SÜNNET MÜDAFAASI

 

 

Mütercimlerim Önsözü

 

İnsanları en güzel bir şekilde yaratan yüce Allah on­ları başıboş bırakmamış dünyada güzel bir hayat yaşa­yarak âhiretlerini de garantiye almaları için onlara kitap-lar göndermiştir.

Bu kitapların muallakta, bir faraziye olarak kalma­maları için insanlığa yine bir insan vasıtasıyla tatbikatım göstermiştir. Bunun için kitapların insanlığa sunduğu dosdoğru yolu «Kendilerine in'am edilen yolu» ifadesiy­le muşahhaslaştirmiştir. Nitekim yine kendi ifadesiyle «nimetini kemâle erdirdiği gün» kendisine en son İn'am edilenin de bu görevi sona ermişti. Ancak geriye vahyin gözetiminde yaşadıkları bu örnek hayatı miras olarak bırakmıştı.

Bu Örnek yaşamın tamamına sünnet adını veriyoruz. Bu örnek yaşantıyı bütünüyle kabul eden her mü'min de sünnî ya da ehl-i sünnet adını almıştır.

Nübüvvet ile sünnet içice olan şeylerdir. Nübüvveti kabul etmeyen, ya da nübüvveti anlamayan birisinin sün­neti anlaması mümkün değildir. Nebi şüphesiz bir insan­dır; ancak kendisine vahyedilen ve bütün insanlığa imam, önder ve örnek olan bir insan. Resul bir elçidir, fakat görevi sâdece mesajı getirmekle kalmayan bir elçi. Risâlet (hâşa) vahiy postacılığından ibaret değildir.

Kendisinde bir iyilik bulunan her insanı örnek edin. memizi tavsiye eden Kur'an'ın, yeryüzünde bütün iyilikleri şahsında toplayan, Hz. Aişe'nin İfadesiyle âdeta can­lı bir Kur'an olan Peygamber'i örnek göstermemesi düşünülemez.

Bu manada Nübüvveti kabul eden herkes sünneti de kabul etmiştir veya nübüvveti anladığı oranda sünneti anlamıştır. îlk günden bugüne nübüvveti anlayan ve ka­bul eden mü'minler arasında bu mânada sünnet üzerine herhangi bir tartışma olmamıştır. Ancak hadislere be­şerî unsurlar fakat nebevi olmayan beşerî unsurlar karıştıktan sonra hüccet olma bakımından sünnet üzerine tartışmalar çıkmıştır. Aslında bu tartışmalar sünnete yö­nelik değildir; sünneti tesbit etmeye yöneliktir. Sünneti tesbİt için yapılan tartışmaların kökü sünneti tatbik için seçilen nesle kadar uzanır. Ne zaman ki nübüvveti anla­mayanlar da bu tartışmanın içinde yer aldı, o zaman du­rum tamamen karışmaya başladı.

Sahih hadislere baktığımız zaman bu son durumu bizzat Hz. Peygamber haber vermiştir. Bu haberlere görü Hz. Peygamber, Hayber'in fethi günü «ehlî merkeb» gibi bâzı şeyleri haram kılmış ve sonra şöyle demiştir: «Dik­kat edin yakımla bir adam çıkacak ve ikoltuğuna yaslana­rak benini hadislerimi {nakledecek, sonra da : «Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Onda gördüğümüz haramları haram, helalleri ide helal sayarız» diyecekler. Dikkat edin : Resulün'haram kıldıkları Allah'ın haram kıl­dıkları gibidir. [Hadisin bütün varyantları için bkz. Ebu Davud Had no : 4580, Tlrmîzi 5/38 Had no : 2664, ibn JVIâce 1/6 Had no : 12 imam Ahmed, Müsned 4/132, Ha­kim Müstedrek 1/109. Dârımi Sünen İ/453 Had no : 586]

Kaynaklarımızda Hariciler bu hadislerin ilk doğrula­yıcıları olarak geçerler. Zımnen öyle sayılsalar da, Haricîlerin sünneti toptan reddettiklerini söylemek müm­kün değildir. Onlar sünnetin hâmilleri ve nâkilleri olan sahabilcri reddetmişlerdir. Siyâsî tavırları doğrultu­sunda hareket etmiş ve tekfir ettikleri insanlardan din­lerinin ikinci kaynağım almayı reddetmişlerdir. Kaynak­lar iyice tetkik edildiği zaman genel olarak tatbik edi-legelen sünneti kabul ettikleri gömlecektir. Hatta bunlar­dan ibadilerin günümüze kadar gelen hadis kitaplarına rastlıyoruz. Bi'set asrının sonlarında yaşayan Rebi b. Ha-bib'in el-canüu's-sahih adlı eseri buna en güzel Örnektir.

Şiânın da sünnete karşı tavrı siyâsî anlayışı doğrul­tusunda olmuştur. Onlar da sâdece chl-i beyt kanalıyla gelen hadisleri kabul etmiş, diğerlerine karşı lakayt kal­mışlardır.

Mutezile mezhebi de akılcılığından hareketle herne-kadar birtakım hadisleri reddetmişlerse de, sünneti lop yektin reddetme gibi bir anlayışa sahip olmamıştır.

Kısaca ilk asırlarda sünnet üzerine yapılan tartış­malar O'nun teşrii değeri, ya da dinde hüccet olmak yönü üzerinde durmaktan ziyade o'nun tesbiti ve anlaşılması üzerinde olmuştur.

Bu tartışmalar milâdi 1800 yıllarına kadar müslü-manlar arasında konuşulmuştur ve tartışılmıştır. Ancak 1800 yıllarından sonra sünnet ile ilgili bu tartışmalara gayr-i müsümlerin de katıldığını görüyoruz. İlk defa müsteşriklerden A. Sprenger, sünnet ve hadisler üzerinde araştırmalar yapmış ve hadislerden büyük bir kısmının uydurma olduğu kanaatine varmıştır. Daha sonra G. Weil. W. Muvİr ve R.P.A. Dozy en azından Buhârideki hadislerin yarısının sahih olduğu kanaatine varmışlardır.

Bunlardan sonra müsteşriklerin şeyhi olarak bilinen Goldzier, Muhammedanische Studien adlı eserinin II. cildinde hadis literatürünün büyük bir kısmını tenkide tâbi tuttu. Goldzier hadisleri Hz. Peygamberden sâdır olan şey­ler olarak değil, islâm'ın oluş döneminde ilk iki asır bo­yunca sosyal, tarihî ve dini durumun neticesi olarak değerlendirdi.

t. Schacht, «Origins of Muhammedian Zurisprudence» adlı eserinde fıkhı hadisleri Goldzier'in bakış açısıyla değerlendirerek aynı neticelere varmıştır.

Batıda yapılan bu çalışmalar müsteşriklerin hadis il­mine merakından kaynaklanmıyordu şüphesiz. Bir yer­lerde sünnet üzerindeki bir takım şüphelerin gündeme gelmesi gerekiyordu. Bu görüş ve düşünceler Mısır'da sesli olarak gündeme geliyor. Mısır, bu tartışmalar anında ingilizlerin istilası altındadır.

İlk önce bu görüşlerin yaygınlaşmasını müslüman iken Hristivan olan sonra tekrar müslüman olan Mirza Bakır yapar. Mir/a Bakır Mısır'ı terkederek ingiltere'ye yerleşir. Arkasından Dr. Tevfİk Sıdkî, Reşit Rıza'nın çı­kardığı el-Menar dergisinde «el-İslâmu Huve'l Kur'anu Vahdeh» «İslâm Kur'andan ibarettir» başlığını taşıyan bir makale yazar ve burada sünneti külliyen reddeder. Arka­sından Tevfik Sıdkî tenkid yağmuruna tutulur. Bu ten-kidler sâdece Mısır'dan değil Hindistan'dan da gelmeye başlar ve konu çok ciddi boyutlarıyla islam âleminde tar­tışılır.

Bir önsöz için bu tartışmaların muhtevasını anlat­mak mümkün değildir. Ancak sünnet üzerindeki aykırı düşünceler günümüze kadar devam etmiş ve tartışmalar günümüzde de en hararetli dönemini yaşamıştır. İslâm Ansiklopedlsl'nde hadis maddesini yazan Zuynbol'un ifadesiyle, Batı ve Doğu arasında bu konuda köprü vazifesi gören şahsiyetler çıkmış ve Batıda yapılan tenk'id normları ile sünneti yeniden sorgulanmışlardır. Zuynbol'a göre bun­lar Pakistan'dan Fazlur'rahman, Mısır'dan Ahmet Emin ve benzerleridir.

Bütün bu tartışmalardan sünnet etrafında meydana gelen şüpheleri biraraya getirip derleyerek bir kitap yaz­makda Mahmut Ebu Reyye'ye nasib olmuştur. O'nun «Şeyhu'l Madîra Ebu Hurayra» adlı eseri büyük bir şîa âlimi olan Hbu'l Haseyıı Şerefud'din el-Âmîlî'nin «Ebu Hureyre» adlı eserinin bir kopyası iken, dilimize «Mu­hammedi Sünnetin Aydınlatılması» ismi ile çevrilen «Advaun ales'sünneti'I MuHammedİye» adlı eseri baştan beri anlatmaya çalıştığımız tartışmalardan ortaya çıkan şüphelerin bir derlemesidir. Ebu Reyye'ye cevap ver­mek sünnet üzerine günümüze kadar devam eden bütün şüphelere karşı koymaktı. Bunun için birçok reddiye ya­zıldı. Bu reddiyeleri şöylece sıralamak mümkündür:

1-Mustafa es-Srbâî, Süleyman cn-Nedvî, Muhib bud-Din el-Hatib : «Difâun anî'I Hadisi'n-Nebevî ve Tef-nidu Şubuhâti Husûmihİ» Uç şahsın ortaklaşa kaleme al­dıkları bu eser 1958 yılında Kâhirede basılmıştır.

2-Abdurrahman b. Yahya el-Muallimi el~Yemâni, «El Envâru'l Kâşife Ii mâ fi Kitabi Advâ ales'sünnetl'İ Muhammediyye   mine/zeleli   vet'tâdlili   ve'I   mucâzete.» 1959'de basılmıştır.

3- Muhammed Abdurrezzak  Hamza:  «Zulumatü Ebî Reyye emâmc Advâi's-Sünneli'1 Muhammediyye» 1959'da basılmıştır.

4 -Dr. Mustafa es-Sıbâî «es-Sürmetü ve mekâne-tuha fit'teşrfil İslâmî» 1961'de Kâhirede basılmıştır. Kıs­men Ebu Reyyeye reddiyedir.

5 -Dr. Muhammed Accac el-Hatib : «Ebu Hureyre Râviyetui İslam» 1962Fde Kâhire'de basılmıştır.

6- Abdu'l Mun'im Salih el-Aylî el Iz/.î «Difâun An Ebî Hureyre» 1969 Beyrut.

7 - Prof.   Muhammed   es-Samâhî :   «Ebu   Hureyre fi'I Mizan» 1958'de basılmıştır.

8- Prof.   Muhammed   Muhammed    Ebu    Şehbe: «Dıfaun Anis' Sürme»

Aslında bu eser bütün bu reddiyelerden önce kaleme alınmıştır. Ancak 1989'da Mısır'da bastırılabilmiştir.

Yukarıdanberi izahına çalıştığımız, hadis ve sünnet tartışmalarında Türkiyenin konumu ne olmuştur? Bu alanda Türkiyede neler yapılmıştır? Bu, aslında üzerin­de etraflıca durulması ve incelenmesi gereken bir ko­nudur. Bu kısa girişimizde biz ancak şu kadarını söy­leyebiliri/; Cumhuriyet dönemi Türkiyesinde, islâm i ilim­lerin her sahasında olduğu gibi, hadis ve hadis ilimleri konusunda da uzunca bir zaman ilmi hiçbir girişim ola­mamıştır. Bunun sebepleri herkesçe malumdur. 1950'lere kadar Türkiyede, hadis alanında efkârı umumîyeye arz-edilen kapsamlı yalnızca İki eser görebiliyoruz. Bunlardan birisi ancak, 1928-48 yılları arasında tamamlanma imkanı bulabilen «Sahihi Buharı Muhtasarı Tecridi Sarih Ter-cemcsUdir. İmam Zebîdî'nin (816-993/1413-1487) bu eseri D.Î.B. tarafından hazırlatılmıştır. Babanzâde Ahrncd Naîın beyin ilk üç cildini hazırladığı eserin geri kalan kısmını Kâmil Miras (1874-1957) tamamlamıştır. 12 cilt halindeki eserin birinci cildi Hadis usûlüne dâir türkçede yazılmış en mükemmel Hadis Usulü eseridir. Ah-med Nâiın kaleme almıştır, Bu dönemde yayımlanan bir diğer eser ise : îmanı Nevevî'nin (631-676/1233-1277) «Ri-yazu's-Sâlihin min Kelâmı Seyyidi'I-Mitrselin» adlı eseri­dir. Eserin birinci ve ikinci ciltleri Hasan Hüsnü Erdem ile Kıvâmûddin Burslan tarafından, üçüncü cilt ise yal­nızca H. Hüsnü Erdem taralından terceme edilmiştir. Daha sonradan Eserin başına A. Hamdi Akseki tarafın­dan Hadis ve Sünnet konusunu işleyen güzel bir mu­kaddime ilâve edilmiştir. Ayrıca, bu donemde Darü'İ-Fû-nun İ.F. Mecmuasında 1926 yılında [Yıl 1, s. IV, s. 132-210] da yayımlanan Zâkir Kadiri Ugan'ın «Dini ve Gayrı Dinî Rivayetler» adlı çalışması da bu alanda gerçekleş! i-riletı çalışmalar arasında sayılabilir. Bu zaman sürecinde yapılan ba.şka çalışmalar da vardır, ancak biz yalnızca en önemlilerine işaretle yetiniyoruz.

Cumhuriyet donemi Türkiyesinde, 1950'den, bilhassa İlahiyat Fakültesinin, sonra da Yüksek İslâm Enstitüleri'nin teşekkül ettirilmesi ile hadis ve sünnet ilimlerinin muhtelif dallarında kıymetli çalışmalar yapılmıştır. Akâdemik düzeyde gerçekleştirilen bu çalışma­ların bir kısmı basılma imkanı bulmuş, ne var ki, bazıları henüz Türk okuruna sunulamamıştır. Bu dönemde ya­pılan çalışmaların bazısı te'lif, bir kısmı terceme ki bunların, bir kısmı Arapça'dan, bir diğer kısmı da balı dillerinden, müsteşriklerin çalışmalarından yapılan tercemelerdir. bir kısmı da tahkik ve neşr şeklinde ol­muştur. Bu arada, muhtelif konularda yazılan makaleler de mevcuttur. Şu incelemeleri bu dönemin çalışmalarına örnek olarak verebiliriz : Hz. Peygamber zamanında Ha­dis Tedvini» Muhammed Hamidullah'm kaleme aldığı bu makaleyi Nazif Danışman dilimize çevirmiştir. [A.Ü.İ.F.D. 1952].

Fuat Sezgİn'in, 1956 yılında hazırladığı «Buhârî'nin Kaynaklan Hakkında. Araştırmalar» adlı çalışması kay­da değer bir çalışmadır. Yine; 1959 yılında, Muhammcd Tayyib ökiç'in kaleme aldığı «Bazı Hadis Meseleleri üzerine Tetkikler» isimli çalışmasının büyük bir kıymeti il­miyesi vardır. Bu arada, Ahmcd Hamdi Akseki'nin 1959'da. yayımlanan «Hadis ve Sünct» isimli makalesi de [Hakka Doğru, İst. 1959 sh. 14-17] zikretmeden geçilemiyecek bir makaledir.

196O'lı yıllar, daha önceki yıllara nisbetle hadis ve sünnet alanında yapılan çalışmalarda bir açılım dönemi olarak sayılabilir. İ961 yılında, seri hâlinde, İslâm Mec-muası'nda neşredilen «îslâmda Hadis» isimli makaleler dizisi, hadisin cumhuriyet devri Türk insanına tanıtımın­da şüphesiz önemli rol oynamıştır. Makaleler Talat Koçyiğit tarafından kaleme alınmıştır. Aynı yazarın [A.Ü. İ.F.D. Yıl, 1961, c. IX], de Yalnızca müslümanlara has bir metod olması bakımından hadiste isnadı inceleme mev­zuu yapan «İslâm Hadisinde İsnad ve Hadis Hâvilerinin Cerhi» isimli makalesiyİe, 1962 yılında, James ROBSON'-dan yaptığı [A.Ü.Î.F.D. s. X] «İbn İshak'ın İsnad Kulla­nışı» 1963 [A.Ü.Î.F.D. e. XI] «Kitap ve Sünnette Ncsh Me­selesi» adlı makaleleri şüphesiz büyük değeri olan çalış­malardır. Talat Koçyiğit ve İsmail Cerrahoğlu tarafından tahkikli neşri yapılan Ahmed b. Hanbelin, «KHabu'1-İlel ve Marifelü'r Rîcâl» adlı eseri bu yılların, söz konusu neviden Türkiye'de gerçekleştirilen yegâne eseridir. 1963 te AH Özek'in, «Hadis Rîcâli» isimli çalışması şüphesiz o yıllarda büyük bir önemi hâiz olan eserdir. 1967 de M. Esat Kıhçer'in çevirdiği [A.Ü.İ.F.D. 1964 c. XII] M. Zübeyr Sıddîkınin «İsiânı Hukukunda Hadisin Yeri» adlı maka-ijpsi önemlidir. Öte yandan Talat Koçyiğiıin [A.Ü.Î.F.D.

3.967] «Mcvzze Hadislerin Suhuru» isimli makalesi kıymetli bir incelemedir. Bu yıllarda, Hayreddin Karaman'in İmam Hatip okullarında hadis ders kitabı olması için yazmış olduğu «Hadîs Usulü» değerli bir çalışmadır. (1965) Talat Koçyiğit'in 1969'da yayımlanan «Hadisçilerle Kelâmcılar Arasında Münâkaşalar» isimli eseri sahasında ilk eserdir. Yine aynı yazarın (A.Ü.Î.F.D. XVII, 1967] «T. Goldziher'in Hadisle İlgili Ban Görüşlerinin Talil ve Tenkitli» isimli makalesi zik­retmeden geçemiyeceğimiz bir makaledir. Son olarak tek­nik bakımdan hadis alanında yapılan çalışmalar arasın­da «Muhammed Zübeyr Sıddik'in» Hadith Literatür» ad­lı eserinin, Yusuf Ziya Kavakçı tarafından «Hadis Edebi­yatı Tarihi» ismiyle 1966'da dilimize kazandırılması da kayda değer bir çalışmadır.

Hiç şüphesiz, 196O'lı yıllarda, teknik bakımdan zi-yâcle, hadîs metinlerine yönelik çalışmalar da yapılmıştır. Şunları örnek olarak verebiliriz.: Ö. Nasûhi Bilmen «500 Hadîs» 1961; H.B. Çantay «Hadisler, Onkere Kırk Hadis» 1962; Ahmed Davudoğlu'nun, İbn Hacer'e ait «Bûluğu'l-Meram min Edİlleli'I Ahkâm» adlı eserini bazı şerhle­rinden de istifade ederek «Selâmet Yolları» ismiyle terce-me ve şerhi. (1967)

Mehmet Sofuoğlu'nun dilimize kazandırdığı «Sahihi Müslim ve Tercemesi» 1967-70; Son olarak Mansur Ali Nasıf'ın «Et-Tacu'l-Câml'U'l-Usûl fî Ahâdisû'r-Rasûl» İsimli eserinin Bekir Sadak tarafından «Tac Tercemesi» ismiyle çevirisi. (1966-68)

1970'li yıllar, hadis ilimleri sahasında biraz daha ve­rimli bir dönem olarak önümüze çıkmaktadır. Bu yıllar­da Hadis Usulü, Hadis Tarihi vb. konularda te'lif eserler görebilmekteyiz. Ayrıca, hadisin İslâm'daki değerini ve yerini ele alan özgün çalışmalar da bu yıllarda şöiTilebilmektedir.

7O'!i yılların hemen başında, Diyanet Dergisi'nin c. IX, sy. 98-99, da neşredilen, Talat Koçyiğİt imzalı «Hadisler Arasındaki Tenakuz Meselesi» isimli makalesi bildiğimiz kadarıyla, o güne kadar. Muhtelifû'l-Hadis mevzuunda ele alınan Türkçe ilk denemedir. M. Sait Hatiboğlu'nun J. Schacht'tan yaptığı «Peygamberin Sünneti Tabiri hakkında» isimli [A.Ü.İ.F.D. c. XVIII, 1970] makale­si, Sünnet kavramına dikkatleri çekmeye yönelik ilk çalışmadır. Ignaz Goldziher'den tercemesini Cihad Tunç'-un gerçekleştirdiği [A.Ü.İ.F.D. c. XIX] «İslâmda Hadisin Yeri Etrafındaki Mücâdeleler» isimli makale, de kayda değerdir. Hadis ilminde ve tarihinde en eski yazılı vesika­lardan birisi olması bakımından, önemli bir yeri bu­lunan, Muhammed Hamidullah tarafından neşri gerçek­leştirilen «Hemmam b. Münebbih'in Sahifesi»nin, Talat Koçyiğit tarafından 197İ'de teıcemesi, kaynak eserleri di­limize kazandırma noktai nazarından kıymetli bir çalış­madır. Yine, aynı zâtın Hadis usulünün en önemli kay­naklarından birisi olan, İbn Hacer'in «Nüzhetû'n-Nazar» isimli eserini, hadis tarihi hakkında bir girişle, «Hadis Istılahları Hakkında Nuhbetû'I-Fiker Şerhi» ismiyle dili­mize kazandırması, çok önemli bir çabadır. (1971) Yine, aynı yıl, M. Sâid Hatiboğlu'nun, Hatip el-Bağdâdi [392-463/1002-1071] nin «Şerefû Ashabi'I-Hadis»inin tenkidli bir neşrini gerçekleştirmesi bu neviden ülkemizde ger­çekleştirilen çok mühim bir eserdir. Ayrıca, onun saha­benin hadis ilmindeki yerini ve kıymetini göstermesi ba­kımından son derece kıymetli bir incelemesi olan «Hz. Âişe'nin Hadis Tenkidçiliği»  isimli makalesi [A.Ü.t.F.D.

CXÎX,   1973]   Türkiyedeki   hadis   çalışmaları   arasında mümtaz yeri olan bir incelemedir.

Son dönemde kaleme alınmış olmasına rağmen, ha­dis ilimleri ve ıstılahları alanında son derece mükemmel olan ve bu ilimlere dâir, oryantalistlerin görüşlerini ve ilgili kurumlan da, değerlendiren kıymetli bir eseri, Prof. Dr. Subhi Salih'in «Ulûmû'l-Hadis ve Mustalahuhü» adlı eserini, M. Yaşar Kandemir'in «Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları» âdiyle I973'de dilimize kazandırması, bu yılların kayda değer çalışmalarındandır. Telif eser olma­sı yönüyle, Talat KoçyiğU'in «Hadis Usûlü» adlı eseri (1974) bu zatın, Türkiye'deki hadis çalışmalarına katkı­sının bir başka tezahürüdür. Mevzu Hadisler sahasında, ilk defa müstakil telif çalışmasını da İ975'te M, Yasar Kandemir'in «Mevzu Hadisler» ismiyle yaptığını müşa­hede ediyonjz. 1976'da Hadis ilminin ana temellerinden biri olan, îbn Şihâb ez-Zührî'nin hayatı ve ilmî şahsiyeti hakkında, Talat Koçyiğit'in [A.Ü.t.F.D. c. XXI] «îbn Şihâb ez-Zührî» adlı makalesi de değerli bir incelemedir. Bundan bir yıl sonra, 1977'de, hadis ilimleri alanında bir diğer kıymetli telif eserle karşılaşıyoruz. «Hadis Ta-rUıi» adlı bu özgün çalışma, ülkemizde yapılan, hadis tarihi alanında hem ilk ve hem de en kapsamlı eserdir. (Ta­lat Koçyiğit) Hadis ilminin en önemli mevzularından birisi olan, hadislerin Kur'anla mukayesesi mevzuunun, Suat Yıldı­rım tarafından «Hadislerin Kur'anla Karşılaştırma Me­selesinin Kaynakları» ismiyle 1978'de [Prof. M. Tayyib Okiç armağanı s 105-114], bir makale halinde yayınlan­mış olması, geç te olsa, bu konuda yapılmış ilk özgün çalışmadır. Yine, bu yıllarda, Ali Osman Koçkuzu'nun «Pey­gamberin Sünnetinin Dinimizdeki Değeri ve Yeri» isimli, Makaleler Serisi [Nesil Dergisi, sy. 2, 3, 4; sh. 12-17, 30-34, 32-36 (1978-79)] Sünnetin konumu üzerinde ülkemizde kaleme alman, büyük kıymeti hâiz çalışmalardan birisi­dir. M. Said Hatiboğlu'nun [A.Ü.İ.F.D. c. XXIII, 1978] «Hilâfetin Kureyşliliği» adlı makalesi, hadislerin değer­lendirilmesindeki metodu göstermesi bakımından ilginç bir denemedir. Hayrı Kırbaşoğlunun, tbn Kuteybe'-nin «Tevili Muhtelifi'l-Hadis»in «Hadis Müdafaası» is­miyle I979'da icrcemesi de işaret edilmesi gereken bir ça­badır.

70'H yıllarda. Usûle yönelik, çalışmalardan başka, ha­dis metinleri ile ilgili çalışmalar da yapılmıştır. Bunlar­dan; 1971-80 arasında tamamlanan, Ahmed Davudoğlu'-nun «Sahihi Müslim Tercemesi ve Şerhi» M. Zeki Molla-ahmedoglu'nun «Süneni Tirmizi Tercemesi» 1972; Talat Koçyİğit'in «Hadislerin Işığında İman, İbâdet, Ahlâk», (1974) gibi eserler sayılabilir.

1980'Ii yıllara gelindiğinde, Hadis ve Sünnet alanın­daki, akâdemik düzeydeki çalışmalar hızlı bir tempo ile sürdürülürken, bunun yanında, bu yıllarda sözkonusu alandaki çalışmaların tabana doğru yayıldığını da mü­şahede ediyoruz. Bu yıllar, müslüman Türk okurunun ilgisini yavaş yavaş sünnet ve hadise çeken yıllar olarak gözümüze çarpmaktadır. Akâdemik düzeydeki çalışmala­ra şunları misâl olarak verebiliriz;

Talat Koçyİğit'in «Hadis Istılahları» (1980) adlı eseri, Türkçemizde kaleme alınan, bu neviden ilk telif eserdir. Bu eserin, bir benzeri İslâm âleminde de yoktur denilse mübalağa edilmiş olmaz. Zâl'er Ahmed el-Osmânî'nin «Kavâîd fi Ulûmil-Hadis» adlı muazzam eserinin İbrahim Canan taralından 1981'de dilimize çevrilmesi de kaydedilmesi gereken bir uğraşıdır. î. Lütfi Çakan'ın «Hadîslerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları» isimli doktora ça­lışması (1982) bu alanda, Cumhuriyet dönemi Türk iyesi hadis çalışmalarında ilk Türkçe eser olmakla birlikte, büyük kıymeti ilmiyesi olan bir çalışmadır. Yine, aynı is­min «Ana Hatlarıyle Hadis» (1983) ve «Hadis Edebiyatı» (1985) adlı çalışmaları da kayda değer eserlerdir. Bu yıl­larda, hadis ilimleri içerisinde çok Önemli bir yeri olan, Nâsih Mensüh konusunu mevzu edinen çok kıymetli bir inceleme ise Ali Osman Koçkuzu'nun «Habiste Nâsih Men-sûh» isimli kıymetli eseridir. (1985) Mürsel hadisler ala­nında, Selâhaddin Polat'ın «Mürsel Hadisler ve Delil Ol­ma Bakımından Değeri» isimli doktora çalışması (1985) bu alanda herhalde ilk ve tek eserdir. Ali Osman Koç­kuzu'nun, Hindistanlı büyük hadisçi, Abdülaziz b. Şah Veliyyullah Dihlevî'nin «Büstânü'l-Muhaddisîn»ini di­limize kazandırması (1986) hadis ricali ile ilgili önemli bir İhtiyacın karşılanmasına katkıda bulunmuştur. Bu yıllar­da, daha pekçok çalışma yapılmış olmakla beraber, biz bu kadarına işaretle yetiniyoruz. Bu arada şunu da belirt­meden geçemiyeceğiz, 50'li yıllardan bu yana, İlahiyat Fa­kültelerinde çok kıymetli, Doktora, Doçentlik ve Profesör­lük taktim tezleri hazırlanmış, ancak bunlardan pekçoğu henüz basılmamıştır. Örneğin : Talat Koçyİğit'in «Hadis'-Jerİn Toplanması ve Yazı ile Tesbitİ» (1957) M. Said Hatiboğlu'nun «İslâmi Teıüdd Zihniyetinin Doğuşu ve Ha­dis Tenkidçiliği» (1963) A. Osman Koçkuzu'nun «İslâm Dininde Haberi Vahid'in İtikatli ve Teşriî Yönlerinden Yeri ve Değeri» (1968) vb.

Hadis metinleri ile ilgili çalışmalarda, bu yıllarda devam etmiştir. Şunları örnek verebiliriz; Hicri 2. asra âit, günümüze kadar ulaman hadis ilminde çok önemli bir yeri olan, İmanı Mâlik'İn «El-Muvatta», aralarında A. Muhtar Büyükçınar'm bulunduğu dört mütercim tarafın­dan 1982'de dilimize çevrilmiştir. Yine aynı yıl, «Süneni ibrı Mace» isimli hadis kitabı, Haydar Hatiboğlu tarafın­dan «Süneni ibn Mâca Tercümesi ve Şerhi» İsmiyle çok güzel bir Türkçe ile dilimize kazandırılmıştır.

80'li yıllar, yukarıda da belirttiğimiz gibi, hadis ve sünnet konusundaki münakaşaların tabana yayıldığı yıl­lar olmuştur. Bu yolda en önemli pay hiç şüphesiz. 1981 yılında, Edip Gönenç tarafından dilimize çevrilen «Mustafa es-Sıbâî'nin 1961 yılında yazdığı «Es-Sünnetıi ve Mekânetûhâ fi't-Teşri'ü-îslâm» adlı esere aittir. Eser Türkçeye «İslâm Hukukunda Sünnet» ismiyle çevrilmiş ve o yıllarda Türk okuru tarafından beğeni ile karşılanmıştır. Hiç kuşkusuz, bu yıllarda, sünnet tartışmalarının, akâdemik düzeyden çıkıp, Türk okurları arasında da tar­tışılıp, bu tartışmaların yaygınlık kazanmasında önemli bir rol oynayan, bir başka unsur da, onbeş günde bir ya­yınlanan «İktibas» süreli yayınlar tarama dergisinin söz konusu alanla ilgili yapmış olduğu iktibaslardır. Örneğin : 26'dan 30'ncu sayısına kadar, M. Yaşar Kandemir'in, Mev­zu hadislerle ilgili çalışmasından, uydurma hadislerin or­taya çıkış sebepleri üzerine bir dizi alıntı yapmıştır. Ay­rıca 39-40. sayılarında M. Said Hatiboğlu'nun [A.Ü.Î.F. Dergisinde] yayımlanan «Hz. Âişe'nin Hadis Tenkidçi-liği» isimli makalesini iktibas etmiştir. Bundan başka, sünnet ve Hadis'in anlamlarının tesbiti konusunda Talat Koçyiğit'İn «Hadis Usulü» adlı eserinden 55 ve 56'ncı sa­yılarında alınlılarda bulunmuştur. Bu arada, 66 ilâ 68'nci sayılarında, «Riyâzu's-Sâlihin'in» Mukaddimesinden A. Haindi Akseki'ye ait kısımdan, Hadis-Sünnet ve anlamlarına dair bir alıntı yapmıştır. Kuşkusuz, bu iktibaslar, söz konusu tartışmaların tabana yayılmasında çok büyük rol oynamıştır. Bu arada, 1983'te Yaşar Kaptan «Aylık Dergide» (Mayıs-Haziran) «Sünnete Dâirdir» başlığı ile bir makale kaleme almış, makalesinde mevzu ile ilgili değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu makaleyi 61-62 ve 63. sayılarında İktibas dergisi de yayınlamıştır. Yine, Ni­san İ983'te Hilâl Dergisinde İbrahim Değirmenei'nin «Sünnete Karşı Hayır'm Şoku» başlıklı bir makalesi yayınlanmış, Yazar, sünnet karşıtı tutumları eleştirmiştir. Makale, İktibas'ın 66. sayısında da yayınlanmıştır. Tabiiki, bu yıllarda yukarıdaki nevîden konuyla ilgili daha başka incelemelerde yapılmıştır. Ancak biz yalnızca dik­kat çekmek için bu kadarıyla yetiniyoruz.

Efkan Umûmiye'nin Sünnet konusundaki münaka­şalara dikkatlerini çevirmesinde rol oynayan bir diğer eserde. Pınar Yayınları tarafından 1985'te Hüseyin Aslan'­ın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan «Sünnetin Etrafın­daki Şüpheler» isimli eserdir. Kitabın yazarı Muhammed Tâlıir Hekim'dir. Bu arada, İlim ve Sanat, Dergisinde [sy. 7, s. 36-41, 1986] îsmail Hakkı Ünal imzalı «Sade­ce Kur'anla Yetinilebilir mi? Hadislerden Müstağni Kal­mak Mümkün mü?» başlıklı makale de, bu yıllarda süz konusu münakaşaların, Türkiye'de hangi boyutlara ulaş-iığım göstermesi bakımından dikkâte değer bir makaledir.

Son olarak, bu tartışmaları had safhaya çıkaran eser, hiç şüphesiz, mısırlı gazeteci Mahmud Ebû Reyye'-nin Yöneliş Yayınları arasında. Muharrem Tan tarafın­dan çevirisi yapılarak «Muhammedi Sünnetin Aydınlatıl­ması» başlığı ile Türkçeye çevrilen eseridir. Bu eser, Türkiyedeki Sünnet tartışmalarının yoğunlaşmasında müsbet i'ol oynamasına karşın. Hadis ve Sünnet konusunda -terîi formasyonu bulunmayan Türk okuyucusu açısından çok menfi tesirleri olmuştur. Kitabın muhtevası bundan yaklaşık 40 yıl önce Mısır toplumunda konuyla ilgili ola­rak yapılan tartışmaların bir göstergesidir.

Maalesef, Yazarın Sünnet ve hadis konusunda, or-. yantalistlerle müslüıvıan ilim adamları arasında köprü olanlardan biri addedilmesi sıfatiyle, sünnet konusunda tamamen oryantalist bir zihniyet taşıyor olması bi/.im okurumuzun bir kaos içine düşmesine neden olmuştur. îşte, İ9901ı yılların başında, hadis ve sünnet alanında Türkiyede yapılan çalışmaların bir yenisi olarak, yukarı­da zikrettiğimiz esere bir reddiye olarak kaleme alınmış bulunan «Sünnet Müdafaası» adlı elinizdeki bu eser yer almaktadır. «Sünnet Müdafaası» Ebu Reyyenin, maksatlı ve sübjektif değerlendirmelerini bertaraf edecek, ilmi mu-kakayese neticesinde okuyucuyu doğru ve sağlıklı bilgiye ulaştırabilecek nitelikte bir eserdir. Eserin orjinal adı «Difaun anî's-Sünne» dir. Yazarı, Mısırlı âlim, Muhammed b. Muhammed Ebu Şehbe'dir. Eser üç ayrı bölümden oluşmaktadır.

I.BÖLÜM ;Ebû Reyye'nin kitabının bir tenkidi olup, müellif ileri sürülen bütün şüpheleri, tek tek ele alarak, önce özet, daha sonra da tafsilatlı olarak eleştirmektedir. Ebu Reyyenin tutarsızlığını ve yetersizliğini ortaya koymaya çalışmaktadır.

II.BÖLÜM :Yine, Ebû Şehbe'ye ait olup, Mısırlı Ya­zarlardan, Ahmed Emin, Ali Hasen Abdulkadir gibi yazarların, oryantalistlerin tesiriyle ileri sürdükleri, hadis ve sünnet konusundaki yanlış  görüşleri  tenkid etmektedir.

III.BÖLÜM :Yazarı, Abdülğâni Muhammed Abdül-hâlık'tır. Aynı zamanda, «Hucciyyetû's-Sünne» adlı muazzam eserin de yazarıdır. Müellif sünnetin hüccet oluşunu inkâr edenlerin, tâ ilk devirlerden beri ileri sürdükleri, sünnet ve hadisler konusundaki temel dört şüpheyi ele almakta ve bunları ilmi bir şekilde cevaplandırmaktadır.

«Sünnet Müdafaası» adlı eserin, Cumhuriyet devri Türkiyesi Hadis ve Sünnet çalışmalarına müsbet yönde katkıda bulunması, 199O'lı yıllarda, Hadis ve Sünnet ala­nında müsbet fikirler taşıyan eserlerin te'lif ve nesrine bir başlangıç olması, ayrıca; bu sahadaki menfi fikirleri izâle etmek suretiyle, okuyucuları doğru neticelere sevketmesi en büyük temennimizdir.

Gayret bizden, Tevfik ve inayet Allah'tandır.

M.G. - M.E.Ö.

9/8/1990 Ankara [2]

 

Muhammed B. Muhammed Eb'u Şehbe

 

1914 yılında Mısırda Desuk kentine bağlı Minyetu Cenah köyünde dünyaya geldi. Henüz küçük yaş­larda köydeki medreseye devam eden Ebu Şehbe bir taraftan okuma yazma öğrenirken, 9 yaşında Kur'-an'ı ezberler. Daha sonra (Batılılaşma hareketi için­de) açılan ilkokula kaydolur ve 12 yaşında mezun olur.

1925 yılında Desuk kentindeki ilmi ve dini ensti­tüye kaydolur ve buradan 1930 yılında mezun olur.

1930 yılında Tanta kentinde yine Islâmi ilimlerin öğretildiği bir ba'şka enstitüye kaydolarak 1935 yılın­da bu enstitüden mezun olur.

1935 yılında el-Ezher Üniversitesi'nin Usulu'd-Din Fakültesi'ne girer ve 1939 yılında «Usulu'd-Din»i biti­rerek aynı yıl yüksek lisans öğrencisi olarak Ezher'e kabul edilir.        

Beş yıl sonra yani 1944 yılında yüksek lisansını bitirir ve J946 yıhncja üstün başarı ile doktorasını ta­mamlar. Aynı yıl aynı fakülteye öğretim üyesi ola­rak tayin olunur. Daha sonra sırasıyla Doçent ve Pro­fesör ünvanlannı ahf. Prof. Dr. Muhammed Ebu Şehbe 1963 yılında Bağdad Üniversitesi'nde bir yıl, 1966 yılında Sudan Ummu Derman Üniversitesi'nde üç yıl öğretim üyesi olarak bulunur.

1969 yılında Asyut'ta Ezher'e bağlı olarak açılan Usulu'd-Din Fakültesi'ne Dekan olur ve 1973 yılma ka­dar bu görevde kalır.

Din eğitimi ve öğrenimini İslah çalışmalarına ka­tılmak için gittiği Suudi Arabistan'da da dört yıl mi­safir öğretim üyeliği yapar.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Şehbe'nin ondan fazla telif eseri ve yüzlerce ilmi makaleleri yayınlanmıştır. Telif eserlerinden başlıcaları şunlardır:

1-el-Medhal li Dinaseti'l Kur'ani'l-Kerim

2 - es-Siretü'n-Nebeviyye fi Davi'l Kitabi ves'Sünne (2 cilt)

3 -Âlamu'l-Muhaddisin

4 - Şerhu'l-Muhtar min Sahih-i Müslim (3 cilt)

5 -Ulumu'l-Hadis

6- fi-Usuli'1-Hadis

7- Risâletu'n-fi'1-îsrai ve'1-mirac

8- el-Kutubu's Sihah Fi's-Sünne

9- Hazretu'l tslam ile'r-Riba

10- el-tsrailiyatu ve'l Mevzuat fi Kutubi't Tefsir

11-el-Hududu fil İslâm

12- Şerh-u Sahih'ü Buhari

13-Difaun ani's Sünne (elinizdeki «Sünnet Mü­dafaası» adıyla terceme ettiğimiz eser)

Prof. Dr. Muhammed Ebu Şehbe eserlerinde de görüldüğü gibi hayatını sünnet ve hadis araştırmaları üzerine geçirmiş bir alimdir ve en önemli özelliği de günümüzde bir elin parmaklan kadar az olan «hadis isnad icazeti"ne sahip olan çok önemli bir alim olu­şudur.

