Sebeb-i Nüzûle Göre  KIRK ÂYET

 Sebeb-i Vürûde Göre KIRK HADÎS

 

 

 

 Salih ÖZBEY

 

Beka Yayınları 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

Kırk Ayet ve Kırk Hadis Dersi Programı

 

1-Niyyet……………………………………………...…............…5

2-İman ve şirk………………………………………..….........13

3-Nifak\münafık…………………………………....….........21

4-Mü'min ve Müslim……………………………….….........27

5-İman, islam, ihlas ve ihsan………………….…..…....31

6-Helal ve haram……………………………………........…..43

7-Haya ve iman…………………………………….........……49

8-Su ve temizlik………………………………………...........57

9-Namaz………………………………………………...............65

10-Oruç……………………………………………….….............69

11-Hac ve umre…………………………………….........……75

12-İnfak ve sadaka………………………………...........…79

13-Zekat ve fıtır sadakası……………………...………….85

14-İçki…………………………………………………................89

15-Savaş ve şehitlik………………………………......……..95

16-Dua……………………………………………..................101

17-Zikir……………………………………………..................109

18-Zarara karşı zarar yoktur……………………….……115

19-Rahmet ve merhamet……………………………...….123 

20-Rıfk\yumuşaklık………………………………….......…129

21-İyilikte çığır açmak……………………………….....…133

22-Kişi sevdiği ile beraberdir…………………….……..139

23-Hubulllah\buğzullah……………………………...…...143

24-Veren el ile alan el………………………………....…..147

25-Günah………………………………………………............153

26-Kardeşlik………………………………………….............157

27-Nikah……………………………………………….............163

28-Kolaylaştırın zorlaştırmayın………………………...169

29-Her çocuk fıtrat üzere doğar……………………...175

30-Aldatan bizden değildir………………………..…….179

31-Allah güzeldir güzeli sever………………….….....185

32-Yalnızlık Allah'a mahsustur………………………...189

33-İçtihad………………………………………………...........195

34-Masiyette itaat yoktur………………………...………201

35-Aç gözlülük………………………………………….........207

36-Ölüye telkin………………………………………........…213

37-Rüya vahiydir………………………………………........219

38-Harp hiledir………………………………………….........225

39-Ümmetimden bir gurup……………………………....231

40-Size iki şey bırakıyorum……………………………...237

 

Test

Kaynakça

 

 


 


 

 

 

KISALTMALAR

 

 

a.g.e           Adı geçen eser.

a.g.y.          Adı geçen yayın

(a.s)            Aleyhisselâm.

bsm.            Basılmıştır.   

b.                bin, ibn /oğlu.

bint             kızı.

bkz.             Bakınız.

çev.             Çeviren

Doç.             Doçent

H.                Hicri

c.                 Cilt, cüz.

(c.c)            Celle Celâlühû.

Hz.              Hazret.

Nşr:             Neşreden

Ktb.             Kütüphanesi

M.                Milâdî

Mad.            Maddesi,Madde

M.Ö.            Milattan Önce

M.S.             Milattan Sonra

ö.                Ölüm tarihi

Prof.            Profesör

(r.a)            Radıyallahû anh.

(ranha)        Radıyallahû anha.

(rha)           Rahmetullahi aleyh

s.                 Sayfa

Trc.              Tercüme

v.                Vefatı,Vefat tarihi

vr.               Varak

vs.               ve saire

y.y.              Yüzyıl

vd.              ve devamı.

Yay.             Yayınevi.

yz.               Yazma.

ty.                Tarih yok

 

 

 

 

 

 

 

 


KIRK AYET VE KIRK HADİS DERSİ PROGRAMI *

 

 

 

GİRİŞ

Eğiticinin Kırk Ayet ve Kırk Hadis dersi planı yaparken yararlanacağı birinci ve ikinci kaynak olan "Kur’an ve Hadis" aynı zamanda eğiticinin ayet ve hadisi sağlam bir temele oturtup bakış  açısını  genişletmesine yardımcı olur.

Ayrıca bu program eğiticiye, eğitimin teknik ve yöntemleri hakkında da bilgi verir.

Eğitici dersin süresini ve öğrencilerin seviyesini göz-önünde bulundurarak konuları öncelikle bu programdan seçerek ihtiyaca göre planını yapar.

Bu programda sırasıyla, dersle ilgili açıklamalar, amaçlar konular, yöntemler ve kaynakçayı içerir.

 

A-AÇIKLAMALAR:

Kırk Ayet ve Kırk Hadis Çalışması:[1]

Türkçemize "Kırk Hadîs" diye geçen ve belli bir konuya giren veya değişik konularda kırk hadîsi derleyen kitaplar vardır. Bunlar “erbaûniyyât” kırklı’lar denmiştir.

 

Bu eserler, kaynağını Resûlullah (a.s)'ın şu sözlerinden alır:

 

"Kim ümmetime, sünnetimden kırk tanesini koruyup ulaştırırsa ben kıyamet günü onun imânına şâhid ve şefaatçi olurum."[2]

 

Bu hadîsin müjdesine mazhar olmak ümidiyle yazılan eserler kısaca şunlardır.

1. Abdullah İbnu'l-Mubârek el-Hanzalî'nin "Erba'un"u.

 

2. Muhyiddin b. Eslem et-Tusi'nin "Erba'un"u.

 

3. El Hasan b. Süfyan en-Nesai'nin "Erba'un"u.

 

4. Ebu Bekr el-Acurri'nin "Erba'un"u.

 

5. Ebu Bekr Muhyiddin b.İbrahim el-İsbahani, İbnü'l-Mukri'nin "Erba'un"u.

 

6. Ebu Bekr Muhyiddin b. Abdillah el-Cevzeki'nin "Erba'un"u.

 

7. Ebu Nu'aym el-İsbahani'nin "Erba'un"u.

 

8. Ebu Abdurrahman es-Sülemi'nin "Erba'un"u.

 

9. Ebu Bekr el-Beyhaki'nin "Erba'un"u.

 

10. Ebu'l Hasan ed-Darekutni'nin "Erba'un"u.

 

11. Ebu Abdillah el-Hakim'in "Erba'un"u.

 

12. Ebu Tahir es-Silefi'nin "Erba'un"u.

 

13. Dârakutnî'nin "Erbaûn"u.

 

14. Radıyyu'd-Dîn el-Kazvîni'nin "Erbaûn lil-Fadli Aliyyin.

 

15. Hâfız İbni Hacer'in "Erba'un"u.

 

16. Ebu'l Kasım b.Asakir'in birkaç "Erba'un"u.

 

17. Ebu Sa'd el-Mali'nin "Erba'un"u.

 

18. Kelebazi'nin Erba'un'u.

 

19. Ebu Osman es-Sabuni'nin "Erba'un"u.

 

20. İbni ebi's-Sayf'ın "Erba'un"u.  

 

21. Ebu'l Kasım Hamza b.Yusuf es-Sehmi'nin "Erba'un fi Fadli'l Abbas"ı.

 

Erba'un kitapları daha pek çoktur. Bunlar Katip Çelebi’nin Keşfu'z-Zunun ile Sılatu'l-Halef'e müracaat edebilirsiniz.

 

 

B-ÖZEL AMAÇLAR

 

Sebeb-i Nüzul

Kur’ân-ı Kerim'in nüzûlü iki kısımdır:

Birinci kısım: Sebebe bağlı olmadan nâzil olan buyruklar: Bunlar, nüzûlünden önce indirilmesini gerektiren herhangi bir sebebin varlığı sözkonusu olmadan inen buyruklardır. Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin çoğunluğu böyledir. Yüce Allah'ın:

 

وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللهَ لَئِنْ اَتَينَا مِنْ فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ

 

"İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti: 'Eğer bize lütfundan ihsan ederse muhakkak ki sadaka vereceğiz ve muhakkak ki salihlerden olacağız"[3] ve devamındaki âyetler herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın, bazı münafıkların durumunu açıklamak üzere nâzil olmuşlardır. Bu ayetlerin uzunca bir kıssa ile anlatılan Salebe b. Hâtıb hakkında nâzil olduğuna dair meşhur rivayeti pekçok müfessir sözkonusu etmiş ve birçok vaizler bunun propagandasını yapmış olmakla birlikte oldukça zayıf bir rivayet olup, sahih değildir.

İkinci kısım ise bir sebebe bağlı olarak nâzil olmuş buyruklardır. Bu da nüzulünden önce indirilmesini gerektiren bir sebebin ortaya çıktığı buyruklardır. Sebep de bir kaç çeşittir.

a- Yüce Allah'ın cevabını verdiği bir soru. Meselâ:

 

يَسْئَلُونَكَ عَنِ اْلاَهِلَّةِ قُلْ هِىَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ

 

 "Sana hilalleri soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için bir de hac için vakit ölçüleridir."[4]

b- Yahut bir açıklamayı ve bir sakındırmayı gerektiren bir olay meydana gelmişse buyruk nâzil olmuş olabilir:

 

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ اَبِاللهِ وَاَيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُنَ

 

 "Andolsun onlara soracak olsan elbette şöyle diyeceklerdir: 'Biz sadece eğlenip şakalaşıyorduk'"[5] diye başlayan iki ayet-i kerime, münafıklardan bir adam hakkında inmişlerdir. Bu kişi Tebûk Gazvesinde bir yerde otururken: Bizler şu bizim Kur’ân okuyucularımız gibi karnı geniş, dili çok yalan söyleyen, düşman ile karşılaştıklarında onlardan daha korkak kimse görmedik. O bu sözleriyle Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'i ve ashabını kastediyordu. Bu söyledikleri Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ulaştı ve Kur’ân'ın ilgili buyrukları nâzil oldu. Adam gelerek, Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem)'e özür beyan edince Kur’ân ona:

قُلْ اَبِاللهِ وَاَيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُنَ

 

 "Deki: Allah ile, onun ayetleriyle ve Resûlü ile mi eğleniyordunuz?"[6] diye cevap verdi. 

c- Yahut hükmü bilinmesine gerek duyulan meydana gelmiş bir fiil sebebiyle inmiş olabilir. Yüce Allah'ın:

 

قَدْ سَمِعَ اللهُ قَوْلَ الَّتِى تُجَادِلُكَ فِى زَوْجِهَا وَتَشْتَكِى اِلَى اللهِ وَاللهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

 

 "Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah'a şikâyet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı da zaten işitiyordu. Çünkü Allah en iyi işitendir, en iyi görendir"[7] diye başlayan buyrukları buna örnektir.

 

Nüzûl Sebeplerini Bilmenin Faydaları

Nüzûl sebeplerinin bilinmesi oldukça önemlidir. Çünkü bunun pekçok faydası vardır. Bazıları şunlardır:

1. Kur’ân-ı Kerim'in yüce Allah tarafından indirilmiş olduğunu açıklamak:

Çünkü Resüllullah (a.s) herhangi bir hususa dair soru soruluyor; o kimi zaman vahiy nâzil oluncaya kadar cevap vermeden bekliyordu. Yahut meydana gelen işten bizzat haberdar olmadığından vahiy nâzil oluyor ve ona durumu açıklıyordu.

Birincisine örnek, yüce Allah'ın şu buyruğudur:

وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى وَمَا اُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلاَّ قَلِيلاً

 

"Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: 'Ruh, Rabbinin emrindendir. Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir.'"[8]

Sahih-i Buhârî'de  yer alan rivayete göre Abdullah b. Mesud (r.a) şöyle demiştir: Yahudilerden bir adam: Ya Ebe'l-Kasım ruh nedir? diye sordu. Rasûlullah sustu.

-Bir rivayette: Rasûlullah (a.s) karşılık vermeyip, onlara hiçbir şekilde cevap vermedi.-

Ben ona vahyolunmakta olduğunu anladım. Olduğum yerde ayakta kaldım. Vahyin nüzûlü tamamlanınca şöyle buyurdu:

 

وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى

 

"Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: 'Ruh Rabbinin emrindendir...'" [9]

İkincisine örnek de yüce Allah'ın şu buyruğudur:

 

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَآ اِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ اْلاَعَزُّ مِنْهَا اْلاَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لاَ يَعْلَمُونَ

 

"Derler ki: 'Eğer Medine'ye dönersek elbetteki en şerefli ve kuvvetli olan, en aşağılık olanı oradan mutlaka çıkartacaktır.'"[10]

Sahih-i Buhârî'deki  rivayete göre Zeyd b. Erkam (r.a) münafıkların elebaşısı Abdullah b. Ubeyy'i bu sözleri söylerken duymuş. Bu sözleriyle kendisinin aziz (şerefli ve kuvvetli) Rasûlullah (a.s)'ın ve ashabının ise "en aşağılık olanlar" olduklarını kastediyordu. Zeyd bu sözleri amcasına bildirince, amcası da aynı sözleri Peygamber (a.s)'a bildirdi. Peygamber (a.s) Zeyd'i çağırdı. O da duyduklarını ona bildirdi. Daha sonra Abdullah b. Ubeyy'e ve arkadaşlarına haber gönderdi (çağırttı). Onlar (gelip) bu sözleri söylemediklerine dair yemin ettiler. Rasûlullah (a.s) onların doğru söylediklerine inandı. Bunun üzerine yüce Allah Zeyd'in doğru söylediğini belirten buyrukları indirdi. Böylelikle Rasûlullah (a.s) gerçeği açık seçik bir şekilde öğrenmiş oldu.[11]

 

2. Yüce Allah'ın Rasûlünü savunmak noktasında ona gösterdiği itinayı açıklaması:

Yüce Allah'ın şu buyruğu buna örnektir:

 

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلاَ نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاَنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلاً

 

"Kâfirler dediler ki: 'Ona bu Kur’ân topluca birden indirilmeli değil miydi?' Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk."[12]

İfk (Âişe validemize atılan iftira) ile ilgili âyetler de aynı şekilde Peygamber (a.s)'ın namusunu savunmak ve iftiracıların ona bulaştırmak istedikleri lekeyi temizlemek üzere inmişti.[13]

 

3. Yüce Allah'ın sıkıntılarını açmak, kederlerini ortadan kaldırmak suretiyle kullarına verdiği önemi ortaya koymak.

Teyemmüm âyeti (bk. en-Nisa, 4/43 ve el-Mâide, 5/6) buna örnektir. Sahih-i Buhârî'deki  rivayete göre Âişe (r.anha), Peygamber (a.s) ile birlikte bulunduğu seferlerden birisinde gerdanlığını kaybetti. Onu aramak üzere Peygamber (a.s) yoluna devam etmeyip konakladığı yerde kaldı. Beraberlerinde bulunanlar da öylece kaldı. Bulundukları yerde su yoktu. Durumdan Ebu Bekir (r.a)'a şikayet ettiler.  Hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadisteki ifadelere göre yüce Allah teyemmüm âyetini indirdi. Yolculukta bulunanlar teyemmüm yaptılar. Esid b. Hudayr dedi ki: Ey Ebu Bekr'in ailesi! Bu sizden gördüğümüz ilk bereket değildir. Hadis Buhârî'de uzun uzadıya kaydedilmiştir.[14]

 

4. Âyeti doğru bir şekilde anlamak

Yüce Allah'ın şu buyrukları buna örnektir:

 

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَآئِرِ اللهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِماَ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَاِنَّ اللهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ

 

"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onları güzelce tavaf etmesinde onun için bir sakınca yoktur."[15]

Buradaki tavaftan kasıt aralarında sa’y etmektir. Yüce Allah'ın: "Onun için bir sakınca yoktur." buyruğunun zahirinden anlaşıldığına göre, Safa ile Merve arasında sa’y etme emri, nihayet mübahlık ifade eder. Fakat Sahih-i Buhârî'de  yer alan rivayete göre Âsım b. Süleyman şöyle demiştir: Enes b. Malik Radıyallahu anh'a Safa ile Merve hakkında sordum. Şöyle dedi: Biz ikisinin de cahiliye dönemi işlerinden olduğu görüşünde idik. İslam gelince aralarında sa’y etmedik. Bunun üzerine yüce Allah:

 

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَآئِرِ اللهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِماَ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَاِنَّ اللهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ

 

 "Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onları güzelce tavaf etmesinde onun için bir sakınca yoktur" [16] buyruğunu indirdi.[17]

 

Bununla anlaşıldı ki, günahın sözkonusu edilmemesinden maksat, aralarında sa’yin esas hükmünü açıklamak değildir. Asıl maksat, onların sa’y etmeyi terketmekten sakınmalarını reddetmektir. Çünkü onlar aralarında sa’y etmenin cahiliye dönemi işlerinden olduğu görüşüne sahiptiler. Sa’y etmenin esas hükmü de yüce Allah'ın: "Allah'ın alâmetlerindendir"[18] buyruğu ile açıklık kazanmış olmaktadır.

