ: قَدْ
غُفِرَ لَهُ،
قَدْ غُفِرَ
لَهُ[. أخرجه
داود
والنسائى .
2. (1791)- Mihcen İbnu'l-Edra'
(radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir
adamın: "Ey Allah'ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi
ve benzeri de olmayan Allah adıyla senden istiyorum. Günahlarımı mağfiret et,
sen Gafûrsun, Râhimsin!" dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi:"O
mağfiret edildi. O mağfiret edildi. O mağfiret edildi!" [Ebû Dâvud, Salât
184, (985); Nesâî, Sehv 57, (3, 52).]
ـ3ـ وعن أنس
رَضِىَ
اللّهُ عَنْه
قال: ]دَعَا رَجُلٌ
فقَالَ:
اللَّهُمَّ
إنِّى
أسْألُكَ بِأنَّ
لَكَ
الحَمْد، َ
إلَهَ إَّ
أنْتَ المَنَّانُ،
بَدِيعُ
السَّموَاتِ
وَا‘رْضِ ذُو
الجََلِ وَا“كْرَامِ، يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ، فقَالَ النَّبىُّ #: أتَدْرُونَ بِمَ دَعَا؟ قَالُوا: اللّهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ، قالَ: وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ دَعَا اللّهَ بِاسْمِهِ ا‘عْظَمِ الَّذِى إذَا دُعِىَ بِهِ أجَابَ، وَإذَا سُئِلَ بهِ أعْطى[. أخر&