«Hadis isnad icazeti» konusunda muhaddis Zahid'-ül Kevseri (rh.a) de Türklerden en son hadis isnad icazetine sahip olan bir alimdi. [3]

 

 

ÖNSÖZ

 

Hamd insanı şereflendiren; onu akıl ve konuşma ni'metiyle pok çok yaratığına üstün kılan Allah'a, sa-lat ve selam, Allah'ın kendisine hikmet ve hak ile ba­tılı ayırmaya kâfi hitabet gücü verdiği Peygamberi­miz Hz. Muhammed'e, Onun ehl-i beytine, ashabına ve en güzel şekilde onlara tabi olanlara olsun.

İslâm şeriatı iki yüce esasa dayanır •. Kur'an-i Kerim ve Hz. Peygamber'in Sünneti.

Kur'an, dinin aslıdır, doğru yolun kaynağıdır; Hz. Peygamber'in en büyük mucizesi ve çağlar boyu O'nun peygamberliğine delalet eden bir alamettir.

Sünnet ise; Kur'an'm açıklaması, hükümlerinin izahı, prensiplerinin tafsili ve getirdiği yasaların tamamlayıcısıdır. Kuşkusuz sünnet, masum olan Pey­gamber Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun den sâdır olduğu tesbit edildiği zaman kendisine uyulma­sı vacip olan bir kanun ve hidayettir.

Sünnetin bir kısmı Vahy meleği Cebraill tarafın-dan gelen açık bir vahy iledir. Bir kısmı da ilham ve kalbe ilka yoluyladır.[4] Diğer bir kısmı ise; Peygam-ber'in içtihadına dayanır. O'nun bir içtihadı Kur'an'-dan edindiği bilgiye, şeriat kaidelerine ve kalbini dol­duran vahy nurları ile ilâhi öğretime dayanır ki, bun­lar da okuma, yazma, araştırma ve inceleme ile elde. edilmezler.

Nitekim Allah Teala da şöyle buyuruyor: «Oku, yaratan Rabb'inin adılla O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabb'in sonsuz kerem sahibidir. O rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini de öğ-retti» [5] Burada kalemle öğretmek kesbi ilme işarettir. İkinci öğretmek ise Allah'ın dilediği kimseye verdiği vehbî ilmi ifade etmektedir.

Hz. Peygamber, her ne zaman bir ictihadda bulu­nur vahy de bu içtihadı sukut ile karşılarsa, bu, Al­lah'ın bir takriri (onaylaması) olarak kabul edilir. Bu tür ictihadlar da kendisine indirilen vahy niteliğini kazanır. Bu manada Hz. Peygamber'den sâdır olan her şey Vahy olarak kabul edilebilir. Nitekim Allah da şöyle buyurmaktadır : «Battığı zaman yıldıza yemin ol­sun ki arkadaşınız Muhammed yoldan sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O'nun konuşması ancak bildirilen bir vahy iledir.» [6]

İslâm ümmeti bu iki esasın tebliğine son derece büyük bir önem vermişlerdir. Öyle ki bu, hiç bir üm­metin, peygamberlerinden, krallarından ve büyükle­rinden geriye kalana gösterdikleri itinaya benzemez. Sahabe Kur'an'ı ezberlemiş (korumuş), âyetleri üze­rinde düşünmüş ve fıkhetmişler, onu Allah'ın indir­diği şekliyle kendilerinden sonra gelen Tâbiun'a ulaş­tırmışlardır. Tâbiunda aynı şekilde kendilerinden son­ra gelen nesle iletmişlerdir. Böylece sayılması müm­kün olmayan bir kitle her asırda kendilerinden son­raki nesle nakletmiştir. Ezberleme ve şifahen alma yollarına bir de hem Peygamber asrında, hem de on­dan sonraki devirde yapılan yazı ile kaydedilmesi yo­lu eklendi

Nihayet Yüce Allah'ın «Kur*an'ı biz indirdik ve O'nu muhakkak biz koruyacağiz»[7] sözünü doğrular-casına hiçbir değişiklik, tahrif ve fazlalığa uğrama­dan Kuran bize kadar ulaşmıştır.

Aynı şekilde Sahabe, Hz. Peygamberin sünnetini de ezberleyerek, anlayarak ve fıkhederek lafzı ile ki asıl olan ve çoğunluğu böyledir veya ma'nasıyla kendilerinden sonra gelen tâbiuna teslim etmişlerdir. Tâbiunda etbaut-Tâbiine nakletmiş ve bu şekilde de­vam etmiştir.

Sünnet, Hicri birinci asırda genel olarak tedvine tâbi tutulmamıştır. Bu da Kur'an'la karışması ya da sahabenin Kur'an'ı bırakıp O'nunla uğraşması endi­şesini taşıyan bu konudaki yasaklamadan kaynak­lanmıştır.   Birinci asırda,   sünneti  ezberleyenler  çok olmasına karşın, onun yazımıyla uğraşanlar az olmuş ve bir asır bu şekilde kapanmıştır.

îkinci asnn hemen başlarında genel bir tedvin ha­reketi başlamış bu övgüye değer iş için âlimler zinde bir tavır sergilemişlerdir. Tedvin hareketi, tenkid, cerh ve tâdil, hakkı ve doğruyu araştırma çalışmalarıyla beraber olmuştur. Hadis imamları ve uzmanları bu iş için gerek metin tenkidi gerekse senet tenkidine dair, hassas köklü ve âdil kaideler koymuşlardır. Bu tedvin hareketi, kıymetli eserler ve delil olmaya uy­gun ve delil olabilecek hadisleri içine alan geniş an­siklopedileri meydana getirmiştir. Hu kitapların bir kısmı sahih hadislere hasredilmiş bir kısmı da sahih, hasen ve zayıf hadislere ayrılmıştır. Ayrıca bir kısmı Hz. Peygamber'in hadislerini ihtiva ederken diğer bir kısmı da sahabe ve tâbiunun sözlerini de içine almıştır.

İslâm, çok eski asırlardan beri uyumayan düşman­lara mûbtelâ olmuştur. Bunlar, İslâm'ın gücünü ve devletini batırmak için hile ve desiselere baş vurmuş, ağlar örmüş, tuzaklar hazırlamışlardır.

İşte bu düşmanlar, düşmanlıklarını açığa vura­mayınca hile ve desiselere sığınarak çeşitli yollara başvurdular. Bu, bazen Sebeüer'in[8] yaptıkları gibi Resulullah'ın ehl-i beytine muhabbet ve sevgi besli­yor görünmek, bazen de dini naslarda, Arap dili ve İslâm şeriatıyla bağdaşmayan teviller yapmak sure-Liyle K&rrnatiler, Bâtinİler vb.nin yaptıkları gibi dini emirleri ortadan kaldırmaya çalışmak şeklinde ortaya çıkmıştır

Bu düşmanlar, müslümanları dinlerinin esası olan Kur'an-ı Kerim'in mütevatir oluşu, icazı, çelişkilerden uzak oluşu ve hükümlerinin her asır ve her topluma uygun oluşu hususunda şüpheye düşürmeye yelten­mişlerdir. Bu gayelerini gerçekleştirmek için birçok rivayetler uydurmuş ve âyetlerin mânalarım tahrif etmişlerdir.

Aynı şekilde Müslümanları dinlerinin: ikinci esası olan Hz. Peygamber'in sünnetinden de şüpheye yönelt­mişler ve bu kötü emellerine erişebilmek için çeşitli üsluplar edinmişlerdir. Ba'zen bu şüpheyi sünnetin tesbiti, (yani) mütevatir olmayıp âhâd oluşunu Heri sürmek, ba'zen de rivayet uydurmak suretiyle mey­dana getirmişlerdir ki; bu rivayetler, hadisleri, düşün­cede sathilik, vaki ve müşahedeye, sarih akla ve sa­hih nakle ya da salim tecrübeye ters bir pozisyona sokmuştur. Ayrıca bunlardan başka uslublar da kul­lanmışlardır.

Sünnete hücum sancağını ilk olarak en-Nazzam ve onun izinde yürüyen sünnet düşmanları taşımış­tır. Bunların hadisle ilgili makalelerinin çoğuna Alla-me îbn-i Kuteybe «Te'vilu Muhtelefi'l Hadis» adlı ki­tabında cevaplar vermiştir.

Son asırlarda bir takım müsteşrik ve papazlar tü­remiş sünnete yöneltilen bu şüphe ve saldırılan almış ve onları abartarak gönüllerinin istediği kadar çoğalt­mış, taşımadığı manalara hamletmiş ve insanlara öy­lece sunmuşlardır.

Son derece üzüntü veren durumlardan birisi; ba­tılıların her türlü görüş ve düşüncelerine güvenen bazı kimselerin bu şüphe ve saldırıları kapıp bir kısmini kendilerine yalandan isnad ederek hata üstüne hataya düşmeleridir.

Diğer bir kısım kimselerin ise bunu kendisine ftis-bet etmeyip, ancak bunlara rıza göstererek bunların borazanlığım yapmalarıdır. Bu kimseler kitaplarında söz konusu şüphelere yer vermişler, dahası bununla da kalmayıp bu şüpheleri kuvvetlendirmeye çalışmış­lardır. Merhum Üstad Ahmet Emin'in «Fecru'I İslâm» ve Duha'l İslâm adlı eserlerinde yaptığı gibi. Ancak Ahmed Emin, müsteşriklerin iddialarının pek çoğuna katılmakla birlikte bazı görüşlerine de muhalefet et­miş ve tenkidlerinde yumuşak davranmıştır.

Bunların bir kısmı heva ve arzularına uyarak sün­net ve hadis ehline açıktan düşmanlık hususundu mis­yoner ve müsteşrikleri geride bırakmışlardır. Bunlar daha şeni ibareler kullanarak başta büyük şahabı Ebu Hureyre olmak üzere her türlü edep ve erkandan uzak, çirkin lafızlarla sahabeyi -dillerine dolamışlar­dır. Tıpkı Mahmud Ebu Reyye'nin «Advâun ales-Sün-neti'l Muhammediyye» adlı eserinde yaptığı gibi.

Ahmed Emin ile Ebu Reyye'nin kitapları arasın­da oldukça çok fark vardır. İkisinin arasındaki fark âlim ve âlîm olduğunu iddia eden, asıl araştırıcı ile araştırıcıların eteklerine yapışan kimse arasındaki fark gibidir.

Sünnet ve ilimlerinde araştırma yapmak basit ve kolay bir iş değildir. Sabır ve metanet, derin bir dü­şünce ve tefekkür gerektiren bir iştir. Yüzeysel dü­şünce ve gelişigüzel inceleme insanı ancak kötü gö­rüşlere ve kötü sonuçlara götürür. Müsteşrik ve izlerinde yürüyenlerin içine düştük­leri hataların bir kısmının hadisleri dikkatlice ince-lemeyip köklerine ve derinliklerine ulaşamamaların­dan kaynaklandığını açıkça söyleyebilirim. Bunlar zahirin ötesini görememiş ve hadislerin derlendiği asrı ve toplumu ve bu asırda meydana gelen kargaşaları tasavvur edememişlerdir. (Bunun yanında) hadis imamlarının din, ilm, titizlik, uyanıklık, güvenirlik, gizli ve açık hallerde Allah'ın murakebesini gözetme­lerinden ileri gelen ayrılmaz niteliklerini de kavraya­mamışlardır.

Yüce Allah, sünnet ve hadisleri savunacak, hile­bazların hilelerinden onları koruyacak kimseler var-etmiştir. Bundan sonra da hiçbir asır, sünneti câhil­lerin tevillerinden, bozguncuların yalan isnadlarından ve aşırı gidenlerin tahriflerinden muhafaza edecek ilim ehlinden hâli kalmayacaktır.

Allah, İbn-i Kuteybe'ye rahmet etsin. O, hadis düş­manlarının ortaya attığı pek çok şüphelere cevap ver­miştir. O'nun bu reddiyesi, ta'zimle anılacak övgüye değer bir cihaddır.

Halâ îslâm âleminin her tarafında sünnet ve ha­dislerle büyük bir dikkatle ilgilenen ve çalışmalarında derinleşen, ona yönelen şüpheleri reddetmeye azami gayret sarfedenler bulunmaktadır. Mağrib, Hindistan, Şam, Hicaz ve Ezher âlimleri tarafından bu meyanda kıymetli eserler meydana getirilmiştir.

Hamdolsun ki Allahu Teala benim de sünnet araş­tırmalarıyla şereflenenierden olmamı; onun temiz sa­hasını asabiyet ve duygusallıktan beri olarak ilim, is-bat, araştırma ve ikna ile müdafa edenlerden olmamı

dilemiştir. Ben «Hadiste uydurma, çağdaş yazar ve müsteşriklerin şüphelerine cevaplar» adındaki Dok­tora tezimde bu şüphelerin bir kısmına ilmi cevaplar verdim.[9]

(Ebu Reyye'nin) «Advâun ale's-Sünneti'l Muham-mediyye» adh eseri ortaya çıkınca yazarın hadislere ve hadis ricaline eski ve yenilerin bütün hücumlarını, müsteşrik, misyoner ve piyonlarının söylediklerinin tümünü araştırmaya tabi tutmadan benimsediğini gör­düm. Yazarın bu kitabında sünnetin çelişki arzettiği-ni, tahrif ve tebdile uğradığını göstermek için son de­rece gayret sarfettiğini ve bu uğurda sahih rivayet­leri karaladığım yalan ve uydurma haberleri de tas­hih ettiğini gördüm. Anladım ki bu kitaba reddiye yazmak sünnet etrafında dolaşan bütün gürültülere cevap olarak sayılabilir. Bu itibarla kitabıma «Sünnet Müdafaası, Müsteşrik ve Çağdaş Yazarların Şüphele­rine Reddiyeler» adını verdim.

îlk önce bu düşünceleri «el-Ezher» dergisinde ten-kid etmeye başladım. Peşpeşe orada 7 makale, kaleme aldım[10]Sonra ortaya çıkan bazı nahoş durumlardan dolayı bu dergideki reddiyelerime son verdim. Daha sonra bu reddiyeleri tamamlamaya giriştim ve bütün.vaktimi buna ayırdım. Allah'a hamdolsun O'nun yar­dımıyla bu kitap meydana geldi.

Burada bu konu ile ilgilenen iki değerli âlimTkar-deşimize işaret etmeden geçemeyeceğim. Bunlar; üs-tâd Abdurrahman b. Yahya el-Muallimi el-Yemânî ile, üstad Abdurrezzak Hamza'dır, Her biri bu konuda ge­niş kapsamlı birer eser hazırlamışlardır. Böylece Al­lah'tan mükafata, insanlardan da sena ve övgüye mazhar olmuşlardır.İşte ben de İslâm âleminin her tarafındaki ma'ri-fet âşığı, hakikat arayıcıları, sünnete gönül veren gay­retli okuyucularıma bu kitabımı takdim ediyorum.

Ayrıca bu reddiyelere bir giriş olarak sünnetin din­deki yeri, onun delil olma bakımından durumu, kı­saca geçirdiği safhalar ile İslâm'da hadis tenkidi âlim­lerinin ortaya koydukları usul ve kaidelere değinmek istiyorum.

Söylediğim her doğru Allah'tandır. Eğer bir ku­sur olursa (bilinsin ki) gayem hakkı ve doğruyu ara­maktır. Başarım ancak Ali alı1 tandır. Ona güvendim ve ona yöneldim.

Ebu Muhammed

Muhammed b. Muhammed

Ebu Şehbe. [11]

 

Sünnetin İslâm'daki Yeri

 

İslâm dininin birinci temeli Kur'an-ı Kerim'dir. Sünnet ise ikinci esası teşkil eder. Kur'an'a göre sün­netin konumuna gelince; Sünnet, Kur'an'ın açıklayı-cısıdır. Mücmel ifadelerini tafsil, müşkilini izah eder, mutlakım takyid, umumunu > tahsis eder. Kısaca de­ğinilen hususları açar. (Nitekim) Allah Teala şöyle buyurmuştur:

«Biz sana da Kur'an-ı indirdik, tâ ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça an latasın ve taki onlar da düşünüp anlasınlar»[12]başka bir âyette ise «Şüphesiz ki sen dosdoğru yola iletmektesin. (O) yol göklerin ye yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin  İşler sonunda Allah'a döner.» [13]

Hz. Peygamber, Kur'an'ın âyetlerini bazen sözle­riyle bazen davranışlarıyla bazen de her ikisiyle bir­likte açıklardı. Nitekim şu âyette geçen zulüm keli­mesini şirk olarak tefsir ettiği kaydedilmiştir. «İman edenler, ve imanlarına zulm karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidayet üzere olanlar da onlar-dır.»[14] Yine «Kimin kitabı sağ tarafından verilirse kolay bir hesap ile hesaba çekilecektir ve sevinçli olarak ehline dönecektir [15]âyetinde de «Kolay hesabı» Kul'un hesab için Allah'ın huzuruna çıkarılıp fakat amelleri sorgulanmadan bırakılması olarak tefsir etmiştii.

Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygam­ber: «Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öyle kılın» buyurmuştur, Müslim, Ebu Davud ve Neseî'nin riva­yet ettikleri diğer bir hadisin de ise Veda Haccı sıra­sında şöyle buyurmuştur: «Hac menasikini alınız. Zira bu haccımdan sonra bir daha hac yapabilece­ğimi sanmıyorum» hadisin diğer bir varyantında ise : «Hac menasikini benden alınız.» buyurmuştur.

Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve îbn-i Mace; Ubade tbn-i Samit'den Hz. Peygamber" İn «Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı dört şahid ge­tirin, eğer şâhidlik ederlerse, o kadınları Ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir (çıkar) yol gös-terinceye kadar evlerde hapsedin.»[16] ayeti hakkında şöyle dediğini naklederler. «Benden alınız, benden alı­nız (benden öğreniniz) Allah onlara bir çıkar yol gös­terdi» Bekar'm bekarla zina etmesinin cezası yüz dey-nek ve bir yıl toplumdan tecrid edilmektir. Evli kim­selerin zina cezası ise yüz değnek ve recmedilmektir. [17]

 

Sünnetin Kur'an-ı Açıkladığına Örnekler

 

Allah Tealâ bir âyet-i kerimede «Namazı kılın ze­katı verin» buyurmuştur. Ancak Namazın ne rek'at sayılarını, ne nasıl kılınacağını, ne de vakitlerini açık­lamadığı gibi, farzlarını, sünnet ve vaciplerinden ayrı olarak" da zikretmemiştir. Bütün bunları Hz. Peygam-ber'in sünneti izah etmiştir. Aynı şekilde Kur'an, ze­katın ne zaman vacip olacağını da belirtmemiştir. Ay­rıca nisap miktarını, zekat olarak verilecek birimi ve nelere zekat düşeceğini de belirtmemiştir. Bütün bun­ları yine sünnet belirgin olarak ortaya koymuştur.

Allah Teâlâ, başka bir âyette «erkek hırsız ve ka­dın hırsızın yaptıklarından ötürü Allah tarafından ib­ret verici bir ceza olarak ellerini kesin, Allah azizdir, hakîmdir»[18]buyurmuş ancak ceza gerektirecek hır­sızlığın ne olduğunu, ellerin nereden nereye kesile­ceğini müphem bırakmış yine bütün bunları sünnet açıklığa kavuşturmuştur.

Yine Allah bir âyette «Ey insanlar" İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan isi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.»[19] buyurmuş, fakat içki içene verilecek cezayı tâyin etmemiştir, bu haddi tayin edende yine sünnet olmuştur.

Başka bir âyette «zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dinini tatbik hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın...[20] buyurmuş, bu

hükmün kimlere uygulanacağını belirtmemiştir. Sün­net bu hükmün bekarlar için olduğunu söylemiş, ev­lilerin cezasını ise recm olarak tesbit etmiştir.

Başka bir âyette «(savaştan) geri kalan üç kişi­nin de Allah tevbelerini kabul etti, yer yüzü genişli­ğine rağmen, onlara dar gelmiş ve vicdanları kendi­lerini sıktıkça sıkmıştı.» [21]buyurmuş, bunların kıssa­ları ve işledikleri suçu açıkça ortaya koymamıştır. Sünnet, bunları en güzel bir şekilde açıklamıştır. Bun­lara benzer sayısız örnekler verilebilir. Öyle ki eğer sünnet, Kur'an'ı açıklamasaydı bir çok husus bize ka­palı kahr, onu anlamamız güçleşirdi. Sahabe ve Tâ­bi un bu gerçeğin farkındaydılar.

İbnu'l Mübarek, İmran b. Husayn'in «siz bazı ha­disler rivayet ediyorsunuz ki aslını Kur'anda göremi­yorum» diyen bir adama şöyle dediğini rivayet eder : «Sen ahmak bir adamsın, sen Allah'ın kitabında, öğle namazının dört rekat olup kıraatin onda açıktan ol­mayacağını bulabiliyor musun?- Sonra İmran b. Hu-sayn adama sıra ile namaz, zekat ve benzeri husus­larda aynı tarzda sorular yönelterek sonunda, sen bütün bunları Allah'ın kitabında açık bir şekilde gö­rebiliyor musun? diye sorduütan sonra şöyle der: «Al­lah'ın kitabı bütün bunları kapalı bırakmış, sünnet ise bunları açıklığa kavuşturmuştur.»

İmam Evzai, Hassan b. Atiyye'nin şöyle dediğini rivayet eder: «Hz. Peygamber'e vahy geliyor, Hz. Ceb­rail de bir vahyi tefsir eden sünneti beraberinde ge­tiriyordu.»

Rivayete göre Mekhulda şöyle demiştir: «Kur'an-ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kuran'a olan ihtiya­cından fazladır.» tmam Ahmed'de şöyle demiştir: «Sün­net Kur'anı açıklar ve izah eder.» [22]

 

Sünnetin Teşri'de (Yasama) Müstakil Olması

 

Sünnet Teşride bazen müstakil olur.[23] Bir kadınla halası veya teyzesini birlikte nikahlamanın haram olu­şu, süt kardeşliği sebebiyle getirilen evlenme yasak­ları, azı dişli vahşi hayvanlarla yırtıcı pençeli kuş7 ların etlerinin haram oluşu, deniz ölüsünün helal olu­şu bir şahid ve yominle yetinerek hüküm vermek gibi sünnetin Kur'an'a ziyade olarak getirdiği hükümler buna örnek olarak verilebilir. [24]

 

Sünnetin Delil Oluşu

 

Kendilerine itibar edilen bütün âlimler sünnetin (dinde) delil oluşunda ittifak etmişlerdir. İster beyan sadedinde olsun isterse müstakil hüküm getirsin bu böyledir. İmam Şevkâni bu konuda şöyle der : «Sün­netin delil oluşu, ve hüküm koymada müstakil oluşu dini bir zorunluluktur. Buna ancak İslâm'dan nasibi­ni almayan kimseler muhalefet ederler.[25] İmam Şev­kâni bu hususta haklıdır. Çünkü sünnetin delil oldu­ğuna sadece Hariciler ve Râfizîler itiraz etmişlerdir. Bunlar Kur'anın zahirine sarılıp sünnetleri ihmal ederek sapıtmış ve saptırmışlar, doğru yoldan ayrılmış­lardır.[26]

Kur'an ve sabit olan sahih sünnet Hz. Peygam­berden sadır olduğu tesbit edilen herşeyin delil oldu­ğuna dair pek çok hüküm ihtiva etmektedir. Allah Tealâ şöyle buyuruyor: «De ki Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin...»[27] başka bir ayette «Ey iman edenler Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah'a ve âhiret gününe inanmış-sanız onu Allah'a ve Resulüne götürün.» [28]Meymun b. Mihran ayetteki Allah'a götürmekten maksadın onun kitabına başvurmak, peygambere gö­türmek ise sağlığında bizzat kendisine, ölümünden sonra da sünnetine baş vurmak olduğunu söylemiştir.

Başka bir âyette ise şöyle buyuruyor: «Hayir; Rab-binc andolsun ki aralannda çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerin­de bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe îman etmiş olmazlar.» [29] Ayet Hz. Peygambor'in hem Kur'an'la hem de sünnetle vardığı hükümleri içine almaktadır. Hatta âyete göre Kur'an ve sünnetin getirdiklerini zahiren kabul etmek yetmez bilakis onla­ra kalben rıza gösterip benimsemek gerekir.

Bir başka âyette ise «Her kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur» [30] Burada Allah Teala, Peygamber'e itaati kendisine itaat olarak saymış ve ona muhalefet etmekten de sakındırarak şöyle demiş­tir : «Onun buyruğuna aykırı hareket edenler başla­rına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir aza­ba uğramaktan sakınsınlar [31] Eğer Resul'ün emri de­li) ve bağlayıcı olmasaydı ona muhalefetten dolayı ateşle tehditte bulunulmazdı.

Allah Teâla buyuruyor : «Gerçek şu ki Resulullah'-da sizden Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı uman­lar için en güzel bir Örnek vardır. ..»[32] Bir başka ayet­te «...Resul size neyi verirse alınız neden yasakladıy-sa kaçınınız...» Allah Teâla, Resul'ün emrini tabi olun­ması gereken bir vecibe, yasak kıldığı şeylerin de ka­çınılması gereken bir husus olduğunu belirtmiştir.

Bu konuda pek çok ta hadis vardır. Bunlardan birisi: Ebu Davud'un Sünen'inde Mikdad bin Madi-keribten rivayet ettiği Hz. Peygamber'in şu hadisidir: «Biliniz ki bana Kur'an ve beraberinde bir misli ve­rilmiştir. Haberiniz olsun ki; yakın bir gelecekte (mal ve mevki ile mağrur olan) bir takım ahmak kimseler çıkıp koltuklarına yaslanarak şöyle diyecekler: «Size düşen Kur'ana sarılmaktır. Onun helal dediğini helal, haram dediğini de haram sayınız.» bilin ki; ehli merkeblerin etleri, aza dişli vahşi hayvanların etleri, kendi rızasıyla bıraktığı dışında zımminin kaybettiği mah da helal değildir. Her kime bir misafir gelirse ona düşen onu ağırlamaktır. Şayet ağırlamazlarsa bunun bedoiini ondan alabilir.» [33]

îmanı el-Hattâbî «Bana kitab ve beraberinde bir misli verildi» ifadesinin iki manaya geldiğini söyler.

Birincisi yâni zahir, metluv vahy ile birlikte ken­disine gayri mettuv oian bfttıni bir vahy verilmiştir.

 İkincisi; Kur'an kendisine, okunan bir vahy ola­rak verilmiş, onun açıklaması olarak da bir misli da­ha verilmiştir. Yâni Hz. Peygamber'e kitabı açıklama yetkisi verilmiştir. (Bu yetkiye dayanarak) has ifa­deleri ta'mim, âm. olanları da ,tahsis ediyor. Kitaptaki kapalı ifadeleri açıklayarak zâid hükümler getirebi­liyor. Böylece sünnetin kabulü ve kendisiyle amel et­menin mecburiyeti aynen tilavet olunan Kur'an gibi oluyor.

Buradaki «...mal ve mevkii ile mağrur ahmak kim­seler...» ifadesi ile Hz. Peygamber Kur'an'da zikredil­meyen sünnete muhalefet etmekten sakındırıyor. Ki hârici ve râfizîler bu kanaate sahip olmuşlardır. Bunlar Kur'an'ın zahirine sarılıp onun açıklamasını içeren sünnetleri terketmişler, böylece şaşkına dönüp sapıtmışlardır.lü  

«Koltuğuna yaslanarak» ifadesiyle de «Bunların lüks vo konfou*içerisinde evlerine yapışıp kalan kim­seler olduklarını, ilmi asıl kaynaklarından almadık­larını kastediyor. [34]

Bu hadis aynı zamanda Hz. Peygamber'in bir mu­cizesine delalet etmektedir. Nitekim ilk devirlerde ol­duğu gibi son asırlarda da hadisleri bırakıp Kur'anla yetinmek gibi kötü bir davayı savunan gruplar orta­ya çıkmıştır. Bunların maksadı dinin yansını yıkmak­tır. Sen dinin tamamını yıkmak da diyebilirsin. Çün­kü sünnet safdışı bırakıldığı zaman şüphesiz bu üm­metin Kur'an'ınm pek çok âyetini anlayamamasına Allah'ın muradının ne.olduğunu idrak edememesine yol açacaktır. Sünnet reddedilip Kur'an da anlaşıl­madığı zaman vay İslâm'ın haline...

Irbâd b. Sâriye'den merfu olarak gelen bir riva­yete göre (Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur) «Be­nim sünnetime ve hidayet üzere olan râşid hâlifeleri­min sünnetine de yapışın. Ve onlara sımsıkı sarılınız.»

Bu hadisi Ebu Davud ve Tirmizi rivayet etmiş,   (Tir-nıizi'ye göre) sahih ve hasen bir hadistir.*

el-Hâkim ibn-i Abbas (ra)'dan Hz. Peygamberi­mizin veda hutbesinde şöyle dediğini nakleder: «Şey­tan sizin yurdunuzda tapılmaktan ümidini kesmiştir. Ancak bu perestiş'in ötesinde sizin önemsemediğiniz bazı konularda kendisine itaat edilmesinden memnun kalır. İşte bundan sakınınız. Size (iki) şey bıraktım, onlara yapıştığınız müddetçe dalalete düşmezsiniz. Allah'ın kitabı ve peygamberinin sünneti.» Bunun ben­zerini İmam Malik, el-Muvatta'ında rivayet etmiştir.

Bu hadisten açıkça anlaşıldığına göre hüküm çı­karmada sünnete baş vurmak, Kur'an'a başvurmak gibi, zorunludur. Sahabe Allah onlardan razı olsun sünnet ve hadisin (dinde) delil olduğunda  özellikle Kur'anda bir aslı olmasa bile ve onunla amel husu­sunda icma etmişlerdir. Ri/. onlardan hiç birisinin bu icmaa muhalefet ettiğini de bilmiyoruz. Onlardan bi­risi yeni bîr durumla karşılaştığı zaman önce hükmü­nü Allah'ın kitabında arardı. Bulamazsa sünnete baş­vururdu. Orada da bulamadığı takdirde Kur'an, sün­net ve usul çerçevesinde ictihad ederdi.

Onlara bu sağlam esası koyan Hz. Peygamber ol­muştur. Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönde­rirken ona «Sana bir dava geldiği zaman ne île hüküm verirsin» diye sorar, Muaz (r.a) -Allah'ın kitabıyla» diye karşılık verir. Eesulullah ya orda da bulamaz-san» deyince Muaz; «ResuLullah'ın sünnetiyle hüküm veririm» der. Hz. Peygamberin «Orada da bulamaz isen» demesi üzerine Hz. Muaz «bütün gücümü sar-feder ictihad ederim»der.[35]

Bunun üzerine Hz. Peygamber Muaz'ın göğsüne vurarak şöyle dedi: «Resulünün elçisini Allah ve re-sulunun rızasına götüren şeylerde muvaffak kılan Al­lah'a hamdolsun.»

Sahabe; Allah'ın «...Resul sîze neyi vermişse alı­nız neden yasakladiysa kaçınınız» âyetinden sünnetin getirdiği her şeyin Kur'an'a dayandığını anlamışlardır.Buhari SahüYinde Abdullah b. Mesud'dan gelen şu rivayete yer vermiştir. «Dövme yapan ve yaptıra­na, yüzdeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyre İtti ren[36] Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara Allah lanet etsin.» Bunu duyan Sahabeden Ummu Yâ-kub[37] (isminde bir kadın) bu da ne demek? deyince Abdullah b. Fvtesud; «Rasulullahın lanet ettiğine ben neden lanet etmeyeyim ki «bu da Allah'ın kitabında vardır.* der. Kadın «Allah'a andolsun ki Kur'an'ı ba­şından sonuna kadar okudum. Fakat böyle birşeye rastlamadım.» der. İbn Mesud «Allaha andolsun ki dikkatlice okumuş olsaydın bulmuş olman gerekirdi.» Zira Allah Tealâ şöyle buyuruyor «...Resul size ne ver­mişse onu alın neden yasakladıysa ondan kaçmm ...»[38]

İşte bu âyet Kur'an'da zikri geçmeyen her konu­da sünnetin getirdiği hükme bir asıl teşkil eder. Sa­habeden sonra gelen ulema da bu apaçık yolda yürü­müşlerdir. Rivayet edilir ki İmam Şafii (raî bir gün Mescid-i Haram'da oturmuş insanlara konuşurken şöy­le demiştir : «Bana sorduğunuz herşeyin cevabını Kur1-an'dan verebilirim» Bir adam «ihramda iken eşşek arısı öldürenin hükmü nedir?» diye sorar. İmam «bir şey gerekmez» diye cevap verince adam «bu Allah'ın Kitabının neresinde var?» der. İmam ise yukarıdaki âyetle karşılık verir.

Arkasından da Hz. Ömer'in «Ihramlı kimse eşşek arısını öldürebilir» dediğine dair isnadı ile birlikte bir rivayet zikreder.

İbn'i Abdi'l Berr «Kitabu'I îlm»[39] adlı eserinde «Ab-durrahman b. Yezid'den şöyle bir rivayette bulunur. Bir gün o «ihramlı iken elbise giyen birisine rastlar (onu bundan menedinceî adam; «buna dair bir ayet. getirirsen» çıkarırım der. Bunun üzerine O söz konu­su âyeti okumaya başlar. [40]

 

Sünneti Kur'an'a Arz Hadisi

 

Sünnetin teşride müstakil olmadığını savunanla­rın ileri sürdükleri şöyle bir hadis vardır: «Size ben­den bir hadis gelirse Allah'ın kitabı ile karşılaştırın. Ona uygun düşerse alın, muhalif olursa terkedin». Hadis imamları ve uzmanları bu hadisin hadisleri sai1-dışı bırakmak gibi kötü emellerine erişebilmek için zındıklar tarafından Peygamber'e iftira edilerek uydu­rulmuş bir haber olduğunu açıklamışlardır. Bazı imam­lar bu hadisi Kur'an'a arzetnıiş ve şöyle demişlerdir: «Biz bu hadisin kendisini Allah'ın kitabına arzetük, bizzat onun Kur'an ayetlerine ters düştüğünü gördük : «...Resul size ne verdiyse alınız, neden yasakladıysa kaçınınız...» «...de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana. uyun ki'Allah da sizi sevsin...» «...kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur...»[41]

Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim bu hadisi yalan­lamış ve reddetmiştir.

Bazı müştekrikler ve sömürgelerine alet olan ba­zı yaverleri sönüp gitmiş olan bu çirkin iddiayı yeni­den hortlatmaya teşebbüs etmişlerdir. Ancak Allah Teala eskiden bu düşünceyi savunanlara karşı hakkı savunacak ve hilelerini kursaklarında bırakacak kim­seler var ettiği gibi şimdi de bunu yapacak kimseler hazırlamıştır. «...Kafirler hoşlanmasalar da Allah nu­runu tamamlamaktan asla vazgeçmez...» [42]

 

Sahabenin Hadis Ve Sünnete Verdikleri Önem

 

Sünnetin dindeki yeri ve Kur'an-ı Kerim'deki ko­numu dolayısıyle Sahabiler Hz. Peygamber'in hadis­lerine son derece büyük önem vermişlerdir. Kur'an'a gösterdikleri Özeni ona da göstermiş, onu lafzı ya da manasıyla ezberlemiş ve anlamışlardır, sünnetin mak­sat ve gayelerim kendilerine has Arap selikasıyla Hz. Peygamber'den duydukları sözler ve müşahade ettik­leri davranışlar ve hadislerin vücud sebebleriyle id­rak etmişlerdir. Bu konuda anlayamadıkları bir müş­külle karşılaştıklarında Resulullah (as)'a sormuşlardır.

Sahabiler Allah'ın vahyi ve Hz. Peygamber'in sün-, netini işitmeye o kadar büyük ehemmiyet vermişler ki, bunu münavebeli olarak ta'kib etmişlerdir. Buhari Sahih'inde Hz. Ömer (ra)'den söyle bir rivayette bu­lunur. «Medine'nin yüksek bir semti olan Umayye b. Zeyd oğullan[43] mahallesinde (otururken) ensardan bir komşum vardı. Resulullah'ın meclisine sırayla bir1 gün O, bir gün de ben giderdik. Ben gittiğim vakit ogün gelen vahy ve diğer şeyleri O'na bildirirdim, O gittiği zaman aynı şeyi o bana yapardı.[44]

Sahabe böylece dünya ve ahiret menfaatlerini bir­leştirmişlerdir. Ne dinleri onları dünyalarından ne de dünyaları dînlerinden alakoymuştur.

Biz biliyoruz ki Kur'an ve sünnet ilim ve âlimle­rin fazileti ile doludur. Yine biliyoruz ki Sahabe sün­netin dinin ikinci aslı olduğunu biliyor, Resulullah'ı kendi nefislerinden çok seviyor, onu dinlemekten bü­yük bir manevi haz duyuyorlardı. Konuştuklarının vahy ürünü olduğuna inanıyorlar, ondan işittikleri şeylerini iman ve takva için bir gıda[45] ve bunun cen­nete giden bir yol olduğuna kanaat ediyorlardı.

Bütün bunlardan biz sahabenin sünnet ve hadis­leri dinlemeye ne kadar düşkün olduklarım tasavvur edebiliyoruz. Onların bu durumu apaçık bir gerçektir.

Sahabe sünnetin bütün insanlara tebliğ edilmesi gereken bir din olduğunu bildikleri için buna azami derecede itina göstermişlerdir. Hz. Peygamber de çok defa şu sözünde olduğu gibi onları buna teşvik ederdi; «Benim sözlerimi işitip, belleyen ve onları işittiği gibi başkalarına aktaranın A Hah yüzünü ağartsın. Çünkü nite, söz kendisine sonradan ulaşan kimseler vardır ki: Onu bizzat işitenden daha iyi kavrarlar.» Başka bir rivayet şöyledir: «Nice fıkıh taşıyanlar var İti fa-kîh değildir. Nice taşıyanlar da kendilerinden daha fakîh olanlara fıkıh iletirler.» Bunu İmam Şafii ve Beyhaki el-Medhâl'inde rivayet etmiştir.

Resulullah Meşhur Vecla Haccı hutbesinde şöyle buyuruyor; «Burada hazır bulunanlar bulunmayanla­ra tebliğ etsin, çünkü burada bulunan kendisinden daha iyi kavrayan birisine ulaştırabilir.» (Bunu da) Buhari Salıih'inde rivayet etmiştir.[46]

Hz. Peygambere bir heyet geldiği zaman onlara Kur'an ve sünneti ve onlara bunları iyi öğrenip baş­kalarına ulaştırmalarını tavsiye ederdi. Buhari'de geç­tiğine göre Abdu'l Kays kabilesi temsilcilerine şöyle tavsiye etmiştir: «Bunları iyi belleyin ve buraya gel­meyenlere bildiriniz.» Başka bir rivayette «hemşeri-lerinize dönün ve bunları öğretin»[47] buyurmuştur.

Hz. Peygamber onlara sürekli şu hadisi telkin edi­yordu. *Her kim ilmi gizlerse kıyamet gününde ağ­zına ateşten, bir gem vurulur.» Bunun için sahabe sün­netleri muhafaza etmeye lafzı veya manasıyla ezber­leyip tebliğ etmeye oldukça önem vermişlerdir. [48]

 

Hz. Peygamber Döneminde Hadis Yazımının Yasaklanması

 

İki sebepten dolayı hadisler Hz. Peygamberin dö­neminde tedvin edilmemiştir:

Birincisi: Yazım âletlerinin fazla miktarda bulun­mayışı ve sahabenin kıvrak zekalarına ve ezberleme gücüne olan güven.

İkincisi: Hz. Peygamber'in yalnız Kur'an'ın yazı­lıp, hadislerine yazılmasını yasaklayan bir emrinin mevcudiyetidir.

Müslim, Sahih'inde Ebu Said el-Hudri (ra) 'den Re-sulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Kur'­an'ın dışında benden işittiğiniz hiç bir şeyi yazmayın, her kim böyle bir şey yazdıysa onu imha etsin.» Bu­nun için selef ulemasından bazıları hadislerin yazıl­masını hoş karşılamamışlardır.

Hz. Peygamber'in yazılmasını yasaklamasının ba­zılarının onları Kur'an'la karıştırmaları endişesinden kaynaklandığı açıktır. Ya da özellikle ümmî olan in­sanların Kur'an'ı bırakıp hadislerle meşgul olmala­rını önlemek içindir. Veya bu yasak sadece hafıza­sına güvenenler içindir. Ancak okuma-yazma bilme­diğinden dolayı Kur'an ve sünneti birbirine karıştır­masından emin olunan kimse veyahut duyduğunu unutmaktan ya da iyi muhafaza etmekten korkan kimsenin yazmasında bir mahzur yoktur. Hz. Peygam­ber'in bazı sahabilerden Hadis yazmasına müsade et­tiğine delalet eden haberler bu şekilde yorumlanabilir.

Ebu Davud, el Hakim ve başkaları Abdullah b. Amr b. As'dan şöyle rivayette bulunmuşlardır. «Re-sulullah'a dedim kij Ey Allah'ın Rasulu senden duy­duğum herşeyi yazabilir miyim, Resulullah «evet» de­di. Ben «sakin halinizde iken de kızgın halinizde iken de mi» diye sordum. Resulullah «evet», benim her ha­limde de benden haktan başka bir şey sâdır olmaz.» buyurur.

Buharı de, Ebu Hureyre (ra)'den şöyle bir riva­yette bulunmuştur. «Resulullahın ashabı içerisinde Abdullah b. Amr b. As hariç benden daha fazla hadis bilen hiç kimse yoktu. Çünkü O duyduğu hadisleri ya­zardı ben ise yazmazdım.» Abdullah gibi olanlar Kur'­an ve hadisi karıştırmaktan emin olunan kimselerdir.

Tirmizi de, Ebu Hureyre (ra)'nin şöyle dediğini rivayet eder: «Ensardan bir kişiHz. Peygamber'in mec­lisinde oturup onun sözlerini dinlerdi. Bu sözler çok hoşuna gider ancak ezberleyemezdi. Bunun üzerine bu durumu Hz. Peygambere şikayet edince Resulullah eliyle yazıya işaret ederek  ona yazmasını salık verdi.

Buharı ve Müslim Sahih'lerinde «Yemenli Ebu Şah'ın Hz. Peygamberden Mekkenin fethi sırasında irad ettiği hutbenin kendisine yazı verilmesin i istemiş o da «Ebu Şah'a (hutbeyi) yazıverin» dediğini rivayet etmişlerdir.

Yine Buhari Sahih'inde şu rivayete yer verir: «Hz. Ali'ye Kur'andan başka kendilerine Hz. Peygam-ber'den kalan bir şeyin olup olmadığı soruldu. O; «Ha­yır, canlıyı yaratan, tohumu yaran Allah'a yemin ol­sun ki, (Bizim'yanımızda) Kur'an'dan başka sadece kendi kitabını anlayışı hususunda Allah'ın bir kulu­na verdiği anlayış ve bir de şu sayfadakiler var» dedi. IRavi) Hz. Ali'ye «o sayfada neler var» deyince O, «di­yet, esirlerin salıverilmesi ve bir kafire karşılık Müs-lümanın öldürülmemesi (ile ilgili hükümler) vardır, diye karşılık vermiştir.

Ayrıca Hz. Peygamber'in zekat, diyet ve miras ile bazı uygulamaları Amr b. Hazm ve diğer bazı (Vali­lerine) yazdığı tesbit edilmiştir.Bazı alimler hadislerin yazılmasına izin veren ha­berlerin yasak getiren hadisleri nesh ettiği görüşünde­dirler. Çünkü yasaklama İslâm'ın ilk dönemlerine te­sadüf eder ki bu zamanda ashabın Kur'an'ı bırakıp hadislerle uğraşmaları veya Kur'an dışındaki bazı şey­leri ona karıştırmaları endişesi sözkonusuydu. Daha sonraları bundan emin olununca yasaklama kaldırıl­dı. Nesh görüşünü destekleyen hususlardan birisi de izne dair bazı hadislerin sonraki tarihlere rastlama-sıdır. Nitekim yazmaya dair hadisin ravisi olan Ebu Hureyre hicretin 7. yılında müslüman olmuş, Ebu Şah olayı ise Mekke'nin fethedildiği tarih olan hicri 8. senesinde vuku bul muştur.

Her hal-u karda Resulullah'ın dönemi bittiğinde sahabe arasında hadis yazanların sayısı pek fazla de­ğildi. [49]

 

Hz. Peygamberin Vefatından  Sonra Hadis Yazımı

 

Hz. Peygamber, Hakk'ın rahmetine kavuşur ka­vuşmaz sahabeden hadis yazanların sayısı artmaya başladı. Daha sonra Tâbiun'dan da yazanlar olmuş ve hadis yazımını sahabeden de ileriye götürmüşlerdir. Said b. Cubeyr'den rivayet edildiğine göre; O, ibn-i Abbas'tan duyduğu hadisleri bineğin üstünde yazmış, binekten inince de onları silmiştir.

Abdurrahman b. Ebiz'zenâd babasından şu riva­yette bulunmuştur: «Biz helal ve haram (bildiren ha­disleri) yazardık İbn-i Şihab (ez-zuhr-i) ise her duy­duğunu yazardı. Ona ihtiyaç duyulduğu zaman O'nun ne kadar âlim biri olduğunu anladım» Hişam b. Urve'den rivayet edildiğine göre Yezid b. Muaviye zama­nında bütün kitapları yanmış ve bunun için o şöyle demiştir: «Keşke malım ve ehlim telef olsaydı da ki­taplarım yanmasaydı.»

Hz. Ömer (ra) hadisleri biraraya toplayarak ya­zıya dökmek istemiş ve bunun için sahabe ile istişare etmiştir. Sahabe yazması yönünde görüş beyan edin­ce bir müddet bu konuda istihareye yatmış ancak Allah ona bir şey göstermemiştir.

Beyhaki Medhal'inde Urve b. Zübeyr'den şu riva­yette bulunur. Hattab oğlu Ömer (ra) sünnetleri yaz­mak istedi ve bunun için sahabe ile istişare etti. Ancak sahabe görüş belirttikten sonra bir ay bu ko­nuda istihareye yattı. Bir sabah Allah ona bir yol gösterdi ve şöyle dedi; «Ben sünnetleri yazmak iste­dim ancak sizden önce bazı kavimleri hatırladım, on­lar birtakım kitaplar yazdılar ve onlara yönelerek Allah'ın kitabını terkettiler. Allah'a andulsunki ben kesinlikle Allah'ın kitabına bir şey karıştırmayacağını [50]

 

Genel Olarak Hadis Tedvini

 

Râşid Halife Ömer b. Abdula/.i/ dönemine kadar du­rum böylece sürüp giltİ. Yani kimisi hadisleri yazıyor, kimisi yazmıyordu. Ömer b. Abdula/.i/. Hak ile batılın bir­birine karışmasından veya sünnetlerin kaybolmasından korkarak hadislerin toplanıp tedvin edilmesini istedi. Za­man birinci yüzyılın başıydı. Diğer şehirlerde ilimleriyle tebarüz etmiş kişilere mektup göndererek hadislerin top­lanmasını emretti. Ayrıca valilerine de bu emri bildiren birer mektup yazdı.

İmam Mâlik, Muhammed b. Hasan eş-Şeybftni ta­rikiyle gelen şu rivayete Muvatla'da yer verir. : «Ömer b. Abdulazİz Hbû Bekr b. Muhammet! h. Amr ile Hazm'a yazdığı mektupla şöyle dedi : «11/.. IVygunıher'in hadi.\-Jeti, sünnetleri veya Hz. Ömer'in sözleri vb. gibi şeyleri bul ve yaz. Zira ilmin ve alimlerin kaybolmasından korkuyorum.» (Ayrıca ona) Ensar'dan Aınrc binli Abdiı'rah-man ve Kasını b. Muhammed b. l-'bu ttckr'in yanında ne varsa yazmasını tavsiye elli.

Buharı bir Ta'lik[51]'iıulc şöyle der; Ömer b. Abdül-aziz Ebu -Bekr b. Mazm[52]a ya/.dgı bir mektupla şu\lc dedi : «Kendi beldende Hz. Peygamberin hadislerinden ne bulursan yaz. Zira ilmin ve âlimlerin yokolmasından korkuyorum» Tarih-i Isbahan adlı eserinde Ebu Nuayın Ömer b. Abdilazi/'den onun bütün bölgelere mektup gön­dererek «Hz. Peygamber'in hadislerini toplayınız» dediği­ni nakleder.

Adil halife Ömer b. Abdulaziz'in mektup gönderdiği kişilerden birisi de Hicri 124'de velal eden Hicaz ve Şam ehli âlimlerinden Medineli büyük İmam Muhammed b. Müslim b. Şihab ez-Zührî'dir. [53]

 

Tedvin Hareketinin Hızlanması

 

Her şehir merkezinde âlimler, kendilerine verilen bu görevi en güzel şekilde gerçekleştirdiler. Hadis ve sünnetleri seçerek toplamaya yöneldiler. Sahibini zayıfından, makbulünü merdudundan ayırdılar. Seleften hiç kimse hadisleri yazmakta bir sakınca görmedi. Daha önce ara­larında bulunan hadis yazımı ile ilgili ihtilaf da bu şe­kilde ortadan kalkmış oldu ve bu konu istikrara kavuş­tu. Hadis yazımının cevazı konusunda hatta bunun müslahab bir davranış olduğu hususunda, icma hasıl oldu. İlmi tebliğ etmekle mükellef olan ve fakat onu unutmak­tan korkan birisi için vacip olduğu uzak bir görüş olmasa gerektir.[54]

Hadis ilminde ilmi tedvin hareketi gelişti. Sıdk ve emanet sahibi araştırmacı, bir topluluk bu kıymetli işin sonunda sıcak yaatklarından uzaklaşarak hokka ve defter­lerine sarıldılar. Bu uğurda zor işlere katlandılar. Defter ve okkalarını yanlarından ayırmayarak şeyhlerle bir ara­ya gelmeye ve hadisleri direk ağızlarından almaya gayret gösterdiler. Bu yolda uzun geceleri uykusuzlukla geçirdi­ler, ıssız çöl ve çorak arazîleri katettiler. Muhtelif şehir ve bölgeleri dolaştılar. 0 günkü vasıtalarla yolculuk zor ol­duğu, imkânlar elvermediği halde ilim ve hadis rivayeti için üstün bir örnek oldular ki bu sayede (isimleri) ebedi kalan âlimler zümresine katılmış oldular.

Hadis ve sünnet için altmçağ kabul edilen yaklaşık olarak üçüncü asırda hadislerin toplanması sona erince­ye kadar âlimler hadisleri toplamaya, tenkid ederek ayır­maya. Sahih, Sünen ve Müsned'leri telif etmeye devam

ettiler. Bu asrın son bulmasıyla cerh ve tâdil ile tenkid işi de neredeyse sona ermişti. Daha sonra hadis kitaplarım tertib etmek, düzene koymak ve onlara istidraklerde (yani eksik ve hatalı yönlen bulmak) bulunmak gibi işler baş­ladı. Bu da dördüncü ve onu takibeden asırlarda devam elti.

Netice olarak (konuyu) şöylece özetleyebiliriz :

Sünnet, aradan uzun bir süre geçmeden tedvin edil­miştir. Özel bir anlamda tedvin Hz. Peygamber'in döne­minde başladı. Sahabe asrında ve Tâbiun asrının ilk yıl­larında gulişli, Tâbiun asrının sonlarında ise genel bir hüviyete kavuştu. Üçüncü asrın sonlarına kadar bu ge-lişme .sürdü ve tamamen olgunluğa kavuştu ki, bu üç asır kurtuluş, hidayet ve doğru yolda ilim, amel ve İman gibi yüce hasletlere şûhid oîan asırlardır. [55]

 

İlim Uğruna Yapılan Seferler

 

İslâm âlimlerinin özellikle hadis imamlarının ve onu derleyenlerin en belirgin özellikleri şüphesiz çok göç etmeleri ve uzun yolculuklara çıkmalarıdır. Onlar sahabe­nin ve sahabeye en güzel şekilde uyan tâbiunun sünneti üzere yürüdüler. Onlardan birisine sika raviler kanalıyla bir hadis ulaşınca bununla İktifa etmiyorlardı. Bilakis hadisi vasıtasız olarak ilk ravîsinden almak için gece gün­düz demeden yolculuğa çıkıyorlardı. Sahih-i Buhaii'dc kesinlik ifade eden bir siga ile yapılan talike göre Cahit-b. Abdİllah el-Ensari Abdullah b. Uneys'ten bir hadis almak  için,  bir aylık yolculuğa çıkmıştır.

Buhari'nin «el-Edebu'l Mufred»inde İmam Ahmed ve Ebu Yâla'nın «ei-Musned»]erinde naklettiklerine göre kıssanın tamamı şöyledir :

Abdullah b. Muhammed b. Ukayl Câbir b. Abdillah'ın şöyle dediğini işittiğini söyler; «Bir adamın Hz. Peygamber'den bir hadîs işittiğini Öğrendim. Bir deve satın alarak, bineğimi hazırladım ve bir aylık yolculuk sonunda Şam'a vardım. Bir de baktım ki Abdullah b. Uneys(miş). Ka­pıcıya «Câbir'in kapıda olduğu söyle dedim. O, «Abdullah oğlu Cabir mi?» diye sordu. Ben «evet» deyince çıkıp boy­numa sarıldı. Ona «Senin Resulullah»tan bir hadis duy­duğunu işittim. Senden işitmeden önce Ölmekten kork­tum» dedim. O da şöyle dedi: «Hz. Peygamberin şöyle dediğini işittim; «İnsanlar kıyamet günü çıplak olarak haşralacaklar.»

Yine Câbir'in şöyle dediği rivayet edilir: «Hz. Pey-gamber'in kısas konusunda bir hadisi olduğunu duydum, hadisin asıl ravisinin Mısır'da olduğunu öğrendim bir deve satın alarak Mısır'a kadar gittim adamın kapısına vardım...» bundan sonrası ilk kıssa da geçtiği gibidir.

Taberani, Mesleme b. Mahled'den Câbir'in kendisine gelerek şöyle dediğini nakleder : «Senin, müslümanın aybını örtmek ile ilgili bir hadis rivayet ettiğin bana ulaş­tı. Onu bana da söyler misin...» anlaşıldığına göre Cabir, bu gaye için farklı seferler düzenlemiştir.

îmam Ahmed'in munkatı bir senedle rivayet ettiği­ne göre büyük sahabi Ebu Eyub el-Ensari müslümanın aybını örtmek hususunda rivayet ettiği bir hadis için Ukbe b. Amir el Cuheni'ye gitmiştir.

Ebu Davud, Sünen'inde Abdullah b. Bureyde tarikiyle sahabeden birisinin Fadale b. Ubeyd'den bir hadis almak için Mısır'a gittiğini rîakleder.

Tâbiun ve onlardan sonra gelen âlimler de bu yol üzere yürüdüler.

Hatip [el Bağdadi] Ubeydullah b. Adiy'in şöyle de­diğini rivayet eder: «Ali'nin yanında bir hadis olduğunu duydum. O'nun ölmesinden ve bu hadisin kaybolmasın­dan korktum yola çıktım ve Irak'a gidip kendisini buldum.»

imam Malik'in Yahya b. Said'den rivayet ettiğine gö­re Said b. Museyyib; «Ben bir tek hadis için gece, gün­düz demeden yolculuk yapardım.» demiştir.

Hatib (el-Bağdadi) Ebu'l Aliye'nin şöyle dediğini nak­leder : «Biz sahabeden nakledilen hadisler duyardık an­cak gönlümüz buna razı olmaz, onlara gider ve bizzat on­lardan dinlerdik.[56]

Şa'bi bir meseleden dolayı verdiği fetva için (birisine) şöyle der : «Sana bu fetvayı karşılıksız verdim ancak bundan daha küçük bir mes'ele için Medine'ye gidiliyordu.»

'Dârimi sahili bir senedle Busr b. Ubeydullah'm : «Ben bir tek hadis için şehirden şehire dolaşırdım» dediğini nakleder. Ebu Kılâbe; «Sadece bir hadis işitebilir miyim diye Medine'de üç gün kaldım» demiştir.

İmam Ahmed'e : «İlim taleb eden birisi âlim birisinin yanında oturup tahsil mi görsün yoksa ilim yolunda seferemi çıksın?» diye soruldu. O da «sefere çıkarak farklı belde âlimlerinden aldıklarını yazsın» diye cevap verir.

İlim ve hadis uğruna uzun yolculuklara katılanlar arasında, Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmet ve diğerleri de vardır. Muhaddislerden ise sayılamayacak kadar çoktur.

Bunların ilk öncüleri ise: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, îbn-i Mâce ve Hâkim gibi imamlardır. Bunlardan hayatı boyunca rahat ve istikrarın tadını tat­mayanlar vardır. [57]

 

Hadis Tedvininin Geçtiği Safhalar

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi genel olarak tedvin hareketi hicri birinci asrın sonunda başladı. Farklı beldelerdeki âlimler Râşid Halife Ömer b. Abdilaziz'in da've-tine icabet ettiler. Muhtelif bölgelerde İslâmî ilimler sa­hasında otorite olan kişiler hadisleri toplama işine soyun­du. Bu geniş sahada âlimler birbirleriyle (adeta) yarış­tılar. Medine'de İmam Mâlik (Ö : 179) Mekke'de Ebu Muhammed Abdulaziz b. Cureyc (Ö : 150) Şam'da el-Fuzaî (Ö : 156) Yemen'de Ma'mer b. Râşid (Ö : 153) Basra'da Hammad b. Seleme (Ö : 176) ile Said b. Ebi Arube (Ö : 156) Kûfe'de Sufyan es-Sevri (Ö : 161) Horasan'da Ab­dullah b. Mübarek (Ö : 181) Vasıt'ta Huşeym b. Beşir (Ö : 188) Rey şehrinde ise Cerir b. Abdulhamid (Ö : 188) ve daha niceleri birer eser te'lif ettiler. Bunlann tama­mı hicri ikinci asırda yaşamışlardır.

Bu asırda müelliflerin metodu hadisleri sahabe söz­leri ve tâbiun fetvalarıyla birlikte toplamak olmuştur. Bu husus îmanı Malik'in Muvatta'ında açıkça görülmek­tedir.

Sonra hadis tedvini için yeni bir dönem geldi. Ki bu dönemde sadece Hz. Peygamber'in hadisleri toplandı. Bu adım ikinci yüzyılın başında atıldı. Bu adımı atanların bir kısmı müsned tarzında eserler verdiler. Bu da konularına bağlı kalmaksızın bir sahabinin hadislerini, birara-ya getirmekten ibarettir. Mesela namaz ile ilgili bir

zekat ve cihad ile ilgili bir hadis ile yanyana gelebilir, imam Ahmed Osman b. Ebi Şeybe, tshak b. Râhûye vb. gibilerinin müsnedleri bu çeşitdendir. Müsned sahipleri sadece sahih hadislere bağlı kalmayıp hasen ve zayii hadisleri de kitaplarına toplamışlardır.

Meşhur Kûtübü Sitte sahibi gibi bazı hadisciler de ki­taplarını fıkıh bablarına göre te'lif ettiler. Bunların bir kısmı sadece sahih hadisleri biraraya getirdiler. Buharı ve Müslim gibi. Bazıları da Sahihin yanında zayıf ve ha­sen hadislere de yer verdiler. Ancak bazen buna işaret ederken bazen de buna işaret etmediler. Bu okuyucunun bilgisine ve makbul haberleri, merdud olanlardan; zayıf­lan, sahihten ayıracak tenkit gücüne, güvenden kaynaklanıyor. Bunun en güzel örnekleri «Sünenul Erbaa» de-dğimiz Ebû Davud, Tİrmlzi, Nesaî, ve İbn-i Mâce'dir.

Hicri üçüncü asır (200-300) Sünnetin toplanması, ted­vini, tenkid ve temyizi bakımından altmçağdır. Hadis imamları ve uzmanları, tenkid konusunda mahir ve sarraf olanlar bu asırda yetiştiler. Nerdeyse sabit olan bütün hadisleri az bir kısmı müstesna içine alan Kütub-i Sitte ve benzerlerinin güneşleri bu asırda parladı. Bütün fakihler, müctehidler, müellifler, öğretmenler, bu eserlere iti-mad ettiler. Tebliğciler, ıslatıcılar ve ahlakçılar, psikolog ve sosyologlar arzu ettiklerini bu eserlerde buldular. [58]

 

Hadiscilerin Tenkid Ve Dirayete Verdikleri Önem

 

Hadis imamları hadisleri sağlam kitaplarda topla­makla ilgilendikleri gibi kabulü ve reddini gerektiren se-ned ve metin yönlerinden de araştırmaya özen göster­mişlerdir. Hakikaten hadisin bu yönleriyle ilgilenmek çok

faydalı ve övgüye değerdir. Çünkü iyiyi kötüden, sahihi illetliden, ayırmak buna bağlıdır. Sünnet bu yolla her türlü uydurmadan korunmuş olur. .islâm Şeriatı bu şe­kilde muhafaza edilmiş olur. Bu yönden araştırılan konu­lar şunlardır : Sahih, hasen ve zayıf hadisler ve bunlar­dan herbirinin durumu, munkati, mu'dal, şazz, maklûb, munker, muztarıb ve mevzu gibi zayıf hadis çeşitleri, bun­larla iigili olarak cerh ve tâdil yönünden râvilerin durum­ları ve bununla ilgili lafızlar, rivayet ve şartan hadis ta­hammülü ve keyfiyeti, eda ve lafızları, (hadisi başkaları­na naklederken kullanılan tabirler), hadisin illetleri, ga­ribi ve muhlelcfi (çelişkili hadisler), nasihi ve mensubu, ravilerin labakaları, vatanları, ölüm tarihleri ve bunlara benzer bir çok konu ki, hepsine hadis ilimleri ve rical ki­taplarında geniş bir şekilde yer verilmiştir.

Biraz ünce hadislerin genel olarak birinci asrın so­nunda tedvin edildiğini belirttik. Sakın rivayet ve şart­ları, raviler ve sıfatları, cerh ve tâdil gibi konuların o za­man olmadığını sanma çünkü bütün bu hususlar kalplere ve zihinlere nakşedilmişti. Bu gibi ilimlerin durumu ha­dis metinlerinin durumu gibiydi. Hadisleri toplayan imam­lar bunlardan habersizdi denilemez bilakis bunları en gü­zel şekilde biliyorlardı. Görünürde olmasa bile 'zihinle­rinde vardı. Nitekim hadisleri tedvin ederken rivayetleri kabul konusunda aşın ihtiyata yer vermeleri hadislere yalanın, halta ve gafletin karışmasını önlemeleri husu­sunda bize gelenler bunları bildiklerini doğrulamaktadır.

Bu hususu ilk asırlarda yazılan eserlerde açıkça gö­rebilirsin. Bu eserlerde metinler ile; tenkid ve rivayet il­minin usulü beraber verilmiştir. İmam Safî (Ö : 204)'nin er-Risale'sinde işlediği konular, İmam Ahmed (Ö : 241)'in

talebelerinin, kendisine sordukları sorular ve aralarında geçen konuşma, İmam Müslim (Ö : 161)'in Sahih'inin mu­kaddimesinde yazdıkları, İmam Ebu üavud (Ö : 275)'un meşhur Sîmen'inde takib ettiği metod ile ilgili Mekke ehline yazdığı risale, İmam Ebu İsa et-Tirmizî (Ö : 279)'nİn Câmi'inin sonunda aldığı, sahih, hasen ve zayii" hadislerle ilgili «el-İIel» adlı kitabı, İmam Buharı (Ö : 256)'nin ka­leme aldığı «Üç tarih»[59] ve benzeri gibi eserler hep bu cüm­ledendir.

Bütün bunlardan dolayı rahatlıkla diyebiliriz ki : Ha­dis tenkidi, sahih hadisleri sahih olmayandan ayırma işi; müsned, cami ve diğer hadis kitapları te'lif edilirken be­raber olmuştur. Bâzı hadis kolleksiyonlarında derecesine işaret edilmeksizin ki bu oldukça azdır zayıf mün-ker ve mevzu haberlere yer verilmesi hadis imamlarının cerh ve ta'dil sahih ye zayıf hadisin şartlarında ihtilaf et­melerinden kaynaklanıyor. Cerh konusunda kimisi aşın sert, kimisi yumuşak, kimisi orta yollu davranmıştır. Ba­zılarının keşfedemediği illetleri bazıları bulabilmiş. Bu ise, İslâm'da araştırma hürriyetine en güzel Örnektir. Ancak bu hürriyetin ash; hakkı ortaya çıkarmak ve batılı yok etmek içindir, yoksa heva ve arzuları tatmin için değildir. [60]

 

İslâm'da Makbul Rivayetin Şartları

 

Hadisciler makbul rivayet için öyle şartlar koymuşlar­dır ki, bu şartlar; ravinin doğruluğu, nakillerinde yalan, hata ve gafletten beri olduğunu fazlasıyla göstermektedir. Bu şartlan şöylece sıralayabiliriz:

1- Müslüman Olması:

Bu içten ve dıştan İslâm'a teslim olmaktır. Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahire t gü­nüne imanı, Allah'ın şeriatı ve hükümlerini kabulü ge­rektirir. Gerek ilminde gerekse amellerinde bunlara bağ­lı kalması gerekir. Diğer dinlerde de yalan yasak olduğu halde, müslümaıılık şartının konulması şunun içindir : Konu dini bir konudur, kafir, gücü yettiği kadar başka­sının dinini yıkmaya çalışır. Ayrıca İnandığı şeylerden dolayı ithama maruz kalmıştır. İtham unsuru baki kal­dıkça dinî hususta rivayetlerinin kabulü doğru olmaz. Haberi mü'min değilken almış ve İslam'dan sonra naklet-misse kabul edilir.

2- Mükellef Olnası:

Bu akıl baliğ olmakla tahakkuk eder, çocuk ve de­linin rivayeti alınmaz Birincisi şer'an sorumlu olmadığı için onu yalandan alıkoyan bir şey yoktur. İkincisine ge-Îİnce, anlama, ayırma kabiliyetinin olmayışındandır. Tabii ki mümeyyiz olan çocuk buluğa ermeden haberi alır bu­luğa kavuştuktan sonra naklederse elbette rivayeti alı­nır. Sahabenin Allah onlardan razı olsun İbn-i Abbas, Îbnu'z-Zııbeyr ve Mahmud b. Rebİy gibi gençlerin rivayetlerini kabul hususunda icma etmeleri de buna delalet eder. Sahabeden sonra gelenler de bunu kabul etmiş ve temyiz yaşım beş olarak tesbit etmişlerdir. Bu konuda da Mahmud b. Rebi'nin şu hadisine dayanmışlardır : «Ben beş yaşında iken Hz. Peygamberin ağzına su alıp, yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum.»

3- Adalet:

Kişinin takva ve murûet sahibi olduğuna delil olan bir melekedir.

Takva; Allah'ın emirlerini yerine getirmek, yasakla­rından da kaçınmaktır. Bu da büyük günah işlememek, küçük günahlarda ısrar etmemek ve bidatlerden uzak ol­makla meydana gelir.

Murûet ise; riayet edildiğinde insanı güzel ahlak ve adalet sahibi kılan edep kurallarıdır.

İki şey murûeti yok eder;

a) İnsanı aşağılayan küçük günahlar, küçük önem­siz bir şeyi çalmak gibi.

b) İnsanın onurunu düşüren ve onun şerefine ha­lel getiren bazı mubah hareketler; yolda bevletmek, edebi aşacak tarzda mizah yapmak. Bu gibi şeyler daha çok örf ve âdellere dayanır.

Hadiscilerin adaletten maksatları ravinin adil olma­sıdır. Bu ister erkek ister kadın oîsun, hür olsun, köle olsun gözleri görür olsun, olmasın farketmez. Hadisçiler erkeklik, hürriyet ve görmeyi şart koşmamakta haklıdır­lar. Zira birçok hadisi müminlerin anneleri ve başka ka­dınlar, Zeyd b. Harise gibi azatlı köleler ve İbn-i Umml Mektum gibi amalar da rivayet etmişlerdir.

4- Zapt:

(Bilgiyi muhafaza etmek) : Bu da iki kısımdır:

a) Ezberlemek suretiyle muhafaza etmek (zaptu'sadr)

b) Yazmak suretiyle muhafaza etmek (zaptu'l-Kitab)

Birincisi; Şeyhinden işitiğini ezberlemesi ve işitti­ği andan söyleyeceği ana kadar istediği zaman onu tekrarlayabilmesidir.                            '

İkincisi; hadisleri yazdığı kitabı muhafaza etmesi ve onu işittiği andan rivayet edeceği ana kadar her türlü değişiklikten korumasıdır. Ravi bu kitabını ancak gü­vendiği ve değişiklik yapmayacağından emin olduğu kimseye ödünç verebilir.

Ezberlemek suretiyle muhafaza üzerinde icma mey­dana gelmiştir. Ancak yazmak suretiyle muhafazaya tmam Ebû Hanife ve tmam Mâlik gibi büyük imamlar karşı çık-mışlardır[61]. Cumhur'a göre ezberlemek şartıyla kitabından rivayet edenin rivayeti kabul edilir.   .

îşte bir ravide bütün bu şartlar tahakkuk edince ri­vayeti kabule şayan olur. Bu şartların tamamını taşıyan kimsenin doğru söyleyip söylemediğinden şüphe edile­mez, hatta hadiscilerin tenkîd metodlarına, cerh ve ta'dil yollarına, ravinin gerçek durumuna öğrenmek için yap­tıkları araştırmalara zan ve töhmet akındaki ravilerin rivayetlerine gösterdikleri dikkate vâkıf olanlar, nerdeyse bu şartlan taşıyan ravilerin yalan söylemelerinin imkan­sız olduğuna inanır. Bu hakikat rical kitaplarını okuma­yan ve hadisçilerin tenkit metodlarını bilmeyen bazıları­na bir demagoji olarak görülebilir. Ama bu söylediklerim bir gerçektir. Bu kitaplar üzerinde derin araştırma ya­panlar bilirler. Bilenler de (bu hakikati) itiraf ederler.

Zapt için de biraz önce belirttiğimiz manada or­taya .koydukları şartlar rivayetlerinde hata ihtimalini uzaklaştırıyor galatı, hatası çoğalan, ezberleme gücü zayıflayanların rivayetlerini reddetmişlerdir. Aynı şekilde hatası ve sevabı eşit olan ravilerin de rivayetlerini red­detmişler ve onları munker olarak kabul etmişlerdir. Onun için hadisçiterin rivayetler hususunda haddinden fazla ihtiyatlı davrandıklarını açıkça görüyoruz. Hadis­leri uyanık, zeki ve âdil kimselerden almış ve evham sa­hibi, rivayetlerde hata işleyenlerin naklettiklerini terketmislerdir. Bu konuda sade insanın kendisinden kurtula­madığı nadir olan hatalaar müsamaha göstermişlerdir.[62]

Nice dindar ve güvenilir kimse var ki hadisçilerin nez-dinde hadis rivayet etmeye ehil değildir. îşte bu konuda bunlar hakkında bize gelen bazı rivayetler:

İbn-i Sirin'in şöyle dediği tesbit edilmiştir : «Bu ilim dinin kendisidir, dininizi kimden aldığınıza iyi bakınız»

Hicret Yurdu (Medine) nun îmarnı, Malik b. Enes bakın ne diyor: «Biz bu mescidde 'falan Resulullah'm şöyle dediğini nakletti' diye (hadis rivayet #eden) nice in­sanlarla karşılaştık. Bunların her biri beytu'1-mâlı teslim edecek kadar emin insandı, ama ben onlardan hiç bir. hadis almadım. Çünkü bu işin ehli değillerdi.»

Yahya b. Said el-Kattan da şöyle diyor: «Birçok sa-lih kimse var ki hadis rivayet etmeseydi onun için daha hayırlı olurdu» tabii ki el-Kattan bununla hafıza gücü zayıf olanları kastediyor.

İmam Ahmed «İnsanları kendisinin arzularına uy­maya çağıran heva sahibi, yalancı ve hadiste hata edip bu hataları kendisine bildirilince kabul etmeyen dışında herkesten hadis yazılabilir.» demiştir.

Süleyman b.~Musa da şöyle der; «Hadis imamları şöy­le derlerdi; timi, hadisleri rivayet yolu ile değil de (orada burada buldukları) sayfalardan elde eÜen kimselerden al­mayın. Zira bunlar hadisleri birbirinden temyiz edemezler, kelimelerin yazılışında yanlışlığa düşer ve çok hata ederler.»[63]

Meşhur kitaplarında hadisleri toplayan imamlar sa­dece rivayete ve âdil ve zabıt ravilerden şifahi olarak al­maya itimad etmişler, yazmayı güven ve muhafazayı ar­tırmak için kullanmışlardır. Ta ki bu dereceye ulaşma­yan ve kendilerinden sonra gelecek hadis talihleri onlara müracaat etsinler. [64]

 

Hadisçilerin Metin Ve Sened Tenkidine Verdikleri Önem

 

Hadisçiler isnad tenkidine o kadar özen göstermiş­ler ki, bu konuda eklenecek hiç bir şey kalmamıştır. Rical tenkidi hususunda bize büyük bir serveti miras olarak bıraktılar. Bu eserlerin bir kısmı sika raviler, bir kısmı zayıf raviler, bir kısmı genel olarak bütün raviler hak­kındadır. Ravileri tenkid ederken sadece zahirî olarak cerhetmekle yetinmediler. Bilakis dahili yönden de ten­kid ettiler, bunun en güzel delili- de halkı işlediği bidate çağıranla veya çağırmayan bidat ehli ravilerin rivayetle­rinin ayrı kategoride değerlendirilmesi teşkil eder. Nitekim hadisçiler birincisinin rivayetini red, ikincisininkini de kabul etmişlerdir. Çünkü birincisinin yalan söyleme ihtimali çoktur. Fakat ikincisi öyle değildir. Aynı şekilde işlediği bidate çağırmasa da bu bidatini destekleyecek bir rivayette bulunursa yine kabul etmemişlerdir. Bidate çağıran birisi de bu bidate ters bir rivayette bulunursa böyle rivayetleri de kabul etmişlerdir. Çünkü bu takdirde psikolojik olarak yalan ihtimali oldukça azalıyor.

Sahibini yanlışlığa sevkedecek unsurları da güz önün­de bulundurarak, devlet adamlarının kapısına gitmeyi onlardan ödül almayı ve benzeri şeyleri bir «cerh» sebebi saymışlardır.

Hadisciler isnad tenkidine (harici lenkid) önem ver­dikleri gibi metin tenkidi (dahili tenkid) ne de Önem ver­diler. Bunun da en güzel delili bir hadisin te'vil imkan t olmaksızın akla hisse ve müşahadeye ters düşmesini mev­zu hadisin emaresi olarak görmeleridir. Hadisciler çoğu kez Kur'an'a, meşhur sünnete ve tarihi hakikatlere ters düşen ve fakat te'lif imkanı olmayan birçok hadisi red­dettiler, münker ve şazz hadisi, metni illetli' ve metni muztarib gibi kısımları hadislerin içinde değerlendirdi ter.

Evet hadisciler mutlaka gözönünde bulundurulması gereken bu sebepleri önemli bazı nedenlerden dolayı is­nad tenkidine verdikleri önemi metin tenkidine vermedi­ler. Bu sebebleri sahih hadis konusunda ayrıntılı olarak anlatacağız. [65]

 

Hadiscilerin Hadislerin Anlaşılması Ve Manalarına Verdikleri Önem

 

Hadisciler aynı şekilde yadisîerin anlaşılmasına da büyük önem verdiler. Hadiscilere iftira atanların iddia ettikleri gibi onlar manalarını anlamadan sadece hadisle-leri taşımakla kalmamışlardır. Nitekim hadisleri her türlü şaibeden ayırarak eleyen ve onları saf bir şekilde top­layan ilk hadis imamları aynı zamanda fıkıh ve dirayet ehli kimselerdi. İmam Malik, Ahmet, Sufyan, b. Uyeyne,

Sufyan es-Sevrî, Buharî, Müslim ve diğer Kütub-i Sitte yazarları bunun açık örnekleridir.

Ahmed b. Hasan et-Tirmİzi; Ahmed Hanbel'den : «Be­nim yanımda hem hadisci, hem de fakih olan kimse, hadis ezberleyip de fakih olmayan kimseden daha hayırlıdır.» dediğini işittiğini söyler.

Hâkim, Tarih'inde, Abdulaziz b. Yahya'nın şöyle dedi­ğini rivayet eder; «Sufyan b. Uyeyne bize şöyle dedi; «Ey hadis ehli hadislerin manasını iyi öğrenin, ben otuz sene hadislerin manalarını anlamakla uğraştım.[66] Buharî'nin bazı hadîslerin tercemelerine bir hadisi fıkhı konular mü­nasebetiyle farklı yerlerde bölük bölük vermesi (takti) gibi hususlara başlıklarına bakıldığı zaman ne gibi neti­celeri doğurduğu görülebilir. Hadislerin anlaşılması ve fıkhı neticeleri İhtilaflı meselelerde müstakil görüşlerini de açıklar bîr meselede tercih yapmadığı zaman onu kesip atmaz, bunlardan dolayı «Buharî'nin fıkhı bölüm başlık-larındadır.» denilir. Müslim'in kitabındaki tertibide böy­ledir, Sünen sahipleri, özellikle Tirmizi bir işi bilen an­layan bir fakih edasıyla iıkhî görüşleri kitabında ortaya koymuştur

Evet sonraki asırlarda az da olsa metinleri an­lamadan bütün gayretlerini hadis toplamaya sarfeden kimseler çıkmıştır. Bunlar daha çok hadisler güvenilir kitaplarda toplandıktan sonra ortaya çıkmıştır. Ebu'l Fe-rec, «îbnu'l Cevzî'nin; «Saydul Hatır» adlı eserinde bil­medikleri şeyleri taşıyan hamallar olarak vasıflandırdığı kimseler bunlar olsa gerek»[67] demiştir. Burada bir çok örnekleri verilmiştir. [68]

 

Lafız Ve Mana İle Rivayet

 

Alimler; hadislerin harfi harfine orijinal lafızlarını korumanın îslâm teşriatında son derece önemli bir yeri olup; îslâm, ahkamının yüce bir hükmü olduğunda ittifak etmiştir. Mümkün olduğu kadar orijinal lafızları muha­faza etmek gerekir. Hadis nakli ve rivayeti ile iştigal eden­lere bu düşer. Hatta bazı âlimler mâna ile rivayeti caiz görmeyip bunu vacip addetmişlerdii.

Hadisleri mana ile rivayet etmeyi caiz görenler de ba­zı şartların ve son derece önemli ihtiyatların tahakkuku­nu şart koşarak şöyle demişlerdir : Hadisleri aslî lafız­larını terkederek mâna ile rivayet etmek; hitap tarzlarını ve lafızların inceliklerini bilmeyenlere haramdır.

Ancak lafızları taşıdıkları manalarıyla bilen onların ifade ettiği manalar hususunda uzman olan farklı mana­lara gelen lafızlarla zahir ve anım ifadeleri diğerlerinden ayıranın bu yola baş vurmasını caiz görmülşerdir. Fakih ve muhaddislerin cumhuru bu görüştedir.

Selef-i Salih lafzen rivayet etmeye azami gayret sarf-utmiş ve mâna ile rivayetin belli ölçüler dâhilinde veril­miş bir ruhsat olduğu görüşündedir. Bâzıları mâna ile rivayeti uygun bulmamış lafızlarla rivayet etmekle ye­tinmişler. Veki' (İbnu'l Cerrah) şöyle demiştir; «Kasım b. Muhammed, Ibn-i Şirin ve Reca b. Hayve Allah onlara rahmet etsin  hadisleri aslî lafızları ile tekrarlıyorlardı». Beyhaki'nin el-Medhal'in de belirttiğine göre imam Malik de lafzen rivayet hususunda ısrar etmiş, merfu hadisleri mana ile rivayet etmeyi yasaklamış, ancak sair hadislerin lafzı rivayetine cevaz vermiştir.

Seleften mâna ile rivayete cevaz verenler de vardır. Nitekim İbn-i Şirin; ibrahim en-Nehai, Hasan-ı Basri ve Şabi'nin hadisleri mana ile rivayet ettiklerini nakleder.[69]

Burada bilinmesi gereken bir husus da şudur; mana ile rivayet etmek sadece hadis müdevvenatmın içermedi­ği hadisler için caizdir. Aksi takdirde hiç kimsenin her­hangi bîr musannifin kitabında yer alan bir hadisin lafız­larını değiştirerek onun yerine aynı mânayı ifade eden başka bir lafza yer vermesi doğru değildir. Çünkü bu ruhsat sadece lafızları ezberleyen ve onları aynen akta-ramayan kimseler içindir. Yazılı sayfa ve kitaplarda böy­le bir durum söz konusu değildir. İbnu's-Salah'ın da de­diği gibi bir insan lafızları değiştirmeye salahiyeti olsa da başkasının eserini değiştirmeye yetkisi yoktur.[70]

Bilinmesi gereken diğer bir husus Hz. Peygamber'in çok ma'naya şamil veciz ifadelerinde olduğu gibi lafızları ile ibadet edilen dua, zikir, ve teşehhüd hadisleri bu ruh­satın dışındadır.