 

Sebeb-i Vürud Manası ve Faydası

Hadisin vürud sebeblerinden ve ona vereceğimiz misallerden önce, manasının ve onunla ne kastedildiğinin bilinmesi gerekir.

Sebeb-i vürudi’l-hadis’in manası yahut ondan ne anlaşıldığı:

Sebep: Kendisiyle istenilene ulaşılan her şeye sebep demektir.[19]

Vürud: Hadisten kasdedilen şeyin genel/özel, mutlak- mukayyed, nesh ve benzeri konularıdan birisinin anlaşılmasına vesile olan şeydir. Yahut, hadisin söylenmesine sebep olan günlük aktüel olaylardır.[20]

 

Sebeb-i Vürud’un Bilmenin Faydası

Yukarıdaki tariften konunun faydası zaten anlaşılmaktadır. Kur’an-ı Kerim için Esbabu’n-Nüzul İlmi ne ise, hadisler için Esbabu Vurudi’l-Hadis ilmi odur.

 

Konunun daha anlaşılabilmesi için şöyle örnek verebiliriz, Ahmed bin Hanbel’in Ebu Said el-Hudri (r.a)'dan rivayet ettikleri şu hadiste Ebu Said (r.a), Resulullah (a.s)'ın şöyle dediğini işitmiştir: "Sizden biriniz sevdiği bir rüya görürse, o Allah'tandır. Dolayısıyla Allah'a hamdetsin ve o rüyayı anlatsın. Fakat hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Onun şerrinden Allah'a sığınsın ve rüyasını kimseye anlatmasın. O zaman ona zararı dokunmaz."[21]  

 

Suyuti, yukarıdaki hadisin Sebeb-i Vürûdu hakkında Ahmed b. Hanbel ve Müslüm'in, Cabir b. Abdullah'tan rivayet ettikleri şu hadisi zikreder: "Adamın biri, Hz.Peygamber (a.s)'a gelerek şöyle dedi: "Rüyamda başım kesilmiş yerde yuvarlanıyor ve ben de onu arkasından takip ediyordum. Bunun üzerine Hz.Peygamber (a.s) buyurdu ki: "Bu şeytandandır. Sizden biriniz hoşlanmadığı bir rüya gördüğünde kimseye anlatmasın ve şeytandan Allah'a sığınsın."[22]

 

Esbabu Vürudi’l-Hadis konusunda yazılan en önemli eserler, İmamı Suyuti, el-lum’a fi Esbabi’l-Hadis ve İbn Hamze ed-Dimeşki’nin el-Beyan ve’t-Ta’rif fi Esbabi Vürudi’l-Hadisi’ş-Şerif adlı kitaplardır.[23]

 

 

C-KONULAR:

Ayet ve Hadislerin Işığında Konu Başlıkları

1-Niyyet

2-İman ve şirk

3-Nifak\münafık

4-Mü'min ve müslim

5-İman, islam, ihlas ve ihsan…

6-Helal ve haram

7-Haya ve iman

8-Su ve temizlik

9-Namaz

10-Oruç

11-Hac ve umre

12-İnfak ve sadaka

13-Zekat ve fıtır sadakası

14-İçki

15-Savaş ve şehitlik

16-Dua

17-Zikir

18-Zarara karşı zarar yoktur

19-Rahmet ve merhamet 

20-Rıfk\yumuşaklık

21-İyilikte çığır açmak

22-Kişi sevdiği ile beraberdir

23-Hubulllah\buğzullah

24-Veren el ile alan el

25-Günah

26-Kardeşlik

27-Nikah

28-Kolaylaştırın zorlaştırmayın…

29-Her çocuk fıtrat üzere doğar

30-Aldatan bizden değildir

31-Allah güzeldir güzeli sever

32-Yalnızlık Allah'a masustur

33-İçtihad

34-Masiyette itaat yoktur

35-Aç gözlülük

36-Ölüye telkin

37-Rüya vahiydir

38-Harp hiledir

39-Ümmetimden bir gurup

40-Size iki şey bırakıyorum

 

D-YÖNTEMLER:

1-Kırk ayet ve Kırk hadis çalışması

1-Kur’an'ı anlama ve İslam'ı yaşama gereğini kavramak,

2- Kur’an ve sünnet ile hurafelerden arınmış zihinlere peygamberi bakış açısı kazandırmak,

3-Ayetlerin nüzulüyle adeta canlı Kur'an olan Allah Resülu (a.s)’ın sünnetinin vürudu’nu öğrenip onunla hayatımızı nurlandırmak,

4-Allah Resul'ünun yaşantısındaki çok yönlülüğü öğrenip, O'nu her konuda kendimize örnek yapmak,

2-Kırk ayet ve Kırk hadis çalışması

a)Arapça metin üzerine ezberleme

b)Kelime Kelime Arapça Metinleri Çözme

c)Ayetlerin sebeb-i Nüzulunu Tespit etme

d)Hadislerin Sebeb-i Vürudu’nu Ortaya çıkarma

e)Yorum ve İzahını yapma

f)Günümüzle Kıyaslanma

 

E-KAYNAKÇA:

Eserin Adı                      Yazarın Adı                            Yayın evi

1-Sahih-i Buhari                                                    Diyanet

2-Sahih-i Müslim                                                             Sönmez

3-Kutub-i Sitte Türcüme ve Şerhi/İ.Canan                       Akçağ

4-Sünen-i Tirmizi                                                   Hilal

5-Sünen-i İbni Mace                                                       Kahraman

6-Sünen-i Nesei                                                              Kalem

7-Sünen-i Ebu Davud                                                     Şamil

8-Muvatta-ı İbni Malik                                                     Beyan

9-Müsned-i Ahmed bin Hambel                                       Madve

10-Hadis Kulliyatı/Rudani                                                Yeni Şa.

11-El-lü'lüü vel-Mercan/M.F.Abdulbaki            ....

12-Riyazus-Salihin (6 cilt)/İmamı Nevevi                         İslamoğlu

13-Hadis Tarihi/Talat Koçyiğit                                         Diyanet

14-Hadis Edebiyatı Tarihi/Muhammed Zübeyr                 İz

15-Hadis Usulü/H. Karaman                                           İz

16-Hadis Usulü/Talat Koçyiğit                                         Diyanet

17-Hadis Usulü Dersleri/H.Fikri Yavuz                             Diyanet

18-El-Esas fis-sünne/Said Havva                                    Şamil

19-Hadis İlmi ve Hadis Istılahları/Subhi Salih                   Diyanet

20-Hadis Ricali/Ali Özek                         .....

21-Hadis Istılahları Sözleri/Abdullah aydınlı                     Timaş

22-Hadis Terimleri Sözlüğü/Talat Koçyiğit                        Rehber

23-Mevzu Hadisler/M. Yaşar Kandemir                            Diyanet

24-Sünneti Anlamada Yöntem/Yusuf El-Kardavi                        Rey

25-Sünnet-i Seniye "Yüce yol"/M.S.Çekmegil                   Sanih Küt

26-Sünnet/ Mustafa Sıbai                                               Evs

27-Bostanül-Muhaddisin/Ş. Veliyyullah Dehlevi              Diyanet

28-Nezhetün-Nazar/İbn Hacer                                                  Diyanet

29-Şia'da Hadis Anlayışı/Cemal Sofuoğlu                        An.Ün.

30-Zayıf Hadisleri öğren. Metodu/Aliyyul Kari                  İlim

31-El-Menarul Münif/İ.Kayyım El-Cevzi                           Cantaş

32-Hemman bin Münebbih Sahifesi/M. Hamidullah    ....

33-İslam Düşüncesinde Sünnet/Hayrı Kırbaçoğlu                      Fecr

34-Hadis Tarihi/Ekrem Ziya Umeri                                   Esra

35-Hadis Üzerine/El-Bani                                                Esra

36-Sünneti Anlamak/Osman Kara                                   Ravza

37-Hadislerle Çocuk Terbiyesi/İbrahim Canan                  Vakıf

38-Sünnet ve Bid’at/A. Çelik                                           Beyan

39-Resulüllah’tan Dualar, Zik./İbn K.El-Cevzi                  İlim

40-Nehcu'l Belağa/Hz. Ali                                                Birleşik

41-Hadisi ŞeriflereGöre Evlenme Dur./El-Bani                 Arslan

42-Nebevi Sünnet/Muhammed Gazali                             İslami Ar.

43-Sünnetin Etrafındaki Şüpheler/M. Tahir Hakim                     Pınar

44-Kur'an ve Sünnet Üzerine/Ali Bulaç                            Beyan

45-Hadisçilerle Kelamcıların Münk./T.Koçyiğit                  Diyanet

46-Hadiste Nasih ve Mensuh/A.Osman Koçkuzu              Mar.Ün.

47-Kur’an-i Çizgide Sünnet/Mehmet Kubat                     Esra

48-Ehl-i Sün.ve Şia’nın Delil Aldığı Hadisler/A. O.             Beyan

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

NİYET

 

Birinci Ayet

 

لاَ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ اَوْلِيَآءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللهِ فِى شَىْءٍ اِلاَّ اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَيةً وَيُحَذِّرُكُمُ اللهُ نَفْسَهُ وَاِلَى اللهِ الْمَصِيرُ

 

"Müminler müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, ona Allah'tan hiçbir şey yoktur. Eğer ki, onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olasınız. Allah size, asıl kendinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak Allah’adır." [24]

 

لَايَتَّخِذِ edinmesinler الْمُؤْمِنُونَ Müminler الْكَافِرينَ kâfirleri اَوْلِيَاءَ dost مِنْ دُونِ bırakıp da الْمُؤْمِنينَ müminleri وَمَنْ Kim يَفْعَلْ yaparsa ذلِكَ bunu فَلَيْسَ yoktur مِنَ اللّهِ Allah'tan فى شَىْءٍ hiçbir şey اِلَّا Eğer ki اَنْ تَتَّقُوا sakınmış olasınız مِنْهُمْ onlardan تُقيةً gelebilecek bir tehlikeden dolayı وَيُحَذِّرُكُمُ size korkmanızı emrediyor اللّهُ Allah نَفْسَهُ asıl kendinden وَاِلَى Nihayet اللّهِ ancak Allah’adır الْمَصيرُ gidiş de

 

Ayetin Nüzûlü ve Açıklaması

"Mü'minler mü'minleri bırakıb da kâfirleri evliya (dost) edinmesinler."[25] Mü'minler, iman hasletini küfür hasletine karıştıracak ve müminlere şimdi veya gelecekte zararı dokunacak, İslam'ın faydasına aykırı olabilecek bir şekilde kâfirlerle sırdaş olmasın, sevgisini, buğzunu hep Allah için yapsın.

Bu ayetin sebebi nüzulü ile ilgili olarak dört olay nakledilmiştir.    

1-Yahudilerden Haccac ibni Amir, Kehmes ibni Abdülhakık, Kays ibni Zeyd, Ensardan bazılarına gizlice gelirler, kafalarına kötü şey sokup dinlerini bozmak isterler. Rifaa ibni Münzir ve Abdurrahman ibni Cübeyr ve Said ibni Hayseme (r.anhüm), bu müslümanlara o Yahudîlerden sakınmalarını tavsıye ettiler, onlar dinlemediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.     

2- Müslimanlardan Hatıb ibni ebi Beltea gibi bazı kişiler Mekke kâfirleriyle gizlice görüşüyorlardı, Allah’u Tealâ bunu yasak etti.     

3-Münafıkların reisi Abdullah ibni Übeyy ve taifesi Yahudîlerle ve müşriklerle dost olup, onlara bilgi veriyorlar, Resulullah (a.s) aleyhine dedikodu ediyorlardı, mü'minler bundan men edildiler.[26]

4-Bu ayetteki; "meğer ki onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olasınız"[27] hükmünün tefsîrini İbn Abbas şöyle yapar. "Bu, kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, diliyle küfür kelimesini söyleyip, işkence ve ölümden kurtulmuş olmasıdır. Böyle yapan kimse hem hayatını kurtarır, hem de o anda günahı kaldırıldığı için, sorumlu olmaz."[28]

 

İbn Kesîr, bu konudaki ruhsatı şöyle açıklar: "Bazı yer ve zamanlarda inkârcıların şerrinden korkanlar, niyyet ve kalblerinden değil de, dış görünüş bakımından kendilerini koruyacak şekilde davranabilirler." [29]

 

Dahhâk'ın İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre; bu âyet-i kerime Ensardan olan Ubâde b. es-Sâmit hakkında nazil olmuştur. Ubâde, Bedir gazasına katılmış takva sahibi bir kişi idi. Bazı yahudilerle antlaşması vardı. Peygamber (a.s) Ahzab (Hendek) günü savaşa çıkınca Ubade şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi, beraberimde beşyüz yahudi var. Ben bunların benimle birlikte çıkarak düşmana karşı güç gösterisinde bulunmayı uygun görüyorum. Bunun üzerine yüce Allah: "Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli edinmesinler" âyetini inzal buyurdu.[30]

 

Ayette anlatılmak istenen aşağıdaki hadisin beyanı üzere mü’minin niyeti amelinden daha efdaldir. Çünkü yapılan işin ibadete tekabulü ancak niyetle olur. Kimin ne niyet taşıdığını da ancak Allah bilir.

 

Burada mü’mine düşen ibadetten ziyade niyetini halis tutmasıdır.

 

 

 

Birinci Hadis

 

قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّمَا اْلاَ عْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى،

 

Allah Resûlü (a.s) buyurdular ki: "Kuşkusuz ameller niyetlere göredir. Ve elbette (kişiye) her iş için niyet ettiği şey vardır."[31]

 

قَالَ buyurdular ki رَسُولُ Resûlü (a.s) اللّهِ Allah إنَّمَا Kuşkusuz اْلاَ عْمَالُ ameller بِالنِّيَّاتِ niyetlere göredir وَ Ve إنَّمَا elbette لِكُلِّ her امْرِئٍ iş için مَا şey vardır نَوَى ، niyet ettiği

 

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürudu: Hz. Ömer (r.a) anlatıyor:[32] Resûlullah (a.s) buyurdular ki: "Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir."[33]

 

Bu hadisin vürud sebebiyle ilgili olarak, bazı kaynaklarda şu açıklamaya rastlanır: Resulullah'ın Medine'ye hicret etmesi üzerine Müslümanlar Mekke'yi terkederler. Resûlullah'ın emrine uyarak hicret edenlerden biri de Ümmü Kays adında bir kadındır. Bununla evlenmek düşüncesinde olan bir erkek, kadının: "Hicret etmezsen seninle evlenmem" demesi üzerine, onunla evlenmek için hicret eder ve Medine'de evlenirler. Herkes Allah ve Resulü'nün rızası için hicret ederken, sırf Ümmü Kays'la evlenmek için hicret eden bu şahısın niyeti herkesçe bilindiği için adama Ümmü Kays'ın muhâciri manasında "Muhâciru Ümmü Kays" lakabı takılmıştır.

 

Bu girişten sonra niyetin önemini ve İslam dinindeki yerini açıklamaya çalışalım.

 

Niyet: Azim, kasıt, kesin irade; kalbin bir şeyi bilmesi; kalbin bir şeye karar verip, o işin niçin yapıldığını bilmesi anlamında bir fıkıh terimi. Çoğulu "niyyât"dır.

 

Niyet-İbadet İlişkisi

Hanefilere ve bir rivayette İmam Mâlik'e göre abdest ve gusülde niyet farz değil sünnettir. Delil; abdest ayetinde; "Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)"[34] buyurularak abdestin dört farzı belirlenmiş, niyetten söz edilmemiştir. Hadislerde de niyetten söz edilmemiştir. Diğer yandan necâsetten taharet ve setr-i avret gibi namazın diğer şartlarında da, niyetin şart olmayışına kıyas yapılmıştır.

 

İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve başka görüşünde İmam Mâlik'e göre ise abdestte niyet farzdır. Delil; "Ameller niyetlere göredir" hadisi ile namaz ve teyemmümde niyetin farz oluşuna kıyastır. Ayrıca ibadette ihlâsın gerçekleşmesi ve abdestin namaz için emredilmiş olması onların dayandığı delillerdendir.[35]

 

Teyemmüm abdestinde niyet farzdır. Abdestin yerini alan yeni bir temizlik türü olduğu için niyetsiz olarak geçerli olmaz. İmam Züfer'e göre, teyemmümde niyet farz değildir.[36]

 

Namaz konusunda niyet namazın şartlarından olup, Allah rızası için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmekten ibarettir. İbâdetin âdetten ayrılması ve ihlâsın gerçekleşmesi için niyet bir farzdır. Bu da ibadeti yalnız Allah'a tahsis etmeyi gerektirir. Ayette şöyle buyurulur: "Oysa onlar, yalnız dini kendisine tahsis ederek... Allah'a ibadet etmekle emrolundular."[37]

 

“Ameller niyetlere göredir" hadisi de başka bir delildir. Niyet kalbe ait olmakla birlikte dil ile de söylenmesi daha uygundur. Bu müstehaptır. Çünkü burada dil kalbe yardımcı olur. "Niyet ettim bugünkü öğle namazının farzını kılmaya" demek gibi. Farz namazın veya vitir, tilâvet secdesi, adak ve bayram namazları gibi vacib bir namazın niyetinde bu namaz cinsinin belirtilmesi gerekir. Nitekim kaza namazlarında da hem vaktin hem de "ilk veya son kazaya kalan" şeklinde günün belirlenmesi gerekir.

 

Meselâ; "Bugünkü Cuma namazının farzına veya kurban bayramı namazına niyet ettim" demek gibi. Genel olarak "farz namaza" diye niyet etmek yeterli değildir. Nâfile namazlarda; "Niyet ettim şu vaktin ilk veya son sünnetini kılmaya" diye niyet edilir. Bununla birlikte nafilelerde mutlak niyet de yeterlidir. Müekked veya gayri müekked sünnet olduğunu veya rekat sayısını tayin etmek gerekmez. Yalnız teravih namazı için, "Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim" denilmesi ihtiyata daha uygundur. Diğer yandan namazlarda niyet ile tekbir arasına, namaza aykırı bir fasıla girmeksizin, niyetin namaza bitişik olması gerekir. Bu fasıla namazda yapılması uygun olmayan yeme, içme, konuşma gibi işlerdir. Fakat arada abdest almak, ön safa namaz için yürümek gibi namaza ait bir fasıla olursa bunun zararı bulunmaz.[38]

 

Oruç ister farz, ister kaza veya nafile olsun bütün çeşitlerinde niyet şarttır. İbâdeti âdetten ayırmak için namazda olduğu gibi oruçta da niyet gerekir. Oruç kişiye borç olan bir oruç ise buna geceden niyet edilmesi ve belirlenmesi gerekir. Ramazan orucunun kazası, bozulan nafile orucun kazası ve keffâret oruçları gibi. Bu çeşit oruçlara niyetin geceleyin veya en geç ikinci fecrin başlangıcında yapılması şarttır. Çünkü bu oruçlar için İslâm'ın belirlediği bir gün yoktur. Bu yüzden bunu oruç yükümlüsünün niyetiyle belirlemesi gerekir.

 

Diğer yandan akşamdan böyle bir oruca karar verilmiş veya bunun için sahura kalkılmış olması da niyet yerine geçer. Bazı oruçlara ise geceden niyetlenmek şart değildir. Ramazan orucu, zamanı belli adak orucu, bütün nâfile oruçlar bu niteliktedir. Bu gibi oruçlara akşam güneşin batışından, ertesi gün, gündüzün yarısından öncesine kadar niyet edilebilir. Fakat güneşin batmasından önce veya tam istivâ zamanında yahut öğleden sonra akşama kadar hiçbir oruca niyet edilemez. Bu konuda mukîm ile yolcu veya hasta ile sağlam kimse arasında bir fark yoktur.[39]

 

Hz. Peygamber (a.s) bir gün Hz. Âişe'ye şöyle buyurmuştur: "Yanınızda öğle yemeği var mıdır?" Hz. Âişe; "Hayır" diye cevap verince, Allah Elçisi: "O halde ben oruç tutuyorum" buyurdu.[40]

 

Mâlikîlere göre her çeşit oruca, geçerli olması için güneşin batması ile fecrin doğuşu arasında niyetlenmiş olmak şarttır. Şâfiîler'e göre ise yalnız nafile oruçlara zevalden önceye kadar niyet edilebilir. Diğer oruçlara ise geceden niyet etmek şarttır.[41]

 

Niyetin hac ibadetine etkisi haccın çeşidini belirlemede görülür. İfrad, Temettu' veya Kıran haccı yapacak kimse mikatta ihrama girerken buna uygun olarak niyet eder. İhrama girerken mücerred hac için niyet edilmişse, umre yapılmaksızın yalnız hac ibadetini ifa etmekle yetinilir. İhramda kalış Akabe cemresini yapıncaya kadar devam eder. Akabe cemresinden sonra isterse nafile olarak kurban keser, sonra traş olur ve ihramdan çıkar. Temettü haccı ise; hac aylarında, önce umre niyetiyle ihrama girip umreden sonra ihramdan çıkılması, sonra yeniden hac için ihrama girilmesi suretiyle yapılan hac türüdür. Aynı hac mevsimi içinde umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmadan yapılan hacca da "Kıran haccı" denir. Temettu ve Kıran haccı yapanlara şükür kurbanı kesmek vacib olur.[42]

 

Kurban ibadetinde de niyetin önemi büyüktür. Çünkü bayram günü sırf fakirlere dağıtmak amacıyla bazı hayvanlar kesilip dağıtılsa, kurban niyeti olmadıkça sadece sadaka ecri alınabilir. "Besmele" kasten terkedilerek hayvanın kesilmesi halinde, etini yemek veya fakirlere yedirmek haramdır. Kurbanda, Yüce Allah'a ulaşan et veya deriler değil; niyet, ihlâs ve takvâdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

 

لَنْ يَنَالَ اللّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوى مِنْكُمْ

 

"Onların ne etleri, ne kanları hiç bir zaman Allah'a ulaşmaz. Fakat sizden O'na yalnız takva ulaşır."[43] Kurban'da niyetin şart olması, onu âdet gereği hayvan kesmekten ayırmak içindir. Bu konuda delil yine Ameller niyetlere göredir" hadisidir.[44]

 

İtikâf yapacak olan kimsenin buna niyet etmesi gerekir. Niyetsiz yapılacak bir itikaf geçerli olmaz. Adanan bir itikâfta, ayrıca bunun dil ile de ifade edilmesi gerekir.[45]

 

Zekâtta da, diğer ibadetlerde olduğu gibi niyet şarttır. "Ameller niyetlere göredir" hadisi burada da delildir. Nafile sadakadan zekâtı ayıran, niyettir. Zekatı yoksula verirken veya bu amaçla ayırırken zekât olduğuna kalben niyet edilmesi yeterlidir. Dil ile söyleme şart değildir. Bir kimse bir malı yoksula niyetsiz olarak verse, sonradan zekâta niyetlense, eğer bu mal henüz yoksulun elinde mevcutsa niyet geçerli olur. Zekâtta vekilin değil, mal sahibinin niyeti geçerlidir. Mal sahibinin, malını yoksula verirken "bunu niçin veriyorsun?" gibi bir soruya düşünmeksizin "zekât olarak veriyorum" diyebilecek bir halde bulunması niyet yerine geçer. Zekâta niyet etmeksizin malının tamamını tasadduk eden kimseden zekât borcu düşer.[46]

 

Sonuç olarak, bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Niyet öyle bir özelliğe sahiptir ki, âdetleri, ibadete çeviren bir ilaç ve bir mayadır.

Yine niyet ölü olan şeyleri ihya eden, hayatı ibadetlere çeviren bir ruhtur.

Ve yine, niyette öyle bir özellik vardır ki, günahı sevaba ve sevabı günaha dönüştürür.. Demekki, niyet bir ruhtur. [47]

 

 

 

 


 

 

 

 

İMAN ve ŞİRK

 

İkinci Ayet

 

 

اِنَّ اللهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا

 

"Kuşkusuz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Ve kim Allah'a ortak koşarsa elbette derin bir sapıkla sapıtmıştır. " [48]

 

اِنَّ Kuşkusuz اللّهَ Allah لايَغْفِرُ asla bağışlamaz اَنْ يُشْرَكَ ortak koşulmasını بِه kendisine وَيَغْفِرُ bağışlar مَا دُونَ ondan başka ذلِكَ kimse için لِمَنْ يَشَاءُ dilediği وَ Ve مَنْ kim يُشْرِكْ ortak koşarsa بِاللّهِ Allah'a فَقَدْ elbette ضَلَّ sapıtmıştır ضَلَالًا bir sapıkla بَعيدًا derin

 

Ayetin Nüzulü ve Açıklaması

Bu âyeti celîle de Turne bin Ubeyrek hakkında nazîl olmuştur. İbni Abbas “Bu âyet bir göçebe hakkında nazil oldu, şöyle ki: Göçebe Resûlüllah'a geldi, “Ben bir ihtiyarım. Kulaklarıma kadar günahlara daldım. Ancak Allah'ı tanıdığımdan ve ona îman ettiğimden bugüne kadar ona ortak koşmadım. Ondan başka dost edinmedim. Allah'a karşı cüret göstererek günahlara dalmadım. Bir göz açıp kapayıncaya kadar dahi Allah'ı kaçmak suretiyle aciz bırakabileceğimi vehmetmedim, sanmadım!.. Kesinlikle ben pişmanım. Tövbe ediciyim. Af taleb ediyorum. Acaba Allah katında benim halim ne olacaktır?” diye yakındı ve yalvardı. Bunun üzerine: “Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Ondan başka dilediğini affeder” âyeti celilesi nazil oldu” dedi. Bu âyet açıkça şirkin affedilmeyeceğini haber veriyor. Ama müşrik şirkinden tövbe eder, îmana gelirse, tövbesi kabul ve îmanı sıhhatli olur. Günahları da affolur ve Cenab-ı Hak ona mükâfat verir.

 

Alimler “Cenab-ı Hak, şirki îman ve tövbe ile affettiğini haber verince, anladık ki şirkten başka günahları tövbe ile affeder, dediler. “Dilediğini affeder” cümlesi tevhid ehlinden olup günahlarından tövbe etmeden ölmüş kimse hakkındadır. Büyük veya küçük günahın sahibi tövbesiz ölürse, o meşiyetin tehlikesi üzerindedir. İsterse Cenab-ı Hak affeder, fazlı ve rahmetiyle, cennete götürür. İsterse azab eder ve adaletiyle cehenneme gönderir...[49]

 

"Allah kendisine ortak koşma suçunu kesinlikle bağışlamaz. Bunun dışındaki suçları dilediğine bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa gerçekten koyu bir sapıklığa düşmüş olur."[50]

Allah'a ortak koşma; Arap cahiliyesinde ve diğer eski cahiliyelerde görülen; açıkça Allah'la beraber başka ilahlar edinmek şeklinde gerçekleşebildiği gibi, yüce Allah'ı ilahlığın özelliklerinde birlememek ve bu özellikleri bazı insanlara tanımak şeklinde de gerçekleşebilir. Kur'an-ı Kerim'in "Hahamlarını ve papazların Allah'tan başka rabler edindiler"[51] dediği yahudi ve hıristiyanların şirki bu tür bir şirktir. Onlar, hahamlarına ve papazlarına Allah'la birlikte ibadet emiyorlardı. Sadece Allah'ın dışında onlara kanun koyma hakkını tanıyorlar, kendilerine haramlar ve helaller belirliyorlardı. İlahlığın başta gelen özelliklerinden birini onlara vermişlerdi. Böylece şirk sıfatını hakketmişlerdi. Bu yüzden onlar hakkında, emredildikleri tevhide muhalefet ettiler denmişti. "Oysa bir tek ilaha kulluk etmekten başka bir şeyle emr olunmamışlardı."[52]

 

Allah diledikçe, tüm diğer günahlar için bağışlanma kapısının açık olmasına rağmen, -kişi bu inanç üzere ölürse- şirk suçu için bağışlanma söz konusu değildir. Şirk suçunun bu denli büyütülmesinin, bağışlanma dairesinden çıkarılmasının nedeni; Allah'a ortak koşanın, bütünüyle iyilik ve doğruluğun sınırlarından çıkması, fıtratının hiç bir zaman düzeltilmeyecek şekilde bozulmuş olmasıdır:

 

"Kim Allah'a ortak koşarsa gerçekten koyu bir sapıklığa düşmüş olur."

 

Şayet fıtratta bozulmamış bir tek ip kalmış olsaydı, ölümden bir saat önce de olsa onu, Rabbinin birliğini kavramaya zorlardı. Ancak can boğaza dayandığı halde, hâlâ şirkte ısrar ediyorsa, işi bitmiştir ve artık azabı hakketmiş demektir.

 

"Sonra da cehenneme atarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir." [53]

 

Allah'a ortak koşmak, hiç af olunmayacak büyük bir günahtır. Çünkü Allah kendisine ortak koşmasını asla affetmeyeceği bir cürüm olarak yukarıdaki ayette beyan buyurmuştur.

 

Aşağıdaki hadisi şerifte ise yukarıdaki ayeti pekiştirme sadedinde güzel bir açıklama gelmiştir.

 

Ayet ve hadisin bu noktada birbirini destekleyici ve aynı noktaya dikkat çektiğini müşahade ediyoruz. Yani şirk günahının ne kadar kötü bir günah olduğunu öğreniyoruz.

 

Yüce Allah cümlemiz şirkin kötü cürmünden koruyup muhafaza eylesin.

 

 

 

İkinci Hadis

 

قَالَ رَسُولُ اللّهِ:      مَنْ مَاتَ مِنْ أُمَّتِكَ لا يُشْرِكُ باللّهِ شيئاً دخلَ الجَنَّةَ.

 

Allah Resulü (a.s) buyurdular ki: "Ümmetinden kim Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer."[54]

 

قَالَ buyurdular ki رَسُولُ Resulü اللّهِ Allah مَنْ kim مَاتَ ölürse مِنْden أُمَّتِكَ Ümmetinلا  kılmadan يُشْرِكُ ortak باللّهِ Allah'a شيئاً hiç bir şeyi دخلَ girer الجَنَّةَ. cennete

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürûdu: Buhari, Ebû Zerr el-Gifârî[55] (r.a)'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Ben (bir seferde) Nebî (salla'llâhu aleyhi ve selem) ile berâber bulundum. (Avdetde) Resûlullâh onu yâni Uhud dağını  görünce:

- Benim için Uhud'un altın olmasını, ondan (meselâ) bir dînârın üç günden fazla yanımda beklemesini arzu etmem. (O) bir dînârı (da) ben, yalnız borç (ödemek) için hazırla (mak iste) rim, buyurdu. Sonra Resûlullâh (devâmla):  

- (Malca) çok (zengin) ler vardır ki, onlar, (sevabca) çok azdırlar. Meğer ki, onlar mallarını şöyle böyle sarf etmiş olalar. Bu insanlarsa her halde azdır, buyurdu. Sonra Resûlullâh bana:  

- (Ben yanına gelinceye kadar) yerinde dur! buyurup uzak değil (şöyle yakın) gitti. Bu sırada ben bir ses işittim de Resûlullâh'ın yanına gelmek istedim. Sonra Resûlullâh'ın: ben gelinceye kadar yerinde bekle! buyurduğunu hatırladım (da vaz geçtim). Resûlullâh gelince:  

-Yâ Resûla'llâh! O işittiğim (ne idi?); yâhud o işittiğim ses (ne idi?) diye sordum. Resûlullâh:   

-Sen de (böyle bir ses) işittin mi? buyurdu. Ben de:   

-Evet, dedim. Resûlullâh:

-Yanıma Cebrâil (Aleyhi's-selâm) gelmişti de bana o:   

-Ümmetinden her kim Allâh'a hiçbir şeyi ortak koşmayarak (tevhîd akîdesiyle), ölürse, Cennet'e dâhil olur, dediğini hikâye buyurdu. Ben:

-(Yâ Resûla'llâh!) şöyle (zina gibi), şöyle (hırsızlık gibi) bir günah işlerse de mi? diye sordum. Resûlullâh:   

- Evet! diye tasdik buyurdu.[56]

 

Bu girişten sonra şirki tarif etmeye çalışalım.

