
Kahraman Yayınları
6. Şüphelilerden Kaçınma, İhlas
8. Müslümanın Kanı Ve Malının
Haramlığı
12. Kendini İlgilendirmeyen Şeyleri
Terk
16. Öfkelenmemenin Karşılığı Cennet
26. İnsanlar Arasını Düzeltmek
32. Kötülüğe Kötülükle Muamele
33. İslâm'da Hüküm Verme Prensipleri
37. Allah’ın İhsan ve Merhameti
38. Allah’a Yaklaşmanın-Muhabbetin
Yolları
Hamd,
âlemlerin rabbı, yerler ve göklerin yaratıcısı, bütün yaratılmışların
yöneticisi, mükellef kimseleri kesin ve apaçık delillerle doğru yolu
ulaştırmak ve dinin emirlerini açıklamak üzere Peygamberler -Allah'ın selâmı hepsinin
üzerine olsun gönderen Allah'a (c.c) mahsustur.
O'nun
bütün nimetlerine karşı hamd eder, ihsan ve ikramının artmasını dilerim. Şahadet
ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O’nun şeriki yoktur, tektir,
galip olandır, cömerttir, bağışlayıcıdır.
Çağlar
boyu mucizeliği devam eden Kuran-ı azimuş-şan kendisine indirilmekle ve
peygamberimiz Muhammed'den (s.a.v) doğru yola ulaşmayı isteyenlere ışık saçan
nurlu yolu (sünneti) verilmekle ihsanda bulunulan, az söz söylemekle çok mana
ifade etme gücüne ve dini yumuşaklığa sahip bulunan efendimiz Muhammed'in
(s.a.v), O'nun kulu, rasulü, sevgilisi, dostu ve yaratılmışların en üstünü
olduğuna şehadet ederim. Allah'ın salât ve selâmı ona, bütün peygamberlere,
her birisinin yakınlarına ve diğer salih kimselerin üzerine olsun.
Bize,
Ali b. Ebî Tâlib (v. 40/660), Abdullah b. Mes'ûd (v. 32/652) Muaz b. Cebel (v.
18/639), Ebu'd-Derda (v. 32/652), İbn Ömer (v. 74/693), İbn Abbas (v. 68/687),
Enes b. Mâlik {v. 93/711), Ebu Hureyre (v. 58/677), Ebu Saîd el-Hudrî
(74/693)'nin her birisinden çok sayıda senedle, çok çeşitli şekillerde rivayet
edildiğine göre Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Ümmetime kim
dini ile alakalı kırk hadis ezberletirse, Allah
(c.c) o kimseyi kıyamet gününde fakihler ve âlimler grubuna dahil eder.” Başka bir rivayette, "Allah (c.c) onu fakih âlim olarak diriltir."
Ebu’d-Derda’nın (r.a) rivayetinde "Kıyamet
günü ben o kimse için şahit ve şefaatçi olurum.” İbni Mes'ûd'un (r.a)
rivayetinde: ”Ona cennetin kapılarından
hangisinden istersen gir! denilir.” İbn Ömer'in (r.a.) rivayetinde ise: "O kimse âlimler grubunda yazılır,
şehitlerle birlikte haşrolunur.” denilmektedir.
Hadis
tenkitçileri, her ne kadar bu hadis çok kişi tarafından rivayet edilmişse de,
bunun ”zayıf bir hadis’[1]
olduğunda ittifak etmişlerdir.
Âlimler,
kırk hadis ihtiva eden, sayılamayacak kadar çok eser yazmışlardır. Bu sahada
eser yazan bildiğim ilk kişi Abdullah b. Mubarek'tir. (v. 181/797). Daha sonra
Muhammed b. Eslem et-Tûsi (v. 242/856), ondan sonra Hasan b. Süfyan en-Nesai
(v. 303/915), Ebû Bekr el-Âcurri (v. 360/977), Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el-
İsbehani (v. 475/1082), Darekutni (v. 385/995), Hakim (v. 405/1014), Ebû Nuaym
(v. 430/1038), Ebû Abdurrahman es-Sülemi (v. 412/1021), Ebû Osman es-Sâbûni (v.
449/1057), Abdullah b. Muhammed el-Ensârî, Ebû Bekr el-Beyhaki (v. 458/1065)
ve mütekaddimûn ve müteahhirûn'dân[2]
daha çok sayıda kimse.
Bu
meşhur hadis imamları ve hafızlarının yaptığı gibi 40 hadis toplayıp toplamama
hususunda istihare yaptım (Allah’tan hangisinin hayırlı olacağını bana
bildirmesini diledim). Her ne kadar âlimler amellerin faziletleri ile ilgili hususlarda
zayıf hadisle amel etmenin caiz olduğunda ittifak etmişlerse de, ben (bu kırk
hadisi toplarken) bunu delil olarak almadım. Benim dayandığım delil
Efendimiz'in (s.a.v) ”Sizden burada
bulunanlar, bulunmayanlara (duyduklarını) ulaştırsın” ve ”Allah (c.c), sözlerimi işitip muhafaza eden
ve işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimselerin yüzünü aketsin.”
şeklindeki sahih [3]
hadisleridir.
Neticede,
âlimlerden bir kısmı akaidle alakalı, bazısı dinin değişik meseleleri ile
bazısı cihad'la, bazısı zühd'le, bazısı âdab ile, bazısı da meviza ile alakalı
”kırk hadisleri” toplamıştır. Bunların her birisi çok güzel gayelerle
yazılmıştır. Allah yazanlardan razı olsun.
Ben
de, bu konuların hepsinden en önemli bir konuda kırk hadis toplamayı uygun
gördüm. O da bütün bu konuları ihtiva eden bir kırk hadis. Buraya alacağım
hadislerin tamamı, dinin en büyük esaslarından biri, âlimlerin İslâm'ın temeli
olarak kabul ettikleri veya İslâmın yansı veya üçte biri gibi buna benzer
özelliklerle nitelendirdikleri hadislerdir.
Seçtiğim
kırk hadis'in özellikle sahih hadisler olmasına itina ettim. Bunların büyük bir
çoğunluğu da Buhari (v. 256/869) ve Müslim’in (v. 261/874) Sahih'lerinde
bulunmaktadır. Hadisleri, ezberlenmesi kolay olsun ve Allah'ın (c.c) izniyle
faydası çok olsun diye senedlerini hazfederek yazdım. Sonlarına da,
lafızlarının gizli yönlerini izah eden sözler ilave ettim.
Ahiret
saadetini isteyen herkes bilsin ki bu hadisler, önemli meseleleri ve Allah'a
itaate götüren bütün uyarıları ihtiva etmektedir. Düşünenler için bu zaten
apaçık bir gerçektir.
Tek
dayanağım Allah’tır (c.c). Bütün işlerimi O'na (c.c) havale ettim. Hamd
O'nadır. Nimet veren O’dur. Buraya ulaşmak ancak O’nun sayesindedir.
Kusursuzluk da O’na aittir.[4]
Mü'minlerin
emiri Ebu Hafs Ömer b. el-Hattâb'tan (r.a) rivayet edildiğine göre o şöyle
demiştir:
Resûllulah’ı
(s.a.v) şöyle derken işittim:
”Ameller niyetlere göre karşılık görür.
Herkese niyet ettiği
şey verilir.
(Hicret ederken niyeti) Allah ve Rasülü
olanın hicreti,
Allah ve Rasülünedir. Kimin hicret ederkenki niyeti elde edeceği bir dünya malı
veya evlenmek
istediği bir
kadınsa onun hicreti de onadır”.[5]
Bu
hadisi, Muhaddislerin en önde geleni Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail b. İbrahim
b. Muğire b. Berdizbeh el-Buhari (v. 256/869) ve Ebu’l-Hüseyin Müslim b. Haccac
b. Müslim el-Kuşeyri en-Nisâbûri (v. 261/874), Hadis sahasında yazılmış
kitapların en sahihi olan Sahih'lerinde rivayet etmişlerdir.
Bu
hadisi şerif göstermektedir ki niyet, amellerin kötülerini tasfiye etmede bir
ölçüdür. Niyetin düzgün olduğu durumda amel güzel, niyetin bozuk olduğu yerde
de amel kötüdür.
Bir
amel (iş) varsa ve buna niyette bitmişse, burada üç durum sözkonusudur.
1. durum: Bu işin Allah
(c.c) korkusundan dolayı yapılması. Bu Allah'ın kullarının (sırf kulluk olsun
diye) yaptıkları bir iştir
2. durum: Bu işin sevap kazanma ve
cennete girme düşüncesi ile yapılması. Bu da ticari düşünceye sahip kimselerin
yaptıkları bir iştir.
3. durum: Bu işin Allah’tan (c.c) haya
edilmesi ve kulluğun hakkını yerine getirmek, şükrü edâ etmek düşüncesi ile
yapılması. Bu tür kimseler (ibadet etmelerine rağmen) kendilerini kusurlu
görür, buna rağmen kalbinde bir korku vardır. Çünkü amelinin kabul edilip
edilmediğini bilemez. Bu da hakiki müslümanların işidir. Bir gece, Allah
Rasûlünü'nün (s.a.v) ayakları şişinceye kadar ibadet ettiğini gören Âişe
(r.ah.) ona,
“Ey
Allah'ın Rasülü! Rabbın senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı
halde bütün bu sıkıntıları ne diye çekiyorsun,” diye sorunca;
“Ben şükreden bir
kul olmayayım mı?”[6] buyurmuş ve üçüncü
durumda izah ettiğimiz hale işaret etmiştir.
Korku
ile birlikte yapılan ibadet mi, ümitle birlikte yapılan ibadet mi daha
faziletlidir? diye bir soru akla gelebilir. Buna Gazali (v. 505/1111) şöyle
cevap vermiştir:
“Ümitle
birlikte yapılan ibadetler daha faziletlidir (üstündür), çünkü ümit sevgiyi
doğurur. Korku ise ümitsizliğe sebep olur.”
Bu
yaptığımız üçlü taksimat ve ölçü ihlaslı kimselerle alâkalıdır.
Şunu
(iyice) bilmek gerekir ki, ihlasa bazen kendini beğenmişlik arız olabilir.
Kimin de yaptığı amelleri hoşuna gider de (kendini beğenmesine sebebiyet
verirse), amelleri boşa gider. Aynı şekilde kendini büyük görenin de ameli
boşa gider.
İkinci
durumda, kişi, dünya ve ahiretin her ikisini de elde etmek düşüncesiyle amel
işler. Alimlerden bir kısmı, bu niyetle amel işleyenin amelinin makbul olmadığı
görüşündedir. Bu görüşlerine de Peygamber'in (s.a.v) şu kutsi hadisi'ni[7]
delil olarak almışlardır:
Allah (c.c) şöyle
buyurur:
”Ben, bana ortak koşulmasına asla razı
gelmem. Kim bir amel işler de, ona
benden başkasını ortak ederse ben o
amelden (veya kimseden) uzak olurum.[8]
Haris
el-Muhasibi de (v. 243/857) Kitabı er-Riâye li Hukûkillah'ta bu görüşü savunmuş
ve şöyle demiştir:
“İhlas
sadece Allah'a (c.c) itaati kastetmektir. Başka bir şeyi kastetmek ihlas olmaz.
Riya iki türlüdür.
l.si: Kişi itaat etmekle
ancak insanların teveccühünü kazanmak ister.
2.si: İtaat etmekle hem
insanların teveccühünü kazanmak hem de Allah'ın (c.c) rızasını kazanmak ister.
Bunlardan her ikisi de ameli boşa çıkarır.
Hafız
Ebu Nuaym el-İsfehani (v. 430/1044) Hilyetü'l-evliyâ isimli eserinde, daha
önceki âlimlerden bir kısmının bu görüşte olduğunu belirtmiştir. Bunlar
görüşlerine Kur'ân-ı Kerim'deki “Dilediğini
yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah (müşriklerin) şirk koşmakta
olduklarından çok çok yücedir.” [9]
âyetini delil almışlardır.
Allah
Teâlâ nasıl ki, kadından çocuktan ve (herhangi bir) ortaktan münezzehse, kendinden
başkasının ortak edildiği ameli kabul etmekten de münezzehtir. Allah (c.c),
kadri yüce ve büyüklükte eşsizdir.
Semerkandi
(v. 491/1097) şöyle der: Kişinin Allah (c.c) için yaptığı ameller kabul edilir.
İnsanlar için yapılan ameller ise reddedilir. Meselâ; birisi, öğle namazı
kılıp Allah'ın (c.c) farz olan emrini yerine getirmeyi düşünür. Ancak namazını
insanların arasında kıldığı için ta’dili erkâna riayet ederek, rüku ve
secdelerini uzatarak kılarsa, Aslı itibarı ile namazı kabul edilir. Namazı
güzel ve uzatarak kılması ise, insanlar görsün diye yaptığı için kabul
edilmez.
İzzuddin
b. Abdisselâm'a (v. 660/1261)
“İnsanlar
beğenip takdir etsin diye namazını uzatan ve güzel kılan kimsenin namazı
hakkında ne buyurursun diye sorulmuş o da cevaben:
“Bu niyetle amel
işleyen kimsenin amelinin boşa çıkmamasını dilerim” demiştir.
Bu
izahlar, amelin vasfında şirk olması halinde geçerlidir. Şayet şirk amelin
aslında olursa, yani farz olan namazı hem Allah (c.c) hem de insanlar için
kılarsa, amelin aslında şirk olduğundan dolayı namazı kabul edilmez. Nitekim
amellerde riya, ameli terk etmekle olur.
Fudayl
b. lyaz şöyle der:
“İnsanlar
var diye ameli terk etmek te riyadır. İnsanlar görsün diye amel etmekse şirktir.
İhlas ise Allah'ın seni her ikisinden de muhafaza buyurması ile olur.”
Fudayl'ın bu sözünün manası şudur:
"Kim
bir ibadet yapmaya niyet eder de insanlar görmesin diye terk ederse, o
gösterişçidir, (riyakâr). Çünkü ameli insanlar sebebi ile terk etmiştir. Ancak
kimsenin olmadığı bir yerde yerine getirmek düşüncesi ile o ibadeti yapmayı
tehir ederse, bu müstehaptır. Yapacak olduğu ibadet farz olan bir namaz veya
zekât ise veya kişi, halkın kendisine uyması gereken bir alimse bu durumda
amelini açıkta yapması daha faziletlidir.
Nasıl
ki riya amellerin boşa gitmesine sebepse sum'a da aynı şekilde amellerin boşa
gitmesine sebeptir. Sum’a, kişinin yalnızken Allah için ibadet edip sonra da
yaptığı ibadeti insanlara anlatmasıdır.
Peygamber
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Her kim (yaptığı)
amelini başkalarına anlatırsa (işittirirse) kıyamet gününde Allah ta (c.c)
(onun bu halini
mahşer halkına) işittirir, kim de riya
olsun diye bir iş yaparsa, Allah (c.c) onun iç yüzünü ortaya çıkarır”.[10]
Âlimler
demiştir ki: Amelini insanlara işittiren kişi halkın kendisini örnek alması
gereken alim bir kimse ise dinleyenlerin anlattıkları ile amel etmesini
sağlamak için amelini söylemesinde bir mahzur yoktur.
Mirzebani
(r.a) şöyle der:
“Namaz
kılan kişinin namazının kabul edilmesi için dört haslet gerekir. Kalp huzuru,
akıf selameti, şartların tam yerine getirilmesi, bütün organların huşu
içerisinde olması. Kalp huzuru olmadan namaz kılan ibadetinden gafil bir
kimsedir. Tüm organları huşu içerisinde olmadan namaz kılan, namazını yanlış
kılan bir kimsedir. Bu şartlara uyarak namaz kılan kimse ise namazını bütün
erkânına uyarak kılan kimsedir.”
Efendimizin
(s.a.v) “Ameller niyetlere göre karşılık
görür” sözünün manası: O bu sözü ile sevaba vesile olan amelleri
kastetmiştir. Yoksa mübah [11]
olan amelleri kastetmemiştir. Haris el-Muhasibi (v. 243/857) diyor ki:
“İhlasın
mubah işlerle ilgisi yoktur. Çünkü mubah olan işlerde Allah'a yakınlık
kastedilmediği gibi, Allah'a yakınlığa sebeb te olmazlar. Hiç bir maksat
gözetmeksizin sadece bina yapmak gayesi ile bina yapmak gibi. Ancak mescid,
köprü ve ribat yapmak gayesi ile olursa müstehap olur.” Sözlerine devamla diyor
ki: “Haram veya mekruh olan şeyde de ihlas olmaz. Bakılması helal olmayan bir şeye
bakıp ta, kendisinin Allah’ın yarattıkları hakkında düşünmek (tefekkür) gayesi
ile baktığını iddia eden bir kişinin durumu böyledir. Mesela, sakalı bıyığı
bitmemiş oğlan çocuğuna ibret nazarı ile bakmak gibi. Bunda hiç bir ihlas
olmadığı gibi Allah'a yakınlaşma da yoktur. Sıdk ise kulun gizli ile açığı,
içi ve dışı (zahir-batın) bir değerlendirmesinden anlaşılır. Sıdk bütün makam
ve hallerin gerçekleşmeşinden sonra meydana gelir. Çünkü ihlasın özü, itaat
ederken Allah’ı kastetmektedir. Kişi bazan kıldığı namazla Allah'a yönelmeyi
kasteder. Fakat namazında, kalp huzuru olmaz. İşte sıdk, ibadette kalbin
bütünüyle Allah'a yönelmesidir. Şu halde her sadık olan kimse ihlaslıdır. Her
ihlaslı ise sadık olmayabilir. Allah (c.c) ile manevi bağ kurmanın ve
kurmamanın manası da budur. Kişi (sadık olunca) Allah’tan (c.c) başkası ile
bağlarını koparmış, Allah’la bağlantı kurmuş demektir. Allah’tan (c.c) başkasından
uzak durmanın ve Allah’ın huzurunda bulunmanın zevki ile dolup taşmak bu
demektir.
Efendimiz’in
(s.a.v) “Ameller…” sözünden maksadı,
amellerin sahihliği, ya amellerin hatalarının düzeltilmesi, ya amellerin kabul
şartı, ya da amellerin mükemmelliği olabilir. Ebu Hanife (r.a) bu sonuncu
manayı tercih etmiştir. Hadiste geçen amellerden, terk türünden[12]
olan ameller ve necasetin giderilmesi, gasbedilen şeylerin veya ödünç
alınanların iadesi, hediyenin verilmesi v.b, şeyler istisna edilir. Çünkü bunların
sıhhati niyetin düzgünlüğüne bağlı değildir. Ancak bunlardan sevap almak için
Allah’a yaklaşma kastedilmelidir.
Yine
bir kimse hayvanını yemlerken, Allah’ın (c.c) emrine uymak düşüncesi ile bunu
yapmışsa sevap kazanır. Malını korumak için yapmışsa kazanamaz. Savaşçı atını
Allah (c.c) yolunda bağlar ve sularsa, onu sularken sadece susuzluğunu
gidermeyi düşünmüyorsa sevap kazanır. Nitekim buna Buhari'nin Sahih'inde işaret
edilmiştir. Aynı şekilde evde hanım kapıyı kaparken, yatacağı zaman lambasını
söndürürken Allah'ın emrine uymak düşüncesi ile bunları yaparsa sevap kazanır.
Başka şeylere niyet ederek yapsa kazanamaz.
Niyet
sözlükte yönelmek demektir. Araplar (bu fiili kullanırken), “Allah (cc) seni
hayra yöneltsin” derler. Şeriatta ise fiili (ameli) ile bir şeye yönelmektir.
Bir şeye yönelse ancak amel olmasa buna azm denir. Amellerde niyet, ibadetle
adeti, veya ibadetin gerçeği ile gerçek olmayanını ayırdetmek için şart
koşulmuştur. Birinci durumun (ibadetle adetin ayrılmasının) misali mescitte
oturan kimsenin durumudur. Orada âdet olarak istirahat etmek için, bazan da
itikaf niyeti ile ibadet etmek için oturulur, İşte burada ibadetle âdeti
ayıracak olan şey niyettir. Gusülde de âdeten temizlik kastedilir. Bazan da
ibadet kastedilir, ikisinin arasını ayırdedecek tek vasıta aynı şekilde
niyettir. Peygamber (s.a.v)'e gösteriş için mi; mallarını korumak için mi
yoksa, kahramanlık için mi savaşan kimsenin Allah yolunda olduğu sorulunca
verdiği şu cevap buna işaret etmektedir. O şöyle buyurmuştur;
“Kim Allah 'ın
(c.c) isminin en yüce olması için savaşırsa odur Allah yolunda olan.”[13]
İkinci
durumun, yani ibadetin doğrusunu tesbit etmeye vasıta olması ise şu şekilde
olur. Bir kimse dört rekât namaz kılmıştır. Bu namazın öğle namazı olarak
kılınmış olabileceği gibi, sünneti olarak kılınması da mümkün olabilir. Burada
hangisi kastedildiğini niyete göre tesbit ederiz. Köleyi azat ederken de keffaret
karşılığı olarak azat edebileceği gibi nezir v.s. gibi başka sebeplerle de
azad edilmesi mümkündür. Bunu da yine niyetle ayırtedebiliriz.
Efendimiz'in
(s.a.v) “Herkese niyet ettiği şey verilir...”
sözü, ibadetlerde birinin başkası yerine o ibadeti yapması veya bizzat niyet
etmesi için vekil bırakmasının caiz olmayacağına delildir. Ancak bundan zekât
malının ayrılması veya kurbanın kesilmesi istisna edilmiştir. Bu iki amelde
kişi, güc yettiği halde boğazlama ve malın ayırımında niyetle başkasına
vekâlet vermek caizdir. Hac ve borcun ifasında ise güç yetmesi halinde vekil
bırakmak caiz değildir. Ancak meselenin tek yönü olursa niyete ihtiyaç
duyulmaz. İki yönü olması durumunda ise, mesela birisinin bir kimseye bin
lirası rehin olmak üzere ikibin lira borcu olsa ve rehin olanı iade gayesi ile
bin lirasını verse bu geçerlidir. Borcu verirken hiçbir niyet etmezse daha
sonra istediğinden birine niyet etse, bize göre niyetin amelden sonra yapılıp
ta sahih olması bu durumdan başka yerde geçerli olmaz.
Efendimiz'in
(s.a.v) “(Hicret ederken niyeti) Allah ve
Rasülü olanın hicreti Allah ve Rasülü'nedir. Kimin hicret ederkenki niyeti elde edeceği bir dünya malı veya evlenmek
istediği bir kadınsa onun hicreti de onadır.” sözü:
Hicret,
değişik şeyler için kullanılmıştır:
I. Müşrikler
Rasülullah’a (s.a.v) eziyet ettikleri zaman sahabenin Mekke’den Habeşistan’a
hicreti. Müslümanlar Mekkeli müşriklerin zulmünden kaçıp Necaşi’ye
sığınmışlardı. Bu olay Beyhaki'nin (v. 458/1065) söylediğine göre Hz. Muhammed’e
peygamberlik vazifesi verildikten beş sene sonra vuku bulmuştur.
II. Mekke’den Medine’ye
yapılan hicret. Bu da bi'setten on sene sonra olmuştur. O zaman Mekke’de
bulunan her müslümanın Medine’ye Rasülullah’ın (s.a.v) yanına hicret etmesi
vacipti. Bazı âlimler, sadece Mekke’den Medine’ye hicretin vacip olduğunu
söylemişlerdir. Ancak bu böyle değildir. Zira Medine'nin hiç bir özelliği
yoktur. Vacip olan Rasülullah’ın bulunduğu yere hicret etmektir.
İbn
Arabi (v. 542/1147) şöyle demiştir:
“Âlimler,
bir kimsenin bir yerden başka bir yere gitmesini, kaçarak gitmek ve isteyerek
gitmek diye ikiye ayırmışlardır. Kaçarak gitmek altı kısımdır:
Birincisi: Dârul-Harb olan
bir ülkeden, Dâru’l-İslam olan bir ülkeye gitmek. Bunun hükmü kıyamete kadar
geçerlidir (baki).
Efendimiz'in
(s.a.v), “(Mekke’nin) Fethinden sonra artık
hicret yoktur”sözünden maksat ise, vuku bulan ve Rasülullah'ın bulunduğu
yere hicrettir.
İkincisi: Bidat işlenen
yerden hicret. İbn Kasım diyor ki, İmam Malik b. Enes’i şöyle derken işittim:
"(Müslüman)
bir kimsenin selefe [14]
sövülen bir yerde kalmaya (oturmaya) devam etmesi doğru değildir."
Üçüncüsü: Haramların çokça
işlendiği bir yerden hicret. Çünkü her müslümanın helal peşinde koşması
gerekir.
Dördüncüsü: Kendisine yapılan
eziyetten kurtulmak için hicret. Kişi bir ülkede kendi hayatının tehlikede
olduğundan korkarsa oradan başka bir yere gitmesine Allah (c.c) izin vermiştir.
Bu ona Allah'ın bir ikramıdır. Oradan ayrılmakla kendini korumuş olur. Bunu
ilk yapan İbrahim (a.s) dır. O kavminden korkunca: “Ben Rabbıma hicret
ediyorum (sığınıyorum).” demiştir. Allah (c.c) Musa'nın (a.s) halini haber verirken:
“... Korka korka ve etrafı gözetleyerek oradan çıktı” buyurmuştur.[15]
Beşincisi: Hastalık bulaşma
korkusu ile salgın hastalık olan bir yerden havadar ve sağlıklı yerlere çıkmak
gibi. Peygamber (s.a.v)'ın Ureyne kabilesinden gelip Medine'nin havasından
rahatsız olanlara otlaklara çıkmalarını emretmesi bu sebepten dolayıdır.[16]
Altıncısı: Malına yapılacak
bir saldırı korkusu ile hicret. Çünkü müslümanın malı da kanı gibi
mukaddestir.
Kişinin
bir yerden diğer bir yere isteyerek gitmesi ise on şekilde olabilir:
I. Dini bir istekten
dolayı.
II. Dünyevi
bir istekten dolayı.
Dini
bir istekten dolayı yapılan seyahat de dokuz türlüdür:
1. İbret için sefer
yapmak. Alİah Teâlâ: "Yeryüzünde dolaşıp,
kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu görmezler mi?”
buyurmuştur.[17]
Zülkarneyn de {a.s) dünyada onun garipliklerini görmek üzere dolaşmıştı.
2. Hac için yapılan
yolculuk.
3. Cihad için yapılan
yolculuk.
4. Maişet temini için
yapılan yolculuk.
5. Ticaret yapmak,
(fazla) kazanç sağlamak için yapılan yolculuk. Yetecek kadardan fazlasını
kazanmak Allah Teâlâ’nın (c.c) ”Rabbımızdan
size gelecek lütuf ve keremi aramanızda size herhangi bir günah yoktur”'[18]
âyeti kerimesi sebebiyle caizdir.
6. İlim tahsili için
yapılan yolculuk.
7. Manevi değeri olan
yerleri ziyaret kastı ile yapılan yolculuk. Peygamber (s.a.v), ”Ancak üç mescidi (ziyaret etmek) üzere binekler hazırlanır”[19]
buyurarak buna işaret etmiştir.
8. Sınır boylarında
ribat yapmak üzere, geçitler açmak düşüncesi ile yapılan yolculuk.
9. Allah (c.c) rızası
için eş-dost ziyareti gayesi ile yapılan yolculuk. Nebi (s.a.v) bununla alâkalı
olarak şu hadiseyi anlatmıştır:
”Bir
kişi bir köydeki arkadaşını ziyaret etmek üzere yola çıktı. Allah Teâlâ o
kişinin yoluna bir melek gönderdi. Melek adama:
“Nereye
gidiyorsun?” diye sordu. Adam:
“Falan
köydeki arkadaşımı ziyarete” dedi. Melek devam ederek:
“Yoksa
sende o adama vermen gereken birşey mi var?”dedi. Adam cevaben:
“Hayır,
fakat ben onu sadece Allah (c.c) rızası için seviyorum” dedi. Bunun üzerine
melek:
“Ben
Allah’ın sana gönderdiği bir habercisiyim. Şunu bil ki sen onu nasıl seviyorsan,
Allah ta seni öylece seviyor," dedi.”[20]
III. Etraftaki
kabilelerin Allah Rasülü’ne (s.a.v) dinin esaslarını öğrenip geri dönünce de
geride kalan kavimlerine öğretmek gayesi ile yaptıkları hicret.
IV. Mekkelilerden,
Peygamber’e (s.a.v) gelip müslüman olduktan sonra kendi kavimlerine dönen
kimselerin hicreti.
V. Küfür diyarından
İslâm diyarına yapılan hicret. Müslümanın küfrün hakim olduğu bir yerde ikamet
etmesi caiz değildir.
Maverdi
şöyle der:
“Eğer
o kimsenin küfür diyarında ailesi bulunsa ve dinini yayması mümkün olsa,
oradan hicret etmesi
gerekmez. Çünkü içinde bulunduğu ülke ileride İslâm ülkesi olabilir.”
VI. Bir müslümanın hiç
bir şer’i sebep olmaksızın müslüman kardeşini terk etmesi mekruh, zaruret
olmaksızın üç günden fazla ayrılması ise haramdır. Anlatıldığına göre bir adam
bir arkadaşını üç günden fazla terk etmiş (onunla konuşmamış) ona şu beyitleri
yazmıştır:
“Efendim!
senin yanında benim için zulm olan birşey var, onunla alakalı olarak İbn Ebi
Heyseme’ye sor.
Zira
o, dedesinden Dahhak- İkrime. vasıtasıyla rivayet ediyor ki,
Ibn
Abbas, Rahmet Peygamberi olarak gönderilen efendimizin,
“Gerçek
dostun, dostundan üç günden fazla ayrı kalmasının, Rabbımız tarafından haram
kılındığını nakletmiştir.”[21]
VII. Kocanın, karısı
kendisine âsi gelmesi durumunda onu terk etmesi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“...onları yataklarında yalnız bırakın."[22]
Bir
yerde günahlara dalmış kimsenin, konuşmayı veya selam alıp-vermeyi kesmek
sureti ile terk edilmesi de hocanın hanımını terk etmesi gibidir.
VIII. Allah Teâlâ’nın
nehyettiği şeylerden hicret etmek. Bu hicretin en umumi manasıdır.
Efendimiz'in
(s.a.v): “Kimin hicreti Allah ve Rasülüne
ise”sözünün gayesi, niyet ve fiil (maksat) itibarı ile,
O'nun
(s.a.v): “O kimsenin hicreti de Allah ve
Rasülü nedir.” sözünden maksat ise, hüküm ve netice itibarı ile demektir.
Efendimizin
(s.a.v): “...Kimin hicreti elde edeceği
bir dünyalık içinse…” sözü:
Rivayet
edildiğine göre, bir kişi Mekke'den Medine'ye hicretin faziletini (sevabını)
islediği için değil, Ümmü Kays isimli bir kadınla evlenmek için hicret etti.
Sonuçta da Ümmü Kays'ın muhaciri diye isimlendirildi.
Eğer,
nikâh ta İslâm'ın istediklerinden birisidir, niçin dünyalık diye
değerlendiriliyor denecek olursa şu cevabı veririz:
O
zat zahirde hicret gayesi ile çıkmıştı. İçinden, izhar ettiğinin hilafına
(tersine) niyet edince kınama ve levme müstahak görülmüştür. Aynı şekilde, dış
görünüşte hac için, hakikatte ise ticaret için giden kimsenin veya, dış
görünüşte ilim talebi için çıkıp hakikatte reislik veya idarecilik elde etmek
gayesi ile çalışan kimsenin durumu da böyledir.
Efendimiz’in
(s.a.v) “...onun hicreti de onadır.”
hadisinin bu kısmı, zahirde hac için hakikatte ise, ticaret ve ziyaret için
hacca giden kimsenin sevap kazanmamasını gerektirir. Şu halde hadisi, o kimseyi
hacca gitmeye sevk eden şey sadece ticaretse sevap kazanmaz şeklinde anlamak
(izah etmek) doğru olur. Eğer onun gitmesine sebeb hacsa ancak ticaret de ona
tabi ise, hac için olan niyetinden verdiği taviz nisbetinde alacağı sevap
eksilir. Eğer hem hac hem ticaret gayesi ile giderse, sevap kazanma ihtimali
vardır. Çünkü onun hicreti sırf (din için olmadığı gibi) dünya için değildir.
Bunun tersi de söz konusudur. Çünkü ahiret ameli olan hacca, dünya amelini
karıştırmıştır. Bu hadis, hükmü sırf niyete bağlamıştır. İkisine de birlikte
niyet eden kimseye bu yüzden sadece dünyayı kastetmiştir demek doğru olmaz.
Yine
de en doğrusunu bilen Allah Teâlâ'dır. [23]
Yine
Ömer b. Hattab'tan (r.a) nakledildiğine göre o şöyle demiştir:
”Biz
bir gün Allah Rasülü'nün (s.a.v) yanında otururken birden bire bembeyaz
elbiseli, simsiyah saçlı, üzerinde yolculuk alametleri olmayan fakat içimizden
hiçbir kimsenin de tanımadığı bir kimse çıka geldi. Doğruca Rasülullah'ın
(s.a.v) yanına (gelerek) oturup dizlerini onun dizlerine dayadı, ellerini de
dizlerinin üzerine koyarak şöyle dedi:
“Ey
Muhammed (s.a.v) söyle bana İslâm nedir?” Allah Rasülü (s.a.v) cevap olarak
şöyle dedi:
“İslam, Allah’tan başka ilahın olmadığına ve Muhammed'in
Allah'ın rasülü olduğuna (tereddütsüz) şahitlik etmen, namazı dosdoğru kılman,
zekâtı (hakkı ile) vermen. Ramazan orucunu tutman, gücün yettiği zaman hacca
gitmendir.”
“Doğru
söyledin.” dedi. Biz onun hem sorup hem de “doğru söyledin diye” tasdik
etmesinden dolayı şaşırmıştık. Yine o (adam) devam ederek.
“Söyle
bana iman nedir?” diye sordu. Allah Rasülü (s.a.v):
“İman, Allah’a meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine, ahiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere (tereadütsüz)
inanmandır.” buyurdu. Adam:
“Doğru
söyledin.” dedi (ve sormaya devam ederek);
“Söyle
bana ihsan nedir?” dedi. Allah Rasülü (s.a.v):
“İhsan, Allah Teâlâ'ya sanki onu görürcesine
ibadet etmendir. Zira sen onu
göremesen de, o seni muhakkak surette
görür.” buyurdu. Adam,
“Söyle
bana kıyamet ne zaman (kopacak)?” dedi, Allah Rasülü (s.a.v):
“Bu konuda sorulan,
sorandan daha bilgili değildir” buyurdu. Bunun üzerine adam,
“Öyleyse
kıyametin alâmetlerinden bahset.” dedi. Efendimiz (s.a.v) de şöyle buyurdu:
“Cariyenin efendisini, doğurması ve
ayakkabısız ve baldırı çıplak koyun çobanlarının bina yapma yarışına girdiklerini
görmendir.” buyurdu.
Daha
sonra adam oradan ayrıldı. Ben bir süre bekledim. Sonra Allah Rasülü (s.a.v):
“Ey Ömer! Biliyor musun soru soran kim idi?”
buyurdu.
“Allah
ve Rasülü daha iyi bilir” dedim. Efendimiz (s.a.v) de:
“O Cebrail’di. Size
dininizi öğretmek üzere geldi.” buyurdu.[24]
Hadis-i
şerifte geçen, “söyle bana, iman nedir?”
sözü: İman sözlükle “mutlak surette tasdik” demektir. Şeriatta ise, hususi bir
tasdikten ibarettir, ki o da Allah’ı (c.c) meleklerini, kitaplarını,
peygamberlerini, hayır ve şerri ile ahiret gününü tasdik etmek demektir.
İslâm
ise, vacip olan emirleri yapmak demektir. Yani zahiri amelleri (yapmak sureti
ile) boyun eğmektir. Hadiste olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c) iman
ile İslâm'ı birbirinden ayırmıştır. O şöyle buyurdu:
”Bedeviler, 'iman ettik’ dediler, sen onlara de ki Siz iman
etmediniz, lakin 'İslam olduk' deyin”[25]
İşte
münafıklar, namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekât veriyorlar, aynı zamanda da
kalplerinden inkârda bulunuyorlardı. Ne zaman ki mümin olduklarını iddia ettiler.
Allah (c.c) onların kalplerindeki inkârı bildiği için onların bu iddialarını,
yalanladı ve onlar İslâm'a boyun eğdiği için İslâm'lığı tasdik etti.
Allah
Teâlâ (c.c) şöyle buyurur:
”Münafıklar sana geldikleri zaman, ‘şahitlik
ederiz ki, sen Allah’ın (c.c) peygamberisin’ derler. Allah ta bilir ki sen
elbette, kendisinin peygamberisin. Allah hiç şüphesiz münafıkların yalancı
olduklarına şahitlik eder,”[26]
Yani,
onların kalpleri karşı çıkmakla beraber senin risaletîni tasdik etmelerinin
asılsız olduğuna şehadet eder. Çünkü dilleri kalplerinde olana uygun düşmez.
Oysa peygamberliğe şehadetin şartı, dilin kalbe uygun olanı söylemesidir.
İddialarında yalan söyleyince, Allah Teâlâ da onların yalancılığını açığa
çakardı. Müslümanlığın sıhhati için iman şart olduğuna göre, Allah (c.c)
müminlerden müslümanları istisna etmiş demektir.
Allah
(c.c) şöyle buyurur:
”Bunun üzerine orada bulunan müminleri
çıkardık. Zaten
bir ev halkından başka müslümanlardan kimse bulamadık”.[27]
Bu
ifade(nin...başka müslümanlardan kimse bulamadık
kısmı) istisnai muttasıldır. Çünkü şart ile meşrut arasında bir bağlantı
vardır. Bu sebeple Allah Teâlâ, şu âyet-i kerimede namazı, “iman” diye
isimlendirmiştir:
”Sen kitap nedir, iman (yani namaz) nedir
bilmezdin.”[28]
Efendimiz’in
(s.a.v) “hayrı ile şerri ile kadere
inanmandır” sözünde geçen “kader” hem dalın fethası ile hem sükünu ile
okunabilir. Ehli hak kaderin hak olduğu görüşündedir. Bunun manası Allah Teâlâ
önceden her şey için bir kader tayin etti ve bunun daha sonra vaktini sadece kendisinin
bildiği bir zamanda aynen meydana geleceğini bildirdi. Dolayısıyla Allah
Teâlâ'nın takdiri değişik yerlerde mutlaka vuku bulacaktır.
Şunu
bilki takdir dört türlüdür:
1- İlimde takdir: Bunun için denilmiştir
ki inayeti ilahî, akrabanın yardımından öncedir, mutluluk doğumdan öncedir.
Sonradan olanlar öncekilere dayalıdır. Allah Teâlâ (c.c) şöyle buyurur:
“Bununla birlikte aldatılanlar ondan geri
çevirilirler.”[29]
Yani, yaratılmadan önce kaderlerinden çevrilirler. Kur'an ve imandan nasib
almayanlar, dünyada da Kur'an'ı dinlemekten ve ona inanmaktan alıkonur. Allah
Rasülü (s.a.v) bunu,”Allah Teâlâ ancak
(takdirinde) helak olanları helâk eder.”[30]
buyurmak sureti ile ifade etmiştir. Helak olanlar demek, Allah’ın ilminde
helak olacaklara dahil edilen kimseler demektir.
2- Levhi mahfuzda takdir: Bu Allah Teâlâ’nın
değiştirmesi mümkün olan takdirdir. Allah (c.c) şöyle buyurur:
”Allah istediğini siler (iptal eder),
dilediğini de sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır.”[31]
Abdullah
b. Ömer'in (r.a) dua ederken şu sözleri söylediği nakledilir:
”Allah'ım,
eğer beni yolunu şaşıranlardan yazdıysan boz ve doğru yolda olanların içine
dahil eyle.”
3- Rahimde takdir: Bu merhalede melek o
kişinin rızkını, ecelini iyi kimselerden mi yoksa kötülerden mi olacağını
yazar.
4- Takdirin vakti
geldikçe takdir edildiği gibi tahakkuku: Allah Teâlâ hayır ve şerri
yaratmış, belirli vakitlerde de kulun başına gelmesini takdir etmiştir.
Allah
Teâlâ'nin hayır ve şerri yarattığının delili:
“Günahkâr
kimseler, şüphesiz bir sapıklık ve çılgın ateşler içindedirler, o gün yüzüstü
cehennem ateşine sürüklendiklerinde, 'cehennemin temasını tadın!' denir. Biz
her şeyi bir kader (ölçü) ile yarattık ” [32]
Bu
âyet, Kaderiyye hakkında inmiştir. Bu 'cehennemin
temasını tadın' sözü onlara cehennemde söylenir. Yine Allah (c.c) şöyle
buyurur.
“De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın
Rabbına siğınırım.”[33]
Bu
kısımda kula bir lütuf ve ihsan olursa, (bu şer) ona ulaşmadan önce engellenir.
Rasulullah
(s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Sadaka ve sılai rahim kötü ölümü (akıbeti)
geri çevirip onun yerine saadeti getir”.[34]
“Dua ve belâ yer ile
gök arasında mücadeleye girişirler.
Neticede duâ
belâyı yere inmeden önce savuşturur.”
Kaderi
inkâr edenler (Kaderiyye mezhebine inananlar), Allah Teâlâ’nın eşyayı daha
önceden yaratmadığını, eşya hakkındaki bilgisinin de daha önce geçmediğini,
eşyanın ansızın meydana geldiğini, Allah'ın onu bu oluştan sonra bildiğini
iddia etmişler ve Allah'a yalan isnad etmişlerdir. Allah (c.c) onların bu yalan
sözlerinden münezzehtir ve o çok çok yücedir. Fakat bu görüş taraftar
bulamayarak son bulmuştur. Kaderiyye'den olanlar son zamanlarına doğru hayrın
Allah'tan, şerrin ise başkasından geldiğini iddia ederlerdi. Allah onların bu
görüşünden de münezzehtir.
Efendimiz'in
(s.a.v) şöyle buyurduğu sahih bir şekilde nakledilmiştir;
”Kaderiyye bu ümmetin Mecûsileridir.”[35]
Peygamber
(s.a.v) mecûsilerin görüşleri ile onların görüşleri aralarındaki benzerlik
dolayısıyla onlar için mecûsi ifadesini kullanmıştır.
Dualistler
(seneviyye) ise hayrın nurun, şerrin de zulmetin fiili olduğunu iddia etmişler
ve seneviyye (ikilemeci) olarak adlandırılmışlardır. Kaderiyye de aynı şekilde
hayrı Allah'a şerri başkasına izafe ederler. Oysa Allah (c.c), hayrı da şerri
de yaratmıştır.
İmamü’l-Haremeyn
el-Cüveyni, İrşad isimli kitabında der ki: Kaderiyye’nin bir kısmı, “biz
kaderiyye değiliz, aksine kaderle ilgili haberlere inandığınız için siz
kaderiyyesiniz”der. Bu cahil kimselere kaderi kendilerine nisbet ettiler denmek
suretiyle cevap verilmiştir. Kim şerri kendinden bilir ve onu nefsine izafe
ederse, şerri kendine yakıştıramayıp da başkalarına nisbet edenlerden daha
güzeldir.
Hadis-i
şerifte geçen “söyle bana, ihsan nedir?”
sorusu ve efendimizin, “İhsan sanki
Allah'ı görüyormuşçasına ona ibadet
etmendir” sözü:
Bu
müşahede makamıdır. Çünkü kim namazda mülkün sahibini (Allah'ı) müşahedeye güç
yetirirse, daha başka bir şeye iltifat etmekten ve kalbini başka şeylerle
meşgul etmekten haya eder. İhsan makamı sıddıkların makamıdır. Birinci hadiste
buna işaret etmiştik.
Efendimiz'in
“O seni görüyor ya” sözü: Eğer namazdan
gafilsen gaflet içerinde iken ve namazda nefsinin meşgul olduğu şeyleri,
demektir.
Hadis-i
şerifte geçen, “söyle bana, kıyamet ne
zaman kopacak?” sorusu ve Allah Rasülü'nün “Bu konuda sorulan, sorandan
daha bilgili değildir” sözü:
Bu
cevap gösteriyor ki, Peygamber (s.a.v) kıyametin ne zaman kopacağını
bilmiyordu. Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek, sadece Allah'ın ilmi
dahilinde olan işlerdendir.
Allah
Teâlâ (c.c) şöyle buyurur:
”Kıyametin ne zaman olduğunu bilen ancak
Allah’tır.”[36]
“O (kıyamet) göklere de yere de ağır
gelmiştir. O size ansızın gelecektir.”[37]
“De ki: Onun
(kıyametin) bilgisi Allah'ın katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır.”[38]
Bazıları
dünyanın ömrünün yetmişbin sene olduğunu ve geride altmış üç bin sene daha
kaldığını iddia ederler ki
bu
görüş yanlıştır. Tuhi, Esbâbu't-Tenzîl'inde bazı falcı ve matematikçilerin bu
görüşte olduğunu söyler. Dünyanın ömrünün yedi bin sene olduğunu söylemek de, gelecek
hakkında hüküm vermektir ki, bunlara inanılması caiz değildir.
Hadis-i
şerifte geçen, “öyleyse kıyametin
alâmetlerinden bahset” sözü ve Peygamberimizin (s.a.v), ”Cariyenin efendisini doğurması”
ifadesinde emare kelimesini emâr şeklinde okuyanlar da vardır, “efendisi” sözü “hanım efendisi” şeklinde de rivayet edilmiştir. Bunun izahı ekseri
ulemaya göre; bu cariyelerin ve çocuklarının (kıyamet gününe yakın) çokluğunu
haber vermektir. Cariyenin efendisinden olacak çocuğu, kendisinin efendisi
demektir. Çünkü kişinin malı, çocuklarına miras kalır, şeklindedir. Biraz
zayıf olmak üzere, şu şekilde bir izah da yapılmıştır:
Cariyeler,
devlet reisleri doğuracak; dolayısıyla, doğurduğu devlet başkanının tebeasından
olur. Başka bir izahta da. bir kimsenin cariyesinden bir çocuğu olur, sonra
cariyeyi satar. Çocuk neticede büyür ve annesini satın alır ve onun efendisi
olur, denilmiştir. İşte bu kıyamet alâmetlerindendir.
Efendimiz'in
(s.a.v) “ayakkabısız ve baldırı çıplak koyun
çobanlarının bina yapma yarışına girdiklerini görmendir”sözü: Burada geçen “baldırı
çıplak” diye tercüme ettiğimiz kelime “el-aletü” dür ve fakirler, demektir. “Âil”
fakir, “ilye” de fakirlik demektir. Bir kimse, fakirleşti demek için, “Âle’r-Raculu”
derlermiş. Hadiste geçen “Riâu” kelimesi “Ruatu” şeklinde de kullanılabilir.
Sözün manası; çöl ve benzeri yerlerde yaşayan muhtaç ve yoksul kimseler,
binalarda yaşamaya başlayacaklar, dünya onların emrine verilecek. Neticede
bina yapma yarışına girecekler.
Hadiste
geçen, “Ben bir süre bekledim” sözü,
başka bir rivayette gaib kastedilerek “bir
süre bekledi” şeklinde rivayet edilmiştir ki her ikisi de sahihtir. “Meliyyen”
Uzun süre demektir. Ebu Davud ve Tirmizî’nin rivayetlerinde “üç gün sonra”
ifadesi vardır. Begavi (v. 516/1122), Şerhu't-Tenbih isimli eserinde “üçgün
veya daha sonra” ifadesine yer vermiştir. Bundan anlaşılan üç gece sonra
demektir. Bu izahtan anlaşılan ile Ebu Hureyre’nin (r.a) naklettiği hadisteki:
“…sonra adam geriye dönüp gitti. Rasulullah (s.a.v):
“Onu bana getirin” dedi, orada
bulunanlar aramalarına rağmen adamı bulamadılar. Sonra Rasülullah (s.a.v):
“İşte o Cebrail’di”, buyurdu.” ifadeleri
birbirine ters görünmektedir ve şu şekilde bunu telif (arasını bulmak)
mümkündür:
Hz.
Ömer (r.a) Peygamberimiz (s.a.v) bu sözleri söylerken oradan ayrılmış gitmişti,
orada değildi. Efendimiz oradakilere olayı bildirdi. Üç gün sonra da olanları
Ömer'e (r.a) bildirdiler.
Efendimiz'in
(s.a.v), ”O Cebraildi. Size dininizi
öğretmek üzere geldi” ifadesi: Burada İman İslam ve İhsan’ın hepsine ”din”
denilebileceğine delil vardır. Hadiste, kadere imanın vacip olduğuna, işlere
körü körüne dalıp gitmenin terk edilmesi gerektiğine, kazaya razı olmak
gerektiğine delil vardır.
Bir
kimse Ahmed b. Hanbel'in (v. 241/855) yanına gelerek;
“Bana
va’zu nasihatte bulun”, dedi. O da,
“Allah
Teâlâ (c.c) rızkı kendisi üzerine aldığı halde, senin rızka olan bu düşkünlüğün
neden? Geleceğin Allah'ın (c.c) teminatı altında iken, cimriliğin neden?
Cehennem önümüzde beklerken günah işlemek niye? Münker ve Nekir'in suali hak
iken, kadınlarla düşüp kalkma neden? Dünya fani iken, arzular peşine düşmek
neden? Hesap vermek varken, durmadan mal-mülk toplama gayreti niye? Her şey
Allah'ın kaza ve kaderi ile olurken, bu korku ve endişe neden?” dedi (ve onun arzusunu
yerine getirdi).
(Fâide): Makamât sahibi,
dünyanın yirmi beş parçaya
ayrıldığını, beşinin kaza ve kaderle,
beşinin çalışma ile, beşinin âdetle, beşinin cevherle, beşinin de verasetle
olduğunu belirtir. Kaza ve kaderle meydana gelen beş şey rızık, çocuk, aile,
güç, kuvvet ve ömürdür. Çalışmakla elde edilen beş şey, cennet, cehennem,
iffet, feraset ve yazıdır. Âdetle olan beş şey, yeme, içme, yürüme, evlenme ve
abdest bozmadır. Cevherle olan beş şey, zühd, zekilik, cömertlik, güzellik,
heybettir. Verasetle elde edilen beş şey ise, hayır işleme, sılai rahim,
cömertlik, doğruluk ve güvenilirliktir. Bunların hiç birisi, Peygamber'in
(s.a.v), “Her şey kaza ve kader üzeredir”
sözüne ters değildir. Bu bazı şeylerin bir sebebe dayalı olarak meydana geldiğini
bazı şeylerin ise sebepsiz ama herbirisinin kaza ve kader ölçüleri içerisinde
olduğunu ifade eder. [39]
Ebû
Abdirrahman Abdillah b. Ömer b. Hattab (r.a) şöyle demiştir:
Rasülullah'ı
(s.a.v) şöyle derken işittim:
“İslâm beş (şey)
üzerine bina edilmiştir, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in, onun
peygamberi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Kabe'yi
haccetmek, Ramazan orucunu tutmak.”
Efendimiz'in
(s.a.v) “İslâm beş şey üzerine bina
edilmiştir” sözünden; bu beş şeyi yapanın, müslümanlığının tam olduğu
anlaşılır. Nasıl ki bir ev gerekli şeyler ifa edilince tamamlanırsa İslâm da
beş şey ifa edilince tamamlanır. Bu bina manevi bir binadır. Ancak hissi binaya
benzetilmiştir. Aralarındaki benzetme yönü de, hissi binanın bazı temelleri
yıkılınca tam olmayacağı gibi, manevi binanın da böyle olacağıdır. Bunun için
Peygamber (s.a.v): “Namaz dinin direğidir. Onu terk eden dinini
yıkmış demektir.” buyurmuştur. Diğer esaslar da aynen böyledir. Manevi
bina ile alâkalı olarak şu şiir söylenmiştir:
“İşlerin
binası (idaresi) salih oldukları sürece ehli dinindir.
Onlar
salih olmazlarsa işler kötü kimselere kalır.
İnsanlar
başıboş ve yöneticisiz olmaz,
Cahil
kimseler yönetici olunca ise yöneticileri var sayılmaz.
Ev
direksiz yapılmaz, önceden ağaçları dikilmeden de direk bulunmaz (olmaz).”
Allah
Teâlâ da müminlerle münafıklar için darbı mesel olarak şu âyeti kerimeyi
indirmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine
kuran kimse mi daha hayırlıdır; yoksa, yapısını yıkılacak bir yarın kenarına
kurup onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah
zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”[40]
Allah
(c.c) müminlerin binasını sapasağlam duran bir dağ üzerine yapılmış bir binaya
benzetiyor, kâfirlerin binasını ise, yerinde duramayan ve uçurumun kenarına
yapılan binaya benzetiyor. Neticede deniz uçurumla birlikte binayı göçürüp sulara
gömdüğü gibi kafir de cehenneme düşer ve helak olur.
Efendimiz
(s.a.v), “İslâm beş şey üzerine bina
olundu”sözünde üzerine diye terceme ettiğimiz “Alâ” “Bi” manasınadır ve
"beş şey ile..." demektir. Yoksa bina o beş şeyin üzerinde değildir.
Şayet bunun zahirî manasını alacak olursak bu beş şey İslâm’ın dışında kalmış
olur ki bu yanlıştır. Buradaki “Alâ” harfi cerrini “Min” manasına da
alabiliriz. Bu durum şu âyeti kerimede geçen; “Ancak eşleri ve ellerinin sahip oldukları...”nın yerine
kullanılması gibi olur.
Hadiste
geçen beş şey binanın temel taşlardır. Diğer farzlar ve sünnetler (vacip ve müstehaplar)
ise, tamamlayıcı kabilinden olan şeylerdir ki onlar da binanın süsleridir.
Hadis-i şerifte Efendimiz'in (s.a.v) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
”İman yetmiş kusur
şubedir. En yücesi “Lailahe illallah” demek, en alt derecesi ise, sıkıntı veren
şeyleri yoldan kaldırmaktır. ”
Efendimizin
(sa.v) ”Kabe'yi haccetmek, Ramazan orucunu
tutmak” sözü: Bu rivayette önce hac sonra oruç zikredilmiştir. Bu söylerken
gözetilen bir tertiptir.Yoksa hüküm açsından öncelik yoktur. Nitekim Ramazan
orucu, hacdan önce farz kılınmıştı. Başka bir rivayette de önce oruç, sonra
hac zikredilmiştir. [41]
Ebu
Abdirrahman Abdullah b. Mes'ûd (r.a) şöyle demiştir: Doğru ve doğruluğu tasdik
edilmiş Allah Rasülü (s.a.v) şöyle buyurdu:
”Şüphesiz sizden birinizin anne karnında
yaratılması, kırk
gün nutfe (kan pıhtısı) sonra o kadar bir sürede alaka (bir parça et) halini,
sonra o kadar bir sürede mudga (organların belirginleşir) halini alır. Sonra
Melek gönderilir ve kendisine ruh üfürülür. Meleğe dört şey (kelime)
emredilmiştir. O kişinin rızkını, ecelini, amelini, şaki mi saîd mi (iyi mi
kötü mü) olacağını yazması. Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a (c.c) yemin
olsun ki biriniz, (ömrü boyunca) cennetliklerin yaptıklarını yapar hatta
kendisi ile cennet arasında bir arşın [42]
kadar bir mesafe kalır. Fakat kitap (takdir) onu geçer ve cehennemliklerin
yaptığı bir işi yapar ve cehenneme girer. ve yine biriniz (ömrü boyunca)
cehennemliklerin yaptıklarını yapar, hatta kendisi ile cehennem arasında bir arşın
kadar bir mesafe kalır. Fakat kitap onu geçer ve cennetliklerin yaptığı bir
işi yapar ve cennete girer.” [43]
Hadiste
geçen ”doğru ve doğruluğu tasdik edilmiş..”
sözü:
Allah
(c.c) Peygamberimizin (s.a.v) doğru ve kendisinin doğrulanmış, tasdik edilmiş olduğuna
şahitlik etmiştir.
Efendimiz'in
(s.a.v) “Yaratılışı, anne karnında kırk
günde toplanır...” sözünden, kadının suyu ile erkeğin suyu toplanıp bu
ikisinden çocuk yaratıldığı anlaşılır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de “İnsan dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.”[44]
buyurulur.
Bu
ifadeden şu da anlaşılabilir: (İnsan) bedenin tamamından toplanmak sureti ile
yaratılır. Denilir ki, nutfe, ilk önce kadının bedenine girer ve kırk gün
orada bekler, buna aşı dönemi denir. Daha sonra
kadına ”çocuk toprağı” bırakılır ve bu alaka (bir parça et), olur. İkinci devre
süresince gelişmeye devam eder ve bir et parçası halini alır. Buna mudğa
denmiştir. Çünkü ağızda çiğnenecek bir lokma kadar olmuştur. Üçüncü devrede
Allah (c.c) bu et parçasına şekil verir. İşitme, görme, koklama, tat duyularını
ona yerleştirir, içindeki boşlukta barsaklarını şekillendirir.
Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
”Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren
O'dur.”[45]
Sonra
kırk günlük üçüncü devre de tamamlanınca doğacak olan çocuk dört aylık olmuştur
ve ona ruh üflenir. Allah (c.c) şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Eğer
öldükten sonra dirileceğiniz hususunda şüpheniz varsa, şunu bilin ki biz sizi
topraktan (yani babanız Adem'den (a.s.), sonra’nutfe’den (onun zürriyetinden
aslı az miktarda bir su olan meniden) sonra ‘alaka’ dan (donuklaşmış koyulaşmış
kandan, nutfenin katı kan haline gelmesinden), sonra hilkati belli belirsiz
bir lokma et parçasından yarattık”.[46]
İbn
Abbas “Muhallekat” kelimesini, tam yani organları belirginleşmiş; “Ğayru’l-muhallekat”
kelimesini de, eksik yani yaratılışı henüz tamamlanmamış olarak izah eder.
Mücahid ise “sureti belirginlikle belirsizlik arası bir düşük” şeklinde izah
eder.
İbn
Mes'ûd (r.a) şöyle demiştir:
”Nutfe
rahime yerleşince bir melek onu avucuna alır ve şöyle der: “Ey Rabbim! Bu
yaratılsın mı yaratılmasın mı?” Eğer, “yaratılmasın” cevabını alırsa onu
tekrar rahme bırakır ve nutfe insan olmaz. Eğer “yaratılsın” denirse, bu defa
melek “kadın mı olsun erkek mi, dürüst bir kimse mi olsun, kötü mü, rızkı
nasıl olsun, eceli ne kadar, nerede ölecek” diye sorular sorar. Ona, “sen Ümmü’l-kitaba
(onun kaderinin yazıldığı yere) git, orada bunların hepsinin cevabını
bulacaksın” denir ve melek oraya girer ve hepsini orada bulur. En son
özelliğine kadar orada ne buldu ise aynen onları nutfeye nakleder.” Bunun için “mutluluk
doğmadan öncedendir” denilmiştir.
Efendimiz'in
”Kitap (takdir) onu geçer” sözü ise
Allah'ın (c.c) ilminde geçen veya levhi mahfûz’da geçen ya da anne karnında
geçen demektir. Daha önce de geçtiği gibi kader (dönem) dörttür.
Efendimiz'in
(s.a.v) “hatta onunla arasında bir
zira'dan daha az bir mesafe kalır” sözü, bir benzetme ve yaklaştırma ifade
eder. Ömrünün sonuna doğru az bir süre demektir. Yoksa bundan maksat gerçekte
bir zira ve bunun kadar bir zaman demek değildir.
Kâfir
“Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” dese ve sonra da ölse cennete girer.
Müslüman da son nefesinde (isteyerek) küfrü gerektiren bir söz söylese,
cehenneme girer.
Bu
hadis-i şerifte, kişi her türlü iyiliği işlese veya bütün fıskı (küfrü)
gerektirecek şeyleri yapsa bile onun cennetlik veya cehennemlik olduğunun kesin
olarak söylenemeyeceğine, yine kişinin ameline güvenmemesi ve onunla
övünmemesi gerektiğine delil vardır. Zira son nefesinin ne olacağını bilemez.
Şu halde herkesin Allah Teâlâ'dan (c.c) hüsnü hatime {iyi bir son) isteyip kötü
son ve şerli akibetten Allah'a sığınması gerekir.
Şöyle
bir soru akla gelebilir:
Allah
Teâlâ: ”İman edip güzel amel işleyenler
bilsinler biz, güzel işler yapanların eserini zayi etmeyiz.”[47]
buyuruyor. Âyetin zahirinden samimi kimsenin işlediği güzel amel, Allah'ın
va'di ile kabul edilir ve kötü sondan (sûi hatimeden) da kurtulmuş olur,
denilirse biz buna iki şekilde cevap veririz:
1. Bu âyeti kerime
imanın ve güzel amellerin kabul edilmesi ve kişinin hüsnü hatime ile vefat
etmesi durumuna bağlıdır.
2. Kim Allah'a (c.c)
inanır ve samimi bir şekilde amel ederse son nefesinde mutlaka hayr üzere olur.
Kötü son ise, kötü ameller işleyen veya ameline riya veya gösteriş gibi şeyler
karıştıran kimseler içindir. Bu manaya hadis-i şerifte işaret etmektedir:
“Sizden biriniz insanların nazarında cennet
ehli kimselerin amelini işler,”[48]
Yani
içinde amelinin bozukluğuna rağmen zahiren insanlara doğruluğunu izhar
ettirir. Oysa doğru olanı Allah (c.c) bilmektedir.
Hadis-i
şerifte, bir şeyin iyice yerleşmesi için yemin etmenin mubah olduğuna delil
vardır. Allah (c.c) yemin ifadeleri kullanarak şöyle buyurmuştur:
”Göğün ve yerin Rabına yemin olsun ki bu vaad gcrçekleşecektir.” [49]
Bir başka âyette de,
”De ki Hayır, Rabbıma andolsun ki, mutlaka
diriltileceksiniz ve sonra yaptıklarınız size haber verilecektir.” [50]
Yine
de en doğrusunu bilen Allah'tır (c.c). [51]
Müminlerin
annesi Ümmü Abdillah Aişe (r.a) şöyle dedi: Rasülullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Kim bizim şu
işimize (dinimize) onda olmayan bir şeyi sokarsa o reddedilir.”
Müslim'in
rivayetinde de:
“Kim bir işi bizim
yapmadığımız şekilde yaparsa o, merduttur.”[52]
Efendimiz'in
{s.a.v) “Kim bizim bu işimize ondan olmayan
bir şeyi sokarsa o reddedilir” sözü, o kişinin işi merduttur. Hadis-i
şerifte, gusül, abdest, oruç ve namaz gibi ibadetlerin dinin emrettiği
şekilden farklı olarak yapılması halinde yapanın yüzüne çalınacağına işaret
vardır. Çünkü fasit {geçersiz) bir sözleşme ile alınan bir malın sahibine iadesi
gerekir. O mala el konulamaz.
Peygamber
(s.a.v), kendisine gelerek:
“Oğlum
bu adamın çırağı idi. Derken onun karısı ile zina etmiş. Ben duydum ki oğlum
recmedilecekmiş. Hemen onun namına yüz koyun ve bir cariye fidye verdim” diyen
bir bedeviye şu karşılığı vermiştir:
”Cariye ve koyunlar sana geri verilecek.”[53]
Buradan
anlaşılıyor ki, kim şeriata uymayan bir bid’ati işlerse günahı kendisine
kalır, yaptığı iş geri çevrilir ve azaba müstahak olur.
Yine
Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:
”Kim bir günah işlerse (veya bid'at
çıkarırsa) veya bir günahkârı saklar, korursa (veya bir bid'atçıyı korursa), Allah'ın
laneti onun üzerinedir.”[54]
Ebu
Abdillah Numan b. Beşir (r.a) şöyle dedi: Rasülullah'ı (s.a.v) şöyle derken
işittim:
”Şüphesiz helal da bellidir. Haram da
bellidir. Bunların dışında bazı şeyler de vardır ki şüphelidir. Bunları
insanların birçokları bilmez. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını
korumuş olur. Kim de şüpheli şeyleri işlerse harama düşer. Bir koru etrafında
hayvan otlatan ve hayvanların da oraya neredeyse kaçması yakın olduğu gibi.
Dikkat; her hükümdarın bir koruluğu vardır. Allah'ın koruluğu (girilmesi yasak
olan yer) haramlarıdır. Dikkat edin!Bedende bir et parçası vardır ki, bu işe
yarayışlı olursa bütün beden yarayışlı olur. Bozuk olursa bütün beden bozulur.
Haberiniz olsun! O kalptir."
Efendimiz'in
(s.a.v) "Helal de bellidir, haram da bellidir.
Bir de bunların dışında bazı şeyler vardır
ki şüphelidir..”
sözü:
Alimler,
helal ve haram sözleri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife (v. 150/767);
helâl, helâlliğine bir delilin ibaret ettiği şeydir, derken Şafii (v. 204/819);
haram, haramlığına bir delilin işaret ettiği şeydir, demektedir.
Efendimiz’in
(s.a.v), “aralarında bazı şeyler de
vardır kî, şüphelidir” sözü: Helâlle haram arasında bazı şeyler vardır ki
helâlliği veya haramlığı hususunda şüphe vardır demektir. Dolayısıyla şüphenin
kalktığı yerde kerahat kalkmış olur ve ondan dolayı hesaba çekilmez. Mesela;
yabancı bir kimse satmak üzere bir yere bir mal getirse o adamı veya malı
araştırmak gerekmediği gibi üstelik, iyi de değildir.
Efendimiz’in
(s.a.v)”Kim şüpheli şeylerden sakınırsa
dinini ve ırzını korumuş olur”
sözünden maksat, dinin muhafazasını isterse ve şüpheli şeylerden uzak
olursa... demektir. Irzın muhafazasına gelince, kişi şüpheli şeyleri
bırakmazsa, kötü kimseler onun gıybetini yapar onu haram yemekle itham ederler.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu kötülüğe çağırmış olur.
Peygamber'in
(s.a.v) şöyle buyurduğu nakledilir:
”Allah'a ve ahiret
gün üne inanan kimse, töhmet altında bulunacağı yerlerden uzak dursun.”[55]
Hz.
Ali (r.a) de şöyle demiştir:
“Her
ne kadar mazeretin de olsa, kalplerin hoşlanıp inkar edeceği yerlerden uzak durun.
Zira nice dinleyenler vardır anlamaz ve ona hiç bir mazeret kabul ettiremezsin.”
Allah
Rasülü de (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Birinizin namazda abdesti bozulursa, burnunu
tutarak namazdan ayrılsın.”[56]
Bu, o kimse namazda abdestini bozdu denmesin diyedir.
Efendimiz'in
(s.a.v), “Kim de şüpheli olan şeyleri
işlerse haram işlemiş olur.” sözü ile iki şey kastedilmiş olabilir:
1. Haram işler fakat
işlediğinin haram olmadığını zanneder.
2. Harama düşmeye çok
çok yaklaşır. Nitekim, kötlükler, küfrü çağrıştıran şimşeklerdir diye bunun
için, söylenmiştir. Zira nefis bir kötülük işleyince, ilkinden daha tehlikeli
diğer bir kötülüğe intikal eder.
Allah
Teâlâ’nın şu sözünde buna işaret vardır:
“Bu peygamberleri haksız yere öldürmeleri
nedeniyledir. Yine bu isyan etmeyenleri ve haddi aşmış olmalarındandır.”[57]
Âyeti kerimede onların kötülükleri işleye işleye peygamberleri öldürmeye kadar
ileri gittikleri bildirilmektedir.
Yine
bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v):
“Allah (c.c) hırsıza lanet etsin. Bir yumurta
çalar eli kesilir, bir ipi çalar eli kesilir.”[58]
Yani yavaş yavaş yumurta çalmaktan ip çalmaktan hırsızlığın nisabına kadar
ulaşır.
“Hıma”,
açık arazide bulunan kuru ot cinsi, şeylerin başkalarından korunduğu yerdir.
Böyle bir koruluğun etrafında kim koyun otlatırsa o hayvanların koruluğa kaçma
tehlikesi ve başkasının otlağında otlama tehlikesi çok büyüktür. Oysa
develerini koruluktan uzaklarda otlatan için böyle bir tehlike söz konusu
değildir.
Şüphesiz
haram olan her şeyin onu kuşatan bir koruyucusu vardır. Mesela avret mahallinin
koruyucusu, bacaklardır. Onlar haram olan yerin koruyucusudur. Yabancı bir kadınla
halvet halinde bulunmaktan aynı şekilde korunmak gerekir. Şu halde kişi hem
onunla halvet halinde olmaktan hem de haram olan yerden (avret yeri) uzak
olmalıdır. Haram olan avret yeri haram liaynihidir. Koruyucu durumundaki
dolaylı yoldan haram kılınan şey ise, harama sebep olduğu için haramdır.
Efendimiz'in
(s.a.v), “Dikkat! Bedende bir et parçası
vardır ki.”sözü; vücutta bulunan bu et parçası Allah'tan (c.c) korkar, huşu
içerisinde olursa bütün vücut korkar. İstek ve arzuların peşine düşerse bütün
vücut da istek ve arzularının peşine düşer. Bozulur ve kötü niyetli olursa
bütün vücut kötüleşir, bozulur.
Âlimler
şöyle demişlerdir.
“Beden
nefis ülkesi ve şehridir. Kalp bu ülkenin tam ortası, diğer azalar onun
hizmetçileri, batıni güç şehrin aydınlatıcı kandilleri, akıl, onu doğruya sevk
eden veziri, istek ve arzu, hizmetçilerin rızıklannın sağlanması için vasıta,
öfke ve kızgınlık onun polis teşkilatıdır. Öfke insana doğruyu gösterir bir
surette görünen ancak kötü ve tuzaklar hazırlayan bir köledir. Önce nasihat
eder sonra da öldürür. İnsanı samimi vezire karşı gelmeye zorlar, oraya doğru
götürür. Aklın ön kısmında bulunan hayali kuvvet, bekçi gibidir. Aklın ortasında
ise düşüncedeki kuvvet bulunur. Hafıza kuvveti de aklın son kısmındadır. Dil
tercümandır. Beş duyu, onun casusları, habercileridir. Bunlardan her birisi
işlerden birini yürütmekle vazifelendirilmiştir. Göz renkler âlemi ile, işitme
sesler âlemi ile, diğer duyu organları da kendileri ile alâkalı vazifelerle.
Hasılı her birisi birer haber kaynağıdır.”
Bunlar
edindikleri bilgileri nefse ulaştıran kapıcılar gibidir, işitme görme ve
koklama, nefsin kendilerinden dışarı baktığı halkalar, delikler gibidir de denilmiştir.
Netice
olarak kalp, kraldır. O (çoban) düzgün olursa, kontrolü altındakiler de düzgün,
düzgün olmazsa onlar da bozuk olur. Kalbin kurtuluşu ise, kin, öfke,
çekememezlik, hırs, aşırı arzu, takdire razı olmamak gibi batini hastalıklardan
korunmakla olur. Kalp hastalıkları kırka kadar ulaşacak çokluktadır.
Allah
bizi onlardan korusun ve bizi huzuruna kalbi selim ile çıkanlardan eylesin. [59]
Ebu
Rukayye Temim b. ed-Dâri (r.a) şöyle dedi: Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Din nasihattir.” Dedik ki:
“Ya
Rasülellah! Kimin için?” Dedi ki:
“Allah'a, kitabına, peygamberlerine,
müslümanların ileri gelen (idareci)lerine
ve bütün müslümanlardır.”[60]
Peygamber
efendimiz'in (s.a.v), “Din nasihattir...
Allah'a (c.c.), kitabına, rasülüne, müslümanların ileri gelenlerine ve bütün müslümanlaradır” sözü:
Hattabi
(v. 388/998) der ki:
“Nasihat
bir çok manayı ifade eden bir kelimedir. Nasihat edilen kimse için haz duymak
demektir. Arapçada, elbiseyi iyice dikti manasında “Nesaha’r-raculu sevbehu” denir.
Bu manada nasihat edilen kimsenin düzelmesi uğruna nasihatçinin içine düştüğü
gayreti, elbisenin söküğünü dikmeye benzetmişlerdir. Nasihat, arapçada “balı
mumundan süzdüm” demek için kullanılan “Nesahtu’l-asele” manasında
kullanılmıştır da denilmektedir.
Nasihatin
Allah (c.c) için olanına gelince; bunun manası, Allah'a (c.c) imana, ona şirk
koşmamaya, sıfatları hususunda sapıklığa düşmemeye, onu bütün kemal ve celal
sıfatları ile vasflandırmaya, bütün noksan sıfatlardan onu münezzeh tutmaya,
ona tam teslimiyetle itaat edip ona asi gelmekten uzak olmaya, onun için
sevmeye, onun hatırına buğzetmeye, ona itaat edeni sevip isyan edene düşman
olmaya, küfredenlerle cihad etmeye, onun kendisine olan nimetlerini itiraf ve
şükretmeye, her türlü işinde samimi olmaya, bütün bu sayılan özelliklere
çağırıp teşvik etmeye ve bütün insanlara veya en azından karşılaştıklarına
yumuşak davranmaya hamledilir. Hakikatte bu sayılan vasıfların her biri kulun
kendisine yaptığı nasihat kabul edilir. Zira Allah Teâlâ'nın (c.c) nasihatçilerin
nasihatine ihtiyacı yoktur.
Nasihatin
kitap için olanı ise, onun Allah’ın (c.c) kelâmı olduğuna, Allah tarafından
indirildiğine, insan sözlerinin hiç birisine benzemediğine ve onun
benzerlerinin hiç bir kimse tarafından getirilemeyeceğine inanmak, onu
yüceltmek, lâyık olduğu gibi güzelce, huşu ile harflerin hakkını vererek okumak,
bozuk tevil edenlere ve ona saldıranlara karşı onu korumak, içindekileri tasdik
etmek, hükümlerini iyice öğrenmek, ilimlerini ve darbı meselelerini anlayıp,
nasihatlerinden ibret almak, harikulade hadiseleri üzerinde düşünmek, muhkem
âyetleri ile amel etmek, müteşabihlerine kayıtsız teslim olmak, umûmunu,
hususunu, nâsihi mensûhunu araştırmak, ilimlerini yaymak, ona ve ona nasihat
cinsinden saydıklarımıza çağırmakla olur.
Allah’ın
Rasülü için olan nasihat, onun peygamberliğini tasdik etmek, onun
getirdiklerine tümü ile iman etmek, onun her türlü emir ve yasaklarına boyun
eğmek, hayatında ve vefatından sonra yardımının devam ettiğine inanmak, ona düşman
olana düşman, ona dost olana dost olmak, onu her an yüceltmek, hakkını en yüce
kabul etmek, yolunu canlı tutup sünnetini yaşatmak, davetini her yere duyurup
sünnetini yaymak, onun hakkındaki kötü düşünceleri gidermek, sünnet ilimlerini
yaymak, üzerinde düşünmek, ona davet etmek, onu öğrenip öğretirken yumuşak
olmak, yüceltmek, okurken edepli olmak, bilmeden sünnet hususunda konuşmaktan
kaçınmak, onunla meşgul olanlara meşgul oldukları şey sebebi ile saygılı
davranmak, ahlâkı ile ahlâklanıp âdabı ile edeplenmek, ehli beytini ve ashabını
sevmek, sünnetine bid'at sokmak isteyen veya ashabından herhangi birisine
taarruz edene karşı çıkmak gibi şeylerdir.
Müslümanların
imamları için yapılan nasihat, doğru olan hususlarda onlara yardımcı olmak ve
onlara itaat etmek, onlara tavsiyelerde bulunmak, yanlışlarını bildirmek,
merhametli olmaları gerektiğini hatırlatmak, unuttukları ve müslümanların
haklarına tecavüz ettiklerinde onları uyarmak, onlara karşı gelmemek,
müslümanların onlara itaat etmelerine yardımcı olmak sureti ile olur.
Hattabi
(v. 388/998) der ki:
Onların
arkasında namaz kılmak, ordularında savaşmak, zekâtlarını vermek, onlardan bir
kusur veya kötülük sadır olsa bile, onlara isyan etmemek. Onların aleyhine
yalan yanlış şeyler anlatanlara aldanmamak. Onların doğru yolda olduğunu
söylemek, bunların her biri müslümanların imamları için yapılan nasihate
dahildir.
İbn
Battal da der ki:
Bu
hadiste, nasihatin din veya İslâm diye isimlendirilebileceğine, dinin sözle
olduğu gibi amelle de olduğuna delil vardır. Nasihat, farz-ı kifâyedir. Bir
kişinin ifa etmesi ile
diğerlerinden farziyeti düşer. Nasihat eden, söylediğinin dinleneceğini ve
kabul edileceğini bilirse ve kendisine yapılabilecek bir tehlikeden de
güvencede olursa, nasihat etmesi vacip olur. Bir tehlike söz konusu olunca ise
(söyleyip söylememe hususunda) serbesttir. Yine de en doğrusunu bilen Allah’tır.
Eğer
Peygamber’in (s.a.v):
“Sizden birisi, diğerinizden öğüt almak
isterse esirgemesin, ona nasihat etsin”[61]
hadisi genel bir emir (mutlak) değil, öğüt almak istemeye bağlıdır,
dolayısıyla şarttan anlaşılan nasihat etme emrinin tahsis edildiğine delildir
şeklinde, bir itiraz yapılacak olursa şu şekilde cevap veririz: Bu hadiste sözü
edilen durum, bir kadını nikahlamak, bir kişi ile bir alışverişte bulunmak
gibi dünyevi işlerle alakalıdır. Önce (bizim söylediğimiz) nasihat etmenin
umumiliği ise, her müslümanın üzerine yapmaları vacip olan dini işlerle
alakalıdır.
-Yine
en doğrusunu bilen Allah'tır.- [62]
İbn
Ömer’den (r.a) nakledildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Ben insanlar, Allah'tan başka ilah
almadığına veMuhammed'in Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet edip, namazı
dosdoğru kılıp, zekâtı (hakkıyla) verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum.
Bunları yaptıkları takdirde benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar.
Ancak İslâm'ın hakkı müstesna. Onların hesabını görmek Allah'a kalmıştır.”[63]
Efendimiz’in
(s.a.v), “...emrolundum…” sözü;
mutlak emrin ve sigasının vücup ifade ettiğine dahildir.
Efendimiz’in
(s.a.v), “... bunu yaptıkları takdirde
benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar...” sözü: Buradan hareketle
oruç ve aynı şekilde hac da İslamın şartlarından olduğu halde onlardan
bahsetmemiş olmasının sebebini sorarlarsa şöyle cevap verilebilir:
Oruç
tutmayan bir kimse öldürülmez. Aksine hapsedilir ve yiyecek içecek verilmez.
Hac'da ifa edilme sınırı kesin olmadığı için, onu yapmayan da yine öldürülmez.
Allah Rasülü (s.a.v} terk edilmesi halinde terk edenin öldürülmesi gerektiği
için bu üçünü söylemiştir. Yine aynı sebepten dolayı Muaz b. Cebel'i Yemen'e
gönderirken oruç ve haccı söylememiş, özellikle diğer üçünü söylemiştir.
Efendimiz’in
(s.a.v), “... Ancak İslâm'ın hakkı müstesna…”
sözü, İslâm’ın hakkı, kişinin vacip olan amelleri (farz amelleri) yapmasıdır. Asiler,
yol kesiciler, saldırganlar, zekâtı vermeyenler, .zor durumda kalan kimseler ve
zararsız hayvanlara su vermeyenler, caniler, gücü yettiği halde borcunu ödemeyen,
zina eden, cuma namazını ve abdesti terkedenler gibi yapılması farz olan veya
haram olanları işleyenlere karşı savaşmak ve onları öldürmek caizdir. Bize
göre farzı ayn veya farzı kifâye olan cemaati terk ederse de aynı durum
geçerlidir
Efendimiz'in
(s.a.v), “.. onların hesabı Allah'a
kalmıştır...” sözünden maksat; kim şahadet getirirse, namaz kılar,
zekatını verirse, kanını (canını) ve malını korur. Neticede bu yaptığı samimi
bir niyetle ise, o kişi mümin, sahtekârlık ve öldürülme korkusundan dolayı yaptıysa,
onun hesabı Allah’a kalmıştır. Zira O en ince sırları bile bilir. Abdestsiz ve
cünüplüken temizlenmeden namaz kılan veya evinde yeyip de dışarda oruçlu
olduğunu söyleyenin sözü kabul edilir. Ancak bunun da hesabını görmek Allah'a
(c.c) aittir.
-Yine
de en doğrusunu bilen Allah'tır.- [64]
Ebu
Hureyre Abdurrahman b. Sahr (r.a) şöyle diyor: Allah Rasülü (s.a.v) şöyle
buyururken işittim:
”Size yasakladığım şeylerden şiddetle
kaçının. Emrettiğim şeyleri de gücünüz yettiği nisbette yapın. Şüphesiz sizden
önceki ümmetler (milletler), çok soru sormaları ve peygamberleri hakkında
şüpheye düşmeleri sebebi ile perişan
oldular.”[65]
Efendimiz'in
(s.a.v), “size yasakladığım şeylerden şiddetle
kaçının...”sözü:
Onların
tamamını işlemekten kaçının, hiç birisini yapmayın. Hadisteki bu ifade, haram
ifade eden bir yasaklamadır. Mekruhluğu ifade eden yasakların ise işlenmesi
caizdir. Nehiy sözlükte yasaklamak demektir.
Efendimiz'in
(s.a.v) “…Emrettiğim şeyleri de gücünüz
yettiği nisbette yapın” sözü: Bundan bazı neticeler çıkarabiliriz. Meselâ;
Bir
kimse, abdest için az miktarda su bulsa, yapacağı en doğru davranış yettiği
kadarıyla onu kullanmak, geri kalanı için de teyemmüm etmesidir.
Fitre
için bir sa’yerine daha az bir şeyi bulsa, bulduğu kadarını vermesi gerekir.
Yakınını,
hanımı veyahutta evindeki hayvanları için harcamak üzere az miktarda yiyecek
bulsa onu sarfetmesî vaciptir. Ancak bir kölenin bir kısım hissesi ona geçse,
keffaretin bir bedeli vardır ve o da oruçtur.
Efendimiz'in
(s.a.v) “şüphesiz, sizden önceki
milletler, çok soru sormaları ve peygamberleri hakkında şüpheye düşmeleri
sebebi ile perişan oldular” sözü:
Şunu
bil ki sorunun değişik kısımları vardır:
Birinci kısım: Cahilin abdest,
namaz, oruç ve diğer dinin muamelatla ilgili konulardan sorulması. Bu soru
vaciptir. Peygamber’in (s.a.v):
”İlim talebi, erkek ve kadın bütün
müslümanlara farzdır.”[66]
sözü bu manada anlaşılır.
Hiç
bir insan sorulara karşı susamaz. Allah Teâlâ (c.c):
”Eğer bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere)
sorunuz.”[67]
buyurmuştur.
İbn
Abbas (r.a):
”Bana
çok soru soran bir dil, hassas düşünen bir kalp verildi” diyerek kendi durumunu
beyan etmiştir.
İkinci kısım: Dini hususlarda
anlayış sahibi olup olmadığının sorulması. Bu kişinin sadece kendi amel etmesi
için değildir. Hüküm ve fetva vermek gibi (başkalarını ilgilendiren
meselelerdir). Bu kısım farzı kifayedir.
Allah
Teâlâ (c.c) şöyle buyurur:
”...Onlardan her
topluluktan bir gurup dini ilimlerde geniş bilgi edinmek ve kavimleri savaştan
dönünce de onları (Allah'ın azabından) korkutmak için geride kalmalıdır...”[68]
Peygamber
Efendimiz de şöyle buyurur: “Sizlerden
görenler, görmeyenlere anlatsın.”[69]
Üçüncü kısım: Allah Teâlâ'nın ne
kendisine ne de başkasına vacip kılmadığı şeyden sorulması. Şu hadis bu manadadır.
Çünkü bazen soru sormak, yapılan bir teklif sebebi ile meşakkat doğurabilir.[70]
Bunun için Efendimiz (s.a.v): “(Allah)
size merhamet ettiğinden dolayı bazı şeyleri farz kılmaktan sustu, (geri durdu).
Onları soruşturup durmayın.”[71]
buyurmuştur.
Hz.
Ali'nin (r.a) rivayetine göre; ”Yol
bakımından gidebilenlerin o evi (Kabe'yi) haccetmeleri, Allah'ın insanlar
üzerinde bir hakkıdır.”[72] ayeti nazil
olunca, bir kişi Efendimiz'e gelerek:
“Her
sene mi, ya Rasûlallah” dedi. Efendimiz, ona iltifat etmedi. Adam iki veya üç
defa daha sorusunu tekrarladı. Bunun üzerine O (s.a.v) buyurdu:
“Neredeyse ’evet’ diyecektim. Allah'a yemin
ederim ki ’evet’ deseydim, farz olurdu. Farz olunca da her sene onu yapamazdınız,
öyleyse, beni size bıraktığım kadarıyla bırakın. Size bir kişi emrettiğinde
gücünüzün yettiği kadar onu yapın. Bir şeyden sizi yasakladıysam ondan da uzak
durun.”[73]
Bu olaylar üzerine,
”Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde
hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın” [74]
Yani size amel etmenizi emretmediğimiz şeyleri, âyeti indi.
Bu
nehiy (yasaklama) Peygamber'in (s.a.v) zamanına hâstır. Şeriat yerleşip,
herhangi bir ziyâde ihtimali kalktığına göre sebebin kalkmasıyla yasaklama da
kalkmıştır.
Selef
âlimlerinden bir kısmı, müteşabih âyetlerin manalarım sormayı yasaklamıştır.
İmam
Mâlik'e (v. 179/795): “Rahman arşa istiva
etmiştir”[75]
âyeti kerimesinin manası sorulunca şu cevabı vermiştir:
“İstiva
bilinmekte fakat keyfiyeti bilinmemektedir. Ona iman vaciptir. Keyfiyetini
sormak ise bid'attir.” Sonra, “Seni kötü bir kişi olarak biliyorum.” Sonra da: “Çıkarın
şunu dışarı! ” deyip adamı uzaklaştırdı. Bununla alâkalı olarak; selefin takip
ettiği yol en güvenli, halefinki ise daha bilgi edinmeye uygundur ki, o da
sormaktır. [76]
Ebu
Hureyre'nin (r.a) şöyle dediği nakledilmiştir: Rasülullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Şüphesiz Allah Teâlâ güzeldir ve ancak güzel
olanı kabul eder. Allah müminlere, peygamberlere emrettiği şeyleri emretmiştir.
O (peygamberlere) şöyle demiştir:
"Ey
peygamberler, hoş (güzel) olan şeylerden yiyiniz. Salih amel işleyiniz.”[77]
Yine Allah Teâlâ:”Ey iman
edenler size rızık olarak verdiklerimizin
temiz olanlarından yeyiniz.”[78]
buyurmuştur.
Sonra
Efendimiz (s.a.v.) uzun bir yolculuktaki saçı başı dağınık, ayakları toplu ve
ellerini kaldırıp, “Yarabbi, yâ rabbi,” diye dua eden bîr adamdan bahsetti. “Oysa bu kişinin, yediği haram, içtiği
haram, giydiği haramdır. (Hülasa) haramla beslenmiştir. Bunun duası nasıl kabul
edilsin ki?..”[79]
Efendimizin
(s.a.v), ”Şüphesiz Allah Teâlâ güzeldir”…
sözü:
Hz.
Aişe'nin (r.a) şöyle dediği nakledilmiştir: Allah Rasülü'nü (s.a.v) şöyle duâ
ederken işittim:
“Allah'ım! Senin tertemiz ve temizleyici has,
mübarek, sevdiğin ve onunla sana duâ edilince kabul ettiğin, merhamet dilenince
merhamet ettiğin, sıkıntılardan kurtulmak istendiğinde kurtardığın ismi
celilin hürmetine senden yardım istiyorum!”[80]
”Tayyib’in
manası, her türlü noksanlık ve kötülüklerden arınmış demektir. Kuddûs kelimesi
ile aynı manadadır. Allah'ın isimlerini bilenlere göre, en zevkli ve en güzel
övgü onunladır. Allah Teâlâ, kullarını salih amellerle cennete girmeleri için
güzelleştirmiş, cenneti de onlar için güzel kılmıştır.
Kelimei
tayyibe “Lâ ilahe ilallah”dır.
Efendimiz'in
(s.a.v),”...Ancak güzel olanı kabul eder...”
sözü:
Kul,
haram olanı sadaka vermekle Allah'a yaklaşmaz.
Gıda
maddelerinden eski ve bozuk buğday gibi, kailtesiz malları tasadduk etmek
mekruhtur. Aynı şekilde şüpheli şeyleri tasadduk etmek de mekruhtur. Nitekim
Allah Teâlâ (c.c.): “Size verilirse
gözünüzü yummanız dışında severek almayacağınız derecede kötü ve değersiz şeyler
vererek sakın hayır yapmaya kalkışmayın.”[81]
buyuruyor. Nasıl Allah Teâlâ, malın temizini kabul ediyorsa, ibadetlerin de
gösteriş, kendini beğenme ve başkalarına işittirmek için yapılanını değil,
güzel olanını kabul eder.
Allah
Teâlâ’nın: “Ey Peygamberler, has (güzel)
olan şeylerden yiyiniz. Salih amel işleyiniz.” âyeti ile; “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz”âyeti:
Burada
geçen “Tayyibat” güzel olan şeyler, helâl olanlar demektedir.
Hadis-i
şerifte, kişinin ibadet yapmak için güçlü olma ve hayatını devam ettirme
düşüncesiyle yediği şeylerden sevab kazanacağına delil vardır. Ve bu vacip olan
şeylerdendir. Sırf şehvet ve karın doyurma düşüncesi ile olması ise bunun
dışındadır.
Efendimiz’in
(s.a.v), “(Oysa bu kişinin) yediği haram,
içtiği haram, giydiği haramdır. Hülasa haramla beslenmiştir”, sözü: Hadiste
geçen ve beslenmek diye tercüme ettiğimiz kelime “Ğuziye”dir; ve “Ğazâ” kelimesinin
mazi meçhulüdür “El-ğazâu” kelimesi ise, yemek esnasında yenilen ”yemek” demektir.
Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: “...Genç
hizmetçisine yemeğimizi getir bize, dedi.”[82]
Efendimiz'in
(s.a.v), “..bunun duası nasıl kabul
edilsin ki?.." sözü: (Bu şartlardaki birisinin) duasının kabul edilmesinin
ne kadar uzak bir ihtimal olduğunu bildirmek içindir. Bundan dolayı duânın
kabul edilmesi için kullara helâl yemeleri şart koşulmuştur.
Ancak
doğru olan, bu (duanın kabulü için) şart değildir. Zira Allah (c.c) mahlukatının
en şerlisi İblis'in bile duasını kabul etmiştir. O, Kur'an-ı Kerim'de şöyle
buyurur:
“(İblis) Ey Rabbim, öyle ise, canlıların
tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi. (Allah): O halde sen
bilinen bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin (buyurdu).”'[83]
Allah’ın
Rasülü’nün (s.a.v) torunu, kıymetli evladı Ebu Muhammed Hasan b. Ali b. Ebi
Talib (r.a) şöyle diyor:
Allah
Rasülü'nden şunu ezberledim:
”Seni şüpheye düşüren şeyleri bırak,
şüphelendirmeyenlere bak.”[84]
Tirmizi'ye göre hadis, hasen sahih'tir.
Efendimiz'in
{s.a.v), “Seni şüpheye düşüren şeyleri bırak,
şüphelendirmeyenlere bak” sözünden, muttaki bir kişinin haram olan şeyleri
yememesi gerektiği gibi, içinde şüphe bulunan malı yemekten de kaçınması
gerektiği anlaşılır.
”Şüphelendirmeyenlere
bak”
sözü, hakkında hiçbir tereddüt olmayan kalplerin huzurunu ve canların
sükûnetini sağlayan şeylere iltifat et (yönel) demektir. ”Raybet” şüphe
demektir. Şüphe ile ilgili açıklama daha önce geçmiştir. [85]
Ebû
Hureyre’den (r.a) şöyle dediği nakledilmiştir: Allah Rasülü (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
”Kişinin İyi bir
müslüman olduğunun (alâmetlerinden birisi de onun) kendisini ilgilendirmeyen
şeyleri
bırakmasıdır”[86]
Hadis hasen sahih'tir.
Efendimiz’in
(s.a.v), ”Kişinin iyi bir müslüman olduğunun
alameti onun kendisini ilgilendirmeyen şeyleri, bırakmasıdır. ” sözünden
maksat, ne dini ne dünyevi açıdan hiç bir önemi olmayan davranış ve sözlerdir.
İbrahim’in
(a.s) sahifesinde neler olduğunu soran Ebu Zerr'e (r.a), Peygamber Efendimiz
(s.a.v) şöyle buyurmuştu:
”O bütünü ile örnek ve ibretti. Onda şu
bulunuyordu: Ey mağrur sultan, ben seni malı mal üstünde toplayasın diye
göndermedim. Bilakis, mazlumun bana duâ etmesine mani
olman için görevlendirdim. Çünkü kâfir de
olsa mazlumun duasını kabul ederim. Aklı kendisine hakim olmamış akıllı
kimsenin dört saati olması gerekir: Birinde Rabbına yalvarır. Birinde Allah
Teâlâ'nın yarattığı kâinat hakkında düşünür. Birinde kendisini dinler. Birinde
de celal ve ikram sahibi Allah’la başbaşa kalır. Bu saatler o kişi için diğer
saatleri için bir yardımcıdır. Aklı kendisine hakim olmamış akıllı kimsenin
ancak üç şey için çalışması gerekir: Ahiret hayatı için azık hazırlamak,
yaşamak için rızık hazırlamak, helâl yollardan rızıklanmak. Aklı kendine hakim
olmamış akıllı kimsenin zamanın kıymetini bilmesi, işine gereken önemi
vermesi, dilini koruması, konuşma olarak da çok az konuşması ve kendisini
ilgilendiren meselelerde konuşması gerekir.”
Ebu
Zerr (r.a) devam ederek şöyle dedi:
“Anam
babam sana feda olsun, Musa'nın sahifelerinde neler vardı?”
Efendimiz
(s.a.v) buyurdu:
“O bütünüyle ibretti. Onda, cehenneme bu
kadar yakın olmasına rağmen gülen insanın şaşırtıcı hali, ölüme bu kadar yakın
olmasına rağmen müreffeh bir hayat sürenin şaşırtıcı hali, dünyayı görüpte
ehli ile beraber onun için çalışan kimsenin şaşırtıcı hali, kaderi bu kadar iyi
bilmesine rağmen başına gelenlerden dolayı kızanın şaşırtıcı hali, ve yarın hesaba
çekileceğini kesin olarak bilmesine rağmen, hayır amel işlemeyenin şaşırtıcı
hali vardır.”
Bunun
üzerine Ebû Zerr (r.a) Efendimize (s.a.v):
“Anam
babam sana feda olsun, İbrahim ve Musa'nın (a.s) sahifelerinde söylediklerinden
başka bir şey kaldı mı?” dedi. Efendimiz de:
“Evet Ey Ebû Zerr,” dedi ve “Nefsim arındıran kurtulmuştur.” sûresi sonuna kadar”[87]
buyurdu. Daha sonra Ebu Zerr:
“Anam
babam sana feda olsun, bana tavsiyelerde bulun” dedi. Efendimiz (s.a.v):
“Sana Allah'tan korkmanı tavsiye ederim.
Zira Allah korkusu bütün işlerinin esasıdır.” Ebu Zerr (r.a):
“Biraz
daha.” dedi. Efendimiz:
“Çokça Kur'an okumaya bak ve Allah'ı çok
zikret. Çünkü o seni semada zikreder (meleklere halini bildirir).”
buyurdu. Ebu Zerr (r.a):
“Biraz
daha”. dedi. Efendimiz (s.a.v):
“Cihadetmeye çalış. Çünkü cihad, mü'minin
ruhbanlığıdır.” Ebu Zerr (r.a):
“Biraz
daha” dedi. Efendimiz (s.a.v):
“Susmak şiarın olsun, çünkü o, şeytanı senden
uzaklaştırır, dinin emirlerini ifâda sana yardımcı olur.” buyurdu. Ebu Zer
(r.a):
“Biraz
daha”dedi. Efendimiz (s.a.v):
“Acı da olsa doğruyu söyle.” buyurdu.
Ebû Zer (r.a)
“Biraz daha”dedi. Efendimiz (s.a.v):
“Kınayanın kınaması seni haktan alıkoymasın.” buyurdu. Ebû Zer (r.a):
“Biraz
daha”dedi. Efendimiz (s.a.v):
“Yakınlarınla, onlar ilişkiyi kesse bile sen kesme.” buyurdu. Ebû Zer (r.a):
“Biraz
daha” dedi. Efendimiz (s.a.v):
“Kişi, serdeki nasibi kadar kendinden gafil
olur ve kendisini ilgilendirmeyen şeylerle ilgilenir. Ebu Zerr! Tedbir gibi
akıl yoktur. El çekmek gibi vera yoktur. Huy güzelliği gibi de güzellik yoktur. ” buyurdu. [88]
Allah
Rasülü’nün (s.a.v) hizmetçisi, Ebu Hamza Enes b. Mâlik, Efendimiz'in (s.a.v)
şöyle buyurduğunu nakleder:
“Herhangi biriniz, kendisi için islediğini kardeşi için de istemedikçe (tam) iman
etmiş olmaz.” [89]
Efendimiz’in
(s.a.v), “Herhangi biriniz, kendisi için
istediğini kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz”, sözü:
Burada en doğru olan “kardeş” kelimesini genel olarak almaktır. Bu şekilde hem
de kâfiri içine almış olur. Dolayısıyla müslüman kardeşinin İslâm üzere devam
etmesini istediği gibi, kâfir kardeşinin de kendisine nasip olan İslâm'a
müşerref olmasını temenni eder. Bu yüzden kâfirin hidayete ermesi için duâ
etmek müstehap kabul edilmiştir.
Hadis,
kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmeyenin imanının tam (kamil)
olmayacağı şeklinde anlaşılmalıdır.
Muhabbetten
maksat, hayır ve menfaat istemektir. Sonra burada bahsedilen muhabbet dînîdir,
beşeri muhabbet değildir. Zira beşeri tabiat, kendisinin yanında başkasına da
hayır yapılmasını hoş karşılamayabilir. İşte insanın beşeri tabiatına karşı
gelip, kendisi için istediğini kardeşi için de istemesi gerekir. Kişi kendisi
için istediğini kardeşi için istemediği takdirde hasetçi sayılır. Haset,
Gazali'nin (v. 505/1111) dediği gibi üç kısımdır:
1. Başkasına verilen
nimetin ondan gitmesini ve kendisinde olmasını istemek,
2. Kendisindeki malın
veya ona olan sevgisinin kaybolması pahasına da olsa, başkasına verilen
nimetin gitmesini istemek. Bu birincisinden daha kötüdür.
3. Başkasına verilen
nimetin gitmesini istememekle beraber, onun yükselmesine ve kendinden daha üst
düzeyde olmasını hoş görmeyip eşitliği isteyip fazlalığını istememek. Bu da
haramdır. Zira Allah'ın (c.c) yaptığı taksimata razı gelmemiş sayılır. Allah
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Rabbının rahmetini onlar mı paylaşırıyorlar?
Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık.”[90]
Kim
kısmete rıza göstermezse, yaptığı taksim ve verdiği hükümde Allah’a karşı
gelmiş demektir.
İnsanın
nefsini islah etmesi, onu kadere rızaya alıştırması; ve nefse hoş gelmese de
düşmanı için hayır duada bulunması gerekir. [91]
Ebu
Mesûd’dan (r.a) nakledildiğine göre Allah Rasülü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç
şeyden dolayı akıtılır: Evli iken zinadan, adam öldürmekten, dininden dönüp
cemaati terketmekten.” [92]
Efendimiz'in
(s.a.v), “Evli iken zina eden” sözü:
“Evli”den maksat evlenip sahih bir nikahla eşi ile cinsi münasebette bulunan,
bundan sonra da zina eden kimsedir. Bu recmedilir. Her ne kadar zina etliği
anda evli olmasa da bu kimse muhsan (namuslu) diye vasıflanamaz.
Efendimiz'in
(s.a.v), “adam öldürene karşı öldürme,”sözü:
Bunda da denklik şarttır. Mesela, kâfire karşılık müslüman, köleye karşılık hür
bir kimse Şafiilere göre öldürülemez, Hanefilerde ise öldürülebilir.
Efendimiz'in
(s.a.v), “dininden dönüp, cemaati terk
eden” sözü: Allah muhafaza etsin bu kimse mürtettir. (Dinden dönen), bazan
cemaati terk etmemiş olabilir, Yahudiler gibi. Yahudi hiristiyan olsa veya
hiristiyan yahudi olsa öldürülür. Çünkü bu durumda cemaatten ayrılmasa da
dinini terk etmiştir.
Dininden
dönenler hususunda iki farklı görüş vardır:
En
doğru olanı: Öldürülmezler ve eman verilen kimseler içerisine dahil edilirler.
Diğeri de öldürülürler. Zira, daha önce inandığı dinin yanlışlığına inanmış,
daha önce batıl saydığı başka bir dine girmiştir, ki bu doğru bir şey
değildir. Dolayısıyla serbest bırakılmaz. Müslüman olmazsa öldürülür. Daha
önce geçen bir yerde de öldürme olayının olduğu geçmişti. [93]
Ebu
Hüreyre’nin (r.a) rivayet ettiğine göre Allah Rasülü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Allah'a ve ahirete inanan hayır söylesin ya
da sussun. Allah’a ve ahirete inanan, komşusuna ikramda bulunsun. Allah'a ve
ahirete inanan misafirine ikram etsin.” [94]
Efendimiz’in
(s.a.v), “Allah’a ve ahirete inanan hayır
söylesin, ya da sussun.” sözü:
İmam
Şafii der ki:
Hadisin
manası, kişi konuşmak isteyince düşünür, herhangi bir zarar gelmeyeceğini
anlarsa, söyler, eğer zarara
uğrayacağını
anlar veya zarara uğrama ihtimali bulunursa susar.
Endülüslü
büyük Maliki imamı Ebu Muhammed b. Ebi Zeyd şöyle der:
Hayra
vesile olan davranışların tamamı, şu dört hadisten çıkar:
1. Efendimiz’in
(s.a.v), “Allah’a ve ahirete inanan hayır
söylesin ya da sussun.” sözü.
2. Efendimiz'in (s.a.v),
“Kişinin iyi bir müslüman olduğunun
alametlerinden birisi de kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.
”[95]
sözü.
3. Efendimiz’in
(s.a.v}, kendisine özel tavsiyede bulunduğu bir kimseye, “Kızma” [96]
sözü.
4. Efendimiz’in
(s.a.v), “Her hangi biriniz, kendisi için
istediğini kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz.”[97]
sözü.
Ebul-Kasım
el-Kuşeyri’nin şöyle dediği nakledilir:
“Yerine
göre susmak, olgun kimselerin özelliğidir. Aynı şekilde yerinde konuşmak ta, en
şerefli bir özelliktir.” Kuşeyri devam
ederek diyor ki:
Ebu
Ali ed-Dahhâk’ı şöyle derken işittim: “Hakkı söylemeyen dilsiz şeytandır.” O,
Hilyetül-ulema isimli eserinde aynı sözü bir çoklarından nakleder.
Hilyetül-evliya’da,
insanın ancak ihtiyaç olduğu kadar konuşması, aynı şekilde kazancından da
ihtiyaç duyduğu kadar infak etmesi gerekir, demektir. (Ebu Nuaym) diyor ki: “Eğer
(konuştuğunuz her şeyi yazması için) hafaza meleklerine kâğıt alacak
olsaydınız, söyleyeceğiniz birçok şeyden vazgeçerdiniz.”
Efendimiz'in
(s.a.v) şöyle dediği nakledilmiştir: “Kişinin
kendisini ilgilendirmeyen konulardan az konuşması onun anlayışlı olduğunun
işaretidir.”
Yine
Efendimiz'in (s.a.v) şöyle dediği nakledilmiştir.
“Afiyet on şeydedir. Onlardan dokuz tanesi
susmakladır. Ancak Allah Teâlâ'yı zikir etmek için susmaz. ”[98]
Susan
kimse selamette olur. Söyleyen de ganimet elde eder denmiştir. Bir kimseye,
niçin susmayı tercih ediyorsun, diye sorulunca:
“Ben
hiçbir zaman sustuğum için pişman olmadım. Fakat konuşmamdan dolayı defalarca
pişmanlık duydum.” demiştir.
Yine,
“Dil yarası, el yarası gibidir.” denildiği gibi; “Dil yaramaz köpek gibidir,
onu bırakırsın ısırır.” da denmiştir.
Hz.
Ali’nin (k.v) şu şiiri söylediği rivayet edilir:
“Kişi,
dil sürçmesinden ölür, yoksa ayak sürçmesinden değil,
Onun
sözüyle sürçmesi başını giderir, ayağıyla sürçmesi yavaşlamaya götürür.”
Yine
şöyle denmiştir:
“Konuşmayan
kimse kurtulmuştur. Suskun, azık hazırlayan kişi gibidir.
Her
konuşana verilecek bir cevap vardır. Kötülüğün cevabı
ise susmaktır.
Ne
yazık zulüm yapacak kimseye. Öleceğini kesin olarak bildiği halde.”
Efendimiz’in
(s.a.v), “Allah’a ve ahiret gününe inanan
komşusuna ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe inanan misafirine ikram
etsin” sözü:
Kadı
İyaz (v. 544/1149) der ki: “Bu hadisin manası şudur: Kim İslam'ın temel
prensiplerini işlerse (yaparsa), misafire ve komşusuna ikram etmesi gerekir.”
Efendimiz
(s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Cebrail bana
komşu hakları hususunda o kadar tavsiyelerde bulundu ki neredeyse komşuyu
komşuya mirasçı yapacak zannettim.”[99]
Yine O (s.a.v): “Kim komşusunu sıkıntıya
sokarsa, Allah onun evine komşusunu sahip kılar.” buyurdu.
Allah
Teâlâ: “Akraba olan komşu, (akraba
olmayan) bitişik komşu” [100]
buyurmuştur.
Komşu
dört türlüdür:
1. Seninle aynı evde
kalan komşu. Şair şöyle demiştir: “Sen bizimle aynı evde komşu oldun, sen
boşsun.”
2. Evi senin evine
bitişik olan komşu.
3. Her bir yönden
kırk ev boyunca olan komşu.
4. Seninle aynı
ülkede bulunan komşu. Allah Teâlâ: “...Sonra
orada sana pek az müstesna, kimse komşu olmayacaklar. ” [101]
buyuruyor.
Akraba
olan bitişik komşunun üç hakkı, uzaktaki akraba olan müslüman komşunun iki,
akraba olmayan müslüman komşunun bir hakkı vardır.
Ziyafet,
İslâm âdabından ve peygamberlerle salihlerin ahlâkındandır. Leys, misafire
ikramın (ziyafetin) bir gece için vacip olduğuna hükmetmiştir. Ziyafetin, hem
şehirliye hem köylüye mi yoksa sadece köylüye mi gerektiği hususunda ihtilâf
etmişlerdir. İmam Şafii ve Muhammed b. Abdülhakem, hem şehirli hem köylünün, İmam
Malik ve Sahnûn ise; sadece köylülerin misafire ikramlarının vacip olduğunu,
zira misafirin, şehirde otellerde kalacak yerler bulup, çarşıdan yiyecek
şeyler alabileceğini söylemiştir.
“Misafire ikram,
ziyafet, göçebe yaşayanların vazifesidir, evlerde yaşayanların değildir.” [102]
şeklinde bir hadis rivayet edilmiştir. Fakat bu hadis mevzudur. [103]
Ebu
Hureyre (r.a) şöyle demiştir:
“Bir
adam Allah Rasülü'ne (s.a.v) gelerek:
“Bana
özel tavsiyede bulun.” dedi.
Efendimiz
de (s.a.v):
“Kızma!” buyurdu. Bunu bir kaç defa
tekrarlayarak “kızma” buyurdu.[104]
Efendimiz'in
(s.a.v), “Kızma” sözünün manası; “öfkeni
ortaya çıkarma”, demektir. Yoksa yasaklama bizzat öfkeye değildir. Çünkü öfke
insanın fıtratında vardır ve insanın ondan kurtulması imkânsızdır.
Hz.
Peygamber’in (s.a.v), “Aman ha, öfkeden
sakının. Zira öfke âdemoğlunun içinde yanan bir kordur. Sizden biriniz kızdığı
zaman gözleri nasıl kıpkırmızı olur ve damarları nasıl kabarıp şişer görmediniz
mi? Şayet herhangi biriniz kendisinde öfke belirtileri hissederse uzansın veya
yere otursun.”[105]
buyurduğu rivayet edilmiştir.
Bir
kişi Peygambere (s.a.v) şöyle dedi:
“Ey
Allah'ın Rasülü, bana bir ilim öğret ki o beni cennete yaklaştırsın ve cehennemden
uzaklaştırsın.” Buna Efendimiz:
“Kızma, senin için
cennet vardır.”
[106]
şeklinde cevap verdi.
Yine
Efendimiz (s.a.v): “Kızgınlık
şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateşi ise söndüren sudur. öyle ise herhangi biriniz kızınca abdest
alsın”[107]
buyurmuştur.
Ebu
Zerr el-Gıfari (r.a) şöyle demiştir: Allah Rasülü (s.a.v) bize şöyle dedi:
“Sizden biriniz kızdığı zaman ayakta ise
otursun. Şayet (oturunca) kızgınlığı geçmezse, uzansın.” [108]
İsa
(a.s.) Yahya b. Zekeriyya’ya şöyle demişti:
“Ben
sana faydalı bir ilim öğreteceğim, kızma!”Yahya,
“Nasıl
kızmayayım?”diye sorunca da şöyle demişti:
“Sana sende olan bir şey söylenince,
hatırlatılan bir günah deyip Allah'tan (c.c) bağışlanmanı dile. Sana sende
olmayan (fakat söylenince seni kızdıracak) bir şey söylenince de, Allah’a hamdet.
Zira o (c.c) sende seni ayıpladıkları şeyi yaratmamıştır.”
Amr
b. Âs (r.a) diyor ki: Allah Rasülü’ne (s.a.v):
“Beni
Allah’ın (c.c) gazabından uzak tutacak şey nedir?” diye sordum. Bana
“Kızma!” diye cevap verdi.
Lokman
(a.s) oğluna şu nasihati yapmıştı:
“Eğer
birisi ile arkadaşlık kurmak istersen önce onu kızdır. Eğer sana öfkeli iken insaflı
davranırsa onunla arkadaş ol. Yoksa ondan uzak dur.” [109]
Ebu
Ya’la Şeddad b. Evs’in (r.a) rivayet ettiğine göre Allah Rasülü (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
”Allah (c.c) herşeye karşı iyi muameleyi emir
buyurmuştur, öyle ise birşeyi öldürürken güzel bir şekilde kesin. Herhangi
biriniz keserken bıçağını keskinleştirsin ve boğazlıyacağt hayvanı rahatlatsın.”[110]
Efendimiz’in
(s.a.v), “Allah (c.c) herşeye karşı iyi
muameleyi emir buyurmuştur (yazmıştır) ” ifadesi:
Kısas
olarak müslüman kimseyi öldürürken onu hayvan boğazlanan aletlerle değil de,
iyi bir kısas aleti araştırması (ve bulması) da ihsanın, (iyi muamelenin) içine
dahildir. Yine hayvanı boğazlarken bıçağı keskinleştirir, hayvanı rahatlatır.
Önceden bıçağı keskinleştirmeden onun boynunun bir kısmını kesip ölmesini beklemez. Boğazlamadan önce
ona su verir. Süt veren ve yavrusu olan develeri sütten kesilmeden boğazlamaz.
Sütünü son damlasına dek sağmaz, ve sağarken de tırnaklarını kısaltır. Yine bir
hayvanı diğerlerinin gözleri önünde boğazlamazlar. [111]
Ebu
Zerr Cündeb b. Cünâde ve Ebu Abdirrahman Muaz b. Cebel (r.a) Allah Rasülü’nün
(s.a.v) şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:
”Nerede olursan ol Allah’tan kork. Yaptığın
her kötülüğün peşinden onu silecek (giderecek) bir iyilikte bulun ve
insanlara karşı güzel ahlak ile muamele et.” [112]
Hadis hasen veya hasen sahih’tir.
Allah
Rasülü’nün (s.a.v), “Nerede olursan ol...
” ifadesi: Allah’tan (c.c) insanların huzurunda iken korktuğun gibi, onların
olmadığı yerlerde de, diğer yerlerde ve zamanlarda da kork demektir. Muttaki
olmaya yardımcı olan şeylerden birisi de, kişinin diğer hallerinde de
Allah'ın, kendisinin yaptıklarını bildiğini hatırında bulundurmasıdır. Allah
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü
mutlaka odur.” [113]
Takva
kelimesi, vacip olan şeyleri yapmayı, yasak olanlardan da kaçınmayı gerektiren
cami (çift yönlü) bir kelimedir.
Efendimiz’in
(s.a.v), “Yaptığın her kötülüğün peşinden
onu silecek bir iyilikte bulun.” ifadesi: Bu kısım, “bir günah işleyince
ondan istiğfar et, sonra da onu silecek bir iyilik yap”, demektir. Bu hadisin
zahiri, kötülüğün on katı da olsa, bir iyiliğin sadece bir tek kötülüğü
sildiğini, zira zayıf olanın (bir iyiliğin) kötülüğü silemeyeceğini ifade
ediyor. Ancak bu durum zahire göre değildir. Aksine bir iyilik, on kötülüğü
silebilir. Hadis-i şerifte bunu destekleyen rivayetler vardır. O da Efendimiz’in
(s.a.v) şu ifadeleridir:
“Her namazın ardından on kere tekbir getirirsiniz,
on kere hamdedersiniz, on kere tesbih getirirsiniz. Bu dille yüz elli, mizanda
ise binbeşyüz demektir.” Efendimiz (s.a.v) sonra şöyle buyurdu.
“Hanginiz günde binbeşyüz günah işleyebilir
ki?”[114]
Bu hadis zayıf olan (iyilikler)in de kötülükleri yok edeceğini gösterir.
Hadisin
zahiri, iyiliklerin genel manada kötülükleri yok edeceğini ifade ederse de bu
Allah hakkı ile alâkalı olan kötülüklerle alakalıdır. Zira öfke, gıybet,
koğuculuk gibi kul hakkı ile ilgili kötülükler, ancak gıybet edenin diğerine
açıkça, ben sana şöyle söyle dedim diye yaptıklarını söylemesi ve diğerinin de
helâlleşmesi neticesinde silinir.
Hadis-i
şerifte nefis muhasebesinin vacip olduğuna delil vardır. Zira Peygamberimiz (s.a.v),
“Siz hesaba çekilmeden önce kendi
kendinizi hesaba çekin.” [115]
buyurmuştur. Allah.Teâlâ da (c.c):
“Ey inananlar, Allah'tan korkun, her bir
nefis yarın için ne gönderdiğine baksın.” [116]
buyurmaktadır.
Efendimiz’in
(s.a.v), “İnsanlara karşı güzel ahlak ile
muamele et.” sözü:
Güzel
ahlak, insanlara iyi muamele etmeyi ve onlara sıkıntı vermekten geri durmayı
ihtiva eden (cami) bir kelimedir.
Peygamber
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Siz mallarınızla insanların yardımlarına
koşamazsınız. Onlara güler yüz ve güzel muamele ederek yardım ediniz.”[117]
“Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel
olanınızdır” [118]
Bir
kimse efendimize (s.a.v) gelerek:
“Ey
Allah’ın Rasülü, amellerin en faziletlisi (üstünü) nedir.” diye sorunca:
“Güzel huydur. ” şeklinde cevaplandırdı.
O da -daha önce geçtiği üzere- kızmamaktır.
Bir
peygamber Rabbına, hanımının kötü huyluluğundan dolayı, şikâyette bulunmuştu.
Allah (c.c) ona şu vahyi indirdi:
“Ben bunu sana sıkıntıdan nasibin olarak
verdim.”
Ebu
Hureyre’nin (r.a) naklettiğine göre Allah Rasülü (s.a.v) şöyle buyurdu:
“İmanı tam olan mümin ahlakı en güzel olandır.
En hayırlı olanları da kadınlarına en güzel olanıdır.” [119]
“Allah sizin için İslâm’ı seçti. Siz de ona
güzel huy ve cömertlikle ikramda bulunun. Zira İslâm onlarsız asla tam olmaz.”
Kur’an-ı
Kerim’deki “Sen affı tercih et (tut)”
[120]
âyeti indiği zaman Cebrail (a.s.) Peygambere (s.a.v) bu âyetin tefsiri ile
ilgili olarak, “Sana zulmedeni affetmen,
seninle ilişkisini keseni ziyaret etmen, seni mahrum edene vermen sureti ile...
” demişti.
Yine
Allah (c.c): “.. Sen kötülüğü en güzel
bir şekilde önle”[121]
buyurmuştur.
“Şüphesiz sen yüce bir ahlak sahibisin.”[122]
âyetinin tefsiri yapılırken; O’nun ahlâkı Kur’an’dı, emrettiklerini emreder,
sakındırdıklarından sakındırırdı. Kur’an’ın razı olduğuna rıza gösterirdi,
denilmiştir. [123]
Ebul-Abbas
Abdullah b. Abbas’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Ben
bir gün Peygamber’in (s.a.v) arkasında (bineğinin terkisinde) idim. Bana söyle
dedi:
“Delikanlı! Şimdi sana bazı şeyler
öğreteceğim. Onları iyice ezberle (ve uygula) ki Allah da (c.c) seni korusun,
gözetsin. Onları ezberle ki, her baktığın yerde Allah’ı bulasın. Bir şey
isteyeceksen Allah’tan iste. Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile.
Şunu iyice bil ki, bütün insanlık sana bir iyilik yapmak için bir araya gelseler,
ancak Allah’ın (c.c) sana takdir ettiği kadar bir iyilik yapabilirler. Yine
sana bir kötülük yapmak için bir araya gelseler, ancak Allah'ın sana takdir
ettiği kadar bir kötülük yapabilirler. Kalemler kaldırılmış, sayfalar kurumuştur.”
[124]
Tirmizi’nin
rivayetinden başka rivayetlerde ise, şöyledir:
“Onları iyice ezberlemek sureti ile Allah’ın
hakkını gözet ki, Önünde onu bulasın. Bolluk zamanında Allah’ı tanı ki, sıkıntılı
zamanında Allah seni görüp gözetsin. Şunu bil ki senin başına gelmeyecek olan
şey zaten başına gelmeyecektir. Başına gelen şey de mutlaka başına gelecektir.
Bil ki yardım sabırla birlikte, kurtuluş sıkıntı ile birlikte, kolaylık
zorlukla birliktedir.” [125]
Efendimizin
(s.a.v) “Onları iyice ezberle kî Allah da
seni korusun, gözetsin” sözü:
Allah’ın
emirlerini ezberle ve onlara sıkı sıkıya bağlan. Yasaklarından da uzaklaş ki,
dünya ve ahiretteki sıkıntılı anlarında Allah seni korusun.
Allah
Teâlâ şöyle buyurur: “Mümin bir erkek
veya kadın güzel bir amel (salih amel) işlerse biz de onu mutlaka güzel bir
hayal içinde yaşatırız.”[126]
Kulun
başına gelen belâ ve musibetler, kendisinin Allah’ın emirlerine karşı
gevşeklik göstermesinden dolayıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
”Sizin başınıza gelen musibetler, kendi
ellerinizle yaptıklarınızdır.”[127]
Efendimiz’in,
“her baktığın yerde onu bulursun” sözü;
önünde onu (Allah’ı) bulursun demektir.
Peygamber
(s.a.v), “Rahatlıkta Allah’ı tanı ki,
sıkıntı anında Allah senin halini bilsin.” buyurmuştur.
Allah
Teâlâ kitab-ı keriminde, salih amelin sıkıntı anında kişiye fayda vereceğini
ve onun kurtuluşuna vesile olacağını, kötü amelin de sahibinin sıkıntıya
girmesine sebep olacağını açıkça ifade etmiştir. Allah (c.c) Kur’an’da, Yunus
aleyhisselâm’ın kıssasından bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Şayet
o (balık onu yutunca) tesbih edenlerden olmasaydı, balığın karnında kıyamete
kadar kalırdı.”[128]
Firavun
“İsrail oğullarının inandığı ilahtan başka ilah olmadığına iman ettim”
deyince ona Cebrail (a.s) gelip şöyle demişti: “Daha önce günahkâr mıydğn ve fesatlık
çıkaranlardan mı idin? ”
Efendimiz’in
(s.a.v), “Bir şey isteyeceksen Allah’tan
iste” sözü: Bu ifadede, kişinin sırlarını Allah’tan başkasına açmaması
gerektiği ve hatta bütün işlerdinde Allah’a tevekkül etmesi gerektiğine işaret
vardır. Şayet istenilen ihtiyaç, hidayet, ilim, Kur’an’ı, sünneti anlama,
hastalıktan şifa bulma ve dünyadaki sıkıntılar ile ahiretteki azabtan emin
olma gibi âdet olarak insanların yapamayacağı türden ise bunları Allah’tan
ister. Eğer istenilen şey, sanatkârlar veya idareciler gibi kimselerin
görebileceği Allah’ın âdeten kulları vasıtası ile verdiği şeyler ise, bu
durumda o kimselerin gönüllerinin kendisine ısınması için Allah’a duâ eder ve
şöyle der:
“Allah'ım,
bize karşı kullarının kalplerini yumuşak tut...” v.s. Yoksa insanlara muhtaç
olmaması için Allah’a duâ etmez.
Peygamber
(s.a.v) Hz. Ali’yi (k.v.),
“Allah'ım,
bizi insanlara muhtaç kılma.” diye duâ ederken duyunca şöyle buyurdu:
“Bir daha böyle duâ
etme. Çünkü insanlar birbirine muhtaçtır Öyleyse şöyle duâ et: Allah'ım bizi mahlukatının kötülerinden muhafaza et.”
İnsanlardan
istemek ve onlara güvenmek ise kötülenmiştir. Semavi kitaplardan birisinde
Allah’ın (c.c) şöyle dediği nakledilmiştir:
“Benim kapım açık
olduğu halde hatırlara başka kapılara müracaat etmek mi geliyor? Ben melik ve
kadir iken sıkıntılardan kurtulmak için başkasına mı ümit bağlanıyor? Benden
başkasından bir şey ümit edene insanlar arasında zillet elbisesini giydireceğim...”
Efendimiz’in
(s.a.v),”.. Bil ki bütün insanlar bir
araya gelseler..” sözü: Genelde
insan sevdiği kişinin iyiliğini istediği, sakındığı kişinin kötülüğünden de
korktuğu için, Allah Teâlâ insanlardan fayda umma hususundaki kesin hükmünü şu
âyeti kerime ile beyan etmiştir:
“Eğer Allah sana bir zarar verirse, onu
kendisinden başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır verecek olursa onun
keremini de geri çevirecek hiçbir kimse yoktur.” [129]
Allah’ın
(c.c) Musa (a.s)’dan bahsederken şu hükmü yaptığımız bu açıklamalara ters
değildir:
“Onların beni öldürmelerinden korkuyorum.”
[130]
Yine
şu âyeti kerimeler de bu hükme ters değildirler:
“Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü
davranmasından veya iyice azmasından endişe ediyoruz.” [131]
“Ey iman edenler! İhtiyatlı davranın.”[132]
Burada
doğru olan Allah’ın (c.c) takdirine razı olmak, onun takdirine karşı boyun
eğmektir. Bu durumda insan helak sebeplerinden kaçıp Allah’ın rızasına
sığınmak suretiyle kurtulmuş olur. Allah (c.c) şöyle buyurur:
“Kendi ellerinizle
kendinizi tehlikeye atmayın.” [133]
Efendimiz’in
(s.a.v), “Bil ki yardım sabırla birlikte.”
sözü:
Peygamber
(s.a.v) buyuruyor ki:
“Düşmanla karşılaşmayı istemeyiniz. Allah’tan
afiyet isteyiniz. Düşmanla karşılaştığınızda da sabrediniz, kaçmayınız.
Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” [134]
Aynı şekilde peşinden yardımın geleceği bir konumda sıkıntılara katlanmak da
böyledir.
Efendimiz’in
(s.a.v), “Kurtuluş sıkıntı ile birlikte”
sözü: Hadiste “sıkıntı” diye terceme
ettiğimiz “Keribe” şiddetli belâ demektir. Belâ şiddetlenince Allah Teâlâ
peşinden bir kurtuluş ihsan eder. Nitekim şöyle denmiştir: “Buhranlar, sıkıntılar şiddetlenince kurtulunur.”
Efendimiz’in
(s.a.v), “Kolaylık zorlukla birlikte”dir
sözü:
Başka
bir hadiste Peygamberimiz’in (s.a.v), şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Bir zorluk iki
kolaylığa asla galip gelemez.”[135]
Bunun
için Allah Teâlâ, Kur’an’da zorluğu da, kolaylığı da “Yusr” ve “Usr” iki defa
söylemiştir.[136]
Fakat Arapçada marife olan bir kelime, marife olarak tekrarlanınca teklik
ifade eder. İkinci kelimenin başındaki “El-us” lâm-ı tarif ahd için olur. Nekra
da nekra olarak tekrar edilince teaddüt (sayı) ifade eder. Âyette de “Usr” marife
olarak iki defa, “Yusr” nekre olarak iki defa tekrarlanmıştır. Dolayısıyla iki
olmuştur. Bunun için Efendimiz.(s.a.v), ”Bir
zorluk, iki kolaylığa asla galip
gelemez. ” buyurmuştur. [137]
Ebû
Mes’ud Ukbe b. Amr el-Ensârî el-Bedrî’nin (r.a) söylediğine göre Allah Rasülü
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
”Şüphesiz insanların peygamberlik sözlerinden
ilk duydukları şey, ’utanmıyorsan dilediğini yap.’ ifadesidir.”[138]
Efendimiz’in
”Utanmıyorsan dilediğini yap”
ifadesinin manası şudur: Bir şeyi yapmak istediğinde eğer yaptığından dolayı
Allah’tan ve insanlardan utanmıyorsa dilediğini yapar, yoksa yapmaz, İslâm,
bütünü ile bu esas üerinde cereyan eder. Buna göre Peygamberimizin (s.a.v), ”Dilediğini yap” sözü emri ibahe
kabilindendir. Zira bir iş şer’an yasak değilse mubah sayılır.
Bazı
kimselerse hadisi şu şekilde izah etmişlerdir: ”Şayet sen Allah’tan utanmıyor
ve onu murakabe etmiyorsan, kalbine de bir kötülük düşmüşse, istediğini yap” demektir.
Bu
durumda emir tehdid için olur, ibahe için olmaz. Bu şekli ile de Kur’an’daki, “istediğiniz ameli işleyin” [139]
ve “Onlardan gücünün yettiği kimseleri
davetinle şaşırt..” [140]
âyetlerdeki durum gibi olur. [141]
Ebû
Amr veya Ebû Amra Süfyan b. Abdillah (r.a) şöyle demiştir: Allah Rasülüne şöyle
dedim:
“Ey
Allah’ın Rasülü. bana İslâm ile ilgili bir söz söyle ki, onu senden başkasına
sormayayım.” O cevaben:
“Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru ol.” dedi.[142]
Efendimiz'in
(s.a.v), “Allah’a inandım de, sonra
dosdoğru ol” ifadesi: Emredilen ve nehyedilen şekli ile demektir. İstikamet
(doğruluk), emredilenleri yapmak, yasaklananları terketmek sureti ile doğru
yolda sebatla olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“O halde seninle beraber tevbe edenlerle
birlikle emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” [143]
“Rabbımız Allah’tır diyenler ve sonra da
dosdoğru olanlar üzerine melekler inerler.” Yani ölüm anında Allah Teâlâ’nın,
“Korkmayın, üzülmeyin size va’dedilen
cennetle sevinin.” [144]
âyeti ile onları müjdelerler. Bu âyetin tefsirine göre bu kimseler cennetle
müjdelenince şöyle derler:
“Yavrularımız
ne yeyip içecekler, onların bizden sonraki durumları ne olacak? ” Bunun üzerine
onlara şu âyet ile cevap verilir:
“Biz dünya ve ahiret hayatında sizin velileriniziz.” [145]
Yani
sizden sonra işlerinizi üzerimize alırız. Bu sayede o kimselerin gönülleri
huzur bulur.[146]
Ebû
Abdillah Câbir b. Abdillah’ın (r.a) naklettiğine göre bir kişi Allah Rasülüne
şöyle sordu:
“Ne
dersin, farz namazları kılsam, Ramazan orucunu tutsam, helâli helâl, haramı
haram bilsem, bunlardan başka da hiçbir şey yapmasam cennete girer miyim?”
Efendimiz de (s.a.v) cevap olarak:
“Evet (girersin).” buyurdu.[147]
“Haramı
haram bilsem” demek, onları yapmaktan kaçınsam; “helâli helâl bilsem” demek de,
helalliğine inanarak onları yapsam demektir.
Soru
soran kişinin “Ne dersin” sözü; bana
söyle demektir. “Helâli helâl saysam”
sözü, helâl olarak inanıp onlardan vacip olanları yapsam; “Haramı haram bilsem”
sözü, haramlığını kabul edip onları yapmasam, demektir. Efendimiz (s.a.v) ”evet” demekle, cennete girer demiş olmaktadır. [148]
Ebû
Malik Haris b. Asım el-Eşari’den (r.a) rivayet edildiğine göre Allah Rasülü
{s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Temizlik imanın yansıdır. Elhamdülillah mizanı
doldurur, Sübhanallahi ve’l-hamdülillahi gök ile yer arasını doldurur (veya)
doldururlar. Namaz nurdur. Sadaka delildir. Sabır ışıktır. Kur’an lehinde veya
aleyhinde delildir. Herkes kendisini satmak üzere çıkar. Ya onu (azabtan
korumak sureti ile) azabeder veya helak eder.” [149]
Efendimizin,
“Temizlik imanın yarısıdır” ifadesi:
Gazali (v. 505/1111) buradaki temizliği, kalbin kin, haset, hınç ve benzeri
kalbi hastalıklardan temizlenmesi şeklinde izah etmiştir. İşte imanı kamil bu
sayede tamam olur. Şahadet kelimesini söyleyen de diğer yarısını tamamlamış
sayılır. Kim kalbini diğer hastalıklardan temizlerse imanı tam olur, kim de
temizlemezse imanı noksan olur.
Bazı
kimseler de bunu şöyle izah eder:
”Kim
kalbini temizler, abdest alır, gusleder ve namaz kılarsa namaza iki taharetle
(abdest-gusül) başlamış olur. Kim de namaza sadece abdest uzuvlarını yıkadıktan
sonra başlarsa iki taharetten birisi ile namaza başlamış olur. Oysa bunun
ötesinde Allah (c.c) sadece kalp temizliğine bakar. Nitekim Peygamber (s.a.v)
Efendimiz, “Allah (c.c) sizin dış görünüşlerinize veya
yüzlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize bakar. ” buyurmuştur.”[150]
Efendimiz’in
(s.a.v), “Elhamdülillah mizanı doldurur,
Sebhanellahi vel-hamdülillahi gök ile yer arasını doldurur (veya) doldururlar”
ifadesi:
Bu
hadis Musa’nın (a.s) şu duası ile ilgili hadisine tearuz eder görünür.
Musa (a.s) şöyle
demişti:
“Ey Rabbim, bana
beni cennete sokacak bir amel göster.” Bunun üzerine Allah (c.c):
”Lâilahe illallah
de. Zira yedi kat yerler ve gökler terazinin bir kefesine, lailahe illallah
öbür kefesine konsa, lailahe illallah diğerlerine ağır gelirdi” buyurdu.
Bilinen
bir gerçek var ki gökler ve yerler gök ve yer arasındaki mesafeden daha geniştir.
Allah’a (c.c.) hamd, mizanı ve biraz daha fazlasını kapladığına göre “Allah’a
hamd’ın gök ile yer arasını doldurması gerekir. Zira mizan gök ile yer
arasından daha geniştir. Bu hadislerden maksat, Allah’a hamd cism olsaydı
mizanı doldururdu veya Allah’a hamd’ın sevabı mizanı doldurur, demektir.
Efendimiz’in
(s.a.v), “Namaz nurdur” sözü; sevabı
nurdur, demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“Karanlıkta mescitlere gidenleri, kıyamet
gününde apaçık bir nurla müjdele,”[151]
Efendimiz’in
(s.a.v), “Sadaka delildir” sözü;
sadaka verenin imanının, sıhhatinin delilidir, demektir.
Sadakaya
sadaka ismi verilmiştir. Çünkü kişinin imanının doğruluğuna delildir demektir.
Bunun için Münafık zaman zaman namaz kılabilir, ancak çoğu kere sadaka vermek zor gelir.
Efendimiz’in
(s.a.v), "Sabır ışıktır" sözü: Burada kastedilen sabır dinen istenen
sabırdır. Bu da Allah'a (c.c) itaata dünyanın tuzaklarına ve belâlarına
sabırdır. Yani sahibini sevap işleme hususunda devam ettiren sabırdır.
Efendimiz’in
(s.a.v), “Herkes kendisini satmak üzere
sabahleyin çıkar” ifadesinin manası; herkes kendisi için çalışır. Kimi
insan nefsini Allah’a taat etmek sureti ile satar ve onu cehennemden korur.
Kimi insan da şeytana ve kendi arzularına uymak sureti ile nefsini satar ve
onu helak eder.
Peygamberimiz
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Kim sabahleyin veya akşamleyin, ‘Allah’ım,
ben sana ve arşını taşıyanlara, meleklerine, peygamberlerine ve bütün
yarattıklarına şahitlik ederim. Sen, senden başka ilah olmayan tek Allah’sın.
Senin ortağın yoktur. Muhammed senin kulun ve peygamberindir.’ derse, dörtte
biri cehennemden kurtulur. Allah iki defa diyenin yarısını, üç defa diyenin
dörtte üçünü dört defa diyenin bütün vücudunu cehennem azabından kurtarır.”
Bununla
alakalı olarak şöyle bir itiraz yapılabilir: Mal sahibi kölesinin bir kısmını
azad ederse, bu azat onun geri kalanına da geçer. Allah (c.c) kulun ilk dörtte
birini azad edince niçin diğer kısma da geçmez. Buna şu şekilde cevap verilmiştir:
Buradaki geçiş (sirayet) kahriyettir.Yani mal sahibini diğer kısımları da azad
etmesi için zorlamadır. Allah Teâlâ için ise başka şeylerde olduğu gibi ona
herhangi bir şeyin zorlaması sözkonusu olmaz. Onun istemediği bir hususta hükmünün
olması da mümkün değildir. Allah (c.c) şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah müminlerden canlarını ve
mallarım satın almıştır.”[152]
Âlimlerden
bazıları şöyle der: Bundan daha şeefli bir alış-veriş olamaz. Çünkü burada
satın alan bizzat Allah (c.c) satan mümin, satılan nefis, semen (karşılık
bedel) ise cennettir. Bu âyette, satıcının parayı almadan önce malı teslim
etmeye zorlanacağına, müşterinin ise önceden bedeli teslime zorlanamayacağına
delil vardır. Yine Allah (c.c) müminlere, ölünceye kadar Allah yolunda cihadı
farz kılmıştır. Yani mebî (satılan şey) olan nefisleri teslim etmeyi ondan
sonra cenneti almayı farz kılmıştır. Efendi, kölelerinden kendi nefislerini
nasıl satın alır, zaten onlar efendinin mallarıdır, diye bir itiraza şu (zayıf)
cevap verilebilir: Önce onlarla mükâtebe akdi yapar. Sonra da onlarla yaptığı
bu akdi bozar.
Allah
Teâlâ, müminlere beş vakit namazı, orucu ve diğer ibadetleri farz kılmıştır.
Bunları yerine getirdikleri takdirde onlar hür olurlar. Yine de en doğrusunu
bilen Allah’tır. [153]
Ebu
Zerr el-Gıfari’nin (r.a) Hz. Peygamber’den (s.a.v) naklettiğine göre, Efendimiz
(s.a.v) Rabbı’nın şöyle dediğini nakletmiştir:
”Ey kullarım, ben kendime zulmü haram kıldım
ve zulmü sizin aranızda da haram kıldım, birbirinize zulmetmeyiniz. Kullarım,
benim doğru yola ulaştırdıklarım dışında hepiniz yolunuzu sapıtmışsınız. Benden
hidayet isteyin, ben de size hidayet edeyim. Ey kullarım, benim duyurduklarım
dışında hepiniz açsınız. Benden yiyecek isteyiniz, sizi yedirip-içireyim. Ey
kullarım, benim giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız, benden giyecek
isteyiniz sizi giydireyim. Ey kullarım, siz gece-gündüz hata işlersiniz. Bense
günahları toptan bağışlarım. Benden bağışlanmayı isteyin, sizi bağışlayayım. Ey
kullarım, sizin bana zarar vermeye gücünüz yetmez ki bana zarar veresiniz.
Bana fayda sağlamaya gücünüz yetmez ki bana fayda sağlayasınız. Ey kullarım, sizin öncekileriniz, sonrakileriniz; insanlarınız, cinleriniz hepsi birden
sizin en muttaki olanınız gibi olsa yine bu benim mülkümde hiç bir şey
arttırmaz. Ey kullarım, sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve
cinleriniz hep beraber bir yerde toplansalar da benden istekte bulunsalar
onların herbirinin isteklerini yerine getiririm. Bundan dolayı da benim
yanımdan, denize sokulup çıkarılan iğnenin denizden eksilttiği kadar bir şey
eksilmez. Ey kullarım, şu sizin yaptıklarınızı ben size sayarım. Bunlara göre
de karşılığını veririm. Bundan sonra kim bir hayırla karşılaşırsa Allah’a
(c.c) hamdetsin. Kim de hayırdan başka bir şeyle karşılaşırsa, sadece kendisini
kınasın.”[154]
Allah
Teâlâ’nın, “Ben zulmü kendime haram
kıldım” sözü, ondan uzak oldum demektir. Allah’ın (c.c) zulmetmesi
düşünülemez. Zira zulm, haddi aşıp, başkasının malında tasarrufta bulunmaktır.
Bunların her ikisi de Allah için düşünülemez.
Allah
Teâlâ’nın, “birbirinize zulmetmeyiniz”
sözü, bazılarınız diğer bazılarınıza zulmetmesin demektir.
O’nun
(c.c), “Siz gece gündüz hata işlersiniz.”
sözü; “Tehataune” kelimesi “Hataa” “Yahtau” babından olmak üzere birinci harfi
olan te’nin ve üçüncü harfi olan ti’nın fethası ile okunabileceği gibi, “Ehtae”
kelimesinin muzarisi olarak birinci harfi olan te’nin ötresi ile “Tuhataune” şeklinde
de okunabilir, Hata kasten de, yanılarak da işlenen davranışlar için
kullanılır. Bu yaptığımız lügavi izahın inkârı doğru değildir. Bu izaha,”O (çocukların) öldürülmesi gerçekten büyük
bîr günahtır.”[155]
âyeti kerimesinde geçen “Hıt’an” kelimesi ile itiraz edilebilirse de, âyet “Hatae”şeklinde
hı ve tı harflerinin fethası ile de
okunmuştur.
Allah
Teâlâ’nın, “Şayet öncekileriniz,
sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz.” sözü: Nakli ve akli deliller
de gösterir ki Allah (c.c.) zatı itibariyle hiçbir şeye muhtaç değildir.
Yarattıklarından gelecek bir şeyi ile de mülkü çoğalmaz. Allah Teâlâ,
göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyetinin kendisine ait olduğunu
açıklamıştır. Sonra da kendisinin ona ihtiyacı olmadığını açıklamış ve şöyle
demiştir:
“O dilediğini
yaratır.”
Onun, şu kâinattaki varlıkları yok edip başka varlıklar yaratmaya gücü yeter.
Herşeyi yaratmaya gücü yeten (bir güç sahibinin) ise hiç bir şeye muhtaç değil
demektir. Sonra Allah (c.c) her türlü ortaktan müstağni olduğunu açıklamış ve,
“Onun mülkünde hiçbir ortağı yoktur.”[156]
buyurmuştur. Sonra her türlü kusurdan münezzeh olan Allah (c.c) her türlü
yardımcı ve destekçiden müstağni olduğunu açıklamış ve, ”Aczinden ötürü bir veliye de ihtiyaç duymayan Allah‘a...”[157]
buyurmuştur. Azizlik vasfı Allah için ebediyyete kadar var olduğu gibi,
acizlikte yine (ondan) ebediyete kadar uzaktır. Böyle olanın ise, itaat
edenlerin itaat etmesine ihtiyacı yoktur. Şayet bütün mahlukat aralarındaki en
itaatkâr kişi gibi itaat edecek olsa, onun emir ve yasaklarını, hemen yerine
getirseler ve ona hiç karşı gelmeseler, Allah’ın (c.c) bundan hiçbir kazancı
olmaz. Bu onun mülkünde bir artışa sebep olmaz. Yaratıkların Allah’a itaati,
onun kendilerine ihsanı ve yardımı iledir. Allah’tan onlara bir nimettir. Yine
onların tamamı aralarında en isyankâr olan İblis gibi Allah’a isyan edecek
olsa, emir ve yasaklarına karşı gelse, bu Alla’a hiç bir zarar vermez ve onun
mülkünün mükemmelliğinden hiç bir şey eksiltmez. O isterse (günahkâr olan) bu
kimseleri helak eder ve başkalarını yaratır. Ne bir taatın fayda ne de bir
masiyetin zarar vermediği Allah (c.c)’ın şanı ne yücedir.
Allah
Teâlâ’nın, “Her birisine istediğini
veririm bundan dolayı da benim yanımdan, denize sokulup çıkarılan iğnenin
denizden eksilttiği kadar bir şey eksilmez.” sözü: bilindiği gibi “Hayt” iğne
demektir. Görülen bir şeydir ki bu durumda denizde hiç bir eksilme olmaz.
İğneye bulaşan suyun da ne bîr izi ne bir ağırlığı görülmez.
Allah
Teâlâ’nın, “Kim bir hayırla karşılaşırsa,
Allah’a hamdetsin” sözü: Ona itaat etmesini kendisine ihsan ettiği için
demektir.
Allah
Teâlâ’nın, “Kim de hayırdan başka bir şeyle
karşılaşırsa sadece kendisini kınasın” sözü: Şu sebeple ki, Allah (c.c)
kendisine yasak şeyleri belirtmesine rağmen o kendi isteklerinin peşinden
gitmiştir. [158]
Yine
Ebû Zerr’den (r.a) rivayet edildiğine göre, Allah Rasülü’nün (s.a.v) ashabından
bir gurup Peygamber’e (s.a.v) şöyle demişlerdi:
“Ya
Rasülallah! Mal-mülk sahibi kimseler ecirlerin tamamını alıp-götürdüler. Onlar
bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar. (Ayrıca) mallarının
fazlasını da tasadduk ediyorlar.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):
“Allah (c.c) sizin için de tasadduk
edeceğiniz şeyler hazırlamamış mı? Şüphesiz her bir tesbih bir sadaka, her bir
tekbir bir sadaka, her bir tahmid bir sadaka, her bir tehlil[159]
bir sadaka, iyiliği emretmek, birinizin eşi ile cinsi münasebette bulunması
bir sadakadır.” buyurdu. Bunun üzerine ashab:
“Ya
Rasülallah, birimiz şehvetinden dolayı; hanımı ile münasebette bulunsa bundan
da sevap olur mu?” deyince Efendimiz:
“Şayet o kimse şehvetini haram bir yolla tatmin etseydi bir günah işlemiş olmaz mıydı. Aynı şekilde helâl bir yolla da şehvetini tatmin ederse ona bir sevap vardır.”