özel olarak tedvinin birinci asırda başladığını, genel anlamda ikinci asnn başında başladığım, mana ile riva­yetin yazılı belge ve kitaplardan yapılmasının caiz olma­dığını, hadisleri nakleden ravilerin aynı lafızlara bağlı kaldıklarını ancak bazılarının mana ile rivayeti uygun gör­düklerini ve bu uygun görenlerin çoğunlukla fesahat ve belagat erbabı hâlis Arap olduklarını, onların bizzat Hz. Peygamber veya Hz. Peygamber'in bütün hallerine şahid olan ve ondan işitenlerden dinlediklerini, onların hitap tarzlarım ve sözün yorumlarını bildiklerini, rivayet ettikleri şeylerin din olduğunun farkında olduklarını, Hz. Pey-gamber'e yalan isnad etmenin haram olduğunun farkın­da olduklarını ve bunun Allah'ın şeriatı ve hükümlerine yapılacak bir iftira olduğunun farkında olduklarım bi­lirsek, bütün bunları gözönünde bulundurursak  daha önce işaret ettik mana ile rivayetin dinde bir zarar teş­kil etmediğini, bazı müsteşrik ve onların izinden yürü­yenlerin iddia ettikleri gibi naslarda herhangi bir tah­rif ve tebdilin olmadığını anlarız. Ayrıca kitabını koru­yacağını tekeffül eden Cenab-ı Mevla, Resulünün sünne­tinide tahrif ve tebdilden koruyacağını üstlenmiştir. Allah, her asırda sünneti tahriften, bozguncuların hilele­rinden, ve cahillerin te'vilinden koruyacak âlimler varetmiştir. Bu sebeple içine kansan bâtıl giderilmiş ve geriye kalan hak, içenlere saf bir kaynak olarak bırakılmıştır. «De ki hak geldi, artık batıl ne bir şey ortaya çıkarabilir. Ne de geri dönebilir (o tamamen yok olup gitmiş tir. )[71]

Şimdi Allah'tan yardım ve tevfik dileyerek reddiye ve mudafaya başlayabiliriz. [72]

 

EBU REYYENİN KİTABINA ÖZET BİR ELEŞTİRİ

 

Ağustos 1945 yılma tekabül eden Hicri 1364 yılının Ramazan ayında Mahmud Ebû Reyye, er-Risâle dergisinin 633. sayısında «el-Hadlsu'l Muhammedi» (Hz. Muhammedin Hadisleri) başlığım taşıyan bir makale ya­yınladı. Hadis konusundaki görüşlerini içeren bu maka­lenin yakında yayınlanacak bir kitabının özeti olduğunu belirtiyordu. Okuduğum vakit yazdıklarının bir kısmını doğru bulmakla beraber bir kısmında haktan sapmalar gördüm. Bunun üzerine kalemi aldım ve bir reddiye ya­zarak er-Risale dergisine gönderdim. Derginin 642. sayısında yayınlanan makalemin sonunda; «Bunun yayınla, nacak bir kitabın özeli olduğu için üstaddan kitabım ye­niden İnceleyerek güzden geçirmesini ortaya çıkan haki­katler için tekrar düşünmesini, hadis ilminin basit bîr iş olmayıp inceleme, araştırma sabır ye metanet gerektiren bir iş olduğunu belirtmiştim.

Yazar bunu kabul etmemekle beraber benim tenkit­lerime alınarak reddiyeme bir cevap yazmış ve er-Rİsâlc mecmuasının 654. sayısında yayınlamıştır. Süzkonusu ce­vabi yazısının mukaddimesinde benim makalemin hakkı arayan bir makale olduğunu kabul ederek üzerinde du­rulmaya ve kendisine cevap verilmeye değer olduğunu belimi Suma Ebu Reyye kitabının neşrini geciktirdi ben de tekrar üzerinde düşünüyor zannettim.

Derken bu yıl (1377 h = 1958 m.) Üstad Ebu Reyye'-nin «Advaun ale's Sünnetli Muhammedlyye» adında bir kitabı ortaya çıktı.[73] Kitabı üzerinde düşünerek araştırıcı gözüyle okudum, önceki makalesinin büyütülmüş bir şekli olduğunu gördüm. Yazann pek azı müstesna hiçbir dü­şüncesi değişmemişti. Bunun üzerine Özellikle sünnet ko­nusunda bilgi sahibi olmayanların düşüncelerinde sarsın­tıya yol açtığı için geniş uzun bir reddiye yazmaya karar verdim. Bana hüsnüzan besleyen ve daha Önceki reddiye­mi hatırlayan fazilet sahibi bîr çok kişinin teşvikleri bu isteğimi arttırdı.

Önce bu reddiyelerimi «el-Ezher»in (ez-Zehra) adlı dergisinde yayınlamak istedim, bu iş için Ezher dergi­sinden daha uygun bir dergi olabilir miydi? Çünkü bu dergi Ezher'in dili idi, İslâm'ın bayraktarlığını, tanıtımı­nı ve ona uzanan dilleri susturmayı üstlenmişti, dünya­nın her tarafındaki müslümanların güvendikleri bir der­giydi.

Kitabın geniş reddiyesinden önce kısa bir Özetini bu­rada vermeyi uygun gördüm. Dileyen bunu kitap ve yazarının metodu hakkında bir fikir veren ana çizgiler ola­rak da değerlendirebilir.

1-Yazar büyük iddialar ortaya attığı halde bu id­dialarını destekleyecek delillerden mahrumdur. Veya de­lilleri ortaya koymaya çalışmış ancak bunlar yetersiz kal­mıştır. Yahut delilleri ileri sürmüş ancak bunlar da iddialannm büyüklüğü yanında kısır kalmıştır. Mesela ki­tabının beşinci sayfasındaki şu iddiası buna bir örnektir.; «Hadis alimleri rivayet yönünden hadis ilmi için bütün gayretlerini sarfettikleri halde; bu ilimi tahsil etmeye geçmeden önce bilinmesi gereken önemli bir konuyu ih­mal ettiler. Bu konu; Hz. Peygamber'in söylediği sahih hadislerin hakiki nassını araştırma meselesidir. Hz. Pey­gamber bu hadisleri söylerken yazılmasını emretti ini yoksa bunları yazmayı yasakladı mı? Sahabe ve onlardan sonra gelenler bunları tedvin ettiler mi yoksa bundan kaçındılar mı? Ondan rivayet edilen haberlere gerek laf/i olarak, gerek mâna yönünden onun ağzından çıkan sözlere tıpatıp uygun mudur, ters midir? (işte hadisciler bütün bu soruların cevaplarını ihmal ettiler.)

Yazann ihmal ettiklerini iddia ettiği bu konuların ta­mamında hadisçilerin büyük araştırmalar yaptıklarını ve bütün çabalarını bu yolda harcadıklarını Allah da biliyor ilimde derinleşenler de biliyor.

Buna diğer bir örnek: 7. sayfadaki şu sözleridir: «Hadis kitaplarında sahih vehasen olarak isimlendirilen hadisler arasında hemen hemen Hz. Peygamber'in ağzın­dan çıkan lafızlara ve terkiplere uyan bir tek hadis bile mevcut değildir...»

s. 13'teki Örnek de şöyle; «Bu konularla daha önce kimse ilgilenmediği için Hz. Peygamber'in hadisleri hu­susunda insanlar sağlam bilgilere sahip olsunlar diye bü­tün bunları içeren bir kitap te'lif etmek istedim.»

Oysa haddizatında ortaya attığı bütün konular hak­kında âlimler son sözü söylemişlerdir. Bu konudaki delillerimizi ileride ayrıntılı olarak ortaya koyacağımız eleş­tiride belirteceğiz

2-Yazar bazı konularda delil getirirken müsteşikle-, rin sözlerine dayanmıştır:

s. 81, 171 ve 172. sayfalarında yaptığı gibi, hikmet sa­hibi yazar pek azı müstesna müsteşriklerin İslâm'a ve müsülmana karşı kin beslediklerini; hür ve nezih ol­duğunu iddia ettikleri araştırmalarıyla (ki nczihlikle uzak­tan yakından hiçbir alakası yoktur) zehir kustuklarını nasıl bilmez. Onların amaçları İslâm'ın Kur'an ve Sünnet gibi iki direğini yıkmak suretiyle yüce İslâm'ın yüce ka­lesini yıkmaktır.

Bütün çabalarına rağmen Kur'an'a şüphe sokaına-ymca genel olarak sünnetin mütevatir olmadığını ileri sürerek bütün çaba ve gayretlerini sünnet konusuna tek­sif ettiler.

Böylece ba/.i insanlar şüpheye düştüler; hatta bu şüp­henin eseri olarak zaman zaman hadis konusunda gü­rültüye yol açan bazı görüşleri savunan araştırıcılara ki Ebu Reyye de bunlardandır rastlıyoruz. (Bunların -ileriye sürdükleri görüşlerin) Müsteşriklerin mamulü ol­duklarına; bunlardan alıp ithal ettikleri ve yalandan ken­dilerine izafe ettiklerine Allah şahiddir.

3-Yazar bazı konularda fazla uzatmış ve (lüzum­suz) bir çok nakillerde bulunmuştur. Bunun sebebi en uzak ihtimalle dahi olsa arzu ettiği neticelere ulaşmak­tır. Mesela ma'na*ilc rivayetin dinî, edebî ve luğavî za­rarlarını anlatırken yaptığı gibi. Öbür yandan adalet ve zapt gibi konuları oldukça es geçmiştir. Ayrıca İslâm'da rivayet tenkidi ve rivayet ilminin üzerine bina edildiği adalet ve zapt gibi iki konu kitabda birkaç satırla nasıl geliştirilebilir.[74]     

Bana öyle geliyor ki yazar bunu kasıtlı yapmıştır. Zira adalet ve zaptın şartlarını hadis imamlarının ortaya koydukları esas ve kaidelerle beraber zikrederse kitabın­da ileri sürdüğü bir çok şeye çelişki ar/edecektir.

Rivayetleri tenkid etmek için hadis usulü alimlerinin koymuş oldukları usulün eski ve yeni insan aklının var­dığı en yüksek noktadır desem aşırı gitmiş olmam. Allah'ın izniyle bu konuya da ileride genişçe yer vereceğim.

4- Bu ya/arın enterasan yönlerinden biri de kendi­sini destekleyen ve görüşlerini te'yid eden uydurma haber­lerden delil getirmesidir. Mesela 29. sayfada Medine'de çok hadis rivayet ettikleri için Uz. Ömer'in îbn-i Mes'ud lîbu'd-Derda ve İîbu Musa'yı hapsetiği rivayetini delil ge­tiriyor. Oysa îbn-i llazm'ın dediği gibi bu haber açıkça uydurma ve yalandır. Kaldı ki yazarın bir rivayeti İbn-i Hazma nisbet etmesi nakil yönünden ilmî güvenirlilikle asla bağdaşma/.*

Bütün imamların ittifakıyla uydurma olan, sünneti Kur'an'a arzetme hadisi de delil olarak verdiği örnekler­dendir.

Öbür yandan «dikkat edbı bana ki t ab ve bir misli verildi» gibi sabit ve sahih bir hadise 252. sayfadaki ihti­laftan hareketle metin tenkidi yapılmış ve buna şüphe düşürmeye çalışmıştır.

123. sayfada îsrâ ve miraç hadîsinde Hz. Musa'nın Hz. Muhammed'in Allah Teala'ya tekrar müracaatını sağlaması hadisine la'n etmiş ve bunu İsrailiyattan saymıştır.

Yine «sadece üç mescide yolculuk yapılır» hadisinde Mescidi Aksa'mn zikredilmesini 129. sayfasında İsraili­yattan saymıştır.

Aklî ve nakli ilimlerde imam olan İbn-i Teymİye ki müellif kitabında sık sık ondan nakillerde bulunmuştur bu hadisten delil getirmiş ve herhangi bir endişe de duy­mamıştır. Bu, Buharı ve Müslim'in ittifak ettikleri .bir hadistir. İleride genişçe reddiyeye geçince bunlara benzer çok şey görülecektir.

Bu hadislere ta'n hususunda müsteşriklerin ileri ge­lenlerinden başka yazara öncülük yapan seleften kimse bilmiyorum.

İnsanı üzen ve dehşete düşüren hususlardan bir tane­si 114. sayfada Buharî'nin Abdullah h, Amr b. As'tan ri­vayet ettiği 'Hz. Peygamberin Kur'an'da zikredilen bazı vasıflarının Tevrat'ta da olduğunu bildiren hadisi Kabu'l Ahbar tarafından talebesi Abdullah'a gelmiş bir hurafe olarak değerlendirmesidir. Bilmiyorum bu iddia Allah'ın şu sözü ile nasıl bağdaşabilir? : «Yanlarındaki Tevrat ve İncirde (vasıflarını) gördükleri ümmî Resul ve Nebi'ye labi olanlar...»[75]

5-Hadis uydurmacılığı bölümünde yazar siyasî ve mezhebi asabiyetten söz ederken müsteşriklerle aynı ka­naate varmıştır. Şöyle ki ona göre 'bir sahabi'nin fazi­letini, herhangi bir görüşü, bir fikri destekleyen her hadis mevzudur. Bunu güvenilir araştırma kaideleri kabul etmediği gibi hiçbir insaf sahibi insan da kabul etmez. Şundan dolayı yazar faziletler konusunda birçok sahih hadise dil uzatmıştır. Tevrat ve İncil'de bile faziletlerine değinilen sahabe hakkında hiçbir sahjh hadisin olmama­sı, bazılarında bulunan meziyet ve faziletlerin bazı­larında bulunmaması ma'kul değildir. Faziletler konusun­da veya herhangi bir fikir ye düşünceye delil teşkil eden her hadisin mevzu iddiası ifrat ve delilsiz varılan boş bir yargıdan ibarettir. Aynı şekilde faziletler konusunda varid olan her hadisin sahih olduğunu iddia etmek de araştırma eksikliğinden doğan bir tefrittir. Öyleyse geriye vasat, âdil yol kalıyor ki o da sarih akıl ve tutarlı tenkid ile sahih ve sahih olmayan, merdud ve makbul haberleri birbirin­den ayıran araştırıcıların yoludur. Faziletler ve benzeri hadisler konusunda hadis imamlarının takib ettikleri yol da budur.

6-Yazar dindar ve ahlak sahibi insaflı hiçbir gön­lün razı olmayacağı şekilde Allah Resulünün ashabından Ebu Hureyre (ra)'ye ağır ithamlarla yüklenmiştir. Biz peygamberler dışında hiçbir beşerin masum olduğunu id­dia etmiyoruz. Ancak biz ilim ve fazilet yönünden her­kese hakkım vermek istiyoruz. Kimsenin aklına pranga vurmak da istemiyoruz. Sağlıklı tenkid kaideleri çerçe­vesinde her araştırmacı istediği tenkidi yapar ve dilediği görüşü ortaya atar. Ancak dileğimiz, âlimlerde olduğu gibi tenkideinin tenkid âdabına uyarak, insafı elden bırakma­ması, kötü maksattan uzak olarak nezih sözlü, güzel la-birli olmasıdır.

Salih selefimiz de aralarında tartışıyor ve münakaşa ediyorlardı. Ancak onlar iftira, insafsızlık ve kötü söz­lerden uzak kalmış, iffeti asla elden bırakmamışlardı. Bırakın edebi (edep bir yana) müellifin Ebu Hureyre efen­dimizin Allah'ın nimetini anarak sarfetmiş olduğu söz­lere getirdiği yorumda her türlü rencide edici ifadeleri kalemine nasıl yakıştırdığını da anlamak mümkün değil. Yazar 187. sayfada aynen söyle diyor; «Ebu Hureyre'nin kibir ve böbürlenmesi onu daha da bayağılaştırmış aslı ve mayası kendisine galebe gelmiş bu değerli hanıma kar­şı muamelede tüm edep ve haya sınırlarını aşmıştır. Rü­yasında bile göremeyeceği bu evlilikten sonra şöyle de­mişti «Ben Busre binl-i Gazva'nın yanında karın tok­luğuna çalışıyordum, bindiklerinde peşlerinden gidiyor­dum, indiklerinde onlara hizmet ediyordum şimdi de onunla evlendim. Ben biniyorum, indiğimde o bana hizmet ediyor... »[76]

îbn-i Sa'd-ın rivayetine göre şöyle demiştir: «Karın tokluğuna ve sırtının pekliği karşılığında Busre bint-i Gazvan'a hizmet ediyordum. O benden kendisine tabi olmamı ve hizmetinde her an kaini olmamı isterdi. Ne zamanki Allah Teala onu bana eş kıldı şimdi ben onun bana tabi olmasını ve hizmetimde kaim olmasını kendisinden istiyorum.»

Edebiyatçı ve araştırmacı yazar, bu ibareye getirdiği yorumda aynen şöyle diyor; «her türlü aşağılığı ifade eden, erdemlik ve şahsiyetlilikten âri olan şu söze bakın. Görüldüğü gibi (adam) eşini kendine hizmet ettirmek ve

ona hakaret etmekle kıvanç duyuyor, asîl bir aileden ge­len şerefli bir insan böyle yapar mı hiç.»[77]

Edebiyatçı (!) yazarın okuyucularına sunduğu bu iba­reyi olduğu gibi bırakmakla yetiniyorum. Bunun hükmü­nü temiz ahlak mahkemesine ve insan vicdanına bırakı­yorum, şüphesiz ki bu konudaki hüküm katı olacaktır.

Yazar, kitabının pek çok yerinde sünnet taraftarları­nı ve kendi kanaatlerine muhalif olanları zaman zaman Jiaşeviyye olmakla zaman zaman muannid olmakla ba­zen de bağnazlıkla (donuk kafalı) suçlamıştır kî bu ve benzeri hususlar da te'lif ve tenkid eserlere yakışmaz.

Ebu Reyye rahat olsun, ben onun büyük sahabi Ebu Hureyre'ye yaptığı gibi ne onun akidesine, mezhebine ve yetişme tarzına ne de soyunun şerefli olup olmadığına veya şahsiyetli olmadığı gibi hususlara değinmeyeceğim. Kalcnıİ elime aklığım günden beri bu tür safsatalardan kendimi uzak'tuttum... Sövüp saymak sadece sağlam de­lil ve salim mantıktan yardım atmayan aciz kimselerin kândır. Ben kitabın konularını tenkid etmekten başka bir konuya girmeyeceğim.

Basan ve yardımı sadece Allahtan dilerim.

Allahım yardım et ve kabul buyur. [78]

 

Detaylı  Eleştiri  Alimlerin  Hadislere  Verdikleri  Önem

 

Ebu Reyye kitabının 4. ve 5. sayfalarında şöyle diyor : «Hadisin islâm'da böylesine saygın bir yeri olmasına

rağmen âlimler ve edipler ona gereken önemi vermediler. Bu işi Hadis âlimleri diye isimlendirilen kişilere bıraktılar. Bunlar da kendi aralarında mütedavil kılarak ken­di metodlarma göre tedris ettiler. Bu grubun ortaya çıkardığı metod, değişmeyen donuk kaideler üzerine bina edildi, tik muhaddislerki bu kaideleri koyanlar onlardır bütün gayretlerini ravileri tanımaya ve mümkün olduğu kadar ravilerin tarihlerine genişçe yer vermeye hasrettiler. Bu ravilerden sadır olan rivayetlerin sahih olup olmadığı veya makul olup olmadığı bunları ilgilendirmiyordu. Sonra gelen hadisçiler de bunların çizdikleri sınırlara takılıp kaldılar. İnceleme ve araştırmaya tabi tutmadan rivayetlerin ifade ettiği zahiri manâlara bağlı kaldılar.»

Yazar heva ve taassub sultasından kurtulamayan or­yantalist misyonerlerden oldukça etkilenmiştir. Hatta ha­disler hakkında onlardan daha aşırı bir hükme varmış­tır. Böylece bu tutumuyla onları gitgide geride bırak­mıştır.

Cevap:

1-Yazarın yukarıdaki sözden ne kastettiği açıkça anlaşılmıyor. Fıkıh âlimlerini kastediyorsa onlar hadise

gereken ihtimamı göstermiş ve bu uğurda geniş çapta çaba sarfetmişlerdir. Bu konuda ahkam hadisleri ve bunların şerhlerine bakılması yeterlidir. Bu hususta onlarca ci.t eserin kaleme alındığı müşahacle edilir.

Eğer dirayet (hadis metni) ile uğraşan muhaddisieri kastediyorsa onlar da hadislerin metinleri, şerhleri ve tahlillerine oldukça fazla yer vermişler, araştırmadık önemli bir yerini bırakmamışlardır. Güvenilir hadis kitaplarından hiçbiri yoktur ki, üzerine birçok şerhler ya­zılmasın. Bunun için herhangi genel kütüphanenin kataloguna bakılması yeterlidir. O zaman müslüman âlimle­rin hadis ilmine verdikleri önemi, Kur'ana verdikleri önem hariç hiçbir şeye vermedikleri görülecektir. Bu ko­nuda bize büyük bir servet bırakmışlardır. Hatta ilmî kıymetinden dolayı hadis sahası gayr-İ müslim âlimler­den bir grubu da cezbetmiş, onlardan da bu sahada araştırma yapan ve bu uğurda ömür tüketenler çıkmıştır.

Şayet ahlak ve mevize âlimlerini kastediyorsa, onlar da te'lif etlikleri kitapları Uz. Peygamberin hadisleri ile doldurmuşlardır. Aynı şeklide edebiyat ve belagat âlim­leri de çoğu yerde kendi kitaplarında hadislerden deliller getirmiş ve ihtisasları yönünden hadislere gereken ilgiyi göstermişlerdir. Bazıları hadislerin sanat ve edebiyat yönünü ortaya çıkarmak için eserler yazmışlardır, imam Şe­rif (er-Radiy)'in «İcazu'l Kur'an» adlı eserinin, tamlaması olarak kaleme aldığı «el-Belağat'un-Nebeviyye» eserinde yaptığı gibi.

Yazar, muh ad dişlerin dışındaki alimlerden ve edebi­yatçılardan ne istiyor? Kendisi haddini aştığı gibi onlardanda hadlerini aşıp işleri olmayan şeylere burunlarını sokarak sahih, zayıf, merdud, iyi ve kötü haberleri bir­birinden ayırmalarını mı istiyor?

Edebiyat alimleri, hndisçi olmayan benzerleri ehil olmadıkları konulara karışarak bilgi sahibi olmadıkları şevler üzerinde durup izzeti nefislerini düşülmediler.

2-Yazarın gerek burada gerekse kitabının başka yerlerinde hadisçileri karalaması onlara dil uzatması ve onları bağnazlıkla suçlaması onların değerlerini düşür­mediği gibi müellifin de şanım yüceltmez. Bilakis araş­tırmacı ve âlimlerin yanında onun bu davranışı tenkid ve kınanmaya kıyıktır.

Hadis âlimlerinin ravi ve rivayeti tenkid eiınek için ortaya koydukları kaideler; gerek eskiden gerekse şimdi tenkid ilminin ulaştığı en yüce noktalardır. Sonraki nııı-haddisler önemli bir yenilik getirmemişlerdir. Ancak laibikatt genişlelmek ve bazı sonradan gelişen psikolojik çalışmalardan istifade etmek bunun dışındadır.

Yazar biraz insaflı davransaydı, muhaddislerin kaide. leriyle, beğendiği kimselerin kaideleri arasında bir karşılaştırma yapar ve böylece sağlıklı bir neticeye ulaşırdı. Fakat delilsiz olarak yukarıdaki sözü söylediği için bi/c de düşen umumî bir cevap vermek olmuştur. Adalet ve zapt konularına değinirken ayrıntılı olarak anlatacağız; la ki mııhadislcrin kaidelerinin kısır ve donuk olmadığı ortaya çıksın. [79]

 

Hadisçilerin Sened Ve Metin Tenkidine Verdikleri Önem

 

Bilmiyorum yazarın, muhaddislerin bütün çalış­malarını hadislerin İsnadına hasredip metine önem verdiklerini, iddia elmeye gönlü nasıl razı olabilir? Hadis hakkında  metninden hareketle şazz,  munker,

muztanp muallel ve mevzu olarak hükme varma­ları, hadisin metninde bulunan belirtilerden dolayı mevzu olarak hükme varmaları, hadisin metninde bufunan belirtilerden dolayı mevzu olduğuna delalet eden esaslar bu iddia ile nasıl bağdaşabilir? (Mesela) hadis metninde, bir Arap dili edebiyatı uzmanını bı­rakın; arabın en fasihi bir yana fesahet sahibi biri­sinden sadır olamayacağına şehadet edecek şekilde lafız bozukluğunun bulunması, muhal olan bir şeyi içeren mana bozuklukları, hikmet sahibi birisinin söy­leyemeyeceği demagoji ve abartma ifadeler, hadis metninin hisse ve müşahadeye ters olması, herhangi ma'kul bir te'vile medar olmadan Kur'an'a, mütevatir ve sahih sünnete ve icmâya muhalif olması veya ha­disin Hz. Peygamberin zamanında mevcut olmayan bir durumu ifade etmesi gibi. Hadis uydurmacılığı ta­rihi ile ilgili kitapları dolduran esaslar hep (bir ha­disi metninden dolayı mevzu sayan esaslardır.)[80]

Rebi1 b. Huseym: Şöyle demiştir; «bir hadisin ma­ruf olduğunu bildiren gündüzün aydınlığı gibi aydın­lığı veya munker olduğunu ifade eden gece karanlığı gibi karanlığı vardır.»

İmam îbnu'l Cevzi de şöyle der: «Akıl, nakit ve usule muhalif olan bir hadis görürsen bil ki o uydur­madır sözü ne güzel sözdür». Bu konuda muhakkik İbnu'l Kayyım (el-Cevziyye)'nin de kıymetli bir sözü var ki Aliyyü'l Kari «el-Mevzuât» adlı eserinde zikret­miştir. İşin garip tarafı yazar kitabının 104 ve 105. say-falarında buna benzer şeyleri zikretmiştir. Ancak ön­ce söylediği sözleri ile sonra yer verdiği muhakkik­lerin sözleri nasıl bağdaşabilir bilemiyorum?

Bu konuda daha çok açıklığa kavuşsun diye bazı hadisçilerin metin tenkidlerini burada aktarmak is­tiyorum. Böylece bütün gayretlerin sened tenkidine hasredilip metin tenkidinin yapılmadığı iddiasının yanlış  olduğu  görülecektir.

İbnu'l Cevzi; «Göz ağrısından Cebrail'e şikayet et­tim bana Mushaf'a bakmamı önerdi» hadisini değer­lendirirken, Hz. Peygamber'in zamanında mushaf var-mıydı ki bakılsın der.

Hafız îbn-i Hacer bir mevzu Hadis olan «Cebrail Miraç gecesinde bana bir ayva verdi, ben de yedim. Hatice o zaman Hz. Fatıma'ya hamile idi.» hadisini değerlendirirken şöyle der: «Bunun uydurda olduğu açıktır. Zira bi'l ittifak Hz. Fatıma Mirac'tan önce dün­yaya gelmiştir.»

İbn-i Kayyim, «Bir adam hadis rivayet ederken aksırırsa bilin ki o doğrudur» şeklindeki uydurma ha­disi tenkid ederken şöyle der; «Bazıları bu hadisin se­nedini doğrulasa da insan hissi yalan olduğuna şe­hadet ediyor. Çünkü biz, çok aksıran fakat yalan söy­leyen insanlar görüyoruz. Şayet bir hadisi bir kişi rivayet ederken aksırırsa yinede sıhhatine karar ve­rilemez.

Sened zayıf hatta sağlam olsa bile hadis imam­larının metin tenkidine ne derece güvendikleri açık­ça görülmektedir.

Buna bir başka örnek de Hayber ehlinden cizye alındığını  bildiren hadistir.  Bu  haberi uyduran kişi

Sâd b. Muaz (ra)'ı şahid olarak zikreder. Bu hadisi tenkid edenler «Sa'd b. Muaz'ın Hayber'den önce Hen­dek harbinde vefat ettiğini Cizye hükmünün henüz nazil olmadığı için sahabe ve diğer araplar tarafından bilinmediği, söz konusu hükmün Tebük seferinden bonra nazil olduğu, yine bu hadiste Hayber I ilerden cizye sorumluluğunun kaldırıldığı oysa, onların za­manında böyle bir mükellofiyetin zaten söz konusu ol­madığı gibi benzer yönlerden ona kadar varan se­beple tenkid etmişlerdir.[81] Hadislerin kusurlarını tes-bit etmek ve mevzu hadîsleri ortaya çıkarmak için te'lif edilen eserlerde bunlara benzer birçok örnek var­dır. Bütün bunları belirttikten sonra hâlâ hadisciler bütün çabalarım isnad tenkidine hasrederek metin tenkidi ile ilgilenmediler denilebilir mi? [82]

 

Hadiscilerin   Metin  Tenkidinde İhtiyatlı Daviıanmalar1nın Sebeblerî

 

Hadisçilerin isnad tenkidine metin tenkidinden daha fazla yer verdiklerini inkar edemeyiz. Bunun bazı sebepleri vardır. Biz burada bu sebepleri okuyu­cu  ve araştırmacılara  sunmayı yararlı görüyoruz.

Aslında Hadis alimlerinin isnad tenkidinde at­tıkları uzun adımları metin tenkidinde uygulamama­ları onların uzak görüşlü, derin düşünceli ve temkinli olduklarına bir delildir. Mesele dini bir mesele olduğu için sünnetin ortaya konmasında senedi gözetti lur, dinin aslı ve kaynağı olan bir nass'ın tesbitinde ravi-nin iç ve dış görünüşüyle  takva sahibi,  sâlih,  adil, zabıt ve Hz. Peygamber'e yalan isnad etmekten uzak olduğunu tesbit etmekle yetinmişlerdir. Her ne za­man ravide zapt, hıfz, emanet, tebdil ve tağyirden uzak olma vasıflarıyla beraber, şartlarıyla birlikte ada­let sıfatı da bulunursa yalan ve uydurma ihtimali im­kansızlaşır, denilemezse bile oldukça uzak olur. Öy­leyse metin tenkidinde aşırı gitmeye gerek yoktur. Bu­nun da başîıca sebepleri şunlardır :

a) Hadis bazen müteşâbih olur, manası anlaşıl­maz;  o takdirde  sadece aklı hakem yaparak metni tenkid etmeye gerek yoktur. Zira bu tür müteşâbih hadisleri akıl idrak edemez. Bundan ne kastedildiğini ancak Allah ve onu tebliğ eden Resulü bildirdiği tak­dirde anlaşılır.  Bize düşen hakiki manasını Allah'a havale ederek varit olduğu gibi kabul etmek ve im­kansız olan zahiri manadan kaçınmaktır ya da akla ve   muhkem   nakle   uygun   şekilde   te'vil   etmektir. Allah'ın sıfatları ve benzeri konulardaki hadisler bu çeşittendir.

b) Hadisin metni bazen mecazî olur, hakiki ma­nayı ifade etmez. Gerek dil açısından gerekse usul açısından mecaza hamletme imkanı olduğu halde, ha­kiki manasına hamletme akla hisse ve müşahedeye terstir diyerek  hadisi  reddetmek  sağlıklı  araştırma kaideleriyle bağdaşmaz.

Sahih-i Buhari'de[83] rivayet edilen güneşin battık­tan sonra arşın altında secde ettiğini bildiren hadis gibi, şayet bu hadisi hakiki manasına hamledecek olursak yanlış olduğu açıkça ortaya çıkar, eğer me­cazi olarak mana verecek olursak beliğ bir ifade ol­duğu ortaya çıkar. Zira güneşin secdesi yüce Allah'ın iradesine boyun eğerok seyrine devam etmesi ve Allah'm yerleştirdiği sağlam sistemden şaşmayarak, kesintisiz ara vermeden devam etmesidir. Bu tür ha­dislerle, yaratıkları âlemlerin Rabbi'ne boyun eğmeye teşvik kastedilir. Son derece azametli bir yapıya sa­hip olan güıi(3ş, Allah'ın İradesine boyun eğiyorsa zayıf bir yaratık insanın özellikle güneşe ibadet edenler O'na  İnanması ve boyun eğmesi elbette gerekir.

Bu uslüb oldukça yaygındır. Mesela Arapların şöyle dediğini görüyoruz. «Devem yolun uzun oldu­ğunu bana şikayet etti (dedim ki) sabret deveciğhn ikimiz de mübtelayız» görüldüğü gibi bu şiirde ne .şikayet ne de konuşma sözkonusudur. Bu sadece bir mecaz ve bir temsilden ibarettir. Temsildeki inceliğe bakın, oğer başka şekilde ifade edilse bu incelik gö­rülmeyecektir. Bu tür beliğ temsiller hiç bir şüpheye maruz kalmayan ve bize mütevatir olarak gelun Kur'an-ı Kerimde de mevcuttur. «Şimşek, Allah'ı hamd ile teşbih eder.» âyetinde olduğu gibi, öyleyse hadis­lerin de bu tür ifadeler kullanması ilk defa yapılan bir şey değildir.

c) Hadis metni bazen gaybî bir haber olur. Kı­yamet ve ahiret gününün özellikleri gibi, o takdirde gaybî bir'şeyi zahire kıyas edip aklın yargısıyla red­detmek insafsızlık olur. Cennet ve sıfatları, nimetleri cehennem  ve  azabı  hakkındaki  hadisler de  bu  çe-şitd endir.

d) Bazen  hadis  metni  gün geçtikçe  ilmi  haki­katle ortaya çıkan ve Nebevi bir mucize olduğu anla­şılan bir metin olur. *Köpek birinizin kabını yalarsa biri  toprakla  olmak üzere  yedi  kez yıkasın»   hadisi gibi. Bazı doktorlar köpek artığından meydana gelon mikrobun giderilmesi için toprağın fonksiyonunu is-bat ettiler.[84] Öte yandan bazı dinden nasibini alama­yanlar  bunu  teşride  zorlama ve  bir mucazefet ola­rak kabul etmişlerdir. Ancak müminler hükmün hik­metini anlamadıkları zaman onu kulluğun gereği ka­bul edip itibar etmişlerdir.

İnsaflı herkesin göreceği gibi şayet hadis âlimleri yüzeysel bir değerlendirme ile hemen hikmeti gizii olan bu ve benzen hadisleri reddetmeye kalkışsaydı sonra da açıkça bunun hikmeti ortaya çıksaydı o za­man bu, araştırma eksikliği, cehalet ve risaletin sahi­binin hakkına tecavüz sayılmaz mıydı? Şimdi yazara soruyorum hala hadiscilerin takip ettikleri metodun doğru olduğu hususunda benimle aynı görüşte değil misin?

Yazar 6. sayfada- şöyle iddia ediyor : «Muhaddis-lerin tamamı bu ilmi araştırmaya başlamadan, kitap­larını okumadan önce bilinmesi gereken önemli bir işi ihmal ettiler. Bu da Hz. Peygamber'in buyurduğu sözün hakiki nassını tesbit etmektir, Hz. Peygamber bu nassın aynen yazılmasını emretti mi yoksa terk-ederek bunu yasakladımı? Sahabe ve onları takib-edenler tedvin ettiler mi? yoksa buna yanaşmadılar mı? rivayet edilenler gerek lafzen gerekse manen olarak Hz. Peygamber'in ağzından çıktığı ifadelere uyuyor mu yoksa muhalif mi? sonra ondan yapılan bu rivayetler ne zaman tedvin edildi? Ümmetin âlim­lerinin bu husustaki durumları ne idi?...»

Bu iddiayı  destekleyecek hiç  bir delil yoktur.

Bu, hayatlarını bu uğurda harcayan hadis imam­larının hakkına açıkça tecavüzden başka bir şey de­ğildir. Bahsettiği bu meseleler hakkında âlimler bir çok inceleme ve araştırma yapmışlardır. Onlarca hadis usûlü kitaplarında bunlar görülebilir. Mesela şu ki­taplara bir göz atılması yeterlidir. El-hakim Ebu Ab­dullah'ın «Ulumü'l-Hadis»i, İmam İbnu's Salah'ın «Ulumu'l~Hadis>' i, Hafız iraki'nin «Elfiyetu'l-Hadis» i İmanı Nevevi'nin «et-Takrib»i, Hafız İbn-i Kesir'in «el-Baisu'l-Hasis fi iimi'l-Hadis»i, Hafız İbn-i Hacer'in «Nühbetü'l-Fiker»i ve şerhi, Hafız Suyutî'nin «et-Ted-rib»i ve buna yazılan on kadar şerhleri büyük âlim ol Leknevi'nin «Zufür'ul Emani (fi şerh-i ınuhtasari'l Curcani)»si ve Şeyh Tahir el-Cez&irİ'nin «Tevcihu'n Nazar»ı eski ve yeni yazılan daha nice eser. Hakikati araştıran kişiye bu kitaplardan her hangi birine mü-racat etmek yeterlidir. O zaman Ebu Reyye'nin hadis-cilerin ihmal ettiklerini söylediği her konuda ayrı bö­lümler ve yeterli araştırmaların olduğunu ilm-i yakin ile bileceklerdir. Ayrıca hocasına tabi olarak bunların hadis imamlarına iftira olduğunu da göreceklerdir. [85]

 

Bütün Hadislerin Mâna İle Rivayet Edildiği İddiası Ve Bu İddiaya Cevap

 

Yazar eserinin 8. sayfasında sabır ve metanetle araştırmaya koyulduktan uzun bir müddet sonra şa­şırtıcı hakikatlere ve önemli neticelere ulaştığını şu şekilde belirtir: «Bütün hadis kitaplarında sahih diye isimlendirilen veya hasen olarak kabul edilen hadis­ler arasında hemen hemen Hz. Peygamber'in ağzmdan çıktığı gibi hakiki lafzı ve muhkem terkibi ile gelen bir tek hadis görmedim. Bazı kısa hadislerde geçen yalın kelimeler asli lafızlarıyla rivayet edilmişse de bu pek azdtr. Bana öyle geliyor ki ıstılahlarında sa­hih diye isimlendirdikleri hadisler haddi zatında sa­hih olmayıp raviler cihetiyle sahih sayılmıştır.

Yazar burada son derece yanlış ve delilsiz bir hükme varmıştır. Biz hadislerin tamamının lafızla­rıyla rivayet edildiğini söylemiyoruz. Zira bir tek ha­dis mana değişmese de farklı farklı lafızlarla rivayet edilirken nasıl böyle diyebilirim. Aynı şekilde yazarın iddia ettiği gibi bütün hadisler mana ile rivayet edil­miş de diyemeyiz. Bütün rivayetlerin ittifakla aynı lafızlarla naklettikleri hadisler mevcutken nasıl böyle iddia edilebilir. Bütün rivayetlerin bir tek lafzı itti­fakla nakletmeleri bu lafızların Resulullahtan işiti­len aynı lafızlar olduğuna delalet etmez mi? Öyle ha­disler var ki Belagatten anlayanlar onun arabın en fasihinden yani nübüvvet pınarından fışkırdığından asla şüphe duymaz? Bunu daha önce de belagat ve beyan âlimleri fark etmiş ve Nebevi belagat ile ilgili kitaplar telif etmişlerdir.

Burada işaret edilmesi gereken bir husus; lafzen rivayet edilen hadislerin çoğunun kısa hadisler oldu­ğudur. Ayrıca mana İle rivayet edilen uzun hadisler­de değişiklik bir iki veya üç kelimededir. Hadis la­fızlarının tamamında değişikliğe yol açan ma'na ri­vayeti çok azdır. Bunları uzun ve kapsamlı araştır­malardan sonra söylüyoruz. Nitekim Buharı, Müslim ve diğerlerinde tiz. Aişe'den rivayet edilen «vahyin başlangıcı» hadisi ki uzun hadislerdendir buna en güze] örnektir. Raviler bu hadisin çok az kelime­lerini farklı varyantlarla rivayet etmişlerdir. Burada bu kadarla yetinmek istiyoruz. Yazann kitabında ma­na ile rivayete ayırdığı bölümü tartışırken genişçe tenkid edeceğim. Orada onun delil olarak kullandık­ları örneklerin bir kısmının lehine değil aleyhine de­li), olduğunu açıklayacağız. Tartışmasız hadis imamı olan hafız İbn-i Hacer bakın bu konuda ne diyor:

«Hz. Peygamber'in hadislerinden O'nun «cevamiul kelim» (yani az kelime ile çok şey ifade etme özel­liği) vasfına delalet eden hadislerin bir kısmı şun­lardır. Hz. Aişeden gelen «Her kim bizim işimiz (di­nimiz) içine ondan olmayan bir şeyi sokarsa bu iş merduddur» hadisi, yine Buharı ve Müslim'in ittifak otüği «Allah'ın kitabında olmayan her şart batıldır» hadisi, Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği «Ben size bir şey emrettiğim zaman gücünüz nisbetinde onu yerine getirin» hadisi, Mikdad'm rivayet ettiği dört Sünen'de yer alan Hakim ve Jbn-i Hibban tarafından sahih ol­duğu bildirilen. «İnsanoğlunun doldurduğu en şerli kap karnıdır.» hadisi ve buna benzer araştırmayla or­taya çıkacak bir çok hadis gibi. Bunlar daha çok ra-vilerin lafızlarında tasarrufta bulunmadıkları hadislerden görülür. Bu hadisler; varyantlarının az oluşu ve lafızlarının üzerinde ittifak edilmesi ile ortaya çı­kar. »[86]

Hafız ibn-i Hacer'in zikrettiklerine şu hadisleri de eklemek istiyorum: «Müslüman, müslümanlann elin­den ve dilinden emin olduğu kimsedir.» «İnsanlar iç­lerinde işe yarar bir tane dahi binit bulunmayan yüz deve gibidir.»[87] «Müminler bir bina gibidir, bir kısnu diğer kısmını destekler.» «Sevgide ve rahmette mü­minleri bulursun (diye başlayan!» hadis, «İnsanları ateşe sürükleyen dillerinin ürünüdür.»

