İnsanları en
güzel bir şekilde yaratan yüce Allah onları başıboş bırakmamış dünyada güzel
bir hayat yaşayarak âhiretlerini de garantiye almaları için onlara kitap-lar
göndermiştir.
Bu kitapların
muallakta, bir faraziye olarak kalmamaları için insanlığa yine bir insan
vasıtasıyla tatbikatım göstermiştir. Bunun için kitapların insanlığa sunduğu
dosdoğru yolu «Kendilerine in'am edilen yolu» ifadesiyle muşahhaslaştirmiştir.
Nitekim yine kendi ifadesiyle «nimetini kemâle erdirdiği gün» kendisine en son
İn'am edilenin de bu görevi sona ermişti. Ancak geriye vahyin gözetiminde
yaşadıkları bu örnek hayatı miras olarak bırakmıştı.
Bu Örnek
yaşamın tamamına sünnet adını veriyoruz. Bu örnek yaşantıyı bütünüyle kabul
eden her mü'min de sünnî ya da ehl-i sünnet adını almıştır.
Nübüvvet ile
sünnet içice olan şeylerdir. Nübüvveti kabul etmeyen, ya da nübüvveti anlamayan
birisinin sünneti anlaması mümkün değildir. Nebi şüphesiz bir insandır; ancak
kendisine vahyedilen ve bütün insanlığa imam, önder ve örnek olan bir insan.
Resul bir elçidir, fakat görevi sâdece mesajı getirmekle kalmayan bir elçi.
Risâlet (hâşa) vahiy postacılığından ibaret değildir.
Kendisinde
bir iyilik bulunan her insanı örnek edin. memizi tavsiye eden Kur'an'ın,
yeryüzünde bütün iyilikleri şahsında toplayan, Hz. Aişe'nin İfadesiyle âdeta
canlı bir Kur'an olan Peygamber'i örnek göstermemesi düşünülemez.
Bu manada
Nübüvveti kabul eden herkes sünneti de kabul etmiştir veya nübüvveti anladığı
oranda sünneti anlamıştır. îlk günden bugüne nübüvveti anlayan ve kabul eden
mü'minler arasında bu mânada sünnet üzerine herhangi bir tartışma olmamıştır.
Ancak hadislere beşerî unsurlar fakat nebevi olmayan beşerî unsurlar
karıştıktan sonra hüccet olma bakımından sünnet üzerine tartışmalar çıkmıştır.
Aslında bu tartışmalar sünnete yönelik değildir; sünneti tesbit etmeye
yöneliktir. Sünneti tesbİt için yapılan tartışmaların kökü sünneti tatbik için
seçilen nesle kadar uzanır. Ne zaman ki nübüvveti anlamayanlar da bu
tartışmanın içinde yer aldı, o zaman durum tamamen karışmaya başladı.
Sahih
hadislere baktığımız zaman bu son durumu bizzat Hz. Peygamber haber vermiştir.
Bu haberlere görü Hz. Peygamber, Hayber'in fethi günü «ehlî merkeb» gibi bâzı
şeyleri haram kılmış ve sonra şöyle demiştir: «Dikkat edin yakımla bir adam
çıkacak ve ikoltuğuna yaslanarak benini hadislerimi {nakledecek, sonra da :
«Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Onda gördüğümüz haramları
haram, helalleri ide helal sayarız» diyecekler. Dikkat edin : Resulün'haram
kıldıkları Allah'ın haram kıldıkları gibidir. [Hadisin bütün varyantları için
bkz. Ebu Davud Had no : 4580, Tlrmîzi 5/38 Had no : 2664, ibn JVIâce 1/6 Had no
: 12 imam Ahmed, Müsned 4/132, Hakim Müstedrek 1/109. Dârımi Sünen İ/453 Had
no : 586]
Kaynaklarımızda
Hariciler bu hadislerin ilk doğrulayıcıları olarak geçerler. Zımnen öyle
sayılsalar da, Haricîlerin sünneti toptan reddettiklerini söylemek mümkün
değildir. Onlar sünnetin hâmilleri ve nâkilleri olan sahabilcri
reddetmişlerdir. Siyâsî tavırları doğrultusunda hareket etmiş ve tekfir
ettikleri insanlardan dinlerinin ikinci kaynağım almayı reddetmişlerdir.
Kaynaklar iyice tetkik edildiği zaman genel olarak tatbik edi-legelen sünneti
kabul ettikleri gömlecektir. Hatta bunlardan ibadilerin günümüze kadar gelen
hadis kitaplarına rastlıyoruz. Bi'set asrının sonlarında yaşayan Rebi b.
Ha-bib'in el-canüu's-sahih adlı eseri buna en güzel Örnektir.
Şiânın da
sünnete karşı tavrı siyâsî anlayışı doğrultusunda olmuştur. Onlar da sâdece
chl-i beyt kanalıyla gelen hadisleri kabul etmiş, diğerlerine karşı lakayt kalmışlardır.
Mutezile
mezhebi de akılcılığından hareketle herne-kadar birtakım hadisleri
reddetmişlerse de, sünneti lop yektin reddetme gibi bir anlayışa sahip
olmamıştır.
Kısaca ilk
asırlarda sünnet üzerine yapılan tartışmalar O'nun teşrii değeri, ya da dinde
hüccet olmak yönü üzerinde durmaktan ziyade o'nun tesbiti ve anlaşılması
üzerinde olmuştur.
Bu
tartışmalar milâdi 1800 yıllarına kadar müslü-manlar arasında konuşulmuştur ve
tartışılmıştır. Ancak 1800 yıllarından sonra sünnet ile ilgili bu tartışmalara
gayr-i müsümlerin de katıldığını görüyoruz. İlk defa müsteşriklerden A.
Sprenger, sünnet ve hadisler üzerinde araştırmalar yapmış ve hadislerden büyük
bir kısmının uydurma olduğu kanaatine varmıştır. Daha sonra G. Weil. W. Muvİr
ve R.P.A. Dozy en azından Buhârideki hadislerin yarısının sahih olduğu
kanaatine varmışlardır.
Bunlardan
sonra müsteşriklerin şeyhi olarak bilinen Goldzier, Muhammedanische Studien
adlı eserinin II. cildinde hadis literatürünün büyük bir kısmını tenkide tâbi
tuttu. Goldzier hadisleri Hz. Peygamberden sâdır olan şeyler olarak değil,
islâm'ın oluş döneminde ilk iki asır boyunca sosyal, tarihî ve dini durumun
neticesi olarak değerlendirdi.
t. Schacht,
«Origins of Muhammedian Zurisprudence» adlı eserinde fıkhı hadisleri
Goldzier'in bakış açısıyla değerlendirerek aynı neticelere varmıştır.
Batıda
yapılan bu çalışmalar müsteşriklerin hadis ilmine merakından kaynaklanmıyordu
şüphesiz. Bir yerlerde sünnet üzerindeki bir takım şüphelerin gündeme gelmesi
gerekiyordu. Bu görüş ve düşünceler Mısır'da sesli olarak gündeme geliyor.
Mısır, bu tartışmalar anında ingilizlerin istilası altındadır.
İlk önce bu
görüşlerin yaygınlaşmasını müslüman iken Hristivan olan sonra tekrar müslüman
olan Mirza Bakır yapar. Mir/a Bakır Mısır'ı terkederek ingiltere'ye yerleşir.
Arkasından Dr. Tevfİk Sıdkî, Reşit Rıza'nın çıkardığı el-Menar dergisinde
«el-İslâmu Huve'l Kur'anu Vahdeh» «İslâm Kur'andan ibarettir» başlığını taşıyan
bir makale yazar ve burada sünneti külliyen reddeder. Arkasından Tevfik Sıdkî
tenkid yağmuruna tutulur. Bu ten-kidler sâdece Mısır'dan değil Hindistan'dan da
gelmeye başlar ve konu çok ciddi boyutlarıyla islam âleminde tartışılır.
Bir önsöz
için bu tartışmaların muhtevasını anlatmak mümkün değildir. Ancak sünnet
üzerindeki aykırı düşünceler günümüze kadar devam etmiş ve tartışmalar
günümüzde de en hararetli dönemini yaşamıştır. İslâm Ansiklopedlsl'nde hadis
maddesini yazan Zuynbol'un ifadesiyle, Batı ve Doğu arasında bu konuda köprü
vazifesi gören şahsiyetler çıkmış ve Batıda yapılan tenk'id normları ile
sünneti yeniden sorgulanmışlardır. Zuynbol'a göre bunlar Pakistan'dan
Fazlur'rahman, Mısır'dan Ahmet Emin ve benzerleridir.
Bütün bu
tartışmalardan sünnet etrafında meydana gelen şüpheleri biraraya getirip
derleyerek bir kitap yazmakda Mahmut Ebu Reyye'ye nasib olmuştur. O'nun
«Şeyhu'l Madîra Ebu Hurayra» adlı eseri büyük bir şîa âlimi olan Hbu'l Haseyıı
Şerefud'din el-Âmîlî'nin «Ebu Hureyre» adlı eserinin bir kopyası iken, dilimize
«Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması» ismi ile çevrilen «Advaun ales'sünneti'I
MuHammedİye» adlı eseri baştan beri anlatmaya çalıştığımız tartışmalardan
ortaya çıkan şüphelerin bir derlemesidir. Ebu Reyye'ye cevap vermek sünnet
üzerine günümüze kadar devam eden bütün şüphelere karşı koymaktı. Bunun için
birçok reddiye yazıldı. Bu reddiyeleri şöylece sıralamak mümkündür:
1-Mustafa es-Srbâî, Süleyman cn-Nedvî, Muhib bud-Din
el-Hatib : «Difâun anî'I Hadisi'n-Nebevî ve Tef-nidu Şubuhâti Husûmihİ» Uç şahsın
ortaklaşa kaleme aldıkları bu eser 1958 yılında Kâhirede basılmıştır.
2-Abdurrahman b. Yahya el-Muallimi el~Yemâni, «El
Envâru'l Kâşife Ii mâ fi Kitabi Advâ ales'sünnetl'İ Muhammediyye mine/zeleli
vet'tâdlili ve'I mucâzete.» 1959'de basılmıştır.
3- Muhammed Abdurrezzak
Hamza: «Zulumatü Ebî Reyye emâmc
Advâi's-Sünneli'1 Muhammediyye» 1959'da basılmıştır.
4
-Dr. Mustafa es-Sıbâî «es-Sürmetü ve mekâne-tuha
fit'teşrfil İslâmî» 1961'de Kâhirede basılmıştır. Kısmen Ebu Reyyeye
reddiyedir.
5 -Dr. Muhammed Accac el-Hatib : «Ebu Hureyre Râviyetui
İslam» 1962Fde Kâhire'de basılmıştır.
6- Abdu'l Mun'im Salih el-Aylî el Iz/.î «Difâun An Ebî
Hureyre» 1969 Beyrut.
7 - Prof.
Muhammed es-Samâhî : «Ebu
Hureyre fi'I Mizan» 1958'de basılmıştır.
8- Prof.
Muhammed Muhammed Ebu
Şehbe: «Dıfaun Anis' Sürme»
Aslında bu
eser bütün bu reddiyelerden önce kaleme alınmıştır. Ancak 1989'da Mısır'da
bastırılabilmiştir.
Yukarıdanberi
izahına çalıştığımız, hadis ve sünnet tartışmalarında Türkiyenin konumu ne
olmuştur? Bu alanda Türkiyede neler yapılmıştır? Bu, aslında üzerinde
etraflıca durulması ve incelenmesi gereken bir konudur. Bu kısa girişimizde
biz ancak şu kadarını söyleyebiliri/; Cumhuriyet dönemi Türkiyesinde, islâm i
ilimlerin her sahasında olduğu gibi, hadis ve hadis ilimleri konusunda da
uzunca bir zaman ilmi hiçbir girişim olamamıştır. Bunun sebepleri herkesçe
malumdur. 1950'lere kadar Türkiyede, hadis alanında efkârı umumîyeye arz-edilen
kapsamlı yalnızca İki eser görebiliyoruz. Bunlardan birisi ancak, 1928-48
yılları arasında tamamlanma imkanı bulabilen «Sahihi Buharı Muhtasarı Tecridi
Sarih Ter-cemcsUdir. İmam Zebîdî'nin (816-993/1413-1487) bu eseri D.Î.B.
tarafından hazırlatılmıştır. Babanzâde Ahrncd Naîın beyin ilk üç cildini
hazırladığı eserin geri kalan kısmını Kâmil Miras (1874-1957) tamamlamıştır. 12
cilt halindeki eserin birinci cildi Hadis usûlüne dâir türkçede yazılmış en
mükemmel Hadis Usulü eseridir. Ah-med Nâiın kaleme almıştır, Bu dönemde
yayımlanan bir diğer eser ise : îmanı Nevevî'nin (631-676/1233-1277)
«Ri-yazu's-Sâlihin min Kelâmı Seyyidi'I-Mitrselin» adlı eseridir. Eserin
birinci ve ikinci ciltleri Hasan Hüsnü Erdem ile Kıvâmûddin Burslan tarafından,
üçüncü cilt ise yalnızca H. Hüsnü Erdem taralından terceme edilmiştir. Daha
sonradan Eserin başına A. Hamdi Akseki tarafından Hadis ve Sünnet konusunu
işleyen güzel bir mukaddime ilâve edilmiştir. Ayrıca, bu donemde Darü'İ-Fû-nun
İ.F. Mecmuasında 1926 yılında [Yıl 1, s. IV, s. 132-210] da yayımlanan Zâkir
Kadiri Ugan'ın «Dini ve Gayrı Dinî Rivayetler» adlı çalışması da bu alanda
gerçekleş! i-riletı çalışmalar arasında sayılabilir. Bu zaman sürecinde yapılan
ba.şka çalışmalar da vardır, ancak biz yalnızca en önemlilerine işaretle
yetiniyoruz.
Cumhuriyet
donemi Türkiyesinde, 1950'den, bilhassa İlahiyat Fakültesinin, sonra da Yüksek
İslâm Enstitüleri'nin teşekkül ettirilmesi ile hadis ve sünnet ilimlerinin
muhtelif dallarında kıymetli çalışmalar yapılmıştır. Akâdemik düzeyde
gerçekleştirilen bu çalışmaların bir kısmı basılma imkanı bulmuş, ne var ki,
bazıları henüz Türk okuruna sunulamamıştır. Bu dönemde yapılan çalışmaların
bazısı te'lif, bir kısmı terceme ki bunların, bir kısmı Arapça'dan, bir diğer
kısmı da balı dillerinden, müsteşriklerin çalışmalarından yapılan tercemelerdir.
bir kısmı da tahkik ve neşr şeklinde olmuştur. Bu arada, muhtelif konularda
yazılan makaleler de mevcuttur. Şu incelemeleri bu dönemin çalışmalarına örnek
olarak verebiliriz : Hz. Peygamber zamanında Hadis Tedvini» Muhammed
Hamidullah'm kaleme aldığı bu makaleyi Nazif Danışman dilimize çevirmiştir.
[A.Ü.İ.F.D. 1952].
Fuat
Sezgİn'in, 1956 yılında hazırladığı «Buhârî'nin Kaynaklan Hakkında.
Araştırmalar» adlı çalışması kayda değer bir çalışmadır. Yine; 1959 yılında,
Muhammcd Tayyib ökiç'in kaleme aldığı «Bazı Hadis Meseleleri üzerine Tetkikler»
isimli çalışmasının büyük bir kıymeti ilmiyesi vardır. Bu arada, Ahmcd Hamdi
Akseki'nin 1959'da. yayımlanan «Hadis ve Sünct» isimli makalesi de [Hakka
Doğru, İst. 1959 sh. 14-17] zikretmeden geçilemiyecek bir makaledir.
196O'lı
yıllar, daha önceki yıllara nisbetle hadis ve sünnet alanında yapılan
çalışmalarda bir açılım dönemi olarak sayılabilir. İ961 yılında, seri hâlinde,
İslâm Mec-muası'nda neşredilen «îslâmda Hadis» isimli makaleler dizisi, hadisin
cumhuriyet devri Türk insanına tanıtımında şüphesiz önemli rol oynamıştır.
Makaleler Talat Koçyiğit tarafından kaleme alınmıştır. Aynı yazarın [A.Ü.
İ.F.D. Yıl, 1961, c. IX], de Yalnızca müslümanlara has bir metod olması
bakımından hadiste isnadı inceleme mevzuu yapan «İslâm Hadisinde İsnad ve
Hadis Hâvilerinin Cerhi» isimli makalesiyİe, 1962 yılında, James ROBSON'-dan
yaptığı [A.Ü.Î.F.D. s. X] «İbn İshak'ın İsnad Kullanışı» 1963 [A.Ü.Î.F.D. e. XI]
«Kitap ve Sünnette Ncsh Meselesi» adlı makaleleri şüphesiz büyük değeri olan
çalışmalardır. Talat Koçyiğit ve İsmail Cerrahoğlu tarafından tahkikli neşri
yapılan Ahmed b. Hanbelin, «KHabu'1-İlel ve Marifelü'r Rîcâl» adlı eseri bu
yılların, söz konusu neviden Türkiye'de gerçekleştirilen yegâne eseridir. 1963
te AH Özek'in, «Hadis Rîcâli» isimli çalışması şüphesiz o yıllarda büyük bir
önemi hâiz olan eserdir. 1967 de M. Esat Kıhçer'in çevirdiği [A.Ü.İ.F.D. 1964
c. XII] M. Zübeyr Sıddîkınin «İsiânı Hukukunda Hadisin Yeri» adlı maka-ijpsi
önemlidir. Öte yandan Talat Koçyiğiıin [A.Ü.Î.F.D.
3.967]
«Mcvzze Hadislerin Suhuru» isimli makalesi kıymetli bir incelemedir. Bu
yıllarda, Hayreddin Karaman'in İmam Hatip okullarında hadis ders kitabı olması
için yazmış olduğu «Hadîs Usulü» değerli bir çalışmadır. (1965) Talat
Koçyiğit'in 1969'da yayımlanan «Hadisçilerle Kelâmcılar Arasında Münâkaşalar»
isimli eseri sahasında ilk eserdir. Yine aynı yazarın (A.Ü.Î.F.D. XVII, 1967]
«T. Goldziher'in Hadisle İlgili Ban Görüşlerinin Talil ve Tenkitli» isimli
makalesi zikretmeden geçemiyeceğimiz bir makaledir. Son olarak teknik
bakımdan hadis alanında yapılan çalışmalar arasında «Muhammed Zübeyr
Sıddik'in» Hadith Literatür» adlı eserinin, Yusuf Ziya Kavakçı tarafından
«Hadis Edebiyatı Tarihi» ismiyle 1966'da dilimize kazandırılması da kayda
değer bir çalışmadır.
Hiç şüphesiz,
196O'lı yıllarda, teknik bakımdan zi-yâcle, hadîs metinlerine yönelik
çalışmalar da yapılmıştır. Şunları örnek olarak verebiliriz.: Ö. Nasûhi Bilmen
«500 Hadîs» 1961; H.B. Çantay «Hadisler, Onkere Kırk Hadis» 1962; Ahmed
Davudoğlu'nun, İbn Hacer'e ait «Bûluğu'l-Meram min Edİlleli'I Ahkâm» adlı
eserini bazı şerhlerinden de istifade ederek «Selâmet Yolları» ismiyle
terce-me ve şerhi. (1967)
Mehmet
Sofuoğlu'nun dilimize kazandırdığı «Sahihi Müslim ve Tercemesi» 1967-70; Son
olarak Mansur Ali Nasıf'ın «Et-Tacu'l-Câml'U'l-Usûl fî Ahâdisû'r-Rasûl» İsimli
eserinin Bekir Sadak tarafından «Tac Tercemesi» ismiyle çevirisi. (1966-68)
1970'li
yıllar, hadis ilimleri sahasında biraz daha verimli bir dönem olarak önümüze
çıkmaktadır. Bu yıllarda Hadis Usulü, Hadis Tarihi vb. konularda te'lif
eserler görebilmekteyiz. Ayrıca, hadisin İslâm'daki değerini ve yerini ele alan
özgün çalışmalar da bu yıllarda şöiTilebilmektedir.
7O'!i
yılların hemen başında, Diyanet Dergisi'nin c. IX, sy. 98-99, da neşredilen,
Talat Koçyiğİt imzalı «Hadisler Arasındaki Tenakuz Meselesi» isimli makalesi
bildiğimiz kadarıyla, o güne kadar. Muhtelifû'l-Hadis mevzuunda ele alınan
Türkçe ilk denemedir. M. Sait Hatiboğlu'nun J. Schacht'tan yaptığı «Peygamberin
Sünneti Tabiri hakkında» isimli [A.Ü.İ.F.D. c. XVIII, 1970] makalesi, Sünnet
kavramına dikkatleri çekmeye yönelik ilk çalışmadır. Ignaz Goldziher'den
tercemesini Cihad Tunç'-un gerçekleştirdiği [A.Ü.İ.F.D. c. XIX] «İslâmda
Hadisin Yeri Etrafındaki Mücâdeleler» isimli makale, de kayda değerdir. Hadis
ilminde ve tarihinde en eski yazılı vesikalardan birisi olması bakımından,
önemli bir yeri bulunan, Muhammed Hamidullah tarafından neşri gerçekleştirilen
«Hemmam b. Münebbih'in Sahifesi»nin, Talat Koçyiğit tarafından 197İ'de
teıcemesi, kaynak eserleri dilimize kazandırma noktai nazarından kıymetli bir
çalışmadır. Yine, aynı zâtın Hadis usulünün en önemli kaynaklarından birisi
olan, İbn Hacer'in «Nüzhetû'n-Nazar» isimli eserini, hadis tarihi hakkında bir
girişle, «Hadis Istılahları Hakkında Nuhbetû'I-Fiker Şerhi» ismiyle dilimize
kazandırması, çok önemli bir çabadır. (1971) Yine, aynı yıl, M. Sâid
Hatiboğlu'nun, Hatip el-Bağdâdi [392-463/1002-1071] nin «Şerefû
Ashabi'I-Hadis»inin tenkidli bir neşrini gerçekleştirmesi bu neviden ülkemizde
gerçekleştirilen çok mühim bir eserdir. Ayrıca, onun sahabenin hadis
ilmindeki yerini ve kıymetini göstermesi bakımından son derece kıymetli bir
incelemesi olan «Hz. Âişe'nin Hadis Tenkidçiliği» isimli makalesi [A.Ü.t.F.D.
CXÎX, 1973]
Türkiyedeki hadis çalışmaları
arasında mümtaz yeri olan bir incelemedir.
Son dönemde
kaleme alınmış olmasına rağmen, hadis ilimleri ve ıstılahları alanında son
derece mükemmel olan ve bu ilimlere dâir, oryantalistlerin görüşlerini ve ilgili
kurumlan da, değerlendiren kıymetli bir eseri, Prof. Dr. Subhi Salih'in
«Ulûmû'l-Hadis ve Mustalahuhü» adlı eserini, M. Yaşar Kandemir'in «Hadis
İlimleri ve Hadis Istılahları» âdiyle I973'de dilimize kazandırması, bu
yılların kayda değer çalışmalarındandır. Telif eser olması yönüyle, Talat
KoçyiğU'in «Hadis Usûlü» adlı eseri (1974) bu zatın, Türkiye'deki hadis
çalışmalarına katkısının bir başka tezahürüdür. Mevzu Hadisler sahasında, ilk
defa müstakil telif çalışmasını da İ975'te M, Yasar Kandemir'in «Mevzu
Hadisler» ismiyle yaptığını müşahede ediyonjz. 1976'da Hadis ilminin ana
temellerinden biri olan, îbn Şihâb ez-Zührî'nin hayatı ve ilmî şahsiyeti
hakkında, Talat Koçyiğit'in [A.Ü.t.F.D. c. XXI] «îbn Şihâb ez-Zührî» adlı
makalesi de değerli bir incelemedir. Bundan bir yıl sonra, 1977'de, hadis
ilimleri alanında bir diğer kıymetli telif eserle karşılaşıyoruz. «Hadis
Ta-rUıi» adlı bu özgün çalışma, ülkemizde yapılan, hadis tarihi alanında hem
ilk ve hem de en kapsamlı eserdir. (Talat Koçyiğit) Hadis ilminin en önemli
mevzularından birisi olan, hadislerin Kur'anla mukayesesi mevzuunun, Suat Yıldırım
tarafından «Hadislerin Kur'anla Karşılaştırma Meselesinin Kaynakları» ismiyle
1978'de [Prof. M. Tayyib Okiç armağanı s 105-114], bir makale halinde yayınlanmış
olması, geç te olsa, bu konuda yapılmış ilk özgün çalışmadır. Yine, bu
yıllarda, Ali Osman Koçkuzu'nun «Peygamberin Sünnetinin Dinimizdeki Değeri ve
Yeri» isimli, Makaleler Serisi [Nesil Dergisi, sy. 2, 3, 4; sh. 12-17, 30-34,
32-36 (1978-79)] Sünnetin konumu üzerinde ülkemizde kaleme alman, büyük kıymeti
hâiz çalışmalardan birisidir. M. Said Hatiboğlu'nun [A.Ü.İ.F.D. c. XXIII, 1978]
«Hilâfetin Kureyşliliği» adlı makalesi, hadislerin değerlendirilmesindeki
metodu göstermesi bakımından ilginç bir denemedir. Hayrı Kırbaşoğlunun, tbn
Kuteybe'-nin «Tevili Muhtelifi'l-Hadis»in «Hadis Müdafaası» ismiyle I979'da
icrcemesi de işaret edilmesi gereken bir çabadır.
70'H
yıllarda. Usûle yönelik, çalışmalardan başka, hadis metinleri ile ilgili
çalışmalar da yapılmıştır. Bunlardan; 1971-80 arasında tamamlanan, Ahmed
Davudoğlu'-nun «Sahihi Müslim Tercemesi ve Şerhi» M. Zeki Molla-ahmedoglu'nun
«Süneni Tirmizi Tercemesi» 1972; Talat Koçyİğit'in «Hadislerin Işığında İman,
İbâdet, Ahlâk», (1974) gibi eserler sayılabilir.
1980'Ii
yıllara gelindiğinde, Hadis ve Sünnet alanındaki, akâdemik düzeydeki
çalışmalar hızlı bir tempo ile sürdürülürken, bunun yanında, bu yıllarda
sözkonusu alandaki çalışmaların tabana doğru yayıldığını da müşahede ediyoruz.
Bu yıllar, müslüman Türk okurunun ilgisini yavaş yavaş sünnet ve hadise çeken
yıllar olarak gözümüze çarpmaktadır. Akâdemik düzeydeki çalışmalara şunları
misâl olarak verebiliriz;
Talat
Koçyİğit'in «Hadis Istılahları» (1980) adlı eseri, Türkçemizde kaleme alınan,
bu neviden ilk telif eserdir. Bu eserin, bir benzeri İslâm âleminde de yoktur
denilse mübalağa edilmiş olmaz. Zâl'er Ahmed el-Osmânî'nin «Kavâîd fi
Ulûmil-Hadis» adlı muazzam eserinin İbrahim Canan taralından 1981'de dilimize
çevrilmesi de kaydedilmesi gereken bir uğraşıdır. î. Lütfi Çakan'ın «Hadîslerde
Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları» isimli doktora çalışması (1982) bu
alanda, Cumhuriyet dönemi Türk iyesi hadis çalışmalarında ilk Türkçe eser
olmakla birlikte, büyük kıymeti ilmiyesi olan bir çalışmadır. Yine, aynı ismin
«Ana Hatlarıyle Hadis» (1983) ve «Hadis Edebiyatı» (1985) adlı çalışmaları da
kayda değer eserlerdir. Bu yıllarda, hadis ilimleri içerisinde çok Önemli bir
yeri olan, Nâsih Mensüh konusunu mevzu edinen çok kıymetli bir inceleme ise Ali
Osman Koçkuzu'nun «Habiste Nâsih Men-sûh» isimli kıymetli eseridir. (1985)
Mürsel hadisler alanında, Selâhaddin Polat'ın «Mürsel Hadisler ve Delil Olma
Bakımından Değeri» isimli doktora çalışması (1985) bu alanda herhalde ilk ve
tek eserdir. Ali Osman Koçkuzu'nun, Hindistanlı büyük hadisçi, Abdülaziz b.
Şah Veliyyullah Dihlevî'nin «Büstânü'l-Muhaddisîn»ini dilimize kazandırması
(1986) hadis ricali ile ilgili önemli bir İhtiyacın karşılanmasına katkıda
bulunmuştur. Bu yıllarda, daha pekçok çalışma yapılmış olmakla beraber, biz bu
kadarına işaretle yetiniyoruz. Bu arada şunu da belirtmeden geçemiyeceğiz,
50'li yıllardan bu yana, İlahiyat Fakültelerinde çok kıymetli, Doktora,
Doçentlik ve Profesörlük taktim tezleri hazırlanmış, ancak bunlardan pekçoğu
henüz basılmamıştır. Örneğin : Talat Koçyİğit'in «Hadis'-Jerİn Toplanması ve
Yazı ile Tesbitİ» (1957) M. Said Hatiboğlu'nun «İslâmi Teıüdd Zihniyetinin
Doğuşu ve Hadis Tenkidçiliği» (1963) A. Osman Koçkuzu'nun «İslâm Dininde
Haberi Vahid'in İtikatli ve Teşriî Yönlerinden Yeri ve Değeri» (1968) vb.
Hadis
metinleri ile ilgili çalışmalarda, bu yıllarda devam etmiştir. Şunları örnek
verebiliriz; Hicri 2. asra âit, günümüze kadar ulaman hadis ilminde çok önemli
bir yeri olan, İmanı Mâlik'İn «El-Muvatta», aralarında A. Muhtar Büyükçınar'm
bulunduğu dört mütercim tarafından 1982'de dilimize çevrilmiştir. Yine aynı
yıl, «Süneni ibrı Mace» isimli hadis kitabı, Haydar Hatiboğlu tarafından
«Süneni ibn Mâca Tercümesi ve Şerhi» İsmiyle çok güzel bir Türkçe ile dilimize
kazandırılmıştır.
80'li yıllar,
yukarıda da belirttiğimiz gibi, hadis ve sünnet konusundaki münakaşaların
tabana yayıldığı yıllar olmuştur. Bu yolda en önemli pay hiç şüphesiz. 1981
yılında, Edip Gönenç tarafından dilimize çevrilen «Mustafa es-Sıbâî'nin 1961
yılında yazdığı «Es-Sünnetıi ve Mekânetûhâ fi't-Teşri'ü-îslâm» adlı esere
aittir. Eser Türkçeye «İslâm Hukukunda Sünnet» ismiyle çevrilmiş ve o yıllarda
Türk okuru tarafından beğeni ile karşılanmıştır. Hiç kuşkusuz, bu yıllarda,
sünnet tartışmalarının, akâdemik düzeyden çıkıp, Türk okurları arasında da tartışılıp,
bu tartışmaların yaygınlık kazanmasında önemli bir rol oynayan, bir başka unsur
da, onbeş günde bir yayınlanan «İktibas» süreli yayınlar tarama dergisinin söz
konusu alanla ilgili yapmış olduğu iktibaslardır. Örneğin : 26'dan 30'ncu
sayısına kadar, M. Yaşar Kandemir'in, Mevzu hadislerle ilgili çalışmasından,
uydurma hadislerin ortaya çıkış sebepleri üzerine bir dizi alıntı yapmıştır.
Ayrıca 39-40. sayılarında M. Said Hatiboğlu'nun [A.Ü.Î.F. Dergisinde]
yayımlanan «Hz. Âişe'nin Hadis Tenkidçi-liği» isimli makalesini iktibas
etmiştir. Bundan başka, sünnet ve Hadis'in anlamlarının tesbiti konusunda Talat
Koçyiğit'İn «Hadis Usulü» adlı eserinden 55 ve 56'ncı sayılarında alınlılarda
bulunmuştur. Bu arada, 66 ilâ 68'nci sayılarında, «Riyâzu's-Sâlihin'in»
Mukaddimesinden A. Haindi Akseki'ye ait kısımdan, Hadis-Sünnet ve anlamlarına
dair bir alıntı yapmıştır. Kuşkusuz, bu iktibaslar, söz konusu tartışmaların
tabana yayılmasında çok büyük rol oynamıştır. Bu arada, 1983'te Yaşar Kaptan
«Aylık Dergide» (Mayıs-Haziran) «Sünnete Dâirdir» başlığı ile bir makale kaleme
almış, makalesinde mevzu ile ilgili değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu makaleyi
61-62 ve 63. sayılarında İktibas dergisi de yayınlamıştır. Yine, Nisan İ983'te
Hilâl Dergisinde İbrahim Değirmenei'nin «Sünnete Karşı Hayır'm Şoku» başlıklı
bir makalesi yayınlanmış, Yazar, sünnet karşıtı tutumları eleştirmiştir.
Makale, İktibas'ın 66. sayısında da yayınlanmıştır. Tabiiki, bu yıllarda
yukarıdaki nevîden konuyla ilgili daha başka incelemelerde yapılmıştır. Ancak
biz yalnızca dikkat çekmek için bu kadarıyla yetiniyoruz.
Efkan
Umûmiye'nin Sünnet konusundaki münakaşalara dikkatlerini çevirmesinde rol
oynayan bir diğer eserde. Pınar Yayınları tarafından 1985'te Hüseyin Aslan'ın
çevirisiyle Türkçeye kazandırılan «Sünnetin Etrafındaki Şüpheler» isimli
eserdir. Kitabın yazarı Muhammed Tâlıir Hekim'dir. Bu arada, İlim ve Sanat,
Dergisinde [sy. 7, s. 36-41, 1986] îsmail Hakkı Ünal imzalı «Sadece Kur'anla Yetinilebilir
mi? Hadislerden Müstağni Kalmak Mümkün mü?» başlıklı makale de, bu yıllarda
süz konusu münakaşaların, Türkiye'de hangi boyutlara ulaş-iığım göstermesi
bakımından dikkâte değer bir makaledir.
Son olarak,
bu tartışmaları had safhaya çıkaran eser, hiç şüphesiz, mısırlı gazeteci Mahmud
Ebû Reyye'-nin Yöneliş Yayınları arasında. Muharrem Tan tarafından çevirisi
yapılarak «Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması» başlığı ile Türkçeye çevrilen
eseridir. Bu eser, Türkiyedeki Sünnet tartışmalarının yoğunlaşmasında müsbet
i'ol oynamasına karşın. Hadis ve Sünnet konusunda -terîi formasyonu bulunmayan
Türk okuyucusu açısından çok menfi tesirleri olmuştur. Kitabın muhtevası bundan
yaklaşık 40 yıl önce Mısır toplumunda konuyla ilgili olarak yapılan
tartışmaların bir göstergesidir.
Maalesef,
Yazarın Sünnet ve hadis konusunda, or-. yantalistlerle müslüıvıan ilim adamları
arasında köprü olanlardan biri addedilmesi sıfatiyle, sünnet konusunda tamamen
oryantalist bir zihniyet taşıyor olması bi/.im okurumuzun bir kaos içine
düşmesine neden olmuştur. îşte, İ9901ı yılların başında, hadis ve sünnet
alanında Türkiyede yapılan çalışmaların bir yenisi olarak, yukarıda
zikrettiğimiz esere bir reddiye olarak kaleme alınmış bulunan «Sünnet
Müdafaası» adlı elinizdeki bu eser yer almaktadır. «Sünnet Müdafaası» Ebu
Reyyenin, maksatlı ve sübjektif değerlendirmelerini bertaraf edecek, ilmi
mu-kakayese neticesinde okuyucuyu doğru ve sağlıklı bilgiye ulaştırabilecek
nitelikte bir eserdir. Eserin orjinal adı «Difaun anî's-Sünne» dir. Yazarı,
Mısırlı âlim, Muhammed b. Muhammed Ebu Şehbe'dir. Eser üç ayrı bölümden
oluşmaktadır.
I.BÖLÜM ;Ebû Reyye'nin kitabının bir tenkidi olup, müellif
ileri sürülen bütün şüpheleri, tek tek ele alarak, önce özet, daha sonra da
tafsilatlı olarak eleştirmektedir. Ebu Reyyenin tutarsızlığını ve
yetersizliğini ortaya koymaya çalışmaktadır.
II.BÖLÜM :Yine, Ebû Şehbe'ye ait olup, Mısırlı Yazarlardan,
Ahmed Emin, Ali Hasen Abdulkadir gibi yazarların, oryantalistlerin tesiriyle
ileri sürdükleri, hadis ve sünnet konusundaki yanlış görüşleri
tenkid etmektedir.
III.BÖLÜM :Yazarı, Abdülğâni Muhammed Abdül-hâlık'tır. Aynı
zamanda, «Hucciyyetû's-Sünne» adlı muazzam eserin de yazarıdır. Müellif
sünnetin hüccet oluşunu inkâr edenlerin, tâ ilk devirlerden beri ileri sürdükleri,
sünnet ve hadisler konusundaki temel dört şüpheyi ele almakta ve bunları ilmi
bir şekilde cevaplandırmaktadır.
«Sünnet
Müdafaası» adlı eserin, Cumhuriyet devri Türkiyesi Hadis ve Sünnet
çalışmalarına müsbet yönde katkıda bulunması, 199O'lı yıllarda, Hadis ve Sünnet
alanında müsbet fikirler taşıyan eserlerin te'lif ve nesrine bir başlangıç
olması, ayrıca; bu sahadaki menfi fikirleri izâle etmek suretiyle, okuyucuları
doğru neticelere sevketmesi en büyük temennimizdir.
Gayret
bizden, Tevfik ve inayet Allah'tandır.
M.G. - M.E.Ö.
9/8/1990
Ankara
[2]
1914 yılında
Mısırda Desuk kentine bağlı Minyetu Cenah köyünde dünyaya geldi. Henüz küçük
yaşlarda köydeki medreseye devam eden Ebu Şehbe bir taraftan okuma yazma
öğrenirken, 9 yaşında Kur'-an'ı ezberler. Daha sonra (Batılılaşma hareketi içinde)
açılan ilkokula kaydolur ve 12 yaşında mezun olur.
1925 yılında
Desuk kentindeki ilmi ve dini enstitüye kaydolur ve buradan 1930 yılında mezun
olur.
1930 yılında
Tanta kentinde yine Islâmi ilimlerin öğretildiği bir ba'şka enstitüye
kaydolarak 1935 yılında bu enstitüden mezun olur.
1935 yılında
el-Ezher Üniversitesi'nin Usulu'd-Din Fakültesi'ne girer ve 1939 yılında
«Usulu'd-Din»i bitirerek aynı yıl yüksek lisans öğrencisi olarak Ezher'e kabul
edilir.
Beş yıl sonra
yani 1944 yılında yüksek lisansını bitirir ve J946 yıhncja üstün başarı ile
doktorasını tamamlar. Aynı yıl aynı fakülteye öğretim üyesi olarak tayin
olunur. Daha sonra sırasıyla Doçent ve Profesör ünvanlannı ahf. Prof. Dr.
Muhammed Ebu Şehbe 1963 yılında Bağdad Üniversitesi'nde bir yıl, 1966 yılında
Sudan Ummu Derman Üniversitesi'nde üç yıl öğretim üyesi olarak bulunur.
1969 yılında
Asyut'ta Ezher'e bağlı olarak açılan Usulu'd-Din Fakültesi'ne Dekan olur ve
1973 yılma kadar bu görevde kalır.
Din eğitimi
ve öğrenimini İslah çalışmalarına katılmak için gittiği Suudi Arabistan'da da
dört yıl misafir öğretim üyeliği yapar.
Prof. Dr.
Muhammed Ebu Şehbe'nin ondan fazla telif eseri ve yüzlerce ilmi makaleleri
yayınlanmıştır. Telif eserlerinden başlıcaları şunlardır:
1-el-Medhal li Dinaseti'l Kur'ani'l-Kerim
2 - es-Siretü'n-Nebeviyye fi Davi'l Kitabi ves'Sünne (2
cilt)
3 -Âlamu'l-Muhaddisin
4 - Şerhu'l-Muhtar min Sahih-i Müslim (3 cilt)
5
-Ulumu'l-Hadis
6- fi-Usuli'1-Hadis
7- Risâletu'n-fi'1-îsrai ve'1-mirac
8- el-Kutubu's Sihah Fi's-Sünne
9- Hazretu'l tslam ile'r-Riba
10- el-tsrailiyatu ve'l Mevzuat fi Kutubi't Tefsir
11-el-Hududu fil İslâm
12- Şerh-u Sahih'ü Buhari
13-Difaun ani's Sünne (elinizdeki «Sünnet Müdafaası» adıyla
terceme ettiğimiz eser)
Prof. Dr.
Muhammed Ebu Şehbe eserlerinde de görüldüğü gibi hayatını sünnet ve hadis
araştırmaları üzerine geçirmiş bir alimdir ve en önemli özelliği de günümüzde
bir elin parmaklan kadar az olan «hadis isnad icazeti"ne sahip olan çok
önemli bir alim oluşudur.
«Hadis isnad
icazeti» konusunda muhaddis Zahid'-ül Kevseri (rh.a) de Türklerden en son hadis
isnad icazetine sahip olan bir alimdi.
[3]
Hamd insanı
şereflendiren; onu akıl ve konuşma ni'metiyle pok çok yaratığına üstün kılan
Allah'a, sa-lat ve selam, Allah'ın kendisine hikmet ve hak ile batılı ayırmaya
kâfi hitabet gücü verdiği Peygamberimiz Hz. Muhammed'e, Onun ehl-i beytine,
ashabına ve en güzel şekilde onlara tabi olanlara olsun.
İslâm şeriatı
iki yüce esasa dayanır •. Kur'an-i Kerim ve Hz. Peygamber'in Sünneti.
Kur'an, dinin
aslıdır, doğru yolun kaynağıdır; Hz. Peygamber'in en büyük mucizesi ve çağlar
boyu O'nun peygamberliğine delalet eden bir alamettir.
Sünnet ise;
Kur'an'm açıklaması, hükümlerinin izahı, prensiplerinin tafsili ve getirdiği
yasaların tamamlayıcısıdır. Kuşkusuz sünnet, masum olan Peygamber Allah'ın
salat ve selamı üzerine olsun den sâdır olduğu tesbit edildiği zaman kendisine
uyulması vacip olan bir kanun ve hidayettir.
Sünnetin bir
kısmı Vahy meleği Cebraill tarafın-dan gelen açık bir vahy iledir. Bir kısmı da
ilham ve kalbe ilka yoluyladır.[4] Diğer bir kısmı ise; Peygam-ber'in içtihadına
dayanır. O'nun bir içtihadı Kur'an'-dan edindiği bilgiye, şeriat kaidelerine ve
kalbini dolduran vahy nurları ile ilâhi öğretime dayanır ki, bunlar da okuma,
yazma, araştırma ve inceleme ile elde. edilmezler.
Nitekim Allah
Teala da şöyle buyuruyor: «Oku, yaratan Rabb'inin adılla O, insanı bir kan
pıhtısından yarattı. Oku, Rabb'in sonsuz kerem sahibidir. O rab ki kalemle
yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini de öğ-retti»
[5] Burada kalemle öğretmek kesbi ilme işarettir. İkinci
öğretmek ise Allah'ın dilediği kimseye verdiği vehbî ilmi ifade etmektedir.
Hz.
Peygamber, her ne zaman bir ictihadda bulunur vahy de bu içtihadı sukut ile
karşılarsa, bu, Allah'ın bir takriri (onaylaması) olarak kabul edilir. Bu tür
ictihadlar da kendisine indirilen vahy niteliğini kazanır. Bu manada Hz.
Peygamber'den sâdır olan her şey Vahy olarak kabul edilebilir. Nitekim Allah da
şöyle buyurmaktadır : «Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki arkadaşınız
Muhammed yoldan sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O'nun
konuşması ancak bildirilen bir vahy iledir.»
[6]
İslâm ümmeti
bu iki esasın tebliğine son derece büyük bir önem vermişlerdir. Öyle ki bu, hiç
bir ümmetin, peygamberlerinden, krallarından ve büyüklerinden geriye kalana
gösterdikleri itinaya benzemez. Sahabe Kur'an'ı ezberlemiş (korumuş), âyetleri
üzerinde düşünmüş ve fıkhetmişler, onu Allah'ın indirdiği şekliyle
kendilerinden sonra gelen Tâbiun'a ulaştırmışlardır. Tâbiunda aynı şekilde
kendilerinden sonra gelen nesle iletmişlerdir. Böylece sayılması mümkün
olmayan bir kitle her asırda kendilerinden sonraki nesle nakletmiştir.
Ezberleme ve şifahen alma yollarına bir de hem Peygamber asrında, hem de ondan
sonraki devirde yapılan yazı ile kaydedilmesi yolu eklendi
Nihayet Yüce
Allah'ın «Kur*an'ı biz indirdik ve O'nu muhakkak biz koruyacağiz»[7] sözünü doğrular-casına hiçbir değişiklik, tahrif ve
fazlalığa uğramadan Kuran bize kadar ulaşmıştır.
Aynı şekilde
Sahabe, Hz. Peygamberin sünnetini de ezberleyerek, anlayarak ve fıkhederek
lafzı ile ki asıl olan ve çoğunluğu böyledir veya ma'nasıyla kendilerinden
sonra gelen tâbiuna teslim etmişlerdir. Tâbiunda etbaut-Tâbiine nakletmiş ve bu
şekilde devam etmiştir.
Sünnet, Hicri
birinci asırda genel olarak tedvine tâbi tutulmamıştır. Bu da Kur'an'la
karışması ya da sahabenin Kur'an'ı bırakıp O'nunla uğraşması endişesini
taşıyan bu konudaki yasaklamadan kaynaklanmıştır. Birinci asırda, sünneti
ezberleyenler çok olmasına
karşın, onun yazımıyla uğraşanlar az olmuş ve bir asır bu şekilde kapanmıştır.
îkinci asnn
hemen başlarında genel bir tedvin hareketi başlamış bu övgüye değer iş için
âlimler zinde bir tavır sergilemişlerdir. Tedvin hareketi, tenkid, cerh ve
tâdil, hakkı ve doğruyu araştırma çalışmalarıyla beraber olmuştur. Hadis
imamları ve uzmanları bu iş için gerek metin tenkidi gerekse senet tenkidine
dair, hassas köklü ve âdil kaideler koymuşlardır. Bu tedvin hareketi, kıymetli
eserler ve delil olmaya uygun ve delil olabilecek hadisleri içine alan geniş
ansiklopedileri meydana getirmiştir. Hu kitapların bir kısmı sahih hadislere
hasredilmiş bir kısmı da sahih, hasen ve zayıf hadislere ayrılmıştır. Ayrıca
bir kısmı Hz. Peygamber'in hadislerini ihtiva ederken diğer bir kısmı da sahabe
ve tâbiunun sözlerini de içine almıştır.
İslâm, çok
eski asırlardan beri uyumayan düşmanlara mûbtelâ olmuştur. Bunlar, İslâm'ın
gücünü ve devletini batırmak için hile ve desiselere baş vurmuş, ağlar örmüş,
tuzaklar hazırlamışlardır.
İşte bu
düşmanlar, düşmanlıklarını açığa vuramayınca hile ve desiselere sığınarak
çeşitli yollara başvurdular. Bu, bazen Sebeüer'in[8] yaptıkları gibi Resulullah'ın ehl-i beytine muhabbet
ve sevgi besliyor görünmek, bazen de dini naslarda, Arap dili ve İslâm
şeriatıyla bağdaşmayan teviller yapmak sure-Liyle K&rrnatiler, Bâtinİler
vb.nin yaptıkları gibi dini emirleri ortadan kaldırmaya çalışmak şeklinde
ortaya çıkmıştır
Bu düşmanlar,
müslümanları dinlerinin esası olan Kur'an-ı Kerim'in mütevatir oluşu, icazı,
çelişkilerden uzak oluşu ve hükümlerinin her asır ve her topluma uygun oluşu
hususunda şüpheye düşürmeye yeltenmişlerdir. Bu gayelerini gerçekleştirmek
için birçok rivayetler uydurmuş ve âyetlerin mânalarım tahrif etmişlerdir.
Aynı şekilde
Müslümanları dinlerinin: ikinci esası olan Hz. Peygamber'in sünnetinden de
şüpheye yöneltmişler ve bu kötü emellerine erişebilmek için çeşitli üsluplar
edinmişlerdir. Ba'zen bu şüpheyi sünnetin tesbiti, (yani) mütevatir olmayıp
âhâd oluşunu Heri sürmek, ba'zen de rivayet uydurmak suretiyle meydana
getirmişlerdir ki; bu rivayetler, hadisleri, düşüncede sathilik, vaki ve
müşahedeye, sarih akla ve sahih nakle ya da salim tecrübeye ters bir pozisyona
sokmuştur. Ayrıca bunlardan başka uslublar da kullanmışlardır.
Sünnete hücum
sancağını ilk olarak en-Nazzam ve onun izinde yürüyen sünnet düşmanları taşımıştır.
Bunların hadisle ilgili makalelerinin çoğuna Alla-me îbn-i Kuteybe «Te'vilu
Muhtelefi'l Hadis» adlı kitabında cevaplar vermiştir.
Son asırlarda
bir takım müsteşrik ve papazlar türemiş sünnete yöneltilen bu şüphe ve
saldırılan almış ve onları abartarak gönüllerinin istediği kadar çoğaltmış,
taşımadığı manalara hamletmiş ve insanlara öylece sunmuşlardır.
Son derece
üzüntü veren durumlardan birisi; batılıların her türlü görüş ve düşüncelerine
güvenen bazı kimselerin bu şüphe ve saldırıları kapıp bir kısmini kendilerine
yalandan isnad ederek hata üstüne hataya düşmeleridir.
Diğer bir
kısım kimselerin ise bunu kendisine ftis-bet etmeyip, ancak bunlara rıza
göstererek bunların borazanlığım yapmalarıdır. Bu kimseler kitaplarında söz
konusu şüphelere yer vermişler, dahası bununla da kalmayıp bu şüpheleri
kuvvetlendirmeye çalışmışlardır. Merhum Üstad Ahmet Emin'in «Fecru'I İslâm» ve
Duha'l İslâm adlı eserlerinde yaptığı gibi. Ancak Ahmed Emin, müsteşriklerin
iddialarının pek çoğuna katılmakla birlikte bazı görüşlerine de muhalefet etmiş
ve tenkidlerinde yumuşak davranmıştır.
Bunların bir
kısmı heva ve arzularına uyarak sünnet ve hadis ehline açıktan düşmanlık
hususundu misyoner ve müsteşrikleri geride bırakmışlardır. Bunlar daha şeni
ibareler kullanarak başta büyük şahabı Ebu Hureyre olmak üzere her türlü edep
ve erkandan uzak, çirkin lafızlarla sahabeyi -dillerine dolamışlardır. Tıpkı
Mahmud Ebu Reyye'nin «Advâun ales-Sün-neti'l Muhammediyye» adlı eserinde
yaptığı gibi.
Ahmed Emin
ile Ebu Reyye'nin kitapları arasında oldukça çok fark vardır. İkisinin
arasındaki fark âlim ve âlîm olduğunu iddia eden, asıl araştırıcı ile
araştırıcıların eteklerine yapışan kimse arasındaki fark gibidir.
Sünnet ve
ilimlerinde araştırma yapmak basit ve kolay bir iş değildir. Sabır ve metanet,
derin bir düşünce ve tefekkür gerektiren bir iştir. Yüzeysel düşünce ve
gelişigüzel inceleme insanı ancak kötü görüşlere ve kötü sonuçlara götürür. Müsteşrik
ve izlerinde yürüyenlerin içine düştükleri hataların bir kısmının hadisleri
dikkatlice ince-lemeyip köklerine ve derinliklerine ulaşamamalarından
kaynaklandığını açıkça söyleyebilirim. Bunlar zahirin ötesini görememiş ve
hadislerin derlendiği asrı ve toplumu ve bu asırda meydana gelen kargaşaları
tasavvur edememişlerdir. (Bunun yanında) hadis imamlarının din, ilm, titizlik,
uyanıklık, güvenirlik, gizli ve açık hallerde Allah'ın murakebesini gözetmelerinden
ileri gelen ayrılmaz niteliklerini de kavrayamamışlardır.
Yüce Allah,
sünnet ve hadisleri savunacak, hilebazların hilelerinden onları koruyacak
kimseler var-etmiştir. Bundan sonra da hiçbir asır, sünneti câhillerin
tevillerinden, bozguncuların yalan isnadlarından ve aşırı gidenlerin
tahriflerinden muhafaza edecek ilim ehlinden hâli kalmayacaktır.
Allah, İbn-i
Kuteybe'ye rahmet etsin. O, hadis düşmanlarının ortaya attığı pek çok
şüphelere cevap vermiştir. O'nun bu reddiyesi, ta'zimle anılacak övgüye değer
bir cihaddır.
Halâ îslâm
âleminin her tarafında sünnet ve hadislerle büyük bir dikkatle ilgilenen ve
çalışmalarında derinleşen, ona yönelen şüpheleri reddetmeye azami gayret
sarfedenler bulunmaktadır. Mağrib, Hindistan, Şam, Hicaz ve Ezher âlimleri
tarafından bu meyanda kıymetli eserler meydana getirilmiştir.
Hamdolsun ki
Allahu Teala benim de sünnet araştırmalarıyla şereflenenierden olmamı; onun
temiz sahasını asabiyet ve duygusallıktan beri olarak ilim, is-bat, araştırma
ve ikna ile müdafa edenlerden olmamı
dilemiştir.
Ben «Hadiste uydurma, çağdaş yazar ve müsteşriklerin şüphelerine cevaplar»
adındaki Doktora tezimde bu şüphelerin bir kısmına ilmi cevaplar verdim.[9]
(Ebu
Reyye'nin) «Advâun ale's-Sünneti'l Muham-mediyye» adh eseri ortaya çıkınca
yazarın hadislere ve hadis ricaline eski ve yenilerin bütün hücumlarını,
müsteşrik, misyoner ve piyonlarının söylediklerinin tümünü araştırmaya tabi
tutmadan benimsediğini gördüm. Yazarın bu kitabında sünnetin çelişki
arzettiği-ni, tahrif ve tebdile uğradığını göstermek için son derece gayret
sarfettiğini ve bu uğurda sahih rivayetleri karaladığım yalan ve uydurma
haberleri de tashih ettiğini gördüm. Anladım ki bu kitaba reddiye yazmak
sünnet etrafında dolaşan bütün gürültülere cevap olarak sayılabilir. Bu
itibarla kitabıma «Sünnet Müdafaası, Müsteşrik ve Çağdaş Yazarların Şüphelerine
Reddiyeler» adını verdim.
îlk önce bu
düşünceleri «el-Ezher» dergisinde ten-kid etmeye başladım. Peşpeşe orada 7
makale, kaleme aldım[10]Sonra ortaya çıkan bazı nahoş durumlardan dolayı bu
dergideki reddiyelerime son verdim. Daha sonra bu reddiyeleri tamamlamaya
giriştim ve bütün.vaktimi buna ayırdım. Allah'a hamdolsun O'nun yardımıyla bu
kitap meydana geldi.
Burada bu
konu ile ilgilenen iki değerli âlimTkar-deşimize işaret etmeden geçemeyeceğim.
Bunlar; üs-tâd Abdurrahman b. Yahya el-Muallimi el-Yemânî ile, üstad
Abdurrezzak Hamza'dır, Her biri bu konuda geniş kapsamlı birer eser
hazırlamışlardır. Böylece Allah'tan mükafata, insanlardan da sena ve övgüye
mazhar olmuşlardır.İşte ben de İslâm âleminin her tarafındaki ma'ri-fet âşığı,
hakikat arayıcıları, sünnete gönül veren gayretli okuyucularıma bu kitabımı
takdim ediyorum.
Ayrıca bu
reddiyelere bir giriş olarak sünnetin dindeki yeri, onun delil olma bakımından
durumu, kısaca geçirdiği safhalar ile İslâm'da hadis tenkidi âlimlerinin
ortaya koydukları usul ve kaidelere değinmek istiyorum.
Söylediğim
her doğru Allah'tandır. Eğer bir kusur olursa (bilinsin ki) gayem hakkı ve
doğruyu aramaktır. Başarım ancak Ali alı1 tandır. Ona güvendim ve ona
yöneldim.
Ebu Muhammed
Muhammed b.
Muhammed
Ebu Şehbe.
[11]
İslâm dininin
birinci temeli Kur'an-ı Kerim'dir. Sünnet ise ikinci esası teşkil eder.
Kur'an'a göre sünnetin konumuna gelince; Sünnet, Kur'an'ın açıklayı-cısıdır.
Mücmel ifadelerini tafsil, müşkilini izah eder, mutlakım takyid, umumunu >
tahsis eder. Kısaca değinilen hususları açar. (Nitekim) Allah Teala şöyle
buyurmuştur:
«Biz sana da
Kur'an-ı indirdik, tâ ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça an
latasın ve taki onlar da düşünüp anlasınlar»[12]başka bir âyette ise «Şüphesiz ki sen dosdoğru yola
iletmektesin. (O) yol göklerin ye yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat
edin İşler sonunda Allah'a döner.»
[13]
Hz.
Peygamber, Kur'an'ın âyetlerini bazen sözleriyle bazen davranışlarıyla bazen
de her ikisiyle birlikte açıklardı. Nitekim şu âyette geçen zulüm kelimesini
şirk olarak tefsir ettiği kaydedilmiştir. «İman edenler, ve imanlarına zulm
karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidayet üzere olanlar da onlar-dır.»[14] Yine «Kimin kitabı sağ tarafından verilirse kolay bir
hesap ile hesaba çekilecektir ve sevinçli olarak ehline dönecektir
[15]âyetinde de «Kolay hesabı» Kul'un hesab için Allah'ın
huzuruna çıkarılıp fakat amelleri sorgulanmadan bırakılması olarak tefsir
etmiştii.
Buhari'nin
rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber: «Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de
öyle kılın» buyurmuştur, Müslim, Ebu Davud ve Neseî'nin rivayet ettikleri
diğer bir hadisin de ise Veda Haccı sırasında şöyle buyurmuştur: «Hac
menasikini alınız. Zira bu haccımdan sonra bir daha hac yapabileceğimi
sanmıyorum» hadisin diğer bir varyantında ise : «Hac menasikini benden alınız.»
buyurmuştur.
Ahmed,
Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve îbn-i Mace; Ubade tbn-i Samit'den Hz.
Peygamber" İn «Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı dört şahid getirin,
eğer şâhidlik ederlerse, o kadınları Ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara
bir (çıkar) yol gös-terinceye kadar evlerde hapsedin.»[16] ayeti hakkında şöyle dediğini naklederler. «Benden
alınız, benden alınız (benden öğreniniz) Allah onlara bir çıkar yol gösterdi»
Bekar'm bekarla zina etmesinin cezası yüz dey-nek ve bir yıl toplumdan tecrid
edilmektir. Evli kimselerin zina cezası ise yüz değnek ve recmedilmektir.
[17]
Allah Tealâ
bir âyet-i kerimede «Namazı kılın zekatı verin» buyurmuştur. Ancak Namazın ne
rek'at sayılarını, ne nasıl kılınacağını, ne de vakitlerini açıklamadığı gibi,
farzlarını, sünnet ve vaciplerinden ayrı olarak" da zikretmemiştir. Bütün
bunları Hz. Peygam-ber'in sünneti izah etmiştir. Aynı şekilde Kur'an, zekatın
ne zaman vacip olacağını da belirtmemiştir. Ayrıca nisap miktarını, zekat
olarak verilecek birimi ve nelere zekat düşeceğini de belirtmemiştir. Bütün bunları
yine sünnet belirgin olarak ortaya koymuştur.
Allah Teâlâ,
başka bir âyette «erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarından ötürü Allah
tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin, Allah azizdir,
hakîmdir»[18]buyurmuş ancak ceza gerektirecek hırsızlığın ne
olduğunu, ellerin nereden nereye kesileceğini müphem bırakmış yine bütün
bunları sünnet açıklığa kavuşturmuştur.
Yine Allah
bir âyette «Ey insanlar" İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan
isi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.»[19] buyurmuş, fakat içki içene verilecek cezayı tâyin
etmemiştir, bu haddi tayin edende yine sünnet olmuştur.
Başka bir
âyette «zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve
âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dinini tatbik hususunda sizi sakın acıma
duygusu kaplamasın...[20] buyurmuş, bu
hükmün
kimlere uygulanacağını belirtmemiştir. Sünnet bu hükmün bekarlar için olduğunu
söylemiş, evlilerin cezasını ise recm olarak tesbit etmiştir.
Başka bir
âyette «(savaştan) geri kalan üç kişinin de Allah tevbelerini kabul etti, yer
yüzü genişliğine rağmen, onlara dar gelmiş ve vicdanları kendilerini sıktıkça
sıkmıştı.»
[21]buyurmuş, bunların kıssaları ve işledikleri suçu
açıkça ortaya koymamıştır. Sünnet, bunları en güzel bir şekilde açıklamıştır.
Bunlara benzer sayısız örnekler verilebilir. Öyle ki eğer sünnet, Kur'an'ı
açıklamasaydı bir çok husus bize kapalı kahr, onu anlamamız güçleşirdi. Sahabe
ve Tâbi un bu gerçeğin farkındaydılar.
İbnu'l
Mübarek, İmran b. Husayn'in «siz bazı hadisler rivayet ediyorsunuz ki aslını
Kur'anda göremiyorum» diyen bir adama şöyle dediğini rivayet eder : «Sen ahmak
bir adamsın, sen Allah'ın kitabında, öğle namazının dört rekat olup kıraatin
onda açıktan olmayacağını bulabiliyor musun?- Sonra İmran b. Hu-sayn adama
sıra ile namaz, zekat ve benzeri hususlarda aynı tarzda sorular yönelterek
sonunda, sen bütün bunları Allah'ın kitabında açık bir şekilde görebiliyor
musun? diye sorduütan sonra şöyle der: «Allah'ın kitabı bütün bunları kapalı
bırakmış, sünnet ise bunları açıklığa kavuşturmuştur.»
İmam Evzai,
Hassan b. Atiyye'nin şöyle dediğini rivayet eder: «Hz. Peygamber'e vahy
geliyor, Hz. Cebrail de bir vahyi tefsir eden sünneti beraberinde getiriyordu.»
Rivayete göre
Mekhulda şöyle demiştir: «Kur'an-ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kuran'a
olan ihtiyacından fazladır.» tmam Ahmed'de şöyle demiştir: «Sünnet Kur'anı
açıklar ve izah eder.»
[22]
Sünnet
Teşride bazen müstakil olur.[23] Bir kadınla halası veya teyzesini birlikte
nikahlamanın haram oluşu, süt kardeşliği sebebiyle getirilen evlenme yasakları,
azı dişli vahşi hayvanlarla yırtıcı pençeli kuş7 ların etlerinin haram oluşu,
deniz ölüsünün helal oluşu bir şahid ve yominle yetinerek hüküm vermek gibi sünnetin
Kur'an'a ziyade olarak getirdiği hükümler buna örnek olarak verilebilir.
[24]
Kendilerine
itibar edilen bütün âlimler sünnetin (dinde) delil oluşunda ittifak
etmişlerdir. İster beyan sadedinde olsun isterse müstakil hüküm getirsin bu
böyledir. İmam Şevkâni bu konuda şöyle der : «Sünnetin delil oluşu, ve hüküm
koymada müstakil oluşu dini bir zorunluluktur. Buna ancak İslâm'dan nasibini
almayan kimseler muhalefet ederler.[25] İmam Şevkâni bu hususta haklıdır. Çünkü sünnetin
delil olduğuna sadece Hariciler ve Râfizîler itiraz etmişlerdir. Bunlar
Kur'anın zahirine sarılıp sünnetleri ihmal ederek sapıtmış ve saptırmışlar,
doğru yoldan ayrılmışlardır.[26]
Kur'an ve
sabit olan sahih sünnet Hz. Peygamberden sadır olduğu tesbit edilen herşeyin
delil olduğuna dair pek çok hüküm ihtiva etmektedir. Allah Tealâ şöyle
buyuruyor: «De ki Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin...»[27] başka bir ayette «Ey iman edenler Allah'a itaat edin,
Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şeyde
çekişirseniz, Allah'a ve âhiret gününe inanmış-sanız onu Allah'a ve Resulüne
götürün.»
[28]Meymun b. Mihran ayetteki Allah'a götürmekten maksadın
onun kitabına başvurmak, peygambere götürmek ise sağlığında bizzat kendisine,
ölümünden sonra da sünnetine baş vurmak olduğunu söylemiştir.
Başka bir
âyette ise şöyle buyuruyor: «Hayir; Rab-binc andolsun ki aralannda çekiştikleri
şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir
sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe îman etmiş olmazlar.»
[29] Ayet Hz. Peygambor'in hem Kur'an'la hem de sünnetle
vardığı hükümleri içine almaktadır. Hatta âyete göre Kur'an ve sünnetin
getirdiklerini zahiren kabul etmek yetmez bilakis onlara kalben rıza gösterip
benimsemek gerekir.
Bir başka
âyette ise «Her kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur»
[30] Burada Allah Teala, Peygamber'e itaati kendisine
itaat olarak saymış ve ona muhalefet etmekten de sakındırarak şöyle demiştir :
«Onun buyruğuna aykırı hareket edenler başlarına bir belanın gelmesinden veya
can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar
[31] Eğer Resul'ün emri deli) ve bağlayıcı olmasaydı ona
muhalefetten dolayı ateşle tehditte bulunulmazdı.
Allah Teâla
buyuruyor : «Gerçek şu ki Resulullah'-da sizden Allah'a ve âhiret gününe
kavuşmayı umanlar için en güzel bir Örnek vardır. ..»[32] Bir başka ayette «...Resul size neyi verirse alınız
neden yasakladıy-sa kaçınınız...» Allah Teâla, Resul'ün emrini tabi olunması
gereken bir vecibe, yasak kıldığı şeylerin de kaçınılması gereken bir husus
olduğunu belirtmiştir.
Bu konuda pek
çok ta hadis vardır. Bunlardan birisi: Ebu Davud'un Sünen'inde Mikdad bin
Madi-keribten rivayet ettiği Hz. Peygamber'in şu hadisidir: «Biliniz ki bana
Kur'an ve beraberinde bir misli verilmiştir. Haberiniz olsun ki; yakın bir
gelecekte (mal ve mevki ile mağrur olan) bir takım ahmak kimseler çıkıp
koltuklarına yaslanarak şöyle diyecekler: «Size düşen Kur'ana sarılmaktır. Onun
helal dediğini helal, haram dediğini de haram sayınız.» bilin ki; ehli
merkeblerin etleri, aza dişli vahşi hayvanların etleri, kendi rızasıyla
bıraktığı dışında zımminin kaybettiği mah da helal değildir. Her kime bir
misafir gelirse ona düşen onu ağırlamaktır. Şayet ağırlamazlarsa bunun bedoiini
ondan alabilir.»
[33]
îmanı
el-Hattâbî «Bana kitab ve beraberinde bir misli verildi» ifadesinin iki manaya
geldiğini söyler.
Birincisi
yâni zahir, metluv vahy ile birlikte kendisine gayri mettuv oian bfttıni bir
vahy verilmiştir.
İkincisi; Kur'an kendisine, okunan bir vahy
olarak verilmiş, onun açıklaması olarak da bir misli daha verilmiştir. Yâni
Hz. Peygamber'e kitabı açıklama yetkisi verilmiştir. (Bu yetkiye dayanarak) has
ifadeleri ta'mim, âm. olanları da ,tahsis ediyor. Kitaptaki kapalı ifadeleri
açıklayarak zâid hükümler getirebiliyor. Böylece sünnetin kabulü ve kendisiyle
amel etmenin mecburiyeti aynen tilavet olunan Kur'an gibi oluyor.
Buradaki
«...mal ve mevkii ile mağrur ahmak kimseler...» ifadesi ile Hz. Peygamber
Kur'an'da zikredilmeyen sünnete muhalefet etmekten sakındırıyor. Ki hârici ve
râfizîler bu kanaate sahip olmuşlardır. Bunlar Kur'an'ın zahirine sarılıp onun
açıklamasını içeren sünnetleri terketmişler, böylece şaşkına dönüp
sapıtmışlardır.lü
«Koltuğuna
yaslanarak» ifadesiyle de «Bunların lüks vo konfou*içerisinde evlerine yapışıp
kalan kimseler olduklarını, ilmi asıl kaynaklarından almadıklarını
kastediyor.
[34]
Bu hadis aynı
zamanda Hz. Peygamber'in bir mucizesine delalet etmektedir. Nitekim ilk
devirlerde olduğu gibi son asırlarda da hadisleri bırakıp Kur'anla yetinmek
gibi kötü bir davayı savunan gruplar ortaya çıkmıştır. Bunların maksadı dinin
yansını yıkmaktır. Sen dinin tamamını yıkmak da diyebilirsin. Çünkü sünnet
safdışı bırakıldığı zaman şüphesiz bu ümmetin Kur'an'ınm pek çok âyetini
anlayamamasına Allah'ın muradının ne.olduğunu idrak edememesine yol açacaktır.
Sünnet reddedilip Kur'an da anlaşılmadığı zaman vay İslâm'ın haline...
Irbâd b.
Sâriye'den merfu olarak gelen bir rivayete göre (Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur) «Benim sünnetime ve hidayet üzere olan râşid hâlifelerimin
sünnetine de yapışın. Ve onlara sımsıkı sarılınız.»
Bu hadisi Ebu
Davud ve Tirmizi rivayet etmiş,
(Tir-nıizi'ye göre) sahih ve hasen bir hadistir.*
el-Hâkim
ibn-i Abbas (ra)'dan Hz. Peygamberimizin veda hutbesinde şöyle dediğini nakleder:
«Şeytan sizin yurdunuzda tapılmaktan ümidini kesmiştir. Ancak bu perestiş'in
ötesinde sizin önemsemediğiniz bazı konularda kendisine itaat edilmesinden
memnun kalır. İşte bundan sakınınız. Size (iki) şey bıraktım, onlara
yapıştığınız müddetçe dalalete düşmezsiniz. Allah'ın kitabı ve peygamberinin
sünneti.» Bunun benzerini İmam Malik, el-Muvatta'ında rivayet etmiştir.
Bu hadisten
açıkça anlaşıldığına göre hüküm çıkarmada sünnete baş vurmak, Kur'an'a
başvurmak gibi, zorunludur. Sahabe Allah onlardan razı olsun sünnet ve hadisin
(dinde) delil olduğunda özellikle
Kur'anda bir aslı olmasa bile ve onunla amel hususunda icma etmişlerdir. Ri/.
onlardan hiç birisinin bu icmaa muhalefet ettiğini de bilmiyoruz. Onlardan birisi
yeni bîr durumla karşılaştığı zaman önce hükmünü Allah'ın kitabında arardı.
Bulamazsa sünnete başvururdu. Orada da bulamadığı takdirde Kur'an, sünnet ve
usul çerçevesinde ictihad ederdi.
Onlara bu
sağlam esası koyan Hz. Peygamber olmuştur. Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak
gönderirken ona «Sana bir dava geldiği zaman ne île hüküm verirsin» diye
sorar, Muaz (r.a) -Allah'ın kitabıyla» diye karşılık verir. Eesulullah ya orda
da bulamaz-san» deyince Muaz; «ResuLullah'ın sünnetiyle hüküm veririm» der. Hz.
Peygamberin «Orada da bulamaz isen» demesi üzerine Hz. Muaz «bütün gücümü
sar-feder ictihad ederim»der.[35]
Bunun üzerine
Hz. Peygamber Muaz'ın göğsüne vurarak şöyle dedi: «Resulünün elçisini Allah ve
re-sulunun rızasına götüren şeylerde muvaffak kılan Allah'a hamdolsun.»
Sahabe; Allah'ın
«...Resul sîze neyi vermişse alınız neden yasakladiysa kaçınınız» âyetinden
sünnetin getirdiği her şeyin Kur'an'a dayandığını anlamışlardır.Buhari
SahüYinde Abdullah b. Mesud'dan gelen şu rivayete yer vermiştir. «Dövme yapan
ve yaptırana, yüzdeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyre İtti ren[36] Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara Allah lanet
etsin.» Bunu duyan Sahabeden Ummu Yâ-kub[37] (isminde bir kadın) bu da ne demek? deyince Abdullah
b. Fvtesud; «Rasulullahın lanet ettiğine ben neden lanet etmeyeyim ki «bu da
Allah'ın kitabında vardır.* der. Kadın «Allah'a andolsun ki Kur'an'ı başından
sonuna kadar okudum. Fakat böyle birşeye rastlamadım.» der. İbn Mesud «Allaha
andolsun ki dikkatlice okumuş olsaydın bulmuş olman gerekirdi.» Zira Allah
Tealâ şöyle buyuruyor «...Resul size ne vermişse onu alın neden yasakladıysa
ondan kaçmm ...»[38]
İşte bu âyet
Kur'an'da zikri geçmeyen her konuda sünnetin getirdiği hükme bir asıl teşkil
eder. Sahabeden sonra gelen ulema da bu apaçık yolda yürümüşlerdir. Rivayet
edilir ki İmam Şafii (raî bir gün Mescid-i Haram'da oturmuş insanlara
konuşurken şöyle demiştir : «Bana sorduğunuz herşeyin cevabını Kur1-an'dan
verebilirim» Bir adam «ihramda iken eşşek arısı öldürenin hükmü nedir?» diye
sorar. İmam «bir şey gerekmez» diye cevap verince adam «bu Allah'ın Kitabının
neresinde var?» der. İmam ise yukarıdaki âyetle karşılık verir.
Arkasından da
Hz. Ömer'in «Ihramlı kimse eşşek arısını öldürebilir» dediğine dair isnadı ile
birlikte bir rivayet zikreder.
İbn'i Abdi'l
Berr «Kitabu'I îlm»[39] adlı eserinde «Ab-durrahman b. Yezid'den şöyle bir
rivayette bulunur. Bir gün o «ihramlı iken elbise giyen birisine rastlar (onu
bundan menedinceî adam; «buna dair bir ayet. getirirsen» çıkarırım der. Bunun
üzerine O söz konusu âyeti okumaya başlar.
[40]
Sünnetin
teşride müstakil olmadığını savunanların ileri sürdükleri şöyle bir hadis
vardır: «Size benden bir hadis gelirse Allah'ın kitabı ile karşılaştırın. Ona
uygun düşerse alın, muhalif olursa terkedin». Hadis imamları ve uzmanları bu
hadisin hadisleri sai1-dışı bırakmak gibi kötü emellerine erişebilmek için
zındıklar tarafından Peygamber'e iftira edilerek uydurulmuş bir haber olduğunu
açıklamışlardır. Bazı imamlar bu hadisi Kur'an'a arzetnıiş ve şöyle
demişlerdir: «Biz bu hadisin kendisini Allah'ın kitabına arzetük, bizzat onun
Kur'an ayetlerine ters düştüğünü gördük : «...Resul size ne verdiyse alınız,
neden yasakladıysa kaçınınız...» «...de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana. uyun
ki'Allah da sizi sevsin...» «...kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş
olur...»[41]
Görüldüğü
gibi Kur'an-ı Kerim bu hadisi yalanlamış ve reddetmiştir.
Bazı
müştekrikler ve sömürgelerine alet olan bazı yaverleri sönüp gitmiş olan bu
çirkin iddiayı yeniden hortlatmaya teşebbüs etmişlerdir. Ancak Allah Teala
eskiden bu düşünceyi savunanlara karşı hakkı savunacak ve hilelerini
kursaklarında bırakacak kimseler var ettiği gibi şimdi de bunu yapacak
kimseler hazırlamıştır. «...Kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan
asla vazgeçmez...»
[42]
Sünnetin
dindeki yeri ve Kur'an-ı Kerim'deki konumu dolayısıyle Sahabiler Hz.
Peygamber'in hadislerine son derece büyük önem vermişlerdir. Kur'an'a
gösterdikleri Özeni ona da göstermiş, onu lafzı ya da manasıyla ezberlemiş ve
anlamışlardır, sünnetin maksat ve gayelerim kendilerine has Arap selikasıyla
Hz. Peygamber'den duydukları sözler ve müşahade ettikleri davranışlar ve
hadislerin vücud sebebleriyle idrak etmişlerdir. Bu konuda anlayamadıkları bir
müşkülle karşılaştıklarında Resulullah (as)'a sormuşlardır.
Sahabiler
Allah'ın vahyi ve Hz. Peygamber'in sün-, netini işitmeye o kadar büyük
ehemmiyet vermişler ki, bunu münavebeli olarak ta'kib etmişlerdir. Buhari
Sahih'inde Hz. Ömer (ra)'den söyle bir rivayette bulunur. «Medine'nin yüksek
bir semti olan Umayye b. Zeyd oğullan[43] mahallesinde (otururken) ensardan bir komşum vardı.
Resulullah'ın meclisine sırayla bir1 gün O, bir gün de ben giderdik. Ben
gittiğim vakit ogün gelen vahy ve diğer şeyleri O'na bildirirdim, O gittiği
zaman aynı şeyi o bana yapardı.[44]
Sahabe
böylece dünya ve ahiret menfaatlerini birleştirmişlerdir. Ne dinleri onları
dünyalarından ne de dünyaları dînlerinden alakoymuştur.
Biz biliyoruz
ki Kur'an ve sünnet ilim ve âlimlerin fazileti ile doludur. Yine biliyoruz ki
Sahabe sünnetin dinin ikinci aslı olduğunu biliyor, Resulullah'ı kendi
nefislerinden çok seviyor, onu dinlemekten büyük bir manevi haz duyuyorlardı.
Konuştuklarının vahy ürünü olduğuna inanıyorlar, ondan işittikleri şeylerini
iman ve takva için bir gıda[45] ve bunun cennete giden bir yol olduğuna kanaat
ediyorlardı.
Bütün
bunlardan biz sahabenin sünnet ve hadisleri dinlemeye ne kadar düşkün
olduklarım tasavvur edebiliyoruz. Onların bu durumu apaçık bir gerçektir.
Sahabe
sünnetin bütün insanlara tebliğ edilmesi gereken bir din olduğunu bildikleri
için buna azami derecede itina göstermişlerdir. Hz. Peygamber de çok defa şu
sözünde olduğu gibi onları buna teşvik ederdi; «Benim sözlerimi işitip,
belleyen ve onları işittiği gibi başkalarına aktaranın A Hah yüzünü ağartsın.
Çünkü nite, söz kendisine sonradan ulaşan kimseler vardır ki: Onu bizzat
işitenden daha iyi kavrarlar.» Başka bir rivayet şöyledir: «Nice fıkıh
taşıyanlar var İti fa-kîh değildir. Nice taşıyanlar da kendilerinden daha fakîh
olanlara fıkıh iletirler.» Bunu İmam Şafii ve Beyhaki el-Medhâl'inde rivayet
etmiştir.
Resulullah
Meşhur Vecla Haccı hutbesinde şöyle buyuruyor; «Burada hazır bulunanlar
bulunmayanlara tebliğ etsin, çünkü burada bulunan kendisinden daha iyi
kavrayan birisine ulaştırabilir.» (Bunu da) Buhari Salıih'inde rivayet
etmiştir.[46]
Hz.
Peygambere bir heyet geldiği zaman onlara Kur'an ve sünneti ve onlara bunları
iyi öğrenip başkalarına ulaştırmalarını tavsiye ederdi. Buhari'de geçtiğine
göre Abdu'l Kays kabilesi temsilcilerine şöyle tavsiye etmiştir: «Bunları iyi
belleyin ve buraya gelmeyenlere bildiriniz.» Başka bir rivayette
«hemşeri-lerinize dönün ve bunları öğretin»[47] buyurmuştur.
Hz. Peygamber
onlara sürekli şu hadisi telkin ediyordu. *Her kim ilmi gizlerse kıyamet
gününde ağzına ateşten, bir gem vurulur.» Bunun için sahabe sünnetleri
muhafaza etmeye lafzı veya manasıyla ezberleyip tebliğ etmeye oldukça önem
vermişlerdir.
[48]
İki sebepten
dolayı hadisler Hz. Peygamberin döneminde tedvin edilmemiştir:
Birincisi:
Yazım âletlerinin fazla miktarda bulunmayışı ve
sahabenin kıvrak zekalarına ve ezberleme gücüne olan güven.
İkincisi:
Hz. Peygamber'in yalnız Kur'an'ın yazılıp, hadislerine
yazılmasını yasaklayan bir emrinin mevcudiyetidir.
Müslim,
Sahih'inde Ebu Said el-Hudri (ra) 'den Re-sulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet
etmiştir: «Kur'an'ın dışında benden işittiğiniz hiç bir şeyi yazmayın, her kim
böyle bir şey yazdıysa onu imha etsin.» Bunun için selef ulemasından bazıları
hadislerin yazılmasını hoş karşılamamışlardır.
Hz.
Peygamber'in yazılmasını yasaklamasının bazılarının onları Kur'an'la
karıştırmaları endişesinden kaynaklandığı açıktır. Ya da özellikle ümmî olan insanların
Kur'an'ı bırakıp hadislerle meşgul olmalarını önlemek içindir. Veya bu yasak
sadece hafızasına güvenenler içindir. Ancak okuma-yazma bilmediğinden dolayı
Kur'an ve sünneti birbirine karıştırmasından emin olunan kimse veyahut
duyduğunu unutmaktan ya da iyi muhafaza etmekten korkan kimsenin yazmasında bir
mahzur yoktur. Hz. Peygamber'in bazı sahabilerden Hadis yazmasına müsade ettiğine
delalet eden haberler bu şekilde yorumlanabilir.
Ebu Davud, el
Hakim ve başkaları Abdullah b. Amr b. As'dan şöyle rivayette bulunmuşlardır.
«Re-sulullah'a dedim kij Ey Allah'ın Rasulu senden duyduğum herşeyi yazabilir
miyim, Resulullah «evet» dedi. Ben «sakin halinizde iken de kızgın halinizde
iken de mi» diye sordum. Resulullah «evet», benim her halimde de benden haktan
başka bir şey sâdır olmaz.» buyurur.
Buharı de,
Ebu Hureyre (ra)'den şöyle bir rivayette bulunmuştur. «Resulullahın ashabı
içerisinde Abdullah b. Amr b. As hariç benden daha fazla hadis bilen hiç kimse
yoktu. Çünkü O duyduğu hadisleri yazardı ben ise yazmazdım.» Abdullah gibi
olanlar Kur'an ve hadisi karıştırmaktan emin olunan kimselerdir.
Tirmizi de,
Ebu Hureyre (ra)'nin şöyle dediğini rivayet eder: «Ensardan bir kişiHz.
Peygamber'in meclisinde oturup onun sözlerini dinlerdi. Bu sözler çok hoşuna
gider ancak ezberleyemezdi. Bunun üzerine bu durumu Hz. Peygambere şikayet
edince Resulullah eliyle yazıya işaret ederek
ona yazmasını salık verdi.
Buharı ve
Müslim Sahih'lerinde «Yemenli Ebu Şah'ın Hz. Peygamberden Mekkenin fethi
sırasında irad ettiği hutbenin kendisine yazı verilmesin i istemiş o da «Ebu
Şah'a (hutbeyi) yazıverin» dediğini rivayet etmişlerdir.
Yine Buhari
Sahih'inde şu rivayete yer verir: «Hz. Ali'ye Kur'andan başka kendilerine Hz.
Peygam-ber'den kalan bir şeyin olup olmadığı soruldu. O; «Hayır, canlıyı
yaratan, tohumu yaran Allah'a yemin olsun ki, (Bizim'yanımızda) Kur'an'dan
başka sadece kendi kitabını anlayışı hususunda Allah'ın bir kuluna verdiği
anlayış ve bir de şu sayfadakiler var» dedi. IRavi) Hz. Ali'ye «o sayfada neler
var» deyince O, «diyet, esirlerin salıverilmesi ve bir kafire karşılık
Müs-lümanın öldürülmemesi (ile ilgili hükümler) vardır, diye karşılık
vermiştir.
Ayrıca Hz.
Peygamber'in zekat, diyet ve miras ile bazı uygulamaları Amr b. Hazm ve diğer
bazı (Valilerine) yazdığı tesbit edilmiştir.Bazı alimler hadislerin
yazılmasına izin veren haberlerin yasak getiren hadisleri nesh ettiği
görüşündedirler. Çünkü yasaklama İslâm'ın ilk dönemlerine tesadüf eder ki bu
zamanda ashabın Kur'an'ı bırakıp hadislerle uğraşmaları veya Kur'an dışındaki
bazı şeyleri ona karıştırmaları endişesi sözkonusuydu. Daha sonraları bundan
emin olununca yasaklama kaldırıldı. Nesh görüşünü destekleyen hususlardan
birisi de izne dair bazı hadislerin sonraki tarihlere rastlama-sıdır. Nitekim yazmaya
dair hadisin ravisi olan Ebu Hureyre hicretin 7. yılında müslüman olmuş, Ebu
Şah olayı ise Mekke'nin fethedildiği tarih olan hicri 8. senesinde vuku bul
muştur.
Her hal-u
karda Resulullah'ın dönemi bittiğinde sahabe arasında hadis yazanların sayısı pek
fazla değildi.
[49]
Hz.
Peygamber, Hakk'ın rahmetine kavuşur kavuşmaz sahabeden hadis yazanların
sayısı artmaya başladı. Daha sonra Tâbiun'dan da yazanlar olmuş ve hadis
yazımını sahabeden de ileriye götürmüşlerdir. Said b. Cubeyr'den rivayet
edildiğine göre; O, ibn-i Abbas'tan duyduğu hadisleri bineğin üstünde yazmış,
binekten inince de onları silmiştir.
Abdurrahman
b. Ebiz'zenâd babasından şu rivayette bulunmuştur: «Biz helal ve haram
(bildiren hadisleri) yazardık İbn-i Şihab (ez-zuhr-i) ise her duyduğunu
yazardı. Ona ihtiyaç duyulduğu zaman O'nun ne kadar âlim biri olduğunu anladım»
Hişam b. Urve'den rivayet edildiğine göre Yezid b. Muaviye zamanında bütün
kitapları yanmış ve bunun için o şöyle demiştir: «Keşke malım ve ehlim telef
olsaydı da kitaplarım yanmasaydı.»
Hz. Ömer (ra)
hadisleri biraraya toplayarak yazıya dökmek istemiş ve bunun için sahabe ile
istişare etmiştir. Sahabe yazması yönünde görüş beyan edince bir müddet bu
konuda istihareye yatmış ancak Allah ona bir şey göstermemiştir.
Beyhaki
Medhal'inde Urve b. Zübeyr'den şu rivayette bulunur. Hattab oğlu Ömer (ra)
sünnetleri yazmak istedi ve bunun için sahabe ile istişare etti. Ancak sahabe
görüş belirttikten sonra bir ay bu konuda istihareye yattı. Bir sabah Allah
ona bir yol gösterdi ve şöyle dedi; «Ben sünnetleri yazmak istedim ancak
sizden önce bazı kavimleri hatırladım, onlar birtakım kitaplar yazdılar ve
onlara yönelerek Allah'ın kitabını terkettiler. Allah'a andulsunki ben kesinlikle
Allah'ın kitabına bir şey karıştırmayacağını
[50]
Râşid Halife
Ömer b. Abdula/.i/ dönemine kadar durum böylece sürüp giltİ. Yani kimisi
hadisleri yazıyor, kimisi yazmıyordu. Ömer b. Abdula/.i/. Hak ile batılın birbirine
karışmasından veya sünnetlerin kaybolmasından korkarak hadislerin toplanıp
tedvin edilmesini istedi. Zaman birinci yüzyılın başıydı. Diğer şehirlerde
ilimleriyle tebarüz etmiş kişilere mektup göndererek hadislerin toplanmasını
emretti. Ayrıca valilerine de bu emri bildiren birer mektup yazdı.
İmam Mâlik,
Muhammed b. Hasan eş-Şeybftni tarikiyle gelen şu rivayete Muvatla'da yer
verir. : «Ömer b. Abdulazİz Hbû Bekr b. Muhammet! h. Amr ile Hazm'a yazdığı
mektupla şöyle dedi : «11/.. IVygunıher'in hadi.\-Jeti, sünnetleri veya Hz.
Ömer'in sözleri vb. gibi şeyleri bul ve yaz. Zira ilmin ve alimlerin
kaybolmasından korkuyorum.» (Ayrıca ona) Ensar'dan Aınrc binli Abdiı'rah-man ve
Kasını b. Muhammed b. l-'bu ttckr'in yanında ne varsa yazmasını tavsiye elli.
Buharı bir
Ta'lik[51]'iıulc şöyle der; Ömer b. Abdül-aziz Ebu -Bekr b. Mazm[52]a ya/.dgı bir mektupla şu\lc dedi : «Kendi beldende
Hz. Peygamberin hadislerinden ne bulursan yaz. Zira ilmin ve âlimlerin
yokolmasından korkuyorum» Tarih-i Isbahan adlı eserinde Ebu Nuayın Ömer b.
Abdilazi/'den onun bütün bölgelere mektup göndererek «Hz. Peygamber'in
hadislerini toplayınız» dediğini nakleder.
Adil halife
Ömer b. Abdulaziz'in mektup gönderdiği kişilerden birisi de Hicri 124'de velal
eden Hicaz ve Şam ehli âlimlerinden Medineli büyük İmam Muhammed b. Müslim b.
Şihab ez-Zührî'dir.
[53]
Her şehir
merkezinde âlimler, kendilerine verilen bu görevi en güzel şekilde
gerçekleştirdiler. Hadis ve sünnetleri seçerek toplamaya yöneldiler. Sahibini
zayıfından, makbulünü merdudundan ayırdılar. Seleften hiç kimse hadisleri
yazmakta bir sakınca görmedi. Daha önce aralarında bulunan hadis yazımı ile
ilgili ihtilaf da bu şekilde ortadan kalkmış oldu ve bu konu istikrara kavuştu.
Hadis yazımının cevazı konusunda hatta bunun müslahab bir davranış olduğu
hususunda, icma hasıl oldu. İlmi tebliğ etmekle mükellef olan ve fakat onu
unutmaktan korkan birisi için vacip olduğu uzak bir görüş olmasa gerektir.[54]
Hadis ilminde
ilmi tedvin hareketi gelişti. Sıdk ve emanet sahibi araştırmacı, bir topluluk
bu kıymetli işin sonunda sıcak yaatklarından uzaklaşarak hokka ve defterlerine
sarıldılar. Bu uğurda zor işlere katlandılar. Defter ve okkalarını yanlarından
ayırmayarak şeyhlerle bir araya gelmeye ve hadisleri direk ağızlarından almaya
gayret gösterdiler. Bu yolda uzun geceleri uykusuzlukla geçirdiler, ıssız çöl
ve çorak arazîleri katettiler. Muhtelif şehir ve bölgeleri dolaştılar. 0 günkü
vasıtalarla yolculuk zor olduğu, imkânlar elvermediği halde ilim ve hadis
rivayeti için üstün bir örnek oldular ki bu sayede (isimleri) ebedi kalan
âlimler zümresine katılmış oldular.
Hadis ve
sünnet için altmçağ kabul edilen yaklaşık olarak üçüncü asırda hadislerin
toplanması sona erinceye kadar âlimler hadisleri toplamaya, tenkid ederek ayırmaya.
Sahih, Sünen ve Müsned'leri telif etmeye devam
ettiler. Bu
asrın son bulmasıyla cerh ve tâdil ile tenkid işi de neredeyse sona ermişti.
Daha sonra hadis kitaplarım tertib etmek, düzene koymak ve onlara istidraklerde
(yani eksik ve hatalı yönlen bulmak) bulunmak gibi işler başladı. Bu da
dördüncü ve onu takibeden asırlarda devam elti.
Netice olarak
(konuyu) şöylece özetleyebiliriz :
Sünnet,
aradan uzun bir süre geçmeden tedvin edilmiştir. Özel bir anlamda tedvin Hz.
Peygamber'in döneminde başladı. Sahabe asrında ve Tâbiun asrının ilk yıllarında
gulişli, Tâbiun asrının sonlarında ise genel bir hüviyete kavuştu. Üçüncü asrın
sonlarına kadar bu ge-lişme .sürdü ve tamamen olgunluğa kavuştu ki, bu üç asır
kurtuluş, hidayet ve doğru yolda ilim, amel ve İman gibi yüce hasletlere şûhid
oîan asırlardır.
[55]
İslâm
âlimlerinin özellikle hadis imamlarının ve onu derleyenlerin en belirgin
özellikleri şüphesiz çok göç etmeleri ve uzun yolculuklara çıkmalarıdır. Onlar
sahabenin ve sahabeye en güzel şekilde uyan tâbiunun sünneti üzere yürüdüler.
Onlardan birisine sika raviler kanalıyla bir hadis ulaşınca bununla İktifa
etmiyorlardı. Bilakis hadisi vasıtasız olarak ilk ravîsinden almak için gece
gündüz demeden yolculuğa çıkıyorlardı. Sahih-i Buhaii'dc kesinlik ifade eden
bir siga ile yapılan talike göre Cahit-b. Abdİllah el-Ensari Abdullah b.
Uneys'ten bir hadis almak için, bir aylık yolculuğa çıkmıştır.
Buhari'nin
«el-Edebu'l Mufred»inde İmam Ahmed ve Ebu Yâla'nın «ei-Musned»]erinde
naklettiklerine göre kıssanın tamamı şöyledir :
Abdullah b.
Muhammed b. Ukayl Câbir b. Abdillah'ın şöyle dediğini işittiğini söyler; «Bir
adamın Hz. Peygamber'den bir hadîs işittiğini Öğrendim. Bir deve satın alarak,
bineğimi hazırladım ve bir aylık yolculuk sonunda Şam'a vardım. Bir de baktım
ki Abdullah b. Uneys(miş). Kapıcıya «Câbir'in kapıda olduğu söyle dedim. O,
«Abdullah oğlu Cabir mi?» diye sordu. Ben «evet» deyince çıkıp boynuma
sarıldı. Ona «Senin Resulullah»tan bir hadis duyduğunu işittim. Senden
işitmeden önce Ölmekten korktum» dedim. O da şöyle dedi: «Hz. Peygamberin
şöyle dediğini işittim; «İnsanlar kıyamet günü çıplak olarak haşralacaklar.»
Yine Câbir'in
şöyle dediği rivayet edilir: «Hz. Pey-gamber'in kısas konusunda bir hadisi
olduğunu duydum, hadisin asıl ravisinin Mısır'da olduğunu öğrendim bir deve
satın alarak Mısır'a kadar gittim adamın kapısına vardım...» bundan sonrası ilk
kıssa da geçtiği gibidir.
Taberani,
Mesleme b. Mahled'den Câbir'in kendisine gelerek şöyle dediğini nakleder :
«Senin, müslümanın aybını örtmek ile ilgili bir hadis rivayet ettiğin bana ulaştı.
Onu bana da söyler misin...» anlaşıldığına göre Cabir, bu gaye için farklı
seferler düzenlemiştir.
îmam Ahmed'in
munkatı bir senedle rivayet ettiğine göre büyük sahabi Ebu Eyub el-Ensari
müslümanın aybını örtmek hususunda rivayet ettiği bir hadis için Ukbe b. Amir
el Cuheni'ye gitmiştir.
Ebu Davud,
Sünen'inde Abdullah b. Bureyde tarikiyle sahabeden birisinin Fadale b.
Ubeyd'den bir hadis almak için Mısır'a gittiğini rîakleder.
Tâbiun ve
onlardan sonra gelen âlimler de bu yol üzere yürüdüler.
Hatip [el
Bağdadi] Ubeydullah b. Adiy'in şöyle dediğini rivayet eder: «Ali'nin yanında
bir hadis olduğunu duydum. O'nun ölmesinden ve bu hadisin kaybolmasından
korktum yola çıktım ve Irak'a gidip kendisini buldum.»
imam Malik'in
Yahya b. Said'den rivayet ettiğine göre Said b. Museyyib; «Ben bir tek hadis
için gece, gündüz demeden yolculuk yapardım.» demiştir.
Hatib
(el-Bağdadi) Ebu'l Aliye'nin şöyle dediğini nakleder : «Biz sahabeden
nakledilen hadisler duyardık ancak gönlümüz buna razı olmaz, onlara gider ve
bizzat onlardan dinlerdik.[56]
Şa'bi bir
meseleden dolayı verdiği fetva için (birisine) şöyle der : «Sana bu fetvayı
karşılıksız verdim ancak bundan daha küçük bir mes'ele için Medine'ye
gidiliyordu.»
'Dârimi
sahili bir senedle Busr b. Ubeydullah'm : «Ben bir tek hadis için şehirden
şehire dolaşırdım» dediğini nakleder. Ebu Kılâbe; «Sadece bir hadis işitebilir
miyim diye Medine'de üç gün kaldım» demiştir.
İmam Ahmed'e
: «İlim taleb eden birisi âlim birisinin yanında oturup tahsil mi görsün yoksa
ilim yolunda seferemi çıksın?» diye soruldu. O da «sefere çıkarak farklı belde
âlimlerinden aldıklarını yazsın» diye cevap verir.
İlim ve hadis
uğruna uzun yolculuklara katılanlar arasında, Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmet
ve diğerleri de vardır. Muhaddislerden ise sayılamayacak kadar çoktur.
Bunların ilk
öncüleri ise: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, îbn-i Mâce ve Hâkim
gibi imamlardır. Bunlardan hayatı boyunca rahat ve istikrarın tadını tatmayanlar
vardır.
[57]
Daha önce de
belirttiğimiz gibi genel olarak tedvin hareketi hicri birinci asrın sonunda
başladı. Farklı beldelerdeki âlimler Râşid Halife Ömer b. Abdilaziz'in
da've-tine icabet ettiler. Muhtelif bölgelerde İslâmî ilimler sahasında
otorite olan kişiler hadisleri toplama işine soyundu. Bu geniş sahada âlimler
birbirleriyle (adeta) yarıştılar. Medine'de İmam Mâlik (Ö : 179) Mekke'de Ebu
Muhammed Abdulaziz b. Cureyc (Ö : 150) Şam'da el-Fuzaî (Ö : 156) Yemen'de
Ma'mer b. Râşid (Ö : 153) Basra'da Hammad b. Seleme (Ö : 176) ile Said b. Ebi
Arube (Ö : 156) Kûfe'de Sufyan es-Sevri (Ö : 161) Horasan'da Abdullah b.
Mübarek (Ö : 181) Vasıt'ta Huşeym b. Beşir (Ö : 188) Rey şehrinde ise Cerir b.
Abdulhamid (Ö : 188) ve daha niceleri birer eser te'lif ettiler. Bunlann tamamı
hicri ikinci asırda yaşamışlardır.
Bu asırda
müelliflerin metodu hadisleri sahabe sözleri ve tâbiun fetvalarıyla birlikte
toplamak olmuştur. Bu husus îmanı Malik'in Muvatta'ında açıkça görülmektedir.
Sonra hadis
tedvini için yeni bir dönem geldi. Ki bu dönemde sadece Hz. Peygamber'in
hadisleri toplandı. Bu adım ikinci yüzyılın başında atıldı. Bu adımı atanların
bir kısmı müsned tarzında eserler verdiler. Bu da konularına bağlı kalmaksızın
bir sahabinin hadislerini, birara-ya getirmekten ibarettir. Mesela namaz ile
ilgili bir
zekat ve
cihad ile ilgili bir hadis ile yanyana gelebilir, imam Ahmed Osman b. Ebi
Şeybe, tshak b. Râhûye vb. gibilerinin müsnedleri bu çeşitdendir. Müsned sahipleri
sadece sahih hadislere bağlı kalmayıp hasen ve zayii hadisleri de kitaplarına
toplamışlardır.
Meşhur Kûtübü
Sitte sahibi gibi bazı hadisciler de kitaplarını fıkıh bablarına göre te'lif
ettiler. Bunların bir kısmı sadece sahih hadisleri biraraya getirdiler. Buharı
ve Müslim gibi. Bazıları da Sahihin yanında zayıf ve hasen hadislere de yer
verdiler. Ancak bazen buna işaret ederken bazen de buna işaret etmediler. Bu
okuyucunun bilgisine ve makbul haberleri, merdud olanlardan; zayıflan,
sahihten ayıracak tenkit gücüne, güvenden kaynaklanıyor. Bunun en güzel
örnekleri «Sünenul Erbaa» de-dğimiz Ebû Davud, Tİrmlzi, Nesaî, ve İbn-i
Mâce'dir.
Hicri üçüncü
asır (200-300) Sünnetin toplanması, tedvini, tenkid ve temyizi bakımından
altmçağdır. Hadis imamları ve uzmanları, tenkid konusunda mahir ve sarraf
olanlar bu asırda yetiştiler. Nerdeyse sabit olan bütün hadisleri az bir kısmı
müstesna içine alan Kütub-i Sitte ve benzerlerinin güneşleri bu asırda parladı.
Bütün fakihler, müctehidler, müellifler, öğretmenler, bu eserlere iti-mad
ettiler. Tebliğciler, ıslatıcılar ve ahlakçılar, psikolog ve sosyologlar arzu
ettiklerini bu eserlerde buldular.
[58]
Hadis
imamları hadisleri sağlam kitaplarda toplamakla ilgilendikleri gibi kabulü ve
reddini gerektiren se-ned ve metin yönlerinden de araştırmaya özen göstermişlerdir.
Hakikaten hadisin bu yönleriyle ilgilenmek çok
faydalı ve
övgüye değerdir. Çünkü iyiyi kötüden, sahihi illetliden, ayırmak buna bağlıdır.
Sünnet bu yolla her türlü uydurmadan korunmuş olur. .islâm Şeriatı bu şekilde
muhafaza edilmiş olur. Bu yönden araştırılan konular şunlardır : Sahih, hasen
ve zayıf hadisler ve bunlardan herbirinin durumu, munkati, mu'dal, şazz,
maklûb, munker, muztarıb ve mevzu gibi zayıf hadis çeşitleri, bunlarla iigili
olarak cerh ve tâdil yönünden râvilerin durumları ve bununla ilgili lafızlar,
rivayet ve şartan hadis tahammülü ve keyfiyeti, eda ve lafızları, (hadisi
başkalarına naklederken kullanılan tabirler), hadisin illetleri, garibi ve
muhlelcfi (çelişkili hadisler), nasihi ve mensubu, ravilerin labakaları,
vatanları, ölüm tarihleri ve bunlara benzer bir çok konu ki, hepsine hadis
ilimleri ve rical kitaplarında geniş bir şekilde yer verilmiştir.
Biraz ünce
hadislerin genel olarak birinci asrın sonunda tedvin edildiğini belirttik.
Sakın rivayet ve şartları, raviler ve sıfatları, cerh ve tâdil gibi konuların
o zaman olmadığını sanma çünkü bütün bu hususlar kalplere ve zihinlere
nakşedilmişti. Bu gibi ilimlerin durumu hadis metinlerinin durumu gibiydi.
Hadisleri toplayan imamlar bunlardan habersizdi denilemez bilakis bunları en
güzel şekilde biliyorlardı. Görünürde olmasa bile 'zihinlerinde vardı.
Nitekim hadisleri tedvin ederken rivayetleri kabul konusunda aşın ihtiyata yer
vermeleri hadislere yalanın, halta ve gafletin karışmasını önlemeleri hususunda
bize gelenler bunları bildiklerini doğrulamaktadır.
Bu hususu ilk
asırlarda yazılan eserlerde açıkça görebilirsin. Bu eserlerde metinler ile;
tenkid ve rivayet ilminin usulü beraber verilmiştir. İmam Safî (Ö : 204)'nin
er-Risale'sinde işlediği konular, İmam Ahmed (Ö : 241)'in
talebelerinin,
kendisine sordukları sorular ve aralarında geçen konuşma, İmam Müslim (Ö :
161)'in Sahih'inin mukaddimesinde yazdıkları, İmam Ebu üavud (Ö : 275)'un
meşhur Sîmen'inde takib ettiği metod ile ilgili Mekke ehline yazdığı risale,
İmam Ebu İsa et-Tirmizî (Ö : 279)'nİn Câmi'inin sonunda aldığı, sahih, hasen ve
zayii" hadislerle ilgili «el-İIel» adlı kitabı, İmam Buharı (Ö : 256)'nin
kaleme aldığı «Üç tarih»[59] ve benzeri gibi eserler hep bu cümledendir.
Bütün
bunlardan dolayı rahatlıkla diyebiliriz ki : Hadis tenkidi, sahih hadisleri
sahih olmayandan ayırma işi; müsned, cami ve diğer hadis kitapları te'lif
edilirken beraber olmuştur. Bâzı hadis kolleksiyonlarında derecesine işaret
edilmeksizin ki bu oldukça azdır zayıf mün-ker ve mevzu haberlere yer verilmesi
hadis imamlarının cerh ve ta'dil sahih ye zayıf hadisin şartlarında ihtilaf etmelerinden
kaynaklanıyor. Cerh konusunda kimisi aşın sert, kimisi yumuşak, kimisi orta
yollu davranmıştır. Bazılarının keşfedemediği illetleri bazıları bulabilmiş.
Bu ise, İslâm'da araştırma hürriyetine en güzel Örnektir. Ancak bu hürriyetin
ash; hakkı ortaya çıkarmak ve batılı yok etmek içindir, yoksa heva ve arzuları
tatmin için değildir.
[60]
Hadisciler
makbul rivayet için öyle şartlar koymuşlardır ki, bu şartlar; ravinin
doğruluğu, nakillerinde yalan, hata ve gafletten beri olduğunu fazlasıyla
göstermektedir. Bu şartlan şöylece sıralayabiliriz:
Bu içten ve
dıştan İslâm'a teslim olmaktır. Allah'a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine ve ahire t gününe imanı, Allah'ın şeriatı ve hükümlerini
kabulü gerektirir. Gerek ilminde gerekse amellerinde bunlara bağlı kalması
gerekir. Diğer dinlerde de yalan yasak olduğu halde, müslümaıılık şartının
konulması şunun içindir : Konu dini bir konudur, kafir, gücü yettiği kadar
başkasının dinini yıkmaya çalışır. Ayrıca İnandığı şeylerden dolayı ithama
maruz kalmıştır. İtham unsuru baki kaldıkça dinî hususta rivayetlerinin kabulü
doğru olmaz. Haberi mü'min değilken almış ve İslam'dan sonra naklet-misse kabul
edilir.
Bu akıl baliğ
olmakla tahakkuk eder, çocuk ve delinin rivayeti alınmaz Birincisi şer'an
sorumlu olmadığı için onu yalandan alıkoyan bir şey yoktur. İkincisine
ge-Îİnce, anlama, ayırma kabiliyetinin olmayışındandır. Tabii ki mümeyyiz olan
çocuk buluğa ermeden haberi alır buluğa kavuştuktan sonra naklederse elbette
rivayeti alınır. Sahabenin Allah onlardan razı olsun İbn-i Abbas,
Îbnu'z-Zııbeyr ve Mahmud b. Rebİy gibi gençlerin rivayetlerini kabul hususunda
icma etmeleri de buna delalet eder. Sahabeden sonra gelenler de bunu kabul
etmiş ve temyiz yaşım beş olarak tesbit etmişlerdir. Bu konuda da Mahmud b.
Rebi'nin şu hadisine dayanmışlardır : «Ben beş yaşında iken Hz. Peygamberin
ağzına su alıp, yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum.»
Kişinin takva
ve murûet sahibi olduğuna delil olan bir melekedir.
Takva;
Allah'ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmaktır. Bu da büyük
günah işlememek, küçük günahlarda ısrar etmemek ve bidatlerden uzak olmakla
meydana gelir.
Murûet ise;
riayet edildiğinde insanı güzel ahlak ve adalet sahibi kılan edep kurallarıdır.
İki şey murûeti
yok eder;
a) İnsanı aşağılayan küçük günahlar, küçük önemsiz bir
şeyi çalmak gibi.
b) İnsanın onurunu düşüren ve onun şerefine halel
getiren bazı mubah hareketler; yolda bevletmek, edebi aşacak tarzda mizah
yapmak. Bu gibi şeyler daha çok örf ve âdellere dayanır.
Hadiscilerin
adaletten maksatları ravinin adil olmasıdır. Bu ister erkek ister kadın oîsun,
hür olsun, köle olsun gözleri görür olsun, olmasın farketmez. Hadisçiler
erkeklik, hürriyet ve görmeyi şart koşmamakta haklıdırlar. Zira birçok hadisi
müminlerin anneleri ve başka kadınlar, Zeyd b. Harise gibi azatlı köleler ve
İbn-i Umml Mektum gibi amalar da rivayet etmişlerdir.
(Bilgiyi
muhafaza etmek) : Bu da iki kısımdır:
a)
Ezberlemek suretiyle muhafaza etmek (zaptu'sadr)
b) Yazmak suretiyle muhafaza etmek (zaptu'l-Kitab)
Birincisi; Şeyhinden işitiğini ezberlemesi ve işittiği andan
söyleyeceği ana kadar istediği zaman onu tekrarlayabilmesidir. '
İkincisi; hadisleri yazdığı kitabı muhafaza etmesi ve onu işittiği
andan rivayet edeceği ana kadar her türlü değişiklikten korumasıdır. Ravi bu
kitabını ancak güvendiği ve değişiklik yapmayacağından emin olduğu kimseye
ödünç verebilir.
Ezberlemek
suretiyle muhafaza üzerinde icma meydana gelmiştir. Ancak yazmak suretiyle
muhafazaya tmam Ebû Hanife ve tmam Mâlik gibi büyük imamlar karşı çık-mışlardır[61]. Cumhur'a göre ezberlemek şartıyla kitabından rivayet
edenin rivayeti kabul edilir. .
îşte bir
ravide bütün bu şartlar tahakkuk edince rivayeti kabule şayan olur. Bu
şartların tamamını taşıyan kimsenin doğru söyleyip söylemediğinden şüphe edilemez,
hatta hadiscilerin tenkîd metodlarına, cerh ve ta'dil yollarına, ravinin gerçek
durumuna öğrenmek için yaptıkları araştırmalara zan ve töhmet akındaki
ravilerin rivayetlerine gösterdikleri dikkate vâkıf olanlar, nerdeyse bu
şartlan taşıyan ravilerin yalan söylemelerinin imkansız olduğuna inanır. Bu
hakikat rical kitaplarını okumayan ve hadisçilerin tenkit metodlarını bilmeyen
bazılarına bir demagoji olarak görülebilir. Ama bu söylediklerim bir
gerçektir. Bu kitaplar üzerinde derin araştırma yapanlar bilirler. Bilenler de
(bu hakikati) itiraf ederler.
Zapt için de
biraz önce belirttiğimiz manada ortaya .koydukları şartlar rivayetlerinde hata
ihtimalini uzaklaştırıyor galatı, hatası çoğalan, ezberleme gücü
zayıflayanların rivayetlerini reddetmişlerdir. Aynı şekilde hatası ve sevabı
eşit olan ravilerin de rivayetlerini reddetmişler ve onları munker olarak
kabul etmişlerdir. Onun için hadisçiterin rivayetler hususunda haddinden fazla
ihtiyatlı davrandıklarını açıkça görüyoruz. Hadisleri uyanık, zeki ve âdil
kimselerden almış ve evham sahibi, rivayetlerde hata işleyenlerin
naklettiklerini terketmislerdir. Bu konuda sade insanın kendisinden kurtulamadığı
nadir olan hatalaar müsamaha göstermişlerdir.[62]
Nice dindar
ve güvenilir kimse var ki hadisçilerin nez-dinde hadis rivayet etmeye ehil
değildir. îşte bu konuda bunlar hakkında bize gelen bazı rivayetler:
İbn-i
Sirin'in şöyle dediği tesbit edilmiştir : «Bu ilim dinin kendisidir, dininizi
kimden aldığınıza iyi bakınız»
Hicret Yurdu
(Medine) nun îmarnı, Malik b. Enes bakın ne diyor: «Biz bu mescidde 'falan
Resulullah'm şöyle dediğini nakletti' diye (hadis rivayet #eden) nice insanlarla
karşılaştık. Bunların her biri beytu'1-mâlı teslim edecek kadar emin insandı,
ama ben onlardan hiç bir. hadis almadım. Çünkü bu işin ehli değillerdi.»
Yahya b. Said
el-Kattan da şöyle diyor: «Birçok sa-lih kimse var ki hadis rivayet etmeseydi
onun için daha hayırlı olurdu» tabii ki el-Kattan bununla hafıza gücü zayıf
olanları kastediyor.
İmam Ahmed
«İnsanları kendisinin arzularına uymaya çağıran heva sahibi, yalancı ve
hadiste hata edip bu hataları kendisine bildirilince kabul etmeyen dışında
herkesten hadis yazılabilir.» demiştir.
Süleyman
b.~Musa da şöyle der; «Hadis imamları şöyle derlerdi; timi, hadisleri rivayet
yolu ile değil de (orada burada buldukları) sayfalardan elde eÜen kimselerden
almayın. Zira bunlar hadisleri birbirinden temyiz edemezler, kelimelerin
yazılışında yanlışlığa düşer ve çok hata ederler.»[63]
Meşhur
kitaplarında hadisleri toplayan imamlar sadece rivayete ve âdil ve zabıt
ravilerden şifahi olarak almaya itimad etmişler, yazmayı güven ve muhafazayı
artırmak için kullanmışlardır. Ta ki bu dereceye ulaşmayan ve kendilerinden
sonra gelecek hadis talihleri onlara müracaat etsinler.
[64]
Hadisçiler
isnad tenkidine o kadar özen göstermişler ki, bu konuda eklenecek hiç bir şey
kalmamıştır. Rical tenkidi hususunda bize büyük bir serveti miras olarak
bıraktılar. Bu eserlerin bir kısmı sika raviler, bir kısmı zayıf raviler, bir
kısmı genel olarak bütün raviler hakkındadır. Ravileri tenkid ederken sadece
zahirî olarak cerhetmekle yetinmediler. Bilakis dahili yönden de tenkid ettiler,
bunun en güzel delili- de halkı işlediği bidate çağıranla veya çağırmayan bidat
ehli ravilerin rivayetlerinin ayrı kategoride değerlendirilmesi teşkil eder.
Nitekim hadisçiler birincisinin rivayetini red, ikincisininkini de kabul
etmişlerdir. Çünkü birincisinin yalan söyleme ihtimali çoktur. Fakat ikincisi
öyle değildir. Aynı şekilde işlediği bidate çağırmasa da bu bidatini
destekleyecek bir rivayette bulunursa yine kabul etmemişlerdir. Bidate çağıran
birisi de bu bidate ters bir rivayette bulunursa böyle rivayetleri de kabul
etmişlerdir. Çünkü bu takdirde psikolojik olarak yalan ihtimali oldukça
azalıyor.
Sahibini
yanlışlığa sevkedecek unsurları da güz önünde bulundurarak, devlet adamlarının
kapısına gitmeyi onlardan ödül almayı ve benzeri şeyleri bir «cerh» sebebi
saymışlardır.
Hadisciler
isnad tenkidine (harici lenkid) önem verdikleri gibi metin tenkidi (dahili
tenkid) ne de Önem verdiler. Bunun da en güzel delili bir hadisin te'vil imkan
t olmaksızın akla hisse ve müşahadeye ters düşmesini mevzu hadisin emaresi
olarak görmeleridir. Hadisciler çoğu kez Kur'an'a, meşhur sünnete ve tarihi
hakikatlere ters düşen ve fakat te'lif imkanı olmayan birçok hadisi reddettiler,
münker ve şazz hadisi, metni illetli' ve metni muztarib gibi kısımları
hadislerin içinde değerlendirdi ter.
Evet
hadisciler mutlaka gözönünde bulundurulması gereken bu sebepleri önemli bazı
nedenlerden dolayı isnad tenkidine verdikleri önemi metin tenkidine vermediler.
Bu sebebleri sahih hadis konusunda ayrıntılı olarak anlatacağız.
[65]
Hadisciler
aynı şekilde yadisîerin anlaşılmasına da büyük önem verdiler. Hadiscilere
iftira atanların iddia ettikleri gibi onlar manalarını anlamadan sadece
hadisle-leri taşımakla kalmamışlardır. Nitekim hadisleri her türlü şaibeden
ayırarak eleyen ve onları saf bir şekilde toplayan ilk hadis imamları aynı
zamanda fıkıh ve dirayet ehli kimselerdi. İmam Malik, Ahmet, Sufyan, b. Uyeyne,
Sufyan
es-Sevrî, Buharî, Müslim ve diğer Kütub-i Sitte yazarları bunun açık
örnekleridir.
Ahmed b.
Hasan et-Tirmİzi; Ahmed Hanbel'den : «Benim yanımda hem hadisci, hem de fakih
olan kimse, hadis ezberleyip de fakih olmayan kimseden daha hayırlıdır.»
dediğini işittiğini söyler.
Hâkim,
Tarih'inde, Abdulaziz b. Yahya'nın şöyle dediğini rivayet eder; «Sufyan b.
Uyeyne bize şöyle dedi; «Ey hadis ehli hadislerin manasını iyi öğrenin, ben
otuz sene hadislerin manalarını anlamakla uğraştım.[66] Buharî'nin bazı hadîslerin tercemelerine bir hadisi
fıkhı konular münasebetiyle farklı yerlerde bölük bölük vermesi (takti) gibi
hususlara başlıklarına bakıldığı zaman ne gibi neticeleri doğurduğu
görülebilir. Hadislerin anlaşılması ve fıkhı neticeleri İhtilaflı meselelerde
müstakil görüşlerini de açıklar bîr meselede tercih yapmadığı zaman onu kesip
atmaz, bunlardan dolayı «Buharî'nin fıkhı bölüm başlık-larındadır.» denilir.
Müslim'in kitabındaki tertibide böyledir, Sünen sahipleri, özellikle Tirmizi
bir işi bilen anlayan bir fakih edasıyla iıkhî görüşleri kitabında ortaya koymuştur
Evet sonraki
asırlarda az da olsa metinleri anlamadan bütün gayretlerini hadis toplamaya
sarfeden kimseler çıkmıştır. Bunlar daha çok hadisler güvenilir kitaplarda
toplandıktan sonra ortaya çıkmıştır. Ebu'l Fe-rec, «îbnu'l Cevzî'nin; «Saydul
Hatır» adlı eserinde bilmedikleri şeyleri taşıyan hamallar olarak
vasıflandırdığı kimseler bunlar olsa gerek»[67] demiştir. Burada bir çok örnekleri verilmiştir.
[68]
Alimler;
hadislerin harfi harfine orijinal lafızlarını korumanın îslâm teşriatında son
derece önemli bir yeri olup; îslâm, ahkamının yüce bir hükmü olduğunda ittifak
etmiştir. Mümkün olduğu kadar orijinal lafızları muhafaza etmek gerekir. Hadis
nakli ve rivayeti ile iştigal edenlere bu düşer. Hatta bazı âlimler mâna ile rivayeti
caiz görmeyip bunu vacip addetmişlerdii.
Hadisleri
mana ile rivayet etmeyi caiz görenler de bazı şartların ve son derece önemli
ihtiyatların tahakkukunu şart koşarak şöyle demişlerdir : Hadisleri aslî lafızlarını
terkederek mâna ile rivayet etmek; hitap tarzlarını ve lafızların inceliklerini
bilmeyenlere haramdır.
Ancak
lafızları taşıdıkları manalarıyla bilen onların ifade ettiği manalar hususunda
uzman olan farklı manalara gelen lafızlarla zahir ve anım ifadeleri
diğerlerinden ayıranın bu yola baş vurmasını caiz görmülşerdir. Fakih ve
muhaddislerin cumhuru bu görüştedir.
Selef-i Salih
lafzen rivayet etmeye azami gayret sarf-utmiş ve mâna ile rivayetin belli
ölçüler dâhilinde verilmiş bir ruhsat olduğu görüşündedir. Bâzıları mâna ile
rivayeti uygun bulmamış lafızlarla rivayet etmekle yetinmişler. Veki' (İbnu'l
Cerrah) şöyle demiştir; «Kasım b. Muhammed, Ibn-i Şirin ve Reca b. Hayve Allah
onlara rahmet etsin hadisleri aslî
lafızları ile tekrarlıyorlardı». Beyhaki'nin el-Medhal'in de belirttiğine göre
imam Malik de lafzen rivayet hususunda ısrar etmiş, merfu hadisleri mana ile
rivayet etmeyi yasaklamış, ancak sair hadislerin lafzı rivayetine cevaz
vermiştir.
Seleften mâna
ile rivayete cevaz verenler de vardır. Nitekim İbn-i Şirin; ibrahim en-Nehai,
Hasan-ı Basri ve Şabi'nin hadisleri mana ile rivayet ettiklerini nakleder.[69]
Burada
bilinmesi gereken bir husus da şudur; mana ile rivayet etmek sadece hadis
müdevvenatmın içermediği hadisler için caizdir. Aksi takdirde hiç kimsenin herhangi
bîr musannifin kitabında yer alan bir hadisin lafızlarını değiştirerek onun
yerine aynı mânayı ifade eden başka bir lafza yer vermesi doğru değildir. Çünkü
bu ruhsat sadece lafızları ezberleyen ve onları aynen akta-ramayan kimseler
içindir. Yazılı sayfa ve kitaplarda böyle bir durum söz konusu değildir.
İbnu's-Salah'ın da dediği gibi bir insan lafızları değiştirmeye salahiyeti
olsa da başkasının eserini değiştirmeye yetkisi yoktur.[70]
Bilinmesi
gereken diğer bir husus Hz. Peygamber'in çok ma'naya şamil veciz ifadelerinde
olduğu gibi lafızları ile ibadet edilen dua, zikir, ve teşehhüd hadisleri bu
ruhsatın dışındadır.
özel olarak
tedvinin birinci asırda başladığını, genel anlamda ikinci asnn başında
başladığım, mana ile rivayetin yazılı belge ve kitaplardan yapılmasının caiz
olmadığını, hadisleri nakleden ravilerin aynı lafızlara bağlı kaldıklarını
ancak bazılarının mana ile rivayeti uygun gördüklerini ve bu uygun görenlerin
çoğunlukla fesahat ve belagat erbabı hâlis Arap olduklarını, onların bizzat Hz.
Peygamber veya Hz. Peygamber'in bütün hallerine şahid olan ve ondan
işitenlerden dinlediklerini, onların hitap tarzlarım ve sözün yorumlarını
bildiklerini, rivayet ettikleri şeylerin din olduğunun farkında olduklarını,
Hz. Pey-gamber'e yalan isnad etmenin haram olduğunun farkında olduklarını ve
bunun Allah'ın şeriatı ve hükümlerine yapılacak bir iftira olduğunun farkında
olduklarım bilirsek, bütün bunları gözönünde bulundurursak daha önce işaret ettik mana ile rivayetin
dinde bir zarar teşkil etmediğini, bazı müsteşrik ve onların izinden yürüyenlerin
iddia ettikleri gibi naslarda herhangi bir tahrif ve tebdilin olmadığını
anlarız. Ayrıca kitabını koruyacağını tekeffül eden Cenab-ı Mevla, Resulünün
sünnetinide tahrif ve tebdilden koruyacağını üstlenmiştir. Allah, her asırda
sünneti tahriften, bozguncuların hilelerinden, ve cahillerin te'vilinden
koruyacak âlimler varetmiştir. Bu sebeple içine kansan bâtıl giderilmiş ve
geriye kalan hak, içenlere saf bir kaynak olarak bırakılmıştır. «De ki hak
geldi, artık batıl ne bir şey ortaya çıkarabilir. Ne de geri dönebilir (o
tamamen yok olup gitmiş tir. )[71]
Şimdi
Allah'tan yardım ve tevfik dileyerek reddiye ve mudafaya başlayabiliriz.
[72]
Ağustos 1945 yılma
tekabül eden Hicri 1364 yılının Ramazan ayında Mahmud Ebû Reyye, er-Risâle
dergisinin 633. sayısında «el-Hadlsu'l Muhammedi» (Hz. Muhammedin Hadisleri)
başlığım taşıyan bir makale yayınladı. Hadis konusundaki görüşlerini içeren bu
makalenin yakında yayınlanacak bir kitabının özeti olduğunu belirtiyordu.
Okuduğum vakit yazdıklarının bir kısmını doğru bulmakla beraber bir kısmında
haktan sapmalar gördüm. Bunun üzerine kalemi aldım ve bir reddiye yazarak
er-Risale dergisine gönderdim. Derginin 642. sayısında yayınlanan makalemin
sonunda; «Bunun yayınla, nacak bir kitabın özeli olduğu için üstaddan kitabım
yeniden İnceleyerek güzden geçirmesini ortaya çıkan hakikatler için tekrar
düşünmesini, hadis ilminin basit bîr iş olmayıp inceleme, araştırma sabır ye
metanet gerektiren bir iş olduğunu belirtmiştim.
Yazar bunu kabul
etmemekle beraber benim tenkitlerime alınarak reddiyeme bir cevap yazmış ve
er-Rİsâlc mecmuasının 654. sayısında yayınlamıştır. Süzkonusu cevabi yazısının
mukaddimesinde benim makalemin hakkı arayan bir makale olduğunu kabul ederek
üzerinde durulmaya ve kendisine cevap verilmeye değer olduğunu belimi Suma Ebu
Reyye kitabının neşrini geciktirdi ben de tekrar üzerinde düşünüyor zannettim.
Derken bu yıl (1377 h
= 1958 m.) Üstad Ebu Reyye'-nin «Advaun ale's Sünnetli Muhammedlyye» adında bir
kitabı ortaya çıktı.[73]
Kitabı üzerinde düşünerek araştırıcı gözüyle okudum, önceki makalesinin
büyütülmüş bir şekli olduğunu gördüm. Yazann pek azı müstesna hiçbir düşüncesi
değişmemişti. Bunun üzerine Özellikle sünnet konusunda bilgi sahibi
olmayanların düşüncelerinde sarsıntıya yol açtığı için geniş uzun bir reddiye
yazmaya karar verdim. Bana hüsnüzan besleyen ve daha Önceki reddiyemi
hatırlayan fazilet sahibi bîr çok kişinin teşvikleri bu isteğimi arttırdı.
Önce bu reddiyelerimi
«el-Ezher»in (ez-Zehra) adlı dergisinde yayınlamak istedim, bu iş için Ezher
dergisinden daha uygun bir dergi olabilir miydi? Çünkü bu dergi Ezher'in dili
idi, İslâm'ın bayraktarlığını, tanıtımını ve ona uzanan dilleri susturmayı
üstlenmişti, dünyanın her tarafındaki müslümanların güvendikleri bir dergiydi.
Kitabın geniş
reddiyesinden önce kısa bir Özetini burada vermeyi uygun gördüm. Dileyen bunu
kitap ve yazarının metodu hakkında bir fikir veren ana çizgiler olarak da
değerlendirebilir.
1-Yazar
büyük iddialar ortaya attığı halde bu iddialarını destekleyecek delillerden
mahrumdur. Veya delilleri ortaya koymaya çalışmış ancak bunlar yetersiz kalmıştır.
Yahut delilleri ileri sürmüş ancak bunlar da iddialannm büyüklüğü yanında kısır
kalmıştır. Mesela kitabının beşinci sayfasındaki şu iddiası buna bir
örnektir.; «Hadis alimleri rivayet yönünden hadis ilmi için bütün gayretlerini
sarfettikleri halde; bu ilimi tahsil etmeye geçmeden önce bilinmesi gereken
önemli bir konuyu ihmal ettiler. Bu konu; Hz. Peygamber'in söylediği sahih
hadislerin hakiki nassını araştırma meselesidir. Hz. Peygamber bu hadisleri
söylerken yazılmasını emretti ini yoksa bunları yazmayı yasakladı mı? Sahabe ve
onlardan sonra gelenler bunları tedvin ettiler mi yoksa bundan kaçındılar mı?
Ondan rivayet edilen haberlere gerek laf/i olarak, gerek mâna yönünden onun
ağzından çıkan sözlere tıpatıp uygun mudur, ters midir? (işte hadisciler bütün
bu soruların cevaplarını ihmal ettiler.)
Yazann ihmal
ettiklerini iddia ettiği bu konuların tamamında hadisçilerin büyük
araştırmalar yaptıklarını ve bütün çabalarını bu yolda harcadıklarını Allah da
biliyor ilimde derinleşenler de biliyor.
Buna diğer bir örnek:
7. sayfadaki şu sözleridir: «Hadis kitaplarında sahih vehasen olarak
isimlendirilen hadisler arasında hemen hemen Hz. Peygamber'in ağzından çıkan
lafızlara ve terkiplere uyan bir tek hadis bile mevcut değildir...»
s. 13'teki Örnek de
şöyle; «Bu konularla daha önce kimse ilgilenmediği için Hz. Peygamber'in
hadisleri hususunda insanlar sağlam bilgilere sahip olsunlar diye bütün
bunları içeren bir kitap te'lif etmek istedim.»
Oysa haddizatında
ortaya attığı bütün konular hakkında âlimler son sözü söylemişlerdir. Bu
konudaki delillerimizi ileride ayrıntılı olarak ortaya koyacağımız eleştiride
belirteceğiz
2-Yazar bazı
konularda delil getirirken müsteşikle-, rin sözlerine dayanmıştır:
s. 81, 171 ve 172.
sayfalarında yaptığı gibi, hikmet sahibi yazar pek azı müstesna müsteşriklerin
İslâm'a ve müsülmana karşı kin beslediklerini; hür ve nezih olduğunu iddia
ettikleri araştırmalarıyla (ki nczihlikle uzaktan yakından hiçbir alakası
yoktur) zehir kustuklarını nasıl bilmez. Onların amaçları İslâm'ın Kur'an ve
Sünnet gibi iki direğini yıkmak suretiyle yüce İslâm'ın yüce kalesini
yıkmaktır.
Bütün çabalarına
rağmen Kur'an'a şüphe sokaına-ymca genel olarak sünnetin mütevatir olmadığını
ileri sürerek bütün çaba ve gayretlerini sünnet konusuna teksif ettiler.
Böylece ba/.i insanlar
şüpheye düştüler; hatta bu şüphenin eseri olarak zaman zaman hadis konusunda
gürültüye yol açan bazı görüşleri savunan araştırıcılara ki Ebu Reyye de
bunlardandır rastlıyoruz. (Bunların -ileriye sürdükleri görüşlerin)
Müsteşriklerin mamulü olduklarına; bunlardan alıp ithal ettikleri ve yalandan
kendilerine izafe ettiklerine Allah şahiddir.
3-Yazar bazı
konularda fazla uzatmış ve (lüzumsuz) bir çok nakillerde bulunmuştur. Bunun
sebebi en uzak ihtimalle dahi olsa arzu ettiği neticelere ulaşmaktır. Mesela
ma'na*ilc rivayetin dinî, edebî ve luğavî zararlarını anlatırken yaptığı gibi.
Öbür yandan adalet ve zapt gibi konuları oldukça es geçmiştir. Ayrıca İslâm'da
rivayet tenkidi ve rivayet ilminin üzerine bina edildiği adalet ve zapt gibi
iki konu kitabda birkaç satırla nasıl geliştirilebilir.[74]
Bana öyle geliyor ki
yazar bunu kasıtlı yapmıştır. Zira adalet ve zaptın şartlarını hadis
imamlarının ortaya koydukları esas ve kaidelerle beraber zikrederse kitabında
ileri sürdüğü bir çok şeye çelişki ar/edecektir.
Rivayetleri tenkid
etmek için hadis usulü alimlerinin koymuş oldukları usulün eski ve yeni insan
aklının vardığı en yüksek noktadır desem aşırı gitmiş olmam. Allah'ın izniyle
bu konuya da ileride genişçe yer vereceğim.
4- Bu
ya/arın enterasan yönlerinden biri de kendisini destekleyen ve görüşlerini
te'yid eden uydurma haberlerden delil getirmesidir. Mesela 29. sayfada
Medine'de çok hadis rivayet ettikleri için Uz. Ömer'in îbn-i Mes'ud
lîbu'd-Derda ve İîbu Musa'yı hapsetiği rivayetini delil getiriyor. Oysa îbn-i
llazm'ın dediği gibi bu haber açıkça uydurma ve yalandır. Kaldı ki yazarın bir
rivayeti İbn-i Hazma nisbet etmesi nakil yönünden ilmî güvenirlilikle asla
bağdaşma/.*
Bütün imamların
ittifakıyla uydurma olan, sünneti Kur'an'a arzetme hadisi de delil olarak
verdiği örneklerdendir.
Öbür yandan «dikkat
edbı bana ki t ab ve bir misli verildi» gibi sabit ve sahih bir hadise 252.
sayfadaki ihtilaftan hareketle metin tenkidi yapılmış ve buna şüphe düşürmeye
çalışmıştır.
123. sayfada îsrâ ve
miraç hadîsinde Hz. Musa'nın Hz. Muhammed'in Allah Teala'ya tekrar müracaatını sağlaması
hadisine la'n etmiş ve bunu İsrailiyattan saymıştır.
Yine «sadece üç
mescide yolculuk yapılır» hadisinde Mescidi Aksa'mn zikredilmesini 129.
sayfasında İsrailiyattan saymıştır.
Aklî ve nakli ilimlerde
imam olan İbn-i Teymİye ki müellif kitabında sık sık ondan nakillerde
bulunmuştur bu hadisten delil getirmiş ve herhangi bir endişe de duymamıştır.
Bu, Buharı ve Müslim'in ittifak ettikleri .bir hadistir. İleride genişçe
reddiyeye geçince bunlara benzer çok şey görülecektir.
Bu hadislere ta'n
hususunda müsteşriklerin ileri gelenlerinden başka yazara öncülük yapan
seleften kimse bilmiyorum.
İnsanı üzen ve dehşete
düşüren hususlardan bir tanesi 114. sayfada Buharî'nin Abdullah h, Amr b.
As'tan rivayet ettiği 'Hz. Peygamberin Kur'an'da zikredilen bazı vasıflarının
Tevrat'ta da olduğunu bildiren hadisi Kabu'l Ahbar tarafından talebesi
Abdullah'a gelmiş bir hurafe olarak değerlendirmesidir. Bilmiyorum bu iddia
Allah'ın şu sözü ile nasıl bağdaşabilir? : «Yanlarındaki Tevrat ve İncirde
(vasıflarını) gördükleri ümmî Resul ve Nebi'ye labi olanlar...»[75]
5-Hadis
uydurmacılığı bölümünde yazar siyasî ve mezhebi asabiyetten söz ederken
müsteşriklerle aynı kanaate varmıştır. Şöyle ki ona göre 'bir sahabi'nin faziletini,
herhangi bir görüşü, bir fikri destekleyen her hadis mevzudur. Bunu güvenilir
araştırma kaideleri kabul etmediği gibi hiçbir insaf sahibi insan da kabul
etmez. Şundan dolayı yazar faziletler konusunda birçok sahih hadise dil
uzatmıştır. Tevrat ve İncil'de bile faziletlerine değinilen sahabe hakkında
hiçbir sahjh hadisin olmaması, bazılarında bulunan meziyet ve faziletlerin
bazılarında bulunmaması ma'kul değildir. Faziletler konusunda veya herhangi
bir fikir ye düşünceye delil teşkil eden her hadisin mevzu iddiası ifrat ve
delilsiz varılan boş bir yargıdan ibarettir. Aynı şekilde faziletler konusunda
varid olan her hadisin sahih olduğunu iddia etmek de araştırma eksikliğinden
doğan bir tefrittir. Öyleyse geriye vasat, âdil yol kalıyor ki o da sarih akıl
ve tutarlı tenkid ile sahih ve sahih olmayan, merdud ve makbul haberleri
birbirinden ayıran araştırıcıların yoludur. Faziletler ve benzeri hadisler
konusunda hadis imamlarının takib ettikleri yol da budur.
6-Yazar
dindar ve ahlak sahibi insaflı hiçbir gönlün razı olmayacağı şekilde Allah
Resulünün ashabından Ebu Hureyre (ra)'ye ağır ithamlarla yüklenmiştir. Biz
peygamberler dışında hiçbir beşerin masum olduğunu iddia etmiyoruz. Ancak biz
ilim ve fazilet yönünden herkese hakkım vermek istiyoruz. Kimsenin aklına
pranga vurmak da istemiyoruz. Sağlıklı tenkid kaideleri çerçevesinde her
araştırmacı istediği tenkidi yapar ve dilediği görüşü ortaya atar. Ancak
dileğimiz, âlimlerde olduğu gibi tenkideinin tenkid âdabına uyarak, insafı
elden bırakmaması, kötü maksattan uzak olarak nezih sözlü, güzel la-birli
olmasıdır.
Salih selefimiz de
aralarında tartışıyor ve münakaşa ediyorlardı. Ancak onlar iftira, insafsızlık
ve kötü sözlerden uzak kalmış, iffeti asla elden bırakmamışlardı. Bırakın
edebi (edep bir yana) müellifin Ebu Hureyre efendimizin Allah'ın nimetini
anarak sarfetmiş olduğu sözlere getirdiği yorumda her türlü rencide edici
ifadeleri kalemine nasıl yakıştırdığını da anlamak mümkün değil. Yazar 187.
sayfada aynen söyle diyor; «Ebu Hureyre'nin kibir ve böbürlenmesi onu daha da
bayağılaştırmış aslı ve mayası kendisine galebe gelmiş bu değerli hanıma karşı
muamelede tüm edep ve haya sınırlarını aşmıştır. Rüyasında bile göremeyeceği
bu evlilikten sonra şöyle demişti «Ben Busre binl-i Gazva'nın yanında karın
tokluğuna çalışıyordum, bindiklerinde peşlerinden gidiyordum, indiklerinde
onlara hizmet ediyordum şimdi de onunla evlendim. Ben biniyorum, indiğimde o
bana hizmet ediyor... »[76]
îbn-i Sa'd-ın
rivayetine göre şöyle demiştir: «Karın tokluğuna ve sırtının pekliği
karşılığında Busre bint-i Gazvan'a hizmet ediyordum. O benden kendisine tabi
olmamı ve hizmetinde her an kaini olmamı isterdi. Ne zamanki Allah Teala onu
bana eş kıldı şimdi ben onun bana tabi olmasını ve hizmetimde kaim olmasını
kendisinden istiyorum.»
Edebiyatçı ve
araştırmacı yazar, bu ibareye getirdiği yorumda aynen şöyle diyor; «her türlü
aşağılığı ifade eden, erdemlik ve şahsiyetlilikten âri olan şu söze bakın.
Görüldüğü gibi (adam) eşini kendine hizmet ettirmek ve
ona hakaret etmekle
kıvanç duyuyor, asîl bir aileden gelen şerefli bir insan böyle yapar mı hiç.»[77]
Edebiyatçı (!) yazarın
okuyucularına sunduğu bu ibareyi olduğu gibi bırakmakla yetiniyorum. Bunun
hükmünü temiz ahlak mahkemesine ve insan vicdanına bırakıyorum, şüphesiz ki
bu konudaki hüküm katı olacaktır.
Yazar, kitabının pek
çok yerinde sünnet taraftarlarını ve kendi kanaatlerine muhalif olanları zaman
zaman Jiaşeviyye olmakla zaman zaman muannid olmakla bazen de bağnazlıkla
(donuk kafalı) suçlamıştır kî bu ve benzeri hususlar da te'lif ve tenkid
eserlere yakışmaz.
Ebu Reyye rahat olsun,
ben onun büyük sahabi Ebu Hureyre'ye yaptığı gibi ne onun akidesine, mezhebine
ve yetişme tarzına ne de soyunun şerefli olup olmadığına veya şahsiyetli
olmadığı gibi hususlara değinmeyeceğim. Kalcnıİ elime aklığım günden beri bu
tür safsatalardan kendimi uzak'tuttum... Sövüp saymak sadece sağlam delil ve
salim mantıktan yardım atmayan aciz kimselerin kândır. Ben kitabın konularını
tenkid etmekten başka bir konuya girmeyeceğim.
Basan ve yardımı
sadece Allahtan dilerim.
Allahım yardım et ve
kabul buyur. [78]
Ebu Reyye kitabının 4.
ve 5. sayfalarında şöyle diyor : «Hadisin islâm'da böylesine saygın bir yeri
olmasına
rağmen âlimler ve
edipler ona gereken önemi vermediler. Bu işi Hadis âlimleri diye isimlendirilen
kişilere bıraktılar. Bunlar da kendi aralarında mütedavil kılarak kendi
metodlarma göre tedris ettiler. Bu grubun ortaya çıkardığı metod, değişmeyen
donuk kaideler üzerine bina edildi, tik muhaddislerki bu kaideleri koyanlar
onlardır bütün gayretlerini ravileri tanımaya ve mümkün olduğu kadar ravilerin
tarihlerine genişçe yer vermeye hasrettiler. Bu ravilerden sadır olan
rivayetlerin sahih olup olmadığı veya makul olup olmadığı bunları ilgilendirmiyordu.
Sonra gelen hadisçiler de bunların çizdikleri sınırlara takılıp kaldılar.
İnceleme ve araştırmaya tabi tutmadan rivayetlerin ifade ettiği zahiri manâlara
bağlı kaldılar.»
Yazar heva ve taassub
sultasından kurtulamayan oryantalist misyonerlerden oldukça etkilenmiştir.
Hatta hadisler hakkında onlardan daha aşırı bir hükme varmıştır. Böylece bu
tutumuyla onları gitgide geride bırakmıştır.
Cevap:
1-Yazarın
yukarıdaki sözden ne kastettiği açıkça anlaşılmıyor. Fıkıh âlimlerini
kastediyorsa onlar hadise
gereken ihtimamı
göstermiş ve bu uğurda geniş çapta çaba sarfetmişlerdir. Bu konuda ahkam
hadisleri ve bunların şerhlerine bakılması yeterlidir. Bu hususta onlarca ci.t
eserin kaleme alındığı müşahacle edilir.
Eğer dirayet (hadis
metni) ile uğraşan muhaddisieri kastediyorsa onlar da hadislerin metinleri,
şerhleri ve tahlillerine oldukça fazla yer vermişler, araştırmadık önemli bir
yerini bırakmamışlardır. Güvenilir hadis kitaplarından hiçbiri yoktur ki,
üzerine birçok şerhler yazılmasın. Bunun için herhangi genel kütüphanenin kataloguna
bakılması yeterlidir. O zaman müslüman âlimlerin hadis ilmine verdikleri
önemi, Kur'ana verdikleri önem hariç hiçbir şeye vermedikleri görülecektir. Bu
konuda bize büyük bir servet bırakmışlardır. Hatta ilmî kıymetinden dolayı
hadis sahası gayr-İ müslim âlimlerden bir grubu da cezbetmiş, onlardan da bu
sahada araştırma yapan ve bu uğurda ömür tüketenler çıkmıştır.
Şayet ahlak ve mevize
âlimlerini kastediyorsa, onlar da te'lif etlikleri kitapları Uz. Peygamberin
hadisleri ile doldurmuşlardır. Aynı şeklide edebiyat ve belagat âlimleri de
çoğu yerde kendi kitaplarında hadislerden deliller getirmiş ve ihtisasları
yönünden hadislere gereken ilgiyi göstermişlerdir. Bazıları hadislerin sanat ve
edebiyat yönünü ortaya çıkarmak için eserler yazmışlardır, imam Şerif
(er-Radiy)'in «İcazu'l Kur'an» adlı eserinin, tamlaması olarak kaleme aldığı
«el-Belağat'un-Nebeviyye» eserinde yaptığı gibi.
Yazar, muh ad dişlerin
dışındaki alimlerden ve edebiyatçılardan ne istiyor? Kendisi haddini aştığı
gibi onlardanda hadlerini aşıp işleri olmayan şeylere burunlarını sokarak
sahih, zayıf, merdud, iyi ve kötü haberleri birbirinden ayırmalarını mı
istiyor?
Edebiyat alimleri,
hndisçi olmayan benzerleri ehil olmadıkları konulara karışarak bilgi sahibi
olmadıkları şevler üzerinde durup izzeti nefislerini düşülmediler.
2-Yazarın
gerek burada gerekse kitabının başka yerlerinde hadisçileri karalaması onlara
dil uzatması ve onları bağnazlıkla suçlaması onların değerlerini düşürmediği
gibi müellifin de şanım yüceltmez. Bilakis araştırmacı ve âlimlerin yanında
onun bu davranışı tenkid ve kınanmaya kıyıktır.
Hadis âlimlerinin ravi
ve rivayeti tenkid eiınek için ortaya koydukları kaideler; gerek eskiden
gerekse şimdi tenkid ilminin ulaştığı en yüce noktalardır. Sonraki
nııı-haddisler önemli bir yenilik getirmemişlerdir. Ancak laibikatt genişlelmek
ve bazı sonradan gelişen psikolojik çalışmalardan istifade etmek bunun
dışındadır.
Yazar biraz insaflı
davransaydı, muhaddislerin kaide. leriyle, beğendiği kimselerin kaideleri
arasında bir karşılaştırma yapar ve böylece sağlıklı bir neticeye ulaşırdı.
Fakat delilsiz olarak yukarıdaki sözü söylediği için bi/c de düşen umumî bir
cevap vermek olmuştur. Adalet ve zapt konularına değinirken ayrıntılı olarak
anlatacağız; la ki mııhadislcrin kaidelerinin kısır ve donuk olmadığı ortaya
çıksın. [79]
Bilmiyorum yazarın,
muhaddislerin bütün çalışmalarını hadislerin İsnadına hasredip metine önem
verdiklerini, iddia elmeye gönlü nasıl razı olabilir? Hadis hakkında metninden hareketle şazz, munker,
muztanp muallel ve
mevzu olarak hükme varmaları, hadisin metninde bulunan belirtilerden dolayı
mevzu olarak hükme varmaları, hadisin metninde bufunan belirtilerden dolayı
mevzu olduğuna delalet eden esaslar bu iddia ile nasıl bağdaşabilir? (Mesela)
hadis metninde, bir Arap dili edebiyatı uzmanını bırakın; arabın en fasihi bir
yana fesahet sahibi birisinden sadır olamayacağına şehadet edecek şekilde
lafız bozukluğunun bulunması, muhal olan bir şeyi içeren mana bozuklukları,
hikmet sahibi birisinin söyleyemeyeceği demagoji ve abartma ifadeler, hadis
metninin hisse ve müşahadeye ters olması, herhangi ma'kul bir te'vile medar
olmadan Kur'an'a, mütevatir ve sahih sünnete ve icmâya muhalif olması veya hadisin
Hz. Peygamberin zamanında mevcut olmayan bir durumu ifade etmesi gibi. Hadis
uydurmacılığı tarihi ile ilgili kitapları dolduran esaslar hep (bir hadisi
metninden dolayı mevzu sayan esaslardır.)[80]
Rebi1 b. Huseym: Şöyle
demiştir; «bir hadisin maruf olduğunu bildiren gündüzün aydınlığı gibi aydınlığı
veya munker olduğunu ifade eden gece karanlığı gibi karanlığı vardır.»
İmam îbnu'l Cevzi de
şöyle der: «Akıl, nakit ve usule muhalif olan bir hadis görürsen bil ki o uydurmadır
sözü ne güzel sözdür». Bu konuda muhakkik İbnu'l Kayyım (el-Cevziyye)'nin de
kıymetli bir sözü var ki Aliyyü'l Kari «el-Mevzuât» adlı eserinde zikretmiştir.
İşin garip tarafı yazar kitabının 104 ve 105. say-falarında buna benzer şeyleri
zikretmiştir. Ancak önce söylediği sözleri ile sonra yer verdiği muhakkiklerin
sözleri nasıl bağdaşabilir bilemiyorum?
Bu konuda daha çok
açıklığa kavuşsun diye bazı hadisçilerin metin tenkidlerini burada aktarmak istiyorum.
Böylece bütün gayretlerin sened tenkidine hasredilip metin tenkidinin
yapılmadığı iddiasının yanlış
olduğu görülecektir.
İbnu'l Cevzi; «Göz
ağrısından Cebrail'e şikayet ettim bana Mushaf'a bakmamı önerdi» hadisini
değerlendirirken, Hz. Peygamber'in zamanında mushaf var-mıydı ki bakılsın der.
Hafız îbn-i Hacer bir
mevzu Hadis olan «Cebrail Miraç gecesinde bana bir ayva verdi, ben de yedim.
Hatice o zaman Hz. Fatıma'ya hamile idi.» hadisini değerlendirirken şöyle der:
«Bunun uydurda olduğu açıktır. Zira bi'l ittifak Hz. Fatıma Mirac'tan önce dünyaya
gelmiştir.»
İbn-i Kayyim, «Bir adam
hadis rivayet ederken aksırırsa bilin ki o doğrudur» şeklindeki uydurma hadisi
tenkid ederken şöyle der; «Bazıları bu hadisin senedini doğrulasa da insan
hissi yalan olduğuna şehadet ediyor. Çünkü biz, çok aksıran fakat yalan söyleyen
insanlar görüyoruz. Şayet bir hadisi bir kişi rivayet ederken aksırırsa yinede
sıhhatine karar verilemez.
Sened zayıf hatta
sağlam olsa bile hadis imamlarının metin tenkidine ne derece güvendikleri açıkça
görülmektedir.
Buna bir başka örnek
de Hayber ehlinden cizye alındığını
bildiren hadistir. Bu haberi uyduran kişi
Sâd b. Muaz (ra)'ı
şahid olarak zikreder. Bu hadisi tenkid edenler «Sa'd b. Muaz'ın Hayber'den
önce Hendek harbinde vefat ettiğini Cizye hükmünün henüz nazil olmadığı için
sahabe ve diğer araplar tarafından bilinmediği, söz konusu hükmün Tebük
seferinden bonra nazil olduğu, yine bu hadiste Hayber I ilerden cizye
sorumluluğunun kaldırıldığı oysa, onların zamanında böyle bir mükellofiyetin
zaten söz konusu olmadığı gibi benzer yönlerden ona kadar varan sebeple
tenkid etmişlerdir.[81]
Hadislerin kusurlarını tes-bit etmek ve mevzu hadîsleri ortaya çıkarmak için
te'lif edilen eserlerde bunlara benzer birçok örnek vardır. Bütün bunları
belirttikten sonra hâlâ hadisciler bütün çabalarım isnad tenkidine hasrederek
metin tenkidi ile ilgilenmediler denilebilir mi? [82]
Hadisçilerin isnad
tenkidine metin tenkidinden daha fazla yer verdiklerini inkar edemeyiz. Bunun
bazı sebepleri vardır. Biz burada bu sebepleri okuyucu ve araştırmacılara sunmayı yararlı görüyoruz.
Aslında Hadis
alimlerinin isnad tenkidinde attıkları uzun adımları metin tenkidinde
uygulamamaları onların uzak görüşlü, derin düşünceli ve temkinli olduklarına
bir delildir. Mesele dini bir mesele olduğu için sünnetin ortaya konmasında
senedi gözetti lur, dinin aslı ve kaynağı olan bir nass'ın tesbitinde ravi-nin
iç ve dış görünüşüyle takva sahibi, sâlih,
adil, zabıt ve Hz. Peygamber'e yalan isnad etmekten uzak olduğunu tesbit
etmekle yetinmişlerdir. Her ne zaman ravide zapt, hıfz, emanet, tebdil ve
tağyirden uzak olma vasıflarıyla beraber, şartlarıyla birlikte adalet sıfatı
da bulunursa yalan ve uydurma ihtimali imkansızlaşır, denilemezse bile oldukça
uzak olur. Öyleyse metin tenkidinde aşırı gitmeye gerek yoktur. Bunun da
başîıca sebepleri şunlardır :
a) Hadis
bazen müteşâbih olur, manası anlaşılmaz;
o takdirde sadece aklı hakem
yaparak metni tenkid etmeye gerek yoktur. Zira bu tür müteşâbih hadisleri akıl
idrak edemez. Bundan ne kastedildiğini ancak Allah ve onu tebliğ eden Resulü
bildirdiği takdirde anlaşılır. Bize
düşen hakiki manasını Allah'a havale ederek varit olduğu gibi kabul etmek ve imkansız
olan zahiri manadan kaçınmaktır ya da akla ve
muhkem nakle uygun
şekilde te'vil etmektir. Allah'ın sıfatları ve benzeri
konulardaki hadisler bu çeşittendir.
b) Hadisin
metni bazen mecazî olur, hakiki manayı ifade etmez. Gerek dil açısından
gerekse usul açısından mecaza hamletme imkanı olduğu halde, hakiki manasına
hamletme akla hisse ve müşahedeye terstir diyerek hadisi
reddetmek sağlıklı araştırma kaideleriyle bağdaşmaz.
Sahih-i Buhari'de[83]
rivayet edilen güneşin battıktan sonra arşın altında secde ettiğini bildiren
hadis gibi, şayet bu hadisi hakiki manasına hamledecek olursak yanlış olduğu
açıkça ortaya çıkar, eğer mecazi olarak mana verecek olursak beliğ bir ifade
olduğu ortaya çıkar. Zira güneşin secdesi yüce Allah'ın iradesine boyun eğerok
seyrine devam etmesi ve Allah'm yerleştirdiği sağlam sistemden şaşmayarak,
kesintisiz ara vermeden devam etmesidir. Bu tür hadislerle, yaratıkları
âlemlerin Rabbi'ne boyun eğmeye teşvik kastedilir. Son derece azametli bir
yapıya sahip olan güıi(3ş, Allah'ın İradesine boyun eğiyorsa zayıf bir yaratık
insanın özellikle güneşe ibadet edenler O'na
İnanması ve boyun eğmesi elbette gerekir.
Bu uslüb oldukça
yaygındır. Mesela Arapların şöyle dediğini görüyoruz. «Devem yolun uzun olduğunu
bana şikayet etti (dedim ki) sabret deveciğhn ikimiz de mübtelayız» görüldüğü
gibi bu şiirde ne .şikayet ne de konuşma sözkonusudur. Bu sadece bir mecaz ve
bir temsilden ibarettir. Temsildeki inceliğe bakın, oğer başka şekilde ifade
edilse bu incelik görülmeyecektir. Bu tür beliğ temsiller hiç bir şüpheye
maruz kalmayan ve bize mütevatir olarak gelun Kur'an-ı Kerimde de mevcuttur.
«Şimşek, Allah'ı hamd ile teşbih eder.» âyetinde olduğu gibi, öyleyse hadislerin
de bu tür ifadeler kullanması ilk defa yapılan bir şey değildir.
c) Hadis
metni bazen gaybî bir haber olur. Kıyamet ve ahiret gününün özellikleri gibi,
o takdirde gaybî bir'şeyi zahire kıyas edip aklın yargısıyla reddetmek
insafsızlık olur. Cennet ve sıfatları, nimetleri cehennem ve
azabı hakkındaki hadisler de
bu çe-şitd endir.
d) Bazen hadis
metni gün geçtikçe ilmi
hakikatle ortaya çıkan ve Nebevi bir mucize olduğu anlaşılan bir metin
olur. *Köpek birinizin kabını yalarsa biri
toprakla olmak üzere yedi
kez yıkasın» hadisi gibi. Bazı
doktorlar köpek artığından meydana gelon mikrobun giderilmesi için toprağın fonksiyonunu
is-bat ettiler.[84] Öte yandan bazı dinden
nasibini alamayanlar bunu teşride
zorlama ve bir mucazefet olarak
kabul etmişlerdir. Ancak müminler hükmün hikmetini anlamadıkları zaman onu
kulluğun gereği kabul edip itibar etmişlerdir.
İnsaflı herkesin
göreceği gibi şayet hadis âlimleri yüzeysel bir değerlendirme ile hemen hikmeti
gizii olan bu ve benzen hadisleri reddetmeye kalkışsaydı sonra da açıkça bunun
hikmeti ortaya çıksaydı o zaman bu, araştırma eksikliği, cehalet ve risaletin
sahibinin hakkına tecavüz sayılmaz mıydı? Şimdi yazara soruyorum hala
hadiscilerin takip ettikleri metodun doğru olduğu hususunda benimle aynı
görüşte değil misin?
Yazar 6. sayfada-
şöyle iddia ediyor : «Muhaddis-lerin tamamı bu ilmi araştırmaya başlamadan,
kitaplarını okumadan önce bilinmesi gereken önemli bir işi ihmal ettiler. Bu
da Hz. Peygamber'in buyurduğu sözün hakiki nassını tesbit etmektir, Hz.
Peygamber bu nassın aynen yazılmasını emretti mi yoksa terk-ederek bunu
yasakladımı? Sahabe ve onları takib-edenler tedvin ettiler mi? yoksa buna
yanaşmadılar mı? rivayet edilenler gerek lafzen gerekse manen olarak Hz.
Peygamber'in ağzından çıktığı ifadelere uyuyor mu yoksa muhalif mi? sonra ondan
yapılan bu rivayetler ne zaman tedvin edildi? Ümmetin âlimlerinin bu husustaki
durumları ne idi?...»
Bu iddiayı destekleyecek hiç bir delil yoktur.
Bu, hayatlarını bu
uğurda harcayan hadis imamlarının hakkına açıkça tecavüzden başka bir şey değildir.
Bahsettiği bu meseleler hakkında âlimler bir çok inceleme ve araştırma yapmışlardır.
Onlarca hadis usûlü kitaplarında bunlar görülebilir. Mesela şu kitaplara bir
göz atılması yeterlidir. El-hakim Ebu Abdullah'ın «Ulumü'l-Hadis»i, İmam
İbnu's Salah'ın «Ulumu'l~Hadis>' i, Hafız iraki'nin «Elfiyetu'l-Hadis» i
İmanı Nevevi'nin «et-Takrib»i, Hafız İbn-i Kesir'in «el-Baisu'l-Hasis fi
iimi'l-Hadis»i, Hafız İbn-i Hacer'in «Nühbetü'l-Fiker»i ve şerhi, Hafız
Suyutî'nin «et-Ted-rib»i ve buna yazılan on kadar şerhleri büyük âlim ol
Leknevi'nin «Zufür'ul Emani (fi şerh-i ınuhtasari'l Curcani)»si ve Şeyh Tahir
el-Cez&irİ'nin «Tevcihu'n Nazar»ı eski ve yeni yazılan daha nice eser.
Hakikati araştıran kişiye bu kitaplardan her hangi birine mü-racat etmek
yeterlidir. O zaman Ebu Reyye'nin hadis-cilerin ihmal ettiklerini söylediği her
konuda ayrı bölümler ve yeterli araştırmaların olduğunu ilm-i yakin ile
bileceklerdir. Ayrıca hocasına tabi olarak bunların hadis imamlarına iftira
olduğunu da göreceklerdir. [85]
Yazar eserinin 8.
sayfasında sabır ve metanetle araştırmaya koyulduktan uzun bir müddet sonra şaşırtıcı
hakikatlere ve önemli neticelere ulaştığını şu şekilde belirtir: «Bütün hadis
kitaplarında sahih diye isimlendirilen veya hasen olarak kabul edilen hadisler
arasında hemen hemen Hz. Peygamber'in ağzmdan çıktığı gibi hakiki lafzı ve
muhkem terkibi ile gelen bir tek hadis görmedim. Bazı kısa hadislerde geçen
yalın kelimeler asli lafızlarıyla rivayet edilmişse de bu pek azdtr. Bana öyle
geliyor ki ıstılahlarında sahih diye isimlendirdikleri hadisler haddi zatında
sahih olmayıp raviler cihetiyle sahih sayılmıştır.
Yazar burada son
derece yanlış ve delilsiz bir hükme varmıştır. Biz hadislerin tamamının lafızlarıyla
rivayet edildiğini söylemiyoruz. Zira bir tek hadis mana değişmese de farklı
farklı lafızlarla rivayet edilirken nasıl böyle diyebilirim. Aynı şekilde
yazarın iddia ettiği gibi bütün hadisler mana ile rivayet edilmiş de
diyemeyiz. Bütün rivayetlerin ittifakla aynı lafızlarla naklettikleri hadisler
mevcutken nasıl böyle iddia edilebilir. Bütün rivayetlerin bir tek lafzı ittifakla
nakletmeleri bu lafızların Resulullahtan işitilen aynı lafızlar olduğuna
delalet etmez mi? Öyle hadisler var ki Belagatten anlayanlar onun arabın en
fasihinden yani nübüvvet pınarından fışkırdığından asla şüphe duymaz? Bunu daha
önce de belagat ve beyan âlimleri fark etmiş ve Nebevi belagat ile ilgili
kitaplar telif etmişlerdir.
Burada işaret edilmesi
gereken bir husus; lafzen rivayet edilen hadislerin çoğunun kısa hadisler olduğudur.
Ayrıca mana İle rivayet edilen uzun hadislerde değişiklik bir iki veya üç
kelimededir. Hadis lafızlarının tamamında değişikliğe yol açan ma'na rivayeti
çok azdır. Bunları uzun ve kapsamlı araştırmalardan sonra söylüyoruz. Nitekim
Buharı, Müslim ve diğerlerinde tiz. Aişe'den rivayet edilen «vahyin başlangıcı»
hadisi ki uzun hadislerdendir buna en güze] örnektir. Raviler bu hadisin çok az
kelimelerini farklı varyantlarla rivayet etmişlerdir. Burada bu kadarla
yetinmek istiyoruz. Yazann kitabında mana ile rivayete ayırdığı bölümü
tartışırken genişçe tenkid edeceğim. Orada onun delil olarak kullandıkları
örneklerin bir kısmının lehine değil aleyhine deli), olduğunu açıklayacağız.
Tartışmasız hadis imamı olan hafız İbn-i Hacer bakın bu konuda ne diyor:
«Hz. Peygamber'in
hadislerinden O'nun «cevamiul kelim» (yani az kelime ile çok şey ifade etme
özelliği) vasfına delalet eden hadislerin bir kısmı şunlardır. Hz. Aişeden
gelen «Her kim bizim işimiz (dinimiz) içine ondan olmayan bir şeyi sokarsa bu
iş merduddur» hadisi, yine Buharı ve Müslim'in ittifak otüği «Allah'ın
kitabında olmayan her şart batıldır» hadisi, Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği
«Ben size bir şey emrettiğim zaman gücünüz nisbetinde onu yerine getirin»
hadisi, Mikdad'm rivayet ettiği dört Sünen'de yer alan Hakim ve Jbn-i Hibban
tarafından sahih olduğu bildirilen. «İnsanoğlunun doldurduğu en şerli kap
karnıdır.» hadisi ve buna benzer araştırmayla ortaya çıkacak bir çok hadis
gibi. Bunlar daha çok ra-vilerin lafızlarında tasarrufta bulunmadıkları
hadislerden görülür. Bu hadisler; varyantlarının az oluşu ve lafızlarının
üzerinde ittifak edilmesi ile ortaya çıkar. »[86]
Hafız ibn-i Hacer'in
zikrettiklerine şu hadisleri de eklemek istiyorum: «Müslüman, müslümanlann elinden
ve dilinden emin olduğu kimsedir.» «İnsanlar içlerinde işe yarar bir tane dahi
binit bulunmayan yüz deve gibidir.»[87]
«Müminler bir bina gibidir, bir kısnu diğer kısmını destekler.» «Sevgide ve
rahmette müminleri bulursun (diye başlayan!» hadis, «İnsanları ateşe
sürükleyen dillerinin ürünüdür.»
«Haya İmandandır»
«Küçük dere kenarında yetişen her nebat şişkinlikten ya öldürür ya da Ölüme
yaklaştırır.» ve buna benzer bir çok hadis asli lafızları ve hakiki
terkibleriyle gelmiştir.
Hadiscilerin sahih
olarak isimlendirdikleri hadislerin haddi zatında sahih olmayıp ravilerin
durumlarına göre sahih oldukları iddiasına gelince, bu kendisinden bin sene
Önce söylenen bir şeydir. Hadis imamları bu konuda şöyle demişlerdir: Hadisin
sahih, ha-sen veya zayıf olduğu hükmüne varmak muhaddis açısından sahih ve
hasen şartlarının tahakkuk edip etmemesine bağlıdır. Yoksa evvelemirde bu
hadislerin sahih, hasen veya zayıf oldukları manasına gelmez. Bunu yakinî
olarak ancak gaybı bilen Allah bilir. Ak-len doğru kimsenin yalan söylemesi
veya yalancının doğru söylemesi mümkündür. Bu ihtimal hadis ima.larını
araştırmada derinleşmeye, incelemede ve hükmü tesbit etmede oldukça temkinli
ve insaflı davranmaya sevketmiştir. [88]
Yazar kitabının io;
sayfasında şöyle diyor : «Şayet hadis te Kur'an gibi Peygamber devrinde tedvin
edilip Kur'an'a verilen dikkat ve inceleme hadislere de verilmiş olsaydı
sünnet de Kur'an gibi mutevatir olarak gelirdi. Ve müslümanlar bu şiddetli
ihtilafa girmezlerdi...»
Sanki yazar Kur'an'ın
mutevatir oluşunu Hz. Peygamber döneminde yazılmasına bağlıyor. Oysa hakikatte
öyle değildir. Zira tevatür Kur'an'ın lafzı ve nakli yönüyledir. Binlerce
sahabi Hz. Peygamber'den almış ve onu ezberlemiştir. Tabiundan da binlerce kişi
aynı şekilde şahabiden almıştır. İşte bu şekilde tevatürün kendileriyle sabit
olduğu çok sayıda insan yine büyük sayıda bir insan topluluğundan alarak,
mutevatir olarak bize ulaşmıştır. Ve kıyamete kadar, böyle devam edecektir.
Kur'an'ın mutevatir oluşunun ana sebebi ezberlenmesi ve şifaen alınmasıdır,
yoksa sayfalardan nakledilmesi değildir. Yazım; biri sayfalarda diğeri
hafızalarda olmak üzere iki şekilde varlığını sürdürsün diye, koruma ve tesbit
unsuru olarak kabul edilmiştir. Nitekim Hz. Ebubekir ve Hz. Osman dönemlerinde
Allah ikisinden de razı olsun Kur'an'ı sayfalarda toplayanların gayesi de bu
idi. Onlar, Hz.'Peygamber'in huzurunda yazıldığı gibi yazılmasına önem
verdiler. îşte sünnet de Hz. Peygamber döneminde yazılsaydı fakat Levatür
derecesine ulaş-Lıracak kadar kimse ezberlemeseydî yazarın iddia ettiği gibi mutevatir
olarak bize gelmezdi.[89]
MiUevatir olup olmamak çok sayıda insanın rivayet edip etmemesine bağlıdır.
Nitekim Sünnet, Hz. Peygamber döneminde tedvin edilmediği halde az da olsa bir
kısmı mutevatir olarak gelmiştir. Şayet mütevathiik yazılmaya bağlı olsa idi
büyük bir dikkat ve ihtimamla tedvin edilmiş kitaplar hep mutevatir olurdu.
Oysa ne gezer? [90]
Yazar kitabının 17.
sayfasında şöyle diyor; «onlar, kavlî sünneti, Kur'an'dam sonra gelen dinin
ikinci ya da üçüncü derecesinden kabul elliler» birkaç satır sonra da $öyle
diyor : «oysa ikinci dereceden elinden olan (yani dinin ikinci kaynağı olan) amelî
sünnettir.» Kavli sünnetin ikinci dereceden bir kaynak olmadığı anlaşılıyor.
Sözlerinin sonu öncesine çelişki ar/eden yazarın bir konu üzerinde sebat
kılmayarak, kendisinde meydana gelen bu kararsızlığın sebebini
anlayamıyoruz doğrusu.
Sonra eş-Şatıbi'nin,
«el-İ'Usam» adlı kitabından kavlî ve amelî sünnet arasındaki farka bir sözünü
delil getiriyor. Oysa Şatibî'nin sözü sünnetin kavil, fiil ve takrir olduğuna
delalet ediyor. Daîıa sonra Reşit Rıza'nın şu sözünü naklediyor «dinde esas
olan birinci mertebede Kur'an'ı Kerim'dir. İkinci derecede ise üzerinde ittifak
edilen amelî
sünnettir. Ondan gelen ahad haberler ise gerek rivayet yönünden gerekse delalet
yönünden üçüncü, derecede gelir. Ü/erinde ittifak edilenlerle amel edenler
ahire t le kurtulur ve Allah'a yakın olur. Ga/zali de bu görüştedir» Görüldüğü
gibi bu sözde onun çelişkili sözüne delil teşkil edecek bir şey yoktur.
Muhakkiklere göre sünnet ister kuvlî, isler fiilî, isterse takriri olsun dinin
ikinci kaynağıdır. Birinci kaynağı Kur'an'dır.
Şu kadar da var ki
Reşit Rıza'nın ikinci derecede saydığı, ü/erinde ittifak edilen amelî
sünnettir. Yoksa genel olarak bütün amelî sünnet değildir.
Bu hususun izaha
ihtiyacı vardır, yoksa maksat okuyucuyu şüpheler içinde bırakmak değildir. [91]
Ebu Reyye kitabının
29. sayfasında «Sahabe ve Hadis Rivayeti» başlığı allında şunları yazıyor.
«İbn-i Hazm'ın, el-ihkam (fi usulil Ahkam) adlı eserinde rivayet ettiğine göre
Hz. Ömer, çok hadis rivayet ettikleri için ibn-i Mesud, Ebu Musa (el-Eşarî) ve
Ebud'Derda'yı Medine'de hapsetmiştir.»
Hakikatte (Hz. Ömer'e)
bu iftirayı yapan İbn-i Hazm değil yazarın kendisidir. Yazar okuyucuya İbn-i
Hazm'ın bunu rivayet ettiği intibaını veriyor. Halbuki kesinlikle onun rivayeti
değildir. Sadece kitaplarında zikretmiştir. Hadis ilminde mübtedi olanların da
bileceği gibi bîr hadisi rivayet etmekle kitabında yer vermek arasında fark
vardır. Yine okuyucuya İbn-İ Hazm'ın bu rivayeti kabul ettiği intihamı da veriyor. Halbuki İbn-i Hazm
bundan
beri olduğu gibi bu
rivayeti tenkid ederek batıl olduğunu açıklamıştır".
Bakın ibn-i Hazm
«el-ihkam»mda ne diyor : «Hz. Ömer'den O'nuıı İbn-i Mes'ud Ebud'Derda ve Ebu
Zer'i Hz. Peyganıber'den hadis rivayet etlikleri için hapsettiği rivayet
edilir.» sigasıyla zikretmiştir. Şayet kendisi rivayet etseydi «Biz rivayet
ellik derdi.» (Ayrıca) tbn-i Hazm bu rivayet hakkında senedinde yer alan
İbrahim b. Ab-durralunan b. Avi Hz. Ömer'i işitmediği için münkati olduğunu
söyler. Münkati ise delil-teşkil etmeyen zayıf hadislerdendir. Zira sakatlık
senetten düşürülen ravide olabilir, hadisi onun uydurma ihtimali söz konusu
olabilir. İbn-i Hazm sözlerine devamla şöyle diyor.[92] «bu
haberin yalan ve uydurma olduğu aşikardır. Çünkü bu durumda Hz. Ömer, ya
sahabeyi itham etmiş olur ki bu takdirde kendisi de itham edilenlerden olur.
Veya onları hadis ve sünnetin tebliğinden nehyedip gizlemelerini inkar etmelerini
islemiş olur. Bunu yapmak ise İnsanı İslâm'dan çıkarır. Allah müminlerin emirim
bütün bunlardan muhafaza eylesin, bunu kati surette müslüman olan birisi söylemez,
şayet itham olunmadıkları hakle hapsetmişse bu onlara /ulumdur. Fasid anlayışına
delil bulmak içinbula'nedilmiş rivayetlere sığınanlar istediklerini tercih etsinler
(her iki şekilde de yanlış olur.)»
İbn-i Hazm'm dedikleri
işte bunlardır. Yazar hala haberleri aktarırken güvenilir olduğunu iddia
edebilir mi? Dikkatli okuyucu bu adamın âlimlerden yaptığı nakillerden şüphe
duyarsa mazur sayılmaz mı?
Bu rivayetin yalan
olduğunun delillerinden birisi de; İbn-i Mesu'd'un Hz. Ömer'in görüş ve yoluna
tabi olan birisi olmasıdır. Bu konuda o şöyle der: «şayet bütün insanlar bir
tarafa Ömer de başka tarafa gitse ben Ömer'in yanında yer alnım» Hz. Ömer onu
Kule halkına ilim öğretmek İçin göndermiş ve Kulelilere «Abdullah'ı si/y
göndermekle sizi nefsime tercih etlim» demiştir. Az hadis rivayet etmek
hususunda O'nun Hz. Ömer'e muhalefet ettiğini akıl nasıl alır. Hz. Ömer'in de
O'nu hapsettiği misil düşünülebilir?
Sonra yazar burada
metin tenkidini nasıl ihmal c&c\\ halbuki bütün hadisçilere metin tenkidini
terkettikleri için dil uzatan O'dur, öncekilerin ulaşamadığı moltn tenkidini
kendisinin yaptığını iddia eden de O'dur. (Bunların) bir hücum ve sataşmadan
ibaret okluğunu Allah biliyor.
Bunun dışında yazar
bunun bir sayfa sonra yer verdiği Amr b. Meymun'un sözü ile çeliştiğini nasıl
görmez. Amr b, Meymun şöyle demiştir. «Bir yıl Abdullah b. Me-sud'a gidip
geldim bu bir sene zarfında ne «Rcsıılullah şöyle dedi» dediğini ne de ondan
bir hadis naklettiğini işitmedim. Bir gün bir hadis rivayet etti birden bir hüzün
kapladı ve şakır şakır terlediğini gördüm.»
Kendisinin
tcnkidçîlerin şeyhi olduğunu iddia eden bir zata, gerekli açıklamaları yapmadan
öncesi sonu, sonu öncesi ile çelişki arzeden rivayetleri getirmek yakışır mı?
Okuyucu kardeşim bütün
bunların sebebi yazarın keyfinin istediğini alıp istemediğini almamasından kaynaklanıyor.
Sonra o bu sözü müsteşriklerden kapmıştır,[93]
çünkü şazz rivayetleri alıp kabul görsün diye tbn-İ Ha/m'u izafe edenler
onlardır. [94]
Kitabının 37.
sayfasında «her kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerini hazırlasın»
hadisi şerifine yer vermiş ve Hafız İbn-i Hacer'in bu hadisin bazı varyantlarında
«mütaammıden» kelimesinin yerini almadığını, Buharı Müslim ve diğer hadis
kitaplarında ise bu kelime ile beraber variddir, dediğini belirttikten sonra
şöyle der; «Kim hakikaten inceleme yapar ve araştırmayı dı> rinleştirirse
İçlerinde üç raşid halifenin de bulunduğu sahabeden gelen rivayetlerde
«müteammiden» kelimesinin olduğunu görür hiçbir akıl sahibi Hz. Peygamber'in
böyle bir şey dediğine ihtimal vermez, bana öyle geliyor ki : bu lafız, kasıtsız
olarak Allah rızası için Hz. Peygamber'e yalan hadis isnad edenlere bir yol
bulunsun veya hata vchm ve yanlış anlayarak başkasından hadis rivayet eden
ravilere dayanak olsun diye ayrıca hataen bunu yapan günahsız okluğu için, bu
konuda mesu'l tutulmasınlar diye, âlimler tarafından idrac diye bilinen yolla
hadise sokuşturulmuş t ur.
Bu şekilde O'nun Hafız
îbn-i Hacer'in söylediklerine ikna olmayıp, bu zorlama ve faraziyelere yer
verdiğini görüyoruz.
1- Bu hadis
Buharı, Müslim ve diğer hadis kitaplarında hir çok sahabiden çok sayıda
varyantla rivayet edilmiştir. îsnadlan sahih, hasen ve zayıf olmak üzere bazı
muhaddisler bunun sayısını yüze kadar ulaştırmıştır. Hafız İbn-i Hacer'in de
Fethu'l Barî'de zikrettiği gibi bu hadisin bu lafızlarla tevatür derecesine
ulaşan kanallarla rivayet edildiği bir gerçektir[95]Varyantlarının
bu yüksek sayıya ulaşması (yani mütevatirlik) Hz. Peygam-ber'e yaları isnadının
/.enimi ile ilgilidir yoksa bu lafızlar ve verilecek cezanın hususiyeti ile
İlgili değildir. Şuura yazarın iddia ettiği gibi bu rivayet üç halifeden gelmiyor.
Buharı ve Müslim'de Hz. Ali'den onların dışındaki hadis kitaplarında da Hz.
Osman'dan rivayet editmiş-tirİ[96]
«müteammiden» kelimesi Buharı, Müslim[97] ve
diğer güvenilir hadis kitaplarının bir çok rivayetlerinde geçmişi ir. İçinde
bu kelimenin geçtiği rivayetler, geçmeyen rivayetlerden daha çok ve daha
kuvvetlidir. Buharı ve Müslim'de Ir.nes, Libû Hureyre, Muğİre b. Şu'be, Abdullah
b. Aınr b. As'ın rivayetlerinde bu kelime yer alırken, Ifz. Ali, ve Zübeyr b.
Avvam'ın rivayetlerinde yer almaz. Hadis lenkideileri ve diğerine göre kaide,
iki rivayet çatıştığı zaman isnadı çok ve kuvvetli olanlar tercih edilir.
Burada da «müteammiden» lafzına yer veren rivayetler tercih edilir. Mutlak
mukayyede hamledilir. Bulaf/a yt-'r veren rivayetlerin tercih unsurlarından bir
tanesi de İsnınİli'nin Müstahrec'i ile, İbn-i Mace'nin es-Sü-ncn'inde[98]Zübeyr
b. Avvam yoluyla gelen rivayetlerde bu laf/a yer verilmesidir. Hadisi
ezberleyen ezberlemeyene karşı delildir. Aynı şekilde sahih rivayetlerde
belirtildiği gibi okuyan ve yazan Abdullah b. Amr b. As'ın rivayetinde de bu
lafız vardır ki, Abdullah'ın rivayeti başkalu-rındaTi daha
sikadır.(güvenilirdir).
2-Ebu
Reyyc'nin bu kelimenin hadise sokuşturul-ması için gösterdiği sebeplere gelince
bunlar makul değildir. Bilmiyorum kasıtsızhk ile Allah rızası için hadis
uydurma nasıl bir arada gelir -başka bilenin de çıkacağını sanmıyorum. Bunu
yapan kişi iddiasına göre hadis uydururken hayırlı iş ve faziletlere teşvik
ederek1 Allah'ın rızasını ve şeriate hizmdti gözetir. Bunu yapanlar da ehl-i
tasavvuftan cahil ulanlar ile Kerramiye fırkasına mensup olanlarıdır. Bunlar
tergib ve terhib için hadis uydurmaya cevaz vermişlerdir. Öyleyse bu maksatta
hadis uydurmak ile kasıtsızhk nasıl birleşir? Bunun inanası makbul ve doğru
olmayan bir kasıt olmaksızın olmalıdır.
Ya/.ar'ın bu kelimenin
uydurulmasına «ravilere dayanak olsun diye» gösterdiği sebep ise yine
yanlıştır. Çün-ki hata ve sehvi gidermek bu kelime ile olmaz, başka dulİİlerle
o zaten sabittir. İslam şeriatında kendisinden bir kusur olmaksızın hata
işleyen ve unutan kimseye günah yazılmıyaeağı tcsbiı edilmiştir. Bu mukarrer
bir durum olduğu halde söz konusu kelime ravilere bir fayda sağlamaz. Bu
kelimeye yer verilişinin sırrı yalana şiddetli bir ceza terettüp ederken hata
ile veya unutarak bir şey yapana günah olmadığını vurgulamaktır. Bu kelime ile
kayıtlandırılmusı aslında tabirin dikkat ve nezahatine delildir. Bu da halnen
ve unutarak bir günah işleyenin de buna dahil olduğunun vehmini kaldırmak
içindir.
İmam Nevevİ Müslim'in
şerhinde şöyle diyor; [99]«Eş1-ari
kclamcılanna göre yalan; gerek kasten gerekse sehven bir haberi olduğundan
farklı olarak aktarmaktır. Ehl-i sünnetin görüşü budur. Mutezile ise şöyle
demiştir; bir şeyin yalan olması için kasıt şarttır. Bu hadis de bize delildir.
Zira Hz. Peygamber, kasıt ile kayülandır-mıştır. Çünkü bazen kasten yalan
söylendiği gibi bazen de sehven yapılır. Ayrıca icma ve kitap ile sünnetin meşhur
naslarına göre hataen ve unutarak suç işleyene günah olmadığı açıktır. Hz.
Peygamber mutlak ifade kul-Iansaydı unutarak bu işi yapana da günah olduğu anlaşılırdı.
Onun için kasıt i!e kayıtlandırdı. Mutlak rivayetlere gelince onlar kasıt
mukayycd rivayetlere hamledilir (Her şeyi bilen Allah'tır).
Ne varki hadis
İmamları hataon veya unutarak suç işleyene günah olmadığını söylemelerine
rağmen hataen ve sehven hadise sokulan bir şeyi Hz. Peygamber'e nis-bet edilen
bir yalan olması itibariyle mevzu hadislere benzer olarak saymışlardır. (Onlara
göre) bu durumu açıklamadan böyle bir haberi rivayet etmek caiz değildir.
Halüî, ibnu's Salah,
Irakî ve diğer bazı hadisçiler bu görüştedir[100]
İbn-i Main ve tbn-i Ebi Hatim gibi bazı cerh imamlarına göre ise bu tür
rivayetler uydurma olarak kabul edilir. Bazı imamlar ise müdree* olarak kabul
etmiştir. Her ne olursa olsun bu tür hata ve unutmaları ravinin adalet ve
zaptına halel getiren bir kusur olarak değerlendirmişlerdir.
3 -Bu
yazarın ilginç yönlerinden birisi de «sarhoş olduğunuz halde» ifadesini terk ederek
«namaza yaklaşmayın» diyen (Bektaşi)ierin yolunda yürümesidir. Biraz önce Hz.
Ömer'in hadis naklettikleri için üç sahabi'yi hapsettiğine dair İbn'i Hazm'dan
yaptığı rivayet görülmüştü.
Orada yaptığım şimdi
de «Her kim bana kasten yalan isnad ederse.:.» hadisini anlatırken yapıyor. 42.
sayfada ibn-i Hacer'den nakilde bulunurken O'nun yukardaki hadisin mütevatir
olmadığı görüşünde olduğunu belirtiyor, (yaptığı nakil şöyle); «Hadisin
tarikleri çok olduğu için (hadiscilerden) bir cemaat mütevatir olduğunu
söylemiştir Ancak bazı üstadlarımız bu konuda tartışmışlar, çünkü ınütevatirin
şarlı (rivayetlerden) iki tarafın ve bunların arasındaki ravüerin çoklukla
eşit olmasıdır. Bu da hadisin her varyantında mevcut değildir.» (görüldüğü gibi
ibn-i fiacer'den naklederken) yer vermemiştir. Devamı harfi harfine şoyledir.[101] «Böyle
diyenlere şöyle cevap vermişlir : Mutlak mütevatir olmaktan maksat her asırda
başından sonuna kadar bir topluluğun bir topluluktan rivayet etmesidir. İlim
İfade etmesi için bu kafidir. Aynı şekilde Enes tarikiyle gelen hadisi O'ndan
çok sayıda ravi rivayet etmiş ve tevatür derecesine ulaşmıştır. Hz. Ali'nin
rivayetini Tabiunun meşhurlarından sika olan altı ravi nakletm iştir, ibn-i
Mesud, Ebu Hureyre ve Abdullah b, Amr b. As'ın rivayelleri de böyledir. Eğer
bunların her biri için kendisinden gelen sahabiden mütevatir olarak gelmiştir
dense doğrudur. Çünki mütevatir için muayyen bir sayı şart değildir, ilim ifade
etmesi kafidir. «Nuhbetu'l fiker» şerhinde ve * Ulumu'I Hadis» adlı kitabın değerlendirmesinde
belirttiğim gibi ravide bulunan yüce sıfatlar çok sayı yerine kaimdir. Bu
eserlerimde söz konusu hadisten başka mütevatir hadis yoktur diyenlere cevap
verip örneklerinin çok olduğunu belirttim, «kim Allah için bir mescid inşa
ederse...» hadisi, mest üzerine mesh; rukua varırken elleri kaldırmak, şefaat,
havz(-ı Kevser) Ahirette Allah'ı görmek, imamın kurcyşiliği ve ben/eri hükümleri
ifade eden hadisler hep bu çeşitdendir» aynı şekilde ihn-i Hacer'in Enes
tarikiyle diye başlayan kısmı ihn-i ttacer'in sözü olup naklettiği bir şey
değildir. Kasten terk ettiği bu açık sözlerden sonra yazar İbn-İ Hu-cer'in
yukardaki hadisin mülevatir olmadığı görüşünde olduğunu iddia edebilir mi ki,
sözlerinden de bu anlaşılıyor. .
Yazarın 39. şayiasının
haşiyesinde yer verdiği; «asrımızda sünnet daileri ve isnad köleleri (hadiste
geçen müteammiden) ziyadesini isbat için inad ediyorlar, sanki bunlar ibn-i
Kuteybe, Buharı, en-Nesai, el-Mun/iri, el-Haltabi, İbn-i Hacer, Suyuti ve ibn-i
Kayyım gibilerden daha İyi hadis ilmi biliyorlar» sözüne gelince bu fasid söze
cevap vermeyeceğim sadece derim ki; bir çok rivayette bu ziyadeye yer veren
Buhari'yi hatta bu ziyadeyi isbatlamak için birçok açıklamada bulunan ibn-i
Hacer'i burada zikretmekten utanmadın mı? Hikmet sahibi Peygamber ne güzel
buyuruyor; «İlk nübüvvetten gelen sözlerden birisi şöyledir; küanmadığın
takdirde dilediğini yap.» [102]
Ebu Reyye'nin
adetlerinden birisi de kafasına bir fikir geldiği zaman veya hevası galebe
çaldığı zaman araştırmayı kendi görüş ve arzularına göre yapmasıdır. Bu
meyanda eline geçirdiği her şeyi kullanmaya çalışıyor. Bunun için kelimeleri
tahrif etmek, lafızlara yüklenmedikleri manaları yüklemek, yanlış nakillerde
bulunmak, araştırmacı, imam ve âlimlere dil uzatmak ona göre hiçbir vebal
gerektirmiyor.
Bir başka adeti ise
bir fikri ve düşünceyi arzeder-ken saptırma ve mübalağaya baş vurmasıdır. Fer'i
olan bir şeyi asıl, asıl olan bir şeyi de tali alarak gösteriyor. 54. sayfada
«hadis rivayeti» konusunu anlatırken yaptığı gibi. Burada hadislerin mana ile
rivayetini asıl ve kaide olarak alıp laf/.en rivayetinde şaz/, ve nadir bir
durum olduğunu bildirmiştir. HatUı imamlara da dil uzatarak, «kitaplardan
okudukları veya nakledenlerden işittikleri hadislerin sahih olarak sağlam bir
şekilde geldiğini lafızların tahrif ve tebdile uğramadan Hz. Peygamber*in
ağzından çıktığı gibi korunmuş olarak ravilere geldiğini sahabe ve onlardan
hadisi akınların işittikleri gibi aynen tedvin edildiği zamana kadar
naklettiklerini, aldıkları şekilde eda ettiklerini, hiçbir tebdil ve değişmeye
uğramadığını hadis ravilerînin son derece kuvvetli hafızaya, mükemmel zapt ve
ezberleme gücüne sahip olan ö/.el bir sınıf olduğunu» zannedenleri cehaletle
itham etmiş ve neticede şöyle demiştir : «Şüphesiz bu düşünce din bilginlerini
oldukça etkilemiştir Allah'ın korudukları müstesna teslimiydin vacip olması ve
ahkamım kabullenmenin farz olması bakımından hadislerin ele Kur'an ayetleri
gibi olduğuna inandılar. (Ki onlara göre) Bunlara muhalefet eâen şüphe duyan
tövbeye davet edilir.»
Bu sözleri okuyan
şayet Hz. Peygamber'in hadislerini bilen ilim ehli değilse hiçbir hadisin
muhkem lafzıyla gelmediğini sanacaktır. Hadislere bir çok tebdil ve tahrifin
girdiğini zannedeceklir. Oysa rivayette asiolan Hz. Peygamber (s.a.s.)'den
İşitikliği lafızlarla aynen aktarılmasıdır. Mana ile rivayet ise sadece
zihinde lafızlar kaybolunca veya tam emin olunmayınca ihtiyaç anında bir ruhsat
olarak verilmiştir.
Hadis ilmi ile
uğraşanların bilmesi gereken hususlardan bir tanesi bazı âlim ve ravilerin
mutlak şekilde rivayet etmeyi yasaklamalarıdır. Bu âlimler kendilerine ve
başkalarına lafızları İşittikleri gibi nakletmeyi şart koşmuşlardır. Mana ile
rivayeti caiz gören âlimler oldukça ihtiyatlı hareket ederek hadisleri tebdil
ve tahrtfu-n velıer hangi bir ilaveden koruyacak şartlar dahilinde cevaz
venûij ve şöyle demişlerdir; «Mana ile rivayet sadece lafızları ve ınaksadları
bilen, ifade ellikleri manalar hususunda uzman olan (aynı manayı ifade eden)
lafızlar arasındaki farkı görenlere caizdir. «Yine demişler ki; bu da hadisler
tedvin edilmeden önce caizdi fakat kitaplarda tedvin edildikten sonra
kelimeleri müradifi (eş anlamlı) ile değiştirmek hangi halde olursa olsun
lafızla-nnda tasarrufta bulunmak doğru değildir.»[103]
îşin garip tarafı
yazar, şeyh Tahir el-Cezairî'nin «Tevcihu'ıı-Nazar» adlı kitabından buna benzer
şeyler nakletmiştir. Bilmiyorum kanıt getirmediği bir şeyi nasıl nakleder.
Sonra tedvin hareketlerinin genel ve resmi bir sıfatla birinci asrın
nihayetinde başladığı Yazarın zihninden nasıl kaçmış olabilir. Üçüncü asır
bitmek üzere iken sünnetin tamamı Sahih, Sünen, Müsnedlerde tedvin edilmiş,
bitmiştir. Bazı sahabi ve tabiiler özellikle Hz. Peygamber'in vefatından sonra [104]birinci
asırda hadis tedvini ile uğraşmışlardır. Yazarın vardığı bu zalimane hükümler
ile bu hakikatler nasıl bağdaşabilir? Bütün bunlardan sonra birisi yazarı kötü
maksatlı olmak ve tslâm teşriatınm ikinci kaynağını yıkmaya teşebbüs etmekle
suçlarsa mesul tutulabilir mi?
İslâm düşmanları Ebu
Reyye ve benzerlerinin îs-lâm'ın i ki direğinden birini yıkmak için
giriştikleri kötü teşebbüslerden fazlasını arzu etmemiştir. Ebu Reyye
bil-sinki; din bilginleri Allah şanlarını yüceltsin sünnetin dindeki yerini
tarif ederken, onu layık olduğu makamına oturturken ilim, amel ve suluk
yönünden onu gerekli görürken, onun sahasından he türlü kötülüğü uzaklaştırırken,
sabit olan sünneti reddeden, onu ibtal etmeye çalışan, onunla alay eden ve
hafife alanları günahkar ve fasık addederken bütün bu söz ve hareketlere müstehlik
olmak için yapmadılar. Onların bu düşünceleri sağlam iman, aydın görüş ve asil
ilimlerinden kaynaklanmıştır.
2-Yakıştırılan
bu hükümler ancak sahabe, tabiun ve elbailtabiinden olan ravilerin
taşıdıktan şahsî, dinî ahlakî
sıfatlardan habersiz olanlardan sadır olabilir. Hz. Peygamber ve tarihî
vakıaların şehadetiyle faziletli olan bu asırlarda yaşayanlar için uygun söz
şudur: Onlar kamil din, yüce ahlak, takva ve muruet sahibi insanlardır. Onlar
rivayet ettikleri naslavın; dînin kaynağı, asıllarında» bir asıl olduğunu gerçek
manada biliyorlar, onda yapacakları herhangi bir tahrif ve tebdilin
cehennemdeki yerlerini hazırlamaya sevkedeceğinin de farkındaydılar. Bu itibarla onlar kuvvetli
hafıza, keskin zeka ve diri bir vicdan ve belleyen, akleden kaplere sahip
insanlardı. Bu özellikleri veya bir kısmını inkar etmek; hissedilen ve sabit
olan hakikati inkardır.
3- Yazar
mana ile rivayeti caiz görenlerin delili olan Abdullah b. Süleyman el-Leysî'nin rivayet
ettiği: «Dedimkİ <ya Resuİuliah! senden bir hadis işitiyorum fakat
senden iş t (iğim {gibi {nakledemiyorum ya bir kelime eksik veya bir kelime
fazla oluyor, Hz. Peygamber şöyledetli : «şayet bir helali Iharam, bir iharaını
helel kılmıyor ve jmanada isabet ^diyorsanız zararı |yok» bunu (ravi) Jı ı-,
san-ı TBasrî'ye söyledikten (sonra «şayet bu hadis olmasaydı biz lıadis
rivayet etmezdik der». Haberi naklettikten sonra 57. sayfanın dip notunda
şöyle diyor : «şüphesiz bu hadis, «kim benden bir hadis duyar onu beller ve
işittiği gibi naklederse Allah yüzünü ağartsın» hadisini' terstir. Fakat her
grubun kendi görüşünü isbat etmek için bir hadisten destek alması lazım!» Yazar
bu sözüyle hadisin uydurma olduğunu kast ediyor.
Ben, ona derim ki; bu
hadisi ibn-i Mendeh[105]
(310-395 h) «Marifetu's-Sahebe»de, Taberani
el-Mu'cemu'l-Keblr'inde, Hatip Bağdacıî ve başkaları kitaplarında,
rivayet etmişler, hadis imamları ve tabîbleri kitaplarında nakletmiş ve hiç
kimse mevzu olduğu hükmüne varmamıştır.[106]
Yazar gerçekten sağlam bir araştırma arzusundaysa; se-ned ve metin yönünden
tenkid etmesini ve uydurulan kelimeleri açıklamasını isterdim, fakat bunu
yapmamıştır. İki hadisin çelişki ar/elliğini hayal etmesi de doğru değildir.
«Her kiın benden bir
hadis duyar, onu beller duyduğu gibi naklederse Allah yüzünü ağartsın» hadisi
işitİleni olduğu gibi muhafazaya teşvik içindir. Şüphesiz mana ile rivayclİ
caiz görenler el'dal olanın hadisi aynı lafızlarıy-ta rivayet etmek olduğu
görüşündedir. İkinci hadis isemana ile
rivayetin belirli şartlarla caiz olduğunu açıklamak içindir. Bir sözü oldukça
ihtiyatlı davranarak manasıyla rivayet eden için işittiği gibi nakletti denmezmi?
elbette denir. .
4- Yazar
mucazefet yaptığı görüşlerini delillendir-mek için mana ile rivayete örnekler
veriyor, bu nıeyanda Teşehhud lafızlarım veren hadisler, îslâm ve iman hadisi
«sizi senin bildiğin Kur'an'i ona öğretmek karşılığında evlendirdim» hadisi,
beni Kurayza'da kılınan namazla ilgili hadis gibi rivayetlere yer vermiş ve
kitabının bir çok sayfasını bunlarla doldurmuştur. Bunun arkasındaki maksadı
dini yönden mana ile rivayetin zararlı olduğunu ortaya koymaktır. Fakat Allah
Teala İşlediği bazı hatalarla bu maksadını boşa çıkarmıştır. Yazarın araştırma
yeteneğini ve hadis ilminde ulaştığı dereceyi bu hatalar ortaya çıkarmıştır.
Kendisine arız olan bu halaları hususunda kısaca hakkı ortaya koymaya
çatışacağım. [107]
Yazar, namazda okunan
teşehhüdün ibn-i Abbas Hz. Ömer ve diğerlerinin rivayet ettikleri farklı
varyantlarım zikretmiş ve sonra şöyle demiştir : «Bunlar sahabeden gelen
lafızları farklı, sekiz teşehhud tür. Şayet bunlar mana ile rivayet edilen
kavlî hadisler olsaydı, «belki» derdik; fakat bunlar her sahabinin günde çok
defa tekrarladığı mütevatir amellerdendir.»
Rivayet edilen bu
farklı teşehhüdlerin Hz. Peygamber tarafından bir defa söylendiğini nerden
çıkarıyorsun ki mana ile rivayetin zararına delil olarak alıyorsun. Hadis ilmine
yeni başlayanlar, hemen basit bir düşünceyle
farklı vesilelerle
söylenen değişik rivayetler olduğunu anlar. Çünkü Hz. Peygamber, farklı
vakitlerde değişik lafızlarla söylemiş ve 'bunlardan" herhangi birisi ile
teşehhüdün caiz olduğunu açıklamıştır. İslâm'a ilk girenlerden ibn-i Mesud ilk
Önce duymuş, fetihten sonra hicret edenlerden ibn-i Abbas daha sonra işitmiş ve
diğerlerin-ki de böyle olmuştur.
İbn-i Kudame
el-Hanbeli şöyle der: «Hz. Pcygam-ber'den sahih olarak gelen hangi teşehhüdü
okursan caizdir; buna îmanı Ahnıed şöyle işaret etmiştir. Abdullah'ın (İbn-i
Mesud) teşehhüdü daha çok hoşuma gidiyor fakat başkası okunsa da caizdir.»
Çünkü Hz. Pey-gamber'in sahabeye farklı farklı öğretmesi hepsinin caiz olduğuna
delalet eder, tıpkı mushafı farklı kıraatlerle okumak caiz olduğu gibi.[108] Bu
teşehhüdîerden benimsediklerini hatalı görmeden onları reddetmeden bir kısmını
diğer kısmına tercih hususunda imamların görüşleri farklıdır. Hanefi ve
Hanbelilerin dahil olduğu cumhur, Abdullah ibn-i Mesud'un teşehhüdünü
almıştır. Safiler, ibn-i Abbas'ın; Malikiler de Hz. Ömer'in teşehhüdünü kabul
etmişlerdir. Bu seçimlerinde (herkesin) tercih unsurları ve delilleri varki bu
onların sadra şifa veren araştırma, derin inceleme ve yeterli tetkik sahibi olduklarına
delalet ediyor[109]Tirmizi
der ki: «îbn-i Mesud'un hadisi başka tariklerle rivayet edildiği için teşehhüd
hadislerinin en sahihidir. Sahabe ve Tabiundan ilim sahibi olanların
çoğunluğu da bununla amel etmiştir.»
Alimlerle âlim
olduklarını iddia edenler arasındaki farkın görülmesi için; İmam Şafiî'den
rivayet edilen bir sözü belirtmek istiyorum. Kendisine ibn-i Abbas'ın teşehhüdünü
neden tercih etliği sorulduğu zaman şöyle demiştir; «Ben ibn-i Abbas'lan gelen
sahili bir haber olduğunu işittim ve daha geniş buldum diğerlerinden daha çok
ve daha cami gördüğüm için onu aldıın. Ancak bunu alırken sahih olan diğer
şekillerini alanları kınamadım.» Şayet tartışma gereği bütün bu teşehhüd-lerin
bir vesileyle söylenen tek rivayetten geldiğini kabul etsek dahi aralarındaki
fark. bu kadar gürültüyü gerektirmeyecek derecede basittir. îbn-i Mesud'un
teşehhüdü : «Ettahiyyalü lilİahi ves'salavatü vet'tayyibatü es-selamu aleyke
eyyuhen-Nebiy» Jafızlarıyla gelirken ibn-i Abbas'dan gelen lafızlar «Euehiyyatü
el-mubarekatu es-Selavati ettayyibatu lillahi» İbn-i Mesud, Hz, Ömer ve
diğerlerinin lafızları ise şöyledir : «Ettehiyyatu lillahi ez'-zakiyatu
lillahi, esselavatu lillahi ettayyibatu lillahi» diğerleri de ibn-İ Mesud'un
rivayeti gibidir. Bunların dışındaki rivayetlerde ise önünden bir kelime
eksilip azalmak suretiyle yukarıda gelen lafızların dışına çıkmaz o da her
kelimeden sonra veya başında yahut sonunda «lillahi» kelimesinin gelmesidir.
Bunların hepsi caizdir; Arapça yönünden de her biri için ayrı bir nüans vardır.
Teşeh-hüdden önce besmeleye yer verilmesi ise Hafız ibn-i Ha-cer'in de
Fethu'I-Barî'de belirttiği gibi sahih değildir. Öyleyse sünnete ve hadise
şüphe düşürmekten başka bir maksadı olmayan bu yapmacık gürültünün sebebi nedir?
Sonra (sayın) araştırmacı yazar teşehhüdün kavlî sünnet olmayıp mütevatir
olarak gelen amelî sünnet olduğunu nerden çıkardı? Küçük bir talebe bile
namazın kavillerden ve fiillerden ibaret olup teşehhüdün kaviller bölümüne
girdiğini bilir. [110]
İman ve İslâm hadis[111]
konusunda müellife arız olanlar bu mey andaki bütün rivayetlerin tek rivayetten
kaynaklandığı iddiası hayreti mucip yönlerdendir. Meşhur cibril hadisi ile
Talha b. Ubeydullah'ın rivayet ettiği İslam'ın prensiplerini soran adamın kıssasının
aynı olmadığını kim bilmez; dahası cibril hadisinin Ebu Eyyub el-Ensarî'nin
rivayet elliği «Uz. Peygamber'e gelerek «ba-mı cennete yakınlaştınp ateşlen
uzaklaştıracak amelden haber verir misin?» diye soran adamın kıssası, ve Ebu
Hureyre'nin rivayet ettiği «Bir arabi Hz. Peygamber'e gelerek bana öyle bir
amel söyle ki İşlediğimde cennete gideyim» hadisinden farklı olduğunu kim
bilmez? Evet Ebu Eyyub ve Ebu Hureyre hadislerinin aynı kıssa olduğu
söylenil'. Ancak ayrı kıssalar olduğu da söylenmiştir. Nitekim Hafız ibn-i
Haccr de ikinci görüşe meyletmiştir.[112]
Bana öyle geliyorki,
şüphenin kaynağı şudur, yazar Müslim'in Sahİh'inde hepsini bir yerde zikrettiği
İçin tek kıssa zannetmiştir. Veya şüphesi İmam Nevevî'nin kitabının 67.
şayiasında söylediklerini yanlış anlamasından kaynaklanmıştır. İmam Nevevî,
cibril hadisi ile başı tozlu adamın hadisi, Ebu F.yyub'un hadisi ve Ebu Hureyru'nin
hadisinin aynı kıssa okluğunu zannetmekten beridir. Şayet yazar, bu sahada
muhakkiklerin dayanağı olan ve muhaddislerin emiri olan Hafız ibn-i Hacer'in
«Fethu'l Bari» adlı kitabına baksaydı tafsilatına vakıf olabilirdi. Ve bu
derece şeni hatalara düşmezdi. [113]
Ebu Reyye 68. sayfada
mana ile rivayetin dîne zararını anlatırken şu haberi delil olarak
getirmiştir. «Bir kadın Hz. Peygamber'e gelerek kendisini ona hibe etmek
istedi. Hz. Peygamber, bunu kabul etmedi. Bir adam Öne atılarak ya Resulullah
«O'nu benimle evlendirir misin?» dedi yanında mihir olarak hiçbir şey yoktu.
Sadece Kuran okumasını biliyordu Hz. Peygamber «bildiğin Kunın'ı O'ııa öğretmek
şartıyla O'nu seninle nikahladım; dedi» diğer bir rivayette «yanında olan şey
karşılığında Ü'nunla evlendirdim» üçüncü bir rivayetle «yanındakİni vermek
üzere O'nu seninle evlendirdim» dördüncü rivayette «beraberinde bulunan şey
karşılığında seni O'na sahip kıldım» (bu rivayetleri 'belirdikten sonra) şöyle
diyor: «Bu sekiz çeşit rivayetin aslı bir tek rivayettir. «Arzusunu desteklemek
için ibn-i Dakik el-îd ile el-Aiâî'-den iki nakilde bulunuyor. Biraz sonra
göreceğin gibi her ikisini de gayesine erişmek için kestirip atmıştır.
Bunun farklı hadisler
olması ihtimali ile birlikte bir fek kıssa olduğu daha açıktır. Binaenaleyh biz
bu ve başka başka hadislerin farklı lafızlarla varid olduğunu inkar etmiyoruz.
Ancak manayı ihmal etmemek şartıyla lafızlar birbirine yakın ve birbirini
tefsir ediyorsa (olabilir). Mesela yazarın zikrettiği hadiste «seni nikahladım»
ve «seni evlendirdim» İladelerınin aynı manada olduğunu görüyoruz, «yanında
olan» ve «yanında bulunan» lafız-Um arasında da bir fark yoktur. Her iki
ibarenin vermek istediği mana aynıdır. Yine «O'nu sana verdim» ve «seni Ona
sahip kıldım» lafızları da aynı şeyi ifade ediyor. Hür biı- insanı köle edinmek
aklen ve şer'an makul değildir.
Geriye sadece evlenme
manasına gelen faydalanma hakkı maksadı kalıyor. Bu beş rivayet arasında
hiçbir tezat mevcut değildir. Sekiz rivayetten geri kalanlar İse bir kısmı
«O'na Kur'an'ı okuman ve öğretmen karşılığında seni O'nunla nikahladım»
bazıları da «yanmdakine karşılık O'nu sana verdim» diğer bazıları da
«yanındakine karşılık O'nu al» lafızlarıyla varid olmuştur. Böylece sekiz
rivayet arasında, yazarın sünnete dil uzatmasına yol açacak, onun bize
değişerek geldiğini İddia edecek kadar büyük bir fark olmadığı açıkça ortaya
çıkmıştır.
Bu ve benzeri
hadislerde muhakkik âlimlerin takib ettikleri inetod; Hz. Peygamber
(s.a.s.)'den sadır olan lafzın aslını büyük gayretlerle araştırmak incelemek
ve onu tercih etmektir. Zahirî tenkid kaidelerinden başka hadis âlimi ve
uzmanlarının Hz. Peygamber'den sadır olmaya daha layık lafı/lan bulmaya yarayan
ince hassas özel bir melekeleri vardır. İbn-İ Dakik el-îd şöyle diyor; «Bu hadis
bir kıssa ve bir lafızla varid olmuştur. Hadisin çıkış noktasında ittifak
etmelerine rağmen lafızlarında ihtilaf edilmiştir. Böyle yerlerde doğru olan
dikkatle tercih yapmaktır. Darekutnî'den
nakledildiğine göre en doğrusu «seni O'nunla evlendirdim» (lafzıdır)
çünkü onun ravileri daha çok ve daha hafız kimselerdir.»[114]
Yazar, ibn-i Dakik el-îd'iu büzünü naklederken «çıkış noktasında ittifak ettiler»
cümlesine kadar nakletmiş ve orada
durmuştur, geri kalan kısmı almamıştır. Uyanıklar ve zeki okuyucu son kısmı
terk etmesinin sebebinin neden kaynaklandığını anlar. Çünki bu sözler onun vermek
istediği neticeyi yıkıyor. Aynı şekilde Alâî'den nakilde bulunurken de şu kısım
almamıştır: «lakin kalp evlendirme lafzını ıcr-cih etmeye daha çok meylediyor
çünkü çok ravi tarafından rivayet edilmiştir. Bir de kızı isteyen adam
Re-sulullah'a «O'nu benimle evlendir» diyor.- Bunu neden lerk edeıek kitabına
almadın güvenilir (araştırıcı)!
İbn-i Hacer bu konuda
şöyle diyor : «Evet sunduğum bilgilerden anlaşıldığına göre evlendirme lafzını
rivayet edenler diğer lafızlarla rivayet edenlerden sayic; daha çoktur.
Özellikle bunlar arasında İmam Malik gibi hafızlar var. Süfyan b. Uyeyne'nin
«seni nikahladım» lafzıyla yaptığı rivayet de diğerlerine müsavidir, bunun
gibi diğer bir rivayet daha var.»[115]
Böylece lafızlar
birbirine yakın ve uygun oldukça, iki rivayet arasındaki tercihle müetehid
doğruyu bulabileceği müddetçe mana ile rivayetin müellifin iddia ettiği gibi
dinen hiç bir sakıncası olmadığı ortaya çıkmıştır. [116]
Yazar kitabında
Buharî'nin Sahlh'indc ibn'i Ömcr-den naklettiği şu hadise yer veriyor : «Hz.
Peygamber. Hendek savaşı (günü şöyle dedi. Herkes ikindi tnamazııu Beni
Kurayza'da kılsın» daha sonra ibn-i Hacer'in bu hadisin şerhinde söylediği şu
sözü naklediyor; «Buharî'nin bütün nüshalarında bu böyledir. Müslim ise bütün şeyhlerinden
«öğle namazı» olarak rivayet etmiştir, oysa Buharı ve Müslim rivayetlerinde
bir tek şeylı ve isnadda birleşirler. Ebu Ya'la ve diğerleri Müslim'e muvafakat
ederler; ibn-i Sa'o m rivayeti de böyledir. Fakaı megu/.i yazarları'
ikindi namazı olduğunda
ittifak etmişlerdir»
Yazar ibn-i Hacer'in
sözlerini buraya kadar kısaltarak almıştır. îbn-i Hacer'in sözlerinin devamı
şöyledir. «Ayrıca Buhariye; Taberani ve Beyhakî «ed-DeIâü»de muvafakat
etmiştir. Bütün bunlar Buharî'yi te'yid eder. Bazıları söz konusu emirden ünce
öğle namazını kıldıkları, bazıları da kılmadıkları ihtimalinden hareketle iki
rivayeti birleştirmişlerdir, (o takdirde) öğleyi kılmayana «kimse öğleyi
kılmasın» kılana da «kimse ikindini kılmasın» denilmiştir. Bazıları da birbiri
ardınca giden İkİ taife olmaları ihtimalini vererek birleştirmiştir. O takdirde
de birinci taifeye Öğle, ikinci taifeye de ikindi denilmiş olabilir. İkisi de
muhtemeldir... tbıı-i Hacer sözlerine devamla; «Bana göre lafızdaki ihtilaf
ravilerin bık zindan kaynaklanmıştır... veya Buharı, metoduna göre caiz
olduğunu belirttiği gibi, lafızlara riayet etmeyerek hafızasından yazmıştır.
Bunun aksine Müslim lafızları daha çok muhafaza eder... Ancak Ebu Hafs
es-Süleınî'nİn, Buharfye muvafakat etmesi birinci ihtimali (raviden kaynaklanması)
güçlendirir, bülün bunlar ibn-İ Ömer hadisi ile ilgilidir. Başkasının
rivayetlerine gelince yukarıda geçen iki ihtimalinden bir taifeye öğle, diğer
taifeye ikindi, denilmiş olması tercihe şayandır.»
Hafız ibn-i Hacer'in,
Buharî'nin rivayetine herhangi bir raviden veya Buharî'nin kendisinden muhtemel
olan vehmi birinci ihtimali tercih ederek reddettiğini görüyoruz. Ebu Reyye
geliyor ibn-i Hacer'in sözünün Önünü ve arkasını kırparak ikinci İhtimali
seçtiğini naklediyor, ayrıca ibn-i Hacer'in sözlerinden İki rivayeti
birleştirmek ile ilgili âlimlerin sözlerini terk ediyor; zeki okuyucu yazarın
bu kırpmaktan maksadının ne olduğunu anlar; bunun arkasında hadis imamlarının
özellikle emirleri olan Buharî'nin zabit ve titiz olmadıklarını göstermek
arzusu yatıyor.
Şayet her iki
rivayette de vehm karıştığını kabul etsek bu hadisten çıkması gereken hükmü
etkiler mi? hayır asla.
Kendisini te'yid
etliğini iddia ettiği bu rivayetleri ortaya koyduktan sonra yazar şu hatalı
neticeye varmıştır. 70- sayfada şöyle diyor; «daha Önce de açıkladığımız gibi
Uz. Peygamber'in hadislerini mana ile rivayet etmek caiz olunca ravilere
hadisleri artırmak, eksiltmek lafı/-, kırında takdim vu lahir etmek caiz
görüldü dahası kelimelerdeki yapısal bozuklukları kabule imkan verdi durum
böyle olunca bütün bunların etkisiyle şüphesiz özellikle hadisleri mana ile
rivayet sebebiyle büyük' zararlar ortaya çıkmıştır.» Muhaddislere yapılan bu
İftiraya verdiğimiz cevab kâfidir kanaatindeyiz. [117]
75-79. sayfalarında
bazı hadislerdeki hataları lafızlarda takdim ve tehiri, eksiltme ve
arttırmaları bazı hadislerin özelle nakledilmesi gibi hususlara alaylı bir
us-lubla değiniyor. Kavilleri serdetme şekli, muhaddislerİ bu konutla gevşek
bir durumda gösteriyor; daha sonra şöyle uzun bir başlık atıyor. «Muhaddİslerin
faziletler konusunda yaptıkları rivayetlerde gevşek davranmaları ve bunların
zararları.»
Bilmİyen de bütün
muhaddislerin bu yolda olduğunu zanneder. Oysa Buharı, Müslim ve ibn-i Huzeyme
gibi muhaddisler kitaplarını sadece sahih hadislere hasretmişler ve
faziletler İle ilgili hadislerde oldukça titiz davranmışlardır. Muhaddisler
faziletlerle ilgili zayıf hadisleri bu ilmin erbabı tarafından açıkça ortaya
konan şarîlar dahilinde kabul etmişlerdir. Yazarın yaptığı gibi görüşleri
arzederken sözleri düşünmeden ortaya koymak ilmî emanete aykırıdır. Bu şekil;
bir konuyu açıklamak ve izah etmek çok yanlışlık ve karışıklığa yol açar. Hakikati
arayan okuyucuların ilmî emanete riayet etmeden sunduğu bu konularda yazarın
muhacklisleri nasıl kötü lükle teşhir etliğini görmek için hadis usulü
kitaplarına bakmaları yeterlidir. Bunlar arasında en yakın tarihte yazılanı,
«Şeyh Tahir el-Cezairî'nin - «Tevcuhu'n-Nazar» adlı kitabıdır. [118]
Şimdi de hakikati
arayanların sahih sünnet ve hadislerin tahrif ve tebdile uğramadan eksiksiz
olarak bize ulaştıklarını bilmeleri için buraya kadar anlattıklarımızdan
çıkardığımız Öncülleri ve hakikatleri özetlemek isliyoruz :
1-Sahabi,
tabiin ve Tebeuttabiin'den bir çok hadis ravisi mana ile rivayeti yasaklamış
hadisleri lafızları ile nakletmeyi gerekli görmüşlerdir.
2 -Âlimler
mana ile rivayeti sadece lafızları tanıyan, uslublan bilen, lafızların delalet ettiği manalar ve
bunların arasındaki nüanslar konusunda uzman olanlara caiz görmüşlerdir.
3-Buna cevaz
verenler de bunu rivayette gerekli ve tabi olunması gereken bir usul olarak
tanımayıp sadece ihtiyaç duyulduğu zaman baş vurulacak bir ruhsat olarak kabul
etmişlerdir.
4 -Hadis
tedvini genel ve resmî olarak birinci yüzyılın sonunda başlamış üçüncü asrın
sonunda nihayet bulmuştur. Bazı sahabi ve tabiîler birinci hicri asırda özellikle
Hz. Peyganiber'in vefatından sonra hadisleri tedvin ediyorlardı.
5- Mana ile
rivayete, tedvin edilen kitapların dışındaki hadisler için ruhsat verilmiştir.
Kitaplardaki hadisler için ruhsal daha Önce de geçtiği gibi caiz değildir.
6-Hz.
Peygamber'İn veciz ifadeleri dua ve
zikir gibi kendisiyle ibadet edilen lafızları ihtiva eden hadisleri mana İle
rivayet etmek bilittifnk caiz değildir.
7-Sahabeden
ve onlardan sonra gelen ravilerden hadisleri nakledenlerin onları, rivayet
ederken gevşeklikten koruyan tebdil ve tağyir yapmaktan muhafaza eden dinî,
nefsi ve ahlakî hasletleri vardı. Bunu inkar etmek enaniyeüen başka bir şey
değildir.
8-Hadisleri toplayanların
onları tedvin ederken riayet ettikleri kaideler; doğruyu
yanlıştan, hakkı batıldan ve makbul rivayetleri merdud olanlardan ayırmak için
tenkicl ilminin ulaştığı en ince kaidelerdir.
Bu hakikatler ve
öncüller bizi şu doğru neticelere götürür : Hz, Peygamber'İn hadislerinin bir
çoğu muhkem lafızlanyla bize ulaşmıştır Bazı hadisler asli manasını ihlal
eden herhangi bir değişikliğe uğramadan mana ile rivayet edilmiştir. Ancak
mana ile rivayetten dolayı hadislere giren küçük bir şey varsa ona da âlimler
dikkatleri çekmişler ve onları açıklamışlardır. Alemlerin Rabbi'nden (bu dini)
tebliğ eden (yüce Resul)ne güzel buyurmuş; «Bu İlmi her nesilden adil olan bir
taife taşır ve onu aşırı gidenlerin tahrifinden,'ehil batılın sokuş
turmalaruulan >ve cahillerin tevilinden ,korur.» [119]
Yazar 81 ve 82
sayfaların dipnotlarında İslâm An-siklopedisi'nde hadis uydurmacılığı ile
ilgili sözleri naklediyor. Bu sözlerin son kısmı şöyle: «Bir çok hadisi
Peygamber'in sünneti saymak tarih metodolojisi açısından mümkün değildir.
Bilakis bunlar peygamberin vefatından sonra ilk asırlarda bazı nüfuz sahibi
kimselerin sahip oldukları görüşleri temsil edip sadece Peygamber'e ııisbei
edilmiştir, Bu, hadislerin çoğunun uydurma olduğu demektir.» £bu Reyye, bu
sözü naklettikten sonra bir tek kelime yorum yapmamıştır. Bu onunda bunu kabul
ettiği manasına gelir. Hatta kitabında söyledikleri bunun bir tekrarıdır.
Ben derim ki; bu
sözler aşın ve ondaki hükümler haktan uzaktır. İslâm An.siklopedLsi'ııde bu
maddeyi yazan yazarın iddia ettiği gibi hadislerin çoğu İslâmi gelişmenin bir
eseri olmadığı gibi Hz. Peygamber'e nis-bet edilmesi gibi bir vakıayı da
isbatlamaz. Bilakis tedvin edilen hadislerin çoğu güvenilir yollarla tesbit
edilmiş vedirek Hz. Peygamber'den alınmıştır. Hadis imamları (hadisleri)
toplarken son derece ihtiyatlı davranmış ve metin ile sened tenkidine de
oldukça önem vermişlerdir. Daha önce de şüpheye yer vermi-yecek şekilde
açıkladığımız gibi makbul ve merdud haberleri birbirinden ayırmışlardır. Onlar
rivayetleri tenkid etmek için ortaya koydukları usul ve kaidelerin yanında iyi
ile kötüyü birbirinden ayıracak melekeye de sahiptiler. Biz; siyasi, mezhebi ve
kelamî ihtilafların hadis uydurmaya etkisini inkar etmiyoruz. Fakat tedvin
edilen hadislerin büyük bir çoğunluğunun uydurma olduğunu var gücümüzle inkar
ediyoruz. [120]
Kitabının 91.
sayfasında «Hz. Muaviye ve Şam» diye bir başlık açarak Hz. Muaviye ve Şam
beldelerinin faziletleri ile ilgili uydurma hadislere yer vermiştir. Burada
bu yüce sahabinm Mekke'nin fethinde serbest bırakılan (et-Tuleka) zorla İs4dma
girenlerden ve müeltefe-i kulubtan olduğunu söylemiştir.
Yazar, sahabe tarihi
yazarlarının Vakidi ve îbıı-i Sa'd'tan Hz. Muaviye'nin Hudeybiye'den sonra Mekke'nin
fethinden önce İslâm'a girdigini.[121]
ailesinin korkusuyla müslümanlığını sakladığım, Umretu'l kaza esnasında
müslüman olduğunu rivayet ettiklerini görmemiştir. Bazılarına göre o ve babası
lEbu Süi'-yan) müellefe-i kuluptandir. Fakat çoğunluğa göre Hz. Muaviye
müellefe-i kulubtan değildir. Ebu Anıttı. Abdil Ber «bazılarına göre Muaviye
ve babası müellefe-i kuluptandir; (ancak) Uz. Muaviye bazılarına g'öre
müellef-i kuluptandir.» elerken çoğunluğun bu görüşte olmadığını ima etmek
istiyor. Bunun için Hafız ibn-i Hacer'in Ebu Süfyan'ın hayatını anlatırken
onun müellefe-i kuiuptan olduğunu vurguladığını; Hz. Muaviye'nin hayatında
bununla ilgili herhangi bir şey anlatmadığım görüyoruz. Her nasıl- olursa olsun
müslüman olmuş ve İslâm'ı güzel olmuştur. O, Hz. Peygamberin vahiy
katiplerinden olup İslâm davetinin yayılması ve fetihlerinin genişlemesi uğruna
övgüye değer şekilde cihad etmiştir. (Sonradan) İslâm'a girişinden dolayı
imanında herhangi bir fesad, itilasında herhangi bir şüphe mevcut değildir.
Biz, Hz. Muaviye'nin
fazileti ile ilgili bir çok hadisin uydurulduğundan şüphe etmiyoruz. Hadis
imamları hepsini bir bir saymışken nasıl şüphe duyabiliriz? Ancak biz, O'nun
kendisi ve Şam bölgesi ile ilgili uydurulan hadislerde herhangi bir müdahalesi
olduğundan onu tenzih ederiz. İmam İshak b. Râhi'ye «Muaviye'nin faziletleri
hususunda hiçbir sahih hadis yoktur.» dese de büyük İmam Buhari bazı
faziletlerini zikretmiştir. İmam Buhari'nin O'nun hakkında «Muaviye'nin
faziletleri babı» demeyip bir çok yerde yaptığı gibi «Muaviye'nin zikri babı»
demesi ona herhangi bir zarar vermez. Nitekim aynı şeyi Abbas ve oğlu Abdullah Allah her ikisinden de razı olsun'in fazileti
babında da yapmıştır.[122]
Aynı şekilde Buhari'nin kendi şartı üzere Muaviye'nin fazileti ile ilgili herhangi
bir hadis zikretmeyip biri sahabi olduğunu diğeri dinde fakih olduğunu isbat
eden ve ibn-i Abbas'tan gelen iki mevkuf habere yer vermesi de ona herhangi
bir zarar vermez. İnsaf ehli yanında O'nun sahabi ve fakih olması fazilet
olarak yeter. Sonra Buhari'nin şartlarına uygun olarak O'nun fazileti hakkında
Hz. Peygamber'den merfu bir hadisin olmaması Buhari'nin dışındaki güvenilir
hadis kitaplarında da faziletine dair hadislerin olmadığını gerektirmez. Nitekim
yazarın kendisi de fazileti hususunda Tirmizi'-nin rivayet ettiği iki merfu
hadisi zikretmiştir ki.-'bu iki hadis faziletleri hakkında varid olan
hadislerin en sahihleridir. Hafız ve tenkidei ibn-i Kesir «el-Bidaye
vc'n-Nihayc»[123] adlı eserinde Hz.
Muaviye'nin fazilotleri ile ilgili varid olan tüm rivayetleri serdettikten,
mevzu olanları diğerlerinden ayırdıktan sonra şöyle der: «İbn-i Asakir, Hz.
Muaviye'nin fazileti ile ilgili mevzu olduğunda şüphe olmayan bir çok hadis rivayet
etmiştir. Biz bütün bunlardan yüz çevirerek sahih, hasen ve ibn-i Asakir'in yer
verdiklerinin dışında bulunan mevzu ve münker haberleri vermekle yetindik»
Öyleyse onun fazileti ile ilgili her hadisi mevzu saymak ve onu her türlü
özellik ve faziletten tecrid etmek, araştırmada insaf ölçülerine uymasa
gerektir.
Aynı şekilde biz Şam
ve diğer meşhur beldelerin fazileti hakkında hadislerin uydurulduğunu inkar etmiyoruz.
Yine biz, hadis uzmanı ve tenkitçilerinin de işaret ettikleri gibi Hz.
Peygamber'e hile ile uydurulmuş, ebdal hadislerinin varlığını bazıları bir kısmını doğru bulsa da inkar etmiyoruz. Ancak bizim kesinlikle reddettiğimiz
nokta Hz. Muaviye'nin bunları uydurtmuş olması ve bunda herhangi bir müdahalesinin
bulunmasıdır. 94. sayfada bakın yazar nasıl dil uzatıyor. «Hz. Muaviye hicri
41. yılında Hz. Hasan kendisine biat ettikten sonra Irak'tan Şam'a döndüğünde
irad ettiği hutbede Şam'ın ebdal arazisi olduğunu hatta bu konuda merfu
hadislerin mevcut olduğunu belirtmiş ve onları zikretmiştir.»
Yazara attığı taşı
yutturacak, Hz. Muaviye'den de bu zan ve töhmeti giderecek olan Şeyhu'l-îslâm
ibn-i Teymiyye'nin şu sözleridir: «Ebdal lafzı sadece Şamlı birisinin munkatı
bir isnadla Hz. Ali'den Hz. °eygamber'e isnad ettirilen bir hadiste varid olmuştur.
Bunun Hz. Peygamber'in sözü olmadığı açıktır.» hazarın 95-99. sayfalarında
İbn-i Teymiyye'nin ebdal hadisinin uydurma olduğuna dair sözlerini Reşit Rı.
za'dan naklettiği sözlerin içinde zikretmesi de ilginçtir. Şayet ebdal hadisi
Hz. Muaviye'den rivayet edilseydi biz de onunla beraber «belki» derdik, ancak
durum , açıkça görülüyor. Reşit Rıza, Hz. Ali'den rivayet edilen hadis sahih
olarak farz edilse dahi hadiste geçen Ebdal'ın ehl-i tasavvuf indinde maruf
olan Ebdal olmadığım tahrifçilerin bunu ona hamlettiklerini açıklamaya
çalışmıştır. Yazarın en garip yönlerinden birtanesl de tasvip edip naklettiği
bir çok hususun haddi zatında onun kabul ettiği ve ortaya attığı görüşlerine
ters olmasıdır. Kitabının bir çok yerinde bunu görmek mümkündür.
Sözün özü şudur :
Hadis imamları ve uzmanları rivayetlerin her türlüsünü yeterince araştırmış ve
bu uğurda bir ömür harcamışlar; gerek faziletler gerekse başka konularda varid
olan hadislerden; sahih, ha-sen, zayıf ve uydurma olduklarım belirtmedikleri
bir tek hadis kalmamıştır. Mevzu hadisler hakkında telif edilen eserlere göz
atılması kafidir. O zaman dediklerimin doğru olduğu anlaşılacaktır. Onlar
sünnete hizmette, ondan mevzu olanları ayıreletmede kusur işlememişlerdir.
Ancak esas kusur, tedvin edilen ilme gereUi ihtimamı vermeyen sonraki
âlimlerdedir. Bun-dar dolayı onlar bir çok hataya düşmüşlerdir.
Yazar 101. sayfada
şöyle diyor «Hadis uyduranlar bu işin doğru olduğunu desteklemek için de hadis
uydurdular». Sonra şöyle diyor: «îbn-i Hazm, cl~ih-kam'ıncla Ebu Hureyre'den
merfu olarak şu rivayete yer verir. «Benden size bir hadis rivayet edilir hadis
hakka uygun olursa, ister ben söylemiş olayım ister olmayayım alınız.» Yine Ebu
Hureyre'den, Resulullah şöyle demiştir: «Benden size söylemediğim güzel bir söz
ulaşırsa ben söylemiş (gibi olurum)» Akıl sahibi hiç kimsenin şüphe duymayacağı
gibi biz de bu iki hadis ve benzerlerinin (İslâm'ın genel prensipleriyle) çeliştiği
için uydurma olduğundan şüphe etmiyoruz. Bu hadislerin metinlerine ibretli bir
bakış; bırakın masum bir Peygamber'den herhangi bir akıl sahibinden bile sadır
olmayacağına delalet edecektir. En akıllı bir insan (peygamber) söylemediği
güzel bir şeyi söylemiş olduğu nasıl sadır olabilir? Hatta söylese de
söylememiş olsa da kendisinden rivayet edilen hadisi almayı nasıl emredebilir?
Bu oldukça ilginç bir şeydir. [124]
Şayet yazar söylediklerine
delil olarak zikrettiği iki uydurma hadisle yetinseydi bizim sözlerini doğrultmak
için herhangi bir muahezeye tabi tutmamız gerekmeyecekti. Fakat bu iki hadisi
zikrettikten sonra dipnotta söyledikleri bizi buna zorlamıştır. Yazar aynen
şöyle diyor: «Bu iki hadise İmam Ahmed'in rivayet ettiği şu hadisde benziyor:»
Resulullah şöyle buyurmuştur : «Benden bir hadis işitir kalpleriniz ondan
hoşlanmaz,nişleriniz ondan nefret eder ve onu size uzak görürseniz (bilin ki)
ben ondan daha uzağım». Reşit Rıza isnadının ceyyid (sağlam) olduğunu
belirtmiştir.
Yazarın, muhaddis
âlimlerden sayarak kendisinden bir çok nakillerde bulunduğu Reşit Rıza, bu
ha-oUsin isnadının sağlam olduğunu belirttiği halde, hadis hafızı ve münekkidlerinin de belirttiği gibi uydurma olduğunda hiç
şüphe olmayan iki hadisle bu hadisin nasıl aynı olduğunu belirtebiliyor? Ne
tuhaftır ki, yazar bir çok nakilde Reşit Rıza'ya dayanarak onun sözlerini
peşinen kabul ediyorö Fakat burada onun sözlerini peşinen kabul ediyor. Fakat
burada batıla sapıyor. Bana öyle geliyor ki yazar bir yerde karar kılmayıp
nevasına tabi olan birisidir, nevasına uyanı alıyor, uymayanı da kulak ardı
ediyor. Her halde Reşit Rıza yukarıdaki hadisin isnadı hakkında vardığı hükmü
Hafız ibn-i Kesir'in Tefsirinde söylediklerinden almıştır [125]Tefsirinde
söz konusu hadise yer Verdikten sonra «imam Ahmed bunu ceyyid bir is-nadla
rivayet etmiştir.» der. Başka hadis kitaplarında bu hadis mevcut değildir.
Fakat şu bir hakikattir ki gerek isnad yönünden gerekse mana yönünden bu hadis
ile diğer iki hadis arasında herhangi bir benzerlik söz konusu değildir. Diğer
iki hadis uydurmadır; bu hadis ise hasen bir hadistir. İmam Ahmed'in rivayet
ettiği bu hadis mana itibariyle «insanlar sana fetva verse desen kalbine danış»
hadisine yakındır. Bu da bir hadis işitildiği zaman kalbin güven duyup duymamasına
işaret ediyor. Bu kalbi itminan da sadece kalbi imanla mamur, İslâm'ın hidayeti
ve kaidelerinin marifetiyle aydınlanmış, sünneti tahsil eden, bir hadisin Hz.
Peygamber'in sözü olup olmadığını birbirinden ayırdetmek için kendisinde bir
meleke oluşacak kadar sünneti öğrenmeye, okumaya çalışan müslüman-larda
bulunur. Rebi b. Hüseyin bu melekeye şöyle işaret ediyor: «Hadislerin maruf
olduğunu bildiren gündüzün aydınlığı gibi aydınlığı, münker olduğunu ifade eden
gecenin zulmeti gibi
karanlığı vardır.»
îbnu'l Cevzi de şöyle
der: «münker hadis ilim talebesinin tüylerini ürpertir ve ekseriyetle kalbi
ondan nefret duyar.» îşte bu şekilde hadisin gerek rivayet yönünden gerekse mana
yönünden sabit ve sahih olduğu bize açıklanıyor.
Yazar 105 ve 107.
sayfalarında Aîlame el-Kasımi-nin «Kavaidu't-Tahdis» adlı kitabında ibn-i
Teymiye, ibnu'l Kayyım, ibn-i Dakik el-îd, ibn-i Ur ve el-Hanbeîî gibi
imamlardan yaptığı nakillere yer veriyor ki, hepsi muhaddislerde makbul ile
merdud, sahih ile zayıf hadisleri birbirinden ayırmak için hasıl olan meleke ve
kalbi itminan etrafında dönüyor. [126]
104. sayfada idrac
yolu ile hadis vâz'ına yer ver miş ve müdrec olan hadisleri mevzu hadislerden
saymıştır.
Müdrec olan hadisi
mevzu hadislerden saymak dikkatsizlikten kaynaklanmıştır. Evet ibnu's-Salah gibi
bazı hadis imamları galat yolu ile idracı hadisten olmayan bir şeyi hadistenmiş gibi
gösterdiği için mevzu hadislerin benzeri olarak kabul etmişler, ancak
muhaddislerin çoğu sadece idrac olarak değerlendirmişlerdir. Yazara düşen bir
karışıklığa ve şüpheye yol açmayan idrac ile hadisten olmayan bir şeyi hadistenmiş
gibi gösteren idracı birbirinden ayırmaktı. Kapalı bir kelimenin tefsiri veya
senedde geçen müphem bir ismin izahı ya da ravinin idracı olduğu lafzî ve hali
karinelerle anlaşılan idrac önemsiz bir meseledir, ravinin adaletine bir halel
getirmez. Bu tür id-raclar mevzu olmaktan uzaktır. Hiçbir karine ile bağdaşmayan
şüphe ve karışıklığa yol açan idrac'a gelince kasten yapılırsa tamamen
haramdır, ravinin adaletini yok eder ve
yalancılardan sayılır. es-Semani
şöyle der: «Her kim kasten idrac ederse adaleti sakıt olur. Kelimeleri yerlerinden
tahrif edenlerden ve yalancılardan sayılır.»
Yazarın bütün idracları mevzu saymasının
dikkatsizlikten kaynaklandığı açlkça ortaya çıkmıştır. Onun kaidesine
göre müphem bir kelimeyi açıklamak ve izah etmek için idrac eden bir çok hadis
imamı hadis uydurmakla tavsif edilir. Ona göre ez-Zuhri Sahihayn'da «vahyin
başlangıcı» hadisini rivayet ederken «et-Tehennus» kelimesini taabbud olarak tefsir etmekle hadis uyduranlardan
sayılır. En Nesaî'de bir hadisin
ravisi «ene zaimun» ifadesinde 'ez-zaim'i el-Hamil diye tefsir
etmesi onu uydurmacılardan
kılıverir. Ebu Hureyre
(ra) Hz. Peygamber (s.a.s.)'den «köle için iki ecir vardır, nefsim elinde
olan Allah'a andolsun ki Allah yolunda cihad, Hacc ve anneme iyilik olmasaydı
köle olarak ölmeyi tercih ederdim.»[127] sahih
hadisini rivayet ederken
«Nefsim elinde olan» diye
başlayan kısmı idrac etmekle bu hadis
uydurma sayılır. Bu son
örnekte ilk bakışta idrac olduğu
anlaşılıyor zira Hz. Peygamber henüz küçükken annesi vefat ettiği için bunu
söylemesi imkansız olduğu gibi mahlukatm en faziletlisi olarak köleliği arzu
etmesi de imkansızdır. Yazarın vardığı sonucu bu ilmin uzmanı hiç bir
araştırıcı ikrar etmez. [128]
108. sayfada «Hadiste
israiliyat» diye bir başlık atmış ve bu israiliyatm menşeini açıklamıştır.
Sonra da müslüman olan Kâbu'i Ahbar ve Vehb b, Müneb-bih gibi ehl-i kitap
âlimlerine saldırmıştır. Daha çok Kâbu'l Ahbar'a dil uzatmış ve onu ilk
Siyonist olarak vasıflandırmıştır.
Ona yaptığı
saldırılar konusundaki görüşlerimi şöylece sıralayabilirim :
1-Ka'bul
Ahbar tabiundandır. Ne kadar gizli olursa olsun herhangi bir ravinin gerçek
durumu kendilerine gizli kalmayan cerh ve tadil âlimleri onu uydurmacılıkla
suçlamamışlardır. Cumhura göre o sika bir ravidir. Bunun için «ed Duafa ve'l
metrukin» (zayıf ve hadisleri terkedilen ravüer hakkında yazılan) kitaplarda
onun ismine rastlamak mümkün değildir. ez-Zehebi «Tezkiretü'l-Huffaz» adlı
kitabında kısaca hal tercemesine yer vermiş, ibn-i Asakir ise «Tarih-i
Dımeşk»te bunu genişletmiştir. Ebu Nuaym ise -el-Hilyetü'l-Evliya»da O'nun
haberlerine vaazlarına ve Hz. Ömeri' korkutmasına uzun uzadıya yer vermiştir.
îbn-i Hacer «el-İsabe» ve «Tehzibu't-Teh-zip» adlı eserlerinde hayatını
vermiştir. Bütün ten-kidçiler sika olduğunda ittifak etmişlerdir.[129]
Yalnız Sahih-î Buharî'de hakkında geçen şu haber bana ters görünüyor. Buharı,
senediyle Hz. Muaviye'nin hilafeti devrinde, hac esnasında Medine'de kureyşten
bir topluluğa konuşurken Kâ'bul Ahbar hakkında şöyle dediğini rivayet eder: O
ehli kitaptan söz edenlerin en doğrusu idi buna rağmen biz O'nu yalan söyleyip söylemediğini
denerdik.» Başka bir rivayette «şüphesiz en sadık olanlanndandı» demişti. Hz.
Muaviye'nin sözünden açıkça anlaşıldığına göre Kâb'm bazı rivayetleri
cerhedümiştir. Ancak bu Ebu Reyye ve benzerlerinin söyledikleri gibi uydurmacı
ve yalancı olduğuna delalet etmez. Hz. Muaviye'nin bu sözünün bir kıymeti var.
O insanlan ve desiselerini hemen kavrayan bir dahi idi Hz. Muaviye, Kâb'tan
korkmazdı, ona aldanması da düşünülemez. Eğer hakkında bundan daha fazla bir
şey bilseydi çekinmeden söylerdi. Kâ'b hakkında hüsn-ü zan besleyen bazı âlimler
Hz. Muaviye'nin bu sözünü de iyiye yorumlamışlardır. Nitekim ibn-i Hıbban
«es-Sikat adlı kitabında «Hz. Muaviye onun zaman zaman verdiği haberlerde
hata ettiğini kasdetmiştir, yoksa yalancı olduğunu kastetmemiştir» der.
îbn-i-Cevzi ise: «Bu sözün manası, Kâb'm ehli kitaptan verdiği bazı haberlerin
yalan olduğudur. Yoksa kasten yalan söylemiştir demek değildir. Çünkü Kâb
yahudi âlimlerinin en seçkini idi» demiştir. İbn-i Abbas daha önce Kâb hakkında
«haberler daha önce değiştiği için yalana düştü» demiştir.[130]
îbnu'l Cevzî'nin tenkid melekesine sa-hib olup uydurmacılara savaş açtığını,
aklımızdan çıkarmayalım. Onun «el-MevzuaU adlı kitabı bazen mevzu olduğuna
hüküm vermede gevşek davranmakla muaheze edilse de en güzel ve en meşhur kitaplardandır.
Şayet ibnu'l-Cevzi,
Kâb hakkında Ebu Reyye ve benzerleri
gibi onun uydurmacı
desiseci olduğunu düşünseydi onu
cerhetmekten tereddüt etmezdi. Adı geçen kitabının mukaddimesine bakıldığı
zaman açıkça görüleceği gibi özellikle uydurmacılara karşı keskin bir dile
sahip olan ibnu'l Cevzi o zaman Muaviye'nin sözünü iyiye yorumlatnazdı. Bunun
için âlimlerin Kab hakkında bu söylediklerini duyduktan sonra onun uydurmacı
olmadığı, kasten yalan söylemediği açıkça ortaya çıkmıştır. Her ne kadar bazı
rivayetlerinde hurafeler, bazı yalan tsrailî haberler görülse de bu daha çok
kendisinin nakilde bulunduğu kitaplarını tebdil ve tahrif eden ehl-i kitaba,
hurafe ve israüiyat ile dolu bazı eski kitaplara irca olunur. (Tabiiki) hakkı
ve doğruyu araştırsaydı, iyi ve kötü haberleri birbirinden ayırsaydı daha güzel
olurdu. [131]
Vehb b. Münebbih'e
gelince o tabiunun seçkinlerinden ve sika ravilerindendir. Ebu Reyye'den başka
onu uydurmacı ve desiseci olmakla suçlayan hiç kimse olmamıştır.
Titiz her araştırmacı
basiret, sahibi her tenkidçi israiliyatm çoğunun İslâm'ı kabul eden ehli kitap
âlimleri vasıtasıyla îslâm'a girdiğini, yine bunların hüsnü niyyetle bu
haberleri naklettiklerini inkar etmez. Aynı şekilde ilmi kitaplara ve
müslümanlardan avam olanların fikirlerine bu rivayetlerin kötü etkilerini,
İslâm'da yeri olmadığı halde bunları islâm'dan zanneden düşmanların bu dine
saldırmalarına vesile 'olduklarını da kimse inkar etmez. Araştırmacının kabul
etmeyeceği şey İslâm'a giren ve güzel bir şekilde ona bağlı kalan Kâb, Vehb ve
benzerlerinin maksatarının desise ve uydurma yoluyla dini ifsat etmek
olduğudur. Allah'ın bu ümmete en büyük lutfu; bu îsrailî rivayetlerin İslâm
akidesi, haram ve helal, hükümlere taalluk etmeyip peygamberler ve geçmiş ümmetlerin
kıssaları, dünyanın yaratılışı, ahiret ve mah-lukatm sırlan ile ilgili olmasıdır.
Sadece bir kısmı peygamberlerin ismetine ters görünüyorsa da basit bir
düşünceye sahip olan kimseler bile bunların batıl Ve yalan olduğunu anlar.
îbn-i Haldun,
Mukaddimesinde rivayet tefsirlerine giren tsrialiyattan söz ederken yazarın
yaptığı gibi ehl-i kitaptan İslâm'a
girenleri desise ve uydurmacılıkla suçlamamıştır. Sadece onları Araplara nakledilen
israiliyatın kaynakları olarak zikreder.[132] İnsaflı
araştırmacının tavrı da budur; ta'neden ve adil davranmayan araştırıcıların değil. [133]
Hadis uzmanı ve
tenkidçilerinin bu israiliyatın hakikatlerini ortaya çıkarmak, sahihini
batılından, doğrusunu yanlışından ayırmak için yaptıkları övgüye şayan
çalışmaları vardır. Kâb ve benzerlerinin rivayet ettikleri hiçbir haber yoktur
ki, onlar tarafından ilmî bir tenkide güzel bir şekilde uğramasın. Müslüman
âlimlerin bu şahane çalışmaları olmasaydı bunlar İslâm'ın ve müîsümanların
başına büyük bir musibet olurdu. Hadis imamları bu konuda o derece ihtiyatlı
davranmışlar ki bu hususta şöyle demişlerdir: «Ictihad eseri olmayan sahabe
kavilleri, söz konusu sahabi İslâm'a giren ehl-i kitap âlimlerinden haber
almakla bilinmiyorsa, merfu hadis hükmündedir. Şayet onlardan haber almakla
biliniyorsa Îsrailî haber olması mümkün olduğu için merfu sayılmaz.» Bu ihtiyat
hadisçilerin uzak görüşlü olduklarına ve tenkid-teki asaletlerine delalet eder.
Burada el-Ezher dergisi sayfalarında «İsrailiyat ve Tefsir Kitapları» başlığı
altında kaleme aldığım yararlı bir araştırmanın yayınlandığını sayın
okuyucularıma bildirmek isterim. Orada islâm'a sokulan bir çok îsrailiyat ve
hurafelerin iç yüzünü ortaya koymaya çalıştım. [134]
Yazar, İsrailiyat ile
ilgili bahsinde Kâbu'l-Ahbar, Vehb b. Münebbih ve benzerlerinden yapılan bütün
rivayetlerin uydurma, bizim şeriatımızda bu rivayeti destekleyen ve doğrulayan
Rivayetler olsa da tamamının yanlış olduğunu belirtmektedir.
Bu hak ve vakıa ile
bağdaşmayan aşırı bir hükümdür. Araştırmacı, muhakkik âlimlere göre müs-lüman
olan ehl-i kitaptan sağlam ve doğru haberler nakledildiği gibi yalan ve batıl
olan haberler de rivayet edilmiştir, bazıları da iki tarafa da hamledilebilir.
İşte îmam ibn-i Teymiyye-ki mükemmel olarak hadis ilmini, dinde fakihliği;
sağlam tenkid ve iyi anlayışı birleştiren medresenin önderidir. Ehl-i kitaptan
İslâm'a girenlerden gelen haberleri üç kısma ayırıyor:
Birincisi:
Bizim elimizde doğruluğuna şehadet eden delillerle sahih olduğunu bildiğimiz
haberler ki bunlar doğrudur.
İkincisi:
Elimizde ona muhalif olan delillerle yalan olduğunu bildiğimiz haberlerdir.
Üçüncüsü:
Hakkında herhangi bir şey olmayan ne ondan ne de bundan olan haberler. Biz bu
tür haberlere inanmadığımız gibi yalanyamayız da, daha önce de geçtiği gibi
başkalarına aktarmak caizdir. Bunların çoğunda dini herhangi bir fayda yoktur.[135]
Talebesi ibn-i Kesir de Tefsirinde bunun aynısını söy-lemiştir.[136]
Şimdi de büyük hafız
ibn-i Hacer'in «Fethu'l- Bari» de Buhari'nin Ebu Hureyre'den naklettiği şu hadisin
şerhinde neler söylediğini görelim:
«Ehli kitap Tevrat'ı Ibranice olarak okur ve Arapça ile müslü-manlara
tefsir ediyorlardı. Resulullah
(s.a.s.) bunun üzerine şöyle
dedi: Ehli kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Biz, Allah'a, bize ve size
indirilene iman ettik, bizim ve sizin ilahınız birdir deyin.* Yani doğru olan
bir şeyi yalanlayarak veya yalan olan bir şeyi tasdik etmek suretiyle zorluğa
düşmemek için doğru ve yalan olması muhtemel olan haberleri (ne tasdik edin ne
de yalanlayın) ancak bu tekzib etme yasağı İslâm şeriatına muhalif olan
haberler hakkında değildir.. Aynı şekilde tasdik etme yasağı şeriata uygun
olan haberler hakkında değildir. İmam Şafii tr.a.) de buna işaret etmiştir.
Böylece bütün îsrailî haberlerin tamamının sahih olduğu hükmünün yanlış ve haktan
uzak olduğu, bütün rivayetlerin yalan ve batıl olduğu hükmünün de aşın ve
yanlış bir hüküm olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.
Yazarın takip ettiği
bu metod bir çok hata doğurmuştur. Bu yolla şüphe duyulmayan bir çok hadisi,
îsrailiyat ve ehl-i kitap hurafelerinden saymıştır. Halbuki zan ve tahminden
başka bir delil yoktur. Hatta haksızlığı o dereceye vardı ki, hiçbir tarafından
batılın yanaşamadığı Allah'ın kitabı tarafından tasdik edilen bir çok rivayeti
dahi batıl saymıştır. Bundan da öte İslâm'a giren ehl-i kitaptan kimsenin
rivayet etmediği, onlardan alınması muhtemel olmayan bazı hadisleri de batıl
saymıştır, bu acaip araştırma yollan görülsün diye bu hadisleri burada
ar-zetmek istiyorum: [137]
113 ve 114. sayfalarda
Kâb ve ibnu's-Selam'ın Tev-ratta bir peygamberin geleceğinin müjdelenmesi ve
Hz. Peygamber'in vasıflarına dair rivayetlerine yer verdikten sonra şöyle der:
«Bu hurafe yani peygamberin geleceğini müjdelemek ve vasıflanın
zikretmek-Kâb'ın talebelerinden birisi olan Abdullah b. Amr b. As'a uzanır.»
Buhari, Abdullah/b. Yesar'm şöyle dediğini nakleder: «Abdullah b. Amr b. As
ile karşılaştım. O'na Resulullah'ın Tevrattaki vasıflarını anlatır mısın diye
sordum. O da «Allah'a andolsun ki o Kur'-ran'da zikredilen bazı sıfatlarla
Tevrat'ta da zikredilmiştir.» Ey peygamber biz seni şahid, müjdeleyici ve
uyarıcı olarak
gönderdik» seni ümmilerin koruyucusu yaptık, sen benim kulum ve
peygamberimsin, seni el-mutevekkil diye isimlendirdim; (Q peygamber) ne kaba ne
serttir, çarşılarda bağırıp çağırmaz kötülüğe kötülükle karşılık vermez,
affeder ve bağışlar, eğri olan bir millet onunla Lailahe illallah diyerek doğru
yolu bulmadıkça kapalı kalplerini ve kör gözlerini açmadıkça Allah onun ruhunu
almaz.» îbn-i Kesir bundan fazla olarak ibn-i Yesar'm sözlerini şöyle bitirdiğini
söyler: «Sonra âlim Kâb'a rastladım ona da aynı soruyu sordum bir harfini dahi
farklı söylemedi» nasıl farklı olabilirki tabi o Abdullah'a öğreten de
Kâb'tır.
Bu yazarın önceki
kitapların Arap ve ümmi bir peygamberin geleceğini müjdelemesini hurafe olarak
değerlendirmesi ahmaklığın ta kendisidir. Bilmiyorum yazar bütün doğruları
yitirdi mi? Yoksa Allah'ın şu sözünü hiç mi görmedi? «Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
O'nu müttaküere, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. Onlar
ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye o ümmi
peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini
kötülükten mene-der, güzel şeyleri helal çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki
ağırlıkları, sırtlarmdaki zinciri kaldırıp atar. O'na inananı destekleyerek
O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilen nura
uyanlar, işte felaha erenler onlardır.[138]
İşte yukarıdaki hadis
hiçbir şüpheye maruz kalmayan Kur'an'ın bu ayeti tasdikinden başka bir şey değildir.
İster bu hadisi Abdullah b. Amr, Kâb'dan alsın isterse KAb'm kitaplarından O'na
öğrettiğinden olsun. Çünkü Abdullah, b. Amr okuma yazma bilen, ehli kitabın
kitapları konusunda ilim sahibi birisidir. Nitekim sair kitaplara şehadet eden,
onları koruyup gözeten Kur'an onu tasdik ettiği için bu haber doğrudur. Ona
inanmak vaciptir. Şaşıyorum şu yazara nasıl olur da Tevrat ve İncÜ'de
peygamberin geleceğinin müjdelenmesi ve vasıflarının zikredilmesini hurafe olarak
değerlendirmeye vicdanı el verebilir? Sevinin ey misyonerler! Çünkü müslüman
ismi ile anıldığı halde bilgi ve araştırma adı altında kendilerine hizmet
edenler, sözlerini yayanlar çıkmıştır. [139]
118'nci sayfada yağmur
talep etme hadisine değinirken Kâb'ın müslumanların akidesini bozmak için bunu
fırsat bilerek, Hz. Ömer'i (r.a.) Peygamberimizin amcası Abbas'ı vesile
edinerek yağmur talep etmeye sevketüğini söyler. Hz. Ömer'in (r.a.) Abbaa'ı
vesile edinerek yağmur talebinde bulunduğunu zikrettikten biraz sonra da şöyle
der: «Hz Ömer bu hileye aldanmadı ve meseleyi anladı. Bunun üzerine yağmur
isterken peygamberi bile vesile edinmeyerek istiğfar ile yetindi» yazar bu
iddiasını desteklemek için «el-Muğni» ve «eş-Şerhu*J Kebir» adlı eserlerden Hz.
Ömer'in yağmur duasına çıktığında istiğfardan başka bir şey
yapmadığını naklediyor.
Buna cevap
olarak derim ki : i.
Bu hadisi, Buharı Sahih'inde Hz.
Enes (r.a.) den şöyle nakleder:
«Ömer ibn-ul Hattab kıtlık yılında Abdulmuttalip oğlu Abbas'ı vesile edinerek
Allah'tan yağmur diledi ve şöyle dedi. «Ey Allahım! biz peygamberimizi vesile
edinerek senden yağmur dilerdik sen de verirdin (şimdi de) peygamberimizin
amcasını vesile edinerek senden yağmur istiyoruz» ve kendilerine yağmur
verilir. Yazar bunun Kâb'ın bir desisesi olduğuna delalet etmek için Enes
hadisine dil uzatmak ve onu buna ters olan kuvvetli rivayetlere muhalif
saymıştır. Şimdi yazann Buhari'nin rivayetlerine tercih ettiği kuvvetli
rivayetleri okuyucularıma sunmak istiyorum:
Bu rivayet ibni Ebi'd
Dünya'mn «Kitabu'l - Mataramda «el-Muğni» ve «eş-Şerhu'1-Kebir» adlı eserlerde
ve Cahız'ın «el-Beyan ve't-Tebyüı- adlı kitabında geçen bir rivayettir! Sonra
bu rivayetle Enes hadisi arasındaki muhalefete bakın. Yazarın yağmur duası için
zikrettiği haller yani bir defasında namaz ve hutbe ile yapılmış olması, bir
defasında Cuma hutbesinde veya bir farz namazın akabinde irad ettiği bir
hutbede söylemiş olması; diğer bir defa da namaz kılınmadan bir dua ile
yapılmış olması, biri-1 sinde mesciddeki minber üzerinde, diğer birisinde
mescidin dışında yapılmış olması bütün bu haller sahih sünnetle[140] Hz.
Ömer bir defasında Hz. Abbas'ı vesile edinerek yağmur istemiş, başka bir zamanda
sadece yağmur duasıyla yetinmiştir. Üçüncü defa ise istiğfarla yetinmiştir.
Çünkü bütün bu haller yağmurun gelmesini celbeder. Öyleyse rivayetler arasında
hiçbir çelişki yoktur, özellikle tercih ettiği rivayette herhangi
bir tahsis söz
konusu değildir.
Yazann ikinci rivayeti
naklettiği el-Muğnl ve eş-Şer-hu'l Kebir'in yazarı bu rivayetten bir kaç sayfa
sonra aynen şöyle der:[141]
«Salih olduğu bilinen
birisini vesile edinerek yağmur istemek müstehaptır. Zira dualara bu yolla daha
çok icabet edilir. Hz. Ömer de kıtlık yılında Hz. peygamberin amcası Abbas'ı
vesile edinereH. yağmur talep etmiştir» (ibn-i Kudameî daha sonra Hz.
Mua-viye'nin ve Dahhak b. Ka'ys'ın Yezid ibnu'l Esved'i vesile edinerek yağmur
istediklerini zikreder. Açıkça ortaya çıkmıştır ki, yazar Hz. Abbas'ı vesile
edinerek yağmur talep etmenin Kâb tarafından müslü-manların akidelerini bozmak
için yapılan bir desise olduğu görüşüne varmak için arzusu doğrultusunda
dilediğini almış dilediğini de terk
etmiştir.[142]
2. Sonra
Abbas (r.a.)'ı vesile edinerek yağmur istemek akideyi nasıl bozabilir? Bütün
müslümanlar diri olan insanları vesile edinmenin caiz olduğunda icma
etmişlerdir. Hiç kimse dirileri vesile edinmenin akideyi ifsad edeceğim
söylememiştir. Hz. Ömer'in de içlerinde bulunduğu ensar ve muhacir Abbas'ı vesile
edinmenin akideye ters düştüğünü nasıl bilmezler ki hep beraber bunu
yapmışlardır? Bu ümmetin fakihleri ve muhaddisleri sıhhatine hükmedip delil
getirdikleri Enes hadisinin bir desise olduğunu nasıl bilmezler? Bu
şaşılmayacak bir şey değildir doğrusu. [143]
123. sayfada İsra ve
miraç hadisinde Hz. Peygam-ber'in Hz. Musa'ya müracatını Israiliyattan saymış.
Bu rivayetin sıhhatine inananları cahil olmakla suçlamış ve onları ahir
zamanın haşevİyesinden saymıştır. Daha buna benzer nice sövgü ve kınamalar kaleminden
dökülmüştür.
Cevap olarak yazara
derim ki: Delilsiz ve burhansız düşünmeden söz sarfetmek insaflı titiz bir
araştırmacıya yakışmaz. Miraç gecesinde Hz. Musa'nın zikredilmesi ve Hz.
Peygamber'in ümmetine farz kılman
namazları hafifletmesi için Allah Tealaya muracatını sağlaması (bu
hadisin) İs railiyattan olmasını neden
gerektirsin? Yazarın mantığına göre Hz. Musa'nın veya herhangi bir İsrailog-lu
peygamberin faziletine dair her
hadis israiliyat-tandır. Öyle
inanıyorum ki bunu bırakın
bir araştırmacıyı akıllı
hiç bir kimse söylemez. İslâm âlimlerine göre beni israil'in haberleri ile
ilgili daha önce anlattıklarımız bu okuyucuya yeterlidir. Eğer İsra ve miraç
hadisi Kâbu'l-Ahbar ve
diğer beni İsrail âlimlerinden rivayet edilseydi aklen
bu rivayette Hz. Musa'ya yer verilmesinin bir desise olduğu caiz olurdu. Ancak
hadis yirmi kusur sahabiden rivayet edilmiştir. Bunlar arasında ehl-i kitaptan
İslâm'a girenlerden bir kişi olmadığı gibi onlardan haber almakla bilinen
kimse de mevcut değildir. Sağlıklı araştırma mantığına göre de bu ihtimal
tamamen uzak bir ihtimaldir. Hafız Ebu'l Hattab b. Dıhye
«et-Tenvir fi Mevlidi's-Siraci'l-Münir» adlı kitabında îsra ve miraç
hadisini rivayet eden sahabileri zikrederek bunların yirmi beş'e kadar
vardığını söyler. O bu konuda va-rid olan rivayetleri mütavatir olarak
değerlendirmiştir. Münekkid Hafız İbni Kesir Tefsirinde Ebu'l Hattab Jın bu
sözünü nakletmiş ve güzel ve yerinde söz olarak yorumlamıştır.[144]
Hiçbir akıllının buna uydurma karıştığını söylemesi mümkün müdür? Buharı Müslim
ve diğer güvenilir kitapların yazarları sözkonu-su hadisi değişik tariklerle
rivayet etmişlerdir. Bütün bu rivayetleri yakinen görmek isteyenler ibn-i
Kesir'in tefsirine müracat edebilirler. Bildiğim kadarıyla güvenilir hiç bir
ilim ehli Hz. Peygamber'in Hz. Musa'ya müracatınm îsrailî bir desise olduğunu
söylememiştir. Yazarın hayal ettiği bu kanaat ümmetin bütün âlimlerine gizii
mi kalmıştır? Oysa en uygun olan bu rivayetin Allah'ın ve Resulünün namazları
hafifletmeden önce bu ümmetin yüklenme gücü ve kudretini bilmediklerini
istilzam ettiğini açıklamaya çalışmak ve buna şüphe sokmak yerine bu
mü-'racatın sırrını ve hikmetini araştırmaktır. Hz. Musa'nın geçmiş insanların
tecrübesine ve henüz peygamberimize meçhul olan israiloğu 11arının en şiddetli
şekilde terbiye edilmesini bilip önün hafifletilmesi için yeniden Rabb'ine
müracat etmesini işaret buyurmasında ne zarar vardır ki, yazar bunun mahzurlu
olduğunu iddia ediyor? Sonra müracat sebebiyle elli vakit farz namazın beş
vakte indirilmesinin Allah'ın kullarının gücünü bilmediğine delalet edeceğini
kim söylüyor ki, bütün görüşünü bunun üzerine bina ediyor. Allah Teala
şüphesiz, olanı ve olacağı bilir; peygamberi MuKammed (s.a.s.Tın kullarına
tahfif dileyeceğini do biliyor. Bu sebeble elli vakti beş vakte indireceğini
de yine O biliyor. Bunun da bir sırrı ve hikmeti vardır. O da Allah'ın bu
ümmete rahmetini ve kolaylık getirmekle nimetini göstermesidir. Yüce Allah'ın
şu sözü de buna delildir. «Ben farzları infaz ettim ve kullarıma kolaylık
diledim.»
Bunun hikmetlerinden
birisi de hafifletme konusunda ümmeti için dilediği şefeatı kabul etmekle Hz.
Peygamber'in katındaki mevkini göstermektir. Kardeşi Musa'nın istişaresine
kulak asarak ümmetine olan şefkat ve merhametini göstermektir. Bu mü-racat kul
ile, Rabbi seven ile sevgili arasında yapılan müracat tekrarından başka bir
şey değildir. [145]
128. sayfada «Beytu11
Makdis hakkında varid olan israiliyat* başlığı altında bazı rivayetleri
zikreder.
129. sayfada ise sahih
hadisin önceleri Mescid-i Haram'ı ve Mescid-i Nebevi'yi içerdiğini ancak
«kub-betus sahra»nın inşasından sonra bunun ve Mescid-i Aksa'nın fazileti
hakkında hadislerin ortaya çıktığını
söyler. Ebu Reyye,
«üç mescidin dışında hiçbir mescide sevap kastıyla
yolculuk yapılmaz (bunlar) benim bu
mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Ak-sa'dır» hadisinde
Meecid-i Aksa'ya yer
verilmesini uydurulan bir israiliyat olarak anlar. Bu iddiasını da ibn-i
Abbas'ın şu rivayetine dayandırır: «Bir kadının başına bir musibet gelir, kadın
«Allah bana şifa verirse
Beytu'l-Makdis'te namaz kılacağım
iler, sonra iyi olunca yola
çıkmak için bineğini hazırlar çıkmadan önce Hz. Peygamber*in hanımı Meymune'ye
gelir ve bunu haber verir. Meymune
validemiz
evinde otur
yaptığından ye ve Resülullah'in mescidinde de namazını kıl zira O'nun: «benim
mescidimde bir rekat namaz kılmak Kabe'nin dışında sair mes-cidlerde kılınan
bin rekatten efdaldir» dediğini işittim» Ebu Reyyc, bunun üzerine derki; şayet
mescid-i Aksa bu hadislerde geçseydi Hz. Meymune bu kadını adağını yerine
getirmesinden alıkoyamazdı.
Bu iddialara karşı
cevaben deriz ki:
1-Biz gerek
Mescid-i Aksa gerekse Hacer-i muallak hakkında bir çok hadis ve haberin
uydurulduğunu inkar etmiyoruz. Bizim esas inkar ettiğimiz husus «yukarıda
geçen hadise «Beytu'l-Makdis'in» hile yoluyla uydurularak sokuşturulduğudur.
Öyle inanıyorum ki herhangi bir araştırıcının beytü'l-makdîsi faziletlerden
uzak tutması ve bu konuda varid olan her hadisi israiliyat sayması yanlış ve
hatalı bir hükümdür. Nasıl böyle denebilir? Beytu'l-Makdis'in fâv zileti
sadece sahih hadislerle değil hiçbir şüpheye maruz kalmayan mütevatir
Kur'an'la da kafi bir şekilde sabittir. Allah Teala şöyle buyuruyor: «Her
türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah geceleyin kulunu Mescidi Haram'dan
çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüttü. O'na ayetlerimizden bir
taşırımı gösterelim diye böyle yaptık o gerçekten işiten ve görendir. »[146]
Bu arada hiçbir delile
dayanmayan ve hiçbir esasa istinad etmeyen zanna ve kuruntuya herhangi bir Ver
kalmamıştır. Beytu'l Makdis geçmiş peygamberlerin kıblegahı ve hicret
yurdudur. Yeryüzünde kuklan ikinci mesciddir, binasını* ilk yükselten Hz.
îb-rahim'in torunu olan Hz. Yakub'tur. Süleyman peygamber ise bu binayı
.yenilemiştir. Müslümanlar hicretten sonra on küsur ay namazlannda oraya yöneldiler.
Yazar Mescid-i Aksa'nm fazilet yönünden diğer iki mescitten daha düşük olsa da
onlarla beraber aynı hadiste yer verilmesini nasıl uzak görebilir? Hadis üç
mescidin de Allah'ın bazı peygamberlerinin yüce hatıralarını taşıyan birer
eser oldukları için üçünü de beraber zikretmiştir. Şayet yazar gerçekten bir
araştırmacı olsaydı delilsiz söz sarf edeceğine hadisi metin ve isnad yönünden
güvenilir ilmî me-todlarla tcnkld
ederdi.
2-Bu hadisi
büyük iki iman, Buharı ve Müslim Sahih'lorinde rivayet etmişlerdir. Bu iki
imamın hadisleri tashihdeki yüce mertebeleri, rical ve ilel ilmine vukufiyetlori,
hadislerin gizli illetlerini ortaya çıkarmak için keskin bakışlı oldukları
bilinmektedir. Bunların dışında ibn-i Hibban da Sahih'inde, Ebu Da-vud,
Tirmizi, en-Nesai ve ibn-i Mâce de Sünen'lerin-de İmam Ahmed ve el-Bezzar
Müsned'lerinde, Tabe-rani el-Mucemu'I-Kebir ve el-MucemuM Evsafta rivayet
etmişlerdir. Hz. Ömer, Ebu Said el-Hudri, Ebu Hureyre, Ebu Busra el-Giffari ve
babası ile Ebu'l Cad gibi bir sahabi topluluğundan rivayet edilmiştir.[147]
Ümmet bu hadisi kabul ile telakki etmiştir. Seleften günümüze kadar hadis
tenkidi ve değerlendirmesinde hiçbir güçlük çekmeyen, sayılamıyacak kadar çok
imam bu hadisi hüccet olarak kullanmıştır. Bu husus bütün bunlara kapalı kalmış
da yazar tarafındanmı ortaya çıkmıştır?
3-Allah
kendisine şifa verdiği takdirde Beytu'l-Makdis'te namaz kılacağını adayan
kadının kıssasına yer vermesine gelince bu ölüleri bile güldürür.[148]
Yüzlerce kitap ve kaynağı araştırdığını iddia eden yazara soruyorum, hadisin
hilafına verilen fetva veya onun tersine yapılan amelin hadisin yalan olduğuna
delalet ettiğini kim söylüyor? Durum böyle olsaydı bir çok' hadisin mevzu
olduğu hükmüne varırdık.
Allame ibnu's-Salah bu
konuda şöyle der: «böylece deriz ki; bir âlimin herhangi bir hadise uygun
olarak amel etmesi ve o doğrultuda fetva vermesi onun o hadisi sahih kabul
ettiğine delalet etmez. Aynı şekilde bir hadise muhalefet etmesi de onun hadisi
reddettiği manasına gelmez.»[149]
Meymune validemiz bu fetvayı verirken Mescid-i Haram ve Mescid-i-Nebevi'de
kılınan namazın Mescid-i Aksa'da kılman namazdan daha efdal olduğunu bildiren
hadise dayanmıştır. Adağı en efdali yapmakla yerine getirmek evladır.
Özellikle kadın olduğu için sefer meşakkatinden uzak bir rahatlık da söz
konusudur.
İmam Aynî şöyle diyor
«Bazıları bu hadisten her kim bu üç mescidden birine gitmeyi adarsa bunu
yapması gerektiğini çıkarmıştır. İmam Mâlik, İmam Ahmed ve Bu-vayti rivayetinde
imam Şafii bu görüştedir. Ebu Hanife mutlak surette vacip olmadığını söyler.
Şafii «el-Umm» de Mescid-i Haram için yapıldığı takdirde menasiki olduğu için
vacip olur ancak diğer iki mescid için vacip değildir. îbnu'l Münzir ise
Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî için vacip olduğunu Mescid-i Aksa için ise
vacip olmadığını söyler. Cabirin şu hadisini de buna delil getirmiştir. Söz
konusu hadise göre «bir adam Hz. Peygamber'e «Ben Allah sana Mekke'nin fethini
müyesser ederse Beytu'l Makdis'te namaz kılacağımı adadım»der. Hz. Peygamber
O'na burada kıl buyurur.[150]
Meymune validemi?, ve Cabir hadisine göre her kim bir yerde namaz kılmayı
adarsa daha faziletli bir yerde bunu ifa ettiği takdirde yerine getirmiş olur.
Fakat aksi olmaz[151]
imam Şafiî-de «el-Umm»de Mescid-i Haram için yapılan böyle bir nezrin yerine
getirilmesinin vacip olduğunu belirtirken diğer iki mescid için bunun vacip
olmadığını bildiriyor. Bununla birlikte îmam Şafii bu hadisi sahih görenlerdendir.
Yazarın araştırma mantığına göre Şafiî'nin «el-Umm»de söylediklerine dayanarak
Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa'nın faziletlerinin sabit olmadığını, ayrıca
bunların uydurma olduğunu söylememiz gerekir Oysa bu sağlıksız bir araştırma
yöntemidir, ne eskiden ne de şimdi bunun benzerini göremiyoruz. [152]
Ebu Reyye 131. sayfada
«Şam'ın fazileti konusunda yahudi eli» başlığı altında Sahihayn'de yer alan şu
hadisi zikreder: «Benim ümmetimden sürekli hakkı savunan bir taife bulunur. AI
La hm emri gelinceye kadar neomlardan ayrılan (ne ide nıulıalif olanlar onlara
zarar veremezler. Kıyamete kadar bu böyle olur.» Daha sonra Buharinin bunların
Şam'da olduklarını rivayet ettiğini nakleder.
Biz Şam ve diğer İslâm
beldeleri hakkında vatan taassubundan dolayı bir çok hadis uydurulduğunu
biliyoruz. Yüzlerce yıl önce hadis imamları ve uzmanları bunları
açıklamışlardır. Bizim reddettiğimiz esas mesele ya-zarrn her hangi bir
araştırma yapmadan zann ile veya hadis hakkında yapılan bir tevilden hareketle
sahih hadislere dil uzalmasıdır.
Buna yukarıdaki hadisi
zikredip yahudi uydurması olarak vasıflandırmasından daha açık bir deli!
olamaz. Yahudilerin bundan sağhyacaklan fayda nedir? Kaldı ki Şam beldeleri
onların beldeleri değildir. Onlar oraları daha almadan Arap beldeleriydi.
Yahudilerin Ben-i Unıey-ye'ye yaranmak için kıyamete kadar İsâm'ın ve İslâm
sultasının devam edeceğine, hak'ta sebat kılan bir taifenin sürekli
bulunacağına delalet eden bir hadisi uydurmalarını hangi akıl kabul eder?
Yalandan da oisa kendilerinin baki kalmaya müstahak, Allah'ın en seçkin halkı
olduklarını iddia edenler nasıl böyle bir şey yapabilir? Oysa yazar onları
dâhi ve hilekar olmakla tavsif ediyor. Öyleyse düşmanlarının yapısını yücelten
ve temellerinin sağlam olduğunu bildiren bir hadisi nasıl uydururlar. Gerçek
şu ki bu tavrıyla yazar aklımızı ortadan kaldırmamızı istiyor.
Bu hadisi Buharı ve
Müslim Sahihlerinde rivayet etmişler. Buharı «Kitabul i'tisamda «Muğire b.
Şube'den şu lafızlarla nakleder : «Ününe I imden bir taife sürekli üstün
olurlar hatta kıyamete kadar bu galibiyetleri sürer». Yazarın işarel ettiği
rivayeti Buhari «Nübüvvet Alametleri'nden iki bab sonra rivayet etmiştir. Buna
göre) Umeyr b. Hani Muaviye'nin şöyle dediğini işitmişlir. «Hz. Peygamberin
şöyle dediğini duydum : «Benim ümmetimden Allah'ın emirlerini sürekli yerine
getiren bir taife bulunur. Allah'ın eniri gelinceye kadar onlardan ayrılan ve
onlara muhalif olanlar onlara zarar veremezler.» Malik b. Yuhamir Mua/'ın
bunların Şam'da olduklarını belirttiğini söyler. Muaviye de : «İşte Malık,
Mua/'ın bunların Şam'da olduğunu işittiğini naklediyor» demiştir.
Müslim de Sahih'inde
Sevban, Muğire b. Şube, Mua-viye ve Cabir b. Abdullah isnadıyla rivayet eder;
ancak Müslim'in bu rivayetlerinde Muaviye'nin «Muaz bunların Şam'da olduğunu
söyler» İfadesine yer vermez. Bu hadis Buharı ve Müslim'in dışındaki kitaplarda
da rivayet edilmiştir.
Burada dikkat edilmesi
gereken bir husus yazarın işaret etliği gibi Mua/'ın sözünün merfu olan hadisten
olmadığıdır. Meiiu olan haberin içinde bu fazlalık yoktur. Bu sadece Muaz'ın
hadise aktardığı bir yorumdur. Bedruddin Aynî Buharı şerhinde «Malik b.
Yuhamir'in Muaz'-dan naklettiği bu sözü merfu değildir» der. Buharı, hadisin
tercemesini verdikten sonra hadiste geçen taifeyi ilim ehli olarak tefsir eder,
Ali ibnu'l-Medini bu taifenin hadis ehli olduğunu bildirir. Aynı şey İmam
Ahmed'ten de rivayet edilmiştir, başka şeyler de söylenir. Sahabeden bu güne
kadar, imamların bu taifeyi tayin hususunda ihtilal elliklerini görüyoruz.
İmam Buharî'nin de hadisin anlaşılmasında Muaz'ın rivayetine yer vermesi, sahih
bir hndise dil uzatmaya ve onu yahudüerin desisesi saynıaya tklil teşkil eline/..
Aynı şekilde bazı
âlimlerin, Müslim'in Sahih'inde, Sad b. Ebi Vakkas'lan merfu olarak rivayet
t'tüği «Mağripte kıymrtfle kadar sürekli hakkı savunan bir taife bulunur»
hadİsindeki taifeden
maksadın Şam ehli olduğunu söylemeleri de dil uzatmaya delil olmaz; (yazar) bu
hadisi âlimlerin aynı asırda uydurulduklarına işaret ettikleri hadisler
arasında zikretmiştir.
Bu yazarın en ilginç
işlerinden birisi nevasına uymayan Buharî ve Müslim hadislerini reddederken
«Ni-hayetu'l Ereb» gibi edebiyat kitaplarında «el-Mu'cib fi Telhisi
Ahbari'l-Mağrib» gibi tarih kitaplarında ar/usuna uygun olan hadisleri
naklederek güvenmesidir. Bilmiyorum yazar edebiyat, tarih vb. gibi eserlerde
iyİ-kötü makbul ve merdud her türlü habere yer verildiğini nasıl bilmez?
Öyleyse yazar bu kitaplardan yaptığı alıntılara nasıl güvenir? Burada şuna
dikkatleri çekmek istiyorum Sünnet hususunda tek dayanak isnadları açıkça belirten
veya hadisleri rivayet ettikten sonra sahih, zayıf, makbul ve merdud olanları
birbirinden ayıran güvenilir hadis kitaplarıdır. [153]
140. sayfada «İslâm'da
mesihiyat» diye bir başlık atarak şöyle demiştir. «İsrailiyat, îslâm dinini
iftiralarıyla kirletirken bu din mesihihiyattan da nasibini almıştır. Bu
mesihiyat}ın en büyüğünü ilk üstlenen Temim b. Evs ed-Darî olmuştur.» Yazar,
daha sonra mesihiyattan olduğunu iddia ettiği hadisleri bir bir sıralamaya
başlar.
Bu meyanda 141.
sayfada da şöyle der: «Temİm-i Darînin yaydığı mesihiyyattan birisi Hz.
Peygamber'e anlattığı Cessase, Deccal ve Hz. İsa'nın nuzulu gibi şeyleri
içeren haberdir.» [154]
Cessase hadisini İmam
Müslim Sahihi'nde[155]
Vatıma binti Kays'tan rivayet etmiştir, hadis şöyle : «Hz. Pey^gamber birisine
namaz için toplanın diye çağırmasını em-İvder. (namaz bitip) Resuhıllah selam
verince «Her kes namaz kıldığı yerde kalsın» der ve sonra «sizi neden buraya
»topladığımı biliyor musunuz?» diye sorar. Sahabe «Allah ve Resulü dalıa iyi
bilir.» diye karşılık verdiler, Resulullah : «ben sizi ne bir şeye teşvik ne de
bir şeyden sakındırmak için topladım. Lakin Teinim ed-Dari hrls-tiyan biri
adamdı bana gelip biat ederek İslam'a girdi vo bana mesih ve deccal hakkında
anlatıklarima uygun bir (iÖz »nakletti, işte (bu sözü size nakletmek için) sizi
butraya topladım» dedikten sonra Temimin kıssasını (yani) kavminden bir
toplulukla bir gemiye binerek yolculuğa çıkıp bir ay denizde kaybolduktan sonra
bir adaya varıp indiklerini, orada kendileriyle konuşan büyük bir hayvan
gördüklerini, bu hayvanın adanın bir yerinde bulunan bir şahsa işaret ettiğini
ona gittiklerinde onun kendilerine uzunca konuştuğunu ve bunun Mesihu'd-Deccat
olduğunu (anlatır).
Yazardan Önce
kitaplarında sözlerini naklettiği merhum Reşit Rıza'dan başka hiç kimse bu
hadisten şüphe duymamıştır. Reşit Rıza'mn bütün çabalan Hz. Peygaın-ber'in
sukutunun bu kıssanın doğru olduğuna delalet etmiyeceğini ve bu gibi şeylerin
takrir olarak değerlendirilemeyeceğini isbat etmekten ibarettir. Zira (ona
göre) serî bir hüküm terettüb etmeyip dinin herhangi bir emrini ihlal etmeyen
yabancının haberini tasdik etmek peygamberlere caizdir. Buna cevap olarak
deriz ki:
a) Cessase
hadisini İmam Müslim Sahih'inde rivayet etmiştir, ravileri sika, adil ve
tanedilmeyen kimselerdir. Müslim'den başka imam Ahmed, Ebu Ya'la, Ebu Davucl,
,İbn-i Mace de rivayet etmiştir. Sahabeden Fatı-ma bint-i Kays'tan başka, Ebu
Hureyre, Hz, Aişe ve Cabir de rivayet etmişlerdir. Yani hadis sadece Müslim
taralından rivayet edilmediği gibi ravi Fatıma bint-i Kays ta tek başına
rivayet edenlerden değildir.
Hz. Peygamber bu
hadisi minber üzerinde sahabeden bir topluluğa anlatmış, ve onu kendilerine
anlattığı Mc-sihu'd-Deccal ve büyük kıyamet alametlerine de uygun görmüştür.
Öyleyse Peygamber'in sukutla karşıladığı takrirlerinden sayılmaz demek doğru
değildir. İmamlar Hz. Peygamber'in bu
anlattığını Temimu'd-Dari'nin
menki-besinden saymışlardır.
Hafız îbn-i Hacer el-İsâbe adlı eserinde [156]Temim'in
hal tercemesini verirken, şöyle der : «Sahabenin meşhurlar ıarasında yer
almıştır. Ünce hris-liyanken daha sonra Medine'ye gelmiş ve Müslüman olmuştur.
Hz. Peygamber'e Cessâse ve Deccal kıssasını anlatmış, Hz. Peygamber de bunu
kendisinden nakletmiş ve bunu onun menkıbelerinden saymıştır.» îbn-i Hacer daha
sonra Ebu Nuaym'den şunları nakleder: «asrının rahibi ve Filistin'in
âbidlerinden idi, Gecelerinin çoğunu te-heccüd ile geçirirdi. Bir gece sabaha
kadar namazda şu ayeti okumuştur: Yoksa
kötülüUceri İşleyen kimseler kendilerini iman edip sâlih amel
İşleyenler gibi yapacağımızı mı «andılar? Hayatları ve Ölümleri onlarla bir
olacak Öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar»[157]
Yine «el-isâbe»de yer alan menkıbelerinden birisi de şöyledir :[158]
«el-Be-gavi, Ceriri tarikiyle Ebu'l ÂkVdan o da Muaviye b. Har-mel'den şunu
nakleder : «Hz. Ömer'e vardım ve Ey Mü'-minlerin emiri! Sen hakkımda hüküm
vermeden önce tev-be ederek geldim.» dedim. Bana «sen kimsin» dedi. Ben de
«Müseyleme (tu'l Kczzab)ın damadı Muaviye b. Har-mele» dedim. Bana «Medine
ehlinin hayırlısının yanma git» dedi. Bunun üzerine ben Temimud-Dari'nin yanına
gittim. Biz orada konuşurken, hârre mevkiinde hİr yangın çıktı. Hz. Ömer,
Tenıim'e gelerek «Ev Temim çık» dedi. Temim : «Ben kim oluyorum ki» dedt. Kendi
nefsini küçük gören Temim sonra kalkar ve ateşi çevreleyerek çıktığı kapıdan
İçeri sokar, sonra peşinden kendisi de girer ve ateş ona hiçbir zarar vermez.
Her yönüyle mükemmel
olan, hadisleri ilham yolu ile öğrenen Hz. Ömer'e, Temimu'd-Darî'nin doğruluk
dürüstlük ve ihlas bakımından durumu gizli kalacak öyle mi? Hem de «Ben kimseyi
aldatmanı amma aldatan kimseler de beni aldatamaz» diyen Hz; Ömer. Öyleyse
(Hz. Ömer'in güvendiği) böyle bir zatı yalancılık, desicecilik ve dini bozmakla
suçlamayı akıl nasıl uygun görür?
b) Reşit
Rıza'nın «bu hadis Peygamber'in takrir-i sayılamaz» iddiası da yanlıştır. Hafız
İbn-i Hacer, Fethu'I Bari'de şöyle der : «Hz. Peygamber'in takrirlerinin, huzurunda
yapılan ve söylenen, bir şeye muttali olduğu halde, inkar etmemesinin o şeyin
cevazına delalet ettiğinde bütün âlimler iuilak etmişlerdir. Zira İsmet sıfatı
başkası için caiz ulan batılı red etmemeyi peygamberden nefyeder. Bu itibarla o
asla batılı lasvib edemez.» [159]
Ayni şekilde Reşit Rıza'nın «zira peygamberler din işlerinin dışında yalancıyı
tasdik etmekten masum değillerdir. Bu haber de onlardandır.» İddiası ise daha
da yanlıştır. Kıyamet alametlerini haber vermeyi nasıl din işlerinden itibar
etmez, bilemiyorum kimsenin de bileceğini sanmıyorum. Şayet Temim'in
anlattıkları yalan olsaydı, vahy bu konuda hakikati bildirmekten geri kalmazdı.
Nitekim bir çok kez münafıklar ve benzeri gizledikleri şeylere muhalif sözler
söyleyince; vahy onların yalanlarını ortaya çıkararak, onları rüsvay etmiştir [160]
Ahir zamanda Deceaî'ın
zuhuru ve mesihin nuzulu ile ilgili hadisler sahihtir. Çünkü Hz. Peygamber bir
çok hadîsinde âhir zamanda deccâlın geleceğini, Hz. İsa'nm da inip İslâm
şeriatı ile âdil olarak hükmedeceğini, haçları kırıp, domuzu öldüreceğini ve
deccâlın ölümünün de O'nun elinden olacağını haber vermiştir. Bütün bunlar bir
çok tariklerle gerek Buhari ve Müslim'dc [161]gerekse
diğer güvenilir hadis kitaplarında rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber'in
kıyamet alametlerinden haber vermesi sadece Temimu'd-Darî'nin verdiği yukarıdaki
habere dayanmaz. O, Temim'in anlattıklarını fırsat bilerek sahabeye daha önce
anlattıklarının hak olduğunu, şüphesiz vuku bulacağtnı belirtmek İçin onu
anlatmıştır. Sonra yazar ve onun gibi düşünenler hiç bir yönden bâtıl'ın yanaşmadığı,
Allah'ın şu sözü hakkında (ne düşünürler) : «O söz başlarına geldiği zaman,
onlara yerden bir dâbb'e (canlı) çıkarırız; o onlaar insanların âyetlerimize
içtenlikle İnanmadıklarını söyler.»[162]
Birçok müfessire göre burada geçen dâbbe, Müslim'in rivayet ettiği hadiste
geçen Cessâse'dir. Ayette hadisi tasdik eden hiçbir şey yok mu? Özellikle âyet
bunun kıyametten Öncede çıkacağını reddetmemiştir. Zira «Sözün baslarına
gelmesine» bağlanan bu canlının çıkmasıdır, bizzat mevcut olması değil. Hatta
Kur'an'ın tabiri (sanki) bunun sözün vukuundan önce bulunduğunu ima ediyor.
c) Yazarın
dipnotta Temim'in kıssasına getirdiği yorumda : Herhalde coğrafya âlimleri bu
adanın yeryüzünde nerede olduğunu teshil etmek için araştırıyorlar! Sonra
bize haber verirler o zaman biz de Temim efendimizin! haber verdiği acayip
şeyleri görürüz!» diyerek alay etmesi düşünce eksikliğinden ve dar ufuklu
oluşundan kaynaklanıyor. Sayın yazar efendimize! soruyorum : «coğrafya
âlimleri yeryüzünün her tarafım keşfetmişler mi? Gerek karada gerek denizde
hâlâ insan ayağının değme-diği bir çok bölge vardır. Hatta bilinen kıtalarda
bugüne kadar meçhul olan yerler olduğu bilinmektedir. Afrika ve diğer kıtalarda
henüz bilinmeyen bölgelerin olduğundan Öyle zannediyorum ki yazar da
haberdardır. Bir çok dağlık bölgelerde hâlâ bilinmeyen nice mağaralar vardır.
Kaldı ki bunlar karada bilinmeyenler ya denizde! İnsanoğlunun yaşadığı arzın
dörtte üçü denizlerle kaplıdır. Şayet Temim'in sözünü ettiği adanın bugün
bilinen bir ada olduğunu farzetsek Temi m'i buraya ve burada yaşayan canlıya
muttali kılan Allah Teala'nın başkalarını da muttali kılması gerekir mi? Temim
bunu gördükten sonra ve Allah'ın takdir ettiği kadar güzlerden kaybolması caiz
değil mi?
Sonra hayvanın
konuşmasında şaşılacak nedir; papağan İnsanların konuştuklarını aynen
aktarmıyor mu? İnsanaklı cansızları bile konuşturma safhasına gelirken Allah'ın
hayvanları konuşturma kudretini nasıl uzak görebiliriz? [163]
Ebu Reyye 144. sayfada
şöyle diyor: «Hadislere karışan mesihiyattan biri de Buharî'nin Ebu
Hureyre'den rivayet ettiği şu hadistir : Buna göre Hz. Peygamber şöyle
demiştir : «İsa İbn-i Meryem dışında şeytan her çocuğa dünyaya gelirken
dokunur; ona da dokunmaya gifi-miş ancak araya bir Örtü gerilmiş ve ona
dokunamamıştır.» Resulullahlan işittiğim başka bir rivayette şöyle der : «Âdem
oğlundan lıiç kimse yoktur ki doğarken şeytan ona dokunmasın ki şeytanın bir
dokunması üzerine o çığlık atar. Ancak Hz. Meryem ve oğlu İsa bundan müstesnadır.»
Yazar dipnotta da şunları söyler : «Buhari'nin rivayet ettiği bu hadisi İbn-i
Hacer şerh ederken şöyle der : «el-Keşşaf sahibi (ez-Zemahşerî) bu hadise dil
uzatmış ve onun sıhhatini kabul etmemiştir. Aynı şekilde er-Râzi de buna dil
uzatmış ve bu haberin naslarla çelişen bir haberi vahid olduğunu belirtmiştir.»
Buna cevap olarak
derim ki.:
a) Herşeyden
önce bu hadis Buharî, Müslim ve diğer hadis imamları tarafından rivayet edilen
Sahih bir hadistir. Hadisten anlaşılan hususlar Hz. Meryem'in annesinin
yaptığı bir duanın icabetinden ibarettir. Nitekim Allah Teâla onun şöyle dua
ettiğini bizlere bildiriyor: «•-ona Meryem adını verdim onu ve zurriyetini
lanetli Şeytanın şerrinden koruman için sana sığınıyorum.[164]
vasmdan konuşmayan Hz.
Peygamber'in, Peygamber kar deşlerinden birisinin veya başkasının herhangi bir
özelliğini veya faziletini açıklamasının ne zararı var bilmiyorum. Bu eğer
bir şeye delalet edecekse ancak Hz. Peygamberin yüceliğine, O'nun tebliğdeki
emanetine ve İslâm dininin beşerden gelmeyen ilâhi bir din olduğuna delalet
eder. Zira beşerden kaynaklansaydı, Peygamberleri bu şerefli ve yüce
mevkilerde, göstermeye Özenme/di. Hz. İsa veya bir başkasına isnâd edilen bir
özellik diğer peygamber kardeşleri için bir eksiklik demek olmadığı gibi,
O'nun diğerlerinden daha üstün olduğunu da bildirmez. Daha az faziletli bir
insanda bulunan bazı vasıfların ondan daha faziletli bir insanda bulunmadığı
bir gerçektir. Bu, O'nun eidaliyetine bir zarar getirmez. Çünkü O da kendisini
enüstün kılan bazı vasıflara sahiptir. Bir çok âlim tarafından da belirtildiği
gibi bu hadisi söyleyen Hz. Peygamber, söze dahil değildir. Başka bir hadiste
de rivayet edildiği gibi, Hz. Peygamber şeytanin herhangi bir iğvasma
uğramamıştır. Durum ne olursa olsun yukarıdaki hadiste Hz. İsa'nın bizim
peygamberimizden daha faziletli olduğuna işaret eden herhangi bir şey yoktur.
Yazarın da belirttiği gibi bazı Hristiyan papazlarının bâtıl akidelerini isbat
etmek için bu hadise sığınmalarına gelince, bu onun iddia ettiği gibi, hadisin
bâtıl olduğunu ve onu reddetmeyi gerektirmez. Esas vebal hadisin mânasını
tahrif ederek başka yorumlara hamledenin üzerinedir.
b) Bu hadis
gerek isnad yönünden, gerekse ma'na yönünden sahihtir. Muhakkiklere göre
reddetmeyi gerektirecek bir manası yoktur. Zira akıl ve nakille çelişen bir
dunun söz konusu değildir. Burada bütün mesele bazılarının hadisi akla ve
nakle muhalif zannederek reddetmiş olmalarıdır. Mutezileden Kâdi Abdu'I-Cebbar ve ez-Ze-mahşeri de
bunlardandır. ez-Zemahşerî hadisin sıhhatinde tereddüt else de sahih olduğu
takdirde mânâsının şöyle olacağını belirtmiştir: «yani her doğanı şeytanın
azdıracağım timid eder. Ancak Meryem ve oğlu bundan müstenadir. Zira ikisi de
masumdur. Aynı şekilde Meryem ve Hz. İsa'nın vasfını taşıyan herkes için de böyledir,
tıpkı Alkıh Teâlanın : «(şeytan)... ben bütün insanları azdıracağım ancak
sâlih kulların müstesna»[165]
âyetinde belirtildiği gibi. (Hadiste geçen) çığlık atmaktan inaksal şeytanın bu
hararetli arzusunu temsil etmektir. Sanki ona dokunuyor ve elleriyle onu
dövüyor gibi. Bazı Manevilerin anladıkları veçhile gerçekten bir dokunma ve
dürtüklenıe söz konusu değildir. Öyle olsaydı şey-ianın dokunma dürtmelerinden
dünyayı çığlıklar kaplardı. Görüldüğü gibi ez-Zemahşerî hadisin kesin olarak
sahih olmadığını söylemiyor.[166] Bİr
çok âlime göre buradaki dokunma gerçektir. Şeytan bunu Hz. Meryem ve oğluna
yapmak İstemiş ancak Hz. Meryem'in annesinin yaptığı duaya icabet edildiği için
bunu gerçekleştirememiştir. Dokunmanın olmasını gerektirmez. Bu da peygamberler
ve onların yolunu izleyen seçkin, ihlaslı insanlar için böyledir. Binâenaleyh
hadis, yazarın anladığı gibi, Allah Teâlanın «Benhn hâlis kullarına karşı
senin hiç gücün yoklur...»[167]
«ben bütün insanları azdıracağım ancak senin hâlis kulların müstesna»[168]âyetlerine
muhalif değildir. Zemahşerî'nin zannettiği gibi dünyanın çığlıklarla dolması
gerekmez. Zira hadise göre bu sâdece doğum esnasında meydana gelmektedir. Daha
sonrası İçin değil, müşahade ile hükmedecek olursak doğarken ağlayarak bağırıp
çağırmayan hiç kimse yoktur. Bunu da inkar etmek inattan başka bir şey
değildir. Hadislere dil uzatırken Zemahşeri'nin sözlerine dayanmak doğru
değildir. Burada bilinmesi gereken bir hususa işaret etmek istiyorum
ez-Zemahşeri, tefsir ilminde imam olmakla birlikte sahih hadislerin tesbitinde
kendisine müracaat edilemez, çünkü o hadis âlimi olmadığı gibi hadislerin
ricali ve illetleri konusunda uzman değildir. Nitekim el-Keşşaf adlı tefsirinde
gerek peygamberlerin kıssaları .ve gerekse diğer yerlerde nice mevzu hadislere
yer vermiştir.
Şayet yazar güvenilir
bir araştırmacı olsaydı meseleyi tek tarafU sunmazdi, oysa ona düşen hadisi
sahih kabul edenlerin,görüşlerini ve bakış açılarını da ortaya koyup
tartışmaktı, ondan sonra da dilediğini seçmekte hür olurdu. Ancak yazarın takip
etliği metod her şeye tek taraflı bakan insafsız kimselerin metodu gibidir.
Onun için birçok halalar işlemiştir.
Bakın Muhakkik alimler
ve bu konuda neler söylüyorlar. İbn-i Hacer, Fethu'l Bâri'de[169]
Zemahşerinin itirazını zikredip doğru olmadığını belirttikten sonra şöyle der
: «hadisin lafızlarından anlaşılan manada herhangi bir müşkil yoktur. Sabit
olan peygamberlerin ismetine muhalif de değildir. Bilakis haberden
anlaşıldığına göre şeytanın doğan her çocuğa dokunması mümkündür. Ancak Allah'ın
hâlis kullarına dokunması herhangi bir sarar verme/.,* Nitekim bu halis
kullardan Hz. Meryem ve oğlu bundan istisna edilmiştir. Çünkü şeytan âdet-i
veçhile dokunmaya gitmiş aralarına bir perde gerilmiştir. Hz. Meryem ve oğluna
has olan özellik de budur. Hadise göre şeytanın diğer halis kullara musallat
olabileceği an-laşılmaz[170]
Kurtûbi tefsirinde
şöyle der: «Katade dediki, şeytan Hz. îsa ve annesi hariç doğan her çocuğun
böğrüne dokunur, şeytan onlara giderken aralarına bir perde gerildi ve dokunma
boşa gitti. Alimlerimiz dedilerki; Şâyel böyle olmasaydı onlara yapılan
tahsisin bir manası kalmazdı Binaen aleyh şeytanın dokunması dokunulan kişiyi
dalâlete sürüklemesi ve azdırması manasına gelmez. Böyle bir düşünce oldukça
yanlıştır. Nitekim şeytan nice peygamberlere ve velilere ifsad ve iğva
yolları, ile musallat olmuştur. Bununla beraber AÎlah Teâla onları şeytanın
hedefinden korumuştur. «Benini kullanma karşı senin her hangi bir gücün
yoktur.» dedi gibi.[171].
Fahr-i Râzi, Kâdi
Abdül Cebbâr'ın reddettiğine dair sözlerini naklettikten sonra şöyle der :
«Bilki bütün bu vecihler muhtemeldir. Ancak bu ihtimallerle bir haberi
reddetmek caiz değildir. Yine de en doğrusunu Allah biIir»[172]daha
sonra sözlerine devamla der kî: «baz» ehl-i sünnet âlimlerinin bu gibi sahih
hadisleri tevil ederken
felsefecilerin
safsatalarına meylettikleri için
Mutezilile-re tâbi olmaları şaşılacak bir şeydir. Oysa bu hadislerin zahiri
manalarıyla kalmaları ne bir suyu bulandırır ne de bir yolu daraltın»[173]
(Şimdi sayın Ebu Reyye'ye sormak istiyorum) nakillerde bulunurken İmam
Fahreddin er-Râziye iftira edip demediği şeyleri ona mal etmek güven, emanetle
bağdaşır mı? Sizin er-Rûzi'den yaptığınız nakil, onun bu hadise dil uzattığını
iddia etmeniz söyledikleriyle
bağdaşıyor mu? Halbuki;
görüldüğü gibi er-Râzi, Kâdi
Abdulcebbâr'ın hadisten duyduğu şüpheleri naklederek bunları reddetmiştir.
Ancak yazar çoğu kez acele davrandığı için bu hatalara düşmüştür. Çoğu kez de
ihtiyaç duyduğu için nasları kasıtlı olarak tahrif etmiştir, îmanı Alüsi de
tefsirinde ez-Zemahşerî'nin görüşünü naklettikLen sonra şöyle der: «Bu konuda
bir çok hadisin bulunduğu açıktır. Ekseri sahih hadis kitaplarında tedvin
edilmiştir. Onun için bu, herhangi bir çelişki arzetmez. îmam Cafer es-Sâdık da bunu rivayet etmiş ve
kabul ile karşılamıştır.» Alûsi bunu müteakiben önce Kâdi Abdülcebbar sonra da
ez-Zemahşeri'nin bu konudaki görüşlerini çürütmeye başlar. [174]
146. sayfada Hz.
Peygamber'in göğsünün varıldığını bildiren hadislere şüphe sokmuş ve bu konuda
alaylı bir uslub kullanmıştır. Ayrıca aralarında
hiçbir ilişki olmamasına rağmen bu hâdise ile Hristiyanlık akidesinde Hz.
İsa'nın çarmıha gerilmesi arasında bir ilişki kurmuştur, hatta çarmıha gerilme
akidesini savunmak için
çaba sarfettiğini
görüyoruz.. Bundan başka keyfi ne dilerse söylüyor. Bunun iki sebebi olabilir-
Birincisi:
Ya yazar bir münafık olup (bu yolla) ha-kiki veçhesini, içinde gizlediğim ve
kötü emelim ortaya çıkarmıştır.
îktncisİ: Yahut
bir yağcı ve yardakçı olup hrisüyan-lara özellikle misyoner ve müsteşrik
efendilerine hoş görünmek istemiştir. Her iki durumda şer ve dalalettir.
Hz. Peygamber'in
(Allah'ın emriyle) göğsünün varıldığını bildiren hadis sahihtir. Bu da birisi küçüklüğünde
süt annesi Halime es-Sâdiyye'nin yanında iken diğeri de İsra ve miraç gecesinde
olmak üzere iki defa tekerrür etmiştir. Ki bu ikincisi Buharı ve Müslim'de
mevcuttur. Hatta bu iki defadan başka vahyi elakki etmeye hazırlamak için kısa
aralıklarla bunun tekrar edildiği de söylenmiştir. Hâliz tbn-i Hacer, Fethü'l
Bâri'de şöyle der «Bazıları isra gecesinde Hz. Peygamberin göğsünün yarıt-diğım
redderek bunun henüz küçükken süt annesinin yanında iken yapıldığını ve bunu
inkar etmediklerini söylerler, (bunlardan başka) Bi'set ile beraber de Hz. Peygamber'in
göğsünün yarıldığı ile ilgili birçok rivayet tes-bit edilmiştir. Nitekim Ebu
Nuâym «ed-Delâil» adlı eserinde bunları tahric etmiştir. Bunların her
birisinin bir hikmeti vardır. Bunlardan birincisi Müslim'de Hz. Enes tarafından
rivayet edilen hadiste diğer varyantlardan fazla olarak yer verilen ifadelerde
de belirtilmiştir. (Buna göre Cebrail) bir parça et çıkaarrak «işte bu şeytanın
sendeki nasibiydi» der. Bu çocukluğunda yapılmıştır. Bunun ü/erine o şeytandan
korunmuş olarak en mükemmel tarzda yetişmiştir. İkincisi bi'set ile beraber
yapılmıştır ki bu da şerefini arttırmak ve en temiz hal üzerine kuvvetli
bir kalp ile vahyi
alması için yapılmıştır. Üçüncüsü ise miraca çıkmak istediği zaman olmuştur ki,
bu da onu munacaata hazırlamak için yapılmıştır.»[175]
Hz. Peygamber'in
göğsünün yarılması ile Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi arasındaki ilişki
neresindedir anlayamıyorum. Göğsün yarılması sahih senedîerle sabit, doğru, hak
ve mümkündür. Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi ise bâtıl olduğu gibi akla ve
nakle de muhaliftir. Kur'an kesinlikle bunu reddetmiştir. Allah Teâla şöyle
buyuruyor : «... soysa onu öldürmediler ve asmadılar fakat (İsa) on-[lara
benzer .gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir
kuşku içindeler. O hususta bir bilgileri yoktur,; Sadece zanııa uyuyorlar, onu
yaki-nen öldürmediler, Bilakis Allah'onu katına yükseltti. Allah daima
üstündür, hikmet sahibidir [176]Eski
çağlarda göğsün yarılmasına insan ihtimal vermese de tıbbın müthiş btr şekilde
ilerlediği asrımızda uzak görmek uygun oimasa gerek. Hatta insan hayatının
bağlı olduğu kalp ve beyin gibi organlarda bile ameliyatların yapıldığım
görüyoruz, bunu reddetmek bıçaksiz ve yarasız meydana gelen, bu nebevi mucizeyi
inkar etmeyi âdet edinenlere yaraşır.
Yazar bütün bu haksız
yere yaptığı hücum ve kınamalardan sonra İsrailiyat ve mesihiyyat ile ilgili
geniş bilgi edinmek için Tefsir, hadis ve tarih kitapları ile Goid-zier ve Won
Kramer gibi müsteşriklerin kitaplarına müracaat etmemizi Öneriyor. Bununla o
hakiki .kimliğini ortaya koymuştur. Aslında onu bütün bu hata ve yanlışlıklara
sevkeden husus kendisine imam kabul ettiği misyoner ve müsteşrik hocalarına
tabi olmasıdır.
Yazar çağdaş sebeiler
olan bu yahudilerin İslâm'a ve müslümanlarn karşı içlerinde gizledikleri kin ve
nefreti görmemiştir. Bunlar kötü emellerine ulaşmak için girecek bir gedik
bulamadıkları için sünnete şüphe düşürmeye çalışarak bu ilâhi nuru söndürmek
istediler. «Ancak kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlamak is ter. [177]
Ebü Reyye, kitabının
elli sayfadan fazlasını büyük sahibi Ebii Hüreyye (r.a.)'nin hayalına ayırmış
bulunmaktadır, (Bu elli sayfada) kendisine izafe etmediği bir kötülük ve bir
eksiklik kalmamışın-. Bölüm Ebü Hurey-rc'ytî tahsis edildiği hakle başka
sahabilere de dil uzatmış ve onu cerhetliği gibi unlan da cerhetmiştir. Bütün
sahabilerin âdil olduklarını savunan ehl-i ilmin cumhuru ile de alay otmiş ve
onlara demedik şey bırakmamıştır.
Bunun için Ebıı
Rcyye'nin bu konudaki görüşlerini tenkide geçmeden Önce bu meselede hak yerini
bulsun diye genel olarak sahabe hakkında birşeyler söylemeyi gerekli görüyorum. [178]
Hadis imamlarına ve
âlimlerin Örfüne göre sahabi, iman ederek Resülullahla biraraya gelmiş ve iman
üzere ölmüş kimselerdir. Resullulah'ı gördükten sonra irtidat edip ve bu hal
üzere ölenlere sahabi denmez. Sahih olan kavle göre irtidat ettikten sonra
tekrar tevbc edenler yeniden sahabi kabul edilirler. Aynı şekilde zahiren
İslâm olup içinde küfür olan nifak ehli sahabi olmak şe-ıvlinden mahrumdurlar.
Allah ve Resulü de böyle kimselerin nifaklarını ortaya çıkaracaklarını
tekeffül etmişlerdir. Alimlerin Cumhuru ne göre sahabi olmak için ki-Şinin Hz.
Peygamber ile beraber uzun bir müddet kalması şart değildir, O'nunla birlikte
cihad etmiş ve Allah yolunda infak etmiş olmak da gerekmez. Ancak bazı âlimler
onunla beraber uzun bir müddet kalmayı ve yine birlikte bir veya iki savaşa
katılmış olmayı şart koşmuşlardır. Hernekadar Cumhur Hz. Peygamber'le beraber
uzun bir müddet kalmayı onunla birlikte savaşa katılmayı ve Allah yolunda
infak etmeyi şart koşmasa da uzun bîr zaman beraber bulunan, ondan çok hadis
işiten veya beraber savaşa katılan, ona yardım etmek için canını ve malım feda
etmekten esirgemeyenleri böyle olmayanlardan daha üstün faziletli olarak kabul
etmiştir. Hafız İbn-i Hacer «Nuhbetu'l Fiker» şerhinde şöyle der : «Hz.
Peygamber'den ayrılmayıp onunla beraber savaşa katılan veya onun sancağı
altında canını veren sahabi-lerin sürekli beraber bulunmayan veya sadece bir
defa huzurunda bulunanlardan yahut onunla az bir şey konuşan, onu bir defa
yakından gören veya uzaktan gören veya onu çocukken görenden daha üstün
olduklarında hiçbir şüphe yoktur. Ancak hepsi de sahabi olma şerefini
haizdirler. Hz. Peygamberden bizzat hadis işitmeyenlerin hadisleri rivayet
yönünden mursel kabul edilirler. Bununla birlikte bunlar da onunla sahabi olma
şerefine nail oldukları için sahabeden sayıhrîar.[179]
Buna Allah Teâîanm şu
sözü de işaret eder / «...elbette içinizden Mekke'nin fethinden önoe (Hak
yolda, harcayan ve savaşanlar Ötekilerle) bir olmaz, onların derecesi
ısonradan ünfak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah
hepsine de en güzel sonucu vadetmiştir, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.» [180]
Muhaddis, fakih ve
usulculerin cumhuruna göre sa-habilerin tamamı adalet sahibi kimselerdir:
Bundan maksat şudur: yâni onlar sahip oldukları kuvvetli iman, takva,
ımuruvvet, yüce ahlak gibi vasıflar ve safsata işlerden uzak olmaları
sebebiyle kasten Hz. Peygamber'e yalan isnad etmezler. Yoksa adaletten maksat
onlar bütün masiyeterden, hata ve nisyandan masumdurlar, demek değildir. İlim
ehlinden hiç kimse böyle dememiştir. Onların adaletine sahibi oldukları
arzusuna tabî olan bidat ehlinden bâzı kimseler dışında hiç kimse muhalefet
etmemiştir. Onların görüşleri ve sözleri kale alınmaz, zira hiçbir delile
dayanmaz, burası bu görüşlere genişçe yer vererek tartışmak için uygun
değildir; onun için burada bu kadarla yetineceğiz.
Sahabenin adaleti
sabit ve bilinen bir husustur. Zira onların âdil oldukları bizzat Allah
tarafından bildirilmiştir. Onların temiz olduklarını, en hayırlı, en âdil, en
yüce ve muttaki bir topluluk olduklarını haber veren de yine Allah Teâla'dır.
Bir âyette şöyle buyuruyor : «Böylece biz sizi vasat bir ümmet kıldık...»[181]
Buradaki vasat seçkin ve âdil demektir. Zira her şeyin vasatı hayır ve adaletidir.
Bir başka âyette «Biz sizi İnsanlar arasından çıkarılmış en hayırlı ümmet
laldık zina siz İyitigl emreden^ Kötülükten sakındırır ve Allaha iman
edersiniz»[182]Şüphesiz her iki âyetin
hitabına ilk muhatab olanlar sahabi-lerdir. Allah teâla başka bir âyette:
«Muhacirlerden ve Eîisftrdan (İslâm'a [girmekte) İlk Öne geçenler ile bunlara
güzeloe ]tâbi olanlar... Allah onlardan razı olmuştur, onIar da O'ndan razı
ohmıştur»[183] bir başka âyette :
«Allah ağacın altımla sana biat eden müminlerden razı olmuştur...»[184]
diğer bir âyelte «Muhammed, Allah'ın resulüdür, onunla beraber bulunanlar
kâfirlere karşı şiddetli kentli aarlarmda inerhamelidirler...»[185]
buyurmuştur. Daha bunlara ben/er birçok âyette onlar tezkiye edilmiş
faziletleri yüceltilmiş, sâdık bir imana, ihlasa ve yüce ahlaka sahip oldukları
belirtilmiştir. Yerde ve gökte kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığı yüce
Allah'ın tezkiyesinden sonra hangi tezkiyeden söz edilebilir. Allah'tan daha
doğru sözlü kim olabilir.
Peygamberimiz IIz.
Muhammed (s.a.s.) de onların kötülüklerden uzak ve adalet sahibi olduklarını
belirtmiş ayrıca onların şeref" ve hukukunu tanımaya, fazilet sahibi
oklukları için onlara eziyet etmemeye ve dil uzatmamaya davet etmiştir. Buhâri
ve Müslim'de yer alan merfu bir haberde şöyle der: «Benim ashabıma sövmeyin nefsim
elinde olan Allah'a aııdolsunki sizden biriniz Uhıid dağı katlar lalluı ,infak
ıtitse tunlardan birisinin verdiği bir İiîçek hatta yarı ölçek derecesine
ulaşmaz» gerek Buharı ve Müslim'de gerekse diğer güvenilir hadis kitaplarında
mütevâtir bir habere göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. «İnsanların en
hayırlısı bana yakın olandır, sınıra da onları tâkib edenlerdir...» Tirınizi
(süneninde) ve ibn-i Hibban Sahİh'inde Hz. Peygamber'in şöyle dediğini
naklederler. : «Ashabını konusunda Allah'tan korkunuz, onlara kin beslemeyin,
onları seven beni sevdiği için sever onlara buğ/.eden bana ibuğv.ettiği İçin
buğzeder, onlara eziyet eden bana .eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden Allah'a
eziyet etmiş olur. Allah'a eziyet edeni Allah hemen (belası) ile tutuverir.»
el-Bezzar, Müsnedin'de
sika ravileıie verdiği bir rivayete göre Hz. Peygamber'in şöyle dediğini
nakleder: «Allah, Nebi ve Resuller müstesna, ashabımı bütün cin ve insan
topluluğuna seçkin kılmıştır.» Tarihî hakikatler bu hadisin doğru olduğunu her
yönüyle doğrulamıştır. Sahabe'nin tarih ve siyerine vakıf olanlar, onların
sahip oldukları ilim, amel, takva, güze! ahlak, heva w hevesten uzak olma gibi
vasıflarına vâkıf olanlar bunun bir gerçek olduğunu bilirler. Başta Râşid
halifeler olmak-üzere büyük sahabüer, her sahabinin sadece peygamberi görerek
sahabi adını alsa da .faziletin sahibi olduğunu bilirlerdi. Rivayete göre bir
bedevi Hz. Ömer'e gelerek I?.n-sar'ı hicveder Hz. Ömer onlara '«şayet
Resulullah'tn ashabından olmasaydı ne olacağını bilemiyorum ama hakkından
gelirdim, ancak o bir sahabidir.» der. gorüldüpü gibi hakkı tatbik ederken
müsamaha tanımayan 11/. Ömer'in sahabi olma şerefini haiz olduğu için hu /atı
bırakın cezalandırmayı ona bir kınama bile vermemişi ir.
Allah'tan ve
Resulünden bu zikrettiğimiz âyet ve hadisler varid olmasa dahi, hicret
etmeleri, mallarım ve. çocuklarını terketmeleri, jslâm'ın zaferi İçin cihad
ölmeleri, mallarını harcamaları, Allah yolunda babaları ve oğullarım dahi
öldürmeleri gibi hallerinden dolayı kesinlikle âdil oldukları, nezih ve emin
kimseler olup kemlilerinden sonra gelen bülün insanlardan faziletli oldukları
neticesine varılabilir. İslâm alimleri sahabenin bülün bu ö/elliklerini tarif
etmişlerdir. I lalız Ahmet el-Beyhaki. din akıl ilim ve zeka yününden kim
olduğu bilinen İmam eski bir risalesinde
sahabevi .lâvık-ı veçhile dükten sonra $öyle dediğini nakleder : «onlar bütün
ilimlerde bizden üstün oldukları gibi, içtihad, takva ve akıl yönünden de
bizim fevkimizde insanlardı (onların görüşlerinden) ilim elde edildi ve onunla
istinbat yapıldı onların görüşleri bize göre bizim görüşlerinizden daha iyi ve
evladır.»[186] îmam Ebu Zurâ er-Râzt de
derki : «Sahabeyi ayıplayan birisini görürsen bil ki o zındıktı)-. Zira Resul
hak, Kur'an hak, getirdiği hükümler de haktır. Bütün bunlar sahabe vasıtalarıyla
bize geldiğine göre bunlar zındıklar ve benzerleri'in maksatları bizim
şâ-hidlerimizİ (sahabe) cerhederek kitap ve sünneti ibtal etmektir. Onlar
cerhedilmeye daha layıktırlar zira önler zındıklardır.
Allah'ın Ebu Zur'a
(r.a.)'run lisânına ilka ettiği bu söz ne hikmetli sözdür. Hz. Ebu Bekr ve Hz.
Ömer'in bazı sahabilerin rivayetleri için başkalarına müracaat etmeleri ve
ikinci bir şahidi talep etmeleri ki bu da oldukça azdır bu konuda.bir şüphe
meydana getirmesin, zira bu itham ve- ceıhetmek için değil yakin hâsıl olsun
diye fazladan yapılan bir araştırmadır. İki râşid Halife bu ihtiyatlı
hareketleri ve övgüye değer titizlikleri ile rivayetleri tesbit için sağlam
metodun temelini atmış oldular, buna en güzel şekilde delalet eden Hz. Ömer'in
(r.a.) Ebu Musa el-Eşarîye söylediği sözüdür, rivayet ettiği bir hadisi
ResuluHahtan işitirken duyan başka bir şahidi getirmesini kendisinden
istedikten sonra şöyle demiştir. «Ben seni itham etmiyorum ancak bu (söylediğin)
Resulullahın hadisidir» bu açık sözden sonra sahabeye hücum edilerek itham
edilir, zan altında tutulabilir mi? [187]
Bildiğim kadarıyla
sahabeden Ebu Hureyre (r.a.) kadar zâlim tenkid oklarına hedef olan başka bir
şahabı yoktur, bu zalimane saldırıların izleri çok uzaklara dayanır. Allame
Ibn-i Kuteybe «TeViI-İ Muhtelefll Hadis» adlı kitabında en-Nazzam ve benzerleri
gibi bidat ehlinin Ebu Hureyre'ye yaptıkları birçok saldırıları uakletmişLîr.[188]
İslam âlimi sayılan hiç kimsenin Ebü Hureyre'ye, kadrini düşürecek derecede
saldırdığını bilmiyorum. Sonra müsteşrikler çıktılar daha Önce bu işi
yapanların sözlerini aldılar, onları arttırarak geri bize iade ettiler, sonra
sözlü fikirler ve zalimane hükümlerle karşımıza çıktılar. Herhalde
müsteşriklerin, kökü haçlı saldırılarına uzanan bu hamlelerinin arkasındaki
maksatlarının ne olduğunu belirtmeme gerek yoktur. Onların maksadı İslâm'ın
direklerini yıkmaktır. Müslümanlardaki îslâm ruhunu zayıflatmaktır. Ancak bu
şekilde devletlerinin arzu ettiği ekonomik sömürgecilik ve insanları köle
edinme projeleri gerçekleşebilir. Allah da şâhiddir onların bazen sahabeye
bazen de sünnete dil uzatmaktan tek gayeleri îslâm şeriatının ikinci kaynağı
olan sünnete şüphe düşürmek ve ona olan güveni azaltmaktır. Müslümanlar sünnetten
şüphe duyar ve ona olan güvenleri azalırsa bu sefer Kur'an da anlaşılmaz hâle
gelecektir. O- zaman vay islâm'ın haline! Müsteşrikler çağdaş bâzı müslüman yazarları
etkilemede bir ölçüde başarılı oldular. Bu yazarlar onlann peşlerinden giderek
hiçbir delile dayanmayan iddialarını tekrarlayıp durdular; hatta kendilerinden
de bir şeyler katarak arttırdılar. Hem müsteşrikler hem de hu çağdaş yazarlar
bilim, araştırma ve tenkid hürriyeti adı allında zehirlerini kustular. Bu
iddialarının gerçek ilim, sağlam araştınna ve nezih tenkitle bağdaşmadığını
Allahta bilir, ilimde derinleşenler de. (Son olarak) Ebu Reyye geldi ve bütün
bu söylenenleri tekrarladı hatta çamura biraz daha su katarak kitabında «Ebu
Hureyre» başlığı altında uzun bir böiüm açtırarak her türlü kırıcı sözlerle
doldurdu. Burada Ebu Hureyre-v ebaska sahabilere hücum ederek onları yalan ve
uydurmacılıkla suçladı. Bu konuda İbn-i Kuteybe'nin Nazzamdan yaptığı nakilleri
tekrarlayarak tıpa tıp ona tâbi oldu. Bu bölümün her sayfası hiç bir araştırmacıya
yakıştıramadığımız ilmî hatalarla doludur. Onun için açıkça diyebilirim ki,
yazar hu konuya girerken sağlam araştırma olarak nitelendirdiği peşin
fikirlerle donanmış vaziyette başlamıştır. Oysa nezih ilmî araştırma
kaideleri, araştırmacıdan, incelemeye başlarken o konudaki bütün madde ve
metinleri toplamasını sonra kendisini her türlü heva ve peşin fikirden tecrid
etmesini ister. Daha sonra kişi vardığı hüküm hakka en yakın hüküm olsun diye
naslan mukayese eder, tetkik eder, inceler ve derinden araştırır. Fakat arzusu
doğrultusunda İstediğini alıp İstediğini terketmek sağlıklı araştırma ve
tutarlı tenkit kaideleri ile bağdaşma/.
Yazar gayesine ulaşmak
için nakillerde bulunurken bir kısmını kırparak diğer bir kısmı ile yetiniyor.
Tıpkı (ayeti okurken) «sarhoşken» ifadesini terkedip «Namaza yaklaşmayın»
dİyen(Bektâşi) gibi gayesine hizmet etmeyen bazı kuvvetli rivayetleri
terkederken kendisini destekleyen her zayıf rivayetten delil getirmiştir.
İftira ediyorum veya
insaf hududunu aşıyorum zannedilmesin diye birçok örnekten bazılarım vermekle
yetinmek istiyorum.
s. 168'de Ebu
Hureyre'yi yalancılıkla itham etmeye başlar başlamaz aynen şöyle diyor :
«Zııbeyr (Ebu Hureyrenin) hadislerini işitince doğru söyledi, yalan söyledi
dedir,» Bu şekilde nakledince sanki Zübeyr'in Ebu Hureyreyi yalancılıkla itham
ettiği anlaşılıyor. Söylediklerimin doğru olduğunu görmek için şimdi de metnin
tamamını verelim. el-Bidfıye veıı-Nihaye sahibinin naklettiğine göre : «Urve,
Hz. Zübeyr'den rivayet ederek şöyle der: «Babam bana dedi ki, bent bu yemenliye
yaklaştırıl" mısın Ebu Hureyre'yi kastederek zira o Hz. Peygamber'den çok
hadis rivayet ediyor. Ben de onu yaklaştırdım. Ebu Hureyre hadis naklediyordu
babam da doğru, yalan...» diyordu, dedim ki! babacığım (bazen) doğru (bazen)
yalan sözünden ne kastediyorsun, dedi ki «O'nun bu hadisleri ResuluUah'tan
işittiğinden hiç şüphe etmiyorum lâkin bâzılarını olduğu gibi naklederken bâzılarını
aynen (Hz. Peygambcr'in iafızlarıyla) nakledemedi.»[189] bu
metnin tamamından yazarın vardığı sonucaşe-hndet edecek bir şey görülüyor mu?
Hesabına gelen bâzı
rivayetleri alıp kuvvetli olduğu halde hesabına gelmeyenleri de lerkcttiğine
dair bir Örnek : 192. sayfada Hz. Ömer'in, Ebu Hureyre'yi Bahreyn'e vali
olarak tayin ettikten sonra güvenilirliğini ihlal eden bâzı şeyleri duyunca
görevinden azledip yerine başkasını tâyin etliğini ve Hz. Ömer'in ona hakaret
ederek sert konuştuğunu aktarmasıdır. Keşke yazar bunun kaynağını zikretseydi
de güvenilir bir
kaynaktan olup olmadığını
görseydik. Şimdi aynı kıssayı sahabe tarihleri içinde en güveniliri olan
«e!-îsabc» [190] den nakletmek istiyoruz
: «Abdurrezzak dedi ki bize Mâmer Eyyup'ten O'da ibn-i Şîrîn'den naklen dedi
ki: Hz. Ömer Ebu Hureyre'yi Yemen'e vali tayin etti oradan dönerken on bin
dirhem ile birlikte döndü. Bunun üzerine Hz. Ömer, «kendine seçtiğin bu
malları nereden getirdin?» diye sorar, o da : yavrulayan bir at, bana gelen
hediyeler ve bir esirden aldığım haraçtan ibaret diye karşılık verir. Hz. Ömer
bakar ve gerçekten öyle olduğunu anlar sonra tekrar vali yapmak için çağırır.
Ancak Ebu Hureyre bunu reddedince Hz. Ömer: «senden daha hayırlı kimse görev
istemiştir.» der. Ebu Hureyre «O, Allah'ın Peygamberinin oğlu Yusuf
peygamberdir ben ise Umeyme oğlu Ebu Hu-reyre'yim ve üç şeyden korkuyorum.
îlimsiz konuşmak, isabetsiz hükme varmak, dövülmek sövülmek ve malımın
alınması,»
Hafız ibn-i Kesir de
aynı kıssayı «el-Bidaye»de naklettikten sonra akabinde şöyle der :
«başkalarına göre Hz. Ömer birinci valiliğinde
!2 bin dirhem borç yüklediği ikincisinde bu görevi reddetmiştir.»[191]
Görüldüğü gibi
Abdurrezzak'in rivayetinde Ebu Hu-reyre'ye hiç bir itham mevcut değildir,
bilakis her yönden masum olduğu anlaşılmaktadır. Sonra tenkit konusunda
mütehassıs olan iki imam da bunda ittifak etmişlerdir, belki ibn-i Kesir'in
üslubundan ve diğer rivayete işaret etmesinden buna meyletmediği anlaşılabilir.
Ancak Abdürrezzak'ın da büyük bir imam olduğu ve rivayetler arasında tercih
ettiği bir gerçektir. Şayet yazarın
iddia ettiği gibi Hz,
Ömer, Ebu Hureyre'yi ithamh kabul etseydi ikinci defa ona valilik teklif eder
miydi? Kaldı ki Hz. Ömer'in valilere karşı sert tutumu bilinmektedir. Esas
kabul edilmesi gereken rivayetin Abdurrezzak'in rivayeti olduğu açıktır,
öyleyse Ebu Reyye'nin hüccet ve burhana dayanmayıp hesabına geleni alıp,
gelmeyeni terkettiği ortadadır. O'nun Abdurrezzak'in rivayetini almamasının
tek sebebi arzusunun ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
Bunlardan bîr tanesi
de 163. sayfada geçiyor. Buna göre «Hz. Ömer bir defasında Ebu Hureyre'ye şöyle
demiştir asen Hz. Peygamber'den çok hadis rivayet ediyorsun, senin Allah
resulüne yalan isnad etmenden korkuyorum» Ayrıca Hz. Ömer, Peygamber'den hadis
rivayet etmeyi terketmediği takdirde memleketine süreceği tehdidinde bulunur.
Ona «ya hadis rivayetini terkedersin ya da seni Devs topraklarına sürerim»
demiştir.
Güvenilir hiç bir kitapta Hz. Ömer'in Ebu Hureyre'yi yalanla itham ettiğini ben görmedim. Yazarın edebiyat ve benzeri kitaplardan ya da haaylinden getirmiş olması müstesna. Ayrıca Hz. Ömer'in onu Devs topraklarına sürgünle tehdid etmesinde onu yalanla itham ettiği manası çıkmaz. Olsa olsa bu ihtiyat ve fazla titizlik ifade eder. Zira çok rivayet etmek beraberinde hata ve nisyanı da getirir. Hz. Ömer'in rivayetleri tesbit metodu bilinmektedir.