Şirk: "Şe-ri-ke" fiilinin masdarı, ortak olma demektir. Dinî anlamda şirk, Allah'a eş ve ortak koşma manasına gelir.

 

Bu fiilin dört harfli "if'âl" babındaki şekli "eşrake"dir ve ortak tanıma, ortak koşma demektir. Bu babın ismi faili olan "müşrik" de, ortak koşandır.[57]

 

Şirk, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur'an'da yüzelliyi aşkın yerde geçmektedir.

 

Kur'an-ı Kerim'i incelediğimiz zaman, şirke düşen insanların nefislerine tabi olarak tevhide karşı çıkmalarının neticesinde bu duruma düştüklerini görüyoruz. Bütün müşrik toplumlarda, genellikle ahlaksızlık, nefis duyguları, zulüm, hırs, azgınlık, taşkınlık ve menfaatperestlik hakimdir. Şirkin temeli, insanların Allah'a tam manasıyle inanmamaları, O'nun emir ve yasaklarına gerektiği gibi uymamaları ve ondan sonra yukarıda arzedilen süfli bir duruma düşmelerine dayanır. Bu husus birçok âyette dile getirilmiştir.[58]

 

Kur'an âyetlerinden başka, çeşitli hadislerde ve ilmî eserlerde de şirk konusuna geniş yer verilmiştir. Allah'ın birliğine ortak kabul etmek şirk olduğu gibi, kudret ve tasarrufunda O'na ortak kabul etmek de şirktir. Şirk'in diğer bir çeşidi de, yalnız Allah'tan beklenmesi gereken sonuçları, Allah'tan başka güç ve kişilerden beklemektir.

 

Şirk'in zıddı tevhiddir. O da, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etmekle beraber, O'nun tasarruflarında tek kudret sahibi olduğunu, hüküm ve irâdesinin her şeyin üstünde bulunduğunu kabul etmektir. İslâm dininde tevhid esastır. Hemen hemen bütün ibâdetlerin ana gayesi çeşitli konularda müslümanların arasında birliği sağlamaktır. Dünyanın her yerindeki müslümanların aynı ezanı okumaları, ibadetlerinde aynı kıbleye dönmeleri, tevhidin birer göstergesidir. Şirk bunun tam zıddıdır. Tevhid'in ana gayesi ve esas hedefi olan Allah'ın birliği hususundaki inancı zedelemek, O'na ortak kabul etmek, büyük şirk kabul edilmiştir.

 

Nitekim şirke düşen insan, bu hareketiyle kendi nefsine zulmetmiş olur.[59] Ve yine şirk göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların, maddenin ve hayatın zorunlu olarak teslim olduğu küllî bir kanuna, yani Allah'ın tek ilah ve Rab olduğu gerçeğine karşı gelinmekle Allah'ın hakkını O'na teslim etmemek bakımından da bir zulümdür.

 

Allah'ın Resûlü Hz. Muhammed (a.s) de, şirki helâk edici büyük günahların başında saymıştır: Bu hususu belirten bir hadiste şöyle buyurmuştur:

 

Helak edici yedi şeyden sakının:

 

1- Allah'a şirk (ortak) koşmak;

 

2- Sihir (ve büyücülük gibi göz boyayan, aldatıp oyalayan şeyler)le meşgul olmak;

 

3- Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymak;

 

4- Yetim malı yemek;

 

5- Savaş alanından kaçmak;

 

6- Faiz yemek;

 

7- İffetli, namuslu, suçtan beri, mü'mine kadınlara zina isnâd etmek."[60]

 

 

* Şirk: mutlak küfür değil, Allah'a ait olan vasıfları Allah'tan başkasına vermektir. Şirkin, şirket ve ortaklık anlamına gelmesinin sebebi bunun içindir.

 

* Bir kalpte iki mabud olmaz. Aynı zamanda iki sevgide olmaz. Ya Allah sevilecek, ya da Allah'la beraber başka şeyler sevilerek, şirk akidesi taşınacak.

 

* En büyük şirk, insanın Allah'tan başkasına ibadet edip, kendisiyle Allah arasına engeller koymasıdır.

 

* Lokman (a.s)'ın oğluna nasihatinde:

 

وَاِذْ قَالَ لُقْمنُ لِابْنِه وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَىَّ لَاتُشْرِكْ بِاللّهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظيمٌ

 

“Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.”[61] Çünkü şirkte Allah'ın hakkı ve hukuku çiğnenmiş olur, Allah'a ait hakkı başkasına vermektir ki, bu da büyük günahtır.

 

İşte,  اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظيمٌ ayeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu ifade ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki, herbir mahlûkun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecavüzdür; ancak onu Cehennem temizler.[62]

 

 

 

 

NİFAK\MÜNAFIK

 

Üçüncü Ayet

 

 

اِذَا جَآءَ كَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللهِ وَاللهُ يَعْلَمُ اِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللهُ يَشْهَدُ اِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

 

"Münafıklar sana geldikleri zaman "şahitlik ederiz ki, kuşkusuz sen Allah'ın peygamberisin" derler. Allah ta bilir ki sen elbette, kendisinin peygamberisin. Şüphesiz Allah gerçekten münafıkların yalancı olduklarına şahittir."[63]

 

اِذَا zaman جَاءَكَ sana geldiklerin الْمُنَافِقُونَ Münafıklar قَالُوا derler نَشْهَدُ şahitlik ederiz ki اِنَّكَ kuşkusuz sen لَرَسُولُ peygamberisin اللّهِ Allah'ın وَاللّهُ Allah ta يَعْلَمُ bilir ki اِنَّكَ sen elbette لَرَسُولُهُ kendisinin peygamberisin وَاللّهُ Şüphesiz Allah يَشْهَدُ şahittir اِنَّ gerçekten الْمُنَافِقينَ münafıkların لَكَاذِبُونَ yalancı olduklarına

 

Ayetin Nüzûlü ve Açıklaması

Müfessirler şöyle demişler: Hz. Ömer (r.a)'ın ücretlisi, savaşların birinde Abdullah b. Übeyy'in ücretlisi (adamı) ile bir savaşta dövüştü. Hz. Ömer (r.a)'ın adamı, Abdullah b. Übeyy için, hoşlanmayacağı sözler sarfetti, onun hakkında sert sözler kullandı. Abdullah da, yanında bir takım kimseler varken öfkelenip, "Ama, Allah'a yemin ederim ki, eğer Medine'ye dönersek, daha şerefli ve güçlü olanlar, hakir ve zayıf olanları mutlaka oradan sürüp çıkaracaktır" dedi. "Daha şerefli ve güçlü" ifadesiyle kendisini, "hakir ve zayıf" ifadesiyle, (hâşa) Resulüllah'ı kastetti. Kavmine dönüp, muhacirleri kastederek, "Şu heriflere yardımda bulunmazsanız, şüphesiz onlar, memleketinizden çekip giderler. Öyleyse onlar Muhammed'in etrafından sökülüp gitsinler diye, onlara infakta bulunmayın" dedi. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.[64]

 

Münafikun suresi, Hz. Peygamber, Benu Mustalık Gazvesi'nden dönüşte yolda veya döndükten sonra Medine'de nazil olmuştur.

 

Hz. Peygamber (a.s) Medine'ye gelmezden önce, Evs ve Hazrec kabileleri, aralarında yaptıkları savaşlar dolayısıyla oldukça yıpranmış ve liderliği altında toplanmak üzere bir şahıs hakkında görüş birliğine varmışlardı. Bu liderin tacı dahi hazırlandı. Bu şahıs Hazrec Kabilesi'nin reisi, Abdullah İbn Übey İbn Selûl'dür. İbn İshak'ın açıklamasına göre, Hazrec Kabilesi'nin ileri gelenleri O'nun liderliğinde ittifak halindeydiler ve ilk kez Evs ve Hazrec kabileleri, bir kimsenin liderliğinde birleşmişlerdi.

 

Münafıklar bir taraftan da maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvururlar. Nitekim münafıkların başı Abdullah İbn Ubeyy b. Selûl, kazanç sağlamak amacıyla câriyelerini zinaya zorluyordu. Bu maksatla bir nevi genelev de kurmuştu. Zina yoluyla câriyelerinden gelir sağlama çabası üzerine, olayı yasaklayan âyet nazil olmuştur.[65]

 

Münafıklar Peygamber Efendimizin yanına gelip huzurunda O'nun Allah'ın peygamberi olduğuna şahitlik ediyorlardı. Ne var ki bu şahitlik sözden öteye geçmiyordu. Bununla gerçeği ifade etmek amacında değillerdi. Sadece asıl niyetlerini gizlemek, Müslümanlara karşı gerçek kimliklerini saklamak için bu sözü söylüyorlardı. Hz. Peygamberin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik etmek için geldiklerine ilişkin iddiaları yalandı. Oysa bununla güttükleri asıl amaç Müslümanları aldatmak ve bu sözle gerçek kimliklerini gizlemekti. Bu yüzden yüce Allah, Hz. Peygamberin kendi elçisi olduğuna ilişkin gerçeği vurguladıktan sonra münafıkların şahitliklerinin yalan olduğunu belirtiyor' "Allah da bilir ki sen elbette, kendisinin peygamberisin:' "Bununla birlikte Allah münafıkların yalancı olduklarını da bilir"

 

Ayet, dikkat çekici bir inceliğe ve özenle seçilmiş bir ifade biçimine sahiptir. Çünkü ayet-i kerime münafıkların sözlerini yalanlamadan önce Hz. Peygamberin Allah'ın elçisi olduğu gerçeğini dile getiriyor. Şayet bu vurgulama olmasaydı, ayetin zahiri açısından münafıkların yalanlanlamalarının şahitliklerinin konusu ile yani Hz. Peygamberin Allah'ın elçisi olduğu gerçeği ile ilgili olduğu düşüncesi zihinlerde uyanacaktı. Oysa bu ifade ile güdülen amaç münafıkların şahitlik ettikleri konuyu yalanlamak değildir. Asıl amaç onların sözlerini yalanlamaktır. Çünkü onlar gerçekten Hz. Peygamberin Allah'ın elçisi olduğu gerçeğini onaylamıyorlardı ve içtenlikle şahitlik etmiyorlardı.

 

İtikâdî nifak: Kur'an-ı Kerim'de karakterize edilen, dünyada iken müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebeb olacak olan nifak hali.[66] "Akîdenin hilafına îmanda mürâîliktir (riyakarlıktır)."[67]

 

Yukarıdaki ayet münafıkların tanımını verirken aşağıdaki hadisi şerif ise münafıkların özelliklerinden bahsetmektedir.

Münafık yani iki yüzlülük her zaman kendisini insanların topluluk halinde bulunduğu devir ve yerde göstermiştir.

Çok çirkin bir alamet olan iki yüzlülük, insanın hem dünyasını hem de ahretini karartır.

Aynı zaman da iki yüzlülük sosyal dayanışmanın ve yardımlaşmanın en tehlikeli yıkım gücüdür.

Yine insanın kalbindeki imanın en büyük düşmanı ikiyüzlülüktür. Zaten ayet ve hadis bize ikiyüzlülüğün barındığı kalpte imanın olmayacağını beyan buyurmaktadır.

Yüce Allah cümlemizi ikiyüzlülükten koruyup muhafaza etsin.

 

 

 

Üçüncü Hadis

 

 قَالَ رَسُولُ اللّهِ: ايَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ  اِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَ اِذَا خَاصَمَ فَجَرَ وَ اِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ 

Allah Resulü (a.s) buyurdular ki: "Münafıkın âlameti üçtür. Söz söylediği zaman yalan söyler ve husumet ettiği zaman edebsizlik eder. Ve emanet edildiği zaman da hıyanet eder."[68]

 

قَالَ buyurdular ki رَسُولُ Resulü (a.s) اللّهِ Allah ايَةُ âlameti الْمُنَافِقِ Münafıkın ثَلاَثٌ üçtür اِذَا zaman حَدَّثَ Söz söylediği كَذَبَ yalan söyler وَ ve اِذَا zaman خَاصَمَ husumet ettiği فَجَرَ edebsizlik eder وَ Ve اِذَا zaman da اؤْتُمِنَ emanet edildiği خَانَ  hıyanet eder

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürûdu: Buhari, Ebu Hureyre (r.a)'dan, farklı bir lafızla Müslim, İman bahsinde; Hz.Peygamber (a.s) münafıkların alametleri hakkında sorulduğunda?; Efendimiz (a.s): "Sarih bir şekilde bizzat işaret ederek şu alametler münafıkların alametleridir" diye yukarıdaki hadisi beyan buyurmuş.[69]

 

Bir diğer rivayette:

Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar."[70]

 

Nifak, bâtının zâhire muhalefetidir. Eğer bu, imanî itikadda olursa buna nifaku'lküfr denir, eğer inanç esaslarına müteallik olmazsa buna nifaku'l-amel denir, buna bizzat yapmak da girer, terk de girer. Nifakın pek çok mertebeleri, dereceleri vardır. Esasen Resulullah (a.s) burada nifaka giren bütün vasıfları saymış değildir. Başlıcalarına dikkat çekmiştir.

 

Alem-i İslâmın unsurları, onların öldürücü zehir gibi intişar eden (dal-budak saran) nifak şubelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir.

Nifak, imanın hilâfına (tersine), kalbleri ifsad eder. Kalbin fesadı ise, yetimliği intaç eder (doğurur). Yani, bozuk olan bir kalb kendisini sahipsiz, maliksiz, yetim bilir.[71]

 

 

 

 

MÜ'MİN VE MÜSLİM

 

Dördüncü Ayet

 

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

 

"Muhakkak ki, mü'minler felâha ermişlerdir."[72]

 

قَدْ Muhakkak ki اَفْلَحَ felâha ermişlerdir الْمُؤْمِنُونَ mü'minler

 

Ayetin Nüzülü ve Açıklaması

Tirmizî, Nesaî ve daha bir çoklarının rivayet ettikleri şekliyle Ömer İbn Hattab (r.a) demiştir ki: Resulüllah (a.s) vahiy nâzil olduğu zaman biz yanında arı vızıltısı gibi bir şey işidirdik, bir gün üzerine vahiy nâzil oldu, bir saat bekledik, derken açıldı ve hemen kıbleye dönüp ellerini kaldırdı, duâ etti sonra da: "Bana on âyet indirildi bunları yerine getiren cennete girecektir" dedi.

« قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ »"Muhakkak ki, mü'minler felâha ermişlerdir..." [73] diye başlayan on âyet okudu buyurdu.[74]

 

İslâm çok geniş bir kavramdır ve kısaca "İhlâs, itaat ve teslimiyet" demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur: Ya kalben olur ki; bu kat'î inanç demektir. Veya dil ile olur ki; bu da ikrardır. Ya da organlarla olur. Bunlar da ibadetlerdir. Bu üç şeklin en üstünü kalb ile olanıdır. İşte İslâm'ın üç şeklinden biri olan kalbin teslimiyet ve bağlılığına iman denilir. Matüridîler bu anlayıştan hareketle, imanla İslâm'ı bir telakki etmişlerdir.[75]

 

İslâm inançları açısından da iman ile İslâm bir kabul edilmiştir. Zira İslâm, şer'î hükümleri kabul etmek manâsında boyun eğmektir. Bu da tasdikin hakikatıdır. Aynı şekilde İslâm'ın bir zâhirî, bir de bâtınî yönü vardır. Bâtınî yönden inkıyad ve boyun eğmek tasdikin kendisidir. Zâhirî yönden boyun eğmekse ikrar etmektir. Şu halde bir kimse hakkında "mü'mindir, fakat müslüman değildir"; yahut "müslümandır, fakat mü'min değildir" şeklinde bir hüküm doğru olmaz. Çünkü insanlar Hz. Peygamber zamanında üç fırka üzerinde toplanmaktaydı: "Mü'min, münafık, kâfir. Bunlar arasında bir dördüncüsü yoktur."[76]

 

Müminlerin kurtuluşunu anlatan bu ayeti kerime ve akabinde gelen surenin ilk on ayetleri aşağıdaki hadisi şerif ile ne kadar paralellik arz ettiğini sizde okuduğunuzda farkına varacaksınız.

 Mesele kurtuluşa sebep olacak olan özellikleri üzerimizde taşıyabilmemizdir.

Yüce Allah cümlemize aşağıdaki hadisi şerifin özellikleriyle ve yukarıdaki sadedinde olduğumuz ayeti kerimenin muştusuna mazhar etsin inşallah..

 

 

 

Dördüncü Hadis

 

 

 قَالَ رَسُولُ اللّهِ: المُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيدِهِ،

 

Allah Resulü (a.s) buyurdular ki: "Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden selamete erdiği kimsedir."[77]

 

قَالَ buyurdula ki رَسُولُ Resulü (a.s) اللّهِ Allah المُسْلِمُ Müslüman مَنْ kimsedir سَلِمَ selamete erdiği الْمُسْلِمُونَ Müslümanların مِنْ لِسَانِهِ وَ ve يدِهِ، elinden

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürûdu: Suyuti; "Câmiu'l Kebir"de, Ebu Zerr el-Gifari (r.a) Hz. Peygamber (a.s)'a "Müslüman kimdir?" diye sorduğunda; Hz. Peygamber (a.s): "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmedikleri kimsedir" diye buyurmuş.

Peki en faziletli hicret hangisidir?

Hz.Peygamber (a.s): "Muhâcir de Allah'ın yasakladığı şeyi terkedendir."[78]

 

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ دينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِى الْاخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرينَ

 

"Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, o kimseden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek"[79] ayeti "Muhammed'in getirdiğin dinden başka bir din arayandan, aradığı din kabul edilmeyecektir" şeklinde açıklanır. "Muhammed'in dinine İslâm ismi verilir, denilir" ifadesiyle İslâm dininden maksadın, Hz. Muhammed (a.s)'ın tebliği ettiği din olduğu anlaşılır.[80]

 

Kadî İyaz ise bu hadisi kasdederek; "Şeriat ilimlerinin tamamı bu hadise bağlıdır ve bundan şube şube olmuş yayılmış" demiştir.[81]

 

Sonuç olarak müslüman; özü, sözü ve işleriyle en doğru hareket eden, haksızlık yapmayan, daima her işin iyi yanını görmeye ve almaya çalışan, dünyada her davranışının yazıcı melekler tarafından tespit edildiğine inanan kimsedir.

 

* Kamil müslüman, diline ve eline sahip olan kimsedir. Diline ve ellerine sahip olmayan kişi kamil manada müslüman olamaz.

 

* Müslüman’ın diliyle başkasının hak ve hukukuna zarar getirecek sözlerden sakınması ve başkalarının şahsi, kişisel problemlerine karışmamaya dikkat etmesi gerekir.

 

* Müslüman kimsenin, elleriyle tutacağı nesnelere dikkat etmesi gerekiyor. Zira ellerin tutup boğaza aktardığı yemek ve içecek gibi şeylerin helalinden olması lazım. Eğer kızgınlık esnasında eller başkalarına zarar verme, dövme vs. gibi şeylerle meşgul ettirilirse işte o zaman haksızlık olur.

 

* Müslüman kişinin, diliyle nasihat edip, elleriyle de başkalarına yardım etmesi gerekiyor. "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır", "Veren el, alan elden daha üstündür" prensipleri temel özellikleri olmalıdır.

 

 

 

İMAN, İSLAM, İHLAS ve İHSAN…

 

Beşinci Ayet

 

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا اِلَى اللّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّنى مِنَ الْمُسْلِمينَ

 

"Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben Müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir?" [82]

 

وَ ve مَنْ kimin اَحْسَنُ daha güzeldir? قَوْلًا sözü مِمَّنْ دَعَا çağıran اِلَى اللّهِ Allah'a وَعَمِلَ iş yapan صَالِحًا iyi وَ ve قَالَ diyenden اِنَّنى Ben مِنَ الْمُسْلِمينَ Müslümanlardanım

 

Ayetin Nüzûlü ve Açıklaması

Allah'a davet Peygamberlerin ve onların varisi olan ermişlerin mesleğidir. "(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben Müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir?" [83] buyurulduğu üzere bu âyette başta Peygamber olmak üzere onun izinde giden ve basiret ile Allah'a davet eden erenlerin hepsine şamildir. Bunun içindir ki, İbni Abbas'tan bir rivayette, bunun Resulullah hakkında, bir rivayette de ashab-ı hakkında nâzil olduğu nakledilmiş, Hz. Aişe'den de müezzinler hakkında nâzil olduğu rivayet olunmuştur.[84]

 

"Şüphesiz ki ben müslümanlardanım diyen…" buyruğu ile ilgili olarak İbnu'l-Arabî şöyle demiştir: Daha önce geçen ifadeler ayrıca müslüman olmaya delalet etmektedir. Şu kadar var ki; İslama davet hem sözlü, hem de kılıçla yapıldığından dolayı bu davet şekli de itikadda da yapılabilir, delille de yapılabilir. Amel de riya için de yapılabilir, ihlas ile de yapılabilir. O bakımdan bu buyruk, bütün bu hususlarda Allah'a inanıldığının açıkça ifade edilmesinin ve yapılacak amelin yalnız O'na yapılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.[85]

 

Ayette, mü'minlere cesaret verildikten ve cennet müjdelendikten sonra İslâm üzerinde sebat göstermeleri için teşvik ve tavsiyede de bulunulmuştur.[86]

 

İslam güzeldir, onu öğrenen, öğreten ve davet eden kimseler de; simaları belki güzel olmayabilir ama hareketleri ve sözlerinin mutlaka güzel olması gerekiyor. Tıpkı sadedinde olduğumuz ayet ile aşağıdaki Cibril’in hadisinde güzel ve anlamlı şeyler sorması, dini bir davet ve tebliğde kulanılacak metodu bize öğretmesi gibi.

 

Yüce Allah cümlemize içimizi ve dışımızı, hareketlerimizi ve sözlerimizi güzeleştirmeyi nasip etsin…

 

 

Beşinci Hadis

 

ـ وعن يحيى بن يَعْمُرَ قال: كَانَ أوّلَ مَن قال في القَدَرِ بالبصرةِ مَعْبَدٌ الجُهَنىُّ، فانطَلَقْتُ أنا وَحُمَيْدُ بنُ عبدِ الرحمن الحِميرىُّ حاجَّيْنِ أو معتمِرَيْنِ. فقلْنا: لو لَقِينا أحداً من أصحابِ رسُولِ اللّهِ # فسألناه عما يقولُ هؤءِ في القدرِ، فَوُفِّقَ لنا عبدُاللّهِ بنُ عمر رضى اللّه عنهما داخً المسجِدَ فاكتنفتُهُ أنا وصَاحِبِى: أحدُنا عن يمينهِ واخرُ عن يسارهِ: فظننتُ أنّ صاحبى سَيَكلُ الكَمَ إلىّ. فقلتُ يا أبَا عبدِالرحمن: إنه ظََهَرَ قِبَلنَا أناسٌ يقرؤنَ القرآنَ وَيَتَقَفَّرُونَ العلمَ، وذَكَرَ مِنْ شأنِهِمْ، وأنه

م يزعمونَ أنْ  قَدَرَ، وَأن ا‘مْرَ أُنْفٌ فقال: إذا لقِيتَ أولئك فأخْبِرْهُمْ أنِّى برئٌ منهم وأنهم بَرَاءٌ مِنِّى، والَّذِى يَحْلِفُ بِهِ عبدُاللّهِ ابْنِ عُمرَ: لو أنّ ‘حدِهم مثلَ أحُدٍ ذهباً فأنفقَهُ ما قَبلَ اللّهُ منه حتى يُؤمِنَ بالْقَدَرِ.ثُمّ قال: حَدَّثَنِى أبى عُمَرُ بنُ الخطابِ  رضى اللّه عنه قال: بَيْنَمَا نَحْنُ جُلوسٌ عِنْدَ رسُولِ اللّهِ # إذْ طَلَعَ عَلينَا رجلٌ شَديدُ بيَاضِ الثِيابِ شَديدُ سوادِ الشّعرِ  يُرَى عليهِ أثرُ السفرِ، وَ يعرفُهُ مِنَّا أحَدٌ حتى جلَسَ إلى النبىِّ # فأسندَ ركبَتَيْهِ إلى رُكْبَتَيْهِ، ووَضَعَ كَفّيْهِ عَلى فَخِذَيْهِ. وَقالَ: يامحمّدُ أخْبِرْنِى عنِ اسْمِ. فقال: ا“لَاسْمُ أنْ تَشْهَدَ أن لَاَ إلَهَ إّ َلَا اللّهُ، وأنّ محمّداً عَبْدُهُ ورسُولهُ، وتقِيمَ الصّةَ، وتُؤتِى الزّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ البَيْتَ إنِ اسْتَطَعْتَ إليهِ سَبِيً. قال: صَدقتَ. فَعَجِبْنَا لَه يَسأَلهُ ويُصَدِّقُهُ. قال: فأخْبِرْنِى عنِ ايمَانِ. قال: أنْ تُؤْمِنَ بِاللّهِ وَمََئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلهِ وَاليَوْمِ اخِرِ، وَتُؤمنَ بالْقَدَرِ خيْرِهِ وَشَرِّه. قال: صدقتَ. قال: فأخْبِرْنِى عَنِ ا“حْسانِ. قال: أنْ تَعْبُدَ اللّهَ كَأنّكَ تَراَهُ، فإن لمْ تَكُنْ تَراهُ فإنّهُ يَراكَ. قال: فَأخْبِرْنِى عنِ السّاعةِ. قال: ما الْمَسْؤُلُ عَنْهَا بأعْلَمَ منَ السائلِ. قال: فأخْبِرْنِى عَن أمَاراتِهَا؟ قال: أن تَلِدَ ا‘مّةُ رَبّتهَا، وأنْ تَرَى الحُفَاةَ العُراةَ العالَةَ »وليسَ عندَ مسلم العالَةََ« رعاء الشّاءِ يتطاوَلُونَ في البنيَانِ. قال: ثم انطلقَ فَلَبِثْتُ ملِيّاً. هذا لفظ مسلمٍ، وعندهم: فَلَبِثْتُ ثثاً ثم قال: يا عُمَرُ أتَدْرِى مَنِ السّائلُ؟ قُلتُ: اللّهُ ورَسُولُهُ أعْلمُ. قال: فَإنّّهُ جِبْريلُ عليهِ السّمِ أتاكمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينكُمْ؛

 

Yahya İbnu Ya'mer haber veriyor: "Basra'da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma'bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umre vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab'tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevî'nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)'la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)'a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmîn ederek, konuşmaya başladım:

"Ey Ebu Abdirrahmân, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar." Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: "Bunlar, "kader yoktur, herşey hâdistir ve Allah önceden bunları bilmez" iddiasındalar." Abdullah (radıyallahu anh):

"Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler." Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te'kîd ederek şöyle tamamladı: "Allah'a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez."

Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı:

"Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı:

Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:

"İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı:

"- Doğru söyledin" diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu:

"Bana iman hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:

"Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine:

"Doğru söyledin!" diye tasdik etti? Sonra tekrar sordu:

"Bana ihsan hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:

"İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor." Adam tekrar sordu:

"Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer:

"Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi. Yabancı:

"Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:

"Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir."

Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la karşılaştım" şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)

Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben:

"Allah ve Resûlü daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı:

"Bu, Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi."[87]

 

يحيى Yahya بن İbnu يَعْمُرَ Ya'mer قال haber veriyor: كَانَ idi أوّلَ ilk مَن kimse قال söz eden في القَدَرِ kader üzerine بالبصرةِ Basra'da مَعْبَدٌ Ma'bed الجُهَنىُّ el-Cühenî، فانطَلَقْتُ yola çıktık أنا Ben وَ ve حُمَيْدُ Humeyd بنُ İbnu عبدِ الرحمن Abdirrahmân الحِميرىُّ el-Himyerî حاجَّيْنِ hac أو veya معتمِرَيْنِ umre vesîlesiyle beraberce. فقلْنا Aramızda konuşarak: لو temenni ettik لَقِينا karşılaşmayı أحداً biriyle من أصحابِ Ashabından  رسُولِ اللّهِ Resulullahın # فسألناه soru Ondan sormaktı عما şu يقولُ laflar hususunda هؤءِ heriflerin ettikleri في القدرِ kader hakkında، فَوُفِّقَ karşılaşmayı nasib oldu لنا عبدُاللّهِ Abdullah بنُ İbnu عمر Ömer رضى اللّه عنهما(radıyallahu anh)'la داخً sokuldu المسجِدَ Mescid-i Nebevî'nin içinde: أحدُنا Birimiz عن يمينهِ sağ واخرُ öbürümüz عن يسارهِ sol tarafından olmak: فظننتُ tahmîn ederek أنّ صاحبى Arkadaşımın سَيَكلُ konuşmaya başladım الكَمَ sözü إلىّ bana bıraktığını. فقلتُ dedim يا Ey أبَا Ebu عبدِالرحمن Abdirrahmân: إنه ظََهَرَ zuhur etti قِبَلنَا Bizim taraflarda أناسٌ bazı kimseler يقرؤنَ Bunlar okuyorlar القرآنَ Kur'ân-ı وَ Ve يَتَقَفَّرُونَ kaderi tartışıyorlar العلمَ ilmi meselelerde، وذَكَرَ beyan sadedinde مِنْ شأنِهِمْ Onların durumlarını، وأنه Bunlar م herşey يزعمونَ hâdistir iddiasındalar أنْ  قَدَرَ kader yoktur، فقال Abdullah: إذا لقِيتَ karşılaşırsan tekrar أولئك Onlarla فأخْبِرْهُمْ haber ver ki أنِّى ben برئٌ berîyim منهم onlardan وأنهم onlar da بَرَاءٌ berîdirler مِنِّى benden، والَّذِى يَحْلِفُ yemin ederek بِهِ عبدُاللّهِ Abdullah ابْنِ İbnu عُمرَ Ömer: لو أنّ Allah'a kasem olsun ‘حدِهم onlardan birinin مثلَ kadar أحُدٍ Uhud ذهباً altını olsa فأنفقَهُ onun hepsini infak etseler ما قَبلَ (hayrını) kabul etmez اللّهُ Allah منه onun حتى يُؤمِنَ inanmadıkça بالْقَدَرِ kadere.ثُمّ Sonra قال Abdullah dedi ki: حَدَّثَنِى bana şunu anlattı أبى Babam عُمَرُ Ömer بنُ İbnu'l الخطابِ Hattâb رضى اللّه عنه radıyallahu anh) قال: بَيْنَمَا Bir defa نَحْنُ biz جُلوسٌ oturuyorduk عِنْدَ yanında رسُولِ اللّهِ Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın # إذْ Derken طَلَعَ çıkageldi عَلينَا yanımıza رجلٌ bir adam شَديدُ بيَاضِ bembeyaz الثِيابِ elbisesi شَديدُ سوادِ simsiyah الشّعرِ saçları  يُرَى görünüyordu عليهِ Üzerinde أثرُ belirti السفرِ yolculuğa ait، وَلَا يعرفُهُ onu Üstelik tanımıyordu da مِنَّا içimizden أحَدٌ kimse حتى جلَسَ Gelip önüne oturup إلى النبىِّ Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın # فأسندَ dayadı ركبَتَيْهِ dizlerini إلى رُكْبَتَيْهِ dizlerine، ووَضَعَ hürmetle كَفّيْهِ Ellerini bacaklarının عَلى üstüne فَخِذَيْهِ koyduktan sonra sormaya başladı:. وَقالَDediki : يا Ey محمّدُ Muhammed أخْبِرْنِى Bana haber ver! عنِ اسْمِ İslâm hakkında. فقال Hz. Peygamber (a.s) açıkladı: الَاسْمُ İslâm أنْ تَشْهَدَ şehâdet etmen أن َلَا olmadığına إلَهَ ilâh إلَاّ başka اللّهُ Allah'tan، وأنّ محمّداً Muhammed'in عَبْدُهُ O'nun kulu و ve رسُولهُ elçisi olduğuna، وتقِيمَ kılman الصّةَ namaz، وتُؤتِى vermen الزّكَاةَ zekât، وَتَصُومَ orucu tutman رَمَضَانَ Ramazan، وَتَحُجَّ haccetmendir البَيْتَ Beytullah'a إنِ takdirde اسْتَطَعْتَ gücün yettiği إليهِ ona سَبِيلَاً yol bulmaya. قال Yabancı söyledin: صَدقتَ Doğru diye tasdîk etti. فَعَجِبْنَا Biz hayret ettik لَه ona يَسأَلهُ hem sorup ويُصَدِّقُهُ hem de söyleneni tasdik etmesine. قال Sonra tekrar sordu: فأخْبِرْنِى Bana bilgi ver? عنِ ايمَانِ iman hakkında. قال Hz. Peygamber (a.s) açıkladı: أنْ تُؤْمِنَ inanmandır بِاللّهِ Allah'a وَملَاََئِكَتِهِ meleklerine وَكُتُبِهِ kitablarına وَرُسُلهِ peygamberlerine وَاليَوْمِ gününe اخِرِ âhiret ، وَتُؤمنَ inanmandır بالْقَدَرِ Kadere خيْرِهِ hayır وَ ve شَرِّه şerre de. قال söyledin: صدقتَ Doğru diye tasdik etti?!. قال Sonra tekrar sordu: فأخْبِرْنِى Bana bilgi ver? عَنِ ا“لَاحْسانِ ihsan hakkında. قال Hz. Peygamber (a.s) açıkladı: أنْ تَعْبُدَ ibadet etmendir اللّهَ Allah'a كَأنّكَ Sanki gibi تَراَ görüyormuşsun هُ Onu، فإن de لمْ تَكُنْ تَراهُ Sen O'nu görmesen فإنّهُ O يَراكَ seni görüyor. قال Adam tekrar sordu: فَأخْبِرْنِى Bana bilgi ver? عنِ السّاعةِ kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında. قال Hz. Peygamber (a.s) bu sefer: ما الْمَسْؤُلُ sorandan عَنْهَا daha fazla birşey بأعْلَمَ birşey bilmiyor! منَ السائلِ Kendisinden sorulan. قال Yabancı dedi: فأخْبِرْنِى Öyleyse haber ver عَن أمَاراتِهَا؟ kıyametin alâmetinden قال Hz. Peygamber (a.s) şu açıklamayı yaptı: أن تَلِدَ doğurmaları ا‘لَامّةُ kadınların رَبّتهَا Köle efendilerini ، وأنْ تَرَى görmendir الحُفَاةَ yalın ayak العُراةَ üstü çıplak, akir العالَةَ yalın ayak »وليسَ yoktur عندَ rivayetinde مسلم Müslim'in العالَةََ fakir kelimesi « رعاء çobanlarının  الشّاءِ davar يتطاوَلُونَ yarıştıklarını في البنيَانِ yüksek binalar yapmada. قال Bu söz üzerine yabancı: ثم انطلقَ çıktı gitti فَلَبِثْتُ kaldım ملِيّاً bir müddet. هذا Bu لفظ ifade مسلمٍ Müslim'deki rivayete uygundur، وعندهم karşılaştım: فَلَبِثْتُ ثثاً Ben üç gece sonra ثم قال Hz. Peygamber (a.s) dedi: يا عُمَرُ Ey Ömer أتَدْرِى biliyor musun? مَنِ kim olduğunu السّائلُ؟ sual soran bu zatın قُلتُ deyince: اللّهُ Allah و ve رَسُولُهُ Resûlü أعْلمُ daha iyi bilir. قال şu açıklamayı yaptı: فَإنّّهُ Bu جِبْريلُ Cebrail عليهِ السلَاّمِ aleyhisselâmdı أتاكمْ Size geldi يُعَلِّمُكُمْ öğretmeye دِينكُمْ dininizi؛

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürûdu: İmamı Suyuti derki: "Bu hadisin sebebi vürûdu kendi içindedir."[88]

 

Şimdi bu girişten sonra İslam-İman… nedir açıklamaya çalışalım.

 

İslâm-İman: Cibrîl hadisi olarak bilinen yukarıdaki hadiste Hz. peygamber (aleyhissalâtu veselâm) dinin kalbe ve inanmaya taalluk eden esaslarını "iman" olarak, amele taalluk eden esaslarını da "İslâm" olarak açıklamasına rağmen başka hadislerde de iman açıklanırken amele giren meselelere yer verildiği görülür. Aynı durum âyetler için de söz konusudur.

 

Nitekim Zührî, "İslâm kelimedir, iman ameldir" diye hükmetmiş, delil olarak da:

 

قَالَتِ الْاَعْرَابُ امَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلكِنْ قُولُوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْايمَانُ فى قُلُوبِكُمْ وَاِنْ تُطيعُوا اللّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيًْا اِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَحيمٌ

 

“Bedeviler dedi ki: "Biz imân ettik". De ki: "Siz imân etmediniz; velâkin deyiniz ki, biz İslâma girdik. Ve henüz imân sizin kalplerinizin içine girmiş değildir ve eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz sizin amellerinizden hiçbirşeyi sizin için noksan kılmaz. Şüphe yok ki, Allah’u Teâlâ gafûrdur, rahîmdir." [89] âyetini göstermiştir.

 

Bazı âlimler İslâm ve imanın aynı şey olduğunu söylemişler, delil olarak da:

 

فَمَا وَجَدْنَا فيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمينَ

 

"Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan mü'-minleri çıkardık. Zâten orada Müslümanların kaldığı tek ev vardı" [90] âyetini göstermişlerdir. Mevzuya temas eden, ilk hadis şârihlerinden Hattabî şu açıklamayı yapar: "Doğru olanı, mutlak hükme gitmeyip kayıtlı ve sınırlı konuşmaktır. Müslüman kişi, bâzı ahvâlde mü'mindir, bazı ahvâlde gayr-i mü'mindir. Fakat mü'min kişi, her durumda Müslümandır. Öyle ise her mü'min mutlaka Müslümandır, ama her Müslüman mutlaka mü'min değildir. Meseleye bu pencerden bakınca ayetlerin tevili düzelir, konunun münâkaşası orta bir yol alır. Naslar arasında ihtilaf da ortadan kalkar. İmanın aslı tasdîk, İslâm'ın aslı itaat etmek ve boyun eğmektir. Kişi zâhirde itaat eder de içinden boyun eğmez, bazan da içinden boyun eğdiği hâlde dışta görünmeye bilinir."

 

Keza Hattâbî, Resûlullah (a.s)'ın: "İman yetmiş küsur şubedir" hadisi ile alakalı olarak şunu söyler: "Bu hadise göre, şer'î iman, şubeleri ve yüksek-alçak cüzleri bulunan bir mânaya isimdir. Bu durumda iman ismi, bu cüzlerin hepsi için kullanıldığı gibi, bazıları için de kullanılmaktadır. Hakikat, bütün şubelerin mevcudiyetini gerektirir ve hepsine şâmil olur, tıpkı şerî namaz gibi. Nitekim onun da şubeleri ve cüzleri vardır. Bu cüzlerden bir kısmı için de "namaz" ismi kullanıldığı halde hakikat bütün cüzlerin mevcudiyetini gerektirir ve hepsini içine alır.

 

Bu duruma Hz. Peygamber (a.s)'ın şu sözü delalet eder: "Haya imandan bir şûbedir." Bu hadis, iman noktasında mü'minlerin kimisi üstün, kimisi geri olmak üzere çok farklı mertebelerde bulunduklarını da ifâde etmektedir.

 

İmam Bağavî hazretleri de şunu söyler: "Cebrail'in İman ile İslâm'dan sorup Hz. Peygamber (a.s)'ın cevap verdiği hadiste, Resûlullah (a.s), "İslâm" kelimesini amelden görünenlere isim yapmıştır. İman kelimesini de itikada giren bâtınî şeylere isim yapmıştır.

 

Böyle bir taksîm amellerin imandan bir kısım olmayışından, kalp ile tasdikin de İslâm'dan olmayışından, ileri gelmez. Aksine bu, hepsi tek birşey olan bir bütün hakkında yapılmış bulunan bir tafsil, bir ayırımdır. Bunların toplamı dîni teşkil eder. Bu sebeptendir ki, Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Size Cebrail gelerek dininizi öğretti."

"İman" ve "İslâm" isimleri tasdik ve amel her ikisini de kuşatırlar. Bu hususa da şu ayet delîl olur:

 

اِنَّ الدّينَ عِنْدَ اللّهِ الْاِسْلَامُ

 

"Allah nezdinde mûteber din islâm'dır." [91]

 

وَرَضيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ

 

"Size din olarak İslâm'ı uygun gördüm." [92]

 

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ دينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ

 

"Kim din olarak İslâm'dan başkasına yönelirse bu ondan kabul edilmeyecektir." [93]

 

2- İhsan: Hadiste "Allah'ı görüyor gibi ibadet etmendir" diye târifi yapılan ihsan, mâneviyatta yüce bir mertebeye alem olmaktadır. İslâm dini, müntesiplerini, bu hedefe ulaşmak için gayret göstermeye teşvik eder. Dinin kemali, sadece farzların ifası ile gerçekleşmiyor. Kul, daha ileri mânevî mertebelerin varlığını bilecek ve onları elde etmek için gayret gösterecektir. Bu hadis, iman ve İslâm'ın ötesinde, tefekkürî bir mertebeye dikkat çekmektedir; İhsan mertebesi...

 

Nefsi, manevî kirlerden arındırarak ruhu yücelterek ilahî kurbiyeti elde etmeyi kendine gâye edinen İslâm tasavvufunda geniş tahlîl ve izahlara tabi tutulan ihsan için şu kadarını söyleyebiliriz: Kişi bilhassa ruhî ve fikrî idmanlarla, ilahî murâkabe ve müşâhede altında olduğunu idrak etmeyi zihninde her an canlı ve sâbit kalacak bir alışkanlık hâline getirebilir. Mükerrer âyet ve hadisler söz ve fiil olarak her ne yapmakta isek, an be an kayda geçtiğini, hatta zihnimizden geçip fiile dökülmeyen duygu, düşünce ve niyetlerimizin bile yazıldığını, âhirette ömrümüzün her ânından bu yazılanlara göre hesap vereceğimizi beyan ederler.

 

Hiçbir mü'min bu gerçeği inkâr edemez. Ancak hareketlerini her an bu düşüncenin tesiriyle yönlendiren mü'min çok azdır. Öyle ise ihsan mertebesi'ne ulaşmak bu ilâhî murâkabeyi her an hissedecek bir idman ve gayrete bağlıdır.

 

İhsan, kolay görünse de kazanılması oldukça zor bir mertebedir. Ancak zorluğu nispetinde kıymetli ve yücedir. Bunu elde etmek için gösterilecek her gayret, atılacak her adım kişiyi yüceltecek, dünyevî ve uhrevî kazancını artıracaktır. Mü'min kişi, herşeye ümitle bakmakla emrolunmuştur. Hz. Peygamber (a.s)'ın gösterdiği her hedef beşerî gücün hâricinde değildir. Binaenaleyh ihsan mertebesini kazanmak ümit ve gayreti hepimizin hem hakkı hem de vazifesidir. Cılız ayaklarıyla hac yoluna düşen karıncaya "Senin bacakların küçük, ulaşamazsın" denilince "Belki varamam bu doğru, ama o yolda ölemez miyim?" demiştir. Bu temsil, gücümüzün dışında görsek bile ihsan mertebesine talib olmanın gereğini anlamada yeterlidir. Peygamberimiz (a.s) yüz kişiyi öldürdükten sonra Allah'a tevbe etmek üzere yola çıkan kâtilin daha tevbe mahalline varmadan yarı yolda ölüş hikâyesini tasvir eden ve attığı her adımın boşa gitmeyip, işine yaradığını ifade eden bir üslubla hâdiseyi anlattıktan sonra, hikâyeyi, tevbe azimlisi azılı kâtilin kurtuluşu ve Rahmet-i Rahmân'a mazhar oluşuyla noktalar.

 

3-Kıyamet Alâmetleri: Yukarıdaki hadisin anlaşılmasında bir kaç noktanın daha açıklanması gerekmekterdir. Hz. Peygamber (a.s) "Kıyametin ne zaman kopacağı?" gibi normalde herkesi meşgul eden ama pratikte hiçbir faydası olmayan meseleyi kesin bir dille Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini ifade ettikten sonra alâmetlerine geçiyor:

 

Köle kadınların efendilerini doğurması: Bundan çıkarılan muhtelif mânalardan, İbni Hacer tarafından tercîh edilen anlama göre kıyamete yakın, ukuk artacak (yani evlatlar annelerine, efendinin kölesine yaptığı tarzda, kötü muamele yapacaktır). Bir diğer yoruma göre de köle kadınlardan doğan çocuklar en yüksek makamlara çıkarak, komutan, vâli, sultan... olacaklar. İslâm tarihi böylesi büyüklerin örnekleriyle doludur. İbni Hacer, kıyamete yakın sosyal hayatın iyice bozularak gidişatının tersine döneceğini, cemiyetteki ayak takımının itibarlı makamları ele geçirerek hâkim mevkiye geçeceklerini anlar ve bu mânânın hadisten çıkarılabilecek mânâların en doğrusu olduğunu, zira hadisin devamında beyan edilen, çobanların zenginleşip bina yarışına girmesi vaziyetinin de sosyal hayatın bozulmasına delil olarak bunu teyîd ettiğini söyler.

 

Davar çobanlarının bina yarıştırması: Bu husus da bizzat hadislerle teyid edilen gelecek ile ilgili bir ikazdır, bir mucizedir. Hadisin Kütüb-i Sitte dışında kalan diğer hadis mecmualarında rivayet edilen farklı şekillerinde yer alan başka açıklamaları da dikkate alan âlimler fakir köylülerin zenginleşip, zorla idareyi ele geçireceğini anlar.

"Nebat (=köylü Araplar) ahalisinin kibarlaşıp şehirlerde köşkler edinmelerini dinin yani İslâm'ın getirdiği değerler sisteminin altüst olması demektir" hadis-i şerifini dikkate alan Kurtubî, hadis üzerine şu açıklamayı yapar: "Burada sosyal hayatın değişeceği haber verilmektedir. Bu bilhassa köylülerin, göçebelerin devlet işlerini istila edip, zorla memlekete hâkim olmalarıyla gerçekleşir. Bunlar, kurdukları hâkimiyet sonucu zenginleşirler ve bütün güçlerini binalar dikmeye ve bununla övünmeye sarf ederler. Bu duruma içinde bulunduğumuz şu zamanda şâhid olduk."

 

* Bu hadisi şerif, dini öğrenmenin gerekliliği ve öğrenirken nasıl davranılacağını, nasıl soru sorulacağının edebini öğretmektedir.

 

* Gerçeği öğrenmek maksadıyla soru sormak, her yiğidin karı değildir.  Çünkü kaliteli bir soru beraberinde on tane cevap getirir.

 

 

 

 


 

 

 

HELAL ve HARAM

 

Altıncı Ayet

 

وَلاَ تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلاَلٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللهِ الْكَذِبَ اِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ

 

"Lisanlarınızın yalan yere vasıflandırdığı şeyler hakkında "Şu helâldir ve şu haramdır" demeyiniz ki, Allah'a karşı yalan iftirada bulunmuş olursunuz. Şüphe yok ki, Allah'a karşı yalan da bulunanlar felâha eremezler."[94]

 

وَلَا تَقُولُوا demeyiniz ki لِمَا şeyler hakkında تَصِفُ vasıflandırdığı اَلْسِنَتُكُمُ Lisanlarınızın الْكَذِبَ yalan yere هذَا Şu حَلَالٌ helâldir وَ ve هذَا şu حَرَامٌ haramdır لِتَفْتَرُوا iftirada bulunmuş olursunuz عَلَى karşı اللّهِ Allah'a الْكَذِبَ yalan اِنَّ Şüphe yok الَّذينَ ki يَفْتَرُونَ عَلَى karşı اللّهِ Allah'a الْكَذِبَ yalan da bulunanlar لَايُفْلِحُونَ felâha eremezler

 

Ayetin Nüzulü ve Açıklaması

İbni Kesir, ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak; müşrikler cahiliye dönemlerinde uydurmuş oldukları ve kendilerine meşru gördükleri beş kere doğuran ve beşinci dişi olan deveyi putlara adanan ve serbest bırakılan develeri, erkekli dişili olmak üzere ikiz doğuran koyun veya develeri, on nesli dölleyen erkek deveyi bu şekilde haram sayarlardı. Bunun üzerine yüce Allah bu ayeti indirerek; Allah hakkında söyleye söyleye yalana alışmış olan dilinizi; "şu helaldır, bu haramdır demeyiniz" ayeti kerimesi nazil oldu.[95] Çünkü böyle söyleyenler Allah'a karşı yalan uydurmuş olurlar. Şer'i bir dayanağı olmayan her bir uydurma, geri dönüşü mümkün olmayan bir uçurumdur.     

 

Bu ayet açıkça, haram ve helâli belirleme hakkının sadece Allah'a ait olduğunu gösterir. Veya başka bir deyişle, kurallar koyma yetkisi sadece Allah'ındır. Bu nedenle helâl ve haramı belirlemeye yeltenen herkes O'nun haklarına tecavüz etmiş olur. Elbette ilâhî emri nihai otorite olarak kabul eden bir kimse, belirli bir şeyin veya hareketin haram mı yoksa helal mi olduğunu bundan çıkarabilir.

Haramı ve helâli belirleme yetkisini haksız yere üstlenmek iki nedenden ötürü Allah'a karşı yalan uydurmak olur:

1) Böyle bir kimse, Kitab'ı gözönüne almaksızın, kendisinin helâl ve haram dediklerinin Allah tarafından helâl ve haram kılındığını söyler veya:

2) Allah'ın helâli ve haramı belirleme yetkisinden vazgeçtiğini ve insanları hayatlarıyla ilgili hükümler koymada serbest bıraktığını söylemek ister. Tabii ki bu iddiaların her biri Allah'a karşı uydurulmuş bir "yalan" ve bir iftiradır.[96]

 

Geçmişteki insanların dinlerinden sapmalarını yüce Allah (cc) Kur'an-ı Kerim de şöyle beyan buyurur:

 

اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّهِ وَالْمَسيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا اُمِرُوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اِلهًا وَاحِدًا لَا اِلهَ اِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

 

"Onlar, hahamlarını, papazlarını ve Meryemoğlu İsa Mesih'i, Allah'tan başka Rabler edindiler. Halbu ki, onlar, ancak bir olan ve kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah'â ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir."[97]

 

Bu âyet nâzil olduktan sonra, daha önce Hıristiyan olarak Şam'a gitmiş bulunan Adıy b. Hatim et-Tâi Medine'ye geldi ve Hz. Peygamber'e âyeti okuyarak; Hıristiyanların rahip ve hahamlarına ibadet etmediklerini, dolayısıyla burada ne anlatılmak istendiğini sordu. Nebî (a.s.) şöyle buyurdu: "Onlar helalı haram, haramı helal yaptılar. Hıristiyanlar da onlara uydular. İşte bu, onlara ibadet etmeleridir."[98]

 

Sonuç olarak; ahkâmu'ş-şer'iyye: İslâm'ın ortaya koyduğu bütün şer'i hükümler. İslâmî hükümlerin bütününü içine alan hükümler manzumesi olarak kabul edilen şer'î hükümler; itikâdî, amelî ve ahlâkî olmak üzere üç kısma ayrılır: Bunlardan itikâda dair olan hükümler genellikle Allah'ın birliği ve varlığına dayalı olan aklî ve mantıkî hükümlerdir. Akîdeye dair olup ayet ve hadislerle ispat edilen şer'î hükümler ise, ahiret hayatı ve meleklerin varlığı gibi gaybe dayalı hususlardır.

 

Ameli hükümlere gelince genellikle insanın ruhunu, akıl ve nefsini eğiten emirlerdir. Bu türlü emir ve hükümler insanı Cenâb-ı Hakk'a daha iyi bir kul yapma hedefini güderler. Ayrıca insanlar arasındaki sosyal, ekonomik, siyasî, mâlî ilişkilerin düzenlenmesinde de etkili bir rol oynayan, yine şer'î hükümlerdir.

 

Ahlaki hükümler ise; insanın bütün mahlukat ile olan ilişkilerinde Allah'ın emirlerine itaat ederek, şefkât ve merhamet duygularının gelişmesinde etkili olan emir ve yasaklar manzumesidir. Şer'î hükümler gerek dünya ve gerekse ahiret hayatı ile ilgili olarak çeşitli usûllerle insanı eğiten ve daha mutlu bir toplumun oluşmasını sağlayan ilâhî emirlerdir. Mümin bir insan her ne olursa olsun bunlara uymak zorundadır.

 

Yukarıda da izah edildiği üzere Allah'a karşı iftira iflahı mümkün olmayan bir uçurumdur. Çünkü aşağıda da açıklanacağı üzere Allah ve peygamber üzerine yalan uydurmak affedilemeyecek bir suçtur.

 

Bunun sebebi ise söylenen yalanın dinmiş gibi insanlara aksetmesidir. Geçmişteki Yahudi ve Hristiyanların sapmasının sebebi işte buradaki inceliği anlamamalarından kaynaklanmıştır. Çünkü Allah ve peygamberlerinin söylemediği bir şeyi onlara malederek insanlara takdim ettiler. Buna uyan insanlarda haktan mahrum kaldılar.

 

Helal ve haram hududunu tespitini yapan yüce dinimiz aşağıdaki hadiste de geçeceği üzere artık helal ve haramın sınırını çizmiştir. Artık bize düşen görev, helal ve haramı tesis ve tespit etmek değil, tespit edilmiş olanlara tabi olmaktır. Bu hem dünyamız hem de ahretimiz için kurtuluştur.

Yüce Allah bu mazlum ümmeti böyle bir uçumdan koruyup muhafaza etsin inşaallah…

 

 

 

Altıncı Hadis

 

 

 قَالَ رَسُولُ اللّهِ: اَلْحَلاَلُ مَا أحَلَّ اللّهُ في كِتَابِهِ، وَالْحَرَامُ مَا حَرَّمَ اللّهُ في كِتَابِهِ، ومَا سَكَتَ عَنْهُ فَهُوَ عَفْوٌ، فَلاَ تَتَكَلَّفُوا السُّؤَالَ عَنْهُ.

 

Allah Resulullah (a.s) buyurdular ki: "Helal, Allah Teala’nın kitabında helal kıldığı şeydir. Haram da Allah Tealanın kitabında haram kıldığı şeydir. Hakkında sükut ettiği şey ise affedilmiştir. Onun hakkında sual külfetine girmeyiniz."[99]

 

قَالَ buyurdular ki رَسُولُ Resulullah (a.s) اللّهِ Allah اَلْحَلاَلُ Helal مَا şeydir أحَلَّ helal kıldığı اللّهُ Allah Teala’nın في كِتَابِهِ kitabında، وَالْحَرَامُ Haram da مَا şeydir حَرَّمَ haram kıldığı اللّهُ Allah Tealanın في كِتَابِهِ kitabında، ومَا şey ise سَكَتَ sükut ettiği عَنْهُ Hakkında فَهُوَ عَفْوٌ affedilmiştir، فَلاَ تَتَكَلَّفُوا külfetine girmeyiniz السُّؤَالَ sual عَنْهُ Onun hakkında.

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürûdu: Buharî, Nu'man İbnu Beşir (radıyallahu anhümâ)'dan naklediyor: Hz.Peygamber (a.s)’a neyin helal ve neyin haram olduğunu sordular. Bunun üzerine: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu)  şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da muhafaza etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur,  eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir."[100]

 

Hadis, dinimizde eşya hakkında üç hükmün mevcudiyetini haber veriyor:

1) Eğer bir şeyin yapılmasına hükmedilmiş, terkine vaad beyan edilmiş ise bu açık helaldir.

2) Bir şeyin terkine hükmedilmiş yapılmasıda beyan edilmiş ise bu da açık haramdır.

3) Bir şey hakkında bunlardan birine hükmedilmemişse o da şüphelidir. "Helal olan, apaçık bellidir" sözü "açıklanmasına ihtiyaç yoktur, herkes onu aynıyla, vasfıyla, zahir delillerle bilmede müşterektir" demektir. Üçüncü kısım, hakkındaki kapalılık sebebiyle şüphelidir, haram mı, helal mi olduğu bilinemez. Hadis-i şerifin beyanına göre durumu böyle şüpheli olandan kaçınmak gerekmektedir. Çünkü nefsülemirde haram idiyse ondan kaçınmakla ona bulaşmaktan beri olmuş olur". Helal idiyse, (ittika) kasıtla onu terk etmiş olmaktadır (ki helalin terki zarar vermez). Eşya hakkında "helal"  veya "haram" hükümleri bazan beraberce reddedilir. Bunlardan biri öncelik kazanamazsa, o şey hakkındaki hüküm, üçüncü kısma girer.

 

Fıkıh usulü bilginlerine göre dinî hükümler iki kısma ayrılır:

 

Birincisi teklifi hükümlerdir: Bir işin yapılmasını ya da yapılmamasını gerektiren veya ikisi arasında tercih etmekte serbest bırakan hükümlerdir. Bir işin yapılmasını gerektiren hükümlere farz ve mendup, yapılmamasını gerektirene haram ve mekruh, muhayyer bırakılan hükme de mübah denir.[101]

 

İkincisi ise vaz'î hükümlerdir: Bunlar, ibadet ve muamelelerin sıhhati için gerekli olan şartları gösteren hükümlerdir. Bir fiil işlenirken dinî kurallara uygun olup olmadığı bu tür hükümlerle anlaşılır. Meselâ alışverişin sahîh olmasıyla ilgili hükümler bu kabildendir.[102]

 

 

 

 

 

HAYA ve İMAN

 

Yedinci Ayet

 

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه جَنَّتَانِ

 

 

"Rabbinin huzurunda durmaktan utanan kimselere iki cennet vardır."[103]

 

وَلِمَنْ kimselere خَافَ utanan مَقَامَ huzurunda durmaktan رَبِّه Rabbinin جَنَّتَانِ iki cennet vardır

 

Ayetin Nüzûlu ve Açıklaması

İbni Ebi Hatim'in ve Ebü'ş-Şeyh'ın, Atadan rivayetlerinde Ebu Bekr es-Sıddık radıyallahü anh bir gün düşünmüş; kıyamet, mizan, cennet ve cehennem, meleklerin safları, göklerin durumu, dağların serpilip dağılışı, güneşin dürülüşü, yıldızların dağılışı hakkında fikir yürütmüş de «arzu ederdim ki ben şu yeşilliklerden bir yeşillik olaydım, hayvanlar gelip beni yiyeydiler ve ben yaradılmamış olaydım» demişti. Bunun üzerine « وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه جَنَّتَانِ » "Rabbinin huzurunda durmaktan utanan kimselere iki cennet vardır" ayeti nâzil oldu.[104]

 

Beyhakî, "Şuabu'l-İman"da konuyla ilgili olarak Hasan el-Basri’den şöyle rivayet eder: Hz. Ömer (r.a) zamanında bir genç mescide ve ibadete devam ederdi, derken bir kız ona âşık o da ona âşık olmuştu. Bir tenhada kız yanına geldi, söyledi konuştu derken gönlü çekti, bunun üzerine genç hıçkırdı ve bayıldı, bir amcası vardı, geldi yüklenip evine götürdü, sonra ayıldığı vakit ya amca! dedi: Ömere git benden kendisine selâm söyle ve sor ona ki: Rabbının makamından korkan kimseye ne var? Bunun üzerine amcası gitti Ömere haber verdi arkasından delikanlı bir şehika ile daha hıçkırıp vefat etti, Hz. Ömer (r.a) bu duruma vakıf olunca dedi ki: « لَكَ جَنَّتَانِ لَكَ جَنَّتَانِ » Sana iki Cennet var sana iki Cennet.[105]

 

(وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه) "Rabbının makamından korkan kimse için ise" [106]

 

Yani hesap gününe iman eden bir kimse, bu dünyada sorumsuz yaşamaz ve nefsini kontrol altına alır. Hak-batıl, zulm-adalet, temiz-necis, haram-helal arasındaki farkı temyiz eder ve bile bile Allah'ın emirlerinden yüz çevirmez. Dolayısıyla ileride zikredilen mükafatlar bu kimseler içindir.

 

"Cennet", bahçe anlamına gelir. Kur'an'da, salih kimselerin barınacağı yer, Cennet olarak adlandırılmıştır. Nitekim bazı yerlerde, "onlar için altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır" ifadesi kullanılmıştır. Yani, büyük bahçeler içinde küçük bağlar vardır. Burada da her Cennet ehline iki Cennet verileceği ve onların içinde-ki ileride zikredilecektir -saraylar, hizmetçiler ve diğer nimetlerin bulunacağı beyan edilmiştir. [107]

 

Rahmanın rahmetini umarak korkmak muminin şiarındandır. Aşğıdaki hadisi şerif de bunu pekiştirmektedir. Burada ki anlatılmak istenen zalimden korkulan bir korku türü değil, sevgi ile imanın beraberinde getrdiği bir ar duygusudur.

Yüce Allah cümlemize ar duygusuyla dinimizi ve imanımızı ayakta tutmayı nasip etsin… 

 

 

 

 

 

Yedinci Hadis

 

قَالَ رَسُولُ اللّهِ: الْحَيَاءُ مِنَ لْلإِ يمَانِ.

 

Allah Resulü (a.s) buyurdu ki: "Haya imandandır."[108]

 

قَالَ buyurdu ki رَسُولُ Resulü (a.s)  اللّهِ Allah الْحَيَاءُ Haya مِنَ لآَيْمَانِ imandandır

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürûdu: Abdu'llâh b. Ömer[109] (r.a)'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlu'llâh (a.s) (bir gün) Ensar'dan bir kimsenin yanından geçiyordu. Ensârî, kardeşini hayadan menediyordu. Resulu'llah (a.s): "Ona ilişme. Hayâ îmândandır." buyurdu.[110]

 

Bu rivayet, pekçok yönden rivayet edilen hadislerden biridir. Buhârî ve Müslim'in ittifak ettiği hadisler arasında yer alması da hadisin kıymetini artırmıştır. Kısmen de belirtileceği üzere, İslâm uleması bu hadisin üzerinde ziyadesiyle durmuş, hadiste ifade edilen iman şubelerini Kur'ân ve hadise dayanarak, birer birer göstermeye çalışmıştır. İmam Beyhakî'nin “Şu'abu'l-İman.”

İmam Beyhakî (rahimehullah), bu muazzam eserini imanın şubesi adedince bölüme ayırır, her bölümde o şubeye giren rivayetleri toplar. Yine İbnu Hibban'ın "Vasfu'l-İmân ve Şu'abuh", Ebu Abdillah Hüseyn el-Halîmî'nin "Fevâidu'l-Minhâc", eş-Şeyh Abdü'l-Celîl'in "Şu'abu'l-İman", İshak İbnu'l-Kurtubî'nin "Kitâbu'n-Nesâîh"i yazmıştır.

 

İmanın Şubeleri

Aynî bu açıklamalardan sonra, mezkur şubeleri teker teker sayma denemesi yapar. İlgi çekici bulduğumuz için kaydedeceğiz. Der ki: "Allah'ın yardımıyla diyoruz ki, imanın aslı kalb ile tasdik, dil ile ikrar'dır. Fakat, kâmil ve tam bir iman tasdik-ikrâr ve amel'dir. Yani üç kısımdır.

 

Birinci Kısım: Tasdikle İlgili

30 Şubedir.

1- Allah'a iman, Allah'ın zatına, sıfatlarına, birliğine ve benzeri olmadığına inanmak da buraya girer.

2- Allah'dan başka herşeyin hudûsuna (sonradan yaratıldığına) inanmak.

3- Meleklere inanmak.

4- Kitaplara inanmak.

5- Peygamberlere inanmak.

6- Kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.

7- Ahirete inanmak, kabir sualine, kabir azabına, tekrar dirilmeye, mahşerde toplanmaya, hesaba, mîzana, sırat köprüsüne... İnanmak da buna dahildir.

8-  Cennete ve oradaki ebedî hayata inanmak.

9- Cehenneme, cehennem azabına, kâfirlerin ebediyyen orada kalacağına inanmak.

10- Allah'ı sevmek.

11- Allah için sevmek, Allah için buğzetmek. Muhacir ve Ensar sahâbeyi, Âl-i Resûl (aleyhissalâtu vesselâm)'ü sevmek de buraya dâhildir.

12- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i sevmek. Buna Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salat ve selam okumak, sünnetine uymak da girer.

13- İhlaslı olmak ve riya ve nifakı terketmek de buraya girer.

14- Tevbe ve nedâmet etmek.

15- Allah'tan korkmak.

16- Allah'ın rahmetinden ümid etmek.

17- Ümidsizlik ve ye'si terketmek.

18- Şükretmek.

19- Ahde vefa göstermek.

20- Sabırlı olmak.

21- Tevâzu, büyüklere saygı da buraya girer.

22- Şefkatli ve merhametli olmak, küçüklere şefkat de buraya girer.

23- Allah'ın kazasına râzı olmak.

24- Allah'a tevekkül etmek.

25- Amele güvenmemek, kendini övmeyi ve kusursuz görmeyi terketmek de buraya girer.

26- Hasedi, çekememezliği terketmek.

27- Kin ve intikâmı terketmek.

28- Gadabı terketmek.

29-Aldatmamak, suizan sâhibi olmamak, hilekâr olmamak da buraya dahildir.

30- Dünya sevgisini terketmek. Mal ve makam sevgisini terk de buraya girer.Kalbe müteallik güzel veya kötü amellerden herhangi biri aklına gelir de burada zikredilmemiş bulursan, o esas itibariyle bu saydıklarımızın dışında kalmaz, bunlardan birine dahil olduğunu azıcık bir tefekkürle görürsün.

 

İkinci Kısım: Dille Alakalı Ameller

Bunlar da yedi şubeye ayrılır:

1- Kelime-i tevhidi diliyle söylemek,

2- Kur'an'ı tilâvet etmek,

3- İlim öğrenmek,

4- İlim öğretmek,

5- Allah'a dua etmek,

6- Allah'ı zikretmek, istiğfar da buraya dâhildir,

7- Boş laflardan kaçınmak.

Üçüncü Kısım: Bedenî Ameller

Bu da kırk şubeye ayrılır. Bunlar da kendi aralarında üç çeşittir:

1. Çeşit: Muayyen Şeylere Ait Olanlar

Bunlar on altı şubeye ayrılırlar:

1) Temizlik. Buna beden, elbise ve mekân temizlikleri de girer. Bedeni hadesten temizlemek için abdest almak, cenabetten, hayızdan, nifastan temizlemek için yıkanmak da girer.

2) Namaz kılmak; buna farz, nâfile ve kaza namazları da girer.

3) Zekat vermek; buna sadaka vermek, sadaka-ı fıtr ödemek, cömertlik, fukara ve misafirlere yedirip ikram etmek de girer.

4- Farz ve nâfile oruçlar.

5- Haccetmek, umre de buraya girer.

6- İ'tikafa girmek. Kadir gecesini aramak da buna dahildir.

7- Dînin yaşanabileceği yere gitmek, şirk diyarından hicret de buna girer.

8- Nezirlerini ödemek.

9- Yeminleri yerine getirmek.

10- Keffaretlerini ödemek.

11- Namaz içinde ve dışında setrü'l-avret (ayıp yerlerini örtmek, tesettüre riayet etmek).

12- Kurbanları kesmek, nezir kurbanı varsa onu da kesmek.

13- Cenâze işlerine bakmak.

14- Borcu ödemek.

15- Muâmelelerde doğru olmak, ribadan kaçınmak.

16- Doğrulukla şâhidlik etmek, hakkı gizlememek.

2. Çeşit: Kendisine Tabi Olanlarla İlgili Şeyler

Bunlar altı şubedir:

1) Meşru nikahla evlenip iffeti korumak.

2) Aileye karşı vazifelerini yerine getirmek. Hizmetçilere iyi muâmele de buraya girer.

3) Annebabaya iyi muâmele etmek. Onlara karşı ukuk (haksızlık)tan kaçınmak da buraya girer.

4)  Çocukların terbiyesi.

5)  Sıla-i rahm.

6)  Büyüklere itaat.

3. Çeşit: Âmmeye Müteallik Şeyler

Bunlar da onsekiz şubedir:

1) İdâreciliği adaletle yürütmek,

2) Cemaate uymak,

3) Ulu'l-emre itaat etmek,

4) İnsanları barıştırmak. Hâricilere ve âsilere karşı mücadele de buraya girer.

5) İyilikte yardımlaşma.

6) Emr-i bi'lma'ruf nehy-i ani'lmünkerde bulunmak (yani insanlara iyiliği emretmek, kötülükten menetmek).

7) Hududu (ağır cezaları) tatbik etmek.

8) Cihad etmek. Kışlalarda asker bulundurmak buna dâhildir.

9) Emaneti edâ etmek. Ganimetten beşte biri (hums) ödemek de buraya dâhildir.

10) Ödemek şartıyla borç vermek.

11) Komşuya iyi muâmele etmek.

12) Geçimli olmak. Helâlinden mal toplamak da buraya dahildir.

13) Malı yerinde harcamak. İsrâftan kaçınmak da buraya girer.

14) Selam'ı almak.

15) Hapşırana "yerhamukâllah" demek.

16) İnsanlara zarar vermekten kaçınma.

17) Eğlenceden kaçınmak.

18) Yoldan rahatsızlık veren bir cismi kaldırmak. Bütün bunlar, toplam 77 şube yapar.

 

Hayâ: Ar, utanma duygusu. Edep, mahcubiyet, utanmak; ar ve namus; nefsin çirkin şeylerden sıkılması ve bunun için kötü şeylerdi terk etmesi. Hoş ve güzel olmayan bir olayın ortaya çıkmasından kalpte meydana gelen bir incelik ve ızdıraptır. Haya herkese nasip olmayacak kadar değerlidir.

 

Hatta Aristotales, "Kadınlarda en çok sevilecek şey nedir?" sorusuna "Yüzlerinde hayadan dolayı ortaya çıkan kırmızılık" cevabını vermiş.

 

Hz. Ebu Bekir (r.a)'dan: Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuş:

"Haya İmandandır. İman ise cennettedir. Hayâsızlık cefadan bir parçadır. Cefa ise cehennemdedir."[111]

 

* Haya duygusu ar perdesidir. İnsan ar perdesini yırtarsa artık ondan haya namına bir şey kalmaz. Haya imandan olduğuna göre, hayası olmayan bir insanın imanından bahsedilemez.

 

* Hayasızlık, pervasızlıktır. Günah işleyen bir insanın o esnada yüzü kızarmıyorsa, o kişinin imandan nasibi kalmamış demektir.

 

* İman çıplaktır, örtüsü hayadır, ziyneti ise takvadır.

 

 

 

 

 

 

SU ve TEMİZLİK

 

Sekizinci Ayet

 

يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلوَةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى اَوْ عَلَى سَفَرٍ اَوْ جَاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ اَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلَكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ 

 

"Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Eğer cünüp iseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da sizden biriniz ayakyolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Umulur ki, şükredersiniz." [112]

 

يَااَيُّهَا Ey الَّذينَ edenler امَنُوا iman اِذَا zaman قُمْتُمْ kalktığınız اِلَى الصَّلوةِ namaza فَاغْسِلُوا yıkayın وُجُوهَكُمْ yüzlerinizi وَ ve اَيْدِيَكُمْ ellerinizi اِلَى kadar الْمَرَافِقِ dirseklere وَامْسَحُوا meshedin بِرُؤُسِكُمْ başlarınızı وَ ve اَرْجُلَكُمْ ayaklarınızı da اِلَى kadar الْكَعْبَيْنِ her iki topuğa وَاِنْ Eğer كُنْتُمْ iseniz جُنُبًا cünüp فَاطَّهَّرُوا temizlenin وَاِنْ eğer كُنْتُمْ iseniz مَرْضى hasta اَوْ veya عَلى سَفَرٍ yolculukta اَوْ ya da جَاءَ gelmişse اَحَدٌ biriniz مِنْكُمْ sizden مِنَ الْغَائِطِ ayakyolundan اَوْ yahut لمَسْتُمُ dokunmuşsanız da النِّسَاءَ kadınlara فَلَمْ تَجِدُوا bulamamışsanız مَاءً su فَتَيَمَّمُوا bu durumda teyemmüm edin صَعيدًا temiz طَيِّبًا bir toprakla فَامْسَحُوا sürün بِوُجُوهِكُمْ yüzlerinize وَ ve اَيْديكُمْ ellerinize مِنْهُ ondan مَا يُريدُ istemez اللّهُ Allah لِيَجْعَلَ çıkarmak عَلَيْكُمْ size مِنْ حَرَجٍ güçlük وَلكِنْ ama يُريدُ ister لِيُطَهِّرَكُمْ sizi temizlemek وَلِيُتِمَّ tamamlamak نِعْمَتَهُ nimetini عَلَيْكُمْ üzerinizdeki لَعَلَّكُمْ Umulur ki تَشْكُرُونَ şükredersiniz

 

Ayetin Nuzulü ve Açıklaması

Bu ayeti kerimeye "Teyemmüm ayeti" denilmiştir. Buhari ve Müslim, Hz.Aişe (r.a) rivayet ettiğine göre, gerdanlığını kaybettiği seferde geceleyin susuz bir mevkide konaklamışlar, abdest almak mümkün olmamış, bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur.[113]

 

Buharî'nin rivayet ettiği hadis, abdestin ayetin nüzulünden önce de onlara vacip olduğunun delilidir. Bundan dolayı zaten su bulunmayan bir yerde konaklamayı büyük bir iş olarak gördüler. Sirette sabit olan da Hz. Peygamberin üzerine namaz farz kılındığından itibaren abdestsiz namaz kılmadığı şeklindedir.

 

İbni Abdilberr şöyle der: Abdest ile ilgili uygulamalar önceden olmakla birlikte abdest ayetinin nüzulündeki hikmet, abdest farizasının Kur'an-ı Kerim'de okunan bir buyruk olmasıdır.

 

Başkası da şöyle demektedir: Abdestin farz kılınışıyla birlikte ayetin ilk bölümlerinin önceden nazil olmuş olması, sonradan teyemmümün söz konusu edildiği diğer bölümlerinin nazil olmuş olması da muhtemeldir.

 

Suyutî şöyle der: Ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü abdestin farz kılınması Mekke'de, namazın farz kılınışı ile birlikte olmuştur, ayet-i kerime de Medine'de inmiştir.[114]

 

 

 

Bedenin ve ruhun maddî manevî pisliklerden uzak tutulmasına temizlik denir. İslâm Müslümanları bazı görevleri yerine getirmekle mükellef tutmuştur. Bu görevlerden bir kısmı Müslümanın ruhi yönünü bir kısmı da maddî yönünü ilgilendirir. Dinin kesinlikle yerine getirilmesini istediği bedenî görevlerin aksatılması vücudun çeşitli rahatsızlıklara yakalanması ve dinî-ahlakî görevlerin yapılabilme güçlüğünü ortaya çıkarır. Bunun için bedenî görevleri titizlikle yerine getirmek, sağlıklı ve her an her türlü görevleri eksiksiz yapabilecek bir beden yapısına sahip olmak, ahlakî bir yükümlülüktür.

 

Sadedinde olduğumuz ayeti kerime abdestin tarifini verirken aşağıdaki hadisi şerif ise abdest suyunun durumunu nasıl olması gerektiğini ifade buyurmaktadır.

Abdest bedeni temizlerken madden kişiyi Allah ile buluşmaya hazırlar.

Hadisi şerif ise bedenin hangi tür sularla temizlenmesi gerektiğinden bahseder.

Yüce Allah cümlemizi gerçek temizliğe ulaşan kullarından eylesin.

 

 

 

Yedinci Hadis

 

 قَالَ رَسُولُ اللّهِ: الْبَحْرَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الحِلُّ مَيْتَتُهُ.

 

Allah Resulü (a.s) buyurdular ki: "Denizin suyu temizdir, ölüsü de helâldir."[115]

 

قَالَ buyurdu ki رَسُولُ Resulü (a.s) اللّهِ Allah الْبَحْرَ Denizin الطَّهُورُ temizdir مَاؤُهُ suyu الحِلُّ helâldir مَيْتَتُهُ ölüsü de

 

Hadisin Vürûdu ve Açıklaması

Vürûdu: Muvatta'da denir ki: Hz.Peygamber (a.s)’a deniz suyu hakkında soruldu: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bu soruyu soran sahâbînin adı hususunda farklı rivayetler vardır. Bizce isim ehemmiyet taşımaz. Mühim olan hadisteki fıkıhtır. Ahmed, Hakim ve Beyhakî tarafından tahric edilen bir rivayet, bu sorunun balıkçılar tarafından sorulduğunu ifade eder.

 

Arabistan kıyılarında, o devirlerde icrâ edilen balıkçılık hakkında açıklayıcı bazı teferruatı da ihtiva etmesi yönüyle ehemmiyetli olan rivayeti aktarıyoruz: "Biz, bir gün Resûlullah'ın yanında idik. Bir balık avcısı gelerek sordu:"Ey Allah'ın Resûlü! Biz balık avı için denize açılırız. Beraberimize bazı kapkacak alırız. Gemiye binerken karaya yakın bir yerde avlanıp dönmeyi düşünürüz. Bazan böyle yakında balık buluruz, bazan da bulamayız. Öyle olur ki, başlangıçta aklımızda olmayan uzaklıklara açılmış oluruz. Bu uzaklıkta ihtilam olan veya abdest alan oluyor. Beraberimizdeki su ile yıkanacak veya abdest alacak olsak bizi susuzluk helâk edebilir. Bu endişeyle deniz suyunu yıkanma veya abdest almada kullanmamıza ne dersiniz?" Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu soru karşısında deniz suyu için tahûr tabirini kullanır. Tahûr, hem temiz hem temizleyici manâsına gelen mastar-isimdir. Kendisiyle temizlik yapılan şey demektir.[116]

 

لِنُحْيِىَ بِه بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا اَنْعَامًا وَاَنَاسِىَّ كَثيرًا

 

"Ölü bir yeri diriltmek ve yarattığımız nice hayvan ve insanları sulamak için gökten tertemiz su indirmişizdir."[117]

 

Şu halde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "Su temizdir; onu hiçbir şey kirletmez" ifadesi, ancak vahy-i ilahî ile konuşabilen, eşyanın sırrı kendisine açılmış, eşyanın hakikatını olduğu gibi gören, bilen, makam-ı nübüvvete mazhar bir zatın mucizevi bir sözüdür. Böyle bir hakikatı, böyle bir kesinlikle, Aleyhissalâtu vesselâm'ın içinde bulunduğu içtimâî şartlarda bir başka kimsenin söylemesi mümkün değildir. Zamanımızın gelişen tekniği bu sözün doğruluğunu ispatlamıştır: Su, içerisine karışan pis maddeler sebebiyle kirlenir, ama aslî tabiatı bozulmaz. O tabiat daima temizdir. İçerisine sonradan giren maddeler tasfiye edilip suyun içerisinden ayıklandı mı geriye "pislik tutmayan temiz su" kalır. Esasen tabiatta bu yapılmaktadır. Kirlenen suyun kirliliği tabiatta temizlenmemiş olsaydı, yeryüzünde, dünya kurulalıdan beri kirlenen sular sebebiyle bugün temiz su kalır mıydı?

 

Günümüzün tekniği suyun faydalı ve zararlı olma vasıflarını tesbitte bir kısım ölçme aletleri geliştirmiştir. Bütün bu teknik gelişmelere rağmen dinin koyduğu ölçüler değerini kaybetmez, zira insanoğlu beraberinde ölçüm âletleri taşıyamaz. Dağda, kırda, gezinti mahallerinde, yolculuk sırasında her an su problemiyle değişik şekillerde karşılaşabiliriz. Temiz ve pis su hakkında dinimizin koyduğu esasları bilmek bir kısım yanlışlıkları ve riskleri asgariye düşürür.

 

Unutmayalım ki, bugün tekniğin hâlâ girmediği nice köy ve hattâ kasabalarımız var. Buralarda temiz ve pis su mevzuunda dinimizin ölçülerinin bilinmesi gereklidir. Şu hususu da kaydedelim ki, temizliği hususunda hiçbir şüphe olmayan su varken, şeriatın aradığı zevâhire göre temiz sayılması gerekmesine rağmen içimizde kuşku duyduğumuz suyu kullanmamız gerekmez.

 

Müslüman, yediği, içtiği ve giyindikleri kadar içinde yaşadığı çevrenin de temiz olmasına dikkat eder. Bu önemli bir ahlakî sorumluluktur. Başta evler olmak üzere, sokaklar, mahalleler, köy ve kasabalar mutlaka temiz tutulmalıdır. Eğitim kurumları