«Haya İmandandır» «Küçük dere kenarında ye­tişen her nebat şişkinlikten ya öldürür ya da Ölüme yaklaştırır.» ve buna benzer bir çok hadis asli lafız­ları ve hakiki terkibleriyle gelmiştir.

Hadiscilerin sahih olarak isimlendirdikleri hadis­lerin haddi zatında sahih olmayıp ravilerin durumla­rına göre sahih oldukları iddiasına gelince, bu kendi­sinden bin sene Önce söylenen bir şeydir. Hadis imam­ları bu konuda şöyle demişlerdir: Hadisin sahih, ha-sen veya zayıf olduğu hükmüne varmak muhaddis açısından sahih ve hasen şartlarının tahakkuk edip etmemesine bağlıdır. Yoksa evvelemirde bu hadislerin sahih, hasen veya zayıf oldukları manasına gelmez. Bunu yakinî olarak ancak gaybı bilen Allah bilir. Ak-len doğru kimsenin yalan söylemesi veya yalancının doğru söylemesi mümkündür. Bu ihtimal hadis ima.larını araştırmada derinleşmeye, incelemede ve hük­mü tesbit etmede oldukça temkinli ve insaflı dav­ranmaya sevketmiştir. [88]

 

Kur'an'ın Mütavatir Oluşunun Sebebi Peygamber Döneminde Yazılmas1dır İddiası Ve Buna Cevap

 

Yazar kitabının io; sayfasında şöyle diyor : «Şayet hadis te Kur'an gibi Peygamber devrinde tedvin edi­lip Kur'an'a verilen dikkat ve inceleme hadislere de verilmiş olsaydı sünnet de Kur'an gibi mutevatir ola­rak gelirdi. Ve müslümanlar bu şiddetli ihtilafa gir­mezlerdi...»

Sanki yazar Kur'an'ın mutevatir oluşunu Hz. Pey­gamber döneminde yazılmasına bağlıyor. Oysa haki­katte öyle değildir. Zira tevatür Kur'an'ın lafzı ve nakli yönüyledir. Binlerce sahabi Hz. Peygamber'den almış ve onu ezberlemiştir. Tabiundan da binlerce ki­şi aynı şekilde şahabiden almıştır. İşte bu şekilde te­vatürün kendileriyle sabit olduğu çok sayıda insan yine büyük sayıda bir insan topluluğundan alarak, mutevatir olarak bize ulaşmıştır. Ve kıyamete kadar, böyle devam edecektir. Kur'an'ın mutevatir oluşunun ana sebebi ezberlenmesi ve şifaen alınmasıdır, yoksa sayfalardan nakledilmesi değildir. Yazım; biri sayfa­larda diğeri hafızalarda olmak üzere iki şekilde var­lığını sürdürsün diye, koruma ve tesbit unsuru ola­rak kabul edilmiştir. Nitekim Hz. Ebubekir ve Hz. Osman dönemlerinde Allah ikisinden de razı olsun Kur'an'ı sayfalarda toplayanların gayesi de bu idi. On­lar, Hz.'Peygamber'in huzurunda yazıldığı gibi yazılmasına önem verdiler. îşte sünnet de Hz. Peygamber döneminde yazılsaydı fakat Levatür derecesine ulaş-Lıracak kadar kimse ezberlemeseydî yazarın iddia et­tiği gibi mutevatir olarak bize gelmezdi.[89] MiUevatir olup olmamak çok sayıda insanın rivayet edip etme­mesine bağlıdır. Nitekim Sünnet, Hz. Peygamber dö­neminde tedvin edilmediği halde az da olsa bir kısmı mutevatir olarak gelmiştir. Şayet mütevathiik yazıl­maya bağlı olsa idi büyük bir dikkat ve ihtimamla tedvin edilmiş kitaplar hep mutevatir olurdu. Oysa ne gezer? [90]

 

Sünnetin Dindeki Konumu İle İlgili Çelişkili  Sözler

 

Yazar kitabının 17. sayfasında şöyle diyor; «onlar, kavlî sünneti, Kur'an'dam sonra gelen dinin ikinci ya da üçüncü derecesinden kabul elliler» birkaç satır sonra da $öyle diyor : «oysa ikinci dereceden elinden olan (yani dinin ikinci kaynağı olan) amelî sünnettir.» Kavli sünne­tin ikinci dereceden bir kaynak olmadığı anlaşılıyor. Sözlerinin sonu öncesine çelişki ar/eden yazarın bir konu üzerinde sebat kılmayarak, kendisinde meydana gelen bu kararsızlığın sebebini anlayamıyoruz  doğrusu.

Sonra eş-Şatıbi'nin, «el-İ'Usam» adlı kitabından kav­lî ve amelî sünnet arasındaki farka bir sözünü delil ge­tiriyor. Oysa Şatibî'nin sözü sünnetin kavil, fiil ve takrir olduğuna delalet ediyor. Daîıa sonra Reşit Rıza'nın şu sözünü naklediyor «dinde esas olan birinci mertebede Kur'an'ı Kerim'dir. İkinci derecede ise üzerinde ittifak

edilen amelî sünnettir. Ondan gelen ahad haberler ise gerek rivayet yönünden gerekse delalet yönünden üçün­cü, derecede gelir. Ü/erinde ittifak edilenlerle amel eden­ler ahire t le kurtulur ve Allah'a yakın olur. Ga/zali de bu görüştedir» Görüldüğü gibi bu sözde onun çelişkili sözüne delil teşkil edecek bir şey yoktur. Muhakkiklere göre sünnet ister kuvlî, isler fiilî, isterse takriri olsun dinin ikinci kaynağıdır. Birinci kaynağı Kur'an'dır.

Şu kadar da var ki Reşit Rıza'nın ikinci derecede saydığı, ü/erinde ittifak edilen amelî sünnettir. Yoksa ge­nel olarak bütün amelî sünnet değildir.

Bu hususun izaha ihtiyacı vardır, yoksa maksat oku­yucuyu şüpheler içinde bırakmak değildir. [91]

 

Müellifim Hz. Ömer'e, Hadis Rivayet Ettiği İçin Bazı Sahabileri Hapsettiğine Dair (İftirası

 

Ebu Reyye kitabının 29. sayfasında «Sahabe ve Ha­dis Rivayeti» başlığı allında şunları yazıyor. «İbn-i Hazm'ın, el-ihkam (fi usulil Ahkam) adlı eserinde riva­yet ettiğine göre Hz. Ömer, çok hadis rivayet ettikleri için ibn-i Mesud, Ebu Musa (el-Eşarî) ve Ebud'Derda'yı Me­dine'de hapsetmiştir.»

Hakikatte (Hz. Ömer'e) bu iftirayı yapan İbn-i Hazm değil yazarın kendisidir. Yazar okuyucuya İbn-i Hazm'ın bunu rivayet ettiği intibaını veriyor. Halbuki kesinlikle onun rivayeti değildir. Sadece kitaplarında zikretmiştir. Hadis ilminde mübtedi olanların da bileceği gibi bîr ha­disi rivayet etmekle kitabında yer vermek arasında fark vardır. Yine okuyucuya İbn-İ Hazm'ın bu rivayeti kabul ettiği  intihamı da veriyor. Halbuki İbn-i Hazm bundan

beri olduğu gibi bu rivayeti tenkid ederek batıl olduğu­nu açıklamıştır".

Bakın ibn-i Hazm «el-ihkam»mda ne diyor : «Hz. Ömer'den O'nuıı İbn-i Mes'ud Ebud'Derda ve Ebu Zer'i Hz. Peyganıber'den hadis rivayet etlikleri için hapsettiği rivayet edilir.» sigasıyla zikretmiştir. Şayet kendisi riva­yet etseydi «Biz rivayet ellik derdi.» (Ayrıca) tbn-i Hazm bu rivayet hakkında senedinde yer alan İbrahim b. Ab-durralunan b. Avi Hz. Ömer'i işitmediği için münkati ol­duğunu söyler. Münkati ise delil-teşkil etmeyen zayıf hadislerdendir. Zira sakatlık senetten düşürülen ravide ola­bilir, hadisi onun uydurma ihtimali söz konusu olabilir. İbn-i Hazm sözlerine devamla şöyle diyor.[92] «bu haberin yalan ve uydurma olduğu aşikardır. Çünkü bu durumda Hz. Ömer, ya sahabeyi itham etmiş olur ki bu takdirde kendisi de itham edilenlerden olur. Veya onları hadis ve sünnetin tebliğinden nehyedip gizlemelerini inkar etme­lerini islemiş olur. Bunu yapmak ise İnsanı İslâm'dan çıkarır. Allah müminlerin emirim bütün bunlardan muha­faza eylesin, bunu kati surette müslüman olan birisi söylemez, şayet itham olunmadıkları hakle hapsetmişse bu onlara /ulumdur. Fasid anlayışına delil bulmak içinbula'nedilmiş rivayetlere sığınanlar istediklerini tercih et­sinler (her iki şekilde de yanlış olur.)»

İbn-i Hazm'm dedikleri işte bunlardır. Yazar hala haberleri aktarırken güvenilir olduğunu iddia edebilir mi? Dikkatli okuyucu bu adamın âlimlerden yaptığı nakiller­den şüphe duyarsa mazur sayılmaz mı?

Bu rivayetin yalan olduğunun delillerinden birisi de; İbn-i Mesu'd'un Hz. Ömer'in görüş ve yoluna tabi olan birisi olmasıdır. Bu konuda o şöyle der: «şayet bütün in­sanlar bir tarafa Ömer de başka tarafa gitse ben Ömer'in yanında yer alnım» Hz. Ömer onu Kule halkına ilim öğretmek İçin göndermiş ve Kulelilere «Abdullah'ı si/y göndermekle sizi nefsime tercih etlim» demiştir. Az hadis rivayet etmek hususunda O'nun Hz. Ömer'e muhalefet ettiğini akıl nasıl alır. Hz. Ömer'in de O'nu hapsettiği mi­sil düşünülebilir?

Sonra yazar burada metin tenkidini nasıl ihmal c&c\\ halbuki bütün hadisçilere metin tenkidini terkettikleri için dil uzatan O'dur, öncekilerin ulaşamadığı moltn ten­kidini kendisinin yaptığını iddia eden de O'dur. (Bun­ların) bir hücum ve sataşmadan ibaret okluğunu Allah biliyor.

Bunun dışında yazar bunun bir sayfa sonra yer ver­diği Amr b. Meymun'un sözü ile çeliştiğini nasıl görmez. Amr b, Meymun şöyle demiştir. «Bir yıl Abdullah b. Me-sud'a gidip geldim bu bir sene zarfında ne «Rcsıılullah şöyle dedi» dediğini ne de ondan bir hadis naklettiğini işitmedim. Bir gün bir hadis rivayet etti birden bir hü­zün kapladı ve şakır şakır terlediğini gördüm.»

Kendisinin tcnkidçîlerin şeyhi olduğunu iddia eden bir zata, gerekli açıklamaları yapmadan öncesi sonu, sonu öncesi ile çelişki arzeden rivayetleri getirmek ya­kışır mı?

Okuyucu kardeşim bütün bunların sebebi yazarın keyfinin istediğini alıp istemediğini almamasından kaynaklanıyor. Sonra o bu sözü müsteşriklerden kapmıştır,[93] çünkü şazz rivayetleri alıp kabul görsün diye tbn-İ Ha/m'u izafe edenler onlardır. [94]

 

«Bana Kasten Kim Yalan İsnad Ederse...» Hadisine Dil Uzatması Ve Bu Konudaki Hakikatin İzahı

 

Kitabının 37. sayfasında «her kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerini hazırlasın» hadisi şerifine yer vermiş ve Hafız İbn-i Hacer'in bu hadisin bazı varyant­larında «mütaammıden» kelimesinin yerini almadığını, Buharı Müslim ve diğer hadis kitaplarında ise bu ke­lime ile beraber variddir, dediğini belirttikten sonra şöy­le der; «Kim hakikaten inceleme yapar ve araştırmayı dı> rinleştirirse İçlerinde üç raşid halifenin de bulunduğu sahabeden gelen rivayetlerde «müteammiden» kelimesinin olduğunu görür hiçbir akıl sahibi Hz. Peygamber'in böy­le bir şey dediğine ihtimal vermez, bana öyle geliyor ki : bu lafız, kasıtsız olarak Allah rızası için Hz. Peygamber'e yalan hadis isnad edenlere bir yol bulunsun veya hata vchm ve yanlış anlayarak başkasından hadis rivayet eden ravilere dayanak olsun diye ayrıca hataen bunu yapan günahsız okluğu için, bu konuda mesu'l tutulmasınlar diye, âlimler tarafından idrac diye bilinen yolla hadise sokuşturulmuş t ur.

Bu şekilde O'nun Hafız îbn-i Hacer'in söylediklerine ikna olmayıp, bu zorlama ve faraziyelere yer verdiğini görüyoruz.

1- Bu hadis Buharı, Müslim ve diğer hadis kitap­larında hir çok sahabiden çok sayıda varyantla rivayet edilmiştir. îsnadlan sahih, hasen ve zayıf olmak üzere bazı muhaddisler bunun sayısını yüze kadar ulaştırmış­tır. Hafız İbn-i Hacer'in de Fethu'l Barî'de zikrettiği gibi bu hadisin bu lafızlarla tevatür derecesine ulaşan kanallarla rivayet edildiği bir gerçektir[95]Varyantlarının bu yüksek sayıya ulaşması (yani mütevatirlik) Hz. Peygam-ber'e yaları isnadının /.enimi ile ilgilidir yoksa bu lafız­lar ve verilecek cezanın hususiyeti ile İlgili değildir. Şuu­ra yazarın iddia ettiği gibi bu rivayet üç halifeden gel­miyor. Buharı ve Müslim'de Hz. Ali'den onların dışında­ki hadis kitaplarında da Hz. Osman'dan rivayet editmiş-tirİ[96] «müteammiden» kelimesi Buharı, Müslim[97] ve di­ğer güvenilir hadis kitaplarının bir çok rivayetlerinde geç­mişi ir. İçinde bu kelimenin geçtiği rivayetler, geçmeyen rivayetlerden daha çok ve daha kuvvetlidir. Buharı ve Müslim'de Ir.nes, Libû Hureyre, Muğİre b. Şu'be, Abdullah b. Aınr b. As'ın rivayetlerinde bu kelime yer alır­ken, Ifz. Ali, ve Zübeyr b. Avvam'ın rivayetlerinde yer almaz. Hadis lenkideileri ve diğerine göre kaide, iki ri­vayet çatıştığı zaman isnadı çok ve kuvvetli olanlar ter­cih edilir. Burada da «müteammiden» lafzına yer veren rivayetler tercih edilir. Mutlak mukayyede hamledilir. Bulaf/a yt-'r veren rivayetlerin tercih unsurlarından bir ta­nesi de İsnınİli'nin Müstahrec'i ile, İbn-i Mace'nin es-Sü-ncn'inde[98]Zübeyr b. Avvam yoluyla gelen rivayetlerde bu laf/a yer verilmesidir. Hadisi ezberleyen ezberlemeyene karşı delildir. Aynı şekilde sahih rivayetlerde belirtildiği gibi okuyan ve yazan Abdullah b. Amr b. As'ın rivaye­tinde de bu lafız vardır ki, Abdullah'ın rivayeti başkalu-rındaTi daha sikadır.(güvenilirdir).

2-Ebu Reyyc'nin bu kelimenin hadise sokuşturul-ması için gösterdiği sebeplere gelince bunlar makul de­ğildir. Bilmiyorum kasıtsızhk ile Allah rızası için hadis uydurma nasıl bir arada gelir -başka bilenin de çıka­cağını sanmıyorum. Bunu yapan kişi iddiasına göre hadis uydururken hayırlı iş ve faziletlere teşvik ederek1 Allah'ın rızasını ve şeriate hizmdti gözetir. Bunu yapan­lar da ehl-i tasavvuftan cahil ulanlar ile Kerramiye fır­kasına mensup olanlarıdır. Bunlar tergib ve terhib için hadis uydurmaya cevaz vermişlerdir. Öyleyse bu mak­satta hadis uydurmak ile kasıtsızhk nasıl birleşir? Bunun inanası makbul ve doğru olmayan bir kasıt olmaksızın olmalıdır.

Ya/.ar'ın bu kelimenin uydurulmasına «ravilere da­yanak olsun diye» gösterdiği sebep ise yine yanlıştır. Çün-ki hata ve sehvi gidermek bu kelime ile olmaz, başka dulİİlerle o zaten sabittir. İslam şeriatında kendisinden bir kusur olmaksızın hata işleyen ve unutan kimseye gü­nah yazılmıyaeağı tcsbiı edilmiştir. Bu mukarrer bir du­rum olduğu halde söz konusu kelime ravilere bir fayda sağlamaz. Bu kelimeye yer verilişinin sırrı yalana şiddetli bir ceza terettüp ederken hata ile veya unutarak bir şey yapana günah olmadığını vurgulamaktır. Bu kelime ile kayıtlandırılmusı aslında tabirin dikkat ve nezahatine de­lildir. Bu da halnen ve unutarak bir günah işleyenin de buna dahil olduğunun vehmini kaldırmak içindir.

İmam Nevevİ Müslim'in şerhinde şöyle diyor; [99]«Eş1-ari kclamcılanna göre yalan; gerek kasten gerekse seh­ven bir haberi olduğundan farklı olarak aktarmaktır. Ehl-i sünnetin görüşü budur. Mutezile ise şöyle demiştir; bir şeyin yalan olması için kasıt şarttır. Bu hadis de bize delildir. Zira Hz. Peygamber, kasıt ile kayülandır-mıştır. Çünkü bazen kasten yalan söylendiği gibi bazen de sehven yapılır. Ayrıca icma ve kitap ile sünnetin meş­hur naslarına göre hataen ve unutarak suç işleyene gü­nah olmadığı açıktır. Hz. Peygamber mutlak ifade kul-Iansaydı unutarak bu işi yapana da günah olduğu anla­şılırdı. Onun için kasıt i!e kayıtlandırdı. Mutlak rivayet­lere gelince onlar kasıt mukayycd rivayetlere hamledilir (Her şeyi bilen Allah'tır).

Ne varki hadis İmamları hataon veya unutarak suç işleyene günah olmadığını söylemelerine rağmen hataen ve sehven hadise sokulan bir şeyi Hz. Peygamber'e nis-bet edilen bir yalan olması itibariyle mevzu hadislere benzer olarak saymışlardır. (Onlara göre) bu durumu açıklamadan böyle bir haberi rivayet etmek caiz değildir.

Halüî, ibnu's Salah, Irakî ve diğer bazı hadisçiler bu görüştedir[100] İbn-i Main ve tbn-i Ebi Hatim gibi bazı cerh imamlarına göre ise bu tür rivayetler uydurma ola­rak kabul edilir. Bazı imamlar ise müdree* olarak ka­bul etmiştir. Her ne olursa olsun bu tür hata ve unut­maları ravinin adalet ve zaptına halel getiren bir kusur olarak değerlendirmişlerdir.

3 -Bu yazarın ilginç yönlerinden birisi de «sarhoş olduğunuz halde» ifadesini terk ederek «namaza yaklaş­mayın» diyen (Bektaşi)ierin yolunda yürümesidir. Biraz önce Hz. Ömer'in hadis naklettikleri için üç sahabi'yi hapsettiğine dair İbn'i Hazm'dan yaptığı rivayet görülmüştü.

Orada yaptığım şimdi de «Her kim bana kasten yalan isnad ederse.:.» hadisini anlatırken yapıyor. 42. sayfada ibn-i Hacer'den nakilde bulunurken O'nun yukardaki ha­disin mütevatir olmadığı görüşünde olduğunu belirtiyor, (yaptığı nakil şöyle); «Hadisin tarikleri çok olduğu için (hadiscilerden) bir cemaat mütevatir olduğunu söylemiştir Ancak bazı üstadlarımız bu konuda tartışmışlar, çün­kü ınütevatirin şarlı (rivayetlerden) iki tarafın ve bun­ların arasındaki ravüerin çoklukla eşit olmasıdır. Bu da hadisin her varyantında mevcut değildir.» (görüldüğü gi­bi ibn-i fiacer'den naklederken) yer vermemiştir. Devamı harfi harfine şoyledir.[101] «Böyle diyenlere şöyle cevap vermişlir : Mutlak mütevatir olmaktan maksat her asırda başından sonuna kadar bir topluluğun bir topluluktan ri­vayet etmesidir. İlim İfade etmesi için bu kafidir. Aynı şekilde Enes tarikiyle gelen hadisi O'ndan çok sayıda ravi rivayet etmiş ve tevatür derecesine ulaşmıştır. Hz. Ali'nin rivayetini Tabiunun meşhurlarından sika olan altı ravi nakletm iştir, ibn-i Mesud, Ebu Hureyre ve Abdullah b, Amr b. As'ın rivayelleri de böyledir. Eğer bunların her biri için kendisinden gelen sahabiden mütevatir olarak gelmiştir dense doğrudur. Çünki mütevatir için muayyen bir sayı şart değildir, ilim ifade etmesi kafidir. «Nuhbetu'l fiker» şerhinde ve * Ulumu'I Hadis» adlı kitabın değer­lendirmesinde belirttiğim gibi ravide bulunan yüce sıfat­lar çok sayı yerine kaimdir. Bu eserlerimde söz konusu hadisten başka mütevatir hadis yoktur diyenlere cevap verip örneklerinin çok olduğunu belirttim, «kim Allah için bir mescid inşa ederse...» hadisi, mest üzerine mesh; rukua varırken elleri kaldırmak, şefaat, havz(-ı Kevser) Ahirette Allah'ı görmek, imamın kurcyşiliği ve ben/eri hü­kümleri ifade eden hadisler hep bu çeşitdendir» aynı şe­kilde ihn-i Hacer'in Enes tarikiyle diye başlayan kısmı ihn-i ttacer'in sözü olup naklettiği bir şey değildir. Kas­ten terk ettiği bu açık sözlerden sonra yazar İbn-İ Hu-cer'in yukardaki hadisin mülevatir olmadığı görüşünde olduğunu iddia edebilir mi ki, sözlerinden de bu anlaşı­lıyor.     .

Yazarın 39. şayiasının haşiyesinde yer verdiği; «as­rımızda sünnet daileri ve isnad köleleri (hadiste geçen müteammiden) ziyadesini isbat için inad ediyorlar, sanki bunlar ibn-i Kuteybe, Buharı, en-Nesai, el-Mun/iri, el-Haltabi, İbn-i Hacer, Suyuti ve ibn-i Kayyım gibilerden daha İyi hadis ilmi biliyorlar» sözüne gelince bu fasid söze cevap vermeyeceğim sadece derim ki; bir çok riva­yette bu ziyadeye yer veren Buhari'yi hatta bu ziyadeyi isbatlamak için birçok açıklamada bulunan ibn-i Hacer'i burada zikretmekten utanmadın mı? Hikmet sahibi Peygamber ne güzel buyuruyor; «İlk nübüvvetten gelen söz­lerden birisi şöyledir; küanmadığın takdirde dilediğini yap.» [102]

 

Mana İle Rivayet Dine Her Hangi Bir Zarar Getirmemiştir

 

Ebu Reyye'nin adetlerinden birisi de kafasına bir fikir geldiği zaman veya hevası galebe çaldığı zaman araş­tırmayı kendi görüş ve arzularına göre yapmasıdır. Bu meyanda eline geçirdiği her şeyi kullanmaya çalışıyor. Bunun için kelimeleri tahrif etmek, lafızlara yüklenme­dikleri manaları yüklemek, yanlış nakillerde bulunmak, araştırmacı, imam ve âlimlere dil uzatmak ona göre hiç­bir vebal gerektirmiyor.

Bir başka adeti ise bir fikri ve düşünceyi arzeder-ken saptırma ve mübalağaya baş vurmasıdır. Fer'i olan bir şeyi asıl, asıl olan bir şeyi de tali alarak gösteriyor. 54. sayfada «hadis rivayeti» konusunu anlatırken yaptığı gibi. Burada hadislerin mana ile rivayetini asıl ve kaide olarak alıp laf/.en rivayetinde şaz/, ve nadir bir durum olduğunu bildirmiştir. HatUı imamlara da dil uzatarak, «kitaplardan okudukları veya nakledenlerden işittikleri hadislerin sahih olarak sağlam bir şekilde geldiğini la­fızların tahrif ve tebdile uğramadan Hz. Peygamber*in ağzından çıktığı gibi korunmuş olarak ravilere geldiğini sahabe ve onlardan hadisi akınların işittikleri gibi aynen tedvin edildiği zamana kadar naklettiklerini, aldıkları şe­kilde eda ettiklerini, hiçbir tebdil ve değişmeye uğramadığını hadis ravilerînin son derece kuvvetli hafızaya, mü­kemmel zapt ve ezberleme gücüne sahip olan ö/.el bir sınıf olduğunu» zannedenleri cehaletle itham etmiş ve ne­ticede şöyle demiştir : «Şüphesiz bu düşünce din bilgin­lerini oldukça etkilemiştir Allah'ın korudukları müs­tesna teslimiydin vacip olması ve ahkamım kabullenmenin farz olması bakımından hadislerin ele Kur'an ayetleri gibi olduğuna inandılar. (Ki onlara göre) Bunla­ra muhalefet eâen şüphe duyan tövbeye davet edilir.»

Bu sözleri okuyan şayet Hz. Peygamber'in hadis­lerini bilen ilim ehli değilse hiçbir hadisin muhkem laf­zıyla gelmediğini sanacaktır. Hadislere bir çok tebdil ve tahrifin girdiğini zannedeceklir. Oysa rivayette asiolan Hz. Peygamber (s.a.s.)'den İşitikliği lafızlarla aynen akta­rılmasıdır. Mana ile rivayet ise sadece zihinde lafızlar kaybolunca veya tam emin olunmayınca ihtiyaç anında bir ruhsat olarak verilmiştir.

Hadis ilmi ile uğraşanların bilmesi gereken husus­lardan bir tanesi bazı âlim ve ravilerin mutlak şekilde rivayet etmeyi yasaklamalarıdır. Bu âlimler kendilerine ve başkalarına lafızları İşittikleri gibi nakletmeyi şart koşmuşlardır. Mana ile rivayeti caiz gören âlimler olduk­ça ihtiyatlı hareket ederek hadisleri tebdil ve tahrtfu-n velıer hangi bir ilaveden koruyacak şartlar dahilinde ce­vaz venûij ve şöyle demişlerdir; «Mana ile rivayet sadece lafızları ve ınaksadları bilen, ifade ellikleri manalar hu­susunda uzman olan (aynı manayı ifade eden) lafızlar arasındaki farkı görenlere caizdir. «Yine demişler ki; bu da hadisler tedvin edilmeden önce caizdi fakat kitaplarda tedvin edildikten sonra kelimeleri müradifi (eş an­lamlı) ile değiştirmek hangi halde olursa olsun lafızla-nnda tasarrufta bulunmak doğru değildir.»[103]

îşin garip tarafı yazar, şeyh Tahir el-Cezairî'nin «Tevcihu'ıı-Nazar» adlı kitabından buna benzer şeyler nakletmiştir. Bilmiyorum kanıt getirmediği bir şeyi na­sıl nakleder. Sonra tedvin hareketlerinin genel ve resmi bir sıfatla birinci asrın nihayetinde başladığı Yazarın zih­ninden nasıl kaçmış olabilir. Üçüncü asır bitmek üzere iken sünnetin tamamı Sahih, Sünen, Müsnedlerde tedvin edilmiş, bitmiştir. Bazı sahabi ve tabiiler özellikle Hz. Peygamber'in vefatından sonra [104]birinci asırda hadis ted­vini ile uğraşmışlardır. Yazarın vardığı bu zalimane hükümler ile bu hakikatler nasıl bağdaşabilir? Bütün bun­lardan sonra birisi yazarı kötü maksatlı olmak ve tslâm teşriatınm ikinci kaynağını yıkmaya teşebbüs etmekle suçlarsa mesul tutulabilir mi?

İslâm düşmanları Ebu Reyye ve benzerlerinin îs-lâm'ın i ki direğinden birini yıkmak için giriştikleri kötü teşebbüslerden fazlasını arzu etmemiştir. Ebu Reyye bil-sinki; din bilginleri Allah şanlarını yüceltsin sünnetin dindeki yerini tarif ederken, onu layık olduğu ma­kamına oturturken ilim, amel ve suluk yönünden onu ge­rekli görürken, onun sahasından he türlü kötülüğü uzak­laştırırken, sabit olan sünneti reddeden, onu ibtal etme­ye çalışan, onunla alay eden ve hafife alanları günahkar ve fasık addederken bütün bu söz ve hareketlere müs­tehlik olmak için yapmadılar. Onların bu düşünceleri sağ­lam iman, aydın görüş ve asil ilimlerinden kaynaklan­mıştır.

2-Yakıştırılan bu hükümler ancak sahabe, tabiun ve elbailtabiinden olan ravilerin taşıdıktan  şahsî, dinî ahlakî sıfatlardan habersiz olanlardan sadır olabilir. Hz. Peygamber ve tarihî vakıaların şehadetiyle faziletli olan bu asırlarda yaşayanlar için uygun söz şudur: Onlar ka­mil din, yüce ahlak, takva ve muruet sahibi insanlardır. Onlar rivayet ettikleri naslavın; dînin kaynağı, asılların­da» bir asıl olduğunu gerçek manada biliyorlar, onda yapacakları herhangi bir tahrif ve tebdilin cehennemdeki yerlerini hazırlamaya sevkedeceğinin  de farkındaydılar. Bu itibarla onlar kuvvetli hafıza, keskin zeka ve diri bir vicdan ve belleyen, akleden kaplere sahip insanlardı. Bu özellikleri veya bir kısmını inkar etmek; hissedilen ve sa­bit olan hakikati inkardır.                                            

3- Yazar mana ile rivayeti caiz görenlerin delili olan Abdullah b. Süleyman   el-Leysî'nin   rivayet   ettiği: «Dedimkİ <ya Resuİuliah! senden bir hadis işitiyorum fa­kat senden iş t (iğim {gibi {nakledemiyorum ya bir kelime eksik veya bir kelime fazla oluyor, Hz. Peygamber şöyledetli : «şayet bir helali Iharam, bir iharaını helel kılmıyor ve jmanada isabet ^diyorsanız zararı |yok» bunu (ravi) Jı ı-, san-ı TBasrî'ye söyledikten (sonra «şayet bu hadis olma­saydı biz lıadis rivayet etmezdik der». Haberi naklettik­ten sonra 57. sayfanın dip notunda şöyle diyor : «şüphe­siz bu hadis, «kim benden bir hadis duyar onu beller ve işittiği gibi naklederse Allah yüzünü ağartsın» hadisini' terstir. Fakat her grubun kendi görüşünü isbat etmek için bir hadisten destek alması lazım!» Yazar bu sözüyle ha­disin uydurma olduğunu kast ediyor.

Ben, ona derim ki; bu hadisi ibn-i Mendeh[105] (310-395 h) «Marifetu's-Sahebe»de, Taberani  el-Mu'cemu'l-Keblr'inde, Hatip Bağdacıî ve başkaları kitaplarında, rivayet etmişler, hadis imamları ve tabîbleri kitaplarında naklet­miş ve hiç kimse mevzu olduğu hükmüne varmamıştır.[106] Yazar gerçekten sağlam bir araştırma arzusundaysa; se-ned ve metin yönünden tenkid etmesini ve uydurulan ke­limeleri açıklamasını isterdim, fakat bunu yapmamıştır. İki hadisin çelişki ar/elliğini hayal etmesi de doğru de­ğildir.

«Her kiın benden bir hadis duyar, onu beller duyduğu gibi naklederse Allah yüzünü ağartsın» hadisi işitİleni olduğu gibi muhafazaya teşvik içindir. Şüphesiz mana ile rivayclİ caiz görenler el'dal olanın hadisi aynı lafızlarıy-ta rivayet etmek olduğu görüşündedir. İkinci hadis  isemana ile rivayetin belirli şartlarla caiz olduğunu açıkla­mak içindir. Bir sözü oldukça ihtiyatlı davranarak ma­nasıyla rivayet eden için işittiği gibi nakletti denmezmi? elbette denir.  .

4- Yazar mucazefet yaptığı görüşlerini delillendir-mek için mana ile rivayete örnekler veriyor, bu nıeyanda Teşehhud lafızlarım veren hadisler, îslâm ve iman hadisi «sizi senin bildiğin Kur'an'i ona öğretmek karşılığında ev­lendirdim» hadisi, beni Kurayza'da kılınan namazla ilgili hadis gibi rivayetlere yer vermiş ve kitabının bir çok sayfasını bunlarla doldurmuştur. Bunun arkasındaki maksadı dini yönden mana ile rivayetin zararlı olduğu­nu ortaya koymaktır. Fakat Allah Teala İşlediği bazı ha­talarla bu maksadını boşa çıkarmıştır. Yazarın araştır­ma yeteneğini ve hadis ilminde ulaştığı dereceyi bu hata­lar ortaya çıkarmıştır. Kendisine arız olan bu halaları hususunda kısaca hakkı ortaya koymaya çatışacağım. [107]

 

Teşehhud Hadisinde Çelişki Yoktur

 

Yazar, namazda okunan teşehhüdün ibn-i Abbas Hz. Ömer ve diğerlerinin rivayet ettikleri farklı varyantlarım zikretmiş ve sonra şöyle demiştir : «Bunlar sahabeden ge­len lafızları farklı, sekiz teşehhud tür. Şayet bunlar mana ile rivayet edilen kavlî hadisler olsaydı, «belki» derdik; fakat bunlar her sahabinin günde çok defa tekrarladığı mütevatir amellerdendir.»

Rivayet edilen bu farklı teşehhüdlerin Hz. Peygam­ber tarafından bir defa söylendiğini nerden çıkarıyorsun ki mana ile rivayetin zararına delil olarak alıyorsun. Ha­dis ilmine yeni başlayanlar, hemen basit bir düşünceyle

farklı vesilelerle söylenen değişik rivayetler olduğunu an­lar. Çünkü Hz. Peygamber, farklı vakitlerde değişik lafızlarla söylemiş ve 'bunlardan" herhangi birisi ile teşeh­hüdün caiz olduğunu açıklamıştır. İslâm'a ilk girenlerden ibn-i Mesud ilk Önce duymuş, fetihten sonra hicret edenlerden ibn-i Abbas daha sonra işitmiş ve diğerlerin-ki de böyle olmuştur.

İbn-i Kudame el-Hanbeli şöyle der: «Hz. Pcygam-ber'den sahih olarak gelen hangi teşehhüdü okursan ca­izdir; buna îmanı Ahnıed şöyle işaret etmiştir. Abdul­lah'ın (İbn-i Mesud) teşehhüdü daha çok hoşuma gidi­yor fakat başkası okunsa da caizdir.» Çünkü Hz. Pey-gamber'in sahabeye farklı farklı öğretmesi hepsinin caiz olduğuna delalet eder, tıpkı mushafı farklı kıraatlerle okumak caiz olduğu gibi.[108] Bu teşehhüdîerden benim­sediklerini hatalı görmeden onları reddetmeden bir kıs­mını diğer kısmına tercih hususunda imamların görüşle­ri farklıdır. Hanefi ve Hanbelilerin dahil olduğu cum­hur, Abdullah ibn-i Mesud'un teşehhüdünü almıştır. Sa­filer, ibn-i Abbas'ın; Malikiler de Hz. Ömer'in teşehhü­dünü kabul etmişlerdir. Bu seçimlerinde (herkesin) ter­cih unsurları ve delilleri varki bu onların sadra şifa ve­ren araştırma, derin inceleme ve yeterli tetkik sahibi ol­duklarına delalet ediyor[109]Tirmizi der ki: «îbn-i Mesud'­un hadisi başka tariklerle rivayet edildiği için teşehhüd hadislerinin en sahihidir. Sahabe ve Tabiundan ilim sahi­bi olanların çoğunluğu  da bununla amel etmiştir.»

Alimlerle âlim olduklarını iddia edenler arasındaki farkın görülmesi için; İmam Şafiî'den rivayet edilen bir sözü belirtmek istiyorum. Kendisine ibn-i Abbas'ın te­şehhüdünü neden tercih etliği sorulduğu zaman şöyle demiştir; «Ben ibn-i Abbas'lan gelen sahili bir haber olduğunu işittim ve daha geniş buldum diğerlerinden da­ha çok ve daha cami gördüğüm için onu aldıın. Ancak bunu alırken sahih olan diğer şekillerini alanları kına­madım.» Şayet tartışma gereği bütün bu teşehhüd-lerin bir vesileyle söylenen tek rivayetten geldiğini ka­bul etsek dahi aralarındaki fark. bu kadar gürültüyü gerektirmeyecek derecede basittir. îbn-i Mesud'un teşeh­hüdü : «Ettahiyyalü lilİahi ves'salavatü vet'tayyibatü es-selamu aleyke eyyuhen-Nebiy» Jafızlarıyla gelirken ibn-i Abbas'dan gelen lafızlar «Euehiyyatü el-mubarekatu es-Selavati ettayyibatu lillahi» İbn-i Mesud, Hz, Ömer ve diğerlerinin lafızları ise şöyledir : «Ettehiyyatu lillahi ez'-zakiyatu lillahi, esselavatu lillahi ettayyibatu lillahi» di­ğerleri de ibn-İ Mesud'un rivayeti gibidir. Bunların dışın­daki rivayetlerde ise önünden bir kelime eksilip azalmak suretiyle yukarıda gelen lafızların dışına çıkmaz o da her kelimeden sonra veya başında yahut sonunda «lillahi» kelimesinin gelmesidir. Bunların hepsi caizdir; Arapça yönünden de her biri için ayrı bir nüans vardır. Teşeh-hüdden önce besmeleye yer verilmesi ise Hafız ibn-i Ha-cer'in de Fethu'I-Barî'de belirttiği gibi sahih değildir. Öy­leyse sünnete ve hadise şüphe düşürmekten başka bir maksadı olmayan bu yapmacık gürültünün sebebi ne­dir? Sonra (sayın) araştırmacı yazar teşehhüdün kavlî sünnet olmayıp mütevatir olarak gelen amelî sünnet ol­duğunu nerden çıkardı? Küçük bir talebe bile namazın kavillerden ve fiillerden ibaret olup teşehhüdün kaviller bölümüne girdiğini bilir. [110]

 

İman Ve İslam'ı Tarif Eden Hadisler

 

İman ve İslâm hadis[111] konusunda müellife arız olan­lar bu mey andaki bütün rivayetlerin tek rivayetten kaynaklandığı iddiası hayreti mucip yönlerdendir. Meşhur cibril hadisi ile Talha b. Ubeydullah'ın rivayet ettiği İslam'ın prensiplerini soran adamın kıssasının aynı olma­dığını kim bilmez; dahası cibril hadisinin Ebu Eyyub el-Ensarî'nin rivayet elliği «Uz. Peygamber'e gelerek «ba-mı cennete yakınlaştınp ateşlen uzaklaştıracak amelden haber verir misin?» diye soran adamın kıssası, ve Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği «Bir arabi Hz. Peygamber'e gelerek bana öyle bir amel söyle ki İşlediğimde cen­nete gideyim» hadisinden farklı olduğunu kim bilmez? Evet Ebu Eyyub ve Ebu Hureyre hadislerinin aynı kıs­sa olduğu söylenil'. Ancak ayrı kıssalar olduğu da söy­lenmiştir. Nitekim Hafız ibn-i Haccr de ikinci görüşe meyletmiştir.[112]

Bana öyle geliyorki, şüphenin kaynağı şudur, yazar Müslim'in Sahİh'inde hepsini bir yerde zikrettiği İçin tek kıssa zannetmiştir. Veya şüphesi İmam Nevevî'nin kita­bının 67. şayiasında söylediklerini yanlış anlamasından kaynaklanmıştır. İmam Nevevî, cibril hadisi ile başı toz­lu adamın hadisi, Ebu F.yyub'un hadisi ve Ebu Hureyru'nin hadisinin aynı kıssa okluğunu zannetmekten beridir. Şayet yazar, bu sahada muhakkiklerin dayanağı olan ve muhaddislerin emiri olan Hafız ibn-i Hacer'in «Fethu'l Bari» adlı kitabına baksaydı tafsilatına vakıf olabilirdi. Ve bu derece şeni hatalara düşmezdi. [113]

 

Kuran'ı Öğretme Karşılığında Nikah Hadisi

 

Ebu Reyye 68. sayfada mana ile rivayetin dîne zara­rını anlatırken şu haberi delil olarak getirmiştir. «Bir kadın Hz. Peygamber'e gelerek kendisini ona hibe etmek istedi. Hz. Peygamber, bunu kabul etmedi. Bir adam Öne atılarak ya Resulullah «O'nu benimle evlendirir misin?» dedi yanında mihir olarak hiçbir şey yoktu. Sadece Kuran okumasını biliyordu Hz. Peygamber «bildiğin Kunın'ı O'ııa öğretmek şartıyla O'nu seninle nikahladım; dedi» diğer bir rivayette «yanında olan şey karşılığında Ü'nunla evlendirdim» üçüncü bir rivayetle «yanındakİni vermek üzere O'nu seninle evlendirdim» dördüncü riva­yette «beraberinde bulunan şey karşılığında seni O'na sahip kıldım» (bu rivayetleri 'belirdikten sonra) şöyle diyor: «Bu sekiz çeşit rivayetin aslı bir tek rivayettir. «Arzusunu desteklemek için ibn-i Dakik el-îd ile el-Aiâî'-den iki nakilde bulunuyor. Biraz sonra göreceğin gibi her ikisini de gayesine erişmek için kestirip atmıştır.

Bunun farklı hadisler olması ihtimali ile birlikte bir fek kıssa olduğu daha açıktır. Binaenaleyh biz bu ve baş­ka başka hadislerin farklı lafızlarla varid olduğunu inkar etmiyoruz. Ancak manayı ihmal etmemek şartıyla lafız­lar birbirine yakın ve birbirini tefsir ediyorsa (olabilir). Mesela yazarın zikrettiği hadiste «seni nikahladım» ve «seni evlendirdim» İladelerınin aynı manada olduğunu görüyoruz, «yanında olan» ve «yanında bulunan» lafız-Um arasında da bir fark yoktur. Her iki ibarenin vermek istediği mana aynıdır. Yine «O'nu sana verdim» ve «seni Ona sahip kıldım» lafızları da aynı şeyi ifade ediyor. Hür biı- insanı köle edinmek aklen ve şer'an makul değildir.

Geriye sadece evlenme manasına gelen faydalanma hak­kı maksadı kalıyor. Bu beş rivayet arasında hiçbir tezat mevcut değildir. Sekiz rivayetten geri kalanlar İse bir kısmı «O'na Kur'an'ı okuman ve öğretmen karşılığında seni O'nunla nikahladım» bazıları da «yanmdakine kar­şılık O'nu sana verdim» diğer bazıları da «yanındakine karşılık O'nu al» lafızlarıyla varid olmuştur. Böylece se­kiz rivayet arasında, yazarın sünnete dil uzatmasına yol açacak, onun bize değişerek geldiğini İddia edecek kadar büyük bir fark olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır.

Bu ve benzeri hadislerde muhakkik âlimlerin takib ettikleri inetod; Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sadır olan laf­zın aslını büyük gayretlerle araştırmak incelemek ve onu tercih etmektir. Zahirî tenkid kaidelerinden başka hadis âlimi ve uzmanlarının Hz. Peygamber'den sadır olmaya daha layık lafı/lan bulmaya yarayan ince hassas özel bir melekeleri vardır. İbn-İ Dakik el-îd şöyle diyor; «Bu ha­dis bir kıssa ve bir lafızla varid olmuştur. Hadisin çıkış noktasında ittifak etmelerine rağmen lafızlarında ihtilaf edilmiştir. Böyle yerlerde doğru olan dikkatle tercih yapmaktır. Darekutnî'den  nakledildiğine göre  en  doğrusu «seni O'nunla evlendirdim» (lafzıdır) çünkü onun ravileri daha çok ve daha hafız kimselerdir.»[114] Yazar, ibn-i Dakik el-îd'iu büzünü naklederken «çıkış noktasında ittifak et­tiler» cümlesine kadar nakletmiş  ve orada durmuştur, geri kalan kısmı almamıştır. Uyanıklar ve zeki okuyucu son kısmı terk etmesinin sebebinin neden kaynaklandı­ğını anlar. Çünki bu sözler onun vermek istediği neticeyi yıkıyor. Aynı şekilde Alâî'den nakilde bulunurken de şu kısım almamıştır: «lakin kalp evlendirme lafzını ıcr-cih etmeye daha çok meylediyor çünkü çok ravi tara­fından rivayet edilmiştir. Bir de kızı isteyen adam Re-sulullah'a «O'nu benimle evlendir» diyor.- Bunu neden lerk edeıek kitabına almadın güvenilir (araştırıcı)!

İbn-i Hacer bu konuda şöyle diyor : «Evet sundu­ğum bilgilerden anlaşıldığına göre evlendirme lafzını ri­vayet edenler diğer lafızlarla rivayet edenlerden sayic; daha çoktur. Özellikle bunlar arasında İmam Malik gibi hafızlar var. Süfyan b. Uyeyne'nin «seni nikahladım» laf­zıyla yaptığı rivayet de diğerlerine müsavidir, bunun gibi diğer bir rivayet daha var.»[115]

Böylece lafızlar birbirine yakın ve uygun oldukça, iki rivayet arasındaki tercihle müetehid doğruyu bula­bileceği müddetçe mana ile rivayetin müellifin iddia et­tiği gibi dinen hiç bir sakıncası olmadığı ortaya çık­mıştır. [116]

 

Beni Kurayza'da Namaz Hadisi

 

Yazar kitabında Buharî'nin Sahlh'indc ibn'i Ömcr-den naklettiği şu hadise yer veriyor : «Hz. Peygamber. Hendek savaşı (günü şöyle dedi. Herkes ikindi tnamazııu Beni Kurayza'da kılsın» daha sonra ibn-i Hacer'in bu ha­disin şerhinde söylediği şu sözü naklediyor; «Buharî'nin bütün nüshalarında bu böyledir. Müslim ise bütün şeyhlerinden «öğle namazı» olarak rivayet etmiştir, oysa Bu­harı ve Müslim rivayetlerinde bir tek şeylı ve isnadda birleşirler. Ebu Ya'la ve diğerleri Müslim'e muvafakat ederler; ibn-i Sa'o m rivayeti de böyledir. Fakaı megu/.i yazarları' ikindi  namazı  olduğunda  ittifak  etmişlerdir»

Yazar ibn-i Hacer'in sözlerini buraya kadar kısaltarak almıştır. îbn-i Hacer'in sözlerinin devamı şöyledir. «Ay­rıca Buhariye; Taberani ve Beyhakî «ed-DeIâü»de muva­fakat etmiştir. Bütün bunlar Buharî'yi te'yid eder. Ba­zıları söz konusu emirden ünce öğle namazını kıldıkla­rı, bazıları da kılmadıkları ihtimalinden hareketle iki ri­vayeti birleştirmişlerdir, (o takdirde) öğleyi kılmayana «kimse öğleyi kılmasın» kılana da «kimse ikindini kıl­masın» denilmiştir. Bazıları da birbiri ardınca giden İkİ taife olmaları ihtimalini vererek birleştirmiştir. O takdir­de de birinci taifeye Öğle, ikinci taifeye de ikindi denil­miş olabilir. İkisi de muhtemeldir... tbıı-i Hacer sözle­rine devamla; «Bana göre lafızdaki ihtilaf ravilerin bık zindan kaynaklanmıştır... veya Buharı, metoduna göre caiz olduğunu belirttiği gibi, lafızlara riayet etmeyerek hafızasından yazmıştır. Bunun aksine Müslim lafızları da­ha çok muhafaza eder... Ancak Ebu Hafs es-Süleınî'nİn, Buharfye muvafakat etmesi birinci ihtimali (raviden kaynaklanması) güçlendirir, bülün bunlar ibn-İ Ömer ha­disi ile ilgilidir. Başkasının rivayetlerine gelince yukarıda geçen iki ihtimalinden bir taifeye öğle, diğer taifeye ikin­di, denilmiş olması tercihe şayandır.»

Hafız ibn-i Hacer'in, Buharî'nin rivayetine herhangi bir raviden veya Buharî'nin kendisinden muhtemel olan vehmi birinci ihtimali tercih ederek reddettiğini görüyo­ruz. Ebu Reyye geliyor ibn-i Hacer'in sözünün Önünü ve arkasını kırparak ikinci İhtimali seçtiğini naklediyor, ay­rıca ibn-i Hacer'in sözlerinden İki rivayeti birleştirmek ile ilgili âlimlerin sözlerini terk ediyor; zeki okuyucu ya­zarın bu kırpmaktan maksadının ne olduğunu anlar; bunun arkasında hadis imamlarının özellikle emirleri olan Buharî'nin zabit ve titiz olmadıklarını göstermek arzusu yatıyor.

Şayet her iki rivayette de vehm karıştığını kabul et­sek bu hadisten çıkması gereken hükmü etkiler mi? ha­yır asla.

Kendisini te'yid etliğini iddia ettiği bu rivayetleri or­taya koyduktan sonra yazar şu hatalı neticeye varmış­tır. 70- sayfada şöyle diyor; «daha Önce de açıkladığımız gibi Uz. Peygamber'in hadislerini mana ile rivayet etmek caiz olunca ravilere hadisleri artırmak, eksiltmek lafı/-, kırında takdim vu lahir etmek caiz görüldü dahası kelimelerdeki yapısal bozuklukları kabule imkan verdi durum böyle olunca bütün bunların etkisiyle şüphe­siz özellikle hadisleri mana ile rivayet sebebiyle büyük' zararlar ortaya çıkmıştır.» Muhaddislere yapılan bu İfti­raya verdiğimiz cevab kâfidir kanaatindeyiz. [117]

 

Ebu Reyye'nin Hadisçilerle İstihzası Ve Onlara Cehalet İsnadı

 

75-79. sayfalarında bazı hadislerdeki hataları lafız­larda takdim ve tehiri, eksiltme ve arttırmaları bazı ha­dislerin özelle nakledilmesi gibi hususlara alaylı bir us-lubla değiniyor. Kavilleri serdetme şekli, muhaddislerİ bu konutla gevşek bir durumda gösteriyor; daha sonra şöyle uzun bir başlık atıyor. «Muhaddİslerin faziletler konusunda yaptıkları rivayetlerde gevşek davranmaları ve bunların zararları.»

Bilmİyen de bütün muhaddislerin bu yolda olduğu­nu zanneder. Oysa Buharı, Müslim ve ibn-i Huzeyme gi­bi muhaddisler kitaplarını sadece sahih hadislere hasret­mişler ve faziletler İle ilgili hadislerde oldukça titiz davranmışlardır. Muhaddisler faziletlerle ilgili zayıf hadis­leri bu ilmin erbabı tarafından açıkça ortaya konan şarîlar dahilinde kabul etmişlerdir. Yazarın yaptığı gibi gö­rüşleri arzederken sözleri düşünmeden ortaya koymak ilmî emanete aykırıdır. Bu şekil; bir konuyu açıklamak ve izah etmek çok yanlışlık ve karışıklığa yol açar. Hakikati arayan okuyucuların ilmî emanete riayet etmeden sunduğu bu konularda yazarın muhacklisleri nasıl kötü lükle teşhir etliğini görmek için hadis usulü kitaplarına bakmaları yeterlidir. Bunlar arasında en yakın tarihte yazılanı, «Şeyh Tahir el-Cezairî'nin - «Tevcuhu'n-Nazar» adlı kitabıdır. [118]

 

Hadisçilerin Mana İle Rivayette Oldukça İhtiyatlı Davranmaları

 

Şimdi de hakikati arayanların sahih sünnet ve ha­dislerin tahrif ve tebdile uğramadan eksiksiz olarak bize ulaştıklarını bilmeleri için buraya kadar anlattıklarımız­dan çıkardığımız Öncülleri ve hakikatleri özetlemek isliyoruz :

1-Sahabi, tabiin ve Tebeuttabiin'den bir çok ha­dis ravisi mana ile rivayeti yasaklamış hadisleri lafızları ile nakletmeyi gerekli görmüşlerdir.

2 -Âlimler mana ile rivayeti sadece lafızları tanı­yan, uslublan  bilen, lafızların delalet ettiği manalar ve bunların arasındaki nüanslar konusunda uzman olanla­ra caiz görmüşlerdir.

3-Buna cevaz verenler de bunu rivayette gerekli ve tabi olunması gereken bir usul olarak tanımayıp sa­dece ihtiyaç duyulduğu zaman baş vurulacak bir ruhsat olarak kabul etmişlerdir.

4 -Hadis tedvini genel ve resmî olarak birinci yüz­yılın sonunda başlamış üçüncü asrın sonunda nihayet bulmuştur. Bazı sahabi ve tabiîler birinci hicri asırda özel­likle Hz. Peyganiber'in vefatından sonra hadisleri tedvin ediyorlardı.

5- Mana ile rivayete, tedvin edilen kitapların dı­şındaki hadisler için ruhsat verilmiştir. Kitaplardaki ha­disler için ruhsal daha Önce de geçtiği gibi caiz değildir.

6-Hz. Peygamber'İn veciz ifadeleri dua  ve zikir gibi kendisiyle ibadet edilen lafızları ihtiva eden hadis­leri mana İle rivayet etmek bilittifnk caiz değildir.

7-Sahabeden ve onlardan sonra gelen ravilerden hadisleri nakledenlerin onları, rivayet ederken gevşeklik­ten koruyan tebdil ve tağyir yapmaktan muhafaza eden dinî, nefsi ve ahlakî hasletleri vardı. Bunu inkar etmek enaniyeüen başka bir şey değildir.

8-Hadisleri  toplayanların  onları  tedvin   ederken riayet ettikleri kaideler; doğruyu yanlıştan, hakkı batıl­dan ve makbul rivayetleri merdud olanlardan ayırmak için tenkicl ilminin ulaştığı en ince kaidelerdir.

Bu hakikatler ve öncüller bizi şu doğru neticelere götürür : Hz, Peygamber'İn hadislerinin bir çoğu muh­kem lafızlanyla bize ulaşmıştır Bazı hadisler asli ma­nasını ihlal eden herhangi bir değişikliğe uğramadan ma­na ile rivayet edilmiştir. Ancak mana ile rivayetten do­layı hadislere giren küçük bir şey varsa ona da âlimler dikkatleri çekmişler ve onları açıklamışlardır. Alemle­rin Rabbi'nden (bu dini) tebliğ eden (yüce Resul)ne gü­zel buyurmuş; «Bu İlmi her nesilden adil olan bir taife taşır ve onu aşırı gidenlerin tahrifinden,'ehil batılın so­kuş turmalaruulan >ve cahillerin tevilinden ,korur.» [119]

 

Ebu Reyye'nin Müsteşriklerin Sözlerine Dayanması

 

Yazar 81 ve 82 sayfaların dipnotlarında İslâm An-siklopedisi'nde hadis uydurmacılığı ile ilgili sözleri naklediyor. Bu sözlerin son kısmı şöyle: «Bir çok ha­disi Peygamber'in sünneti saymak tarih metodolojisi açısından mümkün değildir. Bilakis bunlar peygam­berin vefatından sonra ilk asırlarda bazı nüfuz sahibi kimselerin sahip oldukları görüşleri temsil edip sade­ce Peygamber'e ııisbei edilmiştir, Bu, hadislerin çoğu­nun uydurma olduğu demektir.» £bu Reyye, bu sözü naklettikten sonra bir tek kelime yorum yapmamış­tır. Bu onunda bunu kabul ettiği manasına gelir. Hat­ta kitabında söyledikleri bunun bir tekrarıdır.

Ben derim ki; bu sözler aşın ve ondaki hükümler haktan uzaktır. İslâm An.siklopedLsi'ııde bu maddeyi yazan yazarın iddia ettiği gibi hadislerin çoğu İslâmi gelişmenin bir eseri olmadığı gibi Hz. Peygamber'e nis-bet edilmesi gibi bir vakıayı da isbatlamaz. Bilakis ted­vin edilen hadislerin çoğu güvenilir yollarla tesbit edilmiş vedirek Hz. Peygamber'den alınmıştır. Hadis imamları (hadisleri) toplarken son derece ihtiyatlı davranmış ve metin ile sened tenkidine de oldukça önem vermişlerdir. Daha önce de şüpheye yer vermi-yecek şekilde açıkladığımız gibi makbul ve merdud haberleri birbirinden ayırmışlardır. Onlar rivayetleri tenkid etmek için ortaya koydukları usul ve kaidelerin yanında iyi ile kötüyü birbirinden ayıracak melekeye de sahiptiler. Biz; siyasi, mezhebi ve kelamî ihtilafla­rın hadis uydurmaya etkisini inkar etmiyoruz. Fakat tedvin edilen hadislerin büyük bir çoğunluğunun uy­durma olduğunu var gücümüzle inkar ediyoruz. [120]

 

Ebu Reyye'nin Hz. Muaviye'ye Dil Uzatması

 

Kitabının 91. sayfasında «Hz. Muaviye ve Şam» diye bir başlık açarak Hz. Muaviye ve Şam beldeleri­nin faziletleri ile ilgili uydurma hadislere yer vermiş­tir. Burada bu yüce sahabinm Mekke'nin fethinde ser­best bırakılan (et-Tuleka) zorla İs4dma girenlerden ve müeltefe-i kulubtan olduğunu söylemiştir.

Yazar, sahabe tarihi yazarlarının Vakidi ve îbıı-i Sa'd'tan Hz. Muaviye'nin Hudeybiye'den sonra Mek­ke'nin fethinden önce İslâm'a girdigini.[121] ailesinin korkusuyla müslümanlığını sakladığım, Umretu'l ka­za esnasında müslüman olduğunu rivayet ettiklerini görmemiştir. Bazılarına göre o ve babası lEbu Süi'-yan) müellefe-i kuluptandir. Fakat çoğunluğa göre Hz. Muaviye müellefe-i kulubtan değildir. Ebu Anıt­tı. Abdil Ber «bazılarına göre Muaviye ve babası mü­ellefe-i kuluptandir; (ancak) Uz. Muaviye bazılarına g'öre müellef-i kuluptandir.» elerken çoğunluğun bu görüşte olmadığını ima etmek istiyor. Bunun için Ha­fız ibn-i Hacer'in Ebu Süfyan'ın hayatını anlatırken onun müellefe-i kuiuptan olduğunu vurguladığını; Hz. Muaviye'nin hayatında bununla ilgili herhangi bir şey anlatmadığım görüyoruz. Her nasıl- olursa olsun müs­lüman olmuş ve İslâm'ı güzel olmuştur. O, Hz. Pey­gamberin vahiy katiplerinden olup İslâm davetinin yayılması ve fetihlerinin genişlemesi uğruna övgüye değer şekilde cihad etmiştir. (Sonradan) İslâm'a giri­şinden dolayı imanında herhangi bir fesad, itilasında herhangi bir şüphe mevcut değildir.

Biz, Hz. Muaviye'nin fazileti ile ilgili bir çok ha­disin uydurulduğundan şüphe etmiyoruz. Hadis imam­ları hepsini bir bir saymışken nasıl şüphe duyabiliriz? Ancak biz, O'nun kendisi ve Şam bölgesi ile ilgili uy­durulan hadislerde herhangi bir müdahalesi olduğun­dan onu tenzih ederiz. İmam İshak b. Râhi'ye «Muavi­ye'nin faziletleri hususunda hiçbir sahih hadis yok­tur.» dese de büyük İmam Buhari bazı faziletlerini zik­retmiştir. İmam Buhari'nin O'nun hakkında «Muavi­ye'nin faziletleri babı» demeyip bir çok yerde yaptığı gibi «Muaviye'nin zikri babı» demesi ona herhangi bir zarar vermez. Nitekim aynı şeyi Abbas ve oğlu Abdullah  Allah her ikisinden de razı olsun'in fa­zileti babında da yapmıştır.[122] Aynı şekilde Buhari'nin kendi şartı üzere Muaviye'nin fazileti ile ilgili her­hangi bir hadis zikretmeyip biri sahabi olduğunu di­ğeri dinde fakih olduğunu isbat eden ve ibn-i Abbas'tan gelen iki mevkuf habere yer vermesi de ona her­hangi bir zarar vermez. İnsaf ehli yanında O'nun sahabi ve fakih olması fazilet olarak yeter. Sonra Bu­hari'nin şartlarına uygun olarak O'nun fazileti hak­kında Hz. Peygamber'den merfu bir hadisin olmaması Buhari'nin dışındaki güvenilir hadis kitaplarında da faziletine dair hadislerin olmadığını gerektirmez. Ni­tekim yazarın kendisi de fazileti hususunda Tirmizi'-nin rivayet ettiği iki merfu hadisi zikretmiştir ki.-'bu iki hadis faziletleri hakkında varid olan hadislerin en sahihleridir. Hafız ve tenkidei ibn-i Kesir «el-Bidaye vc'n-Nihayc»[123] adlı eserinde Hz. Muaviye'nin fazilotleri ile ilgili varid olan tüm rivayetleri serdettikten, mevzu olanları diğerlerinden ayırdıktan sonra şöyle der: «İbn-i Asakir, Hz. Muaviye'nin fazileti ile ilgili mevzu olduğunda şüphe olmayan bir çok hadis ri­vayet etmiştir. Biz bütün bunlardan yüz çevirerek sahih, hasen ve ibn-i Asakir'in yer verdiklerinin dışın­da bulunan mevzu ve münker haberleri vermekle ye­tindik» Öyleyse onun fazileti ile ilgili her hadisi mevzu saymak ve onu her türlü özellik ve faziletten tecrid etmek, araştırmada insaf ölçülerine uymasa gerektir.

Aynı şekilde biz Şam ve diğer meşhur beldelerin fazileti hakkında hadislerin uydurulduğunu inkar et­miyoruz. Yine biz, hadis uzmanı ve tenkitçilerinin de işaret ettikleri gibi Hz. Peygamber'e hile ile uydurul­muş, ebdal hadislerinin varlığını  bazıları bir kıs­mını doğru bulsa da  inkar etmiyoruz. Ancak bizim kesinlikle reddettiğimiz nokta Hz. Muaviye'nin bun­ları uydurtmuş olması ve bunda herhangi bir müda­halesinin bulunmasıdır. 94. sayfada bakın yazar na­sıl dil uzatıyor. «Hz. Muaviye hicri 41. yılında Hz. Ha­san kendisine biat ettikten sonra Irak'tan Şam'a dön­düğünde irad ettiği hutbede Şam'ın ebdal arazisi ol­duğunu hatta bu konuda merfu hadislerin mevcut olduğunu belirtmiş ve onları zikretmiştir.»

Yazara attığı taşı yutturacak, Hz. Muaviye'den de bu zan ve töhmeti giderecek olan Şeyhu'l-îslâm ibn-i Teymiyye'nin şu sözleridir: «Ebdal lafzı sadece Şamlı birisinin munkatı bir isnadla Hz. Ali'den Hz. °eygamber'e isnad ettirilen bir hadiste varid olmuş­tur. Bunun Hz. Peygamber'in sözü olmadığı açıktır.» hazarın 95-99. sayfalarında İbn-i Teymiyye'nin ebdal hadisinin uydurma olduğuna dair sözlerini Reşit Rı. za'dan naklettiği sözlerin içinde zikretmesi de ilginç­tir. Şayet ebdal hadisi Hz. Muaviye'den rivayet edil­seydi biz de onunla beraber «belki» derdik, ancak durum , açıkça görülüyor. Reşit Rıza, Hz. Ali'den rivayet edilen hadis sahih olarak farz edilse dahi ha­diste geçen Ebdal'ın ehl-i tasavvuf indinde maruf olan Ebdal olmadığım tahrifçilerin bunu ona hamlettikleri­ni açıklamaya çalışmıştır. Yazarın en garip yönlerin­den birtanesl de tasvip edip naklettiği bir çok husu­sun haddi zatında onun kabul ettiği ve ortaya attığı görüşlerine ters olmasıdır. Kitabının bir çok yerinde bunu görmek mümkündür.

Sözün özü şudur : Hadis imamları ve uzmanları rivayetlerin her türlüsünü yeterince araştırmış ve bu uğurda bir ömür harcamışlar; gerek faziletler gerek­se başka konularda varid olan hadislerden; sahih, ha-sen, zayıf ve uydurma olduklarım belirtmedikleri bir tek hadis kalmamıştır. Mevzu hadisler hakkında telif edilen eserlere göz atılması kafidir. O zaman dedik­lerimin doğru olduğu anlaşılacaktır. Onlar sünnete hizmette, ondan mevzu olanları ayıreletmede kusur işlememişlerdir. Ancak esas kusur, tedvin edilen ilme gereUi ihtimamı vermeyen sonraki âlimlerdedir. Bun-dar dolayı onlar bir çok hataya düşmüşlerdir.

Yazar 101. sayfada şöyle diyor «Hadis uyduran­lar bu işin doğru olduğunu desteklemek için de hadis uydurdular». Sonra şöyle diyor: «îbn-i Hazm, cl~ih-kam'ıncla Ebu Hureyre'den merfu olarak şu rivayete yer verir. «Benden size bir hadis rivayet edilir hadis hakka uygun olursa, ister ben söylemiş olayım ister olmayayım alınız.» Yine Ebu Hureyre'den, Resulullah şöyle demiştir: «Benden size söylemediğim güzel bir söz ulaşırsa ben söylemiş (gibi olurum)» Akıl sahibi hiç kimsenin şüphe duymayacağı gibi biz de bu iki hadis ve benzerlerinin  (İslâm'ın genel prensipleriy­le) çeliştiği için uydurma olduğundan şüphe etmi­yoruz. Bu hadislerin metinlerine ibretli bir bakış; bı­rakın masum bir Peygamber'den herhangi bir akıl sahibinden bile sadır olmayacağına delalet edecektir. En akıllı bir insan (peygamber) söylemediği güzel bir şeyi söylemiş olduğu nasıl sadır olabilir? Hatta söyle­se de söylememiş olsa da kendisinden rivayet edilen hadisi almayı nasıl emredebilir? Bu oldukça ilginç bir şeydir. [124]

 

Hasen Bir Hadise Dil Uzatması

 

Şayet yazar söylediklerine delil olarak zikrettiği iki uydurma hadisle yetinseydi bizim sözlerini doğrult­mak için herhangi bir muahezeye tabi tutmamız ge­rekmeyecekti. Fakat bu iki hadisi zikrettikten sonra dipnotta söyledikleri bizi buna zorlamıştır. Yazar ay­nen şöyle diyor: «Bu iki hadise İmam Ahmed'in riva­yet ettiği şu hadisde benziyor:» Resulullah şöyle bu­yurmuştur : «Benden bir hadis işitir kalpleriniz on­dan hoşlanmaz,nişleriniz ondan nefret eder ve onu size uzak görürseniz (bilin ki) ben ondan daha uza­ğım». Reşit Rıza isnadının ceyyid (sağlam) olduğunu belirtmiştir.

Yazarın, muhaddis âlimlerden sayarak kendisin­den bir çok nakillerde bulunduğu Reşit Rıza, bu ha-oUsin isnadının sağlam olduğunu belirttiği halde, ha­dis hafızı  ve münekkidlerinin  de belirttiği gibi uydurma olduğunda hiç şüphe olmayan iki hadisle bu hadisin nasıl aynı olduğunu belirtebiliyor? Ne tuhaf­tır ki, yazar bir çok nakilde Reşit Rıza'ya dayanarak onun sözlerini peşinen kabul ediyorö Fakat burada onun sözlerini peşinen kabul ediyor. Fakat burada batıla sapıyor. Bana öyle geliyor ki yazar bir yerde karar kılmayıp nevasına tabi olan birisidir, nevasına uyanı alıyor, uymayanı da kulak ardı ediyor. Her hal­de Reşit Rıza yukarıdaki hadisin isnadı hakkında var­dığı hükmü Hafız ibn-i Kesir'in Tefsirinde söyledikle­rinden almıştır [125]Tefsirinde söz konusu hadise yer Verdikten sonra «imam Ahmed bunu ceyyid bir is-nadla rivayet etmiştir.» der. Başka hadis kitaplarında bu hadis mevcut değildir. Fakat şu bir hakikattir ki gerek isnad yönünden gerekse mana yönünden bu ha­dis ile diğer iki hadis arasında herhangi bir benzerlik söz konusu değildir. Diğer iki hadis uydurmadır; bu hadis ise hasen bir hadistir. İmam Ahmed'in rivayet ettiği bu hadis mana itibariyle «insanlar sana fetva verse desen kalbine danış» hadisine yakındır. Bu da bir hadis işitildiği zaman kalbin güven duyup duyma­masına işaret ediyor. Bu kalbi itminan da sadece kalbi imanla mamur, İslâm'ın hidayeti ve kaidelerinin ma­rifetiyle aydınlanmış, sünneti tahsil eden, bir hadisin Hz. Peygamber'in sözü olup olmadığını birbirinden ayırdetmek için kendisinde bir meleke oluşacak ka­dar sünneti öğrenmeye, okumaya çalışan müslüman-larda bulunur. Rebi b. Hüseyin bu melekeye şöyle işaret ediyor: «Hadislerin maruf olduğunu bildiren gündüzün aydınlığı gibi aydınlığı, münker olduğunu ifade  eden  gecenin   zulmeti  gibi  karanlığı  vardır.»

îbnu'l Cevzi de şöyle der: «münker hadis ilim tale­besinin tüylerini ürpertir ve ekseriyetle kalbi ondan nefret duyar.» îşte bu şekilde hadisin gerek rivayet yönünden gerekse mana yönünden sabit ve sahih ol­duğu bize açıklanıyor.

Yazar 105 ve 107. sayfalarında Aîlame el-Kasımi-nin «Kavaidu't-Tahdis» adlı kitabında ibn-i Teymiye, ibnu'l Kayyım, ibn-i Dakik el-îd, ibn-i Ur ve el-Hanbeîî gibi imamlardan yaptığı nakillere yer veriyor ki, hep­si muhaddislerde makbul ile merdud, sahih ile zayıf hadisleri birbirinden ayırmak için hasıl olan meleke ve kalbi itminan etrafında dönüyor. [126]

 

Ebu Reyye'nin Mevzu Hadisle Müdrec Hadisi Birbirine Karıştırması

 

104. sayfada idrac yolu ile hadis vâz'ına yer ver miş ve müdrec olan hadisleri mevzu hadislerden say­mıştır.

Müdrec olan hadisi mevzu hadislerden saymak dikkatsizlikten kaynaklanmıştır. Evet ibnu's-Salah gi­bi bazı hadis imamları galat yolu ile idracı  hadisten olmayan bir şeyi hadistenmiş gibi gösterdiği için mevzu hadislerin benzeri olarak kabul etmişler, an­cak muhaddislerin çoğu sadece idrac olarak değerlen­dirmişlerdir. Yazara düşen bir karışıklığa ve şüpheye yol açmayan idrac ile hadisten olmayan bir şeyi ha­distenmiş gibi gösteren idracı birbirinden ayırmaktı. Kapalı bir kelimenin tefsiri veya senedde geçen müp­hem bir ismin izahı ya da ravinin idracı olduğu lafzî ve hali karinelerle anlaşılan idrac önemsiz bir meseledir, ravinin adaletine bir halel getirmez. Bu tür id-raclar mevzu olmaktan uzaktır. Hiçbir karine ile bağ­daşmayan şüphe ve karışıklığa yol açan idrac'a gelince kasten yapılırsa tamamen haramdır, ravinin ada­letini  yok  eder ve  yalancılardan sayılır.  es-Semani şöyle der: «Her kim kasten idrac ederse adaleti sakıt olur. Kelimeleri yerlerinden tahrif edenlerden ve yalancılardan sayılır.»  Yazarın bütün idracları mevzu saymasının  dikkatsizlikten kaynaklandığı açlkça or­taya çıkmıştır. Onun kaidesine göre müphem bir ke­limeyi açıklamak ve izah etmek için idrac eden bir çok hadis imamı hadis uydurmakla tavsif edilir. Ona gö­re ez-Zuhri Sahihayn'da «vahyin başlangıcı» hadisini rivayet ederken «et-Tehennus» kelimesini taabbud ola­rak  tefsir etmekle hadis uyduranlardan sayılır.  En Nesaî'de bir hadisin ravisi  «ene zaimun»  ifadesinde 'ez-zaim'i el-Hamil diye tefsir etmesi onu uydurmacı­lardan  kılıverir.  Ebu  Hureyre   (ra)   Hz.  Peygamber (s.a.s.)'den  «köle için iki ecir vardır, nefsim elinde olan Allah'a andolsun ki Allah yolunda cihad, Hacc ve anneme iyilik olmasaydı köle olarak ölmeyi tercih ederdim.»[127]   sahih  hadisini  rivayet  ederken   «Nefsim elinde  olan»  diye  başlayan kısmı idrac etmekle bu hadis  uydurma sayılır.  Bu son örnekte  ilk bakışta idrac olduğu anlaşılıyor zira Hz. Peygamber henüz kü­çükken annesi vefat ettiği için bunu söylemesi imkan­sız olduğu gibi mahlukatm en faziletlisi olarak köle­liği arzu etmesi de imkansızdır. Yazarın vardığı so­nucu bu ilmin uzmanı hiç bir araştırıcı ikrar etmez. [128]

 

Kabul Ahbar'a Dil Uzatması

 

108. sayfada «Hadiste israiliyat» diye bir başlık atmış ve bu israiliyatm menşeini açıklamıştır. Sonra da müslüman olan Kâbu'i Ahbar ve Vehb b, Müneb-bih gibi ehl-i kitap âlimlerine saldırmıştır. Daha çok Kâbu'l Ahbar'a dil uzatmış ve onu ilk Siyonist olarak vasıflandırmıştır.

Ona  yaptığı   saldırılar  konusundaki  görüşlerimi şöylece sıralayabilirim :

1-Ka'bul Ahbar tabiundandır. Ne kadar gizli olursa olsun herhangi bir ravinin gerçek durumu kendilerine gizli kalmayan cerh ve tadil âlimleri onu uydurmacılıkla suçlamamışlardır. Cumhura göre o sika bir ravidir. Bunun için «ed Duafa ve'l metrukin» (zayıf ve hadisleri terkedilen ravüer hakkında yazı­lan) kitaplarda onun ismine rastlamak mümkün de­ğildir. ez-Zehebi «Tezkiretü'l-Huffaz» adlı kitabında kısaca hal tercemesine yer vermiş, ibn-i Asakir ise «Tarih-i Dımeşk»te bunu genişletmiştir. Ebu Nuaym ise -el-Hilyetü'l-Evliya»da O'nun haberlerine vaazla­rına ve Hz. Ömeri' korkutmasına uzun uzadıya yer vermiştir. îbn-i Hacer «el-İsabe» ve «Tehzibu't-Teh-zip» adlı eserlerinde hayatını vermiştir. Bütün ten-kidçiler sika olduğunda ittifak etmişlerdir.[129] Yalnız Sahih-î Buharî'de hakkında geçen şu haber bana ters görünüyor. Buharı, senediyle Hz. Muaviye'nin hilafeti devrinde, hac esnasında Medine'de kureyşten bir topluluğa konuşurken Kâ'bul Ahbar hakkında şöyle dediğini rivayet eder: O ehli kitaptan söz edenlerin en doğrusu idi buna rağmen biz O'nu yalan söyleyip söylemediğini denerdik.» Başka bir rivayette «şüphe­siz en sadık olanlanndandı» demişti. Hz. Muaviye'nin sözünden açıkça anlaşıldığına göre Kâb'm bazı riva­yetleri cerhedümiştir. Ancak bu Ebu Reyye ve ben­zerlerinin söyledikleri gibi uydurmacı ve yalancı ol­duğuna delalet etmez. Hz. Muaviye'nin bu sözünün bir kıymeti var. O insanlan ve desiselerini hemen kavrayan bir dahi idi Hz. Muaviye, Kâb'tan korkmaz­dı, ona aldanması da düşünülemez. Eğer hakkında bundan daha fazla bir şey bilseydi çekinmeden söy­lerdi. Kâ'b hakkında hüsn-ü zan besleyen bazı âlim­ler Hz. Muaviye'nin bu sözünü de iyiye yorumlamış­lardır. Nitekim ibn-i Hıbban «es-Sikat adlı kitabın­da «Hz. Muaviye onun zaman zaman verdiği haber­lerde hata ettiğini kasdetmiştir, yoksa yalancı oldu­ğunu kastetmemiştir» der. îbn-i-Cevzi ise: «Bu sözün manası, Kâb'm ehli kitaptan verdiği bazı haberlerin yalan olduğudur. Yoksa kasten yalan söylemiştir de­mek değildir. Çünkü Kâb yahudi âlimlerinin en seç­kini idi» demiştir. İbn-i Abbas daha önce Kâb hak­kında «haberler daha önce değiştiği için yalana düş­tü» demiştir.[130] îbnu'l Cevzî'nin tenkid melekesine sa-hib olup uydurmacılara savaş açtığını, aklımızdan çı­karmayalım. Onun «el-MevzuaU adlı kitabı bazen mevzu olduğuna hüküm vermede gevşek davranmak­la muaheze edilse de en güzel ve en meşhur kitap­lardandır.

Şayet ibnu'l-Cevzi, Kâb hakkında Ebu Reyye ve benzerleri  gibi   onun   uydurmacı  desiseci   olduğunu düşünseydi onu cerhetmekten tereddüt etmezdi. Adı geçen kitabının mukaddimesine bakıldığı zaman açık­ça görüleceği gibi özellikle uydurmacılara karşı kes­kin bir dile sahip olan ibnu'l Cevzi o zaman Muavi­ye'nin sözünü iyiye yorumlatnazdı. Bunun için âlim­lerin Kab hakkında bu söylediklerini duyduktan son­ra onun uydurmacı olmadığı, kasten yalan söyleme­diği açıkça ortaya çıkmıştır. Her ne kadar bazı riva­yetlerinde hurafeler, bazı yalan tsrailî haberler gö­rülse de bu daha çok kendisinin nakilde bulunduğu kitaplarını tebdil ve tahrif eden ehl-i kitaba, hurafe ve israüiyat ile dolu bazı eski kitaplara irca olunur. (Tabiiki) hakkı ve doğruyu araştırsaydı, iyi ve kötü haberleri birbirinden ayırsaydı daha güzel olurdu. [131]

 

Vehb B Münabbih'e Dil Uzatması

 

Vehb b. Münebbih'e gelince o tabiunun seçkinle­rinden ve sika ravilerindendir. Ebu Reyye'den başka onu uydurmacı ve desiseci olmakla suçlayan hiç kim­se olmamıştır.

Titiz her araştırmacı basiret, sahibi her tenkidçi israiliyatm çoğunun İslâm'ı kabul eden ehli kitap âlimleri vasıtasıyla îslâm'a girdiğini, yine bunların hüsnü niyyetle bu haberleri naklettiklerini inkar et­mez. Aynı şekilde ilmi kitaplara ve müslümanlardan avam olanların fikirlerine bu rivayetlerin kötü etki­lerini, İslâm'da yeri olmadığı halde bunları islâm'dan zanneden düşmanların bu dine saldırmalarına vesile 'olduklarını da kimse inkar etmez. Araştırmacının ka­bul etmeyeceği şey İslâm'a giren ve güzel bir şekilde ona bağlı kalan Kâb, Vehb ve benzerlerinin maksatarının desise ve uydurma yoluyla dini ifsat etmek olduğudur. Allah'ın bu ümmete en büyük lutfu; bu îsrailî rivayetlerin İslâm akidesi, haram ve helal, hü­kümlere taalluk etmeyip peygamberler ve geçmiş üm­metlerin kıssaları, dünyanın yaratılışı, ahiret ve mah-lukatm sırlan ile ilgili olmasıdır. Sadece bir kısmı peygamberlerin ismetine ters görünüyorsa da basit bir düşünceye sahip olan kimseler bile bunların batıl Ve yalan olduğunu anlar.

îbn-i Haldun, Mukaddimesinde rivayet tefsirleri­ne giren tsrialiyattan söz ederken yazarın yaptığı gibi  ehl-i kitaptan İslâm'a girenleri desise ve uydur­macılıkla suçlamamıştır. Sadece onları Araplara nak­ledilen israiliyatın kaynakları olarak zikreder.[132] İn­saflı araştırmacının tavrı da budur; ta'neden ve adil davranmayan  araştırıcıların  değil. [133]

 

Muhaddislerin İsraiüyat Tenkidi

 

Hadis uzmanı ve tenkidçilerinin bu israiliyatın hakikatlerini ortaya çıkarmak, sahihini batılından, doğrusunu yanlışından ayırmak için yaptıkları övgü­ye şayan çalışmaları vardır. Kâb ve benzerlerinin ri­vayet ettikleri hiçbir haber yoktur ki, onlar tarafın­dan ilmî bir tenkide güzel bir şekilde uğramasın. Müs­lüman âlimlerin bu şahane çalışmaları olmasaydı bun­lar İslâm'ın ve müîsümanların başına büyük bir mu­sibet olurdu. Hadis imamları bu konuda o derece ih­tiyatlı davranmışlar ki bu hususta şöyle demişlerdir: «Ictihad eseri olmayan sahabe kavilleri, söz konusu sahabi İslâm'a giren ehl-i kitap âlimlerinden haber almakla bilinmiyorsa, merfu hadis hükmündedir. Şa­yet onlardan haber almakla biliniyorsa Îsrailî haber olması mümkün olduğu için merfu sayılmaz.» Bu ih­tiyat hadisçilerin uzak görüşlü olduklarına ve tenkid-teki asaletlerine delalet eder. Burada el-Ezher dergi­si sayfalarında «İsrailiyat ve Tefsir Kitapları» başlığı altında kaleme aldığım yararlı bir araştırmanın ya­yınlandığını sayın okuyucularıma bildirmek isterim. Orada islâm'a sokulan bir çok îsrailiyat ve hurafe­lerin iç yüzünü ortaya koymaya çalıştım. [134]

 

Ebu Reyyenin Araştırma Metodu

 

Yazar, İsrailiyat ile ilgili bahsinde Kâbu'l-Ahbar, Vehb b. Münebbih ve benzerlerinden yapılan bütün rivayetlerin uydurma, bizim şeriatımızda bu rivayeti destekleyen ve doğrulayan Rivayetler olsa da tama­mının yanlış olduğunu belirtmektedir.

Bu hak ve vakıa ile bağdaşmayan aşırı bir hü­kümdür. Araştırmacı, muhakkik âlimlere göre müs-lüman olan ehl-i kitaptan sağlam ve doğru haberler nakledildiği gibi yalan ve batıl olan haberler de riva­yet edilmiştir, bazıları da iki tarafa da hamledilebilir. İşte îmam ibn-i Teymiyye-ki mükemmel olarak hadis ilmini, dinde fakihliği; sağlam tenkid ve iyi anlayışı birleştiren medresenin önderidir. Ehl-i kitaptan İslâm'a girenlerden gelen haberleri üç kısma ayırıyor:

Birincisi: Bizim elimizde doğruluğuna şehadet eden delillerle sahih olduğunu bildiğimiz haberler ki bunlar doğrudur.

İkincisi: Elimizde ona muhalif olan delillerle ya­lan olduğunu bildiğimiz haberlerdir.

Üçüncüsü: Hakkında herhangi bir şey olmayan ne ondan ne de bundan olan haberler. Biz bu tür ha­berlere inanmadığımız gibi yalanyamayız da, daha önce de geçtiği gibi başkalarına aktarmak caizdir. Bunların çoğunda dini herhangi bir fayda yoktur.[135] Talebesi ibn-i Kesir de Tefsirinde bunun aynısını söy-lemiştir.[136]

Şimdi de büyük hafız ibn-i Hacer'in «Fethu'l- Ba­ri» de Buhari'nin Ebu Hureyre'den naklettiği şu ha­disin şerhinde neler söylediğini görelim:  «Ehli kitap Tevrat'ı Ibranice olarak okur ve Arapça ile müslü-manlara tefsir ediyorlardı. Resulullah  (s.a.s.)  bunun üzerine şöyle dedi: Ehli kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Biz, Allah'a, bize ve size indirilene iman ettik, bizim ve sizin ilahınız birdir deyin.* Yani doğ­ru olan bir şeyi yalanlayarak veya yalan olan bir şeyi tasdik etmek suretiyle zorluğa düşmemek için doğru ve yalan olması muhtemel olan haberleri (ne tasdik edin ne de yalanlayın) ancak bu tekzib etme yasağı İslâm şeriatına muhalif olan haberler hakkında de­ğildir.. Aynı şekilde tasdik etme yasağı şeriata uygun olan haberler hakkında değildir. İmam Şafii tr.a.) de buna işaret etmiştir. Böylece bütün îsrailî haberlerin tamamının sahih olduğu hükmünün yanlış ve hak­tan uzak olduğu, bütün rivayetlerin yalan ve batıl olduğu hükmünün de aşın ve yanlış bir hüküm olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.

Yazarın takip ettiği bu metod bir çok hata do­ğurmuştur. Bu yolla şüphe duyulmayan bir çok ha­disi, îsrailiyat ve ehl-i kitap hurafelerinden saymış­tır. Halbuki zan ve tahminden başka bir delil yoktur. Hatta haksızlığı o dereceye vardı ki, hiçbir tarafın­dan batılın yanaşamadığı Allah'ın kitabı tarafından tasdik edilen bir çok rivayeti dahi batıl saymıştır. Bundan da öte İslâm'a giren ehl-i kitaptan kimsenin rivayet etmediği, onlardan alınması muhtemel olma­yan bazı hadisleri de batıl saymıştır, bu acaip araş­tırma yollan görülsün diye bu hadisleri burada ar-zetmek istiyorum: [137]

 

Kur'an'ın Şehadet Ettiği Sahih Bir Hadis

 

113 ve 114. sayfalarda Kâb ve ibnu's-Selam'ın Tev-ratta bir peygamberin geleceğinin müjdelenmesi ve Hz. Peygamber'in vasıflarına dair rivayetlerine yer verdikten sonra şöyle der: «Bu hurafe yani peygam­berin geleceğini müjdelemek ve vasıflanın zikretmek-Kâb'ın talebelerinden birisi olan Abdullah b. Amr b. As'a uzanır.» Buhari, Abdullah/b. Yesar'm şöyle de­diğini nakleder: «Abdullah b. Amr b. As ile karşılaş­tım. O'na Resulullah'ın Tevrattaki vasıflarını anlatır mısın diye sordum. O da «Allah'a andolsun ki o Kur'-ran'da zikredilen bazı sıfatlarla Tevrat'ta da zikredil­miştir.» Ey peygamber biz seni şahid, müjdeleyici ve

uyarıcı olarak gönderdik» seni ümmilerin koruyucu­su yaptık, sen benim kulum ve peygamberimsin, seni el-mutevekkil diye isimlendirdim; (Q peygamber) ne kaba ne serttir, çarşılarda bağırıp çağırmaz kötülü­ğe kötülükle karşılık vermez, affeder ve bağışlar, eğri olan bir millet onunla Lailahe illallah diyerek doğru yolu bulmadıkça kapalı kalplerini ve kör gözlerini açmadıkça Allah onun ruhunu almaz.» îbn-i Kesir bun­dan fazla olarak ibn-i Yesar'm sözlerini şöyle bitir­diğini söyler: «Sonra âlim Kâb'a rastladım ona da aynı soruyu sordum bir harfini dahi farklı söyleme­di» nasıl farklı olabilirki tabi o Abdullah'a öğreten de Kâb'tır.

Bu yazarın önceki kitapların Arap ve ümmi bir peygamberin geleceğini müjdelemesini hurafe olarak değerlendirmesi ahmaklığın ta kendisidir. Bilmiyo­rum yazar bütün doğruları yitirdi mi? Yoksa Allah'ın şu sözünü hiç mi görmedi? «Rahmetim her şeyi ku­şatmıştır. O'nu müttaküere, zekatı verenlere ve ayet­lerimize inananlara yazacağım. Onlar ki yanların­daki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye o ümmi peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendi­lerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten mene-der, güzel şeyleri helal çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarmdaki zinciri kaldırıp atar. O'na inananı destekleyerek O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felaha erenler onlardır.[138]

İşte yukarıdaki hadis hiçbir şüpheye maruz kal­mayan Kur'an'ın bu ayeti tasdikinden başka bir şey değildir. İster bu hadisi Abdullah b. Amr, Kâb'dan alsın isterse KAb'm kitaplarından O'na öğrettiğinden olsun. Çünkü Abdullah, b. Amr okuma yazma bilen, ehli kitabın kitapları konusunda ilim sahibi birisidir. Nitekim sair kitaplara şehadet eden, onları koruyup gözeten Kur'an onu tasdik ettiği için bu haber doğ­rudur. Ona inanmak vaciptir. Şaşıyorum şu yazara nasıl olur da Tevrat ve İncÜ'de peygamberin gelece­ğinin müjdelenmesi ve vasıflarının zikredilmesini hu­rafe olarak değerlendirmeye vicdanı el verebilir? Se­vinin ey misyonerler! Çünkü müslüman ismi ile anıl­dığı halde bilgi ve araştırma adı altında kendilerine hizmet edenler, sözlerini yayanlar çıkmıştır. [139]

 

Hz. Abbas'm Yağmur Duasında Vesile Edinmesi  Hadisi

 

118'nci sayfada yağmur talep etme hadisine de­ğinirken Kâb'ın müslumanların akidesini bozmak için bunu fırsat bilerek, Hz. Ömer'i (r.a.) Peygamberimi­zin amcası Abbas'ı vesile edinerek yağmur talep et­meye sevketüğini söyler. Hz. Ömer'in (r.a.) Abbaa'ı vesile edinerek yağmur talebinde bulunduğunu zik­rettikten biraz sonra da şöyle der: «Hz Ömer bu hi­leye aldanmadı ve meseleyi anladı. Bunun üzerine yağmur isterken peygamberi bile vesile edinmeyerek istiğfar ile yetindi» yazar bu iddiasını desteklemek için «el-Muğni» ve «eş-Şerhu*J Kebir» adlı eserlerden Hz. Ömer'in yağmur duasına çıktığında istiğfardan başka  bir şey  yapmadığını  naklediyor.

Buna  cevap  olarak  derim   ki : i.   Bu hadisi, Buharı Sahih'inde Hz.  Enes   (r.a.) den şöyle nakleder: «Ömer ibn-ul Hattab kıtlık yılında Abdulmuttalip oğlu Abbas'ı vesile edinerek Al­lah'tan yağmur diledi ve şöyle dedi. «Ey Allahım! biz peygamberimizi vesile edinerek senden yağmur di­lerdik sen de verirdin (şimdi de) peygamberimizin amcasını vesile edinerek senden yağmur istiyoruz» ve kendilerine yağmur verilir. Yazar bunun Kâb'ın bir desisesi olduğuna delalet etmek için Enes hadisine dil uzatmak ve onu buna ters olan kuvvetli rivayetlere muhalif saymıştır. Şimdi yazann Buhari'nin ri­vayetlerine tercih ettiği kuvvetli rivayetleri okuyucularıma sunmak istiyorum:

Bu rivayet ibni Ebi'd Dünya'mn «Kitabu'l - Ma­taramda «el-Muğni» ve «eş-Şerhu'1-Kebir» adlı eser­lerde ve Cahız'ın «el-Beyan ve't-Tebyüı- adlı kita­bında geçen bir rivayettir! Sonra bu rivayetle Enes hadisi arasındaki muhalefete bakın. Yazarın yağmur duası için zikrettiği haller yani bir defasında namaz ve hutbe ile yapılmış olması, bir defasında Cuma hutbesinde veya bir farz namazın akabinde irad et­tiği bir hutbede söylemiş olması; diğer bir defa da namaz kılınmadan bir dua ile yapılmış olması, biri-1 sinde mesciddeki minber üzerinde, diğer birisinde mescidin dışında yapılmış olması bütün bu haller sa­hih sünnetle[140] Hz. Ömer bir defasında Hz. Abbas'ı vesile edinerek yağmur istemiş, başka bir za­manda sadece yağmur duasıyla yetinmiştir. Üçüncü defa ise istiğfarla yetinmiştir. Çünkü bütün bu hal­ler yağmurun gelmesini celbeder. Öyleyse rivayetler arasında hiçbir çelişki yoktur, özellikle tercih ettiği rivayette  herhangi   bir  tahsis  söz   konusu  değildir.

Yazann ikinci rivayeti naklettiği el-Muğnl ve eş-Şer-hu'l Kebir'in yazarı bu rivayetten bir kaç sayfa son­ra aynen şöyle der:[141]

«Salih olduğu bilinen birisini vesile edinerek yağ­mur istemek müstehaptır. Zira dualara bu yolla da­ha çok icabet edilir. Hz. Ömer de kıtlık yılında Hz. peygamberin amcası Abbas'ı vesile edinereH. yağmur talep etmiştir» (ibn-i Kudameî daha sonra Hz. Mua-viye'nin ve Dahhak b. Ka'ys'ın Yezid ibnu'l Esved'i vesile edinerek yağmur istediklerini zikreder. Açık­ça ortaya çıkmıştır ki, yazar Hz. Abbas'ı vesile edi­nerek yağmur talep etmenin Kâb tarafından müslü-manların akidelerini bozmak için yapılan bir desise olduğu görüşüne varmak için arzusu doğrultusunda dilediğini  almış dilediğini de terk etmiştir.[142]

2. Sonra Abbas (r.a.)'ı vesile edinerek yağmur istemek akideyi nasıl bozabilir? Bütün müslümanlar diri olan insanları vesile edinmenin caiz olduğunda icma etmişlerdir. Hiç kimse dirileri vesile edinmenin akideyi ifsad edeceğim söylememiştir. Hz. Ömer'in de içlerinde bulunduğu ensar ve muhacir Abbas'ı ve­sile edinmenin akideye ters düştüğünü nasıl bilmez­ler ki hep beraber bunu yapmışlardır? Bu ümmetin fakihleri ve muhaddisleri sıhhatine hükmedip delil getirdikleri Enes hadisinin bir desise olduğunu nasıl bilmezler? Bu şaşılmayacak bir şey değildir doğrusu. [143]

 

İsra ve Miraç Hadisi

 

123. sayfada İsra ve miraç hadisinde Hz. Peygam-ber'in Hz. Musa'ya müracatını Israiliyattan saymış. Bu rivayetin sıhhatine inananları cahil olmakla suç­lamış ve onları ahir zamanın haşevİyesinden saymış­tır. Daha buna benzer nice sövgü ve kınamalar ka­leminden dökülmüştür.

Cevap olarak yazara derim ki: Delilsiz ve burhansız düşünmeden söz sarfetmek insaflı titiz bir araştırmacıya yakışmaz. Miraç gece­sinde Hz. Musa'nın zikredilmesi ve Hz. Peygamber'in ümmetine  farz  kılman  namazları   hafifletmesi   için Allah Tealaya muracatını sağlaması (bu hadisin)  İs railiyattan olmasını neden gerektirsin? Yazarın man­tığına göre Hz. Musa'nın veya herhangi bir İsrailog-lu peygamberin faziletine  dair her hadis  israiliyat-tandır.  Öyle  inanıyorum  ki bunu  bırakın  bir araş­tırmacıyı  akıllı hiç  bir kimse söylemez. İslâm  âlim­lerine göre beni israil'in haberleri ile ilgili daha ön­ce anlattıklarımız bu okuyucuya yeterlidir. Eğer İsra ve  miraç  hadisi   Kâbu'l-Ahbar  ve  diğer  beni  İsrail âlimlerinden rivayet edilseydi aklen bu rivayette Hz. Musa'ya yer verilmesinin bir desise olduğu caiz olur­du. Ancak hadis yirmi kusur sahabiden rivayet edil­miştir. Bunlar arasında ehl-i kitaptan İslâm'a giren­lerden bir kişi olmadığı gibi onlardan haber almakla bilinen kimse de mevcut değildir. Sağlıklı araştırma mantığına göre de bu ihtimal tamamen uzak bir ih­timaldir.  Hafız  Ebu'l Hattab b.  Dıhye  «et-Tenvir fi Mevlidi's-Siraci'l-Münir» adlı kitabında îsra ve miraç hadisini rivayet eden sahabileri zikrederek bunların yirmi beş'e kadar vardığını söyler. O bu konuda va-rid olan rivayetleri mütavatir olarak değerlendirmiş­tir. Münekkid Hafız İbni Kesir Tefsirinde Ebu'l Hat­tab Jın bu sözünü nakletmiş ve güzel ve yerinde söz olarak yorumlamıştır.[144] Hiçbir akıllının buna uydur­ma karıştığını söylemesi mümkün müdür? Buharı Müs­lim ve diğer güvenilir kitapların yazarları sözkonu-su hadisi değişik tariklerle rivayet etmişlerdir. Bütün bu rivayetleri yakinen görmek isteyenler ibn-i Kesir'in tefsirine müracat edebilirler. Bildiğim kada­rıyla güvenilir hiç bir ilim ehli Hz. Peygamber'in Hz. Musa'ya müracatınm îsrailî bir desise olduğunu söy­lememiştir. Yazarın hayal ettiği bu kanaat ümme­tin bütün âlimlerine gizii mi kalmıştır? Oysa en uy­gun olan bu rivayetin Allah'ın ve Resulünün namaz­ları hafifletmeden önce bu ümmetin yüklenme gücü ve kudretini bilmediklerini istilzam ettiğini açıkla­maya çalışmak ve buna şüphe sokmak yerine bu mü-'racatın sırrını ve hikmetini araştırmaktır. Hz. Mu­sa'nın geçmiş insanların tecrübesine ve henüz pey­gamberimize meçhul olan israiloğu 11arının en şiddet­li şekilde terbiye edilmesini bilip önün hafifletilmesi için yeniden Rabb'ine müracat etmesini işaret buyur­masında ne zarar vardır ki, yazar bunun mahzurlu olduğunu iddia ediyor? Sonra müracat sebebiyle elli vakit farz namazın beş vakte indirilmesinin Allah'ın kullarının gücünü bilmediğine delalet edeceğini kim söylüyor ki, bütün görüşünü bunun üzerine bina edi­yor. Allah Teala şüphesiz, olanı ve olacağı bilir; pey­gamberi MuKammed (s.a.s.Tın kullarına tahfif di­leyeceğini do biliyor. Bu sebeble elli vakti beş vakte indireceğini de yine O biliyor. Bunun da bir sırrı ve hikmeti vardır. O da Allah'ın bu ümmete rahmetini ve kolaylık getirmekle nimetini göstermesidir. Yüce Allah'ın şu sözü de buna delildir. «Ben farzları infaz ettim ve kullarıma kolaylık diledim.»

Bunun hikmetlerinden birisi de hafifletme ko­nusunda ümmeti için dilediği şefeatı kabul etmekle Hz. Peygamber'in katındaki mevkini göstermektir. Kardeşi Musa'nın istişaresine kulak asarak ümmeti­ne olan şefkat ve merhametini göstermektir. Bu mü-racat kul ile, Rabbi seven ile sevgili arasında yapı­lan müracat tekrarından başka bir şey değildir. [145]

 

Şeddu'r-Rihal Hadisi

 

128. sayfada «Beytu11 Makdis hakkında varid olan israiliyat* başlığı altında bazı rivayetleri zikreder.

129. sayfada ise sahih hadisin önceleri Mescid-i Haram'ı ve Mescid-i Nebevi'yi içerdiğini ancak «kub-betus sahra»nın inşasından sonra bunun ve Mescid-i Aksa'nın fazileti hakkında hadislerin ortaya çıktığı­nı  söyler.  Ebu  Reyye,   «üç  mescidin  dışında hiçbir mescide sevap kastıyla yolculuk yapılmaz   (bunlar) benim bu mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Ak-sa'dır»   hadisinde   Meecid-i  Aksa'ya  yer  verilmesini uydurulan bir israiliyat olarak anlar. Bu iddiasını da ibn-i Abbas'ın şu rivayetine dayandırır: «Bir kadının başına bir musibet gelir, kadın «Allah bana şifa ve­rirse  Beytu'l-Makdis'te namaz kılacağım  iler,  sonra iyi olunca yola çıkmak için bineğini hazırlar çıkma­dan önce Hz. Peygamber*in hanımı Meymune'ye ge­lir ve bunu haber verir. Meymune  validemiz

evinde otur yaptığından ye ve Resülullah'in mesci­dinde de namazını kıl zira O'nun: «benim mescidimde bir rekat namaz kılmak Kabe'nin dışında sair mes-cidlerde kılınan bin rekatten efdaldir» dediğini işit­tim» Ebu Reyyc, bunun üzerine derki; şayet mescid-i Aksa bu hadislerde geçseydi Hz. Meymune bu kadı­nı adağını  yerine  getirmesinden alıkoyamazdı.

Bu iddialara karşı cevaben deriz ki:

1-Biz gerek Mescid-i Aksa gerekse Hacer-i mu­allak hakkında bir çok hadis ve haberin uyduruldu­ğunu inkar etmiyoruz. Bizim esas inkar ettiğimiz hu­sus «yukarıda geçen hadise «Beytu'l-Makdis'in» hile yoluyla uydurularak sokuşturulduğudur. Öyle inanı­yorum ki herhangi bir araştırıcının beytü'l-makdîsi faziletlerden uzak tutması ve bu konuda varid olan her hadisi israiliyat sayması yanlış ve hatalı bir hü­kümdür. Nasıl böyle denebilir? Beytu'l-Makdis'in fâv zileti sadece sahih hadislerle değil hiçbir şüpheye ma­ruz kalmayan mütevatir Kur'an'la da kafi bir şekil­de sabittir. Allah Teala şöyle buyuruyor: «Her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah geceleyin ku­lunu Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığı­mız Mescid-i Aksa'ya yürüttü. O'na ayetlerimizden bir taşırımı gösterelim diye böyle yaptık o gerçekten işi­ten ve görendir. »[146]

Bu arada hiçbir delile dayanmayan ve hiçbir esa­sa istinad etmeyen zanna ve kuruntuya herhangi bir Ver kalmamıştır. Beytu'l Makdis geçmiş peygamber­lerin kıblegahı ve hicret yurdudur. Yeryüzünde ku­klan ikinci mesciddir, binasını* ilk yükselten Hz. îb-rahim'in torunu olan Hz. Yakub'tur. Süleyman pey­gamber ise bu binayı .yenilemiştir. Müslümanlar hic­retten sonra on küsur ay namazlannda oraya yönel­diler. Yazar Mescid-i Aksa'nm fazilet yönünden di­ğer iki mescitten daha düşük olsa da onlarla bera­ber aynı hadiste yer verilmesini nasıl uzak görebi­lir? Hadis üç mescidin de Allah'ın bazı peygamberle­rinin yüce hatıralarını taşıyan birer eser oldukları için üçünü de beraber zikretmiştir. Şayet yazar gerçek­ten bir araştırmacı olsaydı delilsiz söz sarf edeceğine hadisi metin ve isnad yönünden güvenilir ilmî me-todlarla  tcnkld ederdi.

2-Bu hadisi büyük iki iman, Buharı ve Müslim Sahih'lorinde rivayet etmişlerdir. Bu iki imamın ha­disleri tashihdeki yüce mertebeleri, rical ve ilel ilmi­ne vukufiyetlori, hadislerin gizli illetlerini ortaya çı­karmak için keskin bakışlı oldukları bilinmektedir. Bunların dışında ibn-i Hibban da Sahih'inde, Ebu Da-vud, Tirmizi, en-Nesai ve ibn-i Mâce de Sünen'lerin-de İmam Ahmed ve el-Bezzar Müsned'lerinde, Tabe-rani el-Mucemu'I-Kebir ve el-MucemuM Evsafta ri­vayet etmişlerdir. Hz. Ömer, Ebu Said el-Hudri, Ebu Hureyre, Ebu Busra el-Giffari ve babası ile Ebu'l Cad gibi bir sahabi topluluğundan rivayet edilmiştir.[147] Ümmet bu hadisi kabul ile telakki etmiştir. Seleften günümüze kadar hadis tenkidi ve değerlendirmesin­de hiçbir güçlük çekmeyen, sayılamıyacak kadar çok imam bu hadisi hüccet olarak kullanmıştır. Bu husus bütün bunlara kapalı kalmış da yazar tarafındanmı ortaya çıkmıştır?

3-Allah kendisine şifa verdiği takdirde Beytu'l-Makdis'te namaz kılacağını adayan kadının kıssası­na yer vermesine gelince bu ölüleri bile güldürür.[148] Yüzlerce kitap ve kaynağı araştırdığını iddia eden yazara soruyorum, hadisin hilafına verilen fetva ve­ya onun tersine yapılan amelin hadisin yalan oldu­ğuna delalet ettiğini kim söylüyor? Durum böyle ol­saydı bir çok' hadisin mevzu olduğu hükmüne varır­dık.

Allame ibnu's-Salah bu konuda şöyle der: «böy­lece deriz ki; bir âlimin herhangi bir hadise uygun olarak amel etmesi ve o doğrultuda fetva vermesi onun o hadisi sahih kabul ettiğine delalet etmez. Ay­nı şekilde bir hadise muhalefet etmesi de onun ha­disi reddettiği manasına gelmez.»[149] Meymune vali­demiz bu fetvayı verirken Mescid-i Haram ve Mes­cid-i-Nebevi'de kılınan namazın Mescid-i Aksa'da kı­lman namazdan daha efdal olduğunu bildiren hadise dayanmıştır. Adağı en efdali yapmakla yerine ge­tirmek evladır. Özellikle kadın olduğu için sefer me­şakkatinden uzak bir rahatlık da söz konusudur.

İmam Aynî şöyle diyor «Bazıları bu hadisten her kim bu üç mescidden birine gitmeyi adarsa bunu yapması gerektiğini çıkarmıştır. İmam Mâlik, İmam Ahmed ve Bu-vayti rivayetinde imam Şafii bu görüştedir. Ebu Hanife mutlak surette vacip olmadığını söyler. Şafii «el-Umm» de Mescid-i Haram için yapıldığı takdirde menasiki ol­duğu için vacip olur ancak diğer iki mescid için vacip değildir. îbnu'l Münzir ise Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî için vacip olduğunu Mescid-i Aksa için ise vacip olmadığını söyler. Cabirin şu hadisini de buna delil getir­miştir. Söz konusu hadise göre «bir adam Hz. Peygamber'e «Ben Allah sana Mekke'nin fethini müyesser ederse Beytu'l Makdis'te namaz kılacağımı adadım»der. Hz. Pey­gamber O'na burada kıl buyurur.[150] Meymune validemi?, ve Cabir hadisine göre her kim bir yerde namaz kılmayı adarsa daha faziletli bir yerde bunu ifa ettiği takdirde yerine getirmiş olur. Fakat aksi olmaz[151] imam Şafiî-de «el-Umm»de Mescid-i Haram için yapılan böyle bir nez­rin yerine getirilmesinin vacip olduğunu belirtirken di­ğer iki mescid için bunun vacip olmadığını bildiriyor. Bununla birlikte îmam Şafii bu hadisi sahih görenler­dendir. Yazarın araştırma mantığına göre Şafiî'nin «el-Umm»de söylediklerine dayanarak Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa'nın faziletlerinin sabit olmadığını, ayrıca bunların uydurma olduğunu söylememiz gerekir Oysa bu sağlıksız bir araştırma yöntemidir, ne eskiden ne de şim­di bunun benzerini göremiyoruz. [152]

 

Sahihayn'de Bulunan [Diğer Bir Hadis

 

Ebu Reyye 131. sayfada «Şam'ın fazileti konusunda yahudi eli» başlığı altında Sahihayn'de yer alan şu ha­disi zikreder: «Benim ümmetimden sürekli hakkı sa­vunan bir taife bulunur. AI La hm emri gelinceye kadar neomlardan ayrılan (ne ide nıulıalif olanlar onlara zarar ve­remezler. Kıyamete kadar bu böyle olur.» Daha sonra Buharinin bunların Şam'da olduklarını rivayet ettiğini nakleder.

Biz Şam ve diğer İslâm beldeleri hakkında vatan ta­assubundan dolayı bir çok hadis uydurulduğunu biliyo­ruz. Yüzlerce yıl önce hadis imamları ve uzmanları bun­ları açıklamışlardır. Bizim reddettiğimiz esas mesele ya-zarrn her hangi bir araştırma yapmadan zann ile veya hadis hakkında yapılan bir tevilden hareketle sahih ha­dislere dil uzalmasıdır.

Buna yukarıdaki hadisi zikredip yahudi uydurma­sı olarak vasıflandırmasından daha açık bir deli! olamaz. Yahudilerin bundan sağhyacaklan fayda nedir? Kaldı ki Şam beldeleri onların beldeleri değildir. Onlar oraları daha almadan Arap beldeleriydi. Yahudilerin Ben-i Unıey-ye'ye yaranmak için kıyamete kadar İsâm'ın ve İslâm sultasının devam edeceğine, hak'ta sebat kılan bir taife­nin sürekli bulunacağına delalet eden bir hadisi uydurmalarını hangi akıl kabul eder? Yalandan da oisa ken­dilerinin baki kalmaya müstahak, Allah'ın en seçkin hal­kı olduklarını iddia edenler nasıl böyle bir şey yapabi­lir? Oysa yazar onları dâhi ve hilekar olmakla tavsif ediyor. Öyleyse düşmanlarının yapısını yücelten ve temel­lerinin sağlam olduğunu bildiren bir hadisi nasıl uydururlar. Gerçek şu ki bu tavrıyla yazar aklımızı ortadan kaldırmamızı istiyor.

Bu hadisi Buharı ve Müslim Sahihlerinde rivayet et­mişler. Buharı «Kitabul i'tisamda «Muğire b. Şube'den şu lafızlarla nakleder : «Ününe I imden bir taife sürekli üs­tün olurlar hatta kıyamete kadar bu galibiyetleri sürer». Yazarın işarel ettiği rivayeti Buhari «Nübüvvet Alamet­leri'nden iki bab sonra rivayet etmiştir. Buna göre) Umeyr b. Hani Muaviye'nin şöyle dediğini işitmişlir. «Hz. Peygamberin şöyle dediğini duydum : «Benim ümmetimden Allah'ın emirlerini sürekli yerine getiren bir taife bulunur. Allah'ın eniri gelinceye kadar onlardan ayrılan ve onlara muhalif olanlar onlara zarar veremezler.» Ma­lik b. Yuhamir Mua/'ın bunların Şam'da olduklarını belirttiğini söyler. Muaviye de : «İşte Malık, Mua/'ın bun­ların Şam'da olduğunu işittiğini naklediyor» demiştir.

Müslim de Sahih'inde Sevban, Muğire b. Şube, Mua-viye ve Cabir b. Abdullah isnadıyla rivayet eder; ancak Müslim'in bu rivayetlerinde Muaviye'nin «Muaz bunla­rın Şam'da olduğunu söyler» İfadesine yer vermez. Bu hadis Buharı ve Müslim'in dışındaki kitaplarda da riva­yet edilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus yazarın işaret etliği gibi Mua/'ın sözünün merfu olan hadisten olmadığıdır. Meiiu olan haberin içinde bu fazlalık yoktur. Bu sadece Muaz'ın hadise aktardığı bir yorumdur. Bedruddin Aynî Buharı şerhinde «Malik b. Yuhamir'in Muaz'-dan naklettiği bu sözü merfu değildir» der. Buharı, ha­disin tercemesini verdikten sonra hadiste geçen taifeyi ilim ehli olarak tefsir eder, Ali ibnu'l-Medini bu taifenin hadis ehli olduğunu bildirir. Aynı şey İmam Ahmed'ten de rivayet edilmiştir, başka şeyler de söylenir. Sahabeden bu güne kadar, imamların bu taifeyi tayin hususun­da ihtilal elliklerini görüyoruz. İmam Buharî'nin de ha­disin anlaşılmasında Muaz'ın rivayetine yer vermesi, sa­hih bir hndise dil uzatmaya ve onu yahudüerin desisesi saynıaya tklil teşkil eline/..

Aynı şekilde bazı âlimlerin, Müslim'in Sahih'inde, Sad b. Ebi Vakkas'lan merfu olarak rivayet t'tüği «Mağripte kıymrtfle kadar sürekli hakkı savunan bir taife bulunur»

hadİsindeki taifeden maksadın Şam ehli olduğunu söy­lemeleri de dil uzatmaya delil olmaz; (yazar) bu hadisi âlimlerin aynı asırda uydurulduklarına işaret ettikleri ha­disler arasında zikretmiştir.

Bu yazarın en ilginç işlerinden birisi nevasına uy­mayan Buharî ve Müslim hadislerini reddederken «Ni-hayetu'l Ereb» gibi edebiyat kitaplarında «el-Mu'cib fi Telhisi Ahbari'l-Mağrib» gibi tarih kitaplarında ar/usu­na uygun olan hadisleri naklederek güvenmesidir. Bil­miyorum yazar edebiyat, tarih vb. gibi eserlerde iyİ-kötü makbul ve merdud her türlü habere yer verildiğini nasıl bilmez? Öyleyse yazar bu kitaplardan yaptığı alıntılara nasıl güvenir? Burada şuna dikkatleri çekmek istiyo­rum Sünnet hususunda tek dayanak isnadları açıkça be­lirten veya hadisleri rivayet ettikten sonra sahih, zayıf, makbul ve merdud olanları birbirinden ayıran güvenilir hadis kitaplarıdır. [153]

 

Ebu Reyyenin  İslâm'da  Mesihiyyat  İddiası Ve Temim  Ed-Darî'ye Dil Uzatması

 

140. sayfada «İslâm'da mesihiyat» diye bir başlık ata­rak şöyle demiştir. «İsrailiyat, îslâm dinini iftiralarıyla kirletirken bu din mesihihiyattan da nasibini almıştır. Bu mesihiyat}ın en büyüğünü ilk üstlenen Temim b. Evs ed-Darî olmuştur.» Yazar, daha sonra mesihiyattan ol­duğunu iddia ettiği hadisleri bir bir sıralamaya başlar.

Bu meyanda 141. sayfada da şöyle der: «Temİm-i Darînin yaydığı mesihiyyattan birisi Hz. Peygamber'e an­lattığı Cessase, Deccal ve Hz. İsa'nın nuzulu gibi şeyleri içeren haberdir.» [154]

 

Cessase Hadisi

 

Cessase hadisini İmam Müslim Sahihi'nde[155] Vatıma binti Kays'tan rivayet etmiştir, hadis şöyle : «Hz. Pey^gamber birisine namaz için toplanın diye çağırmasını em-İvder. (namaz bitip) Resuhıllah selam verince «Her kes namaz kıldığı yerde kalsın» der ve sonra «sizi neden bu­raya »topladığımı biliyor musunuz?» diye sorar. Sahabe «Allah ve Resulü dalıa iyi bilir.» diye karşılık verdiler, Resulullah : «ben sizi ne bir şeye teşvik ne de bir şeyden sakındırmak için topladım. Lakin Teinim ed-Dari hrls-tiyan biri adamdı bana gelip biat ederek İslam'a girdi vo bana mesih ve deccal hakkında anlatıklarima uygun bir (iÖz »nakletti, işte (bu sözü size nakletmek için) sizi butraya topladım» dedikten sonra Temimin kıssasını (yani) kavminden bir toplulukla bir gemiye binerek yolculuğa çıkıp bir ay denizde kaybolduktan sonra bir adaya varıp indiklerini, orada kendileriyle konuşan büyük bir hay­van gördüklerini, bu hayvanın adanın bir yerinde bulu­nan bir şahsa işaret ettiğini ona gittiklerinde onun ken­dilerine uzunca konuştuğunu ve bunun Mesihu'd-Deccat olduğunu (anlatır).

Yazardan Önce kitaplarında sözlerini naklettiği mer­hum Reşit Rıza'dan başka hiç kimse bu hadisten şüphe duymamıştır. Reşit Rıza'mn bütün çabalan Hz. Peygaın-ber'in sukutunun bu kıssanın doğru olduğuna delalet etmiyeceğini ve bu gibi şeylerin takrir olarak değerlendiri­lemeyeceğini isbat etmekten ibarettir. Zira (ona göre) se­rî bir hüküm terettüb etmeyip dinin herhangi bir emrini ihlal etmeyen yabancının haberini tasdik etmek peygam­berlere caizdir. Buna cevap olarak deriz ki:

a) Cessase hadisini İmam Müslim Sahih'inde riva­yet etmiştir, ravileri sika, adil ve tanedilmeyen kimse­lerdir. Müslim'den başka imam Ahmed, Ebu Ya'la, Ebu Davucl, ,İbn-i Mace de rivayet etmiştir. Sahabeden Fatı-ma bint-i Kays'tan başka, Ebu Hureyre, Hz, Aişe ve Cabir de rivayet etmişlerdir. Yani hadis sadece Müslim taralından rivayet edilmediği gibi ravi Fatıma bint-i Kays ta tek başına rivayet edenlerden değildir.

Hz. Peygamber bu hadisi minber üzerinde sahabeden bir topluluğa anlatmış, ve onu kendilerine anlattığı Mc-sihu'd-Deccal ve büyük kıyamet alametlerine de uygun görmüştür. Öyleyse Peygamber'in sukutla karşıladığı takrirlerinden sayılmaz demek doğru değildir. İmamlar Hz. Peygamber'in  bu anlattığını Temimu'd-Dari'nin  menki-besinden saymışlardır.  Hafız îbn-i Hacer el-İsâbe adlı eserinde [156]Temim'in hal tercemesini verirken, şöyle der : «Sahabenin meşhurlar ıarasında yer almıştır. Ünce hris-liyanken daha sonra Medine'ye gelmiş ve Müslüman ol­muştur. Hz. Peygamber'e Cessâse ve Deccal kıssasını an­latmış, Hz. Peygamber de bunu kendisinden nakletmiş ve bunu onun menkıbelerinden saymıştır.» îbn-i Hacer da­ha sonra Ebu Nuaym'den şunları nakleder: «asrının ra­hibi ve Filistin'in âbidlerinden idi, Gecelerinin çoğunu te-heccüd ile geçirirdi. Bir gece sabaha kadar namazda şu ayeti   okumuştur:   Yoksa  kötülüUceri   İşleyen   kimseler kendilerini iman edip sâlih amel İşleyenler gibi yapacağı­mızı mı «andılar? Hayatları ve Ölümleri onlarla bir ola­cak Öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar»[157] Yine «el-isâbe»de yer alan menkıbelerinden birisi de şöyledir :[158] «el-Be-gavi, Ceriri tarikiyle Ebu'l ÂkVdan o da Muaviye b. Har-mel'den şunu nakleder : «Hz. Ömer'e vardım ve Ey Mü'-minlerin emiri! Sen hakkımda hüküm vermeden önce tev-be ederek geldim.» dedim. Bana «sen kimsin» dedi. Ben de «Müseyleme (tu'l Kczzab)ın damadı Muaviye b. Har-mele» dedim. Bana «Medine ehlinin hayırlısının yanma git» dedi. Bunun üzerine ben Temimud-Dari'nin yanına gittim. Biz orada konuşurken, hârre mevkiinde hİr yangın çıktı. Hz. Ömer, Tenıim'e gelerek «Ev Temim çık» dedi. Temim : «Ben kim oluyorum ki» dedt. Kendi nefsini kü­çük gören Temim sonra kalkar ve ateşi çevreleyerek çık­tığı kapıdan İçeri sokar, sonra peşinden kendisi de girer ve ateş ona hiçbir zarar vermez.

Her yönüyle mükemmel olan, hadisleri ilham yolu ile öğrenen Hz. Ömer'e, Temimu'd-Darî'nin doğruluk dürüstlük ve ihlas bakımından durumu gizli kalacak öyle mi? Hem de «Ben kimseyi aldatmanı amma aldatan kimse­ler de beni aldatamaz» diyen Hz; Ömer. Öyleyse (Hz. Ömer'in güvendiği) böyle bir zatı yalancılık, desicecilik ve dini bozmakla suçlamayı akıl nasıl uygun görür?

b) Reşit Rıza'nın «bu hadis Peygamber'in takrir-i sayılamaz» iddiası da yanlıştır. Hafız İbn-i Hacer, Fethu'I Bari'de şöyle der : «Hz. Peygamber'in takrirlerinin, hu­zurunda yapılan ve söylenen, bir şeye muttali olduğu halde, inkar etmemesinin o şeyin cevazına delalet ettiğinde bütün âlimler iuilak etmişlerdir. Zira İsmet sıfatı başkası için caiz ulan batılı red etmemeyi peygamberden nefyeder. Bu itibarla o asla batılı lasvib edemez.» [159] Ayni şekilde Reşit Rıza'nın «zira peygamberler din işlerinin dışında yalancıyı tasdik etmekten masum değillerdir. Bu haber de onlardandır.» İddiası ise daha da yanlıştır. Kı­yamet alametlerini haber vermeyi nasıl din işlerinden iti­bar etmez, bilemiyorum kimsenin de bileceğini sanmıyo­rum. Şayet Temim'in anlattıkları yalan olsaydı, vahy bu konuda hakikati bildirmekten geri kalmazdı. Nitekim bir çok kez münafıklar ve benzeri gizledikleri şeylere muhalif sözler söyleyince; vahy onların yalanlarını ortaya çıkara­rak, onları rüsvay etmiştir [160]

 

Deccal'ın Zuhuru ve Mesih'in Nuzuîu ile İlgili Hadisler

 

Ahir zamanda Deceaî'ın zuhuru ve mesihin nuzulu ile ilgili hadisler sahihtir. Çünkü Hz. Peygamber bir çok hadîsinde âhir zamanda deccâlın geleceğini, Hz. İsa'nm da inip İslâm şeriatı ile âdil olarak hükmedeceğini, haçları kırıp, domuzu öldüreceğini ve deccâlın ölümünün de O'nun elinden olacağını haber vermiştir. Bütün bunlar bir çok tariklerle gerek Buhari ve Müslim'dc [161]gerekse di­ğer güvenilir hadis kitaplarında rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber'in kıyamet alametlerinden haber vermesi sa­dece Temimu'd-Darî'nin verdiği yukarıdaki habere da­yanmaz. O, Temim'in anlattıklarını fırsat bilerek saha­beye daha önce anlattıklarının hak olduğunu, şüphesiz vuku bulacağtnı belirtmek İçin onu anlatmıştır. Sonra ya­zar ve onun gibi düşünenler hiç bir yönden bâtıl'ın ya­naşmadığı, Allah'ın şu sözü hakkında (ne düşünürler) : «O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbb'e (canlı) çıkarırız; o onlaar insanların âyetlerimize içtenlikle İnanmadıklarını söyler.»[162] Birçok müfessire göre bu­rada geçen dâbbe, Müslim'in rivayet ettiği hadiste geçen Cessâse'dir. Ayette hadisi tasdik eden hiçbir şey yok mu? Özellikle âyet bunun kıyametten Öncede çıkacağını red­detmemiştir. Zira «Sözün baslarına gelmesine» bağlanan bu canlının çıkmasıdır, bizzat mevcut olması değil. Hatta Kur'an'ın tabiri (sanki) bunun sözün vukuundan önce bu­lunduğunu ima ediyor.

c) Yazarın dipnotta Temim'in kıssasına getirdiği yo­rumda : Herhalde coğrafya âlimleri bu adanın yeryüzün­de nerede olduğunu teshil etmek için araştırıyorlar! Son­ra bize haber verirler o zaman biz de Temim efendimi­zin! haber verdiği acayip şeyleri görürüz!» diyerek alay etmesi düşünce eksikliğinden ve dar ufuklu oluşundan kaynaklanıyor. Sayın yazar efendimize! soruyorum : «coğ­rafya âlimleri yeryüzünün her tarafım keşfetmişler mi? Gerek karada gerek denizde hâlâ insan ayağının değme-diği bir çok bölge vardır. Hatta bilinen kıtalarda bugüne kadar meçhul olan yerler olduğu bilinmektedir. Afrika ve diğer kıtalarda henüz bilinmeyen bölgelerin olduğundan Öyle zannediyorum ki yazar da haberdardır. Bir çok dağ­lık bölgelerde hâlâ bilinmeyen nice mağaralar vardır. Kaldı ki bunlar karada bilinmeyenler ya denizde! İnsan­oğlunun yaşadığı arzın dörtte üçü denizlerle kaplıdır. Şa­yet Temim'in sözünü ettiği adanın bugün bilinen bir ada olduğunu farzetsek Temi m'i buraya ve burada yaşayan canlıya muttali kılan Allah Teala'nın başkalarını da mut­tali kılması gerekir mi? Temim bunu gördükten sonra ve Allah'ın takdir ettiği kadar güzlerden kaybolması caiz de­ğil mi?

Sonra hayvanın konuşmasında şaşılacak nedir; pa­pağan İnsanların konuştuklarını aynen aktarmıyor mu? İnsanaklı cansızları bile konuşturma safhasına gelirken Allah'ın hayvanları konuşturma kudretini nasıl uzak görebiliriz? [163]

 

Hz. İsa'nın Fazileti Hakkında Bir Hadis

 

Ebu Reyye 144. sayfada şöyle diyor: «Hadislere ka­rışan mesihiyattan biri de Buharî'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettiği şu hadistir : Buna göre Hz. Peygamber şöy­le demiştir : «İsa İbn-i Meryem dışında şeytan her ço­cuğa dünyaya gelirken dokunur; ona da dokunmaya gifi-miş ancak araya bir Örtü gerilmiş ve ona dokunamamış­tır.» Resulullahlan işittiğim başka bir rivayette şöyle der : «Âdem oğlundan lıiç kimse yoktur ki doğarken şeytan ona dokunmasın ki şeytanın bir dokunması üzerine o çığ­lık atar. Ancak Hz. Meryem ve oğlu İsa bundan müstesnadır.» Yazar dipnotta da şunları söyler : «Buhari'nin ri­vayet ettiği bu hadisi İbn-i Hacer şerh ederken şöyle der : «el-Keşşaf sahibi (ez-Zemahşerî) bu hadise dil uzatmış ve onun sıhhatini kabul etmemiştir. Aynı şekilde er-Râzi de buna dil uzatmış ve bu haberin naslarla çelişen bir haberi vahid olduğunu belirtmiştir.»

Buna cevap olarak derim ki.:

a) Herşeyden önce bu hadis Buharî, Müslim ve diğer hadis imamları tarafından rivayet edilen Sahih bir hadistir. Hadisten anlaşılan hususlar Hz. Meryem'in anne­sinin yaptığı bir duanın icabetinden ibarettir. Nitekim Allah Teâla onun şöyle dua ettiğini bizlere bildiriyor: «•-ona Meryem adını verdim onu ve zurriyetini lanetli Şeytanın şerrinden koruman için sana sığınıyorum.[164]

vasmdan konuşmayan Hz. Peygamber'in, Peygamber kar deşlerinden birisinin veya başkasının herhangi bir özelli­ğini veya faziletini açıklamasının ne zararı var bilmiyo­rum. Bu eğer bir şeye delalet edecekse ancak Hz. Pey­gamberin yüceliğine, O'nun tebliğdeki emanetine ve İs­lâm dininin beşerden gelmeyen ilâhi bir din olduğuna de­lalet eder. Zira beşerden kaynaklansaydı, Peygamberleri bu şerefli ve yüce mevkilerde, göstermeye Özenme/di. Hz. İsa veya bir başkasına isnâd edilen bir özellik diğer pey­gamber kardeşleri için bir eksiklik demek olmadığı gibi, O'nun diğerlerinden daha üstün olduğunu da bildirmez. Daha az faziletli bir insanda bulunan bazı vasıfların on­dan daha faziletli bir insanda bulunmadığı bir gerçektir. Bu, O'nun eidaliyetine bir zarar getirmez. Çünkü O da kendisini enüstün kılan bazı vasıflara sahiptir. Bir çok âlim tarafından da belirtildiği gibi bu hadisi söyleyen Hz. Peygamber, söze dahil değildir. Başka bir hadiste de ri­vayet edildiği gibi, Hz. Peygamber şeytanin herhangi bir iğvasma uğramamıştır. Durum ne olursa olsun yukarı­daki hadiste Hz. İsa'nın bizim peygamberimizden daha faziletli olduğuna işaret eden herhangi bir şey yoktur. Ya­zarın da belirttiği gibi bazı Hristiyan papazlarının bâtıl akidelerini isbat etmek için bu hadise sığınmalarına ge­lince, bu onun iddia ettiği gibi, hadisin bâtıl olduğunu ve onu reddetmeyi gerektirmez. Esas vebal hadisin mâna­sını tahrif ederek başka yorumlara hamledenin üzerinedir.

b) Bu hadis gerek isnad yönünden, gerekse ma'na yönünden sahihtir. Muhakkiklere göre reddetmeyi gerek­tirecek bir manası yoktur. Zira akıl ve nakille çelişen bir dunun söz konusu değildir. Burada bütün mesele bazıla­rının hadisi akla ve nakle muhalif zannederek reddetmiş olmalarıdır. Mutezileden  Kâdi Abdu'I-Cebbar ve ez-Ze-mahşeri de bunlardandır. ez-Zemahşerî hadisin sıhhatin­de tereddüt else de sahih olduğu takdirde mânâsının şöyle olacağını belirtmiştir: «yani her doğanı şeytanın azdıracağım timid eder. Ancak Meryem ve oğlu bundan müstenadir. Zira ikisi de masumdur. Aynı şekilde Mer­yem ve Hz. İsa'nın vasfını taşıyan herkes için de böy­ledir, tıpkı Alkıh Teâlanın : «(şeytan)... ben bütün in­sanları azdıracağım ancak sâlih kulların müstesna»[165] âyetinde belirtildiği gibi. (Hadiste geçen) çığlık atmaktan inaksal şeytanın bu hararetli arzusunu temsil etmektir. Sanki ona dokunuyor ve elleriyle onu dövüyor gibi. Bazı Manevilerin anladıkları veçhile gerçekten bir dokunma ve dürtüklenıe söz konusu değildir. Öyle olsaydı şey-ianın dokunma dürtmelerinden dünyayı çığlıklar kap­lardı. Görüldüğü gibi ez-Zemahşerî hadisin kesin olarak sahih olmadığını söylemiyor.[166] Bİr çok âlime göre bu­radaki dokunma gerçektir. Şeytan bunu Hz. Meryem ve oğluna yapmak İstemiş ancak Hz. Meryem'in annesinin yaptığı duaya icabet edildiği için bunu gerçekleştireme­miştir. Dokunmanın olmasını gerektirmez. Bu da pey­gamberler ve onların yolunu izleyen seçkin, ihlaslı in­sanlar için böyledir. Binâenaleyh hadis, yazarın anla­dığı gibi, Allah Teâlanın «Benhn hâlis kullarına karşı senin hiç gücün yoklur...»[167] «ben bütün insanları azdı­racağım ancak senin hâlis kulların müstesna»[168]âyetle­rine muhalif değildir. Zemahşerî'nin zannettiği gibi dün­yanın çığlıklarla dolması gerekmez. Zira hadise göre bu sâdece doğum esnasında meydana gelmektedir. Daha sonrası İçin değil, müşahade ile hükmedecek olursak doğarken ağlayarak bağırıp çağırmayan hiç kimse yoktur. Bunu da inkar etmek inattan başka bir şey değildir. Ha­dislere dil uzatırken Zemahşeri'nin sözlerine dayanmak doğru değildir. Burada bilinmesi gereken bir hususa işa­ret etmek istiyorum ez-Zemahşeri, tefsir ilminde imam olmakla birlikte sahih hadislerin tesbitinde kendisine müracaat edilemez, çünkü o hadis âlimi olmadığı gibi hadislerin ricali ve illetleri konusunda uzman değildir. Nitekim el-Keşşaf adlı tefsirinde gerek peygamberlerin kıssaları .ve gerekse diğer yerlerde nice mevzu hadislere yer vermiştir.

Şayet yazar güvenilir bir araştırmacı olsaydı meseleyi tek tarafU sunmazdi, oysa ona düşen hadisi sahih kabul edenlerin,görüşlerini ve bakış açılarını da ortaya koyup tartışmaktı, ondan sonra da dilediğini seçmekte hür olurdu. Ancak yazarın takip etliği metod her şeye tek taraflı bakan insafsız kimselerin metodu gibidir. Onun için bir­çok halalar işlemiştir.

Bakın Muhakkik alimler ve bu konuda neler söylü­yorlar. İbn-i Hacer, Fethu'l Bâri'de[169] Zemahşerinin iti­razını zikredip doğru olmadığını belirttikten sonra şöy­le der : «hadisin lafızlarından anlaşılan manada herhangi bir müşkil yoktur. Sabit olan peygamberlerin ismetine muhalif de değildir. Bilakis haberden anlaşıldığına göre şeytanın doğan her çocuğa dokunması mümkündür. An­cak Allah'ın hâlis kullarına dokunması herhangi bir sa­rar verme/.,* Nitekim bu halis kullardan Hz. Meryem ve oğlu bundan istisna edilmiştir. Çünkü şeytan âdet-i veçhile dokunmaya gitmiş aralarına bir perde gerilmiştir. Hz. Meryem ve oğluna has olan özellik de budur. Hadise göre şeytanın diğer halis kullara musallat olabileceği an-laşılmaz[170]

Kurtûbi tefsirinde şöyle der: «Katade dediki, şeytan Hz. îsa ve annesi hariç doğan her çocuğun böğrüne do­kunur, şeytan onlara giderken aralarına bir perde gerildi ve dokunma boşa gitti. Alimlerimiz dedilerki; Şâyel böy­le olmasaydı onlara yapılan tahsisin bir manası kalmaz­dı Binaen aleyh şeytanın dokunması dokunulan kişiyi dalâlete sürüklemesi ve azdırması manasına gelmez. Böy­le bir düşünce oldukça yanlıştır. Nitekim şeytan nice pey­gamberlere ve velilere ifsad ve iğva yolları, ile musal­lat olmuştur. Bununla beraber AÎlah Teâla onları şeytanın hedefinden korumuştur. «Benini kullanma karşı se­nin her hangi bir gücün yoktur.» dedi gibi.[171].

Fahr-i Râzi, Kâdi Abdül Cebbâr'ın reddettiğine dair sözlerini naklettikten sonra şöyle der : «Bilki bütün bu vecihler muhtemeldir. Ancak bu ihtimallerle bir haberi reddetmek caiz değildir. Yine de en doğrusunu Allah biIir»[172]daha sonra sözlerine devamla der kî: «baz» ehl-i sünnet âlimlerinin bu gibi sahih hadisleri tevil ederken

felsefecilerin safsatalarına meylettikleri  için Mutezilile-re tâbi olmaları şaşılacak bir şeydir. Oysa bu hadislerin zahiri manalarıyla kalmaları ne bir suyu bulandırır ne de bir yolu daraltın»[173] (Şimdi sayın Ebu Reyye'ye sor­mak istiyorum) nakillerde bulunurken İmam Fahreddin er-Râziye iftira edip demediği şeyleri ona mal etmek gü­ven, emanetle bağdaşır mı? Sizin er-Rûzi'den yaptığınız nakil, onun bu hadise dil uzattığını iddia etmeniz söyledikleriyle   bağdaşıyor   mu?   Halbuki;   görüldüğü   gibi er-Râzi, Kâdi Abdulcebbâr'ın hadisten duyduğu şüpheleri naklederek bunları reddetmiştir. Ancak yazar çoğu kez acele davrandığı için bu hatalara düşmüştür. Çoğu kez de ihtiyaç duyduğu için nasları kasıtlı olarak tahrif et­miştir, îmanı Alüsi de tefsirinde ez-Zemahşerî'nin görü­şünü naklettikLen sonra şöyle der: «Bu konuda bir çok hadisin bulunduğu açıktır. Ekseri sahih hadis kitapların­da tedvin edilmiştir. Onun için bu, herhangi bir çelişki arzetmez.  îmam Cafer es-Sâdık da bunu rivayet etmiş ve kabul ile karşılamıştır.» Alûsi bunu müteakiben önce Kâdi Abdülcebbar sonra da ez-Zemahşeri'nin bu konu­daki görüşlerini çürütmeye başlar. [174]

 

Hz. Peygamber'in Göğsünün Yarılması İle İlgili Hadisi Yalanması

 

146. sayfada Hz. Peygamber'in göğsünün varıldığını bildiren hadislere şüphe sokmuş ve bu konuda alaylı bir uslub kullanmıştır. Ayrıca  aralarında hiçbir ilişki ol­mamasına rağmen bu hâdise ile Hristiyanlık akidesin­de Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi arasında bir ilişki kur­muştur, hatta çarmıha gerilme akidesini savunmak için

çaba sarfettiğini görüyoruz.. Bundan başka keyfi ne di­lerse söylüyor. Bunun iki sebebi olabilir-

Birincisi: Ya yazar bir münafık olup (bu yolla) ha-kiki veçhesini, içinde gizlediğim ve kötü emelim ortaya çıkarmıştır.

îktncisİ: Yahut bir yağcı ve yardakçı olup hrisüyan-lara özellikle misyoner ve müsteşrik efendilerine hoş görünmek istemiştir. Her iki durumda şer ve dalalettir.

Hz. Peygamber'in (Allah'ın emriyle) göğsünün varıl­dığını bildiren hadis sahihtir. Bu da birisi küçüklüğün­de süt annesi Halime es-Sâdiyye'nin yanında iken diğeri de İsra ve miraç gecesinde olmak üzere iki defa teker­rür etmiştir. Ki bu ikincisi Buharı ve Müslim'de mevcut­tur. Hatta bu iki defadan başka vahyi elakki etmeye hazırlamak için kısa aralıklarla bunun tekrar edildiği de söylenmiştir. Hâliz tbn-i Hacer, Fethü'l Bâri'de şöyle der «Bazıları isra gecesinde Hz. Peygamberin göğsünün yarıt-diğım redderek bunun henüz küçükken süt annesinin ya­nında iken yapıldığını ve bunu inkar etmediklerini söy­lerler, (bunlardan başka) Bi'set ile beraber de Hz. Peygamber'in göğsünün yarıldığı ile ilgili birçok rivayet tes-bit edilmiştir. Nitekim Ebu Nuâym «ed-Delâil» adlı ese­rinde bunları tahric etmiştir. Bunların her birisinin bir hikmeti vardır. Bunlardan birincisi Müslim'de Hz. Enes tarafından rivayet edilen hadiste diğer varyantlardan faz­la olarak yer verilen ifadelerde de belirtilmiştir. (Buna göre Cebrail) bir parça et çıkaarrak «işte bu şeytanın sen­deki nasibiydi» der. Bu çocukluğunda yapılmıştır. Bunun ü/erine o şeytandan korunmuş olarak en mükemmel tarz­da yetişmiştir. İkincisi bi'set ile beraber yapılmıştır ki bu da şerefini arttırmak ve en temiz hal üzerine kuvvetli

bir kalp ile vahyi alması için yapılmıştır. Üçüncüsü ise miraca çıkmak istediği zaman olmuştur ki, bu da onu munacaata hazırlamak için yapılmıştır.»[175]

Hz. Peygamber'in göğsünün yarılması ile Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi arasındaki ilişki neresindedir anlayamıyorum. Göğsün yarılması sahih senedîerle sabit, doğru, hak ve mümkündür. Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi ise bâ­tıl olduğu gibi akla ve nakle de muhaliftir. Kur'an ke­sinlikle bunu reddetmiştir. Allah Teâla şöyle buyuruyor : «... soysa onu öldürmediler ve asmadılar fakat (İsa) on-[lara benzer .gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa dü­şenler, ondan yana tam bir kuşku içindeler. O hususta bir bilgileri yoktur,; Sadece zanııa uyuyorlar, onu yaki-nen öldürmediler, Bilakis Allah'onu katına yükseltti. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir [176]Eski çağlar­da göğsün yarılmasına insan ihtimal vermese de tıbbın müthiş btr şekilde ilerlediği asrımızda uzak görmek uy­gun oimasa gerek. Hatta insan hayatının bağlı olduğu kalp ve beyin gibi organlarda bile ameliyatların yapıldı­ğım görüyoruz, bunu reddetmek bıçaksiz ve yarasız mey­dana gelen, bu nebevi mucizeyi inkar etmeyi âdet edinen­lere yaraşır.

Yazar bütün bu haksız yere yaptığı hücum ve kına­malardan sonra İsrailiyat ve mesihiyyat ile ilgili geniş bilgi edinmek için Tefsir, hadis ve tarih kitapları ile Goid-zier ve Won Kramer gibi müsteşriklerin kitaplarına müracaat etmemizi Öneriyor. Bununla o hakiki .kimliğini or­taya koymuştur. Aslında onu bütün bu hata ve yanlış­lıklara sevkeden husus kendisine imam kabul ettiği mis­yoner ve müsteşrik hocalarına tabi olmasıdır.

Yazar çağdaş sebeiler olan bu yahudilerin İslâm'a ve müslümanlarn karşı içlerinde gizledikleri kin ve nefreti görmemiştir. Bunlar kötü emellerine ulaşmak için gi­recek bir gedik bulamadıkları için sünnete şüphe düşür­meye çalışarak bu ilâhi nuru söndürmek istediler. «An­cak kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlamak is ter. [177]

 

EBU HUREYYE (R.A.)

 

Ebü Reyye, kitabının elli sayfadan fazlasını büyük sahibi Ebii Hüreyye (r.a.)'nin hayalına ayırmış bulun­maktadır, (Bu elli sayfada) kendisine izafe etmediği bir kötülük ve bir eksiklik kalmamışın-. Bölüm Ebü Hurey-rc'ytî tahsis edildiği hakle başka sahabilere de dil uzat­mış ve onu cerhetliği gibi unlan da cerhetmiştir. Bütün sahabilerin âdil olduklarını savunan ehl-i ilmin cumhuru ile de alay otmiş ve onlara demedik şey bırakmamıştır.

Bunun için Ebıı Rcyye'nin bu konudaki görüşlerini tenkide geçmeden Önce bu meselede hak yerini bulsun diye genel olarak sahabe hakkında birşeyler söylemeyi gerekli görüyorum. [178]

 

Sahabenin! İslâm'daki Yeri

 

Hadis imamlarına ve âlimlerin Örfüne göre sahabi, iman ederek Resülullahla biraraya gelmiş ve iman üze­re ölmüş kimselerdir. Resullulah'ı gördükten sonra ir­tidat edip ve bu hal üzere ölenlere sahabi denmez. Sahih olan kavle göre irtidat ettikten sonra tekrar tevbc eden­ler yeniden sahabi kabul edilirler. Aynı şekilde zahiren İslâm olup içinde küfür olan nifak ehli sahabi olmak şe-ıvlinden mahrumdurlar. Allah ve Resulü de böyle kim­selerin nifaklarını ortaya çıkaracaklarını tekeffül etmiş­lerdir. Alimlerin Cumhuru ne göre sahabi olmak için ki-Şinin Hz. Peygamber ile beraber uzun bir müddet kalması şart değildir, O'nunla birlikte cihad etmiş ve Allah yolunda infak etmiş olmak da gerekmez. Ancak bazı âlimler onunla beraber uzun bir müddet kalmayı ve yine birlikte bir veya iki savaşa katılmış olmayı şart koşmuş­lardır. Hernekadar Cumhur Hz. Peygamber'le beraber uzun bir müddet kalmayı onunla birlikte savaşa katıl­mayı ve Allah yolunda infak etmeyi şart koşmasa da uzun bîr zaman beraber bulunan, ondan çok hadis işiten veya beraber savaşa katılan, ona yardım etmek için ca­nını ve malım feda etmekten esirgemeyenleri böyle ol­mayanlardan daha üstün faziletli olarak kabul etmiştir. Hafız İbn-i Hacer «Nuhbetu'l Fiker» şerhinde şöyle der : «Hz. Peygamber'den ayrılmayıp onunla beraber savaşa katılan veya onun sancağı altında canını veren sahabi-lerin sürekli beraber bulunmayan veya sadece bir defa huzurunda bulunanlardan yahut onunla az bir şey konu­şan, onu bir defa yakından gören veya uzaktan gören ve­ya onu çocukken görenden daha üstün olduklarında hiç­bir şüphe yoktur. Ancak hepsi de sahabi olma şerefini haizdirler. Hz. Peygamberden bizzat hadis işitmeyenlerin hadisleri rivayet yönünden mursel kabul edilirler. Bunun­la birlikte bunlar da onunla sahabi olma şerefine nail oldukları için sahabeden sayıhrîar.[179]

Buna Allah Teâîanm şu sözü de işaret eder / «...el­bette içinizden Mekke'nin fethinden önoe (Hak yolda, har­cayan ve savaşanlar Ötekilerle) bir olmaz, onların dere­cesi ısonradan ünfak eden ve savaşanlardan daha büyük­tür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel sonucu vadetmiştir, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.» [180]

 

Sahabenin Adaleti

 

Muhaddis, fakih ve usulculerin cumhuruna göre sa-habilerin tamamı adalet sahibi kimselerdir: Bundan maksat şudur: yâni onlar sahip oldukları kuvvetli iman, takva, ımuruvvet, yüce ahlak gibi vasıflar ve safsata iş­lerden uzak olmaları sebebiyle kasten Hz. Peygamber'e yalan isnad etmezler. Yoksa adaletten maksat onlar bü­tün masiyeterden, hata ve nisyandan masumdurlar, de­mek değildir. İlim ehlinden hiç kimse böyle dememiştir. Onların adaletine sahibi oldukları arzusuna tabî olan bi­dat ehlinden bâzı kimseler dışında hiç kimse muhalefet etmemiştir. Onların görüşleri ve sözleri kale alınmaz, zi­ra hiçbir delile dayanmaz, burası bu görüşlere genişçe yer vererek tartışmak için uygun değildir; onun için bu­rada bu kadarla yetineceğiz.

Sahabenin adaleti sabit ve bilinen bir husustur. Zira onların âdil oldukları bizzat Allah tarafından bildirilmiş­tir. Onların temiz olduklarını, en hayırlı, en âdil, en yüce ve muttaki bir topluluk olduklarını haber veren de yine Allah Teâla'dır. Bir âyette şöyle buyuruyor : «Böylece biz sizi vasat bir ümmet kıldık...»[181] Buradaki vasat seçkin ve âdil demektir. Zira her şeyin vasatı hayır ve adaleti­dir. Bir başka âyette «Biz sizi İnsanlar arasından çıka­rılmış en hayırlı ümmet laldık zina siz İyitigl emreden^ Kötülükten sakındırır ve Allaha iman edersiniz»[182]Şüp­hesiz her iki âyetin hitabına ilk muhatab olanlar sahabi-lerdir. Allah teâla başka bir âyette: «Muhacirlerden ve Eîisftrdan (İslâm'a [girmekte) İlk Öne geçenler ile bunlara güzeloe ]tâbi olanlar... Allah onlardan razı olmuştur, onIar da O'ndan razı ohmıştur»[183] bir başka âyette : «Allah ağacın altımla sana biat eden müminlerden razı olmuş­tur...»[184] diğer bir âyelte «Muhammed, Allah'ın resulü­dür, onunla beraber bulunanlar kâfirlere karşı şiddetli kentli aarlarmda inerhamelidirler...»[185] buyurmuştur. Da­ha bunlara ben/er birçok âyette onlar tezkiye edilmiş faziletleri yüceltilmiş, sâdık bir imana, ihlasa ve yüce ahlaka sahip oldukları belirtilmiştir. Yerde ve gökte ken­disine hiçbir şeyin gizli kalmadığı yüce Allah'ın tezki­yesinden sonra hangi tezkiyeden söz edilebilir. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir.

Peygamberimiz IIz. Muhammed (s.a.s.) de onların kö­tülüklerden uzak ve adalet sahibi olduklarını belirtmiş ayrıca onların şeref" ve hukukunu tanımaya, fazilet sahibi oklukları için onlara eziyet etmemeye ve dil uzatmama­ya davet etmiştir. Buhâri ve Müslim'de yer alan merfu bir haberde şöyle der: «Benim ashabıma sövmeyin nef­sim elinde olan Allah'a aııdolsunki sizden biriniz Uhıid dağı katlar lalluı ,infak ıtitse tunlardan birisinin verdiği bir İiîçek hatta yarı ölçek derecesine ulaşmaz» gerek Buharı ve Müslim'de gerekse diğer güvenilir hadis kitaplarında mütevâtir bir habere göre Hz. Peygamber şöyle buyur­muştur. «İnsanların en hayırlısı bana yakın olandır, sını­ra da onları tâkib edenlerdir...» Tirınizi (süneninde) ve ibn-i Hibban Sahİh'inde Hz. Peygamber'in şöyle dediği­ni naklederler. : «Ashabını konusunda Allah'tan korku­nuz, onlara kin beslemeyin, onları seven beni sevdiği için sever onlara buğ/.eden bana ibuğv.ettiği İçin buğzeder, onlara eziyet eden bana .eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden Allah'a eziyet etmiş olur. Allah'a eziyet edeni Allah he­men  (belası) ile tutuverir.»

el-Bezzar, Müsnedin'de sika ravileıie verdiği bir ri­vayete göre Hz. Peygamber'in şöyle dediğini nakleder: «Allah, Nebi ve Resuller müstesna, ashabımı bütün cin ve insan topluluğuna seçkin kılmıştır.» Tarihî hakikat­ler bu hadisin doğru olduğunu her yönüyle doğrulamış­tır. Sahabe'nin tarih ve siyerine vakıf olanlar, onların sahip oldukları ilim, amel, takva, güze! ahlak, heva w hevesten uzak olma gibi vasıflarına vâkıf olanlar bunun bir gerçek olduğunu bilirler. Başta Râşid halifeler olmak-üzere büyük sahabüer, her sahabinin sadece peygamberi görerek sahabi adını alsa da .faziletin sahibi olduğunu bi­lirlerdi. Rivayete göre bir bedevi Hz. Ömer'e gelerek I?.n-sar'ı hicveder Hz. Ömer onlara '«şayet Resulullah'tn as­habından olmasaydı ne olacağını bilemiyorum ama hak­kından gelirdim, ancak o bir sahabidir.» der. gorüldüpü gibi hakkı tatbik ederken müsamaha tanımayan 11/. Ömer'in sahabi olma şerefini haiz olduğu için hu /atı bırakın cezalandırmayı ona bir kınama bile vermemişi ir.

Allah'tan ve Resulünden bu zikrettiğimiz âyet ve ha­disler varid olmasa dahi, hicret etmeleri, mallarım ve. çocuklarını terketmeleri, jslâm'ın zaferi İçin cihad ölme­leri, mallarını harcamaları, Allah yolunda babaları ve oğullarım dahi öldürmeleri gibi hallerinden dolayı kesin­likle âdil oldukları, nezih ve emin kimseler olup kemlilerinden sonra gelen bülün insanlardan faziletli oldukları neticesine varılabilir. İslâm alimleri sahabenin bülün bu ö/elliklerini tarif etmişlerdir. I lalız Ahmet el-Beyhaki. din akıl ilim ve zeka yününden kim olduğu bilinen İmam          eski bir risalesinde sahabevi .lâvık-ı veçhile dükten sonra $öyle dediğini nakleder : «onlar bütün ilim­lerde bizden üstün oldukları gibi, içtihad, takva ve akıl yönünden de bizim fevkimizde insanlardı (onların görüş­lerinden) ilim elde edildi ve onunla istinbat yapıldı on­ların görüşleri bize göre bizim görüşlerinizden daha iyi ve evladır.»[186] îmam Ebu Zurâ er-Râzt de derki : «Saha­beyi ayıplayan birisini görürsen bil ki o zındıktı)-. Zira Resul hak, Kur'an hak, getirdiği hükümler de haktır. Bütün bunlar sahabe vasıtalarıyla bize geldiğine göre bunlar zındıklar ve benzerleri'in maksatları bizim şâ-hidlerimizİ (sahabe) cerhederek kitap ve sünneti ibtal etmektir. Onlar cerhedilmeye daha layıktırlar zira ön­ler zındıklardır.

Allah'ın Ebu Zur'a (r.a.)'run lisânına ilka ettiği bu söz ne hikmetli sözdür. Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in bazı sahabilerin rivayetleri için başkalarına müracaat et­meleri ve ikinci bir şahidi talep etmeleri ki bu da oldukça azdır bu konuda.bir şüphe meydana getirme­sin, zira bu itham ve- ceıhetmek için değil yakin hâsıl olsun diye fazladan yapılan bir araştırmadır. İki râşid Halife bu ihtiyatlı hareketleri ve övgüye değer titizlik­leri ile rivayetleri tesbit için sağlam metodun temelini atmış oldular, buna en güzel şekilde delalet eden Hz. Ömer'in (r.a.) Ebu Musa el-Eşarîye söylediği sözüdür, riva­yet ettiği bir hadisi ResuluHahtan işitirken duyan başka bir şahidi getirmesini kendisinden istedikten sonra şöy­le demiştir. «Ben seni itham etmiyorum ancak bu (söy­lediğin) Resulullahın hadisidir» bu açık sözden sonra sa­habeye hücum edilerek itham edilir, zan altında tutula­bilir mi? [187]

 

Mazlum Sahabî Ebu Hureyre

 

Bildiğim kadarıyla sahabeden Ebu Hureyre (r.a.) ka­dar zâlim tenkid oklarına hedef olan başka bir şahabı yoktur, bu zalimane saldırıların izleri çok uzaklara da­yanır. Allame Ibn-i Kuteybe «TeViI-İ Muhtelefll Hadis» adlı kitabında en-Nazzam ve benzerleri gibi bidat ehlinin Ebu Hureyre'ye yaptıkları birçok saldırıları uakletmişLîr.[188] İslam âlimi sayılan hiç kimsenin Ebü Hureyre'ye, kadrini düşürecek derecede saldırdığını bilmiyorum. Son­ra müsteşrikler çıktılar daha Önce bu işi yapanların söz­lerini aldılar, onları arttırarak geri bize iade ettiler, son­ra sözlü fikirler ve zalimane hükümlerle karşımıza çık­tılar. Herhalde müsteşriklerin, kökü haçlı saldırılarına uzanan bu hamlelerinin arkasındaki maksatlarının ne ol­duğunu belirtmeme gerek yoktur. Onların maksadı İslâm'ın direklerini yıkmaktır. Müslümanlardaki îslâm ru­hunu zayıflatmaktır. Ancak bu şekilde devletlerinin ar­zu ettiği ekonomik sömürgecilik ve insanları köle edinme projeleri gerçekleşebilir. Allah da şâhiddir onların bazen sahabeye bazen de sünnete dil uzatmaktan tek gayeleri îs­lâm şeriatının ikinci kaynağı olan sünnete şüphe düşürmek ve ona olan güveni azaltmaktır. Müslümanlar sün­netten şüphe duyar ve ona olan güvenleri azalırsa bu se­fer Kur'an da anlaşılmaz hâle gelecektir. O- zaman vay islâm'ın haline! Müsteşrikler çağdaş bâzı müslüman yazarları etkilemede bir ölçüde başarılı oldular. Bu yazarlar onlann peşlerinden giderek hiçbir delile dayanmayan id­dialarını tekrarlayıp durdular; hatta kendilerinden de bir şeyler katarak arttırdılar. Hem müsteşrikler hem de hu çağdaş yazarlar bilim, araştırma ve tenkid hürriyeti adı allında zehirlerini kustular. Bu iddialarının gerçek ilim, sağlam araştınna ve nezih tenkitle bağdaşmadığını Allahta bilir, ilimde derinleşenler de. (Son olarak) Ebu Reyye geldi ve bütün bu söylenenleri tekrarladı hatta çamura biraz daha su katarak kitabında «Ebu Hureyre» başlığı altında uzun bir böiüm açtırarak her türlü kırıcı sözlerle doldurdu. Burada Ebu Hureyre-v ebaska sahabilere hücum ederek onları yalan ve uydurmacılıkla suçladı. Bu konuda İbn-i Kuteybe'nin Nazzamdan yaptığı nakilleri tekrarlayarak tıpa tıp ona tâbi oldu. Bu bölümün her sayfası hiç bir araştırmacıya yakıştıramadığımız ilmî hatalarla doludur. Onun için açıkça diyebilirim ki, yazar hu konuya girerken sağlam araştırma olarak nitelendirdiği peşin fikirlerle donanmış vaziyette başlamıştır. Oysa ne­zih ilmî araştırma kaideleri, araştırmacıdan, incelemeye başlarken o konudaki bütün madde ve metinleri topla­masını sonra kendisini her türlü heva ve peşin fikirden tecrid etmesini ister. Daha sonra kişi vardığı hüküm hak­ka en yakın hüküm olsun diye naslan mukayese eder, tetkik eder, inceler ve derinden araştırır. Fakat arzusu doğrultusunda İstediğini alıp İstediğini terketmek sağ­lıklı araştırma ve tutarlı tenkit kaideleri ile bağdaşma/.

Yazar gayesine ulaşmak için nakillerde bulunurken bir kısmını kırparak diğer bir kısmı ile yetiniyor. Tıpkı (ayeti okurken) «sarhoşken» ifadesini terkedip «Namaza yaklaşmayın» dİyen(Bektâşi) gibi gayesine hizmet etme­yen bazı kuvvetli rivayetleri terkederken kendisini des­tekleyen her zayıf rivayetten delil getirmiştir.

İftira ediyorum veya insaf hududunu aşıyorum zan­nedilmesin diye birçok örnekten bazılarım vermekle ye­tinmek  istiyorum.

s. 168'de Ebu Hureyre'yi yalancılıkla itham etmeye başlar başlamaz aynen şöyle diyor : «Zııbeyr (Ebu Hureyrenin) hadislerini işitince doğru söyledi, yalan söyledi dedir,» Bu şekilde nakledince sanki Zübeyr'in Ebu Hureyreyi yalancılıkla itham ettiği anlaşılıyor. Söyledikle­rimin doğru olduğunu görmek için şimdi de metnin tamamını verelim. el-Bidfıye veıı-Nihaye sahibinin naklet­tiğine göre : «Urve, Hz. Zübeyr'den rivayet ederek şöyle der: «Babam bana dedi ki, bent bu yemenliye yaklaş­tırıl" mısın Ebu Hureyre'yi kastederek zira o Hz. Peygamber'den çok hadis rivayet ediyor. Ben de onu yaklaş­tırdım. Ebu Hureyre hadis naklediyordu babam da doğ­ru, yalan...» diyordu, dedim ki! babacığım (bazen) doğ­ru (bazen) yalan sözünden ne kastediyorsun, dedi ki «O'nun bu hadisleri ResuluUah'tan işittiğinden hiç şüphe etmiyorum lâkin bâzılarını olduğu gibi naklederken bâzılarını aynen (Hz. Peygambcr'in iafızlarıyla) nakledeme­di.»[189] bu metnin tamamından yazarın vardığı sonucaşe-hndet edecek bir şey görülüyor mu?

Hesabına gelen bâzı rivayetleri alıp kuvvetli olduğu halde hesabına gelmeyenleri de lerkcttiğine dair bir Ör­nek : 192. sayfada Hz. Ömer'in, Ebu Hureyre'yi Bah­reyn'e vali olarak tayin ettikten sonra güvenilirliğini ih­lal eden bâzı şeyleri duyunca görevinden azledip yerine başkasını tâyin etliğini ve Hz. Ömer'in ona hakaret ede­rek sert konuştuğunu aktarmasıdır. Keşke yazar bunun kaynağını  zikretseydi  de  güvenilir  bir  kaynaktan   olup olmadığını görseydik. Şimdi aynı kıssayı sahabe tarihleri içinde en güveniliri olan «e!-îsabc» [190] den nakletmek istiyoruz : «Abdurrezzak dedi ki bize Mâmer Eyyup'ten O'da ibn-i Şîrîn'den naklen dedi ki: Hz. Ömer Ebu Hureyre'yi Yemen'e vali tayin etti oradan dönerken on bin dirhem ile birlikte döndü. Bunun üzerine Hz. Ömer, «ken­dine seçtiğin bu malları nereden getirdin?» diye sorar, o da : yavrulayan bir at, bana gelen hediyeler ve bir esir­den aldığım haraçtan ibaret diye karşılık verir. Hz. Ömer bakar ve gerçekten öyle olduğunu anlar sonra tekrar vali yapmak için çağırır. Ancak Ebu Hureyre bunu reddedin­ce Hz. Ömer: «senden daha hayırlı kimse görev istemiştir.» der. Ebu Hureyre «O, Allah'ın Peygamberinin oğ­lu Yusuf peygamberdir ben ise Umeyme oğlu Ebu Hu-reyre'yim ve üç şeyden korkuyorum. îlimsiz konuşmak, isabetsiz hükme varmak, dövülmek sövülmek ve malı­mın alınması,»

Hafız ibn-i Kesir de aynı kıssayı «el-Bidaye»de nak­lettikten sonra akabinde şöyle der : «başkalarına göre Hz. Ömer birinci valiliğinde   !2 bin  dirhem borç yüklediği  ikincisinde bu görevi reddetmiştir.»[191]

Görüldüğü gibi Abdurrezzak'in rivayetinde Ebu Hu-reyre'ye hiç bir itham mevcut değildir, bilakis her yön­den masum olduğu anlaşılmaktadır. Sonra tenkit konu­sunda mütehassıs olan iki imam da bunda ittifak etmiş­lerdir, belki ibn-i Kesir'in üslubundan ve diğer rivayete işaret etmesinden buna meyletmediği anlaşılabilir. An­cak Abdürrezzak'ın da büyük bir imam olduğu ve riva­yetler arasında tercih ettiği bir gerçektir. Şayet yazarın

iddia ettiği gibi Hz, Ömer, Ebu Hureyre'yi ithamh kabul etseydi ikinci defa ona valilik teklif eder miydi? Kaldı ki Hz. Ömer'in valilere karşı sert tutumu bilinmektedir. Esas kabul edilmesi gereken rivayetin Abdurrezzak'in rivayeti olduğu açıktır, öyleyse Ebu Reyye'nin hüccet ve burhana dayanmayıp hesabına geleni alıp, gelmeyeni terkettiği or­tadadır. O'nun Abdurrezzak'in rivayetini almamasının tek sebebi arzusunun ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

Bunlardan bîr tanesi de 163. sayfada geçiyor. Buna göre «Hz. Ömer bir defasında Ebu Hureyre'ye şöyle de­miştir asen Hz. Peygamber'den çok hadis rivayet edi­yorsun, senin Allah resulüne yalan isnad etmenden kor­kuyorum» Ayrıca Hz. Ömer, Peygamber'den hadis riva­yet etmeyi terketmediği takdirde memleketine süreceği tehdidinde bulunur. Ona «ya hadis rivayetini terkedersin ya da seni Devs topraklarına sürerim» demiştir.

Güvenilir hiç bir kitapta Hz. Ömer'in Ebu Hurey­re'yi yalanla itham ettiğini ben görmedim. Yazarın edebi­yat ve benzeri kitaplardan ya da haaylinden getirmiş ol­ması müstesna. Ayrıca Hz. Ömer'in onu Devs toprakları­na sürgünle tehdid etmesinde onu yalanla itham ettiği manası çıkmaz. Olsa olsa bu ihtiyat ve fazla titizlik ifade eder. Zira çok rivayet etmek beraberinde hata ve nisyanı da getirir. Hz. Ömer'in rivayetleri tesbit metodu bilinmektedir.