
Abdülgani Abdülhalık
Çeviren: Dilaver Selvi
ŞULE YAYINLARI
Sunuş ..................................9
Çevirenin Sunuşu......................... 11
Önsöz ................................15
Giriş / Sünnetin Delil Olmasından Maksat Nedir?
.................21
1.
BÖLÜM
SÜNNETİN DELİL OLMASI DÎNÎ BÎR
ZARURETTİR, BU KONUDA MÜSLÜMANLAR ARASINDA BİR İHTİLÂF VÂKİ OLMAMIŞTIR..........123
Basrah Mu'tezile İmamlarından Bazıları
Sünnetin Delil Olduğunu İnkâr Etmiş midir? ...33
İmam Şafiî İle Münazaraya Giren, Mu'tezilî Değildir
............ 44
İmam Şafiî'nin Hasmı, Şayet Sünnetin Delil Oluşunu
İnkâr Ediciyse O, Râfizîdir .......
48
Sünnetin Delil Oluşu, Zaruret-i Diniyyedendir,
İnkâr Edilemez ....................
52
2.
BÖLÜM
SÜNNETİN HÜCCET OLUŞUNUN DELİLLERİ...........55
Birinci Delil: İsmet.............................................................. 56
Üçüncü Delil: Kur'ân-ı Hakîm........................................................... 69
Birinci Grup Âyetler
........................................................................ 70
İkinci Grup Âyetler ............................................... 74
Üçüncü Grup Âyetler
........................................................... 76
Dördüncü Grup Âyetler
................................................. 83
Beşinci Grup Ayetler
.................................................................. 84
Dördüncü Delil: Sünnet-i Şerîf
................................................. 88
Birinci Grup Hadisler..........................................................
88
İkinci Grup Hadisler
...............................................................................
99
Üçüncü Grup Hadisler
.................................................... 101
Beşinci Delil: Sadece Kur'ân-ı Kerîmle Amel Etmenin Güç
ve Zor Olması ..................104
Altıncı Delil: Vahiyle Bildirilen Veya Vahiy Derecesinde
Olan Sünnet ........ 116
Yedinci Delil: İcmâ.............................................
125
3. BÖLÜM
SÜNNETİN DELİL
(HÜCCET) OLUŞUNU İNKÂR EDENLERİN ORTAYA
ATTIKLARI ŞÜPHELER VE BUNLARIN CEVABI............179
1. Şüphe ........................................... 180
2. Şüphe
........................................................... 186
3. Şüphe ...................................................
189
Delillerin Korunmasında Râvilerin
Adaleti ............................... 197
Sünnetin Hüccet (Delil) Oluşunda, Kitabet
(Yazım) Lâzım Değildir .......... 198
Kitabet (Yazı) Katiyyet İfade Etmez
.................................................. 200
Kitabet, Kuvvet Bakımından Hıfzdan Düşüktür
........................... 200
Araplarda Ezber, Kitabetten Daha İleri ve
Daha Kuvvetlidir ........................... 201
Sahabe ve Tâbün'in Ezberleme Güçleri Daha Fazladır
...........................................
203
Ezberlemenin Faydaları........................................................................
204
Kur'ân'ın Katiyyeti, Lafzı Tevatürle Sabit
Olmuştur....................... 205
Bu Konudaki Delil ve Değerlendirmeler................................................
207
Fürûa Ait Meselelerde Zannî Delillerle Amel
Edilir.................... 208
el-Cübbâî'nin Bu Konudaki Şüpheleri...........................................
211
Hz. Peygamber'in (s.a.v), Yalnızca Kur'ân'ın Yazılmasını
Emretmesindeki Hikmet ......219
Sünnetin Yazımının Yasaklanması O'nun
Delil Olmadığı Anlamına Gelmez ....... 222
Sünnetin Yazımına Getirilen Yasağın
Hikmeti ................................ 225
Sünnetin Yazımına Müsaade Edilmesi
.................................................... 229
Süûnetin Yazımına İzin Veren Hadislerle,
Yasaklayan Hadislerin Telifi ................... 242
Sünnetin, Sahabe Devrinde Yazımı ve Tedvini
............................. 247
Sahâbe'nin Sünnetin Yazımı Konusundaki Tutumlarının
Değerlendirilmesi .......... 254
Sahâbe'nin Sünnetleri Rivayetten
Kaçınmaları ve Bunu Yasaklamaları (Özel Durumlara Hastır)....................
262
Sahâbe'yi Hadis Rivayetinden Kaçmaya ve
Bunu Yasaklamaya Sevkeden Sebepler.....267
4. Şüphe: Sünnetin Hüccet Olmadığına Dair Rasûlullah'tan
(s.a.v) Rivayet Edilen Haberlerin Aslı Nedir? ............ 275
SONUÇ
SÜNNETİN DELİL OLUŞUYLA İLGİLİ
BAHİSLER..........287
1. Bahis: Kitab (Kur'an)'m Karşısında Sünnetin Derecesi
..................................... 287
2. Bahis: Sünnetin, Kur'ân ve O'nun Dışındaki Şeylere Delâlet
Etmesi Bakımından Çeşitleri ...... 297
3.Bahis: Sünnetin Hüküm Koymada Müstakil Oluşu
........................... 305
1. Mesele: Sünnetin Müstakil Hüküm Koymasının Cevazı
................................... 307
2. Mesele: Müstakil Sünnetin Delili Yahut Sünnetin Hüküm Koymada
Müstakil Oluşunun Ne İle Sabit Olduğu ................... 309
3. Mesele: Rasûlullah'tan (s.a.v) Müstakil Sünnetin Sâdır Olması ..............318
Muhaliflerin Şüpheleri
...................................................................................
321
Muhaliflerin: "Sünnette
Zikredilen Herşey Kitab İçin Bir Açıklamadır" Şeklindeki İddialarını
Açıklarken İleri Sürdükleri İsbat Yolları............... 328
Sünnetin Kur'ân'ın Bir Açıklamasından İbaret Olduğunu
Savunanlardan Bir Grupla İhtilânmız Lafzı, Diğeriyle Hakikidir
.................................. 337
İmam
Şafiî'nin Bu Mesele Hakkında İki Değerlendirmesi
.................................... 338
Sonsöz
.............................................................. 341
1908'de
Kahire'de doğdu. Babası Ezher âlimlerinden Muhamnıed Abdülhâhk'tır. Küçük yaşta
Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi ve Ezher Üniversitesi'ne bağlı enstitülerde orta
öğrenimini tamamladı. 1935 yılında Ezher Üniversitesi Şeriat Fa-kültesi'nden
mezun oldu.
Yüksek
lisans tezini verdikten sonra 1940 yılında Hücciyyetü's-Sünne isimli
çalışmasıyla doktor unvanını aldı. Ezher Üniversitesi'nde uzun yıllar
Usulu'l-Fıkıh Bölümü'nün başkanlığını yaptı. 500'ü aşkın yüksek lisans ve
doktora tezinin danışmanlığında bulundu.
Suudi
Arabistan, Endonezya, Irak, Libya, Fas ve Ürdün gibi ülkelerin üniversitelerinde
misafir hoca olarak dersler verdi. 1983 yılında Kahire'de vefat etti.
Başlıca
eserleri şunlardır:
1-
Hücciyyetü's-Sünne.
2-
İmam Şafiî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân isimli eserinin tahkiki.
3-
Ebû Muhammed Abdurrahman b. Ebî Hatim er-Râzi'nin {el-İlel, el-Cerhu
ve't-Ta'dîl kitaplarının yazarı) Adâbu'ş-Şâfiî ve Menâkibuhu isimli eserinin
tahkiki.
4-
îbn Kayyım el-Cevziyye'nin et-Tıbbu'n-Nebevî kitabının tahkiki.
5-
İbnü'n-Neccâr'ın, Munteha'l-İrâdât fi Cem'i'l-Mukni isimli eserinin tahkiki.
6-
el-İmam el-Buhârî ve Sahîhuhu. :
7-
Usulu'l-Fıkh ligayri'l-Hanefiyye (İbrahim Abdülhamid ye Hasen Vehdân ile
beraber).
8-
Muhâdarât fi UsÛLu'l-Fıkh.
9-
Buhusun fi's-Sünne el-Muşrife.
10-
el-îcma Hakîkatuhu ve Hucciyyetu.hu.
Bu
eser;
Hakemliğinde
ve hükümlerinde bütün müminlerin ittifak ettiği Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Peygamber
(s.a.v)'i bize nasıl takdim ettiğini; O'nun asıl görevinin ve gönderiliş
amacının ne olduğunu, O'na karşı bakış, değerlendirme ve tutumumuzun nasıl
olması gerektiğini, başta Sahabiler olmak üzere, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve
onlara önderlik eden imamların Sünnet'e karşı saygı, edep ve aşklarını ele
alıyor...
Sünnet'in
etrafında oluşturulmak istenen şüphelerin, ne zaman, nereden ve kimlerden
kaynaklandığını, bazı müslümanlarm bütünlüğü dikkate almadıkları için, Kur'ân'a
nasıl ters düştüklerini; bazı âyetleri yorumlamaya çalışırken, nasıl diğer
âyetlere ve İslâm'ın genel edebine aykırı hareket ettiklerini, bunun sebep ve
sonuçlarını tespit ediyor...
Dini
hükümlerde Sünnet'in zaruretini, aklın yerini, şahsî görüşlerin değerini,
Kur'ân'ı açıktan reddedemeyen oryantalist ve İslâm düşmanlarının nasıl
Sünnet'i etkisiz hale getirmeye çalıştıklarını açıklıyor...
Sünnet'in
kalp ve ruhî hayatları başta olmak üzere müminlerin sosyal yaşantılanndaki
bütün güzelliklerin kaynağı oluşuna da dikkati çeken eser, ilâhi huzurun ve
rızanın Sünnet'ten uzak gerçekleşemeyeceğini ilmi bir üslûpla ispat ediyor.
Şule
Hamd
olsun; Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz'i bütün âlemlere ve özellikle mü'minlere
bir rahmet, hûr ve sürür olarak gönderen Allah Teâlâ'ya.
Bütün
insanlığa ilâhî edeb ve kemâlatı Öğretmede en güzel örnek olan Hz. Rasûlullah
(a.s)'a sonsuz salât ve selâm, O'nun âl-u ashâb ve ahbabına nihayetsiz hürmet
ve ihtiram olsun.
Geçen
asırlar ve içinde bulunduğumuz zamanda, müslüman toplumların bazılarının
mübtelâ olduğu bir hastahk vardır ki; bu, sünnet-i seniyye üzerinde şüphe,
itiraz ve sonuçta inkâr hastalığıdır. Bu insanlar, hadislerin tesbit, tedvin ve
nakil yolu üzerinde birtakım şüpheler ortaya atarak; dinin ikinci asıl
kaynağını zedelemekte ve sonunda, güya dini ve Kur'ân'ı, aslî hüviyetine
kavuşturacağız diye, sünneti devre dışı bırakmaktadırlar.
Sahabe,
Tabiîn ve müçtehid imamların kendilerini bağlamayacağını rahatça söyleyebilen
bu anlayış sahiplerinin iddiaları şudur:
"Madem
ki hadisler üzerinde bunca şaibe ve şüphe var; başkalarının uygulaması ve
içtihadı da bizi bağlamaz, bu durumda biz; doğrudan Kur'ân'la muhatab olup
kendi akıl ve dirâyetimizle,ilâhî hükümleri birinci kaynaktan tesbit ve tatbik
ederiz!"
Bu
fikrin asıl tehlikeli yanı; onu, fikirleri baştan kabul görmeyecek kâfir ve
müşriklerin değil, kendini müslüman sayan kimselerin ortaya atıp
savunmaları ve cahil
müslümanların da gerçek zannedip* bu tür düşüncelerin peşine
takılmalarıdır. Değerli okurlar!
Elinizdeki
eserin müellifi Dr. Abdülganî Abdülhâhk (Rahme-tullahî aleyh), 194O'lı
yıllarda, bu fikirlerin tartışıldığı ve yayılmaya çalışıldığı bir dönemde,
konunun önemine binâen, bu eseri hazırlayarak ümmetin istifadesine sunmuştur.
Biz de zamanımızda yayılma meyli gösteren bu tür fikirlere ve şüphelere cevap
ve insaf ehline irşâd vesilesi olacak bir çalışmayı düşünürdük. Tam bu sırada
merhum müellife ait Hücciyyetü's-Sünne adlı eser elimize geçti. İncelediğimizde;
bunun bizim düşündüğümüzden daha çaplı ve faydah bir çalışma olduğunu tesbit
ettik. İlmî araştırmalarımızın yoğunluğuna rağmen, bu eserin acilen ümmete
sunulmasını zarurî gördük ve Cehâb-ı Hakk'tan yardım ve muvaffakiyet dileyerek,
eseri tercümeye başladık.
Müellif,
kitabında asıl konuya girmeden önce, "Sünnetin mezheplere göre
mânâları" ve "Peygamberlerin ismeti" konularını, çok detaylı ve
uzun bir şekilde, iki ayrı mukaddimede işlemişti. Biz, müellif gibi bu
konuların bilinmesini zarurî gördüğümüz halde; okuyucuyu doğrudan asıl konu
ile yüzyüze getirmek için bu iki mukaddimeyi tercüme etmedik. Gerçekten her
mukaddime birer ayrı kitapçık olacak kadar detaylı bilgi vermekte idi.
Müellif,
alıntı yaptığı kaynaklara, bazen, sadece müellifin veya kitabının meşhur adını
vererek, bazen de cild ve sayfa numaralarını belirterek atıflarda bulunmuştur.
Biz, bütün hadis ve haberlerin mümkün olduğunca numaralı şekilde kaynaklarım
tesbit ettik. Bu şekilde, eserin güvenilirliğini ve müellifin dayandığı
kaynakların sağlamlığını ortaya koymak istedik. Hem de araştırma yapacaklara
bir kolaylık olmasını düşündük.
Tercümede,
dilin rahatlığını ve mânânın bütünlüğü içinde sunulmasını hedef aldığımızdan;
az da olsa, asıl metne" göre bazı eklemelerimiz olmuştur.
Her
bölümde dipnotlar, l'den başlayarak, yeniden numaralandırılmıştır. Kitabımızın
Arapçasımn üçüncü bölümü, Prof. Muham-med Ebû Şehbe'nin yine bu alanda yazılmış
Difâun ani's-Sünne adlı eserine tamamen eklenerek neşredilmiş, bu eser, Rehber
Yayıncılık tarafından Sünnet Müdafaası, I ve II başlığıyla
tercüme ettirilip istifâdeye sunulmuştur. Bu vesileyle mevcut tercümeyi
inceledik; gerçekten, adı geçen bölümün
tercümesini başarılı bulduk; zaman
zaman,
mânayı toplama ve cümle dizilişinden istifade ettik. Bunu belirtmeyi bir borç
bilir, mütercim arkadaşlara üstün başarılar, yayınevine hayırlı hizmetler
dileriz.
Değerli
okurlar!
Tercümesini
sunduğumuz bu eser, gerçekten bir ilaç gibidir; faydası iman ve insafa, sonuç
Cenâb-ı Hakk'm takdirine bağlıdır.
Kitabın
her bölümü ayrı bir devadır. Özellikle, ikinci bölümde Ashâb ve Selef-i
Sâlihîn'in sünnete karşı örnek edeb ve tavırlarının ibretle okunmasını şiddetle
tavsiye ediyoruz. Bütün peygamberlerin, gıyaben ümmeti olmayı arzuladıkları,
Cibril-i Emin'in, huzuru saadetlerinde edeble oturduğu, Cenâb-ı Hakk'ın,
hakkında: "Rasûlüm! Sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin" diye
şahitlik yaptığı, o nûr insan, Yüce Peygamber (s.a.v) olmadan ve örnek alınmadan
Kur'ân nasıl anlaşılır, ilâhî edeb nasıl yaşanır ve Allah'ın rızasına nasıl
ulaşılır? Bunu da temiz vicdanlara soruyoruz.
Beşer
sıfatımız ve şaşar vasfımızdan kaynaklanan hatalarımızı tesbit ve tebliğ
edenlerden Allah razı olsun.
Tek
arzumuz; Cenâb-ı Hakk'ın, bu mütevâzi çalışmayı, bize ve bütün Ümmet-i
Muhammed'e, ahlâkı Kur'ân ve her şeyi nûr olan Hz. Peygamber'in (s.a.v)
sünnetini sevmede ve onu ihya edip ihya olmada bir vesile-i rahmet ve sebeb-i
inayet yapmasıdır.
Hamd
olsun âlemlerin Rabbi olan Allah'a.
Dr.
Dilâver Selvi
Hamd
olsun Allah Teâlâ'ya. O, bizim için din olarak İslâm'a razı oldu. Onu çok
şerefli bir din yaptı; yüceltti, tertemiz ve bereketli kıldı, aydınlatıp âleme
yaydı. O'nu destekleyip kuvvetlendirdi. Din olarak ondan başkasını kabul
etmedi. Kendisine İslâm'ı nasib ederek bahtiyar yaptığı kimseye; rızasını,
mağfiretini ve rahmetini nasib etti. Emrine muhalefetle başka yollar arayana;
dünya ve âhirette, hayatta ve mematta pişmanlık, perişanlık, zillet ve
alçaklık takdir etti.
Yüce
âyetinde: "Kim, İslâm'dan başka bir din (ve hayat şekli) ararsa (o
bulduğu) kendisinden kesinlikle kabul edilmeyecektir ve o kimse, âhirette
hüsrana düşenlerden olacaktır," buyurdu.
Allah'tan
başka ilâh olmadığına ve O'nun hiçbir ortağı bulunmadığına, Efendimiz Hz.
Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim. Allah (c.c)
O'nu, Araplar içinde en faziletli, hasebçe en şerefli, nesebde en keremii,
cömertlikte en ileri olan Kureyş kabilesinden seçmiştir ve kendisini, vahyini emin
bir şekilde tebliğ edip Kitabı'nı açıklaması için göndermiş, O'nu bütün nebi
ve rasûllerin hâtemi yapmış, kıyamete kadar ümmetin önünde ilâhî hücceti
O'nunla ortaya koyup ayakta tutmuştur.
İsâ
aleyhisselâmdan sonra, risâletin bir süre kesilmesiyle insanlar dalâlete
saplanmış, azgınlıkta son hadde varmış, körü körüne taklide takılıp kalmış,
cehalete bulanmış ve tamamıyle isyana dalmış iken Allah (c.c), O'nu,
(mü'minleri Cennetle) müjdeleyen, (kâfirleri Cehennemle) korkutan, Allah'ın
izniyle O'na davet eden bir
nûr ve
aydınlatıcı olarak, hak din ile gönderdi. O da gür bir sesle Rabbinin emrini
duyurdu, risâletini tebliğ etti, emaneti yerine getirdi, hayrı emretti, serden
sakındırdı. İnsanları dalâlet ve felâketten çekip hidâyete davet etti. Dinin
temel prensiplerini ortaya koydu; farzlarını bildirdi, hükümlerini beyân edip
usûl ve edeblerini açıkladı. Ümmetine hayır tavsiyede bulundu. Ölüm emri
gelinceye kadar, Allah yolunda cehd ve cihad etti. Zikredenlerin zikri, gaflet
ehlinin de gafleti devam ettiği müddetçe Allah'ın salât ve selâmı, Efendimiz
Hz. Muhammed'e olsun. Allah, öncekiler ve sonrakiler içinde, mahlûkatına
yaptığı en temiz ve en efdal selâm ile O'na selâm etsin. Allah O'na yapılan
salât-u selâmla bizi ve sizi en güzel şekilde temizlesin. Allah'ın selâmı,
rahmeti ve bereketi O'nun üzerine olsun. Allah, bizim adımıza O'nu en güzel
derecelerle mükâfatlandırsın. Hiç şüphesiz Allah, O'nun sebebiyle bizi helâktan
kurtardı; bizi, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet içinde
yarattı. Razı olduğu din ile şereflendirdi. O din için meleklerini ve
kendilerine in'am ve ihsanda bulunduğu kullarını seçti.
Zahiren
ve bâtınen, din ve dünya adına, elde ettiğimiz her nimetin bize ulaşmasına,
dinimiz ve dünyamız için başımıza gelecek bütün felâketlerin bizden
uzaklaşmasına tek sebep, Hz. Muham-med (s.a.v) Efen dimi z'dir. O (s.a.v),
hayrın öncüsü, doğrunun mürşidi, dalâlet ve felâketten alıkoyan, dünyada
ümmetini irşâd ederken hep nasihat yolunu tutan bir saadet rehberidir.
Allah
Teâlâ, ibrahim (a.s) ve âline salât ettiği gibi Efendimiz Muhammed'e (s.a.v) ve
âline de salât etsin. O, son derece hamde lâyık ve pek yüce bir Rab'dir.
Yüce
Allah, dinin imamları, hidâyete ulaşanların yıldızları, azgınlık yolunda
gidenlerin engeli, sünnet yoluna sülük ederek, Hz. Peygamberin (s.a.v) edeb,
hâl ve gidişatına sımsıkı sarılan, O'nun nurlu yolunu takip, hâlini taklid,
fiillerini tatbik eden, sözlerini araştırıp koyduğu esasları yaşatan ve
yücelten, O'nun getirdikleri ile şereflenen ashâb, ahbâb, dost ve etbâmdan
razı olsun.
Ayetin
beyanıyla: "Onlar; Rablerinden gelen hidâyet yolu üze-rindedirler ve
onlar, gerçekten kurtuluşa eren kimselerdir."[1]
Bundan
sonra, şunu ifade etmek istiyorum: Ben, Şeriat-ı İslâmiyye Fakültesinde,
ihtisas talebelerine, "İslâm Hukuk Tarihi" derslerine girerken
fakülte idaresi, fakülte hocalarından üç şahsın hazırladığı bir kitabı,
talebelerin ders olarak okuması ve bu sahada imtihanda temel bir eser olarak
ellerinde bulunması için talebelere dağıtmıştı. Kitapta, İslâm hukukunun geçirdiği
devrelerden dördüncü devre işlenirken araştırmacılar, Mu'tezile mezhebinin
sünnete karşı tutumlarından bahsetmekteydiler. Orada, Mu'tezile'den bir fırkanın
Rasûlullah'tan (s.a.v) sâdır olan sünnetle içtihadda bulunmayı (onunla hüküm
çıkarmayı) inkâr ettiğini söylüyorlar ve İmam Şafiî'nin de el-Ümm adlı eserinin
yedinci cüz'ünde özel bir bâb açarak bu fırkanın şüphelerini zikredip, onlara
cevaplar verdiğini ileri sürüyorlardı. Halbuki benim, bundan önce diğer usûl
kitaplarından edindiğim bilgiye göre müslümanlar arasında sünnet ve onun hükümlerde
kaynak olması konusunda, hiçbir çekişme mevcut değildi ve bütün eserlerde,
sünnetin zarûret-i diniyyeden olduğu belirtilmekteydi.
Bahsettiğim
çalışmayı yapanların bu meselede ileri sürdüklerinin, haktan ve doğruluktan
uzak olduğunu gördüm. Çünkü usûl âlimleri, bu konuda geniş vukûfîyet sahibi
idiler ve büyük olsun küçük olsun, müslüman cemaatın selefi ve halefi
arasındaki ihtilâfları naklederken son derece titiz davranıyorlardı. Şayet,
sünnetin hücciy-yeti (delil oluşu) konusunda herhangi bir ihtilâf bulunsaydı,
mutlaka onu naklederlerdi. Nitekim âlimler, icmâ ve kıyas konusunda vâki olan
ihtilâfları zikretmişlerdir. Gerçi bu muhalefet sahipleri tutunamamış ve
silinip gitmişlerdir; fakat usûl âlimleri, yine de bu ihtilâfları tesbit ve
nakletmişlerdir. Sünnetin hüccet olması konusunda herhangi bir ihtilâf vâki
olsaydı; bazıları ona vâkıf olmasa bile, diğer âlimler onu gözden kaçırmayıp
tesbit ve tasrih ederlerdi. Görülüyor ki, âlimlerin bu konuda herhangi bir
ihtilâfı yoktur; aksine, sünnetin hücciyyeti (hükme kaynak olması) konusundaki
ulemânın icmâsı, yukarıdaki araştırmacıların el-Ümm kitabından anladıklarının
bâtıl olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonra
ben, el-Ümm kitabıyla, onunla birlikte basılmış, yine İmam Şafiî'ye ait
Cimâu'l-İlim kitabına müracaat ettim. Eserleri, baştan sonra okudum; bahsi
geçen araştırmacıların görüşünü destekleyen ve doğruluğunu ortaya koyan
herhangi bir ibare ve mânâya rastlamadım. Bilakis, onların söylediklerinin tam
tersinin ifade edildiğini gördüm. Halbuki İmam Şafiî'nin (r.h) yazı ve
ifadelerinden anlaşılan, sünnetin hücciyyetini inkâr eden hiçbir müslümanm bulunmadığıdır.
Hem İmam'm ibare ve ifadelerinden alınacak ve anlaşılacak olan bütün mânâ
şudur: "Bazıları, bütün haber ve hadisleri reddetmekte ve onlarla hüküm
çıkarılamayacağını söylemektedirler. Çünkü bu kimseler, Rasûlullah'tan (s.a.v)
bize kadar sahih, sağlam
bir
haberin nakledilmediği görüşündedirler."
Bundan
çok hayrete düştüm ve -Allah kendilerini muhafaza etsin- bu üstadlarm İmam
Şafiî'nin sözlerini ele alışlarına ve bu tür bir mânâ ile yorumlamalarını çok
yadırgadım. Onların, bu sözü başka bir kaynaktan alarak aktarmalarını ve oha
dayanarak bu görüşe varmalarını ne kadar arzulardım.
Sonra,
İslâm Hukuk Tarihi konusunda yazılmış olup elde mevcut diğer kaynaklara
müracaat ettim. Tarihu't-Teşrîi'-İslâmî kitabının yazarı, Üstad el-Hüdarî'nin
kitabında, yukarıdaki görüşü kaydedip desteklediğini ve sünnetin hücciyyeti
konusunda zikrettiği ihtilâfı, onun da İmam Şafiî'nin ifadelerine
dayandırdığını gördüm.
Bu
sırada, Mecelletu'l-Kânun ve'l-îktisadda, Üstad Şeyh Ab-dülvehhab Hallaf m
İslam'da Üç Temel Delil adıyla neşrettiği, kıymetli bir araştırmasına müttalî
oldum. Çalışmayı incelediğimde, onun da Üstad Hüdarî'nin ortaya koyduklarını
kaydettiğini gördüm. Üstad, her ne kadar muhalif firkaya cevap verirken:
"Onlar, sünneti bizatihi sünnet olarak inkâr etmiyorlar; ancak sünnetin
bize gelişini nazar-ı dikkate alarak bütün haberleri reddediyorlar." şeklinde
bir yaklaşımda bulunmuşsa da sünnet konusundaki muhaliflerin delillerinin
detayını görmek ve okumak isteyenleri, İmam Şâfiînin el-Ümm kitabıyla, Dr.
Tevfik Sıdkı ile Ezher âlimlerinden birisi arasında geçen ve İslâm Sadece
Kur'ân'dır başlığı ile Mecelletü'l-Me-nar'da yayınlanan tartışmaya havale
etmiştir.
Bunun
üzerine ben de bu dergiye müracaat ettim ve işaret edilen yazıyı bulup
inceledim; her iki tarafin sözlerini okudum. Dr. Tev-fik'in, sünnetin hüccet
oluşunu inkâr ettiğini, doğru dürüst bir hazırlık yapmadığı bir konuda
konuştuğunu, işin aslını bilmediğini, ulu orta, körü körüne fikirler ileri
sürdüğünü, bizatihi sünnetin hüccet olmasıyla, onun elde ediliş yollarını ve
onların güvenilirliği konusunu birbirine karıştırdığını, sırf lâf olsun diye
konuşan kimseler gibi olduğunu, söylediklerinin hak ölçüsüne uyup uymadığına,
halk yanında kabul görüp görmediğine bakmadan ve buna hiç aldırış etmeden
fikir beyân ettiğini gördüm.
Sonra,
Muhammet! İs'âf en-Neşşâşîbî'ye ait el-İslâmü's-Sahîh adında bir kitap elime
geçti. Müellifin, kitabının mukaddimesinde, Dr. Tevfik'in sözlerine benzer
ifadeler kullandığını gördüm. Fakat yazar, sözlerinde neyi kasdettiğini açıkça
belirtmemişti. Bu konunun İslâm hukukunda ve şer'î hükümlerin istinbâtmda büyük
bir önem ve ehemmiyeti bulunduğundan dolayı, sünnetin hücciyyeti (dinî
hükümlerde delil oluşu) konusunda bir kitap yazmayı ve bunun zaruretini ortaya
koymayı gerekli gördüm.
Kitabımda,
müslümanlar arasında bu konuda, herhangi bir ihtilâfın bulunmadığını, İmam
Şafiî'nin sözünden de kesinlikle yukarıdaki iddianın anlaşılmayacağım ortaya
koydum. Sonra sünnetin, dinî nıesâilde bir delil olduğunu, hiçbir şek ve
şüpheye mahal bırakmayacak şekilde, kesin delillerle açıkladım. Bizatihi
sünnetin hüccet oluşuyla, nakle dayanan haberlerin delil oluşu arasındaki farkı
belirttim. Aynı zamanda, Dr. Tevfik ve benzerlerinin ortaya attığı ve
takıldıkları birtakım şüphelere de cevaplar verdim. Asıl konuya girmeden,
ismet konusunun ele alınmasını da gerekli gördüm. Çünkü ismet (Hz. Peygamber'in
(s.a.v) hatadan korunması), sünnetin hüc-ciyyetini isbat konusunda temel bir
unsurdur ve bu konudaki diğer deliller hep buna dayanmaktadır. Ayrıca sünnetin
ne mânâlara geldiğini açıklamayı da; sünnetin usûldeki mânâsı ile diğer
mânâları arasındaki farkın belli olması açısından gerekli gördüm.
Bunların
yanında, kitabın sonunda, sünnetin hüccet olmasıyla ilgili iki meseleye
değinmeyi de uygun buldum. Bunlar; delil olma konusunda sünnetin, Ritab
(Kur'ân)'la aynı.değerde olduğu ve sünnetin hüküm koymada müstakil oluşu
konularıdır. Bu iki konuya değinmek zorunda kaldım; çünkü bazı imamlar bu
konuda çekişmeye girmişler ve değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Ben de bu
konulardaki hak olan görüşü açıklamak istedim. Böylece kitabımız; iki mukaddime,
üç bölüm ve bir hatimeden oluşmuştur:
Birinci
mukaddime; sünnetin mânâlarını,
İkinci
mukaddime; peygamberlerin ismetini işlemektedir.
Bölümler
ise,
1.
Bölüm: Sünnetin hüccet oluşunun dinî bir zaruret olduğunu,
2.
Bölüm: Sünnetin hüccet oluşunun delillerini,
3.
Bölüm: Sünnetin hüccet oluşu konusunda ileri sürülen şüpheler ve bunlara
verilen cevapları ithiva etmekte ve işlemektedir.
Hatime
(sonuç) bölümü ise sünnetin hücciyyetiyle ilgili bahisleri içermektedir.
Kitabın adım, "Hücciyyetü's-Sünne" (sünnetin dinde delil oluşu)
koydum. Ele aldığım her bahsi, ancak o konuda yazılmış, büyük veya küçük,
bulabildiğim bütün kaynaklara müracaat ettikten sonra işleyip ortaya koydum.
Mevcut her eseri nazar-ı dikkate aldım. Çünkü bazen küçük bir kitapta bulunan
bilgiler, büyük kitaplarda bulunmayabiliyor. Her yazdığımı, ancak onun sahih ve
doğru olduğuna yakînen inandıktan sonra yazdım. Ele aldığım konuda eser yazan
kim olursa olsun, muasır veya önceki devirlerde yaşasın, fikri benim mezhebime
uysun veya uymasın, hiçbir fikre şartlanmadan sadece gerçeğin peşine düştüm.
Eserini veya fikrim incelediğim kimsenin hata ettiğini tesbit ettiğimde ona
muhalefet etmede hiç tereddüt etmedim. O konudaki tercih ve tesbit ettiğim
görüşün isabet yönünü de açıkladım. Bununla birlikte, tenkid ettiğim şahsa
hürmet ve ihtiramla faziletini itirafı elden bırakmadım. İlmini takdir,
derecesini tebcil ettim.
Bazı
bahislerde sözü uzattığım, bazı ibare ve ifadeleri çokça tekrarladığım, kapalı
geçilecek noktaları genişçe açıkladığım için veya başka sebeplerden dolayı
tenkid edilebilirim. Fakat, bütün bunlardaki maksadım; konuyu hakkıyla
işlemek, istifadenin tam olmasını temin, meseleleri genişçe izah edip
araştırıcının karışıklık ve şüpheye düşmemesini sağlamaktır. Üzerime düşeni
yapmada muvaffak olduğumu ümid ediyorum. Bu muvaffakiyetim ancak Allah Teâlâ'nm
tevfik ve inâyetiyle olmuştur. Hem O'ndan başka (asıl) güç ve kuvvet sahibi
yoktur.
Bu
arada ben, bu çalışma sayesinde fıkıh, fıkıh usûlü ve İslâm Hukuk Tarihi
alanında üstad derecesine (doktora) ulaşmak için gerekli imtihanları geçmeye
muvaffak oldum. Bu dereceye ulaşmak için bu alanda bir konunun araştırılıp
kitap halinde ilgili mercilere sunulması gerekliydi. Ben de Şeriat
Fakültesi'ndeki doktora imtihanını yöneten heyete, bu kitabımı takdim etmeyi
uygun buldum. Allah'ın izniyle, bu sayede üstadlık payesine ulaştım.
Biz
şükründen âciz iken hak etmediğimiz nimetlerini üzerimize akıtan ve ihsanlarını
devam ettiren, bizi, insanların ihya ve irşadı için ortaya çıkarılmış en
hayırlı ümmet içinde yaratan Allah Teâlâ'dan, bizi, Kitabı'm ve Rasûlü'nün
sünnetini güzelce anlamak, kavlen ve fiilen onlara uymak nimetiyle
nzıklandırmasını niyaz ederiz.
Dr.
Abdülganî Abdülhâlık
SÜNNETİN DELİL
OLMASINDAN MAKSAD NEDİR?
Hiç
şüphesiz, Allah Teâlâ, tek hüküm koyucudur ve O'ndan başka ilâh yoktur ve yine
bir gerçektir ki; hiçbir kulun diğer kullar üzerinde kendi tasarrufu ile
hükmetme yetkisi yoktur. Bu hakikati, Kur'ân-ı Kerîm şöyle ifade eder:
"Hüküm ancak Allah'a aittir.”[2]
Bu konuda bütün müslümanlar aynı görüştedirler ve yine, Cenâb-ı Hakk'm hükmüne
kesin olarak uymanın vâcib olduğunda ittifak halindedirler.
Sonra
ilâhî hükümler, Allah'ın zâtına ait nefsî hitablar olduğundan; bizim, bir
delil ve işaret olmaksızın bu hükümlere muttali olmamız mümkün değildir. Bu
sebeple Allah Teâlâ, bize, hitab ettiği hükümleri bilmemiz veya kesin bir
kanaatla hükmün dayanağını bilip amel etmemiz için önümüze Kitab, sünnet,
icmâ, kıyas gibi delil ve işaretleri koymuştur.
Buna
göre sünnetin delil olmasının mânâsı şudur: Sünnet, Allah'ın hükmüne bir delil
olup bize ilâhî hükmü bilmede yakın ilim ve kanaat verir, onu bize izah eder ve
kapalı yönlerini açıklar.
Bu
durumda bizler, sünnet vasıtasıyla ilâhî hükmü kesin olarak bildiğimizde veya
onun Cenâb-ı Hakk'a ait olduğuna kanaat ettiğimizde, ona uymak ve onunla amel
etmek üzerimize vâcibdir. Bunun için âlimler şöyle demişlerdir: "Sünnetin
delil olmasından maksad, gereğince amelin vâcib olmasıdır."
Demek
ki sünnetin delil olmasıyla anlatılmak istenen; onun ilâhî hükümleri açıklaması, kapalı yönlerim
açması ve ona delâlet etmesidir. Bu da onun delâlet ettiği şeyle amel etmenin
vâcib olmasını gerekli kılar. Çünkü bu durumda o, Allah'ın hükmü olmaktadır.
Bu
açıklamadan anlaşılmıştır ki: "Sünnet, Kur'ân'ın haricinde hüküm ortaya
koyar, bu yetkiyi elinde bulundurur ve Hz. Peygamber kendi başına hüküm
koyucudur" demek, doğru değildir. Hem böyle bir şeyi, hiçbir kimse
söylememiştir.
Allah
Teâlâ, "Peygambere itaat ediniz"[3]
buyurarak, Peygam-ber'e itaati vâcib
kılmıştır. Bu emir, Hz. Peygamber'in de tek başına hüküm koyucu olduğunu, ondan
çıkan emir ve yasakların, Allah Teâlâ'dan değil, kendisinden kaynaklanan
hükümler olduğunu gösterir. Çünkü Allah'ın Peygamber'e itaati vâcib kılmasının
mânâsı, Hz. Peygamber herhangi bir fiili emredip gerekli kıldığında, ona uymamızın
vâcib olmasından başka bir şey değildir. Şu halde, burada iki hüküm vardır:
Biri, Hz. Peygamber'e uymanın gerekli oluşu ki bu hüküm, Allah Teâlâ'dan
gelmektedir; diğeri de fiilin gerekli oluşu ki, bu da Hz. Peygamber'den
kaynaklanmaktadır. Demek ki, "Hz. Peygamber de hüküm koyucudur,"
dersen, cevaben derim ki: "Hayır, öyle değildir. Asıl hüküm koyan, Hz.
Peygamber'e ve O'ndan sâdır olan emirlere uymayı gerekli kılan Allah
Teâlâ'dır."
Buradan
anlaşılacak olan şey şudur: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'den sâdır olan
ifadeleri, kendisinin o fiili gerekli kıldığına bir delil ve işaret yapmıştır.
Buna
göre "Peygambere itaat ediniz" sözünün mânâsı: "Peygamber'den
bir emir ve nehiy sözcüğü çıktığında, biliniz ki, emredilen şeyi size ben
vâcib kıldım ve nehyedileni de ben haram yaptım," demek olur. Nitekim
güneş öğle vakti tepe noktasından kaydığında: "Öğle namazı vâcib
oldu," denilir.
Bu
izahımıza göre şunu söyleyebiliriz: Eğer Cenâb-ı Hakk'ın Peygambere uyunuz emri
olmasaydı, Hz. Peygamber'in emri bize vâcib olmazdı. Şu halde, her ne kadar Hz.
Peygamber zahiren hüküm koyucu görünüyorsa da aslında, hüküm koyup emir veren
sadece Allah Teâlâ'dır.
SÜNNETİN DELİL
OLUŞU DİNÎ BİR ZARURETTİR. BU KONUDA MÜSLÜMANLAR ARASINDA BİR İHTİLÂF VÂKİ
OLMAMIŞTIR
Hiç
şüphesiz, dinî akide ve şer'î bir hüküm konusunda, Hz. Peygamber (s.a.v)'den
rivayet edilen bir hadisle istidlal etmenin ve hüküm çıkarmanın sahih olması,
iki şeye bağlıdır :
1-
Hadisin, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır olduğu şekilde tes-bit edilmesi. Bu
durumda hadis, hüküm kaynaklarından bir asıl ve delil olmaktadır.
2-
Hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)'den, güvenilir râviler yoluyla rivayet
edildiğinin tesbit edilmesi.
Bu
ikinci durum, Tabiîn ve onlardan sonra kıyamete kadar geleceklerle, Sahâbe'den
bazıları için sözkonusudur. Sahâbe-i Kiram, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır
olan fiil ve sözleri, bizatihi gözüyle görüyor, kulağıyla işitiyordu. Bu
durumda, ikinci şıkkın gereği kalmamıştır. Çünkü onun, buna ihtiyacı
kalmamakta, hadisi tesbit ve tebliğinde müşâhedesiyle hareket etmektedir. Ancak
bazıları uyku, başka yerlerde bulunmak ve benzeri sebeplerden dolayı Hz. Peygamber'in
her fiil ve sözüne şâhid olamıyordu. Bu durumda, hadiseyi bizzat gören başka
bir sahabeden rivayet ve dinleme yoluyla öğrenme durumunda kalıyordu. O zaman
da "tâbi" durumunda oluyordu.
Sonra
âlimler, ikinci şıkta hadisin, Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelişini tesbit için
tutulan yol konusunda, pek çok değişik görüşler ileri
sürmüşlerdir:
Bazıları,
bize bir hadisin, Hz. Peygamber'e ait olduğunu ne ilmen, ne zannen, ne tevatür
yoluyla ne de âhad yolla gösterecek herhangi bir yol yoktur, demişlerdir. Bu
durumda onlar, Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet edilen bütün hadislerle ameli
inkâr, haberleri reddetmiş oluyorlar.
Bu
kimselerin inkâr ve itirazı, hadislerin Hz. Peygamber'den geliş şekline ve bu
rivayetlerin delil olmasına değil, güvenilir ve kabul edilir herhangi bir
yolla, böyle bir tesbitin bulunmadığı sebebine dayanmaktadır.
İmam
Suyûtî (911/1505), Miftâhü'l-Cenne fil-Ahbâri bi's-Sün-ne kitabında bu grubun
şüphelerini açıklayarak şöyle demiştir: "Sünnetle hüküm çıkarmayı inkâr
eden bazı kimseler, Rasûlullah'ın peygamberliğini kabul etmekte, fakat ilk
halifeliği Hz. Ali'nin hakkı görmektedir. Sahâbe-i Kiram (r.a), Hz. Ebû Bekir'e
halifeliği teklif ve ona bey'at ettiklerinde, bu sapık kimseler -Allah onlara
lanet etsin-Sahâbe-i Kirâm'a: 'Zulüm yaptılar, hakkı sahibine vermediler,' diye
kâfir dediler ve yine bu grub, -Allah kendilerine lanet etsin- hakkını aramadı
diye, Hz. Ali'yi de kâfirlikle itham ettiler ve bu anlayış üzerine, bütün
hadisleri redde gittiler. Çünkü onların düşüncesine göre hadisler, kâfir
kimselerin rivayeti ile gelmiş oluyordu. Allah/ Allah! bu ne sapık düşünce!
Innâ lillah ve Innâ ileyhi râciûn!"
Âlimlerin
bir kısmı da, "Hadisler ancak tevatür yoluyla tesbit edilebilir,"
deyip bütün âhad haberleri[4] reddetmişlerdir.
Âlimlerin
bir kısmı ise hadislerin mütevâtir ve âhad yollarla gelişini kabul ettikleri
halde, haber-i vahidin şartlarında birçok farklı görüşe sahip olmuşlardır:
Hanefîler,
haber-i vahidin kabulü için şu şartları ileri sürmüşlerdir:
1-
Hâvisi, hadise muhalif amel etmeyecek.
2-
Hadis, umûmî belvâ durumunda olan bir konuda olmayacak.
3-
Kıyasa ters düşmeyecek.[5]
Mâlikîler,
haber-i vahidin, Medine Ehli'nin ameline ters düşmemesini şart koşmuşlardır.
Şâfiîler
ise haber-i vahidin mürsel olmama şartını ileri sürmüşlerdir.
Haricîler,
Sahâbe'den sadece kendisini idare ve yönetime lâyık gördükleri kimsenin rivayet
ettiği hadisleri kabul etmektedirler. Onlara göre hadis, Sahabe arasında çıkan
fitneden önceki hadistir. Fitneden sonra ise, kendi zanlarınca, çoğunluk zâlim
imamlara tâbi oldukları için onları tamamen terk ettiler ve onlara düşman
oldular. Böylece cumhur, onların güvenini alacak kimseler olmaktan çıkmış oldu.[6]
Şia'nın
bir kısmı da imamlarının veya imamların sülâlesinden gelen kimselerin rivayet
ettikleri hadislere güveniyor, bunların dışındaki kimselerin rivayet ettikleri
hadisleri terk ediyorlardı. Çünkü Hz. Ali'yi imam ve halife kabul etmeyen
kimse, bu iş için ehil ve emniyetli değildir, diyorlardı.[7]
Bu
konuda, bunlardan başka, daha pek çok ihtilâf mevcuttur.
Burada
biz, bu ihtilâfları açıklama, haklı olanları beyan etme durumunda değiliz.
Çünkü kitabımızın konusu bunlar değildir. Ancak bunlara kısaca değindik ki,
okuyucu yanılarak bu ihtilâfları ve onlardan bazılarını, sünnetin delil olma
hususundaki ihtilâf olduğunu zannetmesin.
Şimdi,
ilk meseleyi ele alalım. İnceleyeceğimiz konu şudur: Rasûlullah (a.s)'dan
geldiği sabit olduktan sonra, sünnetin delil oluşu ve bu konuda herhangi bir
ihtilâfın olup olmadığı.
Tesbitlerimize
göre bazı âlimler, sünnetin birtakım özel durum ve alanlarda delil oluşunu
kabul etmemektedirler. Meselâ, sünnetin hüküm koymada müstakil oluşunu inkâr
eden ve Kur'ân'dan bir âyet
bulunmayan
konularda sünnetle hüküm koymayı kabul etmeyenlerle, sünnetin Kur'ân'ı nesh
etmeyeceğim savunan ve benzeri görüşler ileri süren kimseler gibi. Bunların
açıklaması ileride gelecektir. Biz, şimdilik bu konulardan söz etmeyeceğiz.
Bizim üzerinde durduğumuz konu, genel olarak sünnetin delil oluşunu tesbit
etmek ve "hiçbir halde ve hiçbir şekilde sünnetle hüküm çıkarılmaz,"
diyerek bu konuda çekişmeye giren, herhangi bir âlimin olup olmadığım ortaya
çıkarmaktır.
Biz,
Gazâlî (505/1111), Âmidî (617/1220), Pezdevî (483/1090) ve eserlerinde bunların
yolunu izleyen bütün usûl âlimlerinin kitaplarında, açıkça veya işaret
yoluyla, sünnetin delil olması konusunda bir ihtilâfın bulunduğu konusunda bir
kayda rastlayamadık. Bu zevat, daha önceki âlimlerin kitaplarını ve görüşlerini
iyice araştırmış, en zayıfına kadar bütün ihtilâfları incelemiş ve onlara en
güzel cevaplarla karşılık vermeye özen göstermiş kimselerdi.
Tesbitlerimizde,
onların, sünnetin hüküm kaynağı oluşuna delil getirmek için pek
uğraşmadıklarını gördük. Bu konuda bazılarının yaptığı bütün şey, sünnetin
delil oluşunun dayandığı noktaları ifade etmek olmuştur ve bununla, sünnetin
delil oluşunu kabul etmeyene cevap vermeyi de düşünmemişlerdir. Onlar, bu
konuda, herhangi bir delil açıklamakla sünnetin, bütün muhaliflerin
çekişmesinden, tereddüt edenlerin endişesinden uzak, mevkiinin yüksek olduğunu
anlatmak istemişlerdir.
Tesbitlerimize
göre Kemal Ibnu Hümam (861/1457), sünnetle hüküm çıkarmanın ve sünneti bir
delil kabul etmenin dinî bir zaruret olduğunu kaydetmektedir.[8]
Sa'du Taftazânî (793/1390) ise bu konuda, ondan Önce et-Telvih isimli eserinde
şunları söylemiştir:
Eğer,
"Ulemânın işini anlayamadım; onlar, icmâ ve kıyas gibi usûl meselelerini
isbat ederken yaptıklarını, Kitab ve sünneti isbat ederken yapmıyorlar;
öncekileri genişçe ele aldıkları ve bir sürü delille destekledikleri halde,
Kitab ve sünneti kısaca zikredip geçiyorlar. Bunun sebebi ne olabilir?"
dersen, derim ki: "Usûl ilminde, araştırmanın gayesi, delile muhtaç olan
şeylerdir. Kitab ve sünnetin delil oluşu, halk arasında malum ve meşhur olduğu
için apaçık ortadadır. Icmâ ve kıyas böyle değildir. Bunun için âlimler, hüküm
için is-batı kolay olmayan konulara daha çok değindiler. Şaz kıraatlar ve
haber-i vâhid gibi."[9]
Müsellemü's-Sübût müellifi ve şârihi, bu konuda der ki: "Kitab, sünnet,
icmâ ve kıyasın delil oluşu, kelâm ilmine ait konulardır. Fakat usûl âlimleri,
icmâ ve kıyasın delil oluşunu genişçe incelemişlerdir. Çünkü -Allah
kendilerini kahretsin- Haricî ve Râfizîlerden bir grup ahmak, icmâ ve kıyas
hakkında çok itiraz ve gürültü yapmışlardır. Kitab ve sünnetin delil oluşuna
gelince; dini bütün olan ümmet, bu konuda ittifak halindedir. Bunun için fazla
izaha gerek yoktur."[10]
Yukarıdaki
izah, müellifin kitabından kısaltılarak alınmıştır.
Evet,
İsnevî (772/1370), Şerhu'l-Minhâc adlı eserinde, İbn Burhan'dan şunu
nakletmiştir: "Dehrîler[11],
Kitab ve sünnet konusunda muhalefet
ederler.”[12]
Fakat
bu kimselerin muhalefetinin hiç kıymeti yoktur. Çünkü biz, İslâm dairesine
girmiş kimselerden, bu konuda farklı görüş ileri sürenini arıyoruz. Müslüman
olmayanın inkâr ve itirazı bizi etkilemez.
Dehrî
gibi kimselere gelince, bu konuda onlara delil getirmek ve bu meselede onları muhalif
kabul etmek bile abestir. Biz, onlara mezheplerinin temeli konusunda delil
getirip bozuk fikirlerini iptal ve Allah Teâlâ'nın varlığı, Hz. Peygamber
(s.a.v)'in bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini kendilerine istat
ederiz. Bundan sonra onlara, sünnetin delil olduğunu isbat etmemiz gerekmez.
Çünkü O'nun peygamberliğini kabul eden, sünneti de kabul eder.
Hayret
ediyorum! Bu konuda müslümanlar arasında bir münakaşanın olması, başında
azıcık aklı olan birisinin: "Ben müslümanım," deyip de sonra,
bütünüyle sünnetin delil olması konusunda çekişmeye girmesi nasıl
düşünülebilir? Böyle bir durumda o kimsenin, başından sonuna kadar İslâm'ı,
bütün olarak kabul etmediği ortaya çıkmaktadır.
Hiç
şüphesiz, bu dinin temeli ilâhî Kitab'dır. Sünneti bütünüyle inkâr ederek
Kur'ân'ın Allah'ın kelâmı olduğunu söylemek yeterli değildir. Çünkü bu ilâhî
kitabın Allah'ın kelâmı olduğu ancak doğruluğu mucizeler ile sabit olan Hz.
Rasûlullah'm (a.s): "Muhakkak bu, Allah'ın kelâmı ve O'nun
kitabıdır," demesiyle sabit olmuştur. İşte Peygamber (s.a.v)'in bu sözü de
münkirlerin hüccet ve delil değildir diye reddettikleri sünnetin içine
girmektedir. Böyle bir anlayış ancak dinden çıkma, zındıklık ve dini kökünden
yıkmayı hedefleyen bir inkâr değil midir?
Eğer
sen, "Kur'ân-ı Kerîm'in Allah'ın kelâmı olduğunu ancak Hz. Peygamber'in
sözüyle anlarız; iddianı kabul etmiyoruz, onun Allah'ın kelâmı olduğu bizatihi
kendi i'cazı ile sabit olmuştur/' dersen, cevaben derim ki:
Evet,
Kur'ân'ın tamamı, ondan bir tek sûre ve hatta üç âyet hakkında, "Bunların
Allah'ın kelâmı olduğu, kendi i'cazları ile sabit olmuştur. Bu konuda Hz.
Peygamberimiz (s.a.u)'in ayrıca sözüne hacet yoktur," denebilir. Bu,
i'cazı isbat etmek içindir. Ancak iki veya bir âyeti ve âyetin bir kısmım ele
aldığımızda, bunlarda i'caz özelliği ortaya çıkmamakta ve dolayısıyla onların
Allah'ın kelâmı olduğunu bilmemiz, sadece i'caz anlayışı ile hâsıl
olmamaktadır.
Bu
durumda onun Allah'ın kelâmı olduğunu, ancak doğruluğu Kur'ân'm tamamı veya bir
sûresinin i'cazı ve başka mu'cizelerle ortaya çıkan Hz. Peygamberimiz
(s.a.v)'in: ''O, Allah'ın kelâmıdır," sözüyle bilebiliriz.[13]
Bizler,
dinî bir akide veya şer'î bir hüküm konusunda, Allah'ın Kitabı'ndan bir delil
getirirken, bir âyeti veya âyetin bir kısmını delil olarak kullanmaktayız.
Şayet Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu sözü hüccet olmasaydı, bir âyet veya onun
bir kısmıyla delil getirmemiz mümkün olmazdı.
Malumdur
ki, bir âyetin veya bir kısmının Kur'ân'ın bir parçası olması, dinî bir
zarurettir. Bunu inkâr, bir müsiüman için hiçbir halde caiz değildir.
Ayetlerin bir kısmı ile şer'î bir hüküm konusunda delil getirmek de aynı
şekilde dinî bir zaruret ve inkârı caiz olmayan bir durumdur. Bu iki zarurî iş,
sünnetin delil olmasına bağlı olunca aynı şekilde sünnet de zarûret-i
diniyyeden olmaktadır. Artık İslâm Dini'ne baş eğip teslim olmuş bir kimsenin,
sünnetin delil oluşunu inkâra yeltenmesi veya bu konuda şüpheye düşmesi, nasıl
mümkün olur ?
Hayret
ediyorum! Ulemânın, üzerinde icmâ ettiği, zarurî olarak dine ait olduğu bilinen
ve inkârı da dinden çıkmayı gerektiren pek çok mesele -meselâ namazın
rek'atlannm sayısı gibi- sünnete dayalı iken ona: "Dinî bir zaruret
değildir," demek, nasıl mümkün olur? Hem zarurî olan şeyler, -onlar gibi
düşünürsek- zarurî olmayan bir şeye nasıl bağımlı olabilir?
Bu
meselelerin, sadece Kur'ân'dan anlaşılacağını zannetmek, elbette bâtıldır. Bu
tür bir çaba, muhali gerçekleştirmeye uğraşmaktır ki sonuç alınamaz. Hem
bizden önceki âlimler, bütün meseleleri Kur'ân'dan çıkarmaya bizden daha kudretli
ve dirayetli iken bundan âciz kaldıklarını itiraf etmişlerdir.
Bunca
zarurî mesele, sünnetin delil oluşuna bağlı iken bir mü'minin bu konuda
çekişmeye girmesi, nasıl sözkonusu olabilir? Hem bu konuda çekişmeye girmek,
ona dayalı bütün meselelerde de çekişmeyi gerektirir. Bu da sonuçta dinden
çıkmaya götürür. Çünkü iman, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, din olarak
getirdiği-şeyleri kesin olarak tasdik etmektir.
Eğer,
"Bu hükümlerin delili, icmâdır; icmâ da delil olarak sünnete bağlı
değildir," denilirse, derim ki: Bu, boş bir sözdür. Çünkü icmânın bir
dayanağı olması lâzımdır. Bu gibi konularda dayanak, Kitab değildir. Çünkü
bunların Kitab'dan anlaşılması mümkün değildir. Kıyas da değildir. Şayet
kıyası, akılla izah edilebilecek temeli olan konularda, icmâ için dayanak kabul
etsek bile yukarıdaki iddiayı doğru bulamayız. Çünkü bu meselelerin pek
çoğunda akıl için bir hareket alanı olmadığı gibi kendisine bakılıp kıyas
yapılacak başka bir temel de yoktur. Bundan anlaşılır ki, icmânın dayanağı
sünnettir. Hatta âlimler, bu meselelerde, sünnetten başka delil ve dayanak
bulunmadığına ittifak etmişlerdir. Bu da onların sünnetin delil oluşunda ve
gerekliliğinde ittifak hâlinde olduklarını gösterir. Sonra, kelâm ve usûl
ilminde kesin olarak kabul edilmiştir ki hiçbir istisnası olmadan, bütün
müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, tebliğle ilgili haberlerinde kasden
yalan söylemekten masum olduğunu, yanı-larak böyle bir şey vuku bulunca da onda
ısrar etmeyip hemen düzelteceğini kabul ve itiraf etmektedirler. Hz. Peygamber
(s.a.v)'in sehven, tebliğde hata edebileceği görüşü, Kâdî Ebû Bekir Bâkıllânî
(403/1013) ve onunla aynı görüşte olanlara aittir.
Hz.
Peygamber (s.a.v)'in doğruluğu, elbette sünnetin delil olmasını gerektirir.
Hem bir müslümamn, Hz. Peygamber (s.a.v)'in hata ve yalandan masum olduğunu
kabul ve itiraftan sonra, O'nun aşağıdakine benzer sözlerinin delil oluşunu
inkâr etmesi nasıl düşünülebilir? İşte onun sözleri:
"Dâva
sahibine, delil getirmesi gerekir."[14]
"Ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir."[15]
"İnsanlar,
Allah'tan başka ilâh yoktur, deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla
emrolundum."[16]
"Cebrail
bana namaz kıldırdı."[17]
"Ey
insanlar! Ben ancak size, Allah'ın emrettiklerini emrediyor, O'nun
nehyettiklerini size yasaklıyorum."[18]
"Size,
iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe, asla
sapıtmayacaksınız; onlar da: Allah'ın Kitabı ve benim sünne-timdir."[19]
Bir
müslüman, bu ve benzeri tebliğle ilgili haberlerin delil oluşunu kabul edince
artık O'nun emir, nehiy, fiil ve takrirlerinin delil oluşunu nasıl inkâra
gider. Hz. Peygamber (s.a.v)'in, yukarıda geçen: "Ben size ancak Allah'ın
emrettiklerini emrediyorum," sözüyle, "Size iki şey bıraktım,"
sözünü kabul ve bunların hüccet oluşunu itiraf ve yine sünnetin delil olduğunu
ifade eden pek çok âyetin, bu konuda hüccet olduğunu kabul ettikten sonra bir
mü'min, sünnetin delil oluşunu nasıl inkâr eder?
Bütün
bunlardan sonra Hz. Rasûlullah (a.s)'m söz, fiil ve takrirlerinden herhangi
birisinin, dinde hüccet oluşunu inkâr etmek, güneşin doğduğu söylendiği halde
'Vakit şimdi gecedir," demek gibi boş ve tuhaftır.
Sünnetin
dinde delil oluşunu inkâr etmenin, dinden çıkmayı gerektireceğini, İbn
Abdilberr'in (380/990) Câmiu Beyani'l-İlm ve Fadlihi adlı kitabında zikrettiği
şu ifadeler göstermektedir: "Sert ilimlerin aslına gelince bunlar, ikidir:
Kitab ve sünnet.
Sünnet
iki kısma ayrılır:
1- Mütevâtir sünnet: Bu, kalabalık bir
topluluğun, kalabalık bir topluluktan alarak naklettikleri sünnettir. Bu çeşit
sünnet, kesin delillerden oluşmaktadır. Bu konuda hilaf yoktur. Kim, ümmetin
icmâını reddederse, Allah'ın naslarından bir nassı reddetmiş olur. Bu kimseye
tevbe telkin edilir; tevbe etmezse, müslümanların icmâ ettiği yoldan çıkıp
cemaatın gidişatını terk ettiği için kanının dökülmesi yani öldürülmesi helâl
olur.
2-
Ahad haberler: Bunlar, güvenilir yol ve sağlam senetlerle, Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilen
sünnetlerdir. Dinde hüccet ve önder olan ümmetin âlimlerinin çoğunluğuna göre
bu çeşit sünnetle amel etmek gerekir. Bazı alimler: 'Haber-i âhad, hem ilim,
hem amel ifade eder,' demişlerdir."
Müellifin
birinci kısımda söylediklerine bakıldığında onun, mütevâtir sünneti inkâr eden
kimsenin dinden çıktığına hükmettiği görülüyor. Bu hüküm, o kimsenin, tevatür
yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v)'den geldiği sabit ve kesin olduktan sonra,
sünnetin bizatihi dinde delil oluşunu inkâr ettiği için verilmiştir. Yoksa bu
yolla gelenin, sünnet veya başka bir şey oluşunu nazar-ı itibara almadan,
mütevâtirin haddizatında ilim ifade etmesini inkâr ettiği için kendisine kâfir
denmemiştir. Aksi takdirde, meselâ, varlığı tevâtüren sabit olan Bağdad'ı inkâr
edenin de dinden çıkması gerekirdi (her mütevâtir haberi inkâr, kişiyi dinden
çıkarmaz ancak mütevâtir sünneti inkâr, bu kötü neticeyi doğurur).
İbn
Hazm (456/1062), el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm adlı eserinde, sünnetin dinde hüccet
oluşunun delillerini sayarken şöyle demiştir:
Allah
Teâlâ buyurmuştur ki: "Anlaşamadığınız herhangi bir şeyde, hüküm Allah'a
aittir." (Şura, 10).
Yukarıda
açıkladığımız gibi Allah Teâlâ, bizi Peygamberinin sözüne ve hükmüne
sevkediyor. Şu halde, tevhide inanmış bir müslü-raana, herhangi bir konuda
ihtilâf vuku bulduğunda meseleyi hâl için Kur'ân ve sünnetten başka bir şeye
başvurması ve bu ikisinde bulduğu hükme uymaması caiz değildir. Bir konuda
delil varken başka yollara başvuran kimse fâsıktır. Kur'ân ve sünnetin emri
dışına çıkmayı helâl, onların dışında herhangi bir kimseye itaati vâcib gören
kimse ise kâfir olur. Bu konuda hiçbir şüphe yoktur. Muham-med b. Nasr el-Mervezî
(334/945), İshak b. Rahuveyh'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Her kime,
Hz. Peygamber (s.a.v)'den senedi ve sıhhati sağlam bir haber ulaşır da -takiyye
durumu hariç[20]-
onu reddederse, o kimse kâfirdir."
Bu
konuda İshak in sözünü delil olarak getirmedik. Onun görüşünü zikretmemiz,
câhil bir kimsenin, bu hükmün sadece bize ait olduğunu zannetmemesi içindir.
Biz, sahih bir yolla, Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelen bir hükmün hilâfına
hareket etmeyi helâl gören kimsenin kâfir olduğuna, Allah Teâlâ'nın Peygamberine
yaptığı şu hitabı delil olarak getirdik: "Hayır, Rabbine yemin olsun
ki> onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da
verdiğin hükümden nefisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun
eğmedikçe, iman etmiş olmazlar." (Nisa, 65).
Bu
âyet, düşünen ve sakınan, Allah'a ve âhiret gününe iman eden ve onu, Allah
Teâlâ'mn, Rasûlü'ne indirmiş olduğunu yakînen bilen kimseye, konunun ciddiyeti
için yeterlidir. Öyleyse insan, kendisini kontrol etsin. Eğer Rasûlullah
(a.s)'m, kendisine kadar ulaşan sahih sünnetinde, vermiş olduğu hükümlere
karşı, içinde bir şüphe ve itiraz, falan ve filancanın sözlerine meyil yahut
bir başkasının kıyas ve istihsanma rağbet buluyor veya ihtilâfa düştüğü
konularda, Hz. Peygamber (s.a.v)'i bırakıp başkalarını destekliyorsa bilsin ki;
sözü gerçek olan Cenâb-ı Hakk, onun mü'min olmadığına yemin etmiştir. Allah
Teâlâ, elbette doğru söylemiştir. O kimse mü'min olmayınca, belli ki kâfirdir.
Üçüncü bir yol yoktur. Ve bu kimse bilsin ki, kendisine tâbi olduğu Sahabe,
Tabiîn, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe, Şafiî, Süfyan es-Sevrî, Evzâî, Ahmed ve Dâvud
gibi imamlar -Allah kendilerinden razı olsun- dünyada, âhirette ve şâhidlerin
huzura geldiği gün, ondan uzak ve beridirler.
İbn
Hazm, devamla şunları zikretmiştir:[21]
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "Onlara; Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve
Peygamberin hükmüne gelin denildiği zaman; münafıkların, düşmanca senden yüz
çevirdiklerini görürsün." (Nisa, 61).
Bu
âyet karşısında insan, nefsi adına Allah'tan korksun; bu âyeti okurken ürpersin
ve bu âyette zikredilen, sonu âfet olan sıfatlardan şiddetle kaçınsın. Bir
kimse, bilgi ve derin anlayış sahibi olmakla emrolunduğumuz dinî bir hüküm ve
meselede, birisiyle münazaraya girer de hasmı kendisini, Allah Teâlâ'mn indirdiğine
veya Hz. Peygamber (s.a.v)'in bildirdiğine davet edince, onlardan yüz
çevirerek muhatabım bir kıyasa veya falanın ve filanın sözüne çağırırsa bilsin
ki, Allah Teâlâ ona, münafık ismini vermiştir.
İbn
Hazm (456/1062), kitabının başka bir yerinde de şöyle demektedir :[22]
"Şayet bir kimse, 'Biz, ancak Kur'ân'da bulduklarımızla amel ederiz'
derse, hiç şüphesiz, ümmetin icmâsıyla kâfir olur. Böyle düşünen bir kimseye,
namaz olarak, zeval ile akşam arasında bir rek'at, fecrin doğusuyla da diğer
bir rek'at gerekmektedir. Çünkü sadece Kur'ân'dan anlaşılan namaz bu kadardır.[23]
Ve namaz diyebil mek için de en az bir rek'at kılınması kâfidir. En fazlası
için ise bir sınırlama yoktur. Böyle düşünen ve bunu söyleyen kimse, şirke düşmüş
bir kâfirdir. Kanı ve malı helâldir. Böyle bir görüşe ancak ümmetin küfründe
birleştiği bazı müfrit Râfizîler sahiptir. Tevfik Allah'tandır."
Şayet
bir kimse, sadece ümmetin icmâ ettiği hükümleri kabul edip de hakkında nas
bulunan, ihtilâf ettikleri bütün şeyleri terketse ümmetin icmâsıyla bu kimse
fâsık olur. Bu iki mukaddimedeki açıkladıklarımız, zarurî olarak, nakli kabul
etmeyi gerektirmektedir.
Muarızlarımızdan
birisi, şöyle diyebilir: "Sen, sünnetin hüccet oluşunu isbat için epeyce
söz söyledin. Fakat bu konuda vakıa, seni ve kendilerinden nakiller yaptığın
kimseleri yalanlamaktadır. Şöyle ki: Allah kendisine rahmet etsin, Üstad
Hüdarî'nin (134511927) Târihu't-Teşrî'iUİslâmî adlı eserinde, İmam Şafiî'nin
(204/819) Cimâu'l-İlm adlı kitabından yapmış olduğu nakilden, bazı Basrah
Mu'tezile imamlarının, sünnetin delil oluşunu inkâr ettikleri anlaşılmaktadır."
Bu
konuda asrımızdaki yazarlardan pek çoğu Hüdarî'ye tâbi olmuşlar, onlar da aynı
durumu tesbit etmişlerdir.[24]
Hüdarî'nin
dediği şudur: "Birinci noktaya, yani sünnetin Kur'ân'ı tamamlayan hukukun
temellerinden bir kaynak olmasına gelince; bir topluluk, sünneti tamamen
terkedip, sadece Kur'ân'la yetinmişlerdir. "[25]
İmam
Şafiî, el-Ümm isimli eserinin yedinci bölümünde "haberleri tamamen
reddeden grubun sözlerini anlatma babı" diye özel bir bâb tahsis etmiştir.
Orada, onların sözlerini zikretmiş ve bu gruptan, kendisiyle konuşan bir
adamın diliyle, onlara birtakım deliller getirmiştir. Adam, kendisine şunları
söylemiştir:
Sen,
bir Arapaın; Kur'ân da mensup olduğun milletin diliyle inmiştir. O'nu
ezberlemeye sen daha müsait ve daha dirayetlisin. O'nda, Allah'ın farz olarak
indirdiği birtakım hükümler mevcuttur. Şayet birisi, Kur'ân'm bir harfini
değiştirse sen, onu tevbeye davet ediyorsun; adam tevbe ederse kurtuluyor,
yoksa öldürüyorsun.
Cenâb-ı
Hakk, Kur'ân'da: "Bu Kitabı, sana, her şeyin bir açıklaması olarak
indirdik," (Nahl, 89) buyurmaktadır.
Bu
durumda, senin veya bir başkasının, Allah'ın farz kılmış olduğu bir konuda,
bazen: "Bu farz, umûmîdir," bazen: "Bu, husûsîdir," bazen:
"Bu emir, farzdır," bazen de: "Buradaki emir, delâlet
içindir," demeniz, nasıl caiz oluyor?
Sizdeki
bu durum, hadislerde daha çok görülmektedir. Bir râvi, diğerinden bir veya
birkaç hadis rivayet ediyor. Rivayet zinciri, Hz. Peygamber (s.a.v)'e kadar
uzanıyor. Ben, seni ve senin yolunda olanları, karşılaştığınız ve görüştüğünüz
veya sizinle karşılaşanlardan benim gördüğüm hiçbir kimseyi, sözü karıştırmak,
unutmak veya hadisinde hata etmek gibi kusurlardan temize çıkardığınızı
görmedim. Yine sizin, hadis râvilerinin çoğu için: "Falanca, şu hadiste,
filanca bu hadiste hata etmiştir," dediğinizi gördüm. Hatta birisi, sizin
kendisiyle helâl ve haram hükmü verdiğiniz özel durum bildiren bir hadis
için: "Rasûlullah (a.s) bunu söylemedi; ancak siz veya size, bunu rivayet
eden hata etmiştir yahut size bildiren yalan söylemektedir," diyecek olsa,
sizin onu tevbeye davet etmediğinizi ve onun hakkında: "Ne kötü söz ettin,"
demekten başka bir şey yapmadığınızı biliyorum.
Peki,
zahiren aynı mânâ ve hükmü bildiren Kur'ân hükümleriyle vasfettiğiniz
kimselerin verdiği haberleri birbirinden ayırmak caiz midir? Onlarm haberini,
Allah'ın Kitabı yerine koyabilir misiniz? Hem siz, onların bir kısmını alıp
bir kısmını bırakıyorsunuz.
Hüdarî
(1345/1927), kitabında devamla der ki: Sonra hasmı, şöyle dedi: "İçinde,
zikrettiğim bu durumlar bulunan haberleri alırken; size, bu haberleri kabul
etmenizi kim emrediyor ve onları reddedene karşı deliliniz nedir?"
"Bu
durumda ben, içerisinde şek ve vehim bulunan hiçbir haberi kabul etmiyorum.
Ancak tek bir harfinde şek ve şüphe etmek caiz olmayan, doğruluğunu, Allah'ı ve
Kitabı'nı şâhid tuttuğum haberleri kabul ederim. Yoksa, tam ilim ve yakın ifade
etmeyen bir şeyi, öyley-miş gibi kabul etmek caiz mi olacaktır1?"
Hüdarî
demiştir ki: "Anlatılan bu sözden ve getirilen deliller den anlaşıldığına
göre imam Şafiî'nin muhatabı, sadece râvilerinde hata ve unutmanın
bulunabilmesi sebebiyle, kesin ilim ifade etmeyen haberleri reddetmekte,
mütevâtir sünnet gibi ilim ifade eden bir yolla sabit olan sünneti reddetmeyip
onunla amel etmektedir."
Fakat
İmam Şafiî, yukarıdaki görüşü eleştirip reddederken, bazı hatalarım anlayan
hasmı: "Bir grup var ki, bizatihi sünneti reddetmekte, bir başka grup da
Kur'ân'm açıklaması olmayan sünneti kabul etmemektedir," diye açıkça
itirafta bulunarak şöyle devam etmiştir:
"Bu
konuda insanlar iki gruba ayrılmıştır. Bir grup, Allah'ın Kitabı'nda bir
açıklama olan konuda başka haberi kabul etmemektedir."[26]
İmam Şafiî araya girerek:
"Böyle
düşünen kimseye ne gerekir? Bu anlayış, onu nereye götürür?" diye
sorunca, hasmı:
"işin
aslı halledilmiş olmaktadır; bunun için pek sıkıntısı olmayacaktır,"
demiştir. Bunun üzerine İmam Şafiî:
"Peki,
Kur'ân'da, namaz emri geçiyor. Başka haber kabul edilmezse, namazdan ne
anlayacağımız ve ne kadar kalacağımızı kim belirtecek? Kur'ân'da, zekât
emrediliyor. Peki, zekât neye denir, zekât için en az miktar nedir; bunu kim
belirtecek? Kur'ân'da, namaz için kesin ve açık bir vakit belirtilmemiştir. Bir
mükellef, biri gündüz, biri gece, günde iki rek'at namaz kılacak olsa
kendisine ne gerekir ve ona ne denir?" diye sorunca hasmı:
"Allah'ın
Kitabı'nda ne emrediliyorsa farz olan odur; başkası gerekmez ve istenmez,"
demiştir.
Sonra
hasmı, yukarıdaki sözüne devamla: "Bir başka grup da ancak hakkında
Kur'ân'da bir açıklama bulunan konularda gelen haberleri kabul
etmektedir," demiştir.
Bu
iki görüşün bâtıl olduğu açıktır.
Hüdarî
demiştir ki: "İmam Şafiî, bize, bu görüşe sahip olan kimseyi açıklamadı.
Tarih de bu şahsiyet hakkında açıklama yapmıyor. Ancak İmam Şafiî, Kur'ân'm
dışında gelen özel haberi reddedenlerle yaptığı münazarada, bu görüşe - yani
haberleri tamamen reddeden mezhebe- sahip kimsenin, Basralı olduğunu
açıklamıştır. O zaman Basra, kelâm ilminin yayıldığı bir merkez idi. Mu'tezile
mezhebi burada ortaya çıkmış, imamları burada yetişmiş, kitapları bu beldede yayılmıştı. Ayrıca bunlar,
hadisçilerle çekişmeleriyle tanınırlar. Herhalde, bu görüşün sahibi de
onlardandır." İbn Kuteybe'nin (276/889), Te'vilu MuhtelefVl-Hadis isimli
eserinde gördüklerim de bu kanaatimi kuvvetlendirmektedir. O, kitabının başında
şöyle demiştir:
"Allah
Teâlâ, seni, tâatıyla hoşnut, bereketiyle himaye etsin. Seni, hakk yolda
rahmetiyle muvaffak ve ona ehil yapsın. Gönderdiğin yazıyla, bana, tesbit
ettiğin bazı şeyleri bildiriyor sun. Onlar, kelâmcıların hadisçileri
ayıplamaları, onları küçük düşürmeleri, kitaplarında onları fazlaca
kötülemeleri, yalan şeyleri nakletmek ve çelişik haberleri rivayet etmeleri
yüzünden onlara ağır konuşmaları gibi hallerdir. Sonuçta, ihtilâf vâki oldu.
Birbirini ayıplama çoğaldı. Aradaki bağlar koptu. Müslümanlar, birbirine düşman
oldu. Birbirini küfürle suçlamaya başladı ve her grup, fikrini destekleyen bir
hadise dayanıp kendi görüş ve mezhebine bağlandı."
Hüdarî, devamla
der ki: "İbn Kuteybe, sonra,
birbirine muhalif grupların tutunduğu hadisleri sıralayıp peşinden,
kelâm âlimlerinin beliğlerinden
Nazzâm (221/835) ve
Câhız'dan (255/869) rivayet edilenlere benzer, sünnet ehline yapılan
şiddetli itirazları kaydetmiştir. Sonra, ikinci bölümde, kelâmcılara yaptığı
kınamaları ve ayıpladığı noktaları zikretmiş, bu hareketine kelâmcıların,
kıyası iyi bildikleri, sağlam düşürtce ve geniş mütâlâa vasıtalarına sahip
olduklarını iddia etmelerine rağmen insanların en fazla ihtilâfa düşen grubu
olmalarını sebep göstermiştir. Öyle ki; Ebû Hu-zeyf Hallâf (230/844), Nazzâm'a
(221/835) muhalefet etmekte, en-Naccâr ikisine ters düşmekte, Hişam b. el-Hakem
(148/765) Naccâr'ın aksini söylemekte,
aynı şekilde Sümâme b. Eşref (213/828) bir öncekilere zıt bir görüş
ileri sürmekte ve bu, böyle devam edip gitmektedir. Sonuçta, her birisinin,
dinde kendi görüşüyle amel ettiği bir mezhebi ve bu mezhep üzerinde kendisine
tâbi olan taraftarları oluşmuştur.
İbn
Kuteybe, daha sonra Nazzâm'ı kötü bir dille vasfetmiş, ashabının kendini
kötülediği noktalan saymış ve icmâya ters düştüğü bazı fıkhı meseleleri
zikretmiştir. Meselâ, Nazzâm'a göre kinaye lafızlarıyla yapılan boşama geçerli
değildir; söyleyen, boşamaya niyet etse bile hüküm aynıdır. Hangi hâlde
uyunursa uyunsun uyku, ab-desti bozmaz v.s.
Sonra
Nazzam'ın kusurlu bulduğu Sahabe fakihlerinden ileri gelen zevatı zikredip,
onlar hakkındaki yanlış değerlendirmeleri düzeltmekte, peşinden Ebû Huzeylî'yi
ele alıp onu da kötü bir şekilde tanıtmakta, arkasından TJbeydullah 6.
el-Hasenî (Ö.168)'yi değerlendirmektedir. Bu şahıs: 'Hangi mezhepten olursa
olsun, bütün müçtehidler, görüşlerinde isabet etmişlerdir,' demektedir."
İbn
Kuteybe, daha sonra ehl-i rey'e geçiyor; onların da çelişkilerini dile
getiriyor ve ilk olarak Ebû Hanîfe'yi (r.h) ele alarak nas-lara muhalif olarak
hükme bağladığı bazı meseleleri zikrediyor. Sonra Câhız'a (255/869) geçiyor,
onun da ehl-i sünnete karşı sarfettiği alaylı ifadelerini ve onların birçok
rivâyetleriyle alay edişini kaydediyor.
Sonra
hadisçileri ele alıyor; onları, müslümanlara has Övgülerle vasfediyor ve şu
değerlendirmeyi yapıyor: "Hadisçilere hücum edenler, onları, zayıf
hadisleri naklettikleri ve zararlı olan garip hadisleri topladıkları için
ayıplamaktadırlar. Halbuki hadisçiler, zayıf ve garip hadisleri doğru kabul
ederek nakletmiş değillerdir. Bilakis, birbirinden ayırmak ve her ikisini de
belirtmek için çürüğü ile sağlamını, sahihi ile zayıfını biraraya
getirmişlerdir. Onların yaptığı budur."[27]
Daha
sonra, kelâmcıların, birbirine veya Kur'ân'ı Kerîm'e zıt zannetikleri hadisleri
incelemeye ve muhaliflere cevap vermeye geçmektedir ki, kitabını yazma sebebi
de budur.
Hüdarî
(1345/1927) demiştir ki: "Bundan anlaşılıyor ki, bazı şaşkın ve gafil
kelâmcüar, İmam Şafiî'nin (204/819) risalesini yazdığı asırda veya ondan az
önce, hadisçilere düşmanlığa başlamışlardır. Kelâmcıların çoğu da Basra'da
idi. Bu durum, imam Şafiî (r.h) ile münazaraya giren şahsın da bunlardan birisi
olduğunu te'yid etmektedir.
Sonra
Hüdarî şu neticeyi çıkarıyor: Bu görüş, hadisçilerin de-lillerindeki kuvvetini
ortaya çıkarmakta ve sünneti, Kur'an'dan sonra islâm Hukuku'nun temellerinden
birisi olarak kabul eden mezhebi desteklemektedir."
Gördüğün
gibi Hüdarî, İmam Şafiî'nin (r.h): "Bazı imamlar sünnetin delil oluşunu
inkâr ediyor, bunlar Basralıdır" sözünden, bu kimselerin, Mu'tezile
fırkasına mensup olduğunu anlıyor ve bu kanaatini de Ibn Kuteybe'den
naklettiği sözlerle destekliyor.
Ben
derim ki: Aslında, İmam Şafiî'nin ve onunla mücadeleye giren kimsenin sözünde,
kesin ve zannî olarak, bazı imamların bizatihi sünnetin delil oluşunu inkâr
ettiğini ifade edecek bir mânâ yoktur. Bu kimselerin inkârı, ancak sünnetin
Kur'ân gibi her yönüyle tam olarak tesbit edilmesinin mümkün olmayışından
kaynaklanmaktadır. Bu durumda o kimse, haber-i vahidi ve mütevâtiri reddetmektedir.
Ona göre bunlar, tam ve kesin ilim ifade etmemektedir. Bu sebeple, Hz.
Peygamber (s.a.v)'den sâdır olan hadisler, ister Kitab'ı açıklasın, isterse
onda olmayan bir hükmü tek başına ortaya koysun, aynıdır.
Mütevâtiri
reddedeni ele alalım: Gerçekten, İmam Şafiî ile münazaraya giren kimse, onun
getirdiği deliller ile ikna olduktan, sonra, bu konuda ashabının iki görüşe
sahip olduklarım, bunlardan birisinin, Kur'ân'da bir açıklama bulunan konularda
gelen haberleri kabul etmediğini söylemiştir. İmam Şafiî, kendisine:
"Böyle
düşünene ne gerekir?" dediğinde, adam:
"Bu,
onun işlerini büyük ölçüde halleder," demiş. Bunun üzerine İmam Şafiî,
adama :
"Peki,
namazın ne ve nasıl olduğunu, t-ek'atlarının, en azının ve en çoğunun ne kadar
olduğunu, vakitlerini v.s. bize kim bildirecek? Kur'ân'da, namaz emri ve vakitlerini
bildiren kapalı beyânlar olduğu halde, sünnet olmadan, bu durumları nasıl
tesbit edeceğiz?" şeklinde, daha önce geçen sorulan sorunca muarız, ilk
inadından vazgeçerek bu görüşe sahip olanların, mütevâtir sünnetle sabit olan
namazın rek'atlarımn adedi konusunda'bir şey diyemediklerini itiraf etmeye
mecbur kalmıştır.
Kitab'ı
açıklayan hadisleri inkâr edene gelince, daha önce geçtiği gibi bu adamın
iddiası şudur: Kur'ân'm tesbiti, kafidir. Tek harfini inkâr eden kâfir olur.
Kat'î ve kesin olan bir şeyin başka bir şeyle açıklanması mümkün değildir.
Sünnetin tesbiti zannî olduğu için delâlet yönünden lafızlar arasında fark
vardır. Ve onun sübûtunu inkâr, küfrü gerektirmez. Bu durumda mütevâtir ve
Kitab'ı açıklayan sünnetle amel etmek caiz olmayınca, haber-i vâhid ile
müstakil hüküm bildiren sünnetle amel hiç caiz olmaz.
Bu
anlayış, bütün haberleri red mânâsı taşımaktadır. Bu kimseye göre râviler,
tevatür adedine ulaşsalar bile kendilerinde hata, yanılma ve yalan ihtimali
olduğu için bütün haberleri reddetmektedir. Anlaşılıyor ki bu kimse, bizatihi
sünneti ve onun delil oluşunu inkâr etmiyor, yanılıyor ve onun tesbitindeki
şüphelere takılarak bütün rivayetleri inkâr ediyor. Bu adam, Hz. Peygamber
(s.a.v)'in zamanında yaşasaydı, O'nun sözünü işitip fiilini görseydi, bu
inkâra gidemezdi.
Bundan
sonra, İmam Şafiî (r.h) ile onunla münazaraya giren şahsın sözlerinden
yukarıdaki görüşümüzü ifade eden parçalar sunacağız:
Üstad
Hüdarî, şunu ifade etmiştir: "Anlatılan söz ve getirilen delillere bakacak
olursak; muarız, sünnetin delil oluşunu inkâr etmemektedir."
Ancak
Üstad, daha sonra hasmın, İmam Şafiî'nin delilleriyle ikna olduktan sonra
söylediği şu sözüne takılmıştır: "Bu konuda insanlar iki gruba
ayrılmaktadır: Birisi, Kur'ân'da açıklama bulunan bir konuda, hiçbir haberi
kabul etmemektedir..."
Ben
derim ki, hasmın bu sözünden: "Vakıada, Allah'ın Kita-bı'ndan başka hiçbir
delil yoktur. Çünkü O, hükümleri açıklamada, diğer bütün delillerden bizi
müstağni kılmaktadır. Bizatihi sünnete gelince; aslen ister açıklayıcı olsun,
ister müstakil hüküm ortaya koysun, o, bir delil değildir," mânâsı
anlaşılmaz. Gerçi Hüdarî böyle anlamıştır ama asıl mânâ şudur: "Vakıada,
sünnet bir delildir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v)'i görmeyen bir kimse için
mütevâtir haber dahil, bütün haberlerde, râvilerin hata ve yalan ihtimali
sebebiyle haberin, Rasûlullah (a.s)'dan geldiği tam kesin olmadığı için onunla
herhangi bir hüküm ortaya koymak sahih değildir. Bu durumda o kimseye,
mecburen, sübûtu kesin, tek kaynak olan Kitab'a dayanması ve sadece ondaki
açıklamalara güvenmesi gerekmektedir. O zaman Allah (c.c), tam tesbit yapmaktan
âciz kaldığı için o kimseyi, sünnet gibi başka bir açıklayıcı ile mükellef
tutmaz. İnsan ancak bildiği ile mükellef olur." Tabiî ki bu hükümler, muarızın
zan ve iddiasına göredir. Muarızın: "Allah'ın Kitabındaki açıklamalarla
mükellefiz," sözünün mânâsı: "Bizim için uymamız gereken Allah'ın
Kitabında olanlardır. Sünnetin beyânlarına gelince, onu tam olarak elde etme ve
öğrenme imkânımız bulunmadığı için ona tâbi olma yükümlülüğü üzerimizden
düşmektedir," demeye gelir.
Eğer
sen: "İmam Şafiî (r.h), Hüdarî'nin nakletmediği delilleri serdederken,
sünnetin delil olduğunu gösteren birtakım âyetler zikretmiştir. Bu, ancak
hasım, bilhassa sünnet hakkında çekişmeye girerse yapılır. Halbuki hasım,
onunla sünnetin bazı yönlerinde mücadeleye girmiştir," dersen, derim ki:
"İmam Şafiî (r.h), bununla, Peygamber (s.a.v)'e ait haberle amelin vâcib
ve râvilere güvenmenin gerekli olduğunu isbata zemin hazırlamayı kasdetmiştir.
Şöyle ki; hasma önce şunu isbat etmiştir: Sünnetin delil ve kaynak oluşu,
sadece Hz. Peygamber (s.a.v)'le aynı asırda yaşayanlara has değildir. Bilakis
o, onlara ve onlardan sonra kıyamete kadar gelecek kimselere bir delil ve
kaynaktır. Sonra hasma, Cenâb-ı Hakk'ın, Sahabemden sonra gelenlere, sünnetle
ameli vâcib kılmasını ve sünnetin tesbitini ancak rivayet yolu ile
öğrenebileceğimizi açıklamıştır."
Bunu,
âyetleri zikrettikten sonra, cidalin asıl maksada çevrilmesi göstermektedir.
Ayetleri dinleyen hasım şöyle demiştir: "Kur'ân-ı Kerimde bize farz
kılınan, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bize emrettiğini almak ve nehyettiklerinden
de vazgeçmemizdir."
İmam
Şafiî (r.h), diyor ki: Ben, adama:
"Bu
farz, bize, bizden öncekilere ve sonrakilere aynı mıdır?" dedim. Adam:
"Evet," dedi. Ben: "Bu, bize, Rasûlullah (a.s/ın emrine uyma
konusunda bir farzdır. Bu durumda Allah Teâlâ, bir şeyi farz kılınca bize, onu
alacağımız kaynağı da göstermiştir, diyebilir miyiz?" dedim, adam:
"Evet," dedi. O zaman ben:
"Peki,
Allah Teâlâ'nın, Rasûlullah (a.s)'ın emirlerine uyma konusundaki farzını
yerine getirmek için sen veya Hz. Peygamber (a.s)'i görmemiş bir başkası,
Rasûlullah (s.a.v)'dan gelen haberlerden başka bir yol bulabilir mi? Aksi
takdirde, bu emire nasıl imtisal edilecektir?" dedim.[28]
İbn
Haz m (456/1062) da el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm kitabında, sünnetin delil oluşunu
isbat ederken, bu usûlden hareket etmiş ve delil olarak önce şu âyeti
zikretmiştir:
"Ey
iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere ve aranızdan seçtiğiniz
idarecilerinize de itaat edin. Herhangi bir konuda çekişmeye düştüğünüzde,
onu, Allah'a ve Rasûlü'ne götürün. Eğer, Allah'a ve âhiret gününe iman
ediyorsanız; böyle hareket edin." (Nisa, 59)
Daha
sonra şöyle demiştir: "Açıktır ki; bir meseleyi Allah ve Rasûlü'ne
götürmek, onu, Kur'ân'a ve Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelen hadislere
arzetmektir. Bütün ümmet, bu hitabın, Hz. Peygamber (s.a.v)'in zamanında
yaşayanlarla, bizden önce ve Efendimiz'den sonra gelenlere yönelik olduğu gibi
bize ve bizden sonra kıyamete kadar gelecek insan ve cin, herkese ait olduğu ve
aralarında hiçbir fark bulunmadığı konusunda ittifak halindedir."
Kesin
olarak bilmekteyiz ki, bizim, Rasûlullah (a.s) ile yüzyüze görüşme imkânımız
yoktur. Hatta bir bozguncu çıkıp da: "Bu hitab, sadece Rasûlullah (a.s)
ile karşılaşıp görüşmesi mümkün olanlara aittir " diyecek olsa bile bu
fitnecinin, Allah Teâlâ hakkında, bunu söyleme imkânı olmadığı açıktır. Çünkü
Hz. Peygamber (s.a.v)'den başka, hiçbir kimsenin, Allah Teâlâ ile konuşmasına
-bu mânâda-imkân yoktur. Öyleyse bu düşünce bâtıldır. Gerçekte, yukarıda zikrettiğimiz
âyette geçen bir dâvayı Allah ve Rasûlü'ne götürmekten maksad, ancak onu
Allah'ın kelâmı olan Kur'ân'a ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in asırlar boyu, bize
kadar nakledilen sünnetine (sözlerine) arz etmek ve meseleyi bunlarla
halletmektir.
"Hem
âyette, Hz. Peygamber'le karşılaşma veya konuşmadan bahsedilmemektedir ve buna
delil de yoktur. Ayette geçen, sadece 'dâvayı götürme' emridir. Malumdur ki, bu
götürme, bir hakem tayin etmedir. Allah Teâlâ'nın ve Rasûlullah (a.s)'ın
emirleri, yanımızda mevcuttur. Hepsi, bize nakil yoluyla gelmiştir. Ayet-i
kerîme, aramızdaki meseleyi bunlara arzedip onlarla çözmeyi emretmektedir. Herhangi
bir zorlama yapmadan ve âyetin zahirine ters düşmeksizin, anlaşılan
budur."
Bununla
birlikte aradaki ihtilâf, sadece Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet ve nakil
yoluyla gelen haberlerle amelin vâcib olup olmayışındadır. Yoksa, bizatihi
sünnette değildir. Bunu, şuradan anlıyoruz:
imam
Şafiî (r.h), âyetlerle istidlal etmeden önce hasmın, sünnetin hüccet oluşunu
kabul etmeyen görüşünü iptal etmiş ve ona bunun gereğini itiraf ettirmiş, o da
İmam'ın anlattıklarıyla ikna olup görüşünden vazgeçmiştir. Ancak muhâtab, bu
konuda daha fazla delil istemiş, o da bu konudaki ilgili âyetleri ve
gerektirdiği hükümleri zikretmiştir.
Allah
kendisinden razı olsun ve ilmi ile ümmeti menfaatlendir-sin, İmam Şafiî'nin
konuşması şu minvalde devam etmiştir: Muhatabıma dedim ki: "Kim, Allah'ın
Kitabı'nın indiği dili ve Allah'ın hükümlerini iyi bilirse, bu bilgisi onu,
sâdık ve sağlam kimselerin, Hz. Peygamber (s.a.v)'den naklettiği haberleri
almaya ve O'nun, Allah'ın hükümlerindeki farklı beyânlarını kabule ve bu arada
Rasûlullah'ın konumunu anlamaya götürür. Çünkü sen veya bir başkası -bizzat
Rasûlullah'ı (a.s) - görerek, O'nun husûsî ve genel hüküm bildiren haberlerini,
kendisinden dinlemediniz ve buna, rivayetten başka bir yol da yoktur."
O
da: "Evet, böyledir," dedi. Ben:
"Sen,
söylediğin şekilde hareket edince, onları bir kere daha tekrar ettim,"
dedim. O:
"Rasûlullah'ın
haberlerini kabul konusunda, ortaya konan delil karşısında beni bu şekilde mi
buldun? Senden daha fazla delil isteyişim, kendim için değildir. Hem sana
muhalefet edene karşı delil ortaya koyuyor, hem de birinin kendi sözünden
vazgeçip senin sözüne dönmesi, bana hoş geliyor," dedi.
İmam'ın,
"Çünkü sen, Hz. Peygamber (s.a.v)'i görmedin," sözünü düşünürsen,
ortaya şu çıkar: Gerçekten hasım, eğer bizatihi Hz. Peygamber (s.a.v)'i
görseydi ve sözünü işitseydi, gördüğü ve duyduğu hükümlerle amel etmenin
kendine vâcib olacağım itiraf etmiştir. İmam Şafiî (r.h) de Hz. Peygamber
(s.a.v)'den rivayet edilen özel ve genel hükümlerin, bizatihi onu görmek yerine
geçtiğini, dolayısıyla onlarla amelin vâcib olduğunu söylemiştir.
Eğer
hasım, bizatihi Rasûluîlah (a.s)'ı görme durumunda da sünnetle amelin vâcib
olduğunu inkâr etmiş olsaydı, bu durumda, o delilleri serdetmeden önce,
âyetlerle delil getirmek gerekirdi. Fakat durum, bu noktada değildir. Hasmın,
âyetleri delil getirmesi konusunda İmam Şafiî ile münakaşaya girmesi, sünnetin
delil oluşunu inkâr için değil, sadece -özellikle- bu âyetlerin, sünnetin delil
oluşuna delâlet edip etmediğini anlamak içindir. İmam Şafiî'nin (r.h),
Cimâu'l-İlm kitabının başında zikrettiği şu sözler, sünnetin delil oluşunda
hiçbir çekişmenin olmadığım göstermektedir. Orada demiştir ki: 'İnsanların
ilim ehli dediği veya kendisini ehl-i ilim gösteren hiçbir kimsenin, Allah
Teâlâ'nın, Rasûlullah'ın emrine ittibâ ve hükmüne teslim olmayı farz
kıldığında muhalefet ettiğini işitmedim. Gerçekten, Allah Teâlâ, O'ndan sonra
gelen herkese, kendisine uymayı emretmiştir. Allah'ın Kitabı.ve Rasûlü'nün
(s.a.v) sünnetinden başka hiçbir kimsenin sözü bağlayıcı değildir. İkisinin
dışındaki sözler, ancak onlara tâbidir. Onlara uyarsa kabul, uymazsa
reddedilirler. Allah Teâlâ'nın, Hz. Peygamber (s.a.v)'in haberlerinin kabulü
konusundaki farz emri, bizimle, bizden önceki ve sonrakilerle aynıdır."
"Rasûluîlah
(a.s)'ın haberlerinin kabulünün farz ve gerekli olması konusunda, sadece bir
grup ihtilâf etmiştir. İnşaallah, onların sözlerinden ileride
bahsedeceğim."
İmam
Şafiî (r.h), bu sözlerinde, birkaç meseleyi dile getirmiştir:
1-
Rasûluîlah (a.s)'m emrine ittibâ ve hükmüne
teslim olmak vâcibdir.
2-
Hiçbir halde, Allah'ın Kitabı ve Rasûlü'nün sünnetinden başka, herhangi bir
söz bağlayıcı değildir. İki kaynak dışındaki sözler, onlara tâbidir.
3-
Allah Teâlâ, İmam Şafiî'nin asrında, ondan Önce ve sonra yaşayan herkese,
Rasûluîlah (a.s)'m haberlerini kabul etmeyi farz kılmıştır.
Sonra,
senin de gördüğün gibi İmam, muhalefeti anlatırken, son meseleyi tek başına
zikretmiş ve "Haberlerin kabulünün farz ve gerekli oluşunda, sadece bir
fırka muhalefet etmiştir," demiştir.
Şayet,
birinci şıktaki hüküm -yani, ittibâ ve hükmüne teslim olma- ihtilâf konusu
olsa'ydı, o zaman: "Rasûluîlah (a.s)'ın emrine ittibâ, hükmüne teslim ve
ondan gelen haberleri kabul etmenin farz ve gerekli oluşunda sadece bir fırka
ihtilâf etmiştir," derdi. Hatta böyle de demeyip sadece: "Rasûluîlah
(a.s)'dan gelen haberleri kabul etmenin farz oluşu, bize, bizden önceki ve
sonrakilere birdir; ancak bir fırka hariç..." demiş olsaydı, hepsinden
daha kısa olurdu.
Fakat
bu kısa ibare, bütün zikrettiği meselelere de sirayet edeceği için bu durumu
defedecek uzun ve ayrıntılı ifadeleri tercih etmiştir. Çünkü ihtilâf, bu son
şıkta olmuştur. Yoksa, Rasûluîlah (a.s)'m emrine ittibânm vâcib olmasında
ihtilâf yoktur.
Sonra,
konuyu daha da açarak şöyle demiştir: "Sonra kelâmcı-lar, Rasûluîlah
(s.a.v)'ın haberlerinin tesbiti konusunda farklı görüşlere ve gruplara
sahiptir. Bunlardan başka, fıkıhçılar da bu konuda farklı gruplara ayrılmıştır.
Bazıları
ise tamamen taklid, basit görüş, gaflet ve acilen bir yere baş olma
hastalıklarına mübtelâ olmuşlardır. Tanıdığım, her grubun sözlerinden bir
kısmını, asıl hallerini gösterecek bir misal olsun diye, sana nakledeceğim,
inşaallah."
Bir
noktaya dikkat çekelim: İmam'ın: "Sonra kelâmcılar, Rasûluîlah (a.s)'dan
gelen haberlerin tesbitinde farklı görüşler ileri sürdüler" sözüne
baktığında, aradaki hilafın, sadece haberlerin tesbitinin mümkün olup
olmadığında olduğunu, yoksa sünnetin delil olmasında olmadığını görürsün.
Bu
konu, böylece açıklanmış oldu; bir de şu nokta var: İmam Şafiî (204/819),
Risâle'sin&e yaptığı gibi sünnetin delil oluşu konusunda açıklama yaparken
"haber" kelimesini kullanmayıp, sadece "sünnet",
"Rasûlullah'm emri", "fiili" veya benzeri bir kelimeyle ifade
etmektedir. Sünnetin geliş yolu hakkında konuşmak istendiğinde ise burada yaptığı
gibi "Rasûlullah'dan nakledilen haber" ifadesini kullanmaktadır.
Buradaki ifadelerinde, sünnette ihtilâfı gösterecek bir tabir bulamazsın.
İhtilâf olduğu yerlerde "sünnet" değil, "haber" tabirini
kullanmaktadır.
Kitabımızın
ikinci bölümünde, İmam Şafiî'nin, müslümanların icmâına dayanarak sünnetin
delil oluşu konusundaki açıklamasını nakledeceğiz.
Sırf
cedel olsun diye, İmam Şafiî'nin hasmını, sünnetin delil oluşunu inkâr eden
birisi olarak kabul etsek bile, Hüdarî'nin düşündüğü gibi onun, Mu'tezile'den
olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü usûl, akâid ve mezhep kitablarında,
Mu'tezile'den herhangi birinin, sünnetin delil oluşunu inkâr ettiği,
nakledilmemiş tir. Kitaplarında olan şudur:
İmam
Ebû Mansur el-Bağdâdî (429/1037), Usûlu'd-Din kitabında, Nazzâm'm (221/835),
"Mütevâtir haber, hüccet değildir," şeklinde düşündüğü ve onda
yalanın bulunabileceğini söylediğini zikretmektedir .[29]
Yine
aynı eserde şunları kaydetmiştir: "Nazzâmiye fırkası demişlerdir ki:
Ümmetin hata üzere birleşmesi caizdir. Mütevâtir haberler, delil olamaz. Çünkü
onda yalan haber olması caizdir." Bu fırka, Sahâbe-i Kiram hakkında da
tenkidlerde bulunmaktadır.[30]
Bağdadî,
el-Fark Beyne'l-Fırak adlı eserinde şunları zikretmektedir: "Nazzâm,
zaruri ilim ifade etmeyen haberlerin delil olmasını inkâr etmiştir."[31]
Yine,
Nazzâm'dan şu rivayeti yapmıştır: "Mütevâtir haber, işi-tildiği anda
nakledenlerinin bilinmediği, herbirinin görüş, anlayış ve gayeleri farklı
olduğu için içine yalan katılması caizdir. Bunun yanında onun: 'Ahad
haberlerin bir kısmı, zarurî ilim ifâde eder,' sözü de nakledilmiştir."
el'Mevâkıf
kitabının sahibi Adûduddîn îcî (756/1355) de kitabında şunları zikretmiştir:
"Nazzâmiye fırkasına mensup[32]
olanlar, mütevâtir haberde yalan
ihtimalinin bulunduğunu söylemişlerdir. Bu fırka, Râfizîlere meyletmiş ve
imamla ilgili nassın bulunmasının vâcib olduğuna ve aslında böyle bir nass
(âyet ve hadis) mevcut olduğu halde, Hz. Ömer'in onu gizlediği fikrine sahip
olmuşlardır. Esve-riyye fırkası da Nazzâmiye fırkası ile aynı görüştedir."
İmam
Fahruddîn er-Râzî (606/1209) İ'tikâdâtu Fireki'l-Müslimîn ve'l-Müşrikîn adlı
eserinde, Nazzâm'ın: "Haber-i vâhid, hüccet değildir," sözünü
nakletmiştir.[33]
Aslında
bu nakillerden, Nazzâmiyye ve onlara uyanların, bizatihi sünneti, sünnet olarak
inkâr ettikleri çıkmaz. Bilakis, Mevâkıf sahibinin, onlardan naklettiği, imamla
ilgili nassın bulunmasının vâcib ve gerçekten sabit olduğu halde Hz. Ömer'in
onu gizlediği şeklindeki fikirlerine bakıldığında, sünneti delil olarak kabul
ettikleri anlaşılmaktadır.
Yine
onların, mütevâtir haberin delil olarak kabul edilmeyişi için öne sürdüğü
sebepler, mütevâtir haberin delil oluşunu, onun, Hz. Peygamber (s.a.v)'den
söylendiği için değil, geliş yolundan dolayı inkâr ettiklerini göstermektedir.
İbn
Kuteybe'nin (r.h) (276/889) sözünde de "Mu'tezile'den biri sünneti, sünnet
olduğu için delil olarak kabul etmemektedir," gibi bir mânâ yoktur. Onun
sözlerinden anlaşılacak olan mâna şudur:
Mu'tezile,
kendileri dışındaki bir grubun rivayetlerinde, yalan katma ihtimali bulunduğu
için onun yaptığı rivayetlerle hüküm çıkarmayı uygun görmemektedir. Yine
onlar, haberler birbiriyle çelişki halinde ve Allah'ın sıfatlarını nefyetme
görüşlerine ters olduğu için kabul etmemektedirler. Yoksa haber, Hz. Peygamber
(s.a.v)'in sözü olduğu için bu inkâra gitmemektedirler.
Hem
nasıl olur, bizzat İbn Kuteybe, onların da başkaları gibi hadislere
yapıştıklarını itiraf etmektedir. Daha önce şöyle demişti: "Onlardan her
grup, kendi mezhebine uygun gelen hadise sarılmaktadır. "
Yine
İbn Kuteybe, Mu'tezile'yi tenkid ettiği gibi Ebû Hanîfe'yi de tenkid etmiştir.
Bunun mânâsı: "Ebû Hanîfe, sünnetle hüküm çıkarmayı inkâr ediyor,"
demektir, diyebilir iniyiz? Elbette, onun muradı bu değildir.
Burada
şunu hatırlatalım: Ibn Hazm (456/1062), sünnetin delil oluşunu inkâr edenlerin,
bazı aşırı Râfîzîler olduğunu söylemiş ve: "Onlar, küfürlerinde, ümmetin
icmâ ettiği kimselerdi/' demiştir.
Sonra
el-Bağdâdî (429/1037), Usûlu'd-Din kitabında şunları zikretmiştir:
"Haricîler, hüküm koyan sünnetlerin ve icmânın delil oluşunu inkâr
etmektedirler ve şer'î hükümlerde Kur'ân'dan başka delil yoktur,
düşüncesindedirler. Bunun için de Kur'ân'da bahsedilmedikleri için recrni ve
mest üzerine meshi inkâr etmekte, Kur'ân'da hırsızlık yapanın elinin
kesilmesiyle ilgili âyet mutlak olup herhangi bir kayıt ve şart ileri sürmediği
için hırsızlık yapanın elini, çalınan şey az olsun, çok olsun, her türlü halde
kesmekte, kesmeyi gerektiren miktarı belirten rivayetle, malın korunma altında
olmasını nazar-ı itibara alan rivayeti kabul etmemektedirler."
el-Bağdâdî,
şunu da nakletmiş tir: "Râfizıler: 'Bugün, ne kıyas ne sünnet hatta Kur'ân
bile delil değildir. Çünkü Kur'ân da Sahabe tarafından tahrif edilmiştir,'
derler.[34]
Demek
ki Haricîler, el-Bağdâdî'nin sözlerinden anlaşıldığına göre Rasûlullah'dan
(a.s) gelen bütün haberlerin, rivayet ve nakil yollarını nazar-ı itibara
alarak, bunlarla delil getirmeyi inkâr etmektedirler. Yoksa Hz. Peygamber
(s.a.v)'in sözü olmasıyla inkâra gitmiyorlar. Bu durumda, Nazzâmiye fırkası
gibi düşünmüş olmaktadırlar.
Ancak
Haricîlerin yaygın görüşüne göre onlar, Ashâb arasında çıkan anlaşmazlıktan
sonra halk arasında yayılan hadisleri inkâr etmektedirler.
Râfîzîler
ise kendilerinden rivayet edilenlere bakıldığında, küfre girdiklerinde şüphe
yoktur. Nitekim Ebû Mansur'un sözünden de bu anlaşılmaktadır.
Celâluddîn
es-Suyûtî (911/1505), Miftâhu'l-Cenne kitabını[35]
girişinde, bazı insanların, sünnetin dinde delil oluşunu inkâr ettiklerini açıklamış
ve şöyle demiştir: "Allah size rahmet etsin. Biliniz ki; bazı ilimler
deva, bazıları da zaruret anında ağıza alınan hela gibidir. Uzun zamandır pek
bilinmezken şimdilerde, kötü kokusu yayılan bir görüş ortaya çıktı. O da şu:
Bir zındık Râfizî, sözünde fazla ileri giderek sünnet-i nebeviyye ve rivayet
edilen hadislerle -Allah onların şeref ve yüceliğini artırsın- amel
edilmeyeceğini, sadece Kur'ân'ın delil olacağını söylemiş ve bu sözüne de:
'Size benden bir hadis geldiğinde, onu, Kur'ân'a arzedin; eğer Kur'ân'da onu
destekleyen bir âyet bulursanız kabul edin, yoksa onu reddedin,' mânâsındaki
bir hadisi delil getirmiştir.”[36]
Bu
Rafızî'den, bu hadisi, ben de bu şekliyle işittim. Başkaları da işitti.
Bazıları da bu sözün aslını ve nereden geldiğim bilmiyor. Ben, bu sözün aslını
ve bâtıl olduğunu, insanlara açıklamak istedim. Gerçekten o, toplumu helake
götürecek en büyük sebeplerden birisidir.
Allah
Teâlâ, size merhamet etsin. Şunu biliniz ki, usûl ilminde bilinen şartları
taşıyan, Hz. Peygamber (s.a.v)'e ait kavlî ve fiilî sünnetin delil oluşunu
inkâr eden kimse, küfre girer ve İslâm dairesinden çıkar. Yahudi, Hıristiyan
veya Allah'ın dilediği bir başka küfür grubu ile hasredilir.
Rivayet
edildiğine göre İmam Şafiî, bir gün hadis rivayet etti ve: "Bu,
sahihtir," dedi. Dinleyenlerden birisi:
"Ey
Ebû Abdullah! Sen de aynı kanaatte misin? " diye söyleyince İmam'ın canı
sıkıldı ve: "Be adam! Sen, beni hiç Hıristiyan olarak gördün mü? Bana
kiliseden çıkarken rastladın mı? Belimde Hıristiyan kuşağı (zünnar) gördün mü?
Rasûlullah (a.s/dan bir hadis rivayet edeceğim de aynı görüşte olmayacağım
ha!" diye cevap verdi.
"Bu
fâsid görüşün aslı şuraya dayanıyor: Zındıklar ve Râfizîlerden bir grup,
sünnetin delil olarak kullanılmasını inkâr etmiş ve sadece Kur'ân'la
yetinmişlerdir. Onların bunu yaparken değişik maksadları vardır: Bazıları,
nübüvvetin, Hz. Ali'nin hakkı olduğuna, Cibril aleyhisselâmın, peygamberlerin
efendisine gelişinde hata ettiğine inanmaktadırlar. Allah Teâlâ, zâlimlerin
söylediklerinden çok beri ve yücedir.
Bunların
bazıları da Rasûlullah'ın (s.a.v) nübüvvetini kabul etmiş fakat halifeliğin Hz.
Ali'nin hakkı olduğunu ileri sürmüşler ve Sahâbe-i Kirâm'ın halifeliği Hz. Ebû
Bekir'e tevdi etmeleri esnasında: 'Zulmettiler ve hakkı sahibine vermediler/
diye Ashabı küfürle itham etmişlerdir -Allah onlara lanet etsin-. Bu ilâhi
rahmetten mahrum edilmiş zavallılar, aynı şekilde Hz. Ali için de hakkını
aramadı, halifeliği almadı diye, 'kâfir oldu' dediler ve hadisleri tümüyle
reddedişlerini bu anlayışa dayandırdılar. Çünkü bunların bozuk fikirlerine
göre hadisler, kâfir bir topluluğun rivâyetiyle gelmiş olmaktadır. İnnâ lillâh
ve İnnâ ileyhi râciun..."
"Esasında,
zaruret hâsıl olmasaydı, insanların birkaç asırdır kendisinden uzak ve rahat
durduğu bu görüşün aslını anlatmayı, helâl ve hayırlı görmüyordum. Bu görüşte
olanlar, dört imam zamanında ve onlardan sonraki devirlerde de çokça
bulunuyordu. Dört imanı ve onların ashabı, derslerinde, münazaralarında ve
eserlerinde bu görüş sahiplerini red için özellikle yer ayırıyorlardı."
Yine
Suyûtî, Ebû Asım'm, şöyle dediğini nakleder: Ebû Hanîfe'ye sordum ve: "Ben
bu kitapları (içtihadı görüşleri) işittim, hadisleri kimden dinlememi
emredersin?" dedim. İmam (r.h):
"Şiî
hâriç, görüş ve düşüncesinde âdil olanlardan dinle. Çünkü Şia'nın inancının
temeli, Ashâb-ı Kirâm'ı dalâletle suçlamaya dayanır," dedi.
Sonra
Suyûtî demiştir ki: "Bu, imam Ebû Hanîfe (r.h) zamanında Şiîler hakkında
söylenmiş bir sözdür ve benim kitabın başında söylediklerimden daha ileri bir
seviyededir."
İmam
Suyûtî, bu konudaki derin anlayış ve geniş vukûfiyetine rağmen bize, bu
meselede, müfrit Râfizîlerden iki fırka hariç, herhangi bir ihtilâfı zikr
etmemiş tir.
Bunlardan
ikinci fırkaya bir sözümüz yok. Çünkü onlar, hadisin aslını değil, gelişine
bakarak sıhhatini inkâr etmişlerdir.
Birinci
fırka ise bizatihi sünnetin delil oluşunu inkâr etmektedirler ve bunlar kesin
kâfirdirler. Çünkü onlar, Hz. Muhammed'in (s.a.v) peygamberliğini inkâr
etmektedirler. Aslında sünnetin delil olmasında, bu tür fırkaların
muhalefetinin, bize bir etkisi yoktur. Nitekim Yahudi, Hıristiyan ve diğer
kâfirlerin bu konuda ve Kur'ân'm bizzat delil olmasındaki muhalefet ve
inkârlarının bir tesiri olmadığı gibi.
Şayet
biz de el-Hüdarî'nin düşündüğü gibi İmam Şafiî ile münazaraya giren şahsın, sünnetin delil
oluşunu inkâr ettiğini düşünsek ve bunu kabul etsek dahi bu, muhalifin
Mu'tezile'den değil, Râfizîlerden olmasını icab ettirir. Hem bu fırkanın
Basra'da oturmasına ve İmanı Şafiî'nin onlardan birisiyle buluşup, şüphesini
gidermek ve onu İslâm dinine döndürmek için kendisiyle mücadeleye girmesine
herhangi bir mâni yoktur. Yine Kur'ân'ı kabul ettiği için kendisine Kur'ân'dan
delil getirmesi de mümkündür.
Bütün
bunlardan, önümüze çıkan şudur: İmam Şafiî (r.h) ile münazaraya giren şahıs,
hangi yolla gelirse gelsin, sünnetin sübûtunu inkâr ediyor olabilir. O zaman bu
adam, Nazzâmiye yahut Esveriyye fırkasından olabileceği gibi Suyûtî'nin
zikrettiği ikinci gruptan da olabilir.
Yine
bu adam, sünnetin delil oluşunu inkâr edenlerden de olabilir. O zaman da
Suyûtî'nin sözünde geçen birinci fırkadan olmaktadır.
Bütün
bunlara rağmen diyoruz ki; bu tür muhalefetlerin, meselemizin önem ve
zarûriyetine olumsuz bir tesiri yoktur. Çünkü sünnetin delil oluşunda muhalif
olan kimse, peygamberliği inkâr etmiş olmaktadır ki o, mü'min değildir. Mü'min
olmayanın muhalefeti bir zarar vermez. Hem sünnetin delil oluşunu inkâr eden
kimse, başka bir meselede de çekişmeye girer.
Bütün
bunlardan sonra açıkça ortaya çıkmıştır ki; müslüman-lardan hiçbir kimsenin,
Mu'tezilî olması bir yana, imamlardan herhangi birisinin, sünnetin dinde ve
hükümde delil oluşunu inkâr ettiğini düşünmesi doğru değildir.
Gerçekten
bu düşünce, gördüğün gibi bâtıl olmasına rağmen büyük tehlike arzetmektedir.
Çünkü bu anlayış, dine hücum etmek isteyen ve onun sağlam temelini yıkmak
isteyen kimseye, sünnetin delil olma Özelliğim önemsiz göstermekte ve bu
kimselere, sünnete itiraz kapısını açmaktadır. Halbuki o, öyle sağlam surlarla
çevrilmiştir ki, kim olursa olsun, hiçbir kimsenin kötü niyetle ona yanaşması
ve onda bir tahribat meydana getirmesi mümkün değildir.
Hiç
şüphesiz Üstad Hüdarî (r.h), bu konuyu, güzel bir niyet ve temiz bir kalble
ortaya koymuştur. Tehlikeli neticeler doğuracak bir hâli kasdetmemiştir. Bunu,
şu ifadelerinden anlıyoruz: Bu görüş, ha-disçilerin kuvvetli savunması ve
hadisin, Kur'ân'dan sonra İslâm hukukunun temellerinden biri olması sıfatıyla,
sünnete dayanan görüşün galibiyeti karşısında, yayılma imkânı bulamamıştır.
Yine Hûdarî, sünnetin delil olduğuna dair ümmetin icmâsını nakletmiş ve Usûlü'l
Fıkıh kitabında bunun zaruretini kaydetmiştir.
Gerçekte
o, bu işi, araştırmaya ve gerçek yönünü ortaya koymaya çalışmış fakat
yanılmıştır. Araştırma yapan âlimler, çoğu zaman bu tür sürçmelere mâruz
kalırlar.
Eğer
dersen ki: Sünnetin delil oluşunun dinî bir zaruret olduğunu nasıl söylersin?
Ve bu konuda âlimlerden naklettiklerin, nasıl sahih olur? Halbuki İbnu'l-Hacib"
(646/1249) ve onun şârihi ile Kemal İbn Hümam (861/1457) ve
Müsellemetü's-Sübût sahibi el-Bâhirî ve başkaları, "haberin kısımları
bölümünde" şunu söylemektedirler: "Doğruluğu, nazar (düşünce,
inceleme) yoluyla bilinen ilimlerden biri de Hz. Peygamber'in haberidir."[37]
Aynı
şekilde Akâidü'n-Nesefl kitabının sahibi ve onun şârihi de 'İlmin elde ediliş
yolları" bölümünde, bu konuya değinmişler ve müellif (Nesefî), şöyle
demiştir:
İkinci
nevi, mucize ile desteklenmiş Hz. Peygamber (s.a.v.)'in haberidir. Bu,
istidlali ilmi ifade eder. Şârih ise (Taftazânî) şöyle açıklama yapmıştır:
"Kesin ilim ifâade etmesinin sebebi şudur: Allah Teâlâ'nın, peygamberlik
dâvasında kendisini tasdik için elinde mucizeler ortaya çıkardığı kimse,
getirmiş olduğu hükümlerde sâdıktır. Sâdık olunca da verdiği haberler kat%
kesin ilim ifade etmektedir.
İstidlali
olması ise netice itibariyle delile ve birtakım şeyleri gö-zönünde bulundurmaya
dayandığı içindir. Şöyle ki, peygamberliği sabit olan kimsenin, bütün haberleri
doğru, muhtevası gerçektir."[38]
Daha
önce sen de bana, bazı usûlcülerin, sünnetle ilgili bahislere geçmeden önce
sünnetin delil oluşuna temel teşkil ettiği için "İsmet" bahsini ele
aldıklarını söylemiştin.
Aynı
şekilde, İmam Şafiî (204/819) Risale 'sin de, İbn Hazm (456/1062) el-İhkâm, İbn
Abdilberr (463/1071) Câmiu Beyâni'l-İlim adlı eserinde, sünnetin delil olduğunu
isbat için Kur'ân, sünnet ve bunların dışında pek çok delil getirmişlerdir. Bu
konuda bunca delil getirmeye çalışmaları, sünnetin zarûriyet-i diniyyeden
olmasına ters düşer dersen, derim ki: Alimlerin: "Peygamberin haberi,
istidlali ilmi gerekli kılar," sözünün mânâsı, böyle bir haberin, bu çeşit
bir ilmi gerekli kılması, onun Allah'tan alınarak tebliğ edilen bir peygamber
haberi olmayıp bizatihi kendisinden kaynaklanan bir haber olması sebebiyledir.
Hiç şüphesiz, bu durumda şöyle bir istidlale gidilmektedir: Bu, peygamberliği
ve tebliğinde yalandan masum olduğu mucize ile sabit olan zâtın haberidir. Bu
şekilde olan bir şey doğrudur.
Fakat
böyle bir haberin, peygamberliği ve masumluğu sabit olan bir zâtın, Allah'tan
yaptığı bir tebliğ olduğunu düşündüğümüzde hiç şüphesiz o, kesin ve zarurî
ilmi ifade eder. Nasıl böyle olmasın ki, bu durumdaki bir haber, kesin ilmi
ifade eder. Yukarıda geçen Önermenin neticesinde de: "Bu şekilde gelen her
haber doğrudur," ifadesiyle açıkça bunu belirtmiştir.
Şerhu'l-Akâid
üzerine yapılmış Hayalî (862/1457) haşiyesine bakarsan, söylediklerimizin
doğruluğunu görürsün.
Biz,
"Sünnet hüccettir" derken, onun bir peygamberden sâdır olduğunu
nazar-ı dikkate almadan "Hz. Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri
bizatihi hüccettir," demek istemiyoruz. Bilakis, bunları söylerken
onların, peygamberliği ve masumiyeti sabit olan bir zâttan meydana gelmiş şeyler
olduğunu kasdediyoruz. Sünneti tarifimiz, bunu göstermektedir. Biz, sünneti
tarif ederken şöyle demiştik: "Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır
olan şeylerdir." Tarifte özellikle peygamberlik vasfını kullandık.
Molla
Ahmed (Hayalî), Sa'duddîn Taftazânfnin (793/1390) yukarıda geçen:
"Peygamberin haberlerinin istidlali ilim ifade etmeleri, bazı delillere
ve gözönünde bulundurulması gereken sebeplere dayanır," sözüne itiraz
etmiş ve bazıları da: "Bu, gizli kıyas ve kıyasla birlikte zikredilen
hükümlere benzemektedir," demektedirler. "Bunlar tutarlı
değildir," demiştir.[39]
Nesefî
(537/1142), yukarıda naklettiğimiz sözlerden sonra: "Bu şekilde sabit olan
bir ilim, kesinlik ve doğrulukta zarurî ilimle aynı derecede olmaktadır,"
demektedir.
Dikkat
edersen, müellif önce "Bu haberler, istidlali ilim ifade eder,"
dedikten sonra, aralarındaki benzerlik sebebiyle onu zarurî ilme yaklaştırmış
ve onun yerine koymuştur.
Ahmed
Hayalî (862/1457), haşiyesinde, müellifin bu ifadeleri için şöyle demiştir:
"Müellifin sözünden ve muradından ilk anlaşılan, onun bu haberleri,
kesinlik ve doğruluk yönüyle zarurî ilimlere yakın bulmasıdır." Bu
ifadeler sanki şu mânâya geliyor:
"Kesinlik ifade eden, vahye
ue ilâhî desteğe dayanan nakli deliller, hata tehlikesinden uzak, en doğru, en
mükemmel bilgiyi verirler. Sırf akla dayanan ilimlerse böyle değildir. Çünkü
akla, hata, unutkanlık v.s. arız olur ve akıl, her zaman karışık ve bulanık
hâllerden uzak kalamaz.
Biz,
sünnetin hüccet oluşu, dinî bir zarurettir veya (misal olarak söyleyelim) Öğle
namazının farziyeti ve dört rek'attan oluşması zarûret-i diniyyedendir
dediğimizde, bütün bunların bir delili, bir kaynağı vardır.
Bu
gibi meselelerde "zarüriyet-i diniyye" derken, anlatılmak istenen
şudur: Bunlar, ümmetin havassı, avamı, âlimi, câhili, yani her ferdi tarafından
bilinen şeylerdir; hiç kimse bunlarda şüpheye düşmez ve inkâra gitmez ki,
gelip bizden delil ve kaynağını istesin. Bu gibi meselelerde herhangi bir
münkire delil, şüpheye düşene açıklama yapma ihtiyacımız olmadığı için bunlar,
zarurî, kesin hükümler durumunda olmaktadır. Bunun için bu tür meseleleri inkâr
edenin veya onlarda şüpheye düşenin dinden çıktığına hükmettik.
Çünkü
imanın herkesçe kabul edilen tarifi şudur: "İman, Uz. Peygamber'in (s.a.v)
Allah Teâladan alıp tebliğ ettiği kesin olarak bilinen bütün şeylerde kalb ile
topluca tasdik etmektir."
Nitekim
Taftazânî, Şerhu'l-Akâid'de, bu tanımı vermiş.[40]
Molla Ahmed Hayalî de bu söze, şu açıklamayı getirmiştir: "Kesin olarak
bilinen bütün şeylerde anlatılmak istenen, dinden olduğu ma'lûm ve meşhur olan
şeylerdir. Öyle ki, bu şeyleri herkes, hatta delil ve incelemeden anlamayan
kimseler bile bilir. Cenâb-ı Hakk'ın birliğini, namazın farz ve şarabın haram
oluşunu bilmek gibi. İçtihada dayanan meseleler böyle değildir, içtihadı inkâr
edene kâfir oldu denmez.'[41]
Zarûret-i
diniyyenin mânâsı anlaşılınca, ulemânın: "Sünnetin delil oluşu dinî bir
zarurettir," sözüyle, "Hz. Peygamber (a.s)'in haberleri, istidlali
ilmi ifade eder," sözü arasında bir çelişki olmadığı anlaşılır.
Yine
ulemânın, bazı meseleler için önce, "Bu zarûret-i diniyyedendir,"
deyip de bizim bu meselede yaptığımız gibi sonra, onun delillerini açıklamaya
çalışması arasında da bir çelişki yoktur.
Meselâ,
Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnetini kabul etmenin ve namaz kılıp, zekât vermenin
zarûret-i diniyyeden olduğunu söyledikten sonra, öncekine delil olarak:
"Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin."[42]
âyetini, diğerlerine delil olarak da:
"Namazı güzelce kılınız ve zekât veriniz,"[43]
âyetini delil getirmek gibi.
Eğer
sen: "Hz. Peygamber (s.a.v)'in haberini, onun zarurî veya istidlali
olduğuna bakmaksızın ele aldığımızda, ilim ifade etmesi kabul edilmemiştir.
Çünkü Kâdî Ebû Bekir Bâkıllânî (403/1013) ve ona tâbi olanlar, tebliğde sehven
yalan vuku bulabileceğini caiz görmüşlerdir.
Halbuki
bir haberde, doğruluğunu ifade eden ilimle birlikte, sehven de olsa, yalan
bulunabileceğini düşünmek doğru değildir. Bu durumda Kâdî'nin, tebliğle ilgili
peygamber haberinin hüccet olmadığı sonucuna varması gerekiyor. O zaman, bu
haberlerin zarûret-i diniyyeden olması şöyle dursun, hüccet olmaları konusunda,
icmâ dâhi oluşmamıştır," dersen, cevap olarak ve bu yanlış değerlendirmelerini
düzeltmek için deriz ki:
Kâdî'nin
bu fikre sahip olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü o, sehven yalanın caiz
olması durumunda, hata vâki olduğunda hemen uyarılmayı ve Allah tarafından
tasvip görülmemesini şart koşmuştur, Yalana karşı bir uyarı bulunmadığı zaman,
haberin doğruluğuna karar veririz. Buradan anlaşılıyor ki Kâdî, Hz. Peygamber'in
haberinin hüccet olması konusunda cumhurun görüşüne katılmaktadır.
Bir
de şu var, gerçekten Kâdî, kendi kanaatince mucizenin Peygamber'in sehven
yalana düşmesine mâni olmayacağı görüşünden hareketle, aklen bunu caiz
görmüşse de naklen cevaz vermemiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in buna düşmediği
konusunda icmâ vardır. Bu durumda, o da sehven de olsa, Hz. Peygamber
(s.a.v)'den yalan çıkmadığı konusunda kesin kanaat sahibidir.
Zikrettiğimiz
şeylerden anlaşıdı ki, Hz. Peygamber'in (a.s) fiillerinin delil oluşuyla
ilgili benzeri müşkillerin giderilmesi, ihtilâf noktalarına göre farklı
olmaktadır.
Hz.
Peygamber (s.a.v)'in fiillerinde hatayı aklen caiz görenler, hemen uyarılmayı
ve öyle bir durumda sükût edilmeyeceğini şart koşmuşlardır. Herhangi bir uyarı
bulunmayınca, kesin olarak anlarız ki, fiilde bir isyan ve hata yoktur ve o,
kendisinden vazgeçilmemesi gereken kesin bir delildir. Hem bunu caiz gören
kimse, hatanın fiilen vuku bulmadığını söylediği halde aklen, olabilir,
demektedir. Hatanın vâki olduğu söylense bile, bu çok az olmuştur, denir. Çoğunlukta
ise bu tür şeyler vuku bulmamıştır. Akla göre çoğunluğa tâbi olmak, pek nadir
olan şeylere uymaktan daha önde ve Önce gelir.
Bu
son cevabımıza karşı şöyle denebilir: O zaman fiil, az da olsa, hata ihtimali
taşıdığı için amelde bir sakınca olmadığına, kat'î olarak değil, zannî olarak
delâlet eder.
Buna
da şöyle cevap verebiliriz: Fiilî delilin kat'î olması, aynı şekilde, hükme ait
delâletinin de kat'î olmasını gerektirmez. Görmez misin, Kur'ân'm delil oluşu
kesin iken bazen herhangi bir âyetin bir hükme delâleti, çeşitli ihtimallerden
dolayı zannîdir.
Demek
ki, bir şeyin kesin hüccet ve delil olması, onun, istenen şeye delâletinin
zannî olmasını ortadan kaldırmaz. Allah, en iyisini bilir.
SÜNNETİN DELİL
OLUŞUNUN DELİLLERİ
Daha
önceki anlattıklarımızdan anlaşıldı ki; sünnetin delil oluşu, dinî bir
zarurettir. Aslında bu kadar açıklama, bize ve kalbinde zerre kadar imanı olan
kimseye yeterlidir; delillerini söylemeye hacet yoktur.
Ancak
zamanımızda iyice çığırından çıkmış fikrî hürriyet ve gerçeği araştırma perdesi
arkasına gizlenerek İslâm'ı içten yıkmak ve aklı zayıf müslümanları oyalamak
isteyen zındıkların düşmanlıklarını ve dinsizlerin patırtılarım kesmemiz için
bu delilleri açıklamamız, yerinde bir tutum olacaktır. Bütün kuvvet ve kudret
Allah'a aittir, deyip söze başlıyoruz:
Sünnetin
dinde hüccet olduğunu gösteren deliller yedi tanedir:
1.
İsmet.
2.
Allah Teâlâ'nın, Sahâbe-i Kirâm'm, Hz. Peygamber'in hayatında sünnete sımsıkı
yapışmalarını tasdik etmesi.
2.
Kur'ân-ı Kerîm.
4.
Sünnet-i Şerîf.
5.
Sadece Kur'ân'la amelin mümkün olmayışı.
6.
Sünnetin vahiy ve vahiy derecesinde iki kısımda oluşu.
7.
İcmâ.
Birisi
çıkıp: "Sen, sünneti onun hüccet oluşuna nasıl delil gösterebilirsin; bu,
aynı noktaya dönmek gibi bir şey değil midir?" diyebilir, biz de deriz
ki: Bir kimse, aşağıdaki gelecek ismet delilinin açıklamasını biraz düşünecek
olsa bu itirazın cevabını anlar.
Çünkü
biz, Hz. Peygamber (s.a.v)'in yalandan masum olduğu tebliğle ilgili haberini,
O'nun, emir, nehiy, fiil ve tasviplerinin hüccet olduğuna delil gösteriyoruz.
Bunun açıklaması ileride geniş olarak gelecektir.
Diğer
bir ifadeyle biz, hasmın da hüccet olduğunu inkâr edemediği bir çeşit sünneti,
o derece olmayan ve hasmın bazen eleştiri imkânı bulabildiği diğer bir çeşit
sünnetin hüccet olduğuna delil gösteriyoruz. Hasmın ilk kısmı inkâr edemeyişi,
Peygamber (s.a.v)'in risâletini kabul eden herkese göre O'nun, bu haberlerinde
hata ve yalandan masum oluşunun apaçık bilinmesindendir. Bu durumda, inkâra
gidenin, bunu tamamen azgınlık ve kibirden dolayı yaptığı ortaya çıkacaktır.
Nitekim
biz, sünnetin hüccet olduğuna, Kur'ân'ı da delil gösteriyoruz. Malumdur ki,
delil gösterdiğimiz âyet veya bir parçasının Kur'ân'dan olduğu ancak Hz.
Peygamber (s.a.v)'in haberiyle sabit olmaktadır.
Aynı
şekilde, hüccet olduğu haberle sabit olan Hz. Peygamber (a.s)'in emrini, O'nun
fiillerinin ve tasviplerinin hüccet olduğuna delil gösteriyoruz.
Kısaca,
delil olarak gösterdiğimiz kısmın hüccet oluşu, hüccet oluşuna delil
gösterdiğimiz kısımla sabit olmamıştır. Burada aynı yere dönüş yoktur. Şimdi
delilleri açıklamaya başlıyoruz.
Bil
ki Rasûlullah (s.a.v), mucizenin delâleti ve ümmetin icmâı ile tebliği
zedeleyecek şeyleri kasden yapmaktan masumdur ve yine sahih görüşe göre bu
konuda hata ve yanılmaya düşmekten de korunmuştur. Hem O'nun bu alanda hataya
düşmesini kabul edenler, böyle bir durumda Allah Teâlâ tarafından hemen
uyarılması ve tasvip edilmemesinin şart olduğunda icmâ etmişlerdir.
Bu,
şunu gerektirir: Gerçekten, tebliğle ilgili her haber, -Allah Teâlâ'nm
tasvibinden sonra- icmâ ile doğrudur. Allah'ın katındakine uygundur. Bu durumda, ona yapışmak
vâcibdir.
İşte
bu şekilde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'ân hakkındaki: "Bu Allah'ın
kelâmıdır," sözünün delil oluşu sabit olur. Yine hadîs-i kudsîdeki:
"Rabbu'l-izzet şöyle buyurdu..." şeklindeki sözleriyle, Ebû Davud ve
Tirmizî'nin, Mikdam b. Ma'dikerib'den (r.h) rivayet ettikleri hadîs-i şerifte
geçen: "Dikkat edin! Bana, Kitab (Kur'ân) ve beraberinde benzeri (değerde
sünnet) verildi. Ensesi kalın, karnı tok bir adamın, koltuğuna yaslanarak:
'Size bu Kur'ân'la amel vâcibdir. Onda helâl bulduğunuzu helâl, haram bulduğunuzu
haram sayın, başka şeye bakmayın,' demesi yakındır. Gerçek şu ki, Peygamber'in
haram kıldığı, Allah'ın haram kıldığı gibidir, "[44]
sözünün delil oluşu, bu şekilde sabit olmuştur.
Yine
Huzeyfe'nin (r.h) rivayet ettiği hadiste geçen: "Bu, âlemlerin Rabbinin
elçisi Cibril'dir. Kalbime şunları ilham etti: Hiçbir nefis, ulaşması gecikse
de rızkı tamamen eline geçmeden ölmez. Öyleyse Allah'tan korkun ve rızkınızı
güzel yollardan arayın. Sakın, rızkınızın gecikmesi, sizi, onu Allah'a isyan
ederek almaya sevketme-sin. Hiç şüphesiz, Allah katındaki şeylere ancak ona
itaat edilerek ulaşılır,"[45]
sözünün delil oluşu da onun masumiyeti ile sabit olur.
Bütün
bu haberler, yalandan korunmuştur. Bu da gösterir ki, vahiy iki kısımdır:
Biricisi,
Kitâb-ı Kerîm'dir ki o, tilâvetiyle ibâdet yapılan mu'ciz bir kelâmdır.
İkincisi
de hadîs-i kudsî ve hadîs-i nebevidir ki, mânâsı vahye, ifadesi Hz. Peygamber
(s.a.v)'e dayanır.
Bütün
bunlar, Allah katından olunca, hepsi kıyamete kadar halkın önünde duran
deliller olmaktadır.
Yine
Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğde yalandan korunmuş olmasıyla, fem-i
saadetlerinden çıkan:
"Ameller
niyetlere göre değerlendirilir."[46]
"iddia
sahibine delil, inkâr edene de yemin gerekir."[47]
"İslâm
beş temel üzerine kurulmuştur,”[48]
gibi ahkâma delâlet eden sözlerinin de
yalandan korunmuş haberler ve deliller olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yine
bu sıfatı sebebiyle: "Ey insanlar! Ben, size ancak Allah'ın emrettiğini
emrediyor ve O'nun size yasakladıklarından nehyediyo-rum," sözüyle az
yukarıda, el-Mikdam rivayetinde geçen: "Allah Rasûlü'nün haram kıldığı, Allah'ın
haram kıldığı gibidir,"[49]
sözünün delil oluşu, sabit olmaktadır.
Bu
ve benzeri haberler, yalandan korunmuştur/Bu da bize gösterir ki, Allah Rasülû
(s.a.v) ancak Allah'ın emrettiğini emreder ve O'nun yasakladıklarını nehyeder.
Bu durum, bütün emir ve nehiyle-rinin delil olmasını gerekli kılmaktadır.
Yine
bu delil sebebiyle Hz. Peygamber'in (s.a.v): "Benden gördüğünüz şekilde
namaz kılınız, "[50]
sözünün hüccet olduğu, sabit olmaktadır. Bu söz hüccet olunca namazı açıklayan
bütün fiillerinin de hüccet oluşu sabit olacaktır.
Aynı
şekilde: "Hac ibâdetlerinizi benden öğreniniz,"[51]
sözünün hüccet olmasıyla da hacla ilgili
fiillerin delil oluşu ortaya çıkmaktadır.
Yine
aynı delille, Ebû Davud'un (275/888) Irbaz b. Sâriye'den (r.h) rivayet ettiği
hadisde geçen: "Size, Allah'tan korkmanızı, başı-nızdaki idareci bir
Habeşli köle de olsa, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Sizden uzun
müddet yaşayanlar, pek çok ihtilâf görecektir. O durumda size, benim sünnetim
ve hidâyet üzere yürüyen râşid halifelerin gidişatı gerekir. Onlara sımsıkı
tutunun, azı dişlerinizle (canla-başla) sarılın. Sonradan uydurulan ve dine
sokulan işlerden sakının. Şüphesiz (dince makbul olmayan) yeni şeyler
bid'attır. Her bid'at, bir dalâlet; her dalâletin sonu ateştir,"[52]
Peygamber sözlerinin de delil olduğu ortaya çıkar.
Bu
hadiste geçen sünnete sarılma emrinin hüccet oluşu sabit olunca Hz, Peygamber
(s.a.v)'in söz, fiil yahut tasviplerinden oluşan bütün sünnetlerin birer delil
olduğu da ortaya çıkmaktadır.
Yine
Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğle ilgili haberlerinde, yalandan masum olması
sebebiyle ve bunun kesin delaletiyle, Hâkim en-Neysâbûrî'nin (405/1014), İbn
Abbas (r.h)'dan rivayet ettiği şu hadişin de delil oluşu ortaya çıkmaktadır.
Rivayet şudur: Rasûlullah (s.a.v), veda haccında, bize bir hutbe verdi ve bu
hutbesinde buyurdu ki: "Şüphesiz şeytan, bu beldenizde Allah'tan başkasına
ibâdet edilmesinden ümidini kesmiştir. Fakat o, bunun dışında, basit gördüğünüz
amellerinizle kendisine itaat edilmesine de razı olur. Bu hâle düşmekten
sakınınız. Şüphesiz ben, size kendilerine sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız
iki şey bıraktım: Bunlar, Allah'ın Kitabı ve PeyganıberVnin sünnetidir."[53]
Bu
hadiste olduğu gibi Buharı (256/870), Müslim (261/874), Ebû Dâvud (275/888) ve
İbn Mâce'nin (273/886) rivayet ettikleri: "Bizim işimizde (dinimizde),
dinin kabul etmediği bir şeyi icad eden kişi ve işi reddedilir,"[54]
hadisi de bir delil olmaktadır.
Gerçekten
şu iki haber, -yalandan masum iki haber olmaları sebebiyle- Hz. Peygamber
(s.a.v)'in kavlî, fiilî ve takriri bütün sünnet çeşitlerinin delil olduğunu,
bunlara sarılmanın sapıklık olmadığını, asıl sapıklığın, onları terk edip
aksine amel etmekte olduğunu göstermektedir. Inşâallah, sana sünnetin bu
konuda delil oluşunu gösterirken pek çok hadisler zikredeceğiz, onları iyi
düşün ve anla. Sakın şeytan, aklını karıştırıp seninle oynamasın.
Bütün
bunlardan anladın ki, Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğle ilgili haberlerinde
masum oluşu, yukarıda geçtiği gibi bütün sünnet çeşitlerinin delil olduğunu
isbat etmede, tek başına bize yetmektedir. Fakat bununla birlikte biz, diğer
ismet çeşitlerini de açıklamak ve onun delâlet yönünü kuvvetlendirmek istedik.
Bunun için diyoruz ki: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, ümmetin üzerinde icmâ ettiği
gibi tebliği zedeleyecek şeylerden korunmuş olması, sadece tebliğle ilgili
haberlerinde yalandan korunmuş olmasına ait değildir. Hiç şüphesiz hükümlerin
tebliği, sözlü haberle olduğu gibi fiil ve tasvip, emir ve ne-hiyle de
olmaktadır. Bütün bunlar, tebliğin bir çeşididir.
Şu
halde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğe ait haberlerin dışında, tebliği
zedeleyecek şeylerden korunmuş olması, onun bütün fiil, tasvip, emir ve
nehiylerinin de bizzat delil olmasını gerekli kılmakta, bunun için başka bir
habere ihtiyaç duyulmamaktadır. Yine bilmektesin ki Rasûlullah (s.a.v), günah
işlemekten korunmuştur. Bu konuda değişik görüşte olan ve bunun bazı
çeşitlerini kabul edenler de bir hata anında, hemen uyarılmasını ve tasvip
edilmemesini gerekli görmüşlerdir.
Buna
göre Hz. Peygamber (s.a.v), aslında kendisiyle tebliği kas-detmediği, herhangi
bir yemeği yemek veya bir tür şeyi içmek gibi bir fiil yaptığında yahut
herhangi bir fiile sükût buyurduğunda veya kendisinden -dünyevî konulardaki
konuşmaları gibi- herhangi bir söz çıktığında, Allah Teâlâ tarafından
uyarılmıyor ve bu haliyle tasvip görüyorsa o zaman, kendisinden meydana gelen
bu şeylerin günah ve hata olmadığına kesin olarak hükmederiz. Bu durumda o
şeyler, en azından, alınmasında sakınca bulunmayan bir delil olurlar.
Biz,
Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisiyle tebliğ kasdetmediği fiillerinin -meselâ,
tabiî fiilleri gibi- delil oluşundan bahsettiğimizde, bununla maksadımız,
onların vücûb veya mendûba delâlet ettiği değildir ki bazıları, bu konuda
bizimle çekişmeye girsin. Bundan kasdı-mız, onların, bu fiillerde bir sakınca
bulunmadığına veya mübâh olduklarına delil olduklarını göstermektedir.
Aynı
şekilde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in dünya meseleleriyle ilgili emir ve
nehiylerinin delil oluşlarından maksat da onların, vücûb, mendûb, haram veya
mekruha delâlet etmesi değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s:a.v), bunlarla -bir
âlimin câhili, bir dostun dostu irşadı gibi- sadece irşadı kasdetmiştir.
Demek
ki, bu fiillerin delâletindeki hüccet olma, bir fiilin yapılmasını veya
yapılmamasını, kesin veya başka bir şekilde istemeyi ifade eden kullandığımız
lügat mânâsında değildir. Bununla anlatılmak istenen, bu tür fiillerin, bir
başkası tarafından işlenmesinin mübâh olduğunu göstermektir. Yine bildiğin gibi
Hz. Peygamber (s.a.v)'in içtihadla ibâdet etmesiyle ve bunda bazen
yanılabileceği konusunda ihtilâf vardır. Caiz görenlere göre de hatasına göz
yumulmayacağı, aksine, derhal uyanlıp hatasının açıklanacağı bilinmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından içtihadı bir hüküm ortaya konduğunda, Allah
Teâlâ onu tasvip ve takrir ettiğinde hiç şüphesiz o, icmâ ile delil olur.
Bilindiği
gibi Hz. Peygamber (s.a.v), ümmetini, sünnetine sarılmaya teşvik ediyor ve ona
muhalefetten de sakındırıyordu. Allah kendilerinden razı olsun, gerçekten
Sahâbe-i Kiram da O'nun bu konudaki emrine yapışıyor, ona uyuyor, bütün söz,
fiil ve tasviplerinde kendisine tâbi oluyor ve O'ndan sâdır olan her şeyi,
kendilerine ittibâyı gerekli kılan bir delil olarak görüyorlardı.
Ancak
bu hüküm, Hz. Peygamber (s.a.v)'in dünyevî konularla ilgili bir içtihadı
olunca o zaman, bunun nasıl ve niçin olduğu konusunda kendisine
danışıyorlardı.
Aynı
şekilde, kendisinden dinî konularda bir içtihad vâki olunca -bir an onun
olduğunu düşünelim- içtihad esnasında yahut hüküm bizzat tarafından açıklanınca
veya o konuda Allah Teâlâ'nm takrir ve tasvibi gerçekleşmeden önce Ashâb-ı
Kiram, hükmün işaret ettiği noktalarda kendisiyle konuşup tartışabiliyorlardı.
Yine
indirilen bir hüküm, kendilerince anlaşılmaz bir durumda olunca, gerçek
olduğuna inanmadıkları için değil, ancak hikmetini anlamak için onu, Hz.
Peygamber (s.a.v)'e sorup hakikatim anlamaya çalışıyorlardı.
Yine
bazı vakitler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in birtakım fiillerinde, -bu fiillerin,
özellikle Efendimize has kılınmış olabileceğini düşündüklerinden- kendisine
tâbi olmuyorlardı. Yahut Rasûlullah (s.a.v)'ın, kendilerine emrettiği bir
fiili, Efendimiz (s.a.v) yapmadığı zaman: "Bu emir, o işin mübâh ve ruhsat
olduğunu bildirmek içindir. Efendimiz (s.a.v), onu yapmadığı için emredilenin
dışmdakini yapmak daha faziletlidir," diye düşündüklerinden o fiili
yapmıyorlardı. Yoksa bu çeşit davranışlar, Rasûlullah'a (a.s) uymanın vâcib
olmadığını ve O'na muhalefetin de yasaklanmamış olduğunu kabul ettiklerinden
kaynaklanmıyordu. Çünkü onların diğer davranışları, bunun aksini
göstermektedir. Yine malumdur ki Sahâbe-i Kiram, Ki-tab'dan hüküm çıkarmaya ve
içtihad yapmaya bizden daha muktedir idiler.
Bununla
birlikte onlar, başlarına gelen bir hadisede, çözümü için sadece Kur'ânla
yetinmiyorlar di. Bilakis, başlarına gelen her hadisede, sorma imkânı
buldukları müddetçe Rasûlullah (s.a.v^a danışıyorlardı.
Eğer
onlardan birisi, Efendimiz (s.a.v)'den uzakta bulunduğunda başına bir hadise
gelirse, onun halli için önce Kitab'da cevabını araştırır, O'nda bir cevap
bulamazsa sünnette araştırır, orada da bir cevap bulamazsa kendi görüşüyle
içtihad ederdi. Rasûlullah (s.a.v)'a döndüğü zaman da durumu O'na arz eder;
eğer içtihadında isabetli ise Efendimiz (s.a.v) onu tasvip eder, hatalı ise
hatasını gösterir, boyladığında Allah Rasûlü (s.a.v) de üç defa: "Evet,
iki için de böyledir," buyurdu.[55]
İbn
Abdilberr (463/1071), Muaz b. Cebel'den (r.h) şu nakli yapmaktadır. O, demiştir
ki: Rasûlullah (s.a.v), beni Yemen'e vali olarak gönderdiği zaman bana:
"Önüne bir dâva getirildiği zaman nasıl hüküm verirsin?" buyurdu.
Ben:
"Allah'ın
Kitabı'yla hükme bağlarım," dedim. Efendimiz (a.s): "Allah'ın
Kitabı'nda bir çözüm bulamazsan, ne yaparsın?" diye sordu. Ben:
"Allah
Rasûlü'nün sünnetiyle hüküm veririm," dedim. Efendimiz (s.a.v):
"Allah
Rasûlü'nün sünnetinde de bir çözüm yoksa, ne yaparsın?" buyurdu. Ben de:
"Kendi
görüşümle içtihad ederim; meseleyi yüzüstü bırakmam," dedim. Bu cevap
üzerine Rasûlullah (s.a.v) göğsüme vurarak:
"Rasûlü'nün
elçisini, onun razı olduğu şeyde muvaffak kılan Allah'a hamd olsun..."
diye hamd etti.[56]
İbn
Abdilberr, Ebû Hureyre'den (r.h) rivayet ediyor: O, demiştir ki:
"Rasûlullah (s.a.v), bir gün, Ubeyy 6. Ka'b'ın (r.h) yanına vardı. O,
namaz kılıyordu. Efendimiz (a.s): Ya Ubeyy! diye seslendi. Ubeyy, namaza devam
etti. Allah Rasûlü'ne icabet etmedi. Namazı hafif tutup Allah Rasûlü'ne döndü.
Allah Rasûlü, kendisine:
'Ya
Ubeyy! Seni çağırdığımda bana icabet etmene engel olan neydi?' diye sordu.
Ubeyy:
'Namaz
kılıyordum, ya Rasûlallah,'dedi. Efendimiz (a.s): ' Sen, âyet-i kerîme'de:
'Size hayat veren şeye çağırdığı zaman Allah'a ve Rasûlü'ne icabet edin,'
buyurduğunu bilmiyor musun? diye sorunca, Ubeyy:
'Evet,
ya Rasûlallah! Biliyorum, inşâallah bir daha böyle yapmayacağım, dedi."[57]
Buhârî,
Ebû Vâil Şakik b. Selme'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Sıffln
savaşının yapıldığı ve iki hakemin hüküm verdiği günde Sehl b. Hanifin: 'Ey
insanlar, dininize karşı kendi görüşünüzü kusurlu görün. Ben, Ebû Cendel'in,
anlaşma gereği düşmana teslim edildiği Hudeybiye gününü hatırlıyorum. O an,
Rasûlullah (s.a.v)'ın emrini geri çevirmeye gücüm yetseydi, mutlaka yapardım.
Bizi rezil duruma düşüren bu durum karşısında kılıçlarımızı omuzlarımıza
koymamız, bize, bildiğimiz daha sonraki işleri kolaylaştırdı. Fakat bugünkü
iş, böyle değil,'dediğini işittim.'[58]
Ebû
Ya'la el-Mevsîlî, Müsned ve Beyhakî, el-Medhal adlı eserinde, Hz. Ömer'in (r.h)
şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Ey insanlar, dininizin hükümleri
karşısında kendi görüşlerinizi kusurlu görün- Ben, Ebû Cendel'in, düşmana geri
verildiği Hudeybiye günündeki hâlimi hatırlıyorum. Ben, kendi içtihadımla,
Rasûlullah (s.a.v)'ın emrini değiştirmeye çalışıyordum. Vallahi ben, haktan yüz
çevirmiş değildim. Durum, şöyle cereyan etmişti: Rasûlullah (a.s) ile Mekke
müşrikleri arasında anlaşma metni yazılıyordu. Efendimiz (s.a.v): 'Bismillahirrahmanirrahim
yazın,' buyurdu. Müşrikler: 'Söylediklerini kabul ettiğimizi mi zannediyorsun?
Söylediğin gibi değil, fakat Bismikellahumme yaz,* dediler. Rasûlullah (s.a.v),
razı oldu; bense dediklerine yanaşmadım. Ben itiraz edip dururken Rasûlullah
(s.a.v), bana: 'Ben razı olmuşken, sen razı olmuyor musun?' dedi. O zaman razı
oldum."
İmam
Ahmed (241/855) ve Buhârî (256/870), Hudeybiye hadisesini anlatırken şunları
rivayet etmişlerdir: Hz. Ömer (r.h), demiştir ki: (Hudeybiye anlaşmasıyla
Kabe'yi tavaf etmeden geri dönmeye karar verince) Rasûlullah'a (a.s) geldim ve:
"Sen,
Allah'ın gerçek peygamberi değil misin?" dedim. "Evet,
peygamberiyim," dedi. Ben:
"Bizler
hak üzere, düşmanlarımız da bâtıl üzere değil mi?" dedim.
"Evet
öyledir," dedi. Ben:
"Öyleyse
niçin dinimiz konusunda basit tavizler veriyoruz?" dedim. Hz. Peygamber
(s.a.v):
"Ben,
Allah Rasûlü'yüm; O'na isyan edecek değilim. O, benim yardımcımdır," buyurdu. Ben:
"Sen,
bize Kabe'ye gidip tavaf edeceğimizi söylemedin mi?" dedim.
"Evet,
bunu sana söyledim; sana, gelecek yıl muhakkak oraya gideceksin demedim
mi?" dedi.
"Hayır,"
dedim.
"Sen,
muhakkak oraya gidecek ve tavaf edeceksin," dedi. Duramadım, Ebü Bekir'in
yanına gittim. Ona:
"Ya
Ebâ Bekir, bu zât, Allah'ın gerçek peygamberi değil midir?" dedim.
"Evet,
Allah'ın hak peygamberidir/' dedi.
"Biz,
hakk üzere, düşmanlarımız da bâtıl üzere değil midir?" dedim. Ebû Bekir:
"Ey
adam! O, Allah'ın Rasûlü'dür.,Rabbine isyan etmez. Allah, O'nun yardımcısıdır.
Sen, O'nun sözüne ve gidişine yapış. Vallahi O, hak üzeredir," dedi.
"Peki
O, bize Kabe'ye gideceğimizi ve onu tavaf edeceğimizi söylemedi mi?"
dedim.
"Evet,
söyledi; sana gelecek yıl oraya gideceğini bildirmedi mi?" dedi.
"Hayır,"
dedim.
"Sen
mutlaka oraya gidecek ve Kabe'yi tavaf edeceksin," dedi.
Hz.
Ömer (r.a), anlatmaya devam ediyor: "Bu iş için çok uğraştım. Sonra
Kitab'ın hükmü geldi. Fetih Sûresi nazil oldu. Allah Rasûlü, ilâhî haber ve
hükümleri okuyup bitirince, ashabına:
'Kalkın,
kurbanlıklarınızı kesin, sonra da traş olun,' buyurdu. Vallahi onlardan hiçbiri
(üzüntüsünden) ayağa kalkmadı. Rasûlullah (s.a.v), aynı emri üç defa
tekrarladı. Hiçbiri ayağa kalkmayınca, hanımı Ümmü Seleme'nin çadırına girdi
ve ona insanlardan gördüğü davranışı anlattı. Ümmü Seleme (r.h):
"Ya
Nebiyellah! Sen bunu istiyor musun? Öyleyse çık, hiç kimseyle bir şey
konuşmadan kurbanlık deveni boğazla ve bir berber çağır, başını traş etsin,'
dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), dışarı çıktı; hiç kimseyle bir şey
konuşmadan kuranlık devesini boğazladı. Sonra bir berber çağırdı; berber,
başını traş etti. Ashâb bunu görünce kalktılar, kurbanlık ^evelerini
boğazladılar ve birbirlerini0 traş etmeye başladılar. Öyle bir hâldeydiler ki,
üzüntüden, neredeyse birbirlerini öldüreceklerdi."[59]
İbn
Hacer el-Askalânî (852/1448), Fethu'l-Bâri adlı eserinde, yukarıdaki hadisin
şerhinde: "Ashâb-ı Kiram, Rasûlullah'ın (s.a.v) kendilerine, müşriklerle
savaşmaya izin vereceğini ve onlara gal$ aelerek umrelerini tamamlayacaklarını
ümid ederek, verilen emre derhal uymaktan geri kaldılar," demiştir.
İmam
Buhârî, Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet ediyor. O, demiştir ki: Hz. Peygamber
(s.a.v), ashabına:
"Hiç
ara vermeksizinpeşpeşe oruç tutmayın," buyurdu. Onlar: "Siz bunu
yapıyorsunuz," dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.v):
"Ben,
sizin gibi değilim; Rabbim, bana yedirir ve içirir. Siz, buna
dayanamazsınız," buyurdu. Fakat onlar, visal orucuna son vermediler. Hz.
Peygamber (s.a.v), onlarla, iki gün ara vermeden oruç tuttu. Sonra yeni ayın
hilâlini gördüler ve ara verdiler*. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v),
onlara ta'zir yollu:
"Şayet
hilâlgecikseydi, size bunu artıracaktım," buyurdu.[60]
İmam
Mâlik (179/795), Muvatta adlı eserinde, Ata b. Yesar'm şöyle dediğini rivayet
etmiştir: "Bir adam, oruçluyken hanımını öptü ve bundan büyük haz aldı.
Bunun üzerine, durumu sormak üzere hanımını Hz. Peygamber (s.a.v)'e gönderdi.
Kadın, Ümmü Seleme'nin (r.h) yanına gitti ve hadiseyi anlattı. JJmmü Seleme
(r.h), kendisine, Rasûlullah (a.s)'ın da oruçlu iken hanımlarını öptüğünü haber
verdi. Kadın, bunu kocasına haber verince, kocası:
'Biz,
Allah'ın Rasûlü gibi değiliz. Allah, dilediğini Peygamberine helâl kılar,'
dedi. Kadın, tekrar Ümmü Seleme'nin yanına gitfy. Hz. Peygamber
(s.a.v)'iyanında buldu.'Efendimiz (a.s):
'Bu
kadının derdi nedir? Ne istiyor?' diye sordu. Ümmü Seleme (r.h) de kendisine
durumu haber verdi. O zaman Hz, Peygamber
(s.a.v):
'Ona,
benim oruçlu iken hanımlarımı öptüğümü söylemedin mi?'dedi. Ümmü Seleme (r.h):
'Söyledim.
O da gidip kocasına haber verince kocası, biz, Allah'ın Rasûlü gibi değiliz.
Allah, Peygamberine dilediğini helâl kılar demiş,'deyince, Rasûlullah
(s.a.v)gazablandı ve:
'Ben,
sizin Allah'tan en çok korkanınızım ve O'nun çizdiği sınırı en iyi
bileninizim,'[61]buyurdu."
İmam
Buhârî ve Müslim, Hz. Ali'nin şöyle dediğini naklet-miştir: "Ben,
kendisinden, çok mezi gelen bir adamdım. Bunu Rasûlullah (s.a.v)'a sormaya
utandım ve Miktad b. el-Esved'den,
gidip
Hz. Peygamber (s.a.v)'e sormasını istedim. O da gidip sordu. Efendimiz (s.a.v):
'Mezigelince abdestgerekir,' buyurdu."[62]
Tirmizî
hariç, bir grup hadis imamı, İbn Ömer'den (r.a) şu ha*~ diseyi nakletmişlerdir:
İbn Ömer, hayız halinde olan hanımını boşadı. Hz. Ömer, durumu Hz. Peygamber
(s.a.v)'e anlattı. Allah'ın Rasûlü (s.a.v), buna çok kızdı ve hanımına
dönmesini, sonra temizleninceye kadar yanında tutmasını, sonra tekrar hayız
görüp boşamak isterse ona yanaşmadan boşamasını emretti ve Allah Teâlâ'mn emrettiği
iddetin bu şekilde olduğunu söyledi.[63]
İmam
Ahmed, Buhârî ve Müslim'in, Ya'la b. Ümeyye'den rivayet ettiklerine göre O,
şöyle demiştir: Ömer b. Hattab'a (r,a), "Kâfirlerin size kötülük
etmesinden endişe ederseniz namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur,"[64]
âyetini okudum ve: "Bugün insanlar,
bundan emin değil midir?" dedim. Hz. Ömer (r.a): "Ben de senin gibi bu
âyette hayrete düştüm ve Rasûlullah'a sordum. Efendimiz (a.s): 'Bu, size
Allah'ın bir ihsanıdır. Allah'ın ihsanını kabul ediniz,[65]
buyurdu."
Suyûtî
(911/1505), demiştir ki: "Ulemâ, ashabın bu âyetten, düşman korkusu
bulunmadığı zaman, namazı kısaltmanın kalktığını anlamışlar; Hz. Peygamber
(s.a.v), kendilerine her iki halde bunun bir ruhsat olduğunu
bildirmiştir."[66]
Buhârî
ve İbn Abdilberr, İbn Ömer'in (r.h) şöyle dediğim rivayet etmişlerdir:
"Rasûlullah (s.a.v), Ahzab günü (Hendek Sava-şı'nda), 'Ben-i Kurayza'ya
varmadan, kimse ikindi namazını kılmasın,' buyurdu. Bazıları yolda iken ikindi
namazına ulaştılar. Içlerinden bir kısmı: 'Ben-i Kurayza'ya varmadan namazı
kılmayalım,' dediler. Bazıları da: 'Hayır, kılalım. Rasûlullah bizden bunu
istemedi,' diyerek ikindiyi kıldılar. Durum Hz. Peygamber'e (s.a.v)
aktarılınca, hiçbirine kızmadı."[67]
Yine
rivayet edilir ki, ashâbdan iki kişi, beraberce yolculuğa çıktılar. Namaz
vakti geldi. Yanlarında su yoktu. Teyemmüm abdesti alıp namazlarını kıldılar.
Sonra, vakit çıkmadan su buldular. İçlerinden birisi, su ile abdest alıp
namazını iade etti, diğeri etmedi. Hadise Hz. Peygamber'e (s.a.v) intikal
edince, ikisini de doğru buldu ve namazı iade etmeyene: "Sünnete uydun,
kıldığın namaz sana yeterlidir," dedi. Namazını iade edene de: "Sana
da iki kat ecir vardır,"'buyurdu.[68]
İçlerinde,
Hz. Ömer ve Hz. Muaz'ın (r.a) da bulunduğu sahabeden bir grup, yolculuk
yapıyorlardı. Hz. Ömer ve Muaz'ın gusül abdesti almaları icab etti. Yanlarında
su yoktu. Herbiri içtihadını ortaya koydu. Muaz (r.a), toprakla yapılacak
temizliği su ile yapılana kıyas etti ve cünubluktan temizlenmek için bütün
vücuduyla toprakta yuvarlanıp sonra namaz kıldı. Hz. Ömer ise bunu yeterli bulmadı
ve namazım tehir etti. Rasûlullah (s.a.v)'a döndüklerinde kendilerine işin
doğrusunu açıklayarak Hz. Muaz'ın kıyasının yanlış olduğunu, çünkü onun,
"Su bulamadığınız zaman temiz bir toprakla teyemmüm yapın, yüz ve
ellerinize mesh edin,"[69]
âyetine ters düştüğünü söylemiş ve ona,
teyemmümün yer ve şeklim gösterek: "Böyle yapman sana yeterlidir,"
buyurmuş Hz. Ömer'e de teyemmümün, küçük hadesi ortadan kaldırdığı gibi büyük
(hayız ve cünubluk gibi) hadesi de ortadan kaldıracağını, hem âyet-i kerîme'de
zikredilen ve teyemmümün yeterli olduğu, kadınlara dokunmakla kasdedilenin
(Öpmek, ellemek gibi) cimâya sevkeden şeyler olmayıp, bizzat cimâ-nın kendisi
olduğunu anlatmıştır.[70]
Bu
ve bunlardan başka pek çok rivayet, bize az önce konu başında açıkladığımız
delilin doğruluğunu göstermektedir.
Allah
Teâlâ'mn Kitabı, sünnetin delil oluşunu kesin olarak ifade eden pek çok âyet-i
kerîmeyle doludur.
Bu
âyet-i kerîmeler, birkaç gruba ayrılmaktadır. Bazen bir âyet-i kerîme, birden
fazla gruba ait olabilmektedir. Biz, burada beş grubu zikretmekle yetineceğiz.
Hz.
Peygamber (s.a.v)'e iman etmenin vâcib olduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.
Burada
Hz. Peygamber'e imanla anlatılmak istenen, O'nun peygamberliğini ve Kur'ân'da
zikri geçsin veya geçmesin, O'nun Allab katından getirdiği bütün şeyleri tasdik
ve kabul etmektir. Yine Hz. Peygamber'e uymamanın ve hükmüne rıza göstermemenin
imanla bağdaşamayacağını ifade eden âyet-i kerîmeler de bu gruba girer.
Şimdi
ilgili âyet-i kerîmeleri ve ulemânın yaptığı bazı açıklamaları sunuyoruz:
Allah
Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a, Pey-gamberi'ne,
indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a (tam manâsıyla) iman edin. Kim
Allah'ı, meleklerini, kitaplarını ve kıyamet gününü inkâr ederse, tam manâsıyla
sapıtmıştır."[71]
"Artık
Allah'a, Rasûlü'ne ve indirdiğimiz nâra (Kur'ân'a) iman edin, Allah, yaptıklarınızdan
tamamen haber dardır,'[72]
"Rasûlüm
de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize gelen, Allah'ın
peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu O'nundur. O'ndan başka
hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Onun için Allah'a ve O'nun bütün
kelimelerine iman eden o ümmî Peygambere iman edin ve o Peygambere uyun ki,
doğru yolu bulaşı-
nız.'[73]
Kâd-ı
Iyâz (544/1149), demiştir ki: "Allah'ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)'e
iman, kesin bir farzdır. İman ancak O'nunla tamam olur ve İslâm ancak O'nunla
sıhhat bulur,"[74]
Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: "Kim
Allah'a ve Rasûlü'ne iman etmezse bilsin ki muhakkak biz, kâfirler için
tutuşmuş bir ateş hazırladık."[75]
Allah
Teâlâ, yine buyurur ki: "(Ey Rasûlüm) Gerçekten biz, seni (ümmetine) şâhid
(Cennetle) müjdeleyici (Cehennemle) korkutucu bir peygamber olarak gönderdik ki
siz insanlar, Allah'a ve Peygamberine iman edesiniz. Rasûlü'ne yardım edip O'nu
yüceliksiniz ve sabah aksam Allah'ı teşbih edesiniz."[76]
Allah
Teâlâ, buyurur: "Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlü'ne iman eden, sonra
imanlarında asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla
cihad edenlerdir. İşte onlar, gerçekten sâdık kimselerdir."[77]
Bir
başka âyet: "Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlü'ne gönülden iman etmiş
kimselerdir. Onlar, o Peygamber'le toplu bir iş üzerinde bulundukları vakit,
O'ndan izin isteyip O da izin vermedikçe bırakıp gitmezler. (Rasûlüm) Şu,
senden izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve Rasûlü'ne iman etmiş kimselerdir.
Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan
dilediğine izin ver; onlar için Allah'tan bağış dile; Allah çok mağfiret edici
ve merhametlidir."[78]
İmam
Şafiî (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü'ne imanı,
diğer bütün amellerin başlangıcı ve kâmil imanın kaynağı yapmıştır. Bir kul,
Allah'a iman edip de Rasûlü'ne iman etmese, imanı tamam ve sahih olmaz. Hatta
kabul görmez. "[79]
İbn
Kayyım el-Cevziyye (751/1350) ise şöyle demektedir: "Allah Teâlâ, Ashâb-ı
Kirâm'ın, Hz. Peygamber'le toplu bir işteyken ondan izin almadan herhangi bir
yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O'nun izni
olmaksızın, ilmî bir mezhebe ve hükme gitmemeleri, daha öncelikli olarak imanın
bir gereği olmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle bir konudaki izni ise
getirdiği vahiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile
bilinmektedir."[80]
Allah
Teâlâ, buyurur: "Güçsüz durumda bulunanlar, hasta olanlar ve infak edecek
bir şey bulamayanlar, Allah ve Rasûlü'ne sadâkatlerini korudukları takdirde
kendilerine, cihaddan geri kaldıkları için bir günah yoktur. İyilik
sahiplerini ayıplamaya bir yol yoktur. Allah Gafur ve Rahlm'dir."[81]
Ebû
Süleyman el-Hattâbî (388/998), demiştir ki: "Âyet ve hadislerde geçen
nasihat, kendisi için nasihat yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır
düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mânâ vermek, doğru ve
mümkün değildir. Nasihatın lügat mânâsı, ihlâs ve samimiyettir.
Buna
göre Allah Teâlâ için nasihat, O'nun birliğine doğru bir şekilde itikad etmek,
O'nu lâyık sıfatlarla vasfetmek, hakkında caiz olmayan şeylerden tenzih etmek,
sevdiği şeylere rağbet, gazablandığı şeylerden nefret ve ibâdetinde ihlâs üzere
hareket etmektir.
Allah'ın
Kitabı için nasihat; ona iman, onunla amel, güzel okumak, kıraati anında huşu
üzere olmak, onu yüceltmek, onu anlamak ve hükümlerine vâkıf olmak, haddi
aşanların hevâlarına göre yorumlarından ve dinsizlerin hücumlarından onu
korumaktır. Allah'ın Rasûlü için nasihat ise O'nun peygamberliğini tasdik
etmek, emir ve yasaklarında kendisine var güçle itaat etmektir."
Ebû
Bekir el-Acurî, demiştir ki: 'Allah'ın Rasûlü için nasihat, O'nu desteklemek,
kendisine yardım etmek, hayatta ve vefat ettikten sonra himaye etmek; sünneti
öğrenip savunarak, halk arasında yayarak, yüce ahlâkı ve güzel edebiyle
ahlâklanarak O'na ait şeyleri ihya etmektir."
Ebû
İbrahim İshak et-Tûcîbî (Ö.352 h.), demiştir ki: "Rasû-lullah (s.a.v) için
nasihat, getirdiklerini tasdik, sünnetini tatbik, onu yaymak ve buna teşvik,
Allah'a, Kitabı'na, Rasûlü'ne, O'nun sünnetine ve onunla amele davet
etmektir."[82]
Allah
Teâlâ, buyurur ki: "Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Rasûlü'ne gelin,'
denildiği zaman, münafıkların, kibirlenerek senden yüz çevirdiklerini
görürsün."'[83]
Yine
Allah Teâlâ, buyurur: "(Bazı İnsanlar) Allah'a ve Rasûlü'ne inandık ve
itaat ettik diyorlar, sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Onlar
gerçekten mü'min değillerdir."
"Onlar,
aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldıklarında, içlerinden
bir kısmının yüz çevirip döndüğünü görürsün!"
"Ama
eğer (Allah ve Rasûlü'nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise itaat içinde
gelip boyun eğerler."
"Bunların
kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve
Rasûlü'nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar1? Hayır,
gerçekten onlar zâlim kimselerdir."
"Aralarında
hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldıkları vakit, mü'minlerin sözü,
ancak: 'Dinledik ve itaat ettik,' demeleridir. İşte bunlar kurtuluşa
erenlerdir."
"Kim
Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eder, Allah'tan içtenlikle korkar ve O'na isyandan
sakınırsa, işte onlar, saadeti ele geçiren kimselerdir."
"Bir
de münafıklar, kendilerine emrettiğin zaman, muhakkak (savaşa ve hicrete)
çıkacaklarına dair en kuvvetli yeminler ettiler. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki:
Yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen hâlis bir itaattir. Muhakkak Allah,
bütün yaptıklarınızdan haberdardır. "
"(Ey
Rasûlüm) de ki: Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz
çevirirseniz Peygambere düşen tebliğ, size düşen de itaat etmektir. Eğer O'na
itaat ederseniz hidâyete erersiniz; Peygambere düşen, sadece hakkı açıkça
tebliğ etmektir."[84]
İmam
Şafiî (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîmelerde
insanlara, onların aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (s.a.v)'a davet
edilmelerinin, aslında, Allah'ın hükmüne bir davet olduğunu bildirmiştir. Çünkü
aralarında hakem, Allah'ın Rasûlü'dür. Allah farz kıldığı için O'nun Rasûlü'nün
hükmüne teslim oldukları zaman hakikatte onlar, Allah'ın hükmüne teslim olmuş
olacaklardır."[85]
Allah
Teâlâ, buyurur: "Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir
erkek ve kadına, kendi işlerinden dolayı Allah'ın ve Peygamberin hükmüne aykırı
olanı seçme hakkı yoktur. Kim, Allah'a ve Rasûlü'ne isyan ederse açık bir
şekilde sapıtmış olur."[86]
İbn
Kayyım (751/1350), demiştir ki: "Allah Teâlâ, bir mü'min için Allah ve
Rasûlü'nün hükmünden sonra başka şeyi seçme hakkının bulunmadığını, böyle bir
tutum içine girenin, apaçık sapıtacağını haber vermiştir."[87]
Allah
Teâlâ, buyurur: "Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan bir
anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden, içlerinden hiçbir
sıkıntı duymaksızın (onu) tam manâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş
olmazlar."[88]
İbn
Kayyım el-Cevziyye, demiştir ki: "Allah Teâlâ, kullarının (büyük-küçük)
aralarında çıkan her anlaşmazlıkta, Rasûlü'nü hakem yapmadıkça mü'min
olamayacaklarına zâtı üzerine yemin etti.
İmanlarının
kabulü için sadece O'nu hakem seçmeyi yeterli bulmayıp verdiği karar ve
hükümlerden, içlerinde herhangi bir darlık ve sıkıntının bulunmamasını ileri
sürdü. Bununla da yetinmeyip verilen hükme tam teslimiyetle boyun eğmelerini
istedi.”[89]
İmanı
Şafiî (r.h) demiştir ki: "En doğrusunu Allah bilir, bize ulaşan haberlere
göre bu âyet-i kerîme, Zübeyr b. Avvam (r.a) ile arazi konusunda çekişmeye
giren bir adam hakkında nazil olmuştur. Davayı, Hz. Peygamber'e
götürdüklerinde, Allah Rasûlü, Zübeyr'in (r.h) lehine hüküm vermiştir. Verilen
hüküm, Rasûlullah'a ait bir uygulama olup Kur'ân'da, buna dair bir âyet
yoktur, Allah en iyisini bilir, Kur'ân da bu anlattığıma delâlet etmektedir.
Çünkü bu konuda Kur'ân'da bir hüküm olsaydı, ilgili âyetler bulunurdu."[90]
İmam
Şafiî (r.h), özetle şunu demek istiyor: Âyet-i kerîme'nin nüzulüne sebep olan
hadisedeki hüküm, Allah'ın Kitabı'nda açıkça mevcut değildir. Hüküm, Allah
Rasûlü'ne aittir. Çünkü bulunmuş olsaydı imansızlık, Kitab'm hükmünü
reddedişlerinden ve ona teslim olmayışlarından olur, Rasûlullah'm hakem
seçilmeyişinden, hükmüne teslim olmayışından ve karara karşı iç sıkıntısından
kaynaklanmazdı. Bu durumda zahiren şöyle denilirdi: "Rabbine yemin olsun
ki onlar, Kitab'ın hükmünü kabul edip ona teslim olmadıkça, iman etmiş
olmazlar." Böyle bir ifade bulunmadığına göre bu hükmün, Rasûlullah'a ait
olduğu anlaşılır.
Bu
gruptaki âyetler, Rasûlullah (a.s)'m, Kitab'ı (Kur'ân'ı) açıklayıcı -Allah'ın
hükmüne uygun olarak-, Allah Teâlâ katında makbul olacak şekilde şerh edici
olduğunu ve Hz. Pey-gamber'in ümmetine Kitab'ı ve hikmeti (sünneti) öğrettiğini
gösteren âyet-i kerîmelerdir.
Biz,
hikmete, İmam Şafiî ve başkalarının dediği gibi sünnet mânâsını verdik.
Hikmetin de Kur'ân mânâsına geldiğini kabul etme durumunda, Rasûlullah'm
(s.a.v) onu ümmetine öğretmesinden anlaşılması gereken, Kur'ân'ı şerh,
mücmelini beyân ve müşkilini tavzih etmesidir. Bu da O'nun Kitab'a getirdiği
sözlü, fîîlî ve takriri açıklamalarının delil olmasını gerektirir. Şimdi
ilgili âyetleri görelim:
Allah
Teâlâ, buyurur ki: "İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için sana
Kur'ân'ı indirdik. Belki düşünüp anlarlar."[91]
"Biz
bu Kitab'ı sana, sırf hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın
ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olsun diye indifdik."[92]
"Nitekim
kendi içinizden size, âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden temizleyen, size
Kitab'ı ve hikmeti ta'lim edip bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl
gönderdik."[93]
"And
olsun ki, içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan (kötülük ve küfür
kirinden) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir
peygamber göndermekle Allah, mü'minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki
onlar, daha Önce apaçık bir sapıklık içinde idiler."[94]
"(Okuma
yazma bilmeyen) ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları
küfür ve isyan kirlerinden temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir
peygamber gönderen O'dur. Şüphesiz onlar, Önceden apaçık bir sapıklık
içindeydiler."[95]
"Allah'ın
sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab'ı ve
hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilin ki Allah, herşeyi hakkıyla
bilmektedir,"[96]
"Allah,
sana, Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti, Allah'ın sana
ihsanı çok büyüktür."[97]
"(Ey
Peygamber hanımları!) Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti
hatırlayın. Şüphesiz Allah, herşeyin iç yüzünü bilen ve herşeyden haberdar
olandır."[98]
İmam
Şafiî (r.h) (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, 'Kitab' deyince Kur'ân'ı,
'hikmet' ile de -görüşlerine katıldığım ehl-i Kur'ân âlimlerin dediği gibi-
Rasûlullah'm sünnetini kasdetmiştir. Bu görüş, Kur'ân'ın ifadesine uymaktadır.
Allah, en iyisini bilir. Çünkü Kur'ân, Önce Kitab'ı, peşinden hikmeti
zikretmiştir. Allah Teâlâ da kendilerine, Kitab ve hikmeti öğretmekle kullarına
yaptığı ihsanı zikretmektedir. Allah, en doğrusunu bilir. Buradaki hikmetin,
Rasûlullah'ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek de uygun değildir.
Sebebi şudur: Allah Teâlâ, hikmeti, Kitab'la yanyana zikretmiştir. Ayrıca
Peygamberine itaati ve herkese onun emrine uymayı farz kılmıştır. Allah'ın
Kitabı ve Rasûlü'nün sünnetinden başka hiçbir söz için 'farz' denilmesi caiz
değildir. Bunun sebebi de Allah Teâlâ'nın, Rasûlü'ne imanı, kendisine iman ile
beraber zikr ve emretmesidir."[99]
İmam
Şafiî (r.h), bu ifadeleriyle şunu açıklamak istiyor: Allah Teâlâ, bütün bu
âyetlerde hikmeti, Kitab üzerine atfederek zikretmiştir. Atıfla, yanyana
zikredilen iki şey aynı olmayacağı için buradaki hikmet, sünnettir. Ayrıca
hikmetin, Kitab ve sünnetin dışında başka bir şey olması da sahih değildir.
Çünkü Allah Teâlâ, bize hikmeti öğreterek ihsanda bulunduğunu bildirmiştir.
Böyle bir ihsan, ancak doğru, gerçek ve katındaki ilmine uygun bir şeyle
olabilir. Şu halde hikmet, Kitab (Kur'ân) gibi uyulması gereken bir şeydir.
Özellikle Allah Teâlâ'nın, hikmetle Kitab'ı beraber zikrettiğini düşünürsek,
söylediğimiz daha rahat anlaşılır. Hem Allah Teâlâ, bize, ancak Kitabı'na ve
Rasûlü'nün sünnetine uymamızı emretmiştir. Şu halde hikmetin sünnet olduğu
ortaya çıkmaktadır.
Bu
gruptaki âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v)'e emir ve nehiylerinde mutlak olarak
uymanın vâcib, O'na itaatin Allah'a itaat olduğunu gösteren, kendisine
muhalefetten ve sünnetini değiştirmekten sakındıran âyet-i kerîmelerdir.
Allah
Teâîâ, buyurmuştur ki: "Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin ki, merhamet
olunasınız."[100]
"De
ki: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirirseniz (şüphesiz
bilin ki) Allah kâfirleri sevmez."[101]
"Ey
iman edenler! Allah ve Rasûlü'ne itaat edin. Dinlediğiniz halde O'ndan yüz
çevirmeyin. İşitmedikleri halde, işittik diyenler gibi olmayın."[102]
"Allah'a
itaat edin. Peygambere itaat edin. İsyandan sakının. Eğer itaatten yüz
çevirirseniz, biliniz ki, Rasûlümüze düşen, sadece apaçık tebliğdir."[103]
"Allah'a
ve Rasûlü'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa dağılırsınız ve gücünüz
gider. Sabredin; şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir."[104]
"Ey
iman edenler! Allah'a itaat edin ve Peygambere de itaat edin. (İnkâr ve
isyanlarla) amellerinizi boşa çıkarmayın."[105]
"Ey
iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü'l-emre
(idarecilere) de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilâfa düştüğünüzde, eğer
Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah'a ve Rasûlü'ne götürün.
Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir."[106]
Kâd-ı
Iyâz (544)1149), Atâ'dan, İbn Abdilberr (463/1071) Beyâni'l-İlim'de ve Beyhakî
(458/1066) el-Medhal'de Meymun b. Mihran'dan, şunu rivayet etmişlerdir: "Bir
dâvayı Allah'a götürmek, onu Kitabı'na arzetmektir."
İmam
Şafiî (204/819), demiştir ki: "Alimlerin bir kısmı, âyette geçen
ulü'l-emirden maksadın, Rasûlullah'ın düşmanı takibe gönderdiği seriyyelerin
başındaki insanlar olduğunu söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bize
verilen haber böyle. Allah daha iyisini bilir; bu, şöyle diyenin sözüne
benziyor: 'Mekke civarında yaşayan Araplar, disiplinli yönetim bilmezlerdi. Bir
idarî disiplin içinde, bazısının diğerlerine itaat etmesini gururlarına yediremezlerdi.
Allah Rasûlü'ne itaatle boyun eğdiklerinde, bu itaati, Rasûlullah'tan başkası
için uygun görmüyorlardı. Bunun için Rasûlullah'ın başlarına tayin ettiği
idarecilere itaat etmeleri emredildi. Bu, mutlak mânâda bir itaat değildir.
Kendileri ve idareciler için istisnaları vardır. Bunun için: 'Herhangi bir
konuda anlaşmazlığa düşerseniz,, onu, Allah'a ve Rasûlü'ne götürün (onların
talimatına göre halledin)' buyurdu." Allah, en doğrusunu bilir.
Ulü'l-emre itaatten sonra böyle emir verilmesi, onlarla halk arasında bazı
anlaşmazlıkların olacağını ve bunun hâl çaresinin, Allah ve Rasûlü'ne götürmek
olduğunu gösteriyor ve âyet şunu da ifade ediyor: İhtilâfa düştüğünüz zaman, bu
konuda Allah ve Rasûlü'nün hükmünü biliyorsanız, onlara arzedin; eğer bilmiyorsanız,
yanına vardığınızda Rasûlullah'a veya sizden onunla buluşan birisine sorun.
Çünkü bu, kimsenin itiraz etmediği bir farzdır. Ayet-i kerîme'de: "Allah
ve Rasûlü, herhangi bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve kadın için
o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur."[107]
buyuruhnuştur.
Rasûlullah
(s.a.v)'ın vefatından sonra, bu şekil bir çekişmeye düşen kimse, meseleyi, önce
Allah'm (Kitabı'nda getirdiği) hükmüne, sonra da Rasûlü'nün (sünnetiyle ortaya
koyduğu) kararma götürür. Eğer o konuda, Kitab ve sünnette veya herhangi
birinde bir hüküm ve açıklama yoksa, başka âyet-i kerîmelerde belirtildiği gibi
Kitab ve sünnete dayanarak kıyasa gider.[108]
Hafız
İbn Hâcer (852/1448), Fethu'l-Bâri adlı eserinde, önce ulemânın, âyette
bahsedilen ulül-emrin kimler olduğu hakkındaki ihtilâflarını açıklıyor ve
ulü'1-emr, idareciler mi yoksa âlimler midir? görüşleri içerisinden birinci
gurubun tercihe şayan olduğunu belirtip bir önceki âyetin de buna delâlet
ettiğini söylüyor. Bu âyet şudur: "Allah size, mutlaka, emanetleri ehli
olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi
emreder."[109]
Daha
sonra şunları naklediyor: Âyet-i kerîme'de, hakikatte itaat edilen sadece
Allah Teâlâ olmakla birlikte ''Allah'a itaat edin," şeklinde itaat
fiilinin tekrar edilmesi ve bunun ulü'î-emr için ayrıca kullanılmaması,
mükellef olunan şeylerin kaynağının sadece Kur'ân ve sünnet olduğunu göstermek
içindir. Sanki şöyle denilmiş oluyor:
"Kur'ân'ın
size emrettiği konularda, Allah'a itaat edin. Ayrıca Kur'ân'dan açıkladığı
konularda ve sünnetiyle ortaya koyduğu hususlarda Peygambere de itaat
edin."
Yahut
âyetin mânâsı şöyle olur:
"Tilâvetiyle
ibâdet yapılan vahiyle (Kur'ân'la), size emrettiği şeylerde Allah'a itaat edin
ve Kur'ân olmayan vahiyle (sünnetle), size emrettiği şeylerde de Peygambere
itaat edin..."
Tâbiîn'den
bir zâtın, Benî Ümeyye idarecilerinden birine verdiği cevap ne kadar güzeldir.
İdareci, kendisine: "Allah Teâlâ, 've sizden olan idarecilere itaat edin,'
âyetinde sizin bize itaat etmenizi emretmiyor mu?" diye sorunca, o zât:
"Hayır,
siz, hakka muhalefet ettiğiniz için size itaat ortadan kalkmıştır. Çünkü, aynı
âyetin devamında: 'Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz -eğer Allah'a
ve âhiret gününe inanıyorsanız-onu Allah'a ve Rasûlü'ne götürün,'
buyurulmaktadır.[110]
Sizse bunu yapmadınız,"
demiştir.[111]
Şerefüddîn
et-Tayyîbî (743 h.), demiştir ki:[112]
"Allah Teâlâ: 'Peygambere itaat ediniz/ buyururken, itaat ediniz fiilini
ikinci kez zikretti ki, Hz, Peygambere mutlak ve müstakil olarak itaatin vâcib
olduğu anlaşılsın. Fakat ulü'l-emir'de aynı emir tekrarlanmadı. Allah Teâlâ,
bununla, idareciler içinde kendisine itaatin vâcib olmayacağı kimselerin de
bulunabileceğine işaret etmiş ve bu: Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa
düştüğünüz zaman, onu, Allah ve Rasûlü'ne götürünüz,'âyetiyle
açıklamıştır."
Âyette,
sanki şöyle denilmiş oluyor: "Eğer idarecileriniz, hakka uymazlarsa,
onlara itaat etmeyin ve ihtilâfa düştüğünüz şeyi (halletmek için) Allah'ın ve
Rasûlü'nün hükmüne müracaat edin."
Îbnu'l-Kayyım
(751/1350), demiştir ki: "Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü'ne itaati
emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab'a (Kur'ân'a) arzetmeksizin, bizatihi
kendisine itaatin vâcib olduğunu bildirmek için 'Peygambere de itaat ediniz,'
buyurarak 'itaat' emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bir emir verdiği
zaman, o emir Kur'ân'da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisine
itaatin vâcib olduğunu bildirdi. Çünkü O'na Kitab ve beraberinde benzeri
değerde sünnet verilmiştir.
Allah
Teâlâ, ulü'l-emre müstakil olarak itaati emretmedi. Aksine fiili hazfedip
onlara itaati, Peygambere itaatin içinde emretti. Bununla onlara, ancak
Peygamberin itaatine bağlı olarak itaat edileceğini, onlardan, Peygamberin
taatine uygun emir verene itaatin vâcib; onun getirdiği hükümlerin tersine emir
verenlere hiçbir şekilde itaat etmenin gerekmeyeceğini bildirmiştir. Nitekim
Hz. Peygamber (s.a.v), sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur:
Yaratana
isyanda, kula itaat yoktur:'[113]
'İtaat ancak hayırda olur.'[114]
İdareciler
hakkında: 'Sizden kim, bir günahı emrederse, asla kendisine kulak verilmez ve
itaat edilmez,'[115]
buyurmuştur.
Hz.
Peygamber (s.a.v)'e, başlarındaki komutan ateşe girmelerini emretmiş, ona
girmek isteyen bazı kimseler kendisine haber verilince:
'Eğer
ona girselerdi, bir daha ondan çıkamaz, Cehennemde de ondan kurtulamazlardı,'[116]
buyurmuştur.
Halbuki
onlar, ateşe, komutanlarına bir itaat olarak giriyorlardı ve bu emre uymanın,
kendilerine vâcib olduğunu zannediyorlardı.
Fakat
onlar, yanlış ve noksan içtihad yaptılar, Allah'a isyan olan bir emre uymaya
kalktılar, Rasûlullah (s.a.v)'tan o konuda bir emir gelmemesine ve dinde de bu
iş yasak olmasına rağmen onlar, her konuda emre itaat gerekir, fikrine
vardılar; böylece içtihadların-da hata ve acze düştüler. 'Bu yaptığımız, Allah
ve Rasûlü'ne bir itaat midir, yoksa değil midir?' diye hiç araştırmaksızın,
nefislerine azap etmeye ve onu helake kalkıştılar. Onlar, bunu bilmediklerinden
de olsa, emre itaat ediyoruz diye yaptılar. Sonunda, yukarıdaki tehditle
karşılaştılar. Bunun yanında bir de Allah'ın, Peygamberiyle gönderdiklerine
apaçık ters düşen konularda, bir başkasına itaat eden kimsenin hâlini düşün!..
'Sonra
Allah Teâlâ, rnü'minlere -eğer imanlarında sâdık iseler-anlaşmazlığâ düştükleri
şeyleri, Allah ve Rasûlü'ne götürmelerini emretti ve böyle yapmalarının,
dünyada kendileri için daha hayırlı, âhirette de sonucun daha güzel olacağını
bildirdi.'
'Bu
âyet-i kerime, birçok şeye işaret etmektedir:
1-
Mü'minler, bazen muhtelif konularda ihtilâf ve anlaşmazlığa düşebilirler; ancak
bununla, imandan çıkmış olmazlar.
.
2- Âyet-i kerîme'de: 'Herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz...' şeklindeki
şartın, umumîlik ifade eden bir kelime ile zikredilmesi, küçük-büyük,
açık-gizli, mü'minlerin anlaşmazlığa düştüğü herşeyi içine almaktadır. Şayet
anlaşmazlığa düşülen şeylerin hükmü, Allah'ın Kitabı'nda ve Rasûlü'nün
sünnetinde açıklanmasaydı veya bunlar kâfi gelmeseydi Allah, onlara götürme
emrini vermezdi. Çünkü Allah Teâlâ'nın, bir anlaşmazlık olunca, onu bu çekişmeyi
halledemeyecek bir mercie götürmeyi emretmesi mümkün değildir.
3- Ümmet, dâvayı Allah'a götürmenin, O'nun
Kitabı'na arzet-mek, Rasûlullah (s.a.v)'a götürmenin ise hayatta iken
kendisine, vefatından sonra da sünnetine arzetmek olduğuna icmâ etmişlerdir.
4-
Allah Teâlâ, herhangi bir anlaşmazlık hâlinde, meseleyi Allah ve Rasûlü'ne
götürmeyi, imanın bir gereği ve zarureti yapmıştır. Öyle ki, bu arz
yapılmayınca iman da ortadan kalkacaktır. Bir şeyi gerektiren sebebin yok
olmasıyla, ona bağlı olanın da yok olması gibi. Özellikle bu iki şey arasındaki
mülâzemet ve gereklilik daha kuvvetlidir. Çünkü bu, iki taraflıdır. Onlardan
birisi yok olursa, diğeri de ortadan kalkacak durumdadır.
Sonra
Allah Teâlâ, meseleyi, Allah ve Rasûlü'ne arzetmenin, kendileri için daha
hayırlı ve sonuç olarak da daha güzel olduğunu bildirmiştir."[117]
Allah,
kendisine rahmet etsin; müellif, kitabında çok güzel pit ve çok doğru izahlarda
bulunmuştur. Rasûlullah (s.a.v)'a itaati emreden âyetleri sunmaya devam edelim:
Allah
Teâlâ, buyurmuştur ki: "Ey iman edenler! Sizi hayat veren şeye
çağırdıklarında, Allah'a ve Rasûlü'ne icabet edin. Biliniz ki, muhakkak Allah,
kişi ile kalbi arasına girer. Şüphesiz O'nun huzurunda
hasredileceksiniz."[118]
"Biz,
her peygamberi, -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için
gönderdik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de
Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı
çok fazla affedici, esirgeyici bulurlardı."[119]
"Peygamber
size neyi verdi ise onu alıp yapın; sizi neden sakındırdı ise ondan da sakınıp
kaçın."[120]
"Kim,
Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütûflarda
bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir.
Bunlar ne güzel arkadaştır."[121]
"Ey
iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allah, işlerinizi
düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim, Allah ve Rasûlü'ne itaat ederse,
büyük bir kurtuluşa ermiş olur."[122]
"Muhakkak
ki sana bîat edenler, ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli, onların
ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur.
Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah, ona büyük bir mükâfat
verecektir."[123]
"Biz,
seni insanlara Peygamber olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. Kim,
Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni
onların başına koruyucu ve gözetici göndermedik."[124]
İmam
Şafiî (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, yukarıdaki son iki âyette,
onların Hz. Peygamber (s.a.v)'e bey'atlarının kendine yapılan bey'at, ona
itaatlerinin de kendine yapılan itaat olduğunu bildirmiştir."[125]
Yine
Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: "Kim, Allah'a ve Peygambe-ri'ne itaat ederse,
Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar, orada devamlı
kalacaklardır. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah ve Peygamberi'ne
isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı
bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır."[126]
"(Ey
müzminleri) Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın.
İçinizden, birini siper edinerek (savaştan veya başka bir işten) sıvışıp
gidenleri, muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, O'nun emrine aykırı
davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir
azap isabet etmesinden sakınsınlar."[127]
"Kendisine
doğru yol belli olduktan sonra, kim, Peygambere karşı çıkar ve mü'minlerin
yolundan başka bir yola girerse, onu, girdiği yolda ve sapıklıkta bırakırız;
âhirette de Cehenneme sokarız. O, ne kötü bir yerdir."[128]
"Kim,
Allah'a ve Peygamberi'ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli
olandır."[129]
"Şu
muhakkak ki Allah, kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onlara çılgın bir azap
hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklar, kendilerini koruyacak ne
bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır. Yüzleri ateşte eurilip çevrildiği
gün, 'Eyvah bize! Keşke, Allah'a itaat etseydik. Peygambere de itaat etseydik,'
derler."[130]
"inkâr
edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğ ru yol belli olduktan
sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah,
onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. Ey iman edenler, Allah'a itaat edin.
Peygambere itaat edin. (İnkâr ve isyanla) amellerinizi boşa çıkarmayın."[131]
Burada
vereceğimiz âyetler, Hz. Peygamber'den sâdır olan bütün söz ve fiillerde Ö'na
tâbi olmanın ve kendisini örnek almanın vâcib olduğunu, Allah'ın muhabbetinin
tahsili için O'na uymanın gerekli bulunduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.
Allah
Teâlâ, buyurmuştur ki: "Rasûlüm, onlara de ki: Eğer siz, Allah'ı seviyor
(ve sevdiğinizi iddia ediyor)sanız; derhal bana uyun ki, Allah da sizi sevsin
ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok affedici ve çok merhametlidir."[132]
Kâd-ı
Iyâz (554/1149), Şifâ'da, Hasan el-Basrî'nin (110/728), şöyle dediğini
nakletmiştir: Bazıları Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelerek, "Ya Rasûlallah!
Biz, gerçekten Allah'ı seviyoruz," dediler. Bunun üzerine: "De ki:
Eğer siz Allah'ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyorsanız; hemen bana uyun
ki, Allah da sizi sevsin."[133]
âyeti nazil oldu.
Lâlckâî,
es-Sünnet adlı eserinde, Hasan el-Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir:
"Onların Allah'ı sevmelerinin alâmeti, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetine
uymaları oldu."
Allah
Teâlâ, buyurdu ki: "Andolsun ki, sizden Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı
arzulayanlar ve Allah'ı çok zikredenler için Rasûlullah'ta (takip edeceğiniz)
pek güzel bir örnek vardır."[134]
Muhammed
b. Ali Hâkim et-Tirmizî (285/898), demiştir ki: "Peygamber (s.a.v)'i örnek
almak, O'na uymak, sünnetine tâbi olmak ve sözde veya fiilde kendisine
muhalefet etmemektir."
Kâd-ı
Iyâz da müfessirlerden pek çoğunun, âyetteki "üsve"ye (örneğe) bu
mânâyı verdiğini nakletmektedir.[135]
Yine
aynı konuyla ilgili olarak Cenâb-ı Hakk, şöyle buyurmuştur: "(Mûsâ duasına
devamla): 'Rabbim, bize bu dünyada ve âhirette iyilik ver. Şüphesiz biz sana
döndük.' Allah, buyurdu ki: Dilediğime azabımı isabet ettiririm. Rahmetim ise
herşeyi kuşatmıştır (Dünyada mü'mine de kâfire de şâmildir). Fakat âhirette
onu, küfürden sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimizi iman etmiş
olanlara has kılacağım."
"Onlar
ki, yanlarında bulunan Tevrat ve incil'de ismini yazılı buldukları ümmî
peygambere ve Rasûle tâbi olurlar. O (Rasûl), kendilerine iyiliği emrediyor,
onları fenalıklardan alıkoyuyor; onlara, (nefislerine) haram ettikleri temiz
şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini,
üzerlerindeki bağları indiriyor. Onlar, O'na iman ederler, kendisine ta'zim ve
yardım ederler, onunla gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyarlar. İşte bunlar,
kurtuluşa eren kimselerdir."m)
Örnek
almakla ilgili başka bir âyet: "(Rasûlüm), Hani, Allah'ın nimet verdiği,
senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: 'Eşini yanında tut, Allah'tan
kork!' diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde
gizliyordun. Halbuki asıl korkmana lâyık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından
ilişiğini kesince, biz onu sana nikahladık ki, evlâtlıkları, kanlarıyla
ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü'minlere bir
güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir."[136]
Burada
zikredeceğimiz âyetler, Allah Teâlâ'mn, Hz. Peygamber (s.a.v)'i kendisine
vahy-i metlûv yoluyla veya vahy-i metlûv dışındaki vahyettiği şeylere uymakla
ve kendisine indirilen bütün şeyleri tebliğ etmekle mükellef tuttuğunu, kendisine
indirilen şeyleri değiştirmek, bozmak veya herhangi bir şeyi noksanlaştırmaktan
nehyettiğini ifade eden âyet-i kerîmelerdir.
Vereceğimiz
bu âyetler, aynı zamanda Allah Teâlâ'mn, Rasûlü'nü, kendisine indirilen bazı
şeyleri gizlemesini veya değiştirmesini isteyen kimselerden koruduğunu, Hz.
Peygamber (s.a.v)'in, tebliğ emrine tamamen uyduğunu, peygamberlik vazifesini
hakkıyla yerine getirdiğini, onu en mükemmel şekilde îfâ ettiğini ve insanları
sırat-ı müstakime götürdüğünü ifade etmektedir. Bu âyetler, ayrıca Allah
Teâlâ'mn, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisine indirilen bütün şeyleri tebliği
vasıtasıyla, ümmet için İslâm dinini tamamladığını, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
büyük bir ahlâk üzere olduğunu göstermektedir. Ahlâk, bütün ihtiyarî söz ve
fiillerin kaynağıdır. Hz. Peygamber (s.a.v), büyüklük ve güzellikte Allah
katında en son noktada olunca, kendisinden
meydana gelen söz ve fiiller de aynı şekilde en güzel hâlde olmaktadır.
Şayet
Hz. Peygamber (s.a.v), Allah Teâlâ'mn emrettiklerinin hilâfına bir hüküm
bildirseydi ve fiilî uygulamada bulunsaydı yahut yasak olan bir şeyi emredip,
helâl ve hayır olandan nehyetseydi; tebliğ emrine uymuş ve sırat-ı müstakime
sevketmiş olmaz, bilakis ümmetini sapıtmış ve yukarıda zikrettiğimiz bütün
sıfatlarda, Allah Teâlâ'mn hüsn-i şehâdetini kaybetmiş olurdu.
Bütün
bunlar, sünnetin gerçek bir delil ve ona yapışmanın vâcib olduğunu
göstermektedir.
İşte
ilâhî emir ve şahidleri:
Allah
Teâîâ, buyurmuştur ki: "Ey Peygamber! Allah'tan kork, kâfirlere ve
münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, herşeyi bilici ve her hükümde hikmet
sahibidir. Rabbinden sana vahyedilene uy. Muhakkak Allah, bütün
yaptıklarınızdan haberdardır."[137]
"Sana
Rabbin tarafından vahdeyilene tâbi ol. Ondan başka ilâh yoktur. Müşriklerden
yüz çevir."[138]
"Sonra,
(ey Rasûlüm) seni dinden bir yol (şeriat) üzere görevli kıldık. Onun için sen,
o şeriata uy da ilmi olmayanların arzu ve isteklerine uyma." Câsiye, 18.
"Ey
Rasûlüm, sana da bu hak Kitab'ı (Kur'ân'ı), kendisinden önceki kitabları hem
tasdikçi, hem onların üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, ehl-i
kitab arasında Allah'ın gönderdiği hükümlerle hüküm ver. Sana gelen bu haktan
ayrılıp da onların arzuları arkasından gitme. Ey insanlar! Sizden her bir
peygamber için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi
tek şeriata bağlı bir ümmet yapardı. Fakat sizi, size verdiği dinle imtihan
edip iyiyi kötüden seçmek için sizi serbest bıraktı. O halde siz, hayırlı işler
yapmakta birbirinizle yarışın. Sonunda hepinizin dönüşü Allah'adır. O gün, din
hakkında düştüğünüz ihtilâfları, Allah size haber verecektir."
"Ve
şu emri de indirdik; Aralarında, Allah'ın indirdiği hükümlerle hüküm ver.
Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından,
seni şaşırtırlar diye, kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüz
çevirirlerse, bil ki Allah, onların
bazı
günahları sebebiyle, başlarına mutlaka bir musibet getirmek diliyor. Şüphesiz
insanların çoğu fâşıktırlar."[139]
"Ey
şanlı Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen şeyleri tamamen tebliğ et.
Eğer tebliği tam yapmazsan, Allah'ın peygamberlik görevini yerine getirmiş
olmazsın. Allah, seni insanların zararlarından koruyacaktır. Şüphe yok ki
Allah, kâfirler topluluğuna muvaffakiyet vermeyecektir."[140]
Bir
başka ilâhî mesaj:
"Ey
Rasûlüm! İşte sana, böylece emrimizden bir ruh (Kur'ân) vahyettik. (Halbuki
daha önce) Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyor-dun. Fakat biz, o Kitab'ı bir
nûr yaptık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet vereceğiz ve muhakkak
sen, doğru bir yola (islâm'a) çağırıyorsun. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ve
yerde ne varsa hep onundur."[141]
"(Ey
Rasûlüm!) Eğer senin üzerinde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir
topluluk, seni haktan kesin şaşırtmaya azmetmişti. Aslında onlar,
kendilerinden başkalarını saptıramazlar ve sana hiçbir şekilde zarar da
veremezler. Hem nasıl zarar verebilirler ki; Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti
indirdi, daha önce bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lütfü ve
ihsanı çok büyüktür."[142]
Bir
başka uyarı:
"Artık
yemin ederim, gördüklerinize ve görmediklerinize! Şüphesiz o Kur'ân, şerefli
bir Peygamber'in (Allah'tan) getirdiği sözdür. O bir şâir sözü değildir. Siz,
pek az inanıp tasdik ediyorsunuz. Bir kâhin sözü de değildir. Siz, pek az
düşünüyorsunuz. O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o Peygamber, bazı
sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbet onu kuvvetle yakalar ve
kendisinden intikam alırdık. Sonra da onun hayat damarlarını kesip atardık. O
vakit, sizden kimse buna mâni de olamazdı."[143]
Bir
başka tasdik:
"Ey
Rasûlüm de ki: 'İşte benim yolum (vazifem) budur (Allah'ın dinine davettir).
Ben, bir görüş ve anlayış üzere, insanları, Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana
tâbi olanlar, böyleyiz. Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben,
müşriklerden değilim."[144]
Diğer ilâhî tasdik ve şahidlikler:
"Rasûl,
kendilerine iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyor; onlara (nefislerine)
haram ettikleri şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların
ağır yüklerini, üzerlerindeki bağlarını in-diriyor.”[145]
"Şüphesiz
sen, onları, sırât-ı müstakime çağırıyorsun." Mü'minûn, 73.
"Yasin!
Kur'an-ı Hakîm'e yemin olsun ki, şüphesiz sen, dosdoğru bir yol üzerinde
(tarafımızca) gönderilmiş peygamberlerdensin. O Kur'ân, Azız ve Rahim olan
Allah tarafından indirilmiştir."[146]
"Sen,
Allah'a tevekkül et. Şüphesiz sen, apaçık bir hak üzeresın.[147]
"Bugün
size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size din
olarak İslâm'ı seçtim ve razı oldum."[148]
"Nün!
Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki, muhakkak sen, Rabbinin nimet ve
himayesiyle, mecnun değilsin. Ve sana hiç bitmeyen bir sevap var. Gerçekten
sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin."[149]
Sonra
Allah Teâlâ, kıyamet gününde ümmetine karşı O'nun şehâdetini kabul edeceğim
haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: "Ey müslümanlar, böylece sizi seçkin ve
şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hak
şahidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun."[150]
Şüphesiz
Allah Teâlâ, ancak içi ve dışıyla adalet ve hak üzere olan, kendisinden tebliğ
veya başka konularda adaleti ortadan kaldıran söz ve fiiller çıkmayan kimsenin
şahidliğini kabul eder. Çünkü Allah (c.c), O'nun (s.a.v) gizli, açık, bütün
hâllerini bilmektedir.
Bu
bahsi, Allah Teâlâ'nm, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki şu övgüsüyle
bitiriyoruz:
"Rasûlüm!
Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olasın diye gönderdik."[151]
"Ey
Peygamber! Şüphesiz biz, seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir
şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirleri Cehennemle) bir
korkutucu olarak, hem Allah'a, O'nun izniyle bir davetçi ve insanlara nûr
saçan bir kandil olarak gönderdik."[152]
Aslında
düşünen ve anlayanlar için şu iki âyette anlatılanlar, bu konunun halledilmesi
için yeterlidir.
Sünnetin
delil olduğunu gösteren pek çok hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir. Bu bölümün
başında, bunu ifade eden ve savunan rivayetler geçti. Bu konuda çok çeşitli
haberler vârid olmuştur. Bunları dört grup altında toplamamız mümkündür.
Burada
vereceğimiz hadisler, ana başlıklarıyla şu konuları ortaya koymaktadır:
1-
Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine, Kur'ân ve onun dışında hadis olarak
vahyedilen şeylerde yalan söylemekten masumdur.
2- Hz. Peygamber (s.a.v)'in açıkladığı ve ortaya
koyduğu hükümler, Allah Teâlâ'nın hükmüyle ortaya konmuştur. O'nun katından
gelmiştir. Rasûlullah'm bizatihi kendisinden değildir.
3- Hükümleri sadece Kur'ân'dan almak ve anlamak
mümkün değildir; bu konuda sünnetin desteği şarttır.
4-
Sünnetle amel, Kur'ân'la amel demektir.
5-
Allah Teâlâ, ümmete, Hz. Peygamber'in sözünü alıp uygulamayı, O'nun emrine
itaati ve sünnetine uymayı emretmiştir.
6- Kim, Rasûlullah (s.a.v)'a itaat eder,
sünnetine yapışırsa, Allah'a itaat etmiş, hidâyeti bulmuş, Cenneti ve en büyük
mükâfatı (cemâlullahı) haketmiş olur. Kim de O'na isyan ederse ve hadisini
reddedip, kendi görüş ve hevâsına göre hareket ederse, Allah'a isyan etmiş,
yolunu sapıtmış, helake düşmüş, Cehennemi ve Allah'ın lanetini hak etmiş olur.
7- İman ancak O'nun getirdiği şeylere bütünüyle
uymakla tamam olur. O'ndan (s.a.v), hakkın dışında bir şey çıkmaz. Hidâyet yolunun
en hayırlısı, O'nun getirdiği yoldur.
8- Hz. Peygamber (s.a.v)'in getirmediği ve
tasvip etmediği, insanların kendi hevâ, heves ve şehvetlerine göre icad
ettikleri herşey, bid'at ve merduttur; kabul görmez, amel edilmez.
Bütün
bunlar, sünnetin delil olmasını gerekli kılmaktadır. , İşte konu ile ilgili hadisler:
Ebû
Dâvtıd, Tirmizî ve Hâkimin, Mi k da m b. Ma'di-kerb'den (r.a) rivayet
ettiklerine göre Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin!
Bana, Kitab (Kur'ân) ve onunla bir misli verildi. Dikkat edin, karnı tok bir
adamın, koltuğuna yaslanarak size: 'Bu Kur'ân'a yapışmanız gerekir. Onda helâl
bulduklarınızı helâl, haram bulduklarınızı haram sayın (Başka kaynağa
bakmayın),' demesi yakındır. Dikkat! Allah Rasûlü'nün haram kıldıkları,
Allah'ın haram kıldıkları gibidir. Dikkat edin, ehil eşek, bütün yırtıcı
tırnaklı hayvanlar ve zimminin yitiği, size helâl değildir. Ancak sahibinin ihtiyaç
hissetmeyip terk ettiği yitik alınabilir. Kim, bir kavme misafir olarak inerse,
onların, o misafiri ağırlamaları gerekir. Aksi takdirde ona, kendisine yetecek
miktar mal ve erzak alarak onları cezalandırma hakkı doğar."[153]
Ebû
Dâvud, Irbaz b. Sâriye'nin (r.a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah
(s.a.v), bir gün aramızda ayağa kalktı ve: "Sizden birisi, koltuğuna
yaslanmış bir halde oturarak Allah Teâlâ'nın, bu Kur'ân'dakinden başka,
herhangi bir şeyi haram kılmadığını mı zannediyor'? Dikkat edin! Şüphesiz ben
de birtakıfn şeyleri emrettim, bazı şeyleri öğütledim ve bazı şeylerden de
nehyettim. Onlar, miktar olarak Kur'ân kadar, belki daha fazladır. Şüphesiz
Allah, size, izni olmaksızın ehl-i kitab'ın evlerine girmeyi, onların
kadınlarını dövmeyi, üzerlerine düşeni size verdikten sonra, meyvelerini
yemeyi helâl kılmamıştır."[154]
İmam
Beyhakî, Medhal adlı kitabında, Talha b. Nüdayle'nin şöyle dediğini rivayet
etmiştir: "Kıtlık olduğu yıl, (aşırı pahalılık karşısında) bazıları,
Rasûlullah'a (a.s) gelerek: Ya Rasûlallah! Bizler için fiyatlara, narh[155]
koyun, dediler.' Hz. Peygamber (s.a.v)
de:
'Allah
Teâlâ, emretmediği bir sünneti (uygulamayı) sizlere sünnet olarak koymamı
benden istemiyor. Fakat siz, Allah'tan, lütfuyla size genişlik vermesini
isteyiniz,' buyurdu."[156]
Tabarânî'nin,
(360/970), Câmiü'l-Kebîr'de, Hasan b. Ali'den (r.h) rivayetine göre o, şöyle
demiştir: Rasûlullah (s.a.v), Tebük Gaz-vesi'nin olduğu gün, minbere çıktı. Allah'a
hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Ben, size ancak
Allah'ın emrettiklerini emrediyorum ve O'nun nehyettiklerinden de nehyediyorum.
Rızkınızı güzel yollardan arayın. Canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin
ederek söylüyorum: Sizden birinin, rızkını aradığı gibi eceli de onu arar.
Rızkınızın size ulaşması zorlaşırsa onu, Allak Teâlâ'ya itaatle ele geçirmeye
çalışınız."[157]
Ebu'ş-Şeyh,
Ebû Nuaym ve Deylemî, Rasûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet
etmişlerdir: "Kur'ân, kendisinden hoşlanmayana karşı zordur; aşılmaz,
anlaşılmaz görünür. Halbuki o, (her konuda) hakemdir. Kim, benim hadisime
yapışır, onu anlar ve hıfzederse, Kur'ân'la birlikte hareket etmiş olur. Kim,
Kur'ân'ı ve hadisimi hafife alırsa, dünya ve âhirette perişan olur. Ümmetime
sözüme yapışmalarını, emrime itaat etmele-rini ve sünnetime tâbi olmalarını
emrettim. Kim, benim sözüme razı olursa, Kur'ân'a razı olmuş olur." Çünkü
Allah Teâlâ: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi nehyederse
ondan da vazgeçin,"[158]
buyurmaktadır.[159]
İmam
Beyhakî, Medhal adlı eserinde, Cündüb b. Abdullah'tan (r.a) şu nakli yapar:
Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Kim, Kur'ân'a kendi görüşüyle fikir beyân
ederse isabet etmiş de olsa hata yapmış olur."[160]
Tabarânî
(360/970), Evsaf da, Hz. Ömer (r.a)'den rivayet ediyor. O, demiştir ki:
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Benden sonra ümmetim için en çok
korktuğum, Kur'ân'ı, hevâsına göre te'vil edip onu konulduğu mânânın dışında
yorumlayan kişidir."[161]
Ebû
Ya'lâ el-Mevsîlî, sahih bir senedle, İbn Abbas (r.h)'dan, O'nun şöyle dediğini
rivayet ediyor:
Rasûlullah,
buyurdu ki: "Kim, ilimsiz olarak Kur'ân hakkında konuşursa, kıyamet günü
ağzına ateşten bir gem vurulmuş olarak gelir."[162]
İbn
Abdilberr (380/990), Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Ümmetim için en çok korktuğum, diliyle çok bilgili, Kur'ân'la mücadele
yapan münafıktır."[163]
Yine
İbn Abdilberr, Ukbe b. Âmir el-Cühenî'den (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet
etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Ümmetim için en çok korktuğum
(yanlış değerlendirilecek) iki şeydir: 1-Kur'ân, 2- Bol servet. Kur'ân'a
gelince münafıklar, onu mü'minlerle mücadele etmek için öğrenirler. Servet
sahiplerine gelince onlar, rahatlığın ve şehvetlerinin peşine düşüp
namazlarını terkederler."
İbn
Abdilberr, bu hadisi, yine Ukbe b. Âmir'den iki ayrı yoldan daha rivayet
etmiştir. Birinde, şu farklı lafızlar mevcutur: "Kur'ân'ı Öğrenirler ve
onu Allah'ın indirdiği mânânın dışında yorumlarlar." Diğerinde ise şu
farklılık vardır: "Kitab'a gelince birtakım gruplar, Kur'ân'ı önlerine
açıp onunla, mü'minlerle mücadeleye girişirler. "[164]
İmam
Buhârî ve Müslim, Huzeyfe (r.a)'den, O'nun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
Rasûlullah (s.a.v), bize şöyle buyurdu: "Muhakkak emanet, semâdan, bazı
er kişilerin kalb merkezine indi. Kur'ân da indi. Siz, Kur'ân'ı okuyun ve (onun
hüküm ve inceliklerini anlamak için) sünnetten (gerektiği kadar) öğrenin."[165]
Yine
İmam Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet
etmişlerdir: "Bana itaat eden Allah'a itaat, bana isyan eden Allah'a
isyan etmiş olur. Benim emirime (görevlendirdiğim kimseye) itaat eden bana
itaat etmiş olur." Buhârî'nin rivayetinde şu ziyâdelik mevcuttur:
"Emirime isyan eden bana isyan etmiştir.”[166]
İmam
Ahmed, Ebû Ya'la ve Tabarânî, İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
Rasûlullah (s.a.v) ashabından bir grubun içindeydi. Bir ara ashabına:
"Siz, bana itaat edenin, Allah'a itaat etmiş olacağını ve bana itaatin,
Allah'a itaatten bir parça olduğunu bilmiyor musunuz?" buyurdu. Onlar da:
"Evet, biliyoruz; buna şa-hidlik ederiz," dediler. Rasûlullah
(s.a.v):
"Emir
ve imamlarınıza itaat etmeniz, bana itaat olmaktadır," buyurdu.[167]
Fethu'l-BârVde
şöyle denmiştir: "Hadîs-i şerif de, idarecilere itaatin vâcib olduğu ifade
edilmektedir. Ancak bu, verilen emrin isyan ve günah olmamasına bağlanmıştır.
Halika isyanda mahlûka itaat edilmez."[168]
Buhârî,
Câbir b. Abdullah (r.a)'tan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah
uyurken yanma melekler geldiler. Onlardan bazıları: "O, uyuyor,"
dedi. Bazıları da: "Gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır," dedi. Kendi
aralarında:
"Bu
dostunuz için (verilecek) bir misal var. Hadi onun durumunu bir misâlle
anlatın," dediler. Bazıları: "O, uyuyor," dedi. Bazıları da:
"Gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır," dedi. Sonra O'nun misâlini
anlatmaya başladılar:
"Bu
zâtın durumu, yeni bir ev yapıp, bir ziyafet tertip eden, daha sonra da
ziyafete çağırmak için etrafa davetçi gönderen kimseye benzer. Kim, davetçiye
uyarsa eve girer, ziyafetten yer. Kim de davet-çiye uymazsa, eve de giremez,
ziyafetten de yiyemez. Sonra aralarında: 'Bunu bir yorumlayın da neyi, kime
misâl verdiğinizi anlasın,' dediler. Bazıları: 'O, uyuyor/ dedi. Bazıları da:
'Gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır, siz anlatın. O, anlar/ dedi. O zaman
misâli:
'Ev,
cennettir. Davetçi, Muhammed (s.a.v)'dir. Kim, Muham-med'e uyarsa, Allah'a
itaat etmiş olur. Kim de Muhammed'e isyan ederse, Allah'a isyan etmiş olur.
Muhammed (s.a.v), insanlar arasında (hak ile bâtılı, mü'minle kâfiri birbirinden)
ayırım noktasıdır.’[169]
şeklinde açıklamıştır."
Ebû
Said el-Hudrî (r.a), demiştir ki: Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu: "Kim,
helâl ve temizinden yer, sünnet dairesinde amel eder ve insanlar da şerrinden
emin olurlarsa, Cennete girer." Ashâb:
"Ya
Rasûlallah! Bugün ümmetin içinde böyleleri çoktur," dediler. Efendimiz
(s.a.v):
"Bu,
benden sonra gelen bir kavim içinde olacak," buyurdu. Hadisi Hâkim
rivayet etmiş ve "isnadı sahihtir," demiştir.
İmam
Buhârî ve Hâkim, Ebû Hureyre (r.a)'den, O'nun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: 'Yüz çe-iirenler hariç, ümmetimin tamamı
Cennete girecektir," Ashâb sordu:
"Ya
Rasûlallah! Yüz çevirenler kimlerdir?" Allah Rasûlü (s.a.v):
"Bana
itaat eden Cennete girer, bana isyan edense Cennetten yüz çevirmiş olur,"[170]
buyurdu.
Beyhakî
el-Medhal'de, İbn Abbas (r.h)'dan, Rasûlullah (s.a.v)'ın şöyle dediğini
nakletmiştir:
"Kim,
ümmetimin fesada gittiği zamanda sünnetime yapışırsa ona, yüz şehid sevabı
verilir."
Bu
hadisi, Tabarânî, Ebû Hureyre yoluyla rivayet etmiştir. Aliyyü'l-Kâri'ye ait
Şifâ şerhinde de aynı haber mevcuttur.
Tirmizî,
Kesir b. Abdullah'dan, o, babasından, o da dedesinden, Rasûlullah (s.a.v)'m
şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Şüphesiz bu din, garib olarak başladı.
Garib olarak (sahibine) dönecektir. Benden sonra, insanların bozduğu sünnetimi
ihya ve ıslah eden ga-riblere ne mutlu."[171]
Nasr
el-Makdisî de el-Hucce alâ Tarîki'l-Muhacce adlı eserinde bu hadisi yukarıdaki
senedle şu lafızlarla rivayet etmiştir: "... Benden sonra sünnetimi ihya
eden ve onu insanlara öğretenlere ne mutlu."
Tirmizî,
Enes b. Mâlik'ten (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah
(s.a.v), bana şöyle buyurdu: "Ey yavrum, hiçbir (mü'min) kimseye kalbinde
kin ve düşmanlık bulundurmadan sabahlayıp akşamlayabilirsen, bunu yap.
Oğulcuğum, bu (ahlâk) benim sünnetimdir. Kim, benim sünnetimi sever ve ihya
ederse beni sevmiş olur. Beni seven de Cennette benimle olur."[172]
Tirmizî,
Abdullah b. Amr b. Â^dan (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Vallahi, Benî İsrail'in başına gelenler,
bir ayakkabının eşine benzemesi gibi aynen benim ümmetimin başına da
gelecektir. Hatta onlardan birisi, açıktan annesine yaklaşmışsa, benim ümmetim
içinde de onu yapan olacaktır. Israiloğulları yetmiş iki millete ayrıldı.
Benim ümmetim de yetmiş üçe ayrılacak. Biri hariç, hepsi Cehennemdedir,"
Ashâb:
"Kimdir onlar, ya Rasûlallah?" diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.v)
şöyle buyurdu: ''Benim ve ashabımın yolunda olanlardır."[173]
İmam
Buhârî, Ebû Mûsâ el-Eş'ârî'den (r.a) rivayet ediyor: Rasûlullah (s.a.v), şöyle
buyurdu: "Benimle, Allah Teâlâ'nın beni vasıta kılıp gönderdiği şeylerin
misâli, şöyle bir adamın hâline benziyor: Adam, kavmine gelerek:
'Ey
kavmim! Ben (size saldırmak üzere gelen), bir orduyu gözlerimle gördüm. Hiç
şüphesiz ben, büyük bir tehlikeyi haber veren bir uyarıcıyım. Kurtulmak için
başınızın çaresine bakın,' diye feryat etti. Kavminden bir grup, adama inandı
ve hemen gece yarısı yola çıkarak ellerindeki mühlet içinde yol aldılar.
Kavminden bir grup da adamı yalanlayıp yerlerinde sabahladılar. Sabaha doğru
ordu, bunlara saldırdı, kendilerini helak edip köklerini kazıdı. İşte, bana
itaat edip getirdiklerime uyanın misâli birinci grup gibidir. Bana isyan edip
hak olarak getirdiklerimi yalanlayanın misâli de yerinde bekleyip helak
olanlar gibidir." [174]
İbn
Hibban (354/966), Abdullah b. Ömer'den, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Her amel için bir dinçlik ve iştiyak
zamanı vardır. Kim, önceki amelindeki dinçlik ve iştiyakı kesilince yeni
amelinde benim sünne-time yönelirse o, doğruyu bulmuş olur. Kim de sünnetin
dışına yönelirse helak olmuş olur.”[175]
Kâd-ı
Iyâz, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Allah Teâlâ, bir kulunu, yapıştığı sünnet sayesinde cennetine kor."[176]
Tirmizî
-hasen bir tarikle- ve İbn Mâce, Amr b. Avf el-
Müzenî'den
(r.a) rivayet etmişlerdir: O, demiştir ki: Hz. Peygamber (s.a.v), Bilâlb.
Harise:
"Bil,
ya Bilâl," buyurdu. Bilâl (r.a):
"Ya
Rasûlallah, neyi bileyim?" diye
sordu. Hz. Peygamber "Bil ki, kim
benim kaybolmuş bir sünnetimi ihya ederse, onunla amel edenlerin sevabının bir
misli kendisine yazılır. Amel edenlerin sevabından da hiçbir şey eksiltilmez.
Kim de Allah ve Rasûlü'nün razı olmadığı bozuk bir bid'at ortaya koyarsa,
onunla amel edenlerin günahlarının bir misli de ona yazılır. Onların da
günahından hiçbir şey eksiltilmez."[177]
Hâkim,
Tabarânî ve İbn Hıbban'm, Hz. Âişe (r.a)'den rivayet ettiklerine göre O,
demiştir ki:
Rasûlullah
(s.a.v), şöyle buyurdu:
"Şu
altı kimseye Allah ve duası makbul bütün peygamberler lanet etmiştir:
1-
Allah'ın Kitabı'na ilâve yapan,
2-
Allah'ın kaderini yalanlayan,
3-
Allah'ın aziz kıldığını zelil, zelil kıldığını aziz etmek için zorla ümmetimin
başına geçen,
4-
Allah'ın haram kıldığını helâl gören,
5-
Allah'ın yakınlarıma yapılmasını haranı kıldığını helâl sa-
yan,
6-
Sünnetimi terkeden." [178]
Tabarânî,
el-Kebîr'de, İbn Abbas (r.h)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: 'Yeryüzünde Allah'ın sultanını zelil kılmak
için uğraşan kimseyi, Allah Teâlâ -kıyamette kendisi için hazırladığı azap bir
yana- dünyada da zelil-ü rüsva eder."
Müsedded,
şu ziyâdeyi rivayetinde zikrediyor: "Allah'ın yeryüzündeki sultanı, Allah
Teâlâ'nın Kitabı ve Rasûlü'nün (s.a.v) sünnetidir."[179]
Yine Tabarânî,
el-Evsaf&a, Câbir b. Abdullah
(r.a)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu
ki: Kime benden bir hadis ulaşır da onu yalanlarsa, şu üç şeyi yalanlamış
olur: Allah'ı, Rasûlü'nü ve kendisine anlatılan hadisin hükmünü."
İbn
Abdilberr, Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf dan, o babasından, o da dedesinden,
O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu:
"Size, kendilerine sımsıkı yapıştığınız zaman, asla sapıtmayacağınız iki
şey bırakıyorum: Allah'ın Kitabı ve Rasûlü'nün sünneti"[180]
Hadisi,
Hâkim uzunca bir şekliyle İbn Abbas (r.a)'dan rivayet etmiş ve "senedi
sahihtir," demiştir.
Aynı
hadisi, Beyhakî de el-MedhaPde, Ebû Hureyre (r.a)'den, sonundaki şu ziyâdeyle
rivayet etmiştir: "Size, kendilerine yapıştıktan sonra asla
sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah'ın Kitabı ve benim sünnetimdir. Bu
ikisi, Cennette havz'a gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacaklardır."
İbn
Abbas'tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur:
"Size, Allah Teâlâ'nın Kitabından bir emir ve hüküm verildiği zaman,
onunla amel gerekir. Onu terk etme konusunda hiçbir kimse için özür olamaz.
Meselenizin hükmü, Allah'ın Kitabı'nda yoksa, Peygamberin sünneti geçerlidir.
Peygamberin sünneti bulunmazsa, ashabımın sözüne müracaat edin. Şüphesiz
ashabım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız, hidâyeti
bulursunuz. Ashabımın ihtilâfı sizin için rahmettir."[181]
Tirmizî,
Abdullah b. Amr (r.h)'dan, Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle dediğini rivayet
etmiştir: "Sizden birinizin hevâsı (düşünce ve arzuları), benim getirdiğim
şeylere tâbi olmadıkça, o tam iman etmiş olmaz."
Kâd-ı
Iyâz (544/1149), Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet ediyor. O, demiştir ki:
Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu: "İnsanlar Allah'tan başka ilâh
olmadığına şehâdet edip, bana ve getirdiklerime iman edinceye kadar
kendileriyle savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıkları zaman, benden, kanlarını
ve mallarını korumuş olurlar. Ancak mallarından, dinin emrettiği kısmı alınır.
Onların (iç) hesapları Allah'a aittir."
Hadisi,
Müslim ve diğer kütüb-ü sitte sahipleri de rivayet etmişlerdir. Ancak onların
rivayetinde: "...Bana ve getirdiklerime iman edinceye kadar..." kısmı
yoktur. Müslim'in lafzı şöyledir: "İnsanlarla, Allah'tan başka ilâh
olmadığına ve benim Allah'ın Rasûlü olduğurna şehâdet edinceye kadar
kendileriyle savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri zaman..." devamı
yukarıda geçtiği gibidir.
Aliyyü'1-Kâri
(1014/1605), Suyûtî'den (911/1505), bu hadisin mütevâtir olduğunu nakletmiştir.
İmam
Ahmed, Müsned'de Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Kim, bana uyarsa o, bendendir. Kim, sünnetimden yüz çevirirse o, benden
değildir."[182]
Ebû
Dâvud, Temim ed-Dârî'den, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah
(s.a.v), buyurdu ki:
"Din
nasihattir, din nasihattir, din nasihattir." Ashâb:
"Kim
için nasihattir, ya Rasûlallah?" diye sorduklarında, Efendimiz (s.a.v):
"Allah
için, Kitabı için, Rasûlü için, müslümanların imamları için ve bütün
müslümanlar içindir," buyurdu.
Daha
önce, Hattâbî (388/998) ve başka âlimlerden, Allah, Allah'ın Kitabı ve Rasûlü
için nasihatin ne mânâya geldiğini zikretmiştik.”[183]
"Müslümanların
imam (ve idarecilerine) nasihata gelince o, hak dairesinde kendilerine itaat,
onlara hakta kalmaları için yardım, gerektiğinde hakkı emretmek, kendilerine
en güzel olanı hatırlatmak, haktan gaflete düştüklerinde veya müslümanların
işlerini gözardı ettiklerinde kendilerini uyarma olup, onlara karşı ayaklanma
ve halkı tahrikle, aleyhlerine kalbleri ifsadı terk etmektir. Bütün
müslümanlara nasihata gelince bu, onlara din ve dünya işlerinde faydalarına
olanı göstermek ve bu konuda kendilerine söz ve fiillerle yardım etmek, gaflete
düşenleri uyarmak, câhilleri aydınlatmak, muhtaç olanlara yardım etmek,
kusurlarını örtmek, kendilerine gelen zararları defetmek ve faydalı şeyleri
hizmetlerine sunmaktır."[184]
Beyhakî,
Medhal'de, Abdullah b. Amr (r.a)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Rasûlullah (s.a.v)'tan duyduğum herşeyi ezberlemek isteyerek yazıyordum.
Kureyş, beni bundan nehyetti ve: "Sen, Rasûlullah (s.a.v)'tan işittiğin
herşeyi yazıyorsun. Halbuki O da bir insan, kızgınlık ve hoşnutluk hâllerinde
konuştuğu olur (hepsinin yazılması doğru olmaz,)" dediler. Bunun üzerine,
ben de yazmayı bıraktım. Durumu Allah Rasûlü'ne (s.a.v) söyledim, buyurdu ki:
'Yaz! Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, ondan -eliyle ağzına işaret
etti- haktan başkası çıkmaz."[185]
Hadisi,
İmam Ahmed, Ebû Dâvud, Hâkim, Dârîmî ve başkaları da rivayet etmişlerdir. Hadisin
sıhhatini kitabımızın üçüncü bölümünde tahkik edeceğiz, inşâallah...
Müslim,
Câbir b. Abdullah (r.h)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah
(s.a.v), bir hutbe verdi ve hutbesinde buyurdu ki: "Bundan sonra muhakkak
sözlerin en hayırlısı, Allah Teâlâ'nın Kitabı'dır. Hidâyetin en hayırlısı da
Muhammed'in hidâyetidir. İşlerin en kötüsü (dinin ruhuna uymayan), sonradan
icad edilmiş şeylerdir. (Dinin tasvip etmediği) herşey bid'attır. Her bid'at,
sapıklıktır."
Hadis,
Şifâ'da biraz farklı ve kısa lafızlarla rivayet edilmiştir.
Dârimî,
Câbir b. Abdullah (r.a)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Ömer
(r.a), bir gün Rasûlullah'a (s.a.v) gelerek:
"Bazı
Yahudilerden hoşumuza giden söz (ve haber)ler işitiyoruz. Onların bir kısmını
yazmamızı uygun görür müsünüz1?" diye sordu. Bunun üzerine Allah Rasûlü
(s.a.v):
"Yahudi
ve Hıristiyanların sonunu düşünmeden birtakım işler yapıp şaşırdıkları gibi siz
de mi şaşkınlığa düşmek istiyorsunuz? Şüphesiz ben, size apaçık, tertemiz
haberler (ve din) getirdim. Şayet Mûsâ hayatta olsaydı, bana uymaktan başkası,
kendisine caiz olmazdı, " buyurdu.
Ebû
Dâvud ve İbn Mâce'nin Abdullah b. Amr (r.a)'dan rivayet ettiklerine göre O,
şöyle demiştir:
Rasûlullah
(s.a.v) şöyle buyurdu ki: "(Asıl) ilim üçtür. Bunun dışındakiler -sahibi
için- bir ihsandır. Asıl olan ilimler: Muhkem âyet, ayakta duran (yaşanan)
sünnet, âdil hüküm vermek (ve taksim yapmak)."[186]
Şeyhân
(Buhârî ve Müslim), Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin rivayetlerine göre Rasûlullah
(s.a.v), şöyle buyurmuştur: "Kim, bizim dinimizde, onun tasvip etmediği
bir şey icad ederse o, (kişi ve işi) reddedilir."[187]
Burada
vereceğimiz hadisler, şu konuları ortaya koymaktadır:
1-
Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnetine yapışmak.
2-
Sadece Kur'ân'da olanı alıp onunla amelden, Kur'ân'da olan bir hüküm
getirmediği zaman sünneti terketmekten, hevâya uymaktan ve kendi görüşüyle
yetinmekten nehiy.
3-
Allah'ın Rasûlü, ancak O'nun farz kıldığını emreder ve sadece O'nun
sakındırdıklarını nehyeder. Daha önceki haberlerde geçtiği gibi...
Ebû
Dâvud, Tirmizî ve İbii Mâce'nin Irbaz b. Sâriye'den (r.a) rivayet ettiklerine
göre o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v), bir gün bize namaz kıldırdı. Sonra
bize dönerek etkili bir vaaz verdi. Öyle ki gözlerimiz yaşardı, kalplerimiz
duygulandı. Cemaatten bir kişi:
"Ya
Rasûlallah ! Bu vaazınız, sanki veda edecek bir kimsenin konuşmasına benziyor.
Bizlere ne tavsiyede bulunursunuz?" dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):
"Size,
Allah'tan korkmanızı, başınızdaki idareci Habeşli bir köle de olsa, dinleyip
itaat etmenizi tavsiye ederim. Şüphesiz, sizden (benden sonra) yaşayacak
olanlar, pek çok ihtilâflar görecektir. Sizin, benim sünnetime ve hidâyet üzere
giden râşid halifelerimin gidişatına sarılmanız gerekir. Onlara yapışıp
canla-başla sahip çıkın. (Dinin tasvip etmediği) sonradan dine sokulan
şeylerden sakınınız. Şüphesiz, (bu sıfattaki) her yeni şey, bida'ttir. Her
bid'at dalâlettir. (Tevbe edilmeyen) her dalâletin sahibi ateştedir."[188]
Müslim,
Râfî b. Hudeyç'ten (r.a), Rasûlullah'm (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet
etmiştir: "Siz, dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz. Ben de dinle ilgili
işlerinizi en iyi bilirim. Size, dininizle ilgili bir şey emrettiğim zaman onu
alıp yapınız."[189]
Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu
rivayet etmişlerdir: "Ben size bir şey söylemediğim müddetçe, beni kendi
hâlime bırakın. Sizden öncekilerin helak oluşu, ancak peygamberlerine çok sual
sorup, onlara muhalefet etmeleri yüzünden olmuştur. Öyleyse size herhangi bir
şeyi nehyettiğim zaman ondan kaçının, bir şeyi emrettiğimde de gücünüzün
yettiği kadar, onu yapın."[190]
Yine
Buhârî ve Müslim, Hz, Âişe'den (r.h), O'nun şöyle dediğini rivayet
etmişlerdir: Raşûlullah (s.a.v), yapılmasında ruhsat olan bir iş yaptı. Bir
grup kimse de onu yapmaktan uzak durdular. Bu hareketleri Rasûlullah'a (a.s)
ulaştı. Bunun üzerine, ashabına bir konuşma yaptı; Allah'a hamd ve senadan
sonra: "Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir işi yapmaktan
çekiniyorlar. Vallahi, ben, onların Allah'ı en iyi bileni ve O'ndan en çok
korkanıyım," buyurdu.[191]
Hafız
İbn Hâcer (852/1448), İbnu'd-Din ed-Dâvudî'den şunu nakletmiştir:
"Rasûlullah'ın (a.s) ruhsatla amel ettiği bir işten çekinmek, en büyük
günahlardan biridir. Çünkü böyle yapan kimse, kendisini, Allah Rasûlün
(s.a.v)'den daha muttaki görmektedir."
"Ben
derim ki: Böyle düşünenin dinden çıktığında şüphe yoktur. Fakat hadiste işaret
edilen kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'in geçmiş ve gelecek günahlarının
affedildiğini, O, bir iste ruhsatla amel ettiğinde günahları af garantisi
verilmeyen kimseler gibi olmadığını, günahları affedilmeyen kimselerin
kurtuluşa ermesi için azimet ve zor ameller yapmaya muhtaç olduğunu sebep
göstermiştir.
Hz.
Peygamber (s.a.v) de onlara, her ne kadar günahları affedilmiş olsa bile,
bununla beraber, insanların Allah'tan en çok korkanının kendisi olduğunu haber
vermiştir. Demek ki Hz. Peygamber (s.a.v), ruhsat olsun, azimet olsun, her ne
tür amel etse, amelinde son derece takva ve haşyet içindedir. Günahlarının
affedilme nimeti O'nu, amelinde gevşekliğe götürmemiş, bilakis O, bu nimetin
şükrünü eda için çırpınmıştır. O'nun, bazen amelinde ruhsatla hareket etmesi,
azimet olanı, gayret ve dinçlikle yapmasına yardım içindir."[192]
İmam
Şafiî, Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce, Ebû Râfî'den (r.a), Raşûlullah (s.a.v)'m
şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Sakın, sizden birini, koltuğuna
yaslanmış bir halde kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber
geldiğinde: 'Bunu ben bilmi-yo-rum. Biz Kur'ân'da bulduğumuza tâbi oluruz,'
derken bulmayayım."[193]