
Mukâtil B. Süleyman El-Horasânî
Çeviren: M. Beşir Eryarsoy/ İsaiah Golfeld
İşaret Yayınları
Mukâtil B. Süleyman El-Horasânî'den Helâl Ve Haramın Tefsiri
Farz Olan Beş Vakît Namazın Vakitlerinde Kılınması
Müminlerin Emirinin Müminlere Yapmalarını Emrettiklerinin Açıklaması Yüce
İmamın Arkasında Kur'ân Okumak
Beş Vakit Namazın Cemaatle Kılınması
Mescidler Ve Onlarda Allah'ı Anmak
Mescidlere Giderken Giyilmesi Emredilmiş Elbiseler
Münafıklara, Mallarının Ve Evlatlarının Kendilerini Namazdan Alıkoymamalarını Emretmesi '
Buğday, Hurma Ve Üzümün Zekâtı
Farz Sadakanın/Zekâtın (Sarf) Yerlerî
Ecrini Allah'tan Umarak Zekât Veren
Müminler İçin Hazırladığı Mükâfaat
Zekât Hususunda Cimrilik Eden,
Onu Farz Görmeyen Kimseler Ve Böyleleri İçin Hazırlanan (Ceza)Lar
Farz Zekât İle Birlikte Nafile Salaka
Ecrini Allah'tan Beklemesi Hâlinde Müminîn Verdiği Sadakanın
Başa Kakmanın Sadakayı Boşa Çıkarması
Sıla-Î Rahim [Akrabalık Bağını Gözetmek)
Anne-Babaya, Akrabaya, Komşuya
Kendisine Daha Fazla Verilsindiye
Bağışta Bulunan Kimsenin Durumu
Sadaka İle Birlikte Borç Vermek
Oruç Bahisleri Ve İlk Oruç Şeklinin Neşredilmesi
Mescîd-Î Haramtn Bina Edilmesi,
Allah İçin Tamamlanmasını Emretmesi, Mîkatlar Ve Telbiye
İhramlının Sakınması Gereken Hususlar
El-Beytu'l-Atîkve Oraya Varan Hacının Onu Nasıl Tavaf Edeceği
Kurban Kesim Günleri Olan Mina Günleri Tavaf Ve
Mina'da İlk İki Günde Acele Eden İle Kurban Kesiminden Sonra : İki Gün Daha Kalanlar
İhramlı İken Av Hayvanı Öldürmenin Cezası
Bir Mümini Öldürdükten Sonra Şirke Girip Müşriklere Katılan
Ve Onlarla Birlikte İkâmet Eden Kimsenin Durumu
Müslümanlarla Birlikte Onların
Yurdunda İken Bir Mitmini Kasden
Öldürenin Durumu, Kısas Ve Kısasın
Malların Zulümle Yenilmesinin Haram Kılınması
Vasilere, Yetimlerin Mallarında ,Yapmaları Emredilen Uygulama
Allah'ın Müminlere, Amâ Ve Topal İle Akrabalarının Evlerinde Yemek Yeme Ruhsatı
Ölçü-Tartının Eksiksiz Yapılmasının
Emredilmesi Ve Eksik Ölçüp Tartanlara
Ölçü Ve Tartıyı Eksik Yapanlar İçin Hazırlanan Azab
Ölenin Malının Üçte-Bîrinden Mirasçı Olmayanlara Vasiyette Bulunması
Mirasçılara, Ölenin Mirasçı Olmayan Akrabalarına Da Bir Şeyler Vermeleri Emri
Mirasın Paylaştırılması Bahisleri
Ana-Babanın Çocuklarından Alacakları Miras
Erkeğin Karısına Mirasçı Olması
Kadının Kocasına Mirasçı Olması
Baba-Bir Kardeşleri , Bulunmayan Kardeşlerin Analarından Alacakları Miras
Ana-Baba-Bir Yahut Baba-Bir Erkek Ve Kızkardeşlerîn Mirası
«Ulü'l-Erham"In Mâhiyeti Ve Kendileriyle Kardeşlik
İçkinin (Helâlliğinin) Neshedilip
Büyük Günahlar Ve Bunlardan Kaçınanlar İçin Allah'ın Hazırladığı (Mükâfaat)
Beş Vakit Namazın Keffâret Olduğu Küçük Günahlar
Tevbe Zamanı Ve Yüce Allah'ın Tevbekârlara Hazırladıkları
Neseb Ve Sıhriyet Sebebiyle Evlenîlmesi Haram Olanlar
Oğulların Eşlerinin Babalara, Babaların Eşlerinin De Oğullara Haram Kılınması
Muta Nikâhının Haram Kılınması
Ehl-İ Kitab'tan Olmayan Müşrik Kadınları Nikahlamanın Haram Kılınması
Müslümanlara Bekar Erkek Ve Kadınları Evlendirmekle Emrolunmaları
Hür Erkeklere, Dört Hür Kadınla Evlenmenin Helâl Kılınması
Ehl-İ Kîtab'tan Hür Kadınlarla Evlenmenin Helâl Kılınması
Cariyelerle Evlenmesinin Helâl Kılınması
Müslümanların Çımayı, Elbise Ve Yemeği Kendilerine Haram Kılmaktan Nehyedilmeleri
Kocalara, Kadınlarla Geçinme Emri
İddet İçerisinde Bir Talâk Vermek Ve İddet İçerisinde Dönmek
Boşamada Kadınlara Zarar Vermenin Yasaklanması
Kadının İddetî Ve İddet Esnasında ' Süknâhakkı
Boşanan Hür Kadınların Süknâ Hakkı
Karısını Veya Cariyesini Kendine Haram Kılanın Durumu
Muhayyerlik: Erkeğin Karısını Muhayyer Bırakması Ve İşini Kendi Eline Vermesi
Erkek Ve Karısı Arasında Li'ân
Zina, Zina Dolayısıyla Hürler İçin Öngörülen Hadd İle Kazf Haddi
Zina Eden Kölelerin Cezası Zina Ve Başka Bir İşi Yapmaya Zorlananların Durumu
Muhsan Kadınlara Zina İsnad Etmekve Bunun Haddi
Hırsızlık Haddi Ve Hırsızın Günahı
Hatâen Öldürülen Kimsenin Diyeti
Antlaşmalıların (Yemin) Keffâreti
Yerine Getirilmesi Gereken Adaklar
Borcun, Yazıcılar Tarafından Allah'ın Kendilerine Öğretmesine Mukâbil-Yazılması Ve Şâhidler
Müslümanların Evlerine Girerken İzin İstemeye Dâir Allah'ın Emri
Selam Ve Müslümanıarın Birbirlerine ' Selâm Verip Almaları
Mümin Erkek Ve Kadınlara, Bakışlarını Kısmalarının Ve İffetlerini Haramdan
Hür Kadınlara Başörtü Üzerinden Cilbabın -Ki Bu Kınadır- Emredilmesi
Evlenme Ümidi Kalmamış Yaşlı Kadınlara Cilbablarını Üzerlerine Almamaları Hususunda İzin Verilmesi
Mümin Erkek Ve Kadınların Birbirleriyle Alay Etmelerinin Yasaklanması
Mümin Erkek Ve Kadınlara Zan Ve Gıybetten Kaçınmalarının Emredilmesi
Müslümanların Müşrikler Ve Gayrısıyla Yaptıkları Antlaşmalara Riâyet Etmelerinin Emredilmesi
Müslümanlarla Müşrikler Arasındakiahîdlerden Bozulması Emredilenler
(Haram Ve Helâl Yiyecekler) Leşin, Kanın Ve Domuz Etinin Haram Olması
Boğazlananlardan Müslümanlara Helâl Kılınanlar
Ehl-İ Kitab'ln Kestiklerinden Müslümanlara Helâl Kılınanlar
Avcı Hayvanların Avladıklarından Müslümanlara Helâl Kılınanlar
Müslümanlara, Nebiye Salât Etmelerinin Emredilmesi
Müminlere, Allah'ı Dille Çok Zikretmelerinin Emredilmesi
Müminlere Hayr İçin Duanın Emredilmesi, Şer İçin Duanın Nehyedilmesi
Müminlerin Amelleri Ve Allah'ın Amelleri Sebebiyle Onlara Hazırladıkları
Amelde Riyanın Müzminlere Yasaklanması
Hayır Veya Şer Bir Çığır Açıp Da Kendisine Uyulan Kimsenin Durumu
Bineğe Bindiklerinde Müminlere Söylemeleri Öğretilenler
Müminlerden Mücâhid Olanlar Oturanlardan Allah Nezdinde Üstündür
Allah Yolunda Cihad Ederken Öldüren Ve Öldürülenin Âhîretteki Mükâfaatı Aynıdır
Allah Yolunda Cihad Ederken Şehid Olanların Ruhları
Allah'ın Müşriklerle Savaşmadaağır Yükümlülüklerden Sonra Müslümanlara Ruhsat Vermesi
Harb Ehli Müşriklerden Alınan Feyin Paylaştırılması
Müslümanların, Cizye Vermeyi Kabul Edinceye Kadar Ehl-Î Kitabla 'Savaşmalarının Emredilmesi
Müslümanlara, Müminlerden Bâğî Olanlarla Savaşmalarının Emredilmesi
Musibet Karşısında İstircâ'da Bulunmak
Muhkem Âyetler Ve Bakaranın Sonunda İnzal Edilenler
Hayrı Ve Şerhiyle Kaderin Nihâî Olarak Yazılmış Olduğu
Allah'ın Nebiye, Ölen Münafıklar Üzerine Namaz Kılmasını Yasaklaması
Masrufu Emredip Münkerdennehyetmek Ve Bu Esnada Karşılaşılacak ; Eziyetlere Sabretmek.
Bazı Davranış Ve Vasıflarıyla ' Anılan Kimselerin İsimleri
Kitab Burada Sona Erdi, Hamd Âlemlerin Rabbi Allah'adır
Bildiğim kadarıyla dünyada tek nüsha olan ve İngiltere Yazma Eserler Kütübhânesi'nde "or. 06333 no"da kayıtlı bulunan bu fıkhî tefsir yazması,[1] David Fıtz tarafından 15.4.1902 tarihinde British Museunı'a kazandırılmış,[2] fakat -göründüğü kadarıyla- oryantalistlerin gözünden kaçmış, yahut da dikkatlerini çekmemiştir. British Museum Arabça Yazmalar Katalogu'nda böyle bir eser gözükmediği gibi, Brockelman da GAL adlı eserinde bunun numarasını yanlış vermiştir.[3] Prof. Dr. Fuad Sezgin ise GAS adlı eserinde bu kaynaktan yararlanma imkânını biraz daha kolaylaştırmış bulunmaktadır.[4]
Tefsîru Hamsi Mieti Ayetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm [Kur'ân-ı Kerîm'den Beşyüz Âyetin Tefsiri] adlı bu eser 103 varak olup her sahifede 17 satır bulunmaktadır. Bu nüshayı, iri harflerle istinsah eden Muhammed b. Harun el-Cuneynî, 4 Cumâde'1-Ulâ 792 hicrî'de yazımını tamamlamıştır.[5] Başında tefsir kelimesi bulunan başlıkların büyük çoğunluğu kırmızı mürekkeble yazıldığı gibi, bundan sonraki bir ya da iki kelime de kırmızı mürekkeble yazılmıştır. Aynı şekilde Kur'ân âyetinden önceki qavl kelimesi de kırmızı mürekkeble yazılmıştır. Müstensih lehak (gösterilen yere ilave) rumuzu ile atlanmış birtakım kelimeleri de sahife kenarlarına kaydetmiştir. Müstensihin hattından farklı bir hat ile bazı konular için matlab başlığıyla gösterilen birtakım konular için kenarda, cüz'î bazı başlıklar da eklenmiş bulunmaktadır. [6]Yazma nüshada herhangi bir başlık (ve paragraf başı) bulunmamakta, fakat lugavî olmamakla birlikte zaman zaman bazı dairevî rumuzlarla birtakım duraklara işaret edilmektedir. Müstensih, bazan Kur'ân âyetlerini iktibas ederken, bazan da birtakım kelimeleri yazmamak suretiyle hata etmiştir. Eserde bulunan gramer hatalarının sorumluluğu müstensihe ait gibi görünüyor. Eserin imlasında fetha, damme ve kesre gibi hareke tercihlerinde belli bir istikrar göstermemektedir. Müstensih, elif-i maksureyi [7] bilmezden gelerek bunu memdud elif [8] olarak yazdığı gibi, ortadaki ve sondaki hemzeyi de görmezden gelmiştir. Ben ise bu eserin tahkikini yaparken, alışılagelmiş imlanın dışına çıktığı pek çok yerde onun yazdığı şekli muhafaza ettim; bununla birlikte muhakkik rolünü aşarak kitabın üslubunu tashih etmeye kalkışmış olmamak için buna sadece işaret etmekle yetindim. Kitabın metni çerçevesinde bir harf, bir kelime ya da bir mülahaza eklemek zorunda kaldığım hallerde bunu köşeli parantez arasında kaydettim.[9]
Kitabın adının, yazma nüshanın birinci sahifesinde kaydedilmesinin yamsıra, kitabın isnadının ardından gelen birinci bab başlığından sonraki ifadeler de kitabın Mukâtil b. Süleyman'dan nakledildiği kanaatini pekiştirmektedir.[10] Yani bu eser; ilim adamlarının, Öğrencilerinin ya da onlara uyanların, müellifin öğrettiklerinden olduğunu bildiklerine, sandıklarına ya da iddia ettiklerine uygun bir tür te'lif olduğu anlamına gelir. Fakat İbnu'n-Ne-dim (v. 386 H.) [11] Tefsîru Hamsi Mieti Âyetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm [Beşyüz Ayetin Tefsiri] adlı eseri Mukâtil b. Süleyman'a ait olarak göstermektedir.[12] Bu durum ise kitabın, miladî X. asnn sona erişinden çok önce te'lif edilmiş olduğunu ve isnadın sonlarında isimleri verilen üç ilim adamının, sadece kitabın râvileri olup onun müellifleri arasında yer almadıklarını gösterir. Bu bir bakıma böyledir. Diğer bir açıdan bakılacak olursa şunu söyleyebiliriz: İbnu'n-Nedim, bir âlime tâbi olanların teliflerini, bizzat o âlimin te'liflerindenmiş gibi değerlendirmiştir. Böyle bir durum ise İbnu'n-Nedim döneminde alışılagelmiş bir husustur.[13]
Tefsîru Hamsi Mieti Âyetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm'in [Kur'ân-ı Kerîm'den Beşyüz Âyetin Tefsirinin] başında bulunan rivayet zinciri, miladî XI. asrın ilk yarısına [hicrî 391-441 yılma] kadar ulaşmaktadır.
Rivayet zincirindeki zatlara gelince: Kitabın son râvi-si olup ismi belirtilmeyen şahıs -ki tercihen, Kadı Ebû Bekr b. Muhammed b. Akîl b. Zeyd eş-Şehrezûrî-[14] Kadı Ebû 'Abdullah Muhammed b. 'Ali b. Zâdelec'ten [15] rivayet
etmektedir. O da Ebû Muhammed 'Abdu'l-Hâlık b. el-Hasen'den [16] (v. 351 ya da 357-358 H.) rivayette bulunmaktadır. O da Kadı Ebû Muhammed 'Abdullah [Ubeydullah] b. Sâbit'ten [17] (309 H.), o da babası Sabit b. Ya'kûb'tan (243 H.), o da Ebû Salih el-Huzeyl b. Habîb ed-Dendânî'den rivayet etmektedir. ed-Dendânî de et-Tefsiru'l-Kebîri, Mu-kâtil b. Süleyman'dan rivayet etmiştir. Mukâtil, hicrî 150 yılında vefat etmiştir.[18]
Tefsîru Hamsi Mieti Âyetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm [Kur'ân-ı Kerîm'den Beşyüz Âyetin Tefsiri] kitabının senedi, Mukâtil'in Tefsiri'nin senedine benzemektedir. Ubeydullah b. Sabit bu kitabın sözü edilen son muharriri rolünü temsil etmektedir. O Mukâtil'den nakledilen birtakım Hadisler ve daha başka hususlarla birlikte, kendi çağdaşlarından bazılarının birtakım lugavî açıklamalarını da eklemiştir. Böylelikle biz onun [Ubeydullah b. Sâbit'in] fıkhı meselelerdeki görüşünün, oi.unki [Mukâtil'inki] gibi olduğunu kabul edebiliriz. Mukâtil'in Tefsiri'nin isnadı, bu konuyla ilgili olarak gayet açıktır. Orada şunları soylemektedir: 'Abdu'l-Hâlık b. Hasen .edi ki: "Ben Ubeydul-lah b. Sâbit'in kitabının arka tffafmda şunları gördüm..."[19] Böylelikle bizler Mukâtü'n Tefsirine .son şeklini veren 'Abdullah b. Sabit'in, Tefsîu Hamsi Mieti Ayetin mine'l-Çur'âni'l-Kerîm [Kur'ân-ı Keîm'den Beşyüz Âyetin Tefsiri kitabını da te'lif ettiği gömünü tercih edebiliriz. el-Eşbâh ve'n-Nezâir adlı eserini deonun te'lif ettiği ihtimali kuvvetli görünmektedir.[20] 'AHu'l-Hâlık'm kitabı,[21] 'Ubeydullah'm te'lifî olan ve et-Tefs'ru'l-Kebîr/Mukâtil'in Tefsiri denen eserden başkası değildir. Bu da 'Abdu'1-Hâ-lık'm ders olarak okuttuğu ve rivâjît ettiği kitabtır. Tercih edilen görüş şu ki: Senedte zkredilen 'Abdu'1-Hâ-lık'tan sonrakiler sadece Tefsîru Htmsi Mieti Âyetin mine'l-Çur'âni'l-Kerîm [Kur'ân-ı Kerîn'den Beşyüz Âyetin Tefsiri] adlı eserin râvilerinden ibarıttirler.[22]
Kuşku yok ki, bu kitab [Tefsîru Hamsi Mieti Âyetin mine'l-Çur'âni'l-Kerîm] belli bir mezhebin fikhî telifidir. Bu kadılık yapmış birisinin te'lif ettiği ve yine kadılar tarafından rivayet edilmiş bir fıkıh kitabıdır. Bunların bazıları hakkında elimizde bilgi bulunmamaktadır. Bu kitabın senedinde adı geçen ilim adamlarının dinî ve siyasî bakımdan neye müntesib olduklarına dair sorulacak suale Mukâtil'in tefsirinin senedleri henüz açıklıkla cevab verememektedir. Görüldüğü kadarıyla gerçek kaynaklan örtmeyi hedefleyen tedlis yöntemini ve el-Eşbâh ve'n-Nezâir adlı eserinde de izlediği yolu, Tefsîru Hamsi Mieti Âyetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm\n [Kur'ân-ı Kerim'den Beş-yüz Âyetin Tefsirinin] rivayetinde de izlemiştir. Hatta Salebinin, el-Keşf ve'l-Beyân adlı eserinde sözü edilen bütün senedlerde bu böyledir.[23] Mukâtil'den nakledilen bu üç eserin ve eserde gözetilen fılıhî sistemin, Mukâtil Tb. Süleyman'ın öğretilerini takib eden kesimleri açığa çıkartacak şekilde incelemelerinin yapılacağını ümit ederiz.
Tefsîru Hamsi Mieti Âyetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm [Kur'ân-ı Kerimden Beşyüz /yetin Tefsiri] adlı eser, Mu-kâtil'in Tefsirinin bir özetidir Nitekim dipnotlarda işaret olunan Topkapı III. Ahmed Hütübhânesi'nde bulunan [24] no'da kayıtlı 1 ve 2. ciltleriyleyapılacak bir mukayese bunu ortaya çıkaracaktır. Mukstü'in elinizdeki bu eseriyle, et-Tefsiru'l-Kebîr'i arasındaki ilişki, özel yazma üsîubla-nnda bile açıkça görülmektedir. Fakat et-Tefsiru'l-Kebîr, bazı âyetlerin tefsirinin bulunmadığı eski bir nüshadan istinsah edilmiştir. Nitekim nüstensih de bunu ifade etmiş bulunmaktadır.24 Bundan dolayı görüldüğü kadarıyla Tefsîru Hamsi Mieti Ayetiz mine'l-Qur'âni'l-K.erîm [Kur'ân-ı Kerîm'den Beşyüz Âyetin Tefsiri] adlı eser bazı hallerde bazı karışıklıkları bulunan Mukâtil'in Tefsiri'nin nüshasını tamamlayabilmektedir. Müellifin, bu eserinde çoğunlukla et-Tefsiru'l-Kebîr'i özetlemiş olmasına rağmen bu böyledir. Eserimizin senedinde yer alan isimler listesi, açıkça şunu ortaya koymaktadır ki: Birçok sened, miladî 10. asırda [hicri 288-390'da] te'lif edilmiş eserlerin sened-leri ile ilgili derinlemesine açıklamalarda bulunan büyük Hadis tenkidçilerinin öngördükleri şartlarla uyum arzet-memektedir. Bu da bizim Tefsîru Hamsi Mieti Ayetin mi-ne'l-Qur'âni'l-Kerîm [Kur'ân-ı Kerimden Beşyüz Ayetin Tefsiri] adlı eserin, miladî 900 [hicrî 288-89] dolaylarında te'lif edilmiş olduğu kanaatimizi desteklemektedir. Aksi takdirde bu eserin senedleri, Hadis tenkidi nazariyesinin gereklerine daha uygun bir konumda olurdu. Buna ek olarak biz, Tefsîru Hamsi Mieti Ayetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm [Kur'ân-ı Kerîm'den Beşyüz Ayetin Tefsiri] adlı eserde ashâb ve tabiînin görüşleriyle, Peygamber'in Hadislerini birbirinden ayırdedebilmekteyiz. Nitekim ilgili notlarda buna işaret etmiş bulunuyoruz. Bu ise, eserin oldukça eski olduğuna dâir kanaatimi desteklemektedir. Şayet böyle olmasaydı, eserdeki Hadislerin çoğunluğunun Peygambere ait olması gerekirdi.[25]
Ben burada bu eseri tahkik etme fırsatını sunduğu için Bar-Ilan Üniversitesi'ne teşekkürlerimi sunmak isterim.[26]
Rahman, Rahîm Allah'ın Adıyla
Rabbim! Kolaylaştır, yardım et ve afiyette hayr ile sonlandır.
Bize Kadı Ebû 'Abdullah Muhammed b. Ali b. Zâdelec haber verdi dedi ki: Bize 'Abdu'l-Hâlık b. el-Hasen tahdis etti dedi ki: Bize 'Abdullah b. Sabit babasından, o el-Hu-zeyl b. Habîb'ten, o da Mukâtil b. Süleyman'dan (r.a) tahdis etti ki: [27]
Mukâtil dedi ki: Cehennemin köprüsü üzerinde kulların sorgulanacağı dokuz geçit noktası vardır: Birincisinde kul, azîz ve celîl Allah'a îmândan sorguya çekilir. Eğer bunu ihlâsla ve eksiksiz olarak cevabi andırır sa, ikincisine geçer ve namazdan sorguya çekilir. Eğer namazı eksiksiz yerine getirdiği anlaşılırsa, üçüncüsüne geçer ve zekâttan sorguya çekilir. Eğer zekâtı eksiksiz yerine getirdiği görülürse, dördüncüsüne geçer ve oruçtan sorguya çekilir. Eğer orucu eksiksiz yerine getirdiği görülürse, beşincisine geçer ve hacctan sorguya çekilir. Eğer haccı eksiksiz yerine getirdiği ortaya çıkarsa, altıncısına geçer ve i umreden sorguya çekilir. Eğer umreyi de eksiksiz yerine | getirdiği görülürse, yedincisine geçer ve başkalarına yap-i tığı zulümlerden sorguya çekilir. Eğer kimseye zulmetme- i diği anlaşılırsa cennete gider.
İşte şanı yüce Allah'ın şu buyruğu bunu anlatmaktadır.
Kuşkusuz Rabbin gözetlemektedir {yani, melekler kulları gözetlemektedir; onları cehennem köprüsü üzerinde bu yedi geçitte durdurup bu yedi hususta sorguya çekerler —ve îmân olmaksızın ameller kabul edilmez-}. (Fecr/14) [28]
Mukâtil dedi: Kur'ân'dakilere îmân eden bir kimse Allah'ın (azze ve celle) bütün emirlerine îmân etmiş olur.
îmân, Bakara sûresinde, Allah'ın (sübhânehu ve te-âlâ) şu buyruğunda zikredilmektedir:
Elif-lâm-mîm. Şu kitab {yani, bu Kur'ân} -ki onda [29] {yani, onun Allah'tan indirildiğinde} rayb {(yani, şek/kuşku)} yoktur-. {O Kur'ân} hudâdır {yani, da-lâli beyândır} muttakiler (yani, şirkten korunan kimseler} için. Onlar ki, gayba {yani, Kur'ân gaybı-na; onun Allah Teâlâ'dan Muhammed'e indirildiğine} îmân ederler {ve onun helâlini helâl, haramını haram bilirler; içindekiler gereğince amel ederler}.1 (Bakara/1-3)
Kur'ân'da, îmân esaslarının bir kısmı da Yüce Allah'ın şu buyruğunda dile getirilmektedir:
Fakat birr, Allah'a (yani, Allah'ın biricikliğine},! Ahiret Günü'ne {[yani], öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılıklarının görüleceğine}, meleklere {yani, meleklerin hak olduğuna}, kitaba {yani, Yüce Allah'ın indirdiği bütün kitablarm hak olduğuna), nebilere iyani, nebilerin tümünün hak olduğu-' na) îmân edenin {yani, tasdik edenin} yaptığıdır. (Bakara/177)
İşte bütün bunlar îmânın esasını teşkil eden hususlar
arasında yer alırlar.
Mukâtil 'Abdullah b. Bureyde'den rivayetle şöyle diyor: Cebrâîl, Nebî'ye (s.a) bir bedevi suretinde gelerek -ki Nebî onu tanımadı— sordu:
— Ey Muhammedi îmân nedir? Nebî (s.a) şöyle cevab verdi:
— Allah'a, Ahiret Gününe, meleklere, kitab(lar)a, nebilere, ölümden sonra dirilişe, hayrı ve şerriyle kadere îmân etmendir.
(Bedevî suretindeki adam) sordu:
— Bunu yapacak olursam ben mü'min olur muyum? Nebî cevab verdi:
— Evet.
Bedevî suretindeki adam dedi:
—Doğru söyledin.
Bedevi suretindeki adam tekrar sordu:
— Peki islâm nedir?
Nebî cevab verdi:
— Allah müstesna ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı eksiksiz kılman, zekâtı vermen, Ramazan ayında oruç tutman ve Beyt'i haccetmendir.
Bedevi suretindeki adam sordu:
— Bunu yapacak olursam ben müslim olur muyum? Nebî cevab verdi:
—Evet.
Bedevî suretindeki adam dedi:
— Doğru söyledin.
Bedevî suretindeki adam tekrar sordu:
— Peki ihsan nedir? Nebî cevab verdi:
— Allah'a (azze ve celle) ittika etmendir, O'nu görüyormuş gibi.[30] Zira sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor.
Bedevî suretindeki adam Nebî'nin (s.a) yanından ayrılıp gidince dedi:
— O adamı yanıma geri getirin!"
Ancak onu bulamadılar. O vakit onun kim olduğunu anladı ve buyurdu ki:
— Bu Cebrâîl idi, size dîninizi öğretmeye geldi. :
'Dedi:2 Bize Mukâtil Sabit el-Bunânî'den, o 'Abdu'r-Rahmân b. Ebî Leylâ'dan, o Ka'b b. Ucre'den, o da Nebî'den (s.a) Yüce Allah'ın, Kim bir Kasene ile gelirse ona, ondan bir hayır vardır (Neml/89) buyruğu hakkında haber verip dedi:
el-Hasene, "tevhîd"tir.
Mukâtil dedi:
Ona bir hayır vardır {yani, "o kimseye ondan bir hayır verilir. Hayrın tamamı tevhîdten gelir" demektir}. (Neml/89)
Yüce Allah bir başka âyette de şöyle buyurmaktadır:
Tayyib kelime {yani, tevhîd} O'na yükselir; onu da sâlih amel yükseltir. (Fâtır/10)
Maksat tevhîd'tir,[31] "ameller onun sayesinde kabul edilir" demektir. Bundan dolayı ameller zikredilmektedir. [32]
Namazları vakitlerinde kılmaya özen göstermek:
Dedi:[33] Dedi:[34] Mukâtil bize, Bişr b. Teyn el-Medenî'-den, o da Nebî'den (s.a) haber verip dedi:
Namaz dînin direğidir. Kim namazı terkĞderse dîni yıkar.
Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Namazları koruyun {yani, farz namazları vakitlerinde kılın} ve orta namazı da {yani, 'asr namazım da}! (Bakara/238)
Mukâtil Ebî İshâk'tan, o el-Hâris'ten, o 'Ali'den, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etti:
Cebrâîl (a.s) bana haber verdi ki, orta namaz {'asr namazı), Allah'ın nebisi Süleyman'ın, (güneş) perdenin arkasında gizleninceye kadar kıl(a)madığı namazdır.
Dedi:
Sabr u salât ile istiâne edin {yani, âhireti taleb hususunda farzlar ve beş vakit namaz üzerinde -orılan vakitlerinde kılmak suretiyle- sabr ile yardım dileyin}[35] (Bakara/153)
Bu sûrede, bunun bir benzeri daha yer almaktadır:[36]
Kuşkusuz ki Allah sabırlılarla beraberdir. (Bakara/153)
Mukâtil (dedi): Beş vakit namazdan ilk farz kılman namaz salâtu'l-ûlâ'dır. Bu sebeple buna "salâtu'1-ûlâ" adı verilmiştir. Çünkü ilk olarak farz kılınan namaz odur.
Dedi: Cebrâîl, —Nebî (s.a) henüz Mekke'de iken— güneşin zevale erdiği bir vakitte geldi ve Nebî'ye salâtu'l-ûlâ'yı [öğle namazını] dört rek'ât olarak kıldırdı; Müslümanlar Nebî'ye, Nebî de Cebrail'e uyuyorlardı. Sonra ikindi vaktinde geldi ve o'na ikindi namazını da dört rek'ât olarak kıldırdı; Müslümanlar Nebî'ye, Nebî de Cebrail'e uyuyordu. Sonra güneşin battığı vakit geldi ve o'na akşam namazını üç rek'ât olarak kıldırdı. Sonra gündüzün beyazlığı (yani, şafağı} kaybolduğunda ve gece karanlığı bastırdığında gelerek o'na yatsıyı dört rek'ât olarak kıldırdı. Sonra tan yeri ağardıktan sonra geldi ve o'na sabah namazını iki rek'ât olarak kıldırdı.[37]
Dedi:[38] Bize Mukâtil el-Kâhilî ve el-A'meş'ten, o Hay-seme b. 'Abdu'r-Rahmân'dan, o da Ömer b. el-Hattâb'tan (r.a) şöyle tahdis etti: "Yatsı namazının vakti, akşam namazından sonra başlar, gece yarısına kadar devam eder. Öğle namazının vakti de güneşin zevalinden sonra başlar."
Dedi: Bize Mukâtil Sa'îd b. Salih'ten, o Sa'îd b. el-Mu-seyyeb'ten, o Ebî Hureyre'den (r.a), o da Nebî'den (s.a) şöyle tahdis etti:[39]
Ümmetim sabah namazını ilk aydınlanma vaktinde kılıp, yatsı namazını da yıldızlar gökte birbirine girecek kadar çoğalmadan önce kılmaya devam ettikleri sürece hayır içinde kalmaya devam edeceklerdir. [40]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Salâtı ikame et [namazı vaktinde ve eksiksiz kılgüneşin dülûkundan...
Bize Mukâtil 'Atâ'dan, o İbn 'Abbâs'tan, o Ömer b. el-Hattâb'tan (r.a), o da Nebî'den (s.a) tahdis edip dedi:
Güneşin dülûku, "güneşin semânın ortasından zevâli/kayması" demektir.
Mukâtil dedi: Bu sözleriyle salâtu'l-ûlâ'yı [öğle namazını] ve ikindi namazını kasd etmektedir.gecenin ğasagına (yani, gecenin karanlığına! kadar (ki bununla da, akşam ve yatsı namazlarını kasdetmektedir}, qur'âne'l-fecr'i de {yani, sabah namazını da}; kuşkusuz gur'âne'l-fecr {yani, sabah namazı}, meşhûd olmuştur {yani, bu namazda gece ve gündüz melekleri hazır bulunurlar}.[41] (îsrâ/78)
Allah Hûd sûresinde şöyle buyurmaktadır: Namaz kıl; gündüzün taraflarından ikisinde {yani, : sabah namazını, öğle namazını ve ikindi namazını kıl} ve geceden zülefte [gecenin birbirine yakın saatlerinde] {yani, akşam ve yatsı namazlarını kıl}! (Hûd/114)[42]
Yine Allah buyurmaktadır ki:
(O halde teşbih Allah'a [namaz kılın]); (akşam ettiğiniz vakit), sabah ettiğiniz vakit {yani, sabah namazını kılın},'aşiyyen [ikindileyin] (yani, ikindi namazını kılın}, öğle ettiğiniz vakit {yani, öğle namazını kılın}. (Rûm/17-18)
Mukâtil Ebî 'Amr'dan, o Ebî 'Iyâd'tan, o İbn 'Abbâs'tan şanı yüce Allah'ın, O halde teşbih Allah'a akşam ettiğiniz vakit, sabah ettiğiniz vakit, (.....) 'aşiyyen [ikindileyin] ve Öğle ettiğiniz vakit (Rûm/17-18) buyrukları hakkında şöyle dediğini rivayet etti: "Bu buyruklarla, özellikle farz kılınmış beş vakit namaz kasdedilmektedir." [43]
Yüce Allah buyurmaktadır ki:
Rabbinin ismini zikret (yani, Rabbinin ismini namazda ihlâs ile zikret}; bukraten {yani, sabah vak-[- tinde sabah namazım kılaraki ve asîlen {yani 'ışâ vaktinde öğle ve ikindi namazlarını kılarak};, geceden de O'na secde et ve O'nu teşbih et iyani, O'nun için namaz kıl: akşam ve yatsı namazlarını kıl}! (İnsan/25-26)
Sonra, Yüce Allah nafile namazları kasdederek buyuruyor ki:
Uzun gece de O'nu teşbih et {yani, geceleyin de Allah için uzun boylu nafile namaz kıl}![44] (İnsân/26)
(Mukâtil b. Süleyman) dedi: Nebî (s.a) buyurdu ki:
Üç husus benim için farz, sizin için nafiledir: Gece kıyamı [gece kalkıp namaz kılmak], vitr ve misvak kullanmak.
Rabbini hamd ile teşbih et (yani, Rabbinin emri için namaz kıl}; güneşin doğmasından önce {yani, sabahleyin sabah namazını kıl} ve (güneşin) batmasından önce {yani, ikindüeyin ikindi namazını kıl}! (Kaf/39)
Geceden de O'nu teşbih et {yani, O'nun için akşam ve yatsı namazlarını kıl}![45] (Tâ-Hâ/130)
Daha sonra tatavvuyu [nafileyi] söz konusu ederek buyuruyor ki:
Ve secdelerin arkaları sıra[46] da îyani, akşam namazının (farzının) ardından da iki rek'ât} (namaz kıl)! (Katf40)
Bu iki rek'ât namazın kılınma vakti, şafak batıncaya kadar devam eden süredir.[47]
Yüce Allah Tür sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Rabbini (yani, emirlerini yerine getirmek suretiyle Rabbini} hamd ile teşbih et; kalktığın {yani, farz namazlarını kılmak üzere kalktığın} vakit ve geceden de O'nu teşbih et {yani, akşam ve yatsı namazlarını kılmak suretiyle O'nu teşbih et}! (Tûr/48)
Sonra, nafile namazı zikrederek buyuruyor ki:
Yıldızların arkaları sıra da[48] O'nu teşbih et {yani, -O sabah namazın(m farzm)dan önceki iki rek'âtı kıl}! (Tûr/49)
Bunun vakti, fecrin doğuşundan/tan yerinin ağarmasından sonradır.[49] Bu iki rek'âtm birincisinde, Kâfırûn sûresi bir defa, ikincisinde de İhlâs sûresi üç defa okunur. Bundan sonra farzı kılana kadar konuşmak mekruhtur.
Mukâtil Ebî îshâk'tan, o el-Hâris'ten, o 'Ali'den (r.a); Yüce Allah'ın, Secdelerin arkaları sıra da... (Kaf/40) buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Akşam namazından sonraki iki rek'ât ne kadar güzeldir. Yıldızların arkaları sıra da... (Tûr/49) buyruğundan maksat, tan yerinin ağarmasından önceki iki rek'âttır."
Mukâtil'in 'Abdu'l-Kerîm'den, onun 'Abdullah b. 'Ab-du'r-Rahmân'dan, onun da 'Abdu'r-Rahnıân'dan rivayetine göre Nebî (s.a), vitir namazının ilk rek'âtmda A'lâ sûresini, ikincisinde Kâfırûn sûresini, üçüncüsünde de İhlâs sûresini okurdu.[50]
Mukâtil'in Nâfi'den, onun İbn Ömer'den, onun da Ne-bî'den (s.a) rivayet ettiğine göre Nebî vitir namazının, ilk iki rek'âtı ile üçüncü rek'âtmm arasını ayırırdı.
Mukâtil dedi: 'Ubeyy'in Mushafmda kunutta okunacak dua da yazılmıştır. Şöyle ki:
Allahım! Bize yardım et ve bizi affet! Bütün hayrı övgüyle Senden bilir, Sana karşı nankörlük etmeyiz. Sana karşı gelenleri görevlerinden alır ve onları terkederiz.
Allahım! Yalnız Sana ibâdet eder, Senin için namaz kılar, Sana secde ederiz. Sana doğru koşarız, Senin için amel ederiz, azabından korkar, rahmetini ümit ederiz. Kuşkusuz ki azabın kâfirlere erişir.
Mukâtil dedi: Sonra, vitirde sabah namazından önce istenildiği gibi dua edilebilir. Sabah namazı kıhndmıı vitir kılınmaz.
(Mukâtil) dedi: Geceleyin kılman en faziletli nafile namaz, gece yansından gecenin sonuna kadarki vakitte kılınan namazlardır. Gündüz kılman en faziletli nafile namaz ise, öğle ile ikindi arasında kılman nafile namazlardır.
(Mukâtil) dedi: Şanı Yüce Allah buyuruyor ki:
«O ki, tezekkür etmeyi veya şükretmeyi irâde edenler için gece ve gündüzü halef yapmıştır {yani, geceyi gündüze, gündüzü de geceye halef/ardıl yapmıştır. Öyleyse, gündüz bir haceti veya meşguliyeti olan kimse, gece ibâdet etsin; gece bir haceti veya meşguliyeti olan kimse de gündüz ibâdet etsin}.[51] (Furkân/62)
Burada kasdedilen, Yüce Allah'ın anılması ve nafile namazlardır. Nafile namaz kılanın yanında namaz kılan kimse, kıraati cehri yapmamalıdır [açıktan okumamalıdır]; ki namaz kılan kişi kıraati karıştırıp şaşırmasın.
Dedi: Dedi:[52] Nafile namazı oturarak veya binek üzerinde kılmakta bir sakınca yoktur. Bu sırada yüzü nereye dönerse dönsün imada bulunur. Doğuya dönmüş halde olmasında da bir sakınca yoktur,
Dedi: İbn Ömer vitir namazını kılmak için (bineğinden) inerdi. [53]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! Namaza kalkacağınız {yani, abdest-siz olup namaz kılmayı irâde ettiğiniz} zaman... (Mâide/6)
Nasıl yapacaklarını onlara öğretmek üzere buyuruyor ki:
...yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın ve başlarınızı nıesh edin {yani, suyu başlarınıza sürün}... (Mâide/6)
Dedi:[54] îbn Mes'ûd dedi ki: "Başın bir defa meshedil-iriiesi yeterlidir."
...ve aşık kemiklerine/topuklara kadar ayaklarınızı da! (Mâide/6)
Buyrukta takdim vardır; yani, ve aşık kemiklerine/topuklara kadar ayaklarınızı da yıkayın! -(demektir).
İşte bu, su ile abdestin farzıdır. Yüce Allah'ın kitabında sözünü ettiği bu hususlardan herhangi birisini terke-den kimse, yıkamadığı yeri yıkar ve yeniden abdest almaz. Eğer namaz kıldıktan sonra bunu hatırlayacak olursa, yıkamadığı yeri yıkaması ve namazı tekrar kılması gerekir.
Mukâtil Sa'îd b. Ebî Hureyb'ten, [55] o Câbir b. 'Abdullah el-Ensârî'den (r.a), o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etti:
Bana Cibrîl (a.s) haber verdi ki, azîz ve celîl olan
Rabbim bana fenîk'i (yani, sakalın etrafını yıkamamı} emretti.[56]
Mukâtil Katâde'den, o Enes b. Mâlik'ten, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
Ateşten dolayı topukların vay hâline {yani, abdest alırken topuklarını yıkamayan kimselerin vay haline}!
Dedi:[57] Bize Mukâtil Ebî îshâk'tan, o Habbe el-TJre-nî'den, o 'Ali b. Ebî Tâlib'ten (r.a) tahdis etti: 'Ali b. Ebî Tâlib, üç defa mazmaza yaptı [ağzını çalkaladı!, üç defa istinşak yaptı [burnuna su çekip temizledi], üç defa yüzünü, üç defa kollarını yıkadı. Sonra başına mesh etti, sonra da ayaklarına su dökerek onları üç defa yıkadı. Sonra ayağa kalkıp, kapta kalan suyu içerek dedi ki: "Ben Rasûlullah'm (s.a) böyle abdest aldığını ve böyle su içtiğini gördüm."
Mukâtil dedi: Suyun, abdest azalarına ulaşması durumunda, abdest azalarım üçten fazla veya az yıkamanın herhangi bir sakıncası yoktur. Ancak mest giyilmiş ise, onlar meshedilir. [58]
Mukâtil Cerîr b. Yezîd'ten, o da Cerîr b. 'Abdullah el-Becelî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Nebî'yi (s.a), Mâide sûresinin inişinden sonra mestleri üzerine meshederken gördüm."
Dedi: Cerîr, onun [Mâide sûresinin] inişinden sonra Müslüman olmuştur.
Mukâtil Ebî İshâk'tan, o 'Ali b. Rabfa'dan, o 'AH b. Ebî Tâlib'ten (r.a), o da Nebî'den fs.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
Mestler üzerine meshetme süresi; yolcu için üç gün, üç gece; mukim için bir gün, bir gecedir.
Mukâtil el-Kâhilî'den, o Ebî Tarık'tan, o da 'Ali b. Ebî Tâlib'ten (r.a) şöyle rivayet etmiştir: "O, önce küçük ab-destini bozdu, sonra abdest aldı ve nalinleri üzerine mes-hettikten sonra da namaz kıldı." [59]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Onun içinde öyle kimseler vardır ki: çok temizlenmeyi severler. (Tevbe/108)
Ensâr, emrolunmadıkları halde su ile istincâ yapıyorlardı. Şam yüce Allah bu âyetle onları övünce, Nebî (s.a) onların -ki onlardan bir kısmı Medine yakınlarındaki Kubâ' mescidinde bulunuyordu- yanlarına gitti ve sordu:
— Ey Ensâr topluluğu! Azîz ve celîl olan Allah temizlenmek hususunda sizi övdü. Ne yapıyorsunuz?
Onlar cevab verdiler:
— Bizler küçük ve büyük abdest yerlerini su ile yıkıyoruz.
Bunun üzerine Rasûlullah kendilerine şu âyeti okudu:
Onun içinde {yani, Kubâ' mescidinde} öyle kimseler vardır ki: çok temizlenmeyi {yani, su ile istincâ yapmayı} severler, Allah da temizlenenleri sever.[60] (Tevbe/108)
-. Bundan sonra Nebî (s.a) de, Müslümanlar da böyle yaptı.
Dedi: Daha önce kullanılmamış üç taş ile temizlendikten sonra (su ile yıkamak) farz değildir. Bunlar da maz-maza ve istinşak gibi Sünnettir. Bunu yapmayan kimsenin de namazı olur. Fakat yıkamak daha efdaldir.
Dedi: Yellenen ya da uyuyan kimsenin su ile istincâ etme yükümlülüğü yoktur.
Mukâtil 'Atâ'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "İbrahim'in (s.a) fıtratı itibariyle sahip olduğu ve bizim için sünnet olan on haslet vardır. Bunların beşi başta, beşi de bedenin diğer bölümlerindedir. Baştaki sünnetler; mazmaza, istinşak, misvak kullanmak, bıyıkları kesmek/kısaltmak ve saçı ortadan ayırmaktır. Bedenin diğer yerlerindeki sünnetler ise; istincâ, etek traşı olmak, sünnet olmak, koltuk altlarındaki kılları/tüyleri yolmak ve tırnakları kesmektir." [61]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Eğer cünüb iseniz {yani, cünüb olmuş iseniz) temizlenin (yani, su ile yıkanıp temizlenin}! (Mâ-ide/6)
Azız ve celîl olan Allah Nisa sûresinde de şöyle buyurmaktadır:
Sarhoşken..., bir de cünübken {yani, cünüb olduğunuz haldej -yolcu olmanız müstesna-gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın! (Nisâ/43)
Bu, sağlıklı olup su bulabilen kimseler içindir. Yolcu olmanız müstesna buyruğu ise, yolda olup su bulamayan kimseler hakkındadır. Bu kimselerin teyemmüm etmeleri yeterlidir.[62]
Mukâtil el-Kâhilî'den, o Sâlim'den, o Kureyb'ten, o îbn Mes'ûd'tan, o da Nebî'nin (s.a) eşi Meymûne'den şöyle dediğini nakletmektedir: "Nebî (s.a) gusletmeye ellerini! yıkamakla başlar, ardından sağ eliyle sol eline su döker ve bununla avret yerini yıkadıktan sonra sol elini yere! sürterdi. Sonra her iki elini de yıkar, namaz abdesti gibi abdest alırdı; ancak ayaklarını yıkamazdı. Daha sonraj başına, arkasından da vücûduna su dökerdi. Sonra buj lunduğu yerden bir kenara çekilip ayaklarını da yıkardı."
Mukâtil dedi: Kadın da cünüblük ve ay hâli sebebiyle bu şekilde gusleder. Su, saçların dibine ve vücûdun tama-j mına ulaştığı takdirde gusül yeterli olur. Yıkamaya da! sağ azalarından başlar. j
Mukâtil Câbir el-Cu'fî'den, o Âmir eş-Şâbî'den, o da 'Abdullah b. 'Abbâs'tan dedi ki: "Dört şey cünüb olmaz [cünüblük dolayısıyla pislenmez]: Elbise, beden, su ve yer." [63]
Mâide ve Nisa sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Şayet hasta {yani, yaralı} olur {yani, sizden yaralı -ki çiçek ve irinli yaralar da diğer yaralar gibidir[64] olduğu halde cünüb olan kişi, su bulunmasına rağmen gusletmekten ötürü telef olacağından korkarsa, toprakla teyemmüm etsin} veya yolculukta bulunur (yani, sağlıklı olmakla birlikte yolculukta bulunuyorsanız} yahut ayak yolundan gelir, ya da kadınlara dokunur da su bulamazsanız, o vakit tayyib bir sa'îdi kasdedinItemiz-helâl bir toprağa yönelin. Onunla [o tayyib satd ile]yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin! (Mâide/6)
Bu buyruk ile -su bulabilseler bile- hastaları ve su bulamayan sağlıklı kimseleri kasdetmektedir. Bunlara diyor ki: Onunla [o tayyib satd ile]yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin!
Tayyib bir sa'îdi kasd edinltayyib bir satde yönelin iba-resindeki sa'îd'ten kasıt yer,29 tayyib'ten kasıt ise helâl'dir.
Teyemmümün yapılış şekli de [toprağa yönelip yüzün ve ellerin meshedilmesi de] şöyledir: Birinci defa yere vurulan avuçlarla yüz iki defa meshedilir, ikinci defa yere vurulup silkelenen avuçlarla da dirseklere kadar kollar meshedilir.
Abdest yerine de, gusül yerine de alman teyemmüm böyle yapılır.
Devamla Yüce Allah buyuruyor ki:
Allah size güçlük çıkarmayı irâde etmez {yani, dinde işi aleyhinize daraltmak istemez. O, teyem-;
Bir önceki nottan daha az önemli olmayan bir husus da şudur: . Mukâtil'in kendisinden önceki âlimlerin yorumlarını çok güzel bir şekilde sunup özetlemesi, onun kaynaklarını gölgede bırakmaktadır. Onun sa'îdi, yer ile tefsir etmesi, söylediklerimize .S. bir örnek teşkil eder. Bkz. Taberî'nin, Câmi'u'l-Beyân, V/69-70'de zikrettiği açıklamalar.
müme ruhsat vermekle dinde bir genişlik kılmıştır}. Aksine sizi temizlemeyi {yani, hadesten ve cü-nüblükten temizlemeyi} ve üzerinizdeki nimetini tamamlamayı irâde eder. {Böylelikle bu ruhsat, O'nun nimetlerinden birisi olmaktadır}. Ta ki şük-redesiniz.[65] (Mâide/6)
Mukâtil Bişr b. Teym'den, o da Ebû Zerr'den şöyle rivayet etti: Rabî'a'ya mensub bir adam Rasûlullah'a (s.a) gelerek dedi ki:
— Ey Allah'ın Rasûlü! Bizler bir ay dışında su bulamıyoruz. Beraberimizde de aile halkımız bulunuyor. Bunun üzerine Nebî (s.a) şöyle buyurdu
— Teiniz toprak... isterse iki sene kadar sürsün...
Mukâtil dedi: Bir kimsenin hanımı ile cima ettikten sonra teyemmüm edip namaz kılmasında bir sakınca yoktur.
Yine Mukâtil dedi: Abdestle yapılan ibâdetler, teyemmüm ile de yapılır. Fakat su kullanma imkânı bulunduğu takdirde abdest alınması gerekir. Eğer kişi cünüb ise gusletmesi gerekir, ama teyemmüm ile kılmış olduğu namazlar tamamdır. [66]
Allah şöyle buyurmaktadır:
Gönülden gelerek saygı ve itaat ile Allah'ın huzurunda durun {yani, Allah'a itaatle namaza durun. -Çünkü değişik din müntesibleri namazlarında is yankârlar olarak ayakta dururlar. Yüce Allah "( mü'minlere namazlarında Kendisine itaatkârlar olarak durmalarını emretmektedir-}.31 (Bakara/238)
I/39a: Gönülden gelerek, saygı ve itaat ile Allah'ın huzurunda ayakta durun (yani, namaz kılarken böyle durun, itaatle bu işi yapın}. Bunun bir benzeri de, Ve o itaat edenlerdendi (Tab rîm/12) buyruğundadır. Yine Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: Gerçekten İbrahim başlı başına bir ümmet- ti. Allah'a itaatkârdı (Nahl/120). Yine Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunun gibidir: İtaatkâr olan kadınlar... (Nisâ/34 ve Teğâ-
Afikebût sûresinde de şöyle buyurmaktadır: '
Sana vahyolunan kitabı oku. Namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayâsızlıktan ve münker-den alıkor {yani, isyankârlığı gerektiren ve uygun olmayan işlerden uzaklaştırır). (Ankebût/45)
Şunu demek istiyor: İnsan namazda olduğu sürece o hayâsızlıkları ve münkeri işlemez. Onlardan uzak durur. Namazı bitirinceye kadar bunları yapmaz.
"" ...Allah'ı zikretmek ise elbette en büyüktür {yani, sen namaz kıldmmı O'nu zikretmiş olursun. O da seni hayırla zikreder. Allah'ın seni hayırla anması, hiç kuşkusuz senin O'nu namaz ile anısından daha hayırlıdır). Allah ne yaptığınızı {yani, namazda iken ne yaptığınızı) bilir.[67] (Ankebût/45)
Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Mü'minler gerçekten felah bulmuşlardır. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler. (Mü'minûn/1-2)
Namazlarında alçakgönüllü olanlar ve sağmı-solunu tanımayanlar, Allah'a huşûundan dolayı sağa-sola bakmayanlar demektir.[68]
Ahzâb süresindeki, Allah'a alçakgönüllülükle boyun eğen erkekler ile Allah'a alçak gönüllülükle boyun eğen
kadınlar [ve 'l-hâşitne ve '1-hâşVât] (Ahzâb/35) buyruğu da böyledir. [69]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Kur'ân okuyacağın zaman {yani, namazda Kur'ân okuyacağın zaman) [71] o racım [kovulmuşIlanetlenmiş] şeytandan Allah 'a sığın![72] (Nahl/98) Mukâtil dedi: Şeytanın dürtmesinden, üflemesin-den/üfürmesinden Allah'a sığınır, sonra açıktan Fatiha-tu'1-Kitab'ı [Fatiha sûresini] okur. [73]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Rabbini içinden {yani, namazda Kur'ân okuyarak}, yalvararak {yani, rahmetinde huzur bulmuş olarak} ve korkarak (yani, O'nun azabından çekinerek! yüksek olmayan bir sesle {yani, Kur'ân'ı yüksekten daha düşük bir sesle okuyarak} sabah-ak-şam an ve gafillerden olma![75] (A'râf/205)
Kasıt, namazda Kur'ân okumaktır.
Müzzemmil sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Artık Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun {yani, namazda Kur'ân'dan kolayınıza geldiği kadarını okuyun —ve böylece herhangi bir miktar tesbit etmemektedir—}[76] (Müzzemmil/20)
Dedi: Bize Nebî'den (s.a) Yüce Allah'ın, Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi verdik (Hicr/87) buyruğu hakkında, "O, Fâtihatu'I-Kitab'tır" dediğini tahdis etti.[77]
Mukâtil dedi: Tek başına namaz kılan yahut imamlık yapan kimse, önce Fâtihatu'l-Kitab'ı [Fatiha sûresi'ni] okumakla başlasın, ardından onunla birlikte ilk iki rek'âtta Kur'ân'dan bir miktar okusun. Son iki rek'âtta ise sadece Fâtihatu'l-Kitab'ı okusun.
Mukâtil 'Atâ'dan, o Ömer b. el-Hattâb'tan (Allah onlardan razı olsun) dedi ki: "Fâtihatu'l-Kitab [Fatiha sûresi] ile birlikte bir miktar Kur'ân okunmayan hiçbir namaz geçerli olmaz. Fâtihatu'l-Kitab ile birlikte üç âyet okuyan bir kimsenin rükûa varması helâl olur."
Mukâtil 'Atâ'dan, o da Ebû Hureyre'den dedi ki: "Farz olan namazda tek başına Fatiha sûresi'ni okumak yeterlidir."
Mukâtil 'Amr b. Şu'ayb'tan, o babasından, o dedesinden, o da Nebî'den (s.a) dedi ki:
Fâtihatu'l-Kitab'ın [Fatiha sûresi'nin] okunmadığı bir namaz eksiktir. Evet o eksiktir.[78]
Mukâtil Muhammed b. Sîrîn'den dedi ki: "Fâtihatu'l-Kitab'ı [Fatiha sûresi'ni] okumayı unutup da başkasını okuyan bir kimsenin namazı tamamdır, fakat sehv secdesi yapması gerekir. Namazın iki rek'âtmda Kur'ân okumak yeterlidir. Fakat namazın bir rek'âtmda Kur'ân okumak yeterli olmaz." [79]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Kur'ân okunduğu {yani, namazda Kur'ân okunduğu) zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olu-nasınız. (A'râi/204)
Dedi: Nebî (s.a) sabah namazında (56. sûre olan) Vakıa sûresini okudu. Onun arkasında (namaza durmuş olan) bir adam da açıktan Nebî'nin (s.a) okuduğu gibi okudu. Nebî (s.a) namazı bitirince, "Hanginiz bu sûreyi okurken benimle çekişti" diye sordu. Bunun üzerine, Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız (A'râf/204) âyeti indi.
Mukâtil 'Atâ'dan, o da Ömer b. el-Hattâb'tan -Allah'ın rızası ve selâmı üzerine olsun- naklen dedi ki: Kur'ân okumadan namaz olmaz. Ona soruldu;
— İmamla birlikte olsa da mı? O cevab verdi:
— Evet, eğer vesvâsı terkedersek.
Hz. Ömer bununla [vesvâs terketmek ile], (nisyan ve gaflet içinde olmayıp) kendi kendine okuması gerektiğini kasdetmektedir.
Mukâtil 'Atâ'dan şöyle rivayet etmektedir: Ben Ebû Hureyre'ye (r.a) sordum:
— İmamın arkasında (Kur'ân) okuyalım mı? Şöyle cevab verdi:
— Ey acemî! Kendi kendine oku!
Mukâtil dedi: Sabah, akşam ve yatsı namazlarında imama uyan kimse, her rek'âtta içinden Fâtiha'yı okusun ve gücü yeterse imamdan önce bitirsin. Şayet öğle ve ikindi namazında ise ilk iki rek'âtta Fatiha ile bir sûre, son iki rek'âtta da sadece Fatiha okusun; tıpkı kendi başına kılması hâlinde olduğu gibi. İmamın arkasında Kur'ân okumayı unutan yahut onu kaçıran kimse için ise, imamın okuması yeterlidir. [80]
Şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! Rükû ve secde edin {yani, namazda rükû ve secde edin) ve Rabbinize ibâdet edin (yani, Rabbinizi birleyin. -O size tevhidi ve namazı emretmektedir-} ve hayr işleyin {ki onu size O emretmiştir} ki kurtuluşa eresiniz {yani, kurtuluşa ermek için böyle yapın. Kim bunları yaparsa kurtuluşa erer}.[81] (Hacc/77)
Mukâtil Nebî'nin (s.a), rükûda iken subhâne rabbiye'l-azîm deyip, üç defa hamdettiğini, sücûdda iken de üç defa subhâne rabbiye'l-a'lâ dediğini rivayet etmektedir. [82]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
O halde boş kaldırımı hemen yorul {yani, namazda Kur'ân okumayı, rükûu, sücûdu yap, son teşehhüdün ardından —selâmdan önce— dua ederek yorul ve O'na dilekte bulunmaya yönel)![83] (İnşirah/7) [84]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Arzda sefere (yani, yeryüzünde yolculuğa} çıktığınız zaman [85]küfredenlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazdan kısaltmanızda (yani, akşam ve sabah namazları dışındaki namazlardan kısaltmanızda -çünkü bunlar kısaltılmazlar—}üzerinize bir cünah {yani, bir harec/darlık-sıkıntı} yoktur. Kuşkusuz kâfirler sizin apaçık düşmanınız dır. (Nisâ/101) [86]
Usfan'da korku namazı kılınmıştı. Nisa sûresinde Yüce Allah, Nebîsi'ne hitaben buyuruyor ki:
Sen onlarla beraber bulunup da onlara namaz { ni, korku namazı} kıldırdığında, içlerinden bir kısmı seninle birlikte namaza dursun, silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar {yani, Nebî ile birlikte bir ?' rek'ât namaz kılmakta olan kesim} secdeye vardıklarında, diğerleri arkanızda bulunsunlar {yani, onlar kardeşlerinin yerine düşmana karşı saf tutsunlar}. Sonra namaz kılmamış olan diğer kısım seninle beraber namaz kılsınlar. Hem tedbirli olsunlar, hem de silahlarını yanlarına alsınlar. (Nisâ/102) Nebî (s.a), ashabından bir kesime bir rükû, iki secde ile bir rek'ât namaz kıldırdı. Daha sonra bunlar gidip ko-nuşmaksızm düşmana karşı saf tuttular. Diğer kesim geldi, Nebî (s.a) bunlara da bir rükû, iki secde (ile bir rek'ât namaz) kıldırdı. Sonra selâm verdi. Her iki kesim de kalkarak bir rükû ve iki secde ile (ayrı ayrı birer rekât namaz) kıldılar, Böylelikle Nebî (s.a) ve ashabı iki rükû, dört sücûd ile (iki rekât namaz) kılmış oldular. Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Artık namazı {yani, korku namazını) bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah 'ı zikredin {yani, dil ile anın}. Nihayet itminana erdiğinizde {yani, kendi şehirlerinizde güvenliğe kavuştuğunuzda} salâtı ikame edin {yani, namazı tam kılın}. Çünkü namaz mü'minler üzerine vakitleri belli {yani, vakitleri bilinen} bir farz [87](Niâ/103)
İşte imamların da günümüzde böylece yapmaları gerekir.
Dedi: Korku halinin bundan daha ileri derecede olduğu durumlar için şanı Yüce Allah Bakara sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Şayet korkarsanız {yani, düşmandan korkarsanız}, yaya veya süvari olarak kılın {yani, ister yürürken, ister binekleriniz üzerinde giderken –yüzünüz hangi tarafa dönük olursa olsun— iki rek'ât kılın; is binek ya da başka bir şey üzerinde olup da yere secde etme imkanı bulamayan kimse başıyla imâda [işarette] bulunur, secde için rükûdan daha çok eğilir, alnmı herhangi bir yere koyması da şart değildir. Düşmandan yana} güvene kavuştuğunuz vakit de, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği içiniöğretmeşine mukabil Allah'ı anın {yani, Allah için beş vakit namaz kılın} [89]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! Cuma günü namaz için {yani, öğle namazı için} nida edildiği vakit Allah'ın zikrine koşun {yani, imam ile birlikte farz olan iki rek'ât namaz kılmaya gidin -ki bu, vâcib bir farizadır-} ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu {yani, namaz kılmak} sizin için daha hayırlıdır {yani, ahş-veriş-. ten daha hayırlıdır!. Artık o namaz {yani, Cuma namazı} kılındımı yeryüzüne dağdın {yani, dağılabilirsiniz: bu, alış-verişin yasaklanmasından sonra alışveriş için bir ruhsattır} ve Allah'ın lütfundan {yani, O'nun rızkından} arayın {yani, arayabilirsiniz: böylelikle namazdan sonra rızık aramayı onlara helâl kılmaktadır. İsteyen ticaret için çıkar gider, isteyen de gitmez} ve Allah'ı çokça zikredin {yani, Allah'ı > dil ile çokça anini, ta ki felaha eresiniz {yani, umduğunuzu elde edesiniz}.[90] (Cuma/9-10) [91]
Yüce Allah buyurmaktadır ki:
O seni kalktığın vakit görüyor {yani, ey Nebî, tek başına namaz kılmak üzere kalktığın vakit O seni görüyor} (Şu'arâ/218)
Ardından cemaatle namaz kılmışını söz konusu ederek buyuruyor ki: ve secde edenler arasındaki dolaşmanı da {yani, cemaatle namaz kılanlarla birlikte rükû ve secde etmeni, kıyamda durmanı da görüyor}. (Şu'arâ/219)
İşte Yüce Allah'ın, Secde edenler arasındaki dolaşmanı da... buyruğu bunu anlatmaktadır. [92]
Kuşluk namazı farz değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Biz dağları o'nun maiyyetinde musahhar kılmıştık; teşbih ederlerdi {yani, dağlar da Dâvûd ile birlikte Allah'ı anarlardı} akşamleyin ve işrak/kuşluk vakti {yani, gündüzün ilk saatlerinde}. (Sad/18)
Mukâtil'in rivayetine göre İbn 'Abbâs şöyle demiştir: "Ben, Biz dağları o'nun maiyyetinde musahhar kılmıştık; teşbih ederlerdi akşamleyin ve kuşluk vakti âyeti dikkatimi çekinceye kadar kuşluk namazının faziletinin farkına varmamıştım." [93]
Yüce Allah buyuruyor ki:
Emniyete erdiğiniz {yani, düşmanın veya hastalığın Beyt-i Haram'a ulaşmanızı engellemesinden yana emin olduğunuz} vakit, kim hacc zamanına kadar umreden faydalanmak isterse {yani, kim Şevval, Zilkade ve Zilhicce'nin ilk on gününde umreye başlar ve aynı sene hacc yapacak olursa kurbandan kolayına geleni kessin {yani, kolayına j , gelen bir kurbanı kessin. Bu da kurban bayramının birinci [Zilhicce'nin onuncu] günü keseceği bir koyundur. Deve ya da inek kesmek daha faziletlidir. Bu kurbandan kendisi de yiyebilir, başkasına da yedirebilir}. Fakat bulamayan {yani, kesecek bir kurban bulamayan} kimse, hacc günlerinde üç, döndüğünüz vakit de yedi gün olmak üzere tam on gün oruç tutsun {yani, Zilhicce'nin on gününün başlangıcından, Arefe gününe kadar üç gün oruç tutsun. Mina'dan ailesinin yanına vardığı vakit de yedi gün oruç tutsun. Arzu eden v. yolda da oruç tutabilir. Bu günleri arka arkaya tutabileceği gibi, aralıklı da tutabilir}. Bu (yani, temettü' haccı yapıp da kurban kesmek veya oruç tutmak}, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayanlar *? içindir (yani, evi Harem bölgesi içinde bulunmayan kimseler içindir. Evi Harem bölgesinde bulunup da temettü' haccı yapanlar için kurban kesme ya da oruç tutma yükümlülüğü yoktur. Mut'a AO.'f). [temettü' haccı], ancak Şevval ve Zilkade aylarında ya da Zilhicce'nin ilk on gününde yapılabilir}. (Bakara/196) [94]
Rasûlullah (s.a) Medine'ye hicret edince Yüce Allah o'na Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılmasını emretti. Çünkü Yahudilerin kıblesine doğru namaz kıldığı takdirde Yahudiler, Tevrat'ta o'nun niteliklerine dair buldukları bilgiler dolayısıyla o'nu yalanlamayacaklardı. Bu se-beble Nebî (s.a) ile ashabı Medine'ye hicret ettiklerinden itibaren onyedi ay kadar Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldılar.
Müslümanlardan bir grup bir yolculuğa çıkmıştı. Bulutlu bir günde namaz vakti girdi. Kıbleyi tesbit edemediler: kimisi doğuya doğru, kimisi batıya doğru namaz kıldı. Daha sonra kıbleye doğru namaz kılmadıkları anlaşıldı. Medine'ye geldiklerinde durumu Nebî'ye (s.a) sordular. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
Doğu da. batı da Allah'ındır. Dolayısıyla nereye dönerseniz Allah'ın vechi (yani, siz namaz kılarken yüzlerinizi hangi tarafa döndürürseniz, AIlah'ın vechi} oradadır. Kuşku yok ki Allah vâsidir, alimdir.[95] (Bakara/115)
Nebi (s.a) -ataları İbrahim ve İsmail'in (ikisine de selâm olsun) kıblesini kasdederek- Cebrail'e (a.s) dedi ki:
— Azız ve celîl olan Rabbimin beni Yahudilerin kıblesinden başka tarafa döndürmesini çok arzu ediyorum.
Cebrâîl (a.s) de şöyle karşılık verdi:
— Ben de senin gibi bir kulum, bunu Rabbinden dile!
Cebrâîl (a.s) yükseldi, Nebî de dileği gerçekleşir ümidiyle semâya doğru bakmaya koyuldu ve nihayet Cebrâîl istediği buyruğu getirdi. Böylece Beytu'l-Makdis'in kıble olma hükmü bu âyetle neshedildi.
Yüzünün semâda aranıp durduğunu {yani, semâya doğru uzun uzun baktığını} görüyoruz. Onun için andolsun seni hoşnut olacağın kıbleye {yani Kabe'ye} döndüreceğiz {çünkü Rasûlullah, Beytu'l-Makdis yerine Kabe'nin kıble olmasını çok arzu ediyordu}. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Siz de nerede bulunursanız {namazda} yüzle-,; rinizi ona çevirin (yani, ona doğru döndürün}! (Bakara/144)
Kabe, Beytu'l-Makdis yerine kıble yapılınca, Yahudiler kıble hususunda Müslümanlarla tartıştılar ve Beytu'l-Makdis'in Kabe'den üstün olduğunu iddia ettiler. Yüce Allah onları yalanladı ve Âl-i İmrân süresindeki şu buyrukları indirdi:
Kuşkusuz insanlar için vaz'olunan ilk ev {yani, Müslümanlar için kurulan ilk mescid} Bekke'de {Mekke'ye "Bekke" denmesi, tavaf esnasında insanların kalabalık oluşturmaları sebebiyledir. Beytu'I-Makdis ise Mekke'deki evden/Kâbe'den kırk yıl sonra yapılmıştır. "Bekke" iki dağın arasıdır, "Mekke" ise Harem bölgesinin tamamının adıdır} bulunan, âlemlere {yani, mü'minlerej mübarek {yani, hacc ve umre yapan, orada namaz kılan kimselerin günahlarına bir mağfiret, bir bereket) ve hidâyet olan {yani, Kabe'ye doğru namaz kılan i: kimseler için dalâletten hidâyete erişmeye vesile olan} evdir. (Âl-i İmrân/96)
Kıble'nin Beytu'I-Makdis'ten Kabe'ye doğru döndürülmesinden sonra oraya doğru namaz kılmak sapıklıktır. Sonra Yüce Allah buyurmaktadır ki:
Orada (yani, Mescid-i Haram'da} apaçık âyetler {yani, apaçık belgeler/alametler} ve İbrahim'in makamı {yani, İbrahim'in (a.s) izi| vardır. (Âl-i İmrân/97)
Yüce Allah, Bakara sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin {yani, onun yakınında namaz kılın}![96] (Bakara/125)
İmam, makamın arkasında ve Kabe'ye yönelmiş olarak ayakta durur, insanlar da onun etrafında saf tutarlar.
Şanı yüce Allah şöyle buyuruyor: De ki: "Rabbin adaleti emretti. Her secde yerinde {yani, her kilise, havra ya da başka bir yerde} yüzlerinizi doğrultun {yani, Kabe'ye doğru namaz kılın} ve O'na {yani, Allah'a} -dîni yalnız O'na hâlis kılarak {yani, O'nu tevhîd ederek}— ibâdet edin!" (A'râf/29)
Allah Teâlâ bu buyruğuyla onlara namazı ve tevhidi emretmektedir.
Mukâtil dedi: Kabe, Mescid-i Haram ahalisi için bir kıbledir. Mescid de, Harem ahalisi için bir kıbledir. Harem bölgesi ise, bütün yeryüzündekiler için bir kıbledir.
Mukâtil Bişr b. Teym'den, o da 'Abdullah b. Ömer'den şöyle rivayet etmektedir: "Batıyı sağına, doğuyu soluna aldığın takdirde orası, ikisi arasında doğuda bulunanlar için bir kıbledir."
Mukâtil Ebû İshâk'tan, o el-Hâris'ten, o da 'Ali b. Ebî Tâlib'ten (a.s) şöyle rivayet etmiştir: "Namazda önünden geçen hiçbir şey namazını kesmez. Fakat elinden geldiği kadar onu geri çevirmeye bak."
Mukâtil dedi: Namaz kılan kimsenin Önünden herhangi bir şeyin geçmesi —eğer önünde bir sütre bulunmu-_ 3forsa- mekruhtur. Fakat hiçbir şey de namazı kesmez/bozmaz. Bu sebeble, namaz kıldığınız takdirde deve semerinin arka tarafındaki çıkıntı uzunluğunda ve ip kalınlığında bir sopa dahi olsa, onu dikine saplayarak sütre edinin.
Mukâtil İsmail'den, o Ebû Umeyye'den, o Ebû Hurey-re'den, o da Nebî'den (s.a) şöyle rivayet etti:
Sizden herhangi bir kimse bir sütre bulamayacak olursa, önüne bir ip koysun. Artık öhünden ğeçenlerin ona zararı olmaz. [97]
Yüce Allah buyuruyor ki:
O evlerde ki, Allah izin vermiştir, onların yükseltilmesine !bu buyrukta takdim vardır. Allah rriescidlerin bina edilmesini emretmiştir! ve içlerinde adının {yani, Allah'ın adının} anılmasına {yani, onlarda Allah'ın tevhîd edilmesine}. Onlarda sabah-akşam O'nu teşbih ederler {yani, sabah-akşam o mescidlerde O'nun için namaz kılarlar. Yüce Allah mescidlerin yükseltilip imar edilmesini emir buyurduktan sonra bu işi yapanların niteliklerini şöylece dile getirmektedir): (Onlar) kendilerini ticaretin ve alış-verişin Allah'ı anmaktan, namaz , kılmaktan {yani, farz olan namazı kılmaktan}, zekâtı vermekten alıkoymadığı yiğitlerdir. Onlar [ kalblerin ve gözlerin dehşetten döneceği bir günden ' ?''' ' korkarlar. (Nûr/36-37)
Mukâtil 'Amr b. Şu'ayb'tan, o babasından, o dedesinden, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
Kim riyakârlık ve başkaları duysun gibi bir maksat gütmeksizin, bir kekliğin yuvası kadar dahi olsa bir mescid yaparsa, Allah da o kimse için cennette ondan daha geniş bir ev yapar. [98]
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Ey îmân edenler! Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğunda {yani, müezzin ezan okuduğunda}.[99] (Cuma/9)
Dedi: İslâm'ın ilk dönemlerinde Müslümanlar namaz için nasıl ezan okunacağını bilmiyorlardı.
Mukâtil 'Amr b. Murre'den, o 'Abdu'r-Rahmân b. Ebî Leyla'dan şöyle rivayet etmektedir: '"Abdullah b. Zeyd el-Ensârî rüyasında, üzerinde yeşil renkli iki elbise bulunan bir adamın Medine'de mescidin duvarı üzerinde durduğunu görmüş. Bu adam kalkıp şöyle demiş: Allahu ek-ber, Allahu ekber -ikişer defa-, eşhedu en lâ ilahe illallah —iki defa—, eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah —iki defa-, hayye ale's-salah —iki defa-, hayye ale'l-felah —iki defa-, Allahu ekber -bîr defa—, lâ ilahe illallah -bir defa—." Ardından kısa bir süre oturduktan sonra kalkıp şöyle demiş: Allahu ekber —iki defa—, eşhedu en lâ ilahe illallah, eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah, hayye ale's-salah, hayye ale'l-felah. Sonra, kadkâmeti's-salah -iki defa-, sonra Allahu ekber -bir [iki] defa-, lâ ilahe illallah —bir defa-. Durum Nebî'ye arzedildiğinde, Nebî (s.a), "Sen bunu Bilal'e öğret!" buyurmuş. O da bunu Bi-lal'e öğretmiş ve bundan sonra Bilal bu şekilde ezan okumaya başlamış."
Mukâtil dedi: Ezan okuyandan başkasının kamet getirmemesi gerekir. Ezan okurken de, kamet getirirken de konuşulmaz. Abdestsiz (kamet getirmekte)[100] sakınca yoktur. Kadınların ezan ve kamet yükümlülükleri bulunmamaktadır.
Mukâtil Dahhak'tan, o da İim Mes'ûd'tan şöyle rivayet etmektedir: "Yolculukta erkekler için kamet yeterlidir." [101]
Cahiliye dönemi insanları Beyt-i Haram'ı çıplak tavaf ederlerdi. Erkekler gündüzün, kadınlar da geceleyin tavaf eder ve "Biz günah işlerken giydiğimiz elbiselerle Beyt-i Haram'ı tavaf etmeyiz" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah buyurdu ki:
Ey Âdemoğulları! Her mescidde ziynetinizi alın fyani, Mescid-i Haramın yakınında iken de, Hris-tiyanların kilisesi ve Yahudilerin havrası yakmında da elbiselerinizi giyin ve çıplak durmayın}!
(A'râf/31)
Mukâtil, namazda yeterli olacak elbise ile ilgili olarak Muhammed b. Sîrîn'den, o da Ebû Hüreyre'den (r.a) şöyle rivayet etti: "Bir adam Nebî'ye (s.a), tek parça elbiseyle namaz kılan kimsenin durumu hakkında sordu. Nebî (s.a) de, "Herkesin ikişer (alt ve üst olmak üzere) elbisesi var mı ki?" buyurdu."
Mukâtil ve 'Atâ dedi ki: "(Tek elbise), eğer kesif (kalın ve dokuması sıkı) ise yeterlidir." [102]
Yüce Allah buyurmaktadır ki:
O işten sana hiçbir şey düşmez. (Âl-i İmrân/128)
Dedi: "Medine'de bulunan muhacirlerin yoksullarından bazı kimseler Useyya ve Zekvân kabilesine karşı savaşmak için gönüllü olarak cihada çıktılar (Useyya ve Zekvân, Süleym oğullarına mensub iki koldur) ve hepsi öldürüldü —ki yetmiş kişi idiler-; Nebî (s.a) buna çok üzüldü. Sabah namazında kırk gün süreyle okuduğu ku-nut duasında Useyya ve Zekvân'a beddua etti. Bunun üzerine, O işten sana hiçbir şey düşmez. (Allah) ya tevbe-lerini kabul eder, ya da zâlim olduklarından dolayı onlara azab eder [103] (Âl-i İmrân/128) buyruğu nazil oldu. Böylece Nebî, beddua etmekten menolundu. O da bundan sonra kunut yapmadı."
Dedi: 'Ali b. Ebî Tâlib (a.s) kırk gün süreyle Muavi-ye'ye —Allah'ın rahmeti üzerine olsun- kunut okudu, sonra da, "Rasûlullah'm (s.aj yaptığından fazlasım yapmam" dedi.
Dedi; İbn Abbâs da kunut okuyordu. [104]
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Ey îmân edenler! (yani, -dedi: Bu (sadece dilleriyle îmân eden münafıklar hakkında indi:— ey sadece dil ile îmân ettiklerini ikrar edenler}. Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ı anmaktan {yani, farz olan namazı kılmaktan} alıkoymasın. Kim bunu yaparsa {yani, namazı terkederse}, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Münâfikûn/9)
Münafıkların namazları hakkında Yüce Allah Nisa sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Namaza kalktıkları vakit de üşene üşene kalkarlar {yani, ağırdan alarak, istemeyerek kılarlar} insanlara {namaz için kalkmak suretiyle, kıldıkları namazla} gösteriş yaparlar {yani, insanlar kendilerini görürse namaz kılarlar, görmezse kılmazlar} ve Allah'ı ancak pek az anarlar {yani, riyakârlık olsun ve başkaları duysun diye namaz kılarlar, onu da az miktarda kılarlar; görülmedikleri bir yerde iseler namaz kılmazlar}.[105] (Nisâ/142)
Bunun bir benzeri de Tevbe sûresindedir (54. âyet).
Yüce Allah bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurmaktadır:
Vay haline o namaz kılanların {yani, münafıkların —ardından Yüce Allah onları şöyle nitelendirmektedir-}. Onlar ki, namazlarından gaflet içindedirler {yani, namaz vakti geçene kadar başka şeylerle oyalanırlar}. Onlar ki, riyakârlık {yani, namaz kılarken insanlara riyakârlık} yaparlar (yani, insanlar kendilerini görürse namaz kılarlar, tenhada " yalnız kaldıklarında ise namaz kılmazlar} ve maunu {yani, zekâtı} engellerler.[106] (Maun/4-7) [107]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Salâtı ikame edin ve zekâtı (yani, mallarınızın zekâtını} verin ve Allah'a karz-ı hasen takdim edin {yani, gönül hoşluğu ile ve ecrini O'ndan bekleyerek borç verin}. Nefisleriniz için önden ne hayr {yani, farz yahut nafile ne tür sadaka} gönderirseniz, onu {yani, onun mükâfaatım}, Allah yanında daha hayırlı {yani, Allah'ın nezdindeki sevabının verdiğimizden daha üstün} ve ecir bakımından daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'a istiğfar edin {yani, günahlarınız için Allah'tan mağfiret dileyin} .. Doğrusu Allah gafurdur, rahimdir. (Müzzem-mil/20)
Dedi: Bu Mekke'de idi. Bununla beş vakit namaz ile belirli bir miktar söz konusu olmaksızın -zekât farz kılınmış oldu. Nebî (s.a) Medine'ye hicret edince zekâtın miktarı belirlendi.
Medine'de Bakara süresindeki şu buyruklar indi:
Salâtı ikame edin, zekâtı {yani, farz olan zekâtı} verin. Nefisleriniz için Önden ne hayır {yani, sadaka olarak ne mal} takdim ederseniz, Allah yanında onu {yani, onun sevabım, ecrini) bulursunuz. Şüp- ' yl|!ı hesiz Allah yaptıklarınıza haşirdir. (Bakara/110) . Ayrıca Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
O halde gücünüz {yani, takatiniz} yettiğince Allah'a ittika edin, dinleyin {yani, O'nun Öğütlerini!, ; itaat edin {yani, O'nun emirlerine}. Kendiniz için hayır olmak üzere infak edin {yani, Allah'ın hakkını ödeyerek mallarınızdan infak edin}. Kim nefsi nin cimriliğinden korunursa, işte onlar felaha erenlerdir {yani, kim Allah'ın malındaki hakkını verecek olursa o umduğunu elde eder. Malının zev-kâtını veren de, nefsinin cimriliğinden korunmuş olur}. (Teğâbün/16) [108]
Yüce Allah buyurmaktadır ki:
Çardaklı ve çardaksız o bağları {yani, asma gibi . çardaklı ve ona benzer çardakları bulunan bağları} tatlan muhtelif hurmaları, ekinleri... vücûda getiren O'dur.[109] (.....) Hasadı günü/hasad edildiği vakit hakkını da verin {yani, ekinlerin ve meyvelerin zekâtını da, hasad edilip ölçüldükleri vakit verin}!
(En'âm/141)
Bu âyet Mekke'de inmiştir. Müslümanlar, tahıl ve mahsullerin zekâtını —belli bir miktar tayini söz konusu olmaksızın- veriyorlardı. Daha sonra Medine'de zekât hükmü nazil oldu ve belli bir miktar olmadan zekât verme neshedildi. Yüce Allah zekâtın durumunu açıkladı. Buna göre, yağmur ya da tabiî bir su ile sulanan ekinlerden, -aynı türden 300 sa' olmak şartıyla- onda-bir zekât alınır; 300 sa'dan aşağı olana zekât düşmez. Daha çok olursa her 10 sa'da 1 sa' zekât alınır. Bu hüküm, ırmakların ya da yağmurun suladığı ekinler içindir. Şayet kanallarla yahut kovalarla ya da hayvan sırtında çekilen sularla sulanacak olursa, öşrün yansı (yirmide-bir) zekât olarak alınır. Bize bunu Mukâtil 'Amr b. Şu'ayb'tan, o babasından, o dedesinden, o da Nebî'den (o'na ve âline salât ve selâm olsun) tahdis etti. [110]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Sadakalar (yani, malların sadakaları/zekâtı} ancak fakirler {yani, insanlardan istemeyen Müslüman fakirler), miskinler {yani, insanlardan isteyenler}, onu toplamakla görevlendirilenler {yani, sadaka/zekât toplamakla görevlendirilmiş memurlar -kendi özel ihtiyaçlarını bırakarak bu işle uğraştıkları kadarıyla onlara sadakadan/zekâttan verilir—}, kalpleri ısındırılmak istenenler... (Tev-1 be/60)
Bunlar [kalbleri ısındırılmak istenenler], Arab'tan oniki kişi olup İslâm'a kerhen giren Ebû Süfyan b. Harb, Süheyl b. 'Artır, Uyeyne b. Hısn el-Fezarî ve bunların arkadaşları idi. Bu gibi kimselere İslâm'a ısmdinlmaları için zekâttan bir miktar verilirdi. Günümüzde kalbleri İslâm'a ısmdınlanlarm hakkı sona ermiş bulunmaktadır. Ancak sözü edilen o şahısların konumunda olanlar müstesnadır. Böyleleri Müslüman olurlarsa, İslâm'a davetçi olmaları için ve bu yolla kalblerinin ısmdırıhnası için onlara zekâttan bir pay verilir.
köleler {yani, efendileriyle azat olmak üzere yazılı anlaşma yapmış kölelerf, borçlular {yani, fesat söz konusu olmaksızın mali bir borç altına girmiş olanlar}, Allah yolundakiler {yani, Allah yolunda gaza edenler -bunların ihtiyaçları toplanan zekâttan karşılanır-} ve yolda kalmışlar {yani, ileri de- . recede ihtiyaç sahibi olup bir yerden bir yere giden yolcular} içindir; Allah'tan bir farz olarak {yani, sadaka/zekât, bunların hakkıdır, bunlara verilir Allah {sadaka/zekât almaya ehil olanları! çok iyi bilendir, hakimdir {yani, paylaştırma hususunda hikmetlidir}. (Tevbe/60)
Mukâtil dedi: Farz olan zekâttan, sözü geçen bu sekiz sınıfın dışındakilere pay verilmez. Zekât alma hakkına sahip olan sınıflara, zekâtın eşit olarak dağıtılması gerekmez. Bu sekiz smıftan sadece zekât memurları bulunsa, zekâtın tamamı bu sınıfa verilebilir. Mescid inşası, kefen ve hacc için zekâttan verilmez.
Mukâtil dedi: 'Atâ b. Ebî Rebah dedi ki: "Farz olan zekâttan, elli dirhemi olan kimseye bir şey verilmeyeceği gibi, fakir ve yoksullardan hiç kimseye de elli dirhemden fazlası verilmez. Kişi, babaya ve evladına da zekât veremez. Şayet sadaka nafile ise, babanın evlada, evladın da babaya vermesinde sakınca yoktur." [111]
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Onlar ki, gayba îmân ederler, salâtı ikâme ederler {yani, tam bir abdest ile rükûunu-sücûdunu eksiksiz ve vakitlerinde namazı dosdoğru kılarlar} ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler {yani, farz olan zekâtı verirler}. (.....) İşte bunlar, Rabb'lerinden bir hidâyet üzeredirler ve işte bunlar, felaha erenlerdir. [112](Bakara/2-5)
Bunun bir benzeri de Lokman sûresinde (4-5. âyetler) yer almaktadır.
Yüce Allah buyuruyor ki:
Gerçek mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri titrer... Onlar ki, salâtı ikame eder, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler {yani, zekâtı verirler), işte bunlar {yani, bu âyetlerde sözü edilen kimseler} gerçek mü'minlerdir. Onlar için Rabb'leri yanında dereceler (yani, fazilet ve üstünlükler}, mağfiret (yani, günahları için bağışlama} ve rızk-ı kerîm {yani, cennette pek güzel bir rızık} vardır. (Enfâl/2-5) [113]
Yüce Allah buyurtnaktadır ki:
Ey îmân edenler {yani, ey sadece dilleriyle îmân ettiklerini söyleyen münafıklar}! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın... Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin, her birinize ölüm gelmezden ve "Rabbim! Beni yakın {çünkü dünyadan çıkıp gitmek pek yakındır} bir tâ*;1 süreye kadar te'hir etsen de sadaka {yani, zekât} versem ve sâlihlerden {yani, mü'minlerden} olsam {ve mü'minlerin yaptıklarını ben de malımla yapsam}" demeden evvel. Zira eceli!süresi geldiğinde Allah hiçbir kimseyi geri bırakmaz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Münâfîkûn/9-11) Muhammed sûresinde de şöyle buyuruyor:
işte siz şanlarsınız: Allah yolunda infak etmeye çağırılıyor sunuz da yine içinizden kimisi cimrilik {yani, infak etmek hususunda cimrilik} ediyor. Oysa kim cimrilik ederse, kendi aleyhine cimrilik eder, Allah ganidir {yani, sizin mallarınıza ihtiyacı yoktur}, muhtaç {yani, Allah'ın nezdinde bulunan , hayır ve rahmete muhtaç} olanlar sizlersiniz. Şayet yüz çevirirseniz {yani, Allah'a itaatten ve O'nun emirlerini yerine getirmekten yüzçevirirseniz}, ye-: rinize başka bir kavmi getirir, sonra onlar sizin gibi olmazlar {yani, sizden daha çok Allah'a itaatkâr olurlarl. (Muhammed/38)
Al-i İmrân sûresinde de şöyle buyurmaktadır:
ly Allah'ın lütuf ve kereminden Syani, Kendisinden bir bağış olmak üzere} kendilerine verdiği şeylerde cimrilik {yani, zekât verme hususunda cimrilik} gösterenler, onu (yani, cimriliği} haklarında hayırlı ik sanmasınlar. Bilakis o, onlar için bir serdir. Kıyâmet günü boyunlarına bir halka olarak geçirilecektir. (ÂH İmrân/180)
Bu da şöyle olacaktır. Onlardan herhangi birisinin cimrilik ettiği malı, kıyamet gününde -zehirinin fazlalığından ötürü— başında tüy bulunmayan, çenesi kuvvetli erkek bir yılana dönüşecek ve bu yılan onun boynuna dolanarak onu sokup duracak. Kollarıyla kendisini korumak isteyecek, fakat yılan onun kolunu yakalayacaktır. İnsanlar arasında hüküm verileceği ve cehennem ateşine sürüklenip zincirlere vurulacağı zamana kadar bu yılan onunla birlikte olacaktır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır {yani, sizden zekât hususunda cimrilik edenler bilmelidir ki, O (1, hem malınıza, hem de göklerde ve yerde bulunanlara mirasçı olacaktır. Hepsi ölecek ve geriye sadece azız ve celîl olan Rabbiniz kalacaktır). Allah bü- tün yaptıklarınızdan haberdardır. (Al-i İmrân/180)
, Yahudiler hakkında inmiştir.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Altın ve gümüşü yığıp da (yani, zekâtını vermeyip de —yerin üstündeki ya da altındaki malından Allah'ın hakkı olan zekâtı vermeyen bir kimse malını yığmış (kenz yapmış) olur-} onu {yani, yığıp biriktirdiği malları} Allah yolunda {yani, Yüce Allah'a itaat uğrunda} infak etmeyenlere gelince, onlora {âhirette} acıklı {yani, çok can yakıcı} bir azabı müjdele. O gün bunlar îyani, yığılıp biriktirilenmallar}, cehennem ateşinde kızdırılacak, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak. "İşte bu, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız, öyleyse sakladığınız şeyleri(n acısını) tadın denilecek. (Tevbe/34-35) [114]
Nebî (s.a) ile Müslümanlar umre yapmak üzere Mekke'ye gitmişlerdi. Söz konusu bu gidiş Hudeybiye yılından sonra, Mekke'nin fethinden önce Yüce Allah'ın o'na Mekke'ye girme imkânı verdiği sene idi. Evleri Medine etrafında bulunan bazı bedeviler, "Bizim yol azığımız yok, bize kimse yiyecek de vermiyor" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah sadaka vermeyi emretti:
Allah yolunda infak edin de {yani, Allah'a itaat uğrunda mallarınızın bir kısmını harcayın da} ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın {yani, sadaka vermeyecek olursanız, kendinizi tehlikeye atar helak olursunuz. Sadaka vermekten kaçınmak, helak olmanın ta kendisidir} ve ihsan edin {yani, Allah uğrunda nafakayı güzelce verini. Muhakkak Allah ihsan edenleri sever {yani, Allah, uğrunda nafakayı güzel bir şekilde verenleri sever} (Bakara/195)
Bazıları dediler ki:
— Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin olsun ki, yiyecek bir şey bulamıyoruz. Neyi sadaka olarak verelim?
Bunun üzerine Nebî (s.a) şöyle buyurdu:
— Yüzünüzü ateşten koruyacak bir hurmanın yarısı ile dahi olsa (sadaka verin)! [115]
Mukâtil, İbn 'Abbâs'a nisbet ederek Yüce Allâlı'ın şu buyruğu ile ilgili açıklamalarını zikretmektedir:
Allah'a karz-ı hasen verecek {yani, gönül hoşluğu ile ecrini Allah'tan umarak sadaka verecek) olan kimdir ki, Allah da o verdiğini ona kat kat arttır-sın. (Bakara/245)
İbn 'Abbâs dedi ki: "Maksat, iki milyondur." Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Eğer Allah'a karz-ı hasen {yani, ecrini Allah'tan umarak gönül hoşluğuyla nafile sadaka} verirseniz, onu size kat kat arttırır {yani, bire-on'dan başlayarak yediyüz kat ve daha fazlasıyla karşılık verir} ve günahlarınızı {yani, o sadaka sebebiyle günahlarınızı} bağışlar. Allah şekûrdur {yani, ecrini umarak sadaka veren kimselere sadakalarının karşılığını kat kat fazlasıyla verendir}, halimdir. Gaybı {yani, insanların kalblerinde bulunanı ve
Ş;f her türlü gizliyi} ve şehâdeti {yani, açıktan söylenenleri} bilir. Azizdir {yani, mülkünde azizdir: güçlüdür, Kendisine karşı konulamayandırl, hakimdir {yani, enirinde hikmetleri sonsuz olandır}. [116](Teğâ-bün/17-18)
Yine şöyle buyurmaktadır:
Mallarını Allah yolunda {yani, Allah'a itaat uğrunda} infak edenlerin meseli, yedi başak veren ve her başağında yüz tane bulunan bir tohuma ben-, 2er. Allah dilediğine kat kat {yani, yediyüzden iki milyon katma kadar} verir. Allah vâsidir {yani, bu kadar fazlasını verendir}, alimdir {yani, neler infak ettiklerini çok iyi bilendir). Mallarını Allah yolunda infak edip de sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin {yani, yaptıkları infaklan başa kakmak suretiyle eziyet etmeyen kimselerin} Rabb'leri yanında mükâfaatlan vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmezlerde. (Bakara/261-262)
Ayet-i kerîme Hz. Osman'ın (r.a), Tebuk Gazvesi dolayısıyla yaptığı harcamalar hakkında inmiştir. O, savaşa giden Müslümanları yüzbin (dirhem vererek) teçhiz etmişti. Ayrıca Medine'de Rûme diye bilinen kuyusunu da Müslümanlara vakfetmişti. Âyet aynı zamanda 'Ab-du'r-Rahmân b. Avf (r.a) hakkında da inmiştir. O da dörtbin dirhem tasaddukta bulunmuştu. Bu dirhemlerin her biri bir miskal idi, bu da onun malının yansım teşkil ediyordu.
Güzel bir söz (yani, Müslümanın kardeşine hayır dua ederek güzel söz söylemesi} ve bağışlama[117] {yani, onu bağışlayıp hiçbir şey vermemek} arka-. sından eziyet gelen iyani, başa kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah ganîdir {yani, sizin vereceğiniz sadakaya muhtaç değildir}, halimdir (yani, verdiği sadakayı başa kakan ve sadaka sebebiyle eziyette bulunan kimseyi cezalandırmakta acele etmeyendir}. (Bakara/263) [118]
Yüce Allah buyurmaktadır ki:
Ey îmân edenler! Malını sırf insanlara gösteriş olsun diye infak eden, Allah'a {yani, Allah'ın tevhidine) ve âhiret gününe îmân etmeyen {yani, amellerin karşılıklarının verileceği ölümden sonra diriliş gününü tasdik etmeyen} kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın {yani, verdiği sadakayı başa kakmak, sadaka verdiği kimseye eziyet etmektir. Başa kakmak, verilen sadakanın ecrini yok eder}. (Bakara/264)
İşte Yüce Allah buna, îmân etmeyen kişiyi Örnek göstermektedir. Bu şekilde îmân etmeyen bir kimse müşriktir. O malını imansız olarak infak etmiş demektir. Onun şirk koşması sadakasını boşa çıkarttığı gibi, başa kakmak da mü'minin sadakasını boşa çıkartır.
Daha sonra Yüce Allah buna bir başka misal vererek şöyle buyurmaktadır:
Onun meseli, şu meseldeki gibidir: Üzerinde azıcık toprak bulunan bir kaya, derken sağanak halinde (yani, çok ve şiddetli} bir yağmur inmiş de onu {yani, o kayayı} çırılçıplak edivermiş {yani, yağmur :p, t-hi sonunda kaya çırılçıplak olmuş, üzerinde hiç toprak kalmamış. —İşte îmân olmaksızın ya da insanlara gösteriş olmak üzere malını harcayan müşri-ğin durumu da böyledir. Mü'min de sadaka verdiği kimseye, sadakası dolayısıyla minnet edecek olursa bu duruma düşer Onlar kazandıkları hiçbir şeyi ele geçiremezler (yani, infak ettiklerinin sevabından kıyamet günü'nde hiçbir şey alamayacak-, tıl A lardır. Tıpkı şiddetli yağan yağmurun kaya üzerin-;.v, j>:: de topraktan eser bırakmaması gibi}. Allah kâfirler topluluğuna hidâyet vermez. (Bakara/264)
Sonra Yüce Allah, rızasını umarak verdiği sadakayı başa kakmayan mü'minin yaptığı infakın durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Allah'ın rızasını arayarak {yani, Allah rızası için} ve nefislerinden bir sebat {yani, kalblerinden bir _ tasdik} ile mallarını infak edenlerin meseli, yüksek bir tepede bulunan {yani, içinde ırmakların aktığı . düz ve yüksekçe bir yerde bulunan} ve kendisine bol bol yağmur isabet ettiği için de mahsulünü iki kat-veren {yani, ağaçları iki kat meyve yüklenen} bir bahçeye benzer. Ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisinti düşer {yani, bol yağmur yağmasa da, az bir yağmur düşer. —İşte Allah için başa kakmadan ve eziyet etmeden infak edilen mal az ya da çok artış gösterir. Tıpkı bol ya da az miktardaki yağmurun böyle bir bahçenin mahsulünü art-jı tırmasına benzer-}. Allah yaptıklarınıza basîrdir[119] {yani, infak ettiklerinizi görendir} (Baka-ra/265) 'Yine Yüce Allah buyuruyor ki:
Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın en güzellerinden {yani, altın, gümüş ve benzeri mallardan, bunların helâl ve temiz olanlarından} ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerden {yani, meyve, tahıl ve üzüm gibi mahsullerden} infak edin. Göz yummak-^ sızın alıcısı olmayacağınız aşağılık şeyleri seçerek vermeye yeltenmeyin (yani, kötü şeyleri vermeye kalkışmayın}. (Bakara/267)
Nebî (s.a) insanlara sadaka vermelerini emretti. Bir adam bayağısından bir salkım kuru hurma getirdi ve bunu diğer hurmalarla birlikte mescide bıraktı. Nebî (s.a), "Bunu kim getirdi?" diye sordu. "Bilmiyoruz" dediler. Nebî, bu salkımın -herkes tarafından görülmesi için- bir yere asılmasını emretti. Onu görenler, "Bu adam ne kötü bir iş yaptı" demeye başladı. İşte Yüce Allah'm, Göz yum-maksızın alıcısı olmayacağınız aşağılık şeyleri seçerek buyruğu bunu anlatmaktadır: yani, hurma ve benzeri adi ve bayağı şeyleri seçerek ve sadakalar arasına katarak vermeye yeltenmeyin. Bununla anlatılmak istenen şudur: Sizden birinizin bir diğeri üzerinde bir hakkı olsa kimse hakkından daha aşağı ve bayağı olanı kabul etmez. Daha sonra Yüce Allah, Göz yummaksızın alıcısı olmayacağınız buyurmaktadır ki bu da, hakkından kısmen vazgeçme, böylelikle bilerek ve bağışlamak suretiyle hakkından daha azmi kabul etme haline dikkat çekmektedir.
Bilin ki Allah gerçekten ganîdir {yani, sizin mallarmıza muhtaç değildir}, hamîdtir {yani, egemenliği ve saltanatı itibariyle yarattıkları arasında çok hamdedüendir}. (Bakara/267)
Dedi: Sonra Allah onlara sadaka vermeleri halinde mallarının yerini tutacak şeyler vereceğini ve onlara mağfirette bulunacağını va'dederek şöyle buyurmaktadır:
Şeytan sizi fakirlikle {yani, sadaka verdiğiniz takdirde fakir düşmekle} korkutur {"mallarınızı tasad-duk ederseniz fakir düşersiniz" diye tehdit eder) ve size fahşayı {yani, çeşitli ma'siyetler işlemeyi} emreder. Allah ise size Kendinden bir mağfiret {yani, sadaka vermeniz halinde günahlarınız için bağışlama} ve bir lütuf {yani, sadakalarınızın yerini tutacak şeyler vermeyi! va'dediyor. (Bakara/268)
Bunun bir benzeri de Teğâbün sûresindedir (bkz. Teğâbün/17)
..Allah vâsidir (bu lütfü sebebiyle ihsanı bol olandır), alimdir {yani, infak ettiğiniz şeyleri hakkıyla bilendir}. (Bakara/268)
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Sadakalarınızı açıktan {yani, alenî olarak} verirseniz, o ne güzeldir. Şayet onları gizler de {yani, başkalarından saklayıp kimse görmeden} fakirlere öyle verirseniz {yani, sadakalarınızı fakirlere gizlice verirseniz} bu {yani, gizli vermek}, sizin için daha hayırlıdır (yani, açıktan vermekten daha hayırlıdır. -Bununla birlikte, verdiğiniz sadaka gizli de olsa, açık da olsa makbuldür-}. Seyyielerinizden' örteriz {yani, gizli ve açık sadakalarınız sebebiyle günahlarınızı bağışlarız}. Allah her ne yaparsanız haberdardır.[120] (Bakara/271)
Yüce Allah buyurmaktadır ki:
Artık kim verir îyani, Allah'ın hakkını yerine getirmek üzere verir} ve ittika eder {yani, Allah'tan ittika eder}... (Leyl/5)
(Mukâtiî) dedi: Âyet Ebû Bekr es-Sıddîk -Allah'ın selâmı ona- hakkında inmiştir. O, Mekke'de müşriklerin şirke döndürmek için işkence yaptıkları dokuz Müslüma-m satın almış ve onları azat etmişti (Allah ondan razı olsun). Onlardan biri de Bilal (r.a) idi.
...hüsnâ'yı doğrularsa {yani, Yüce Allah'ın âhirette kendisine, verdiği sadakadan daha hayırlı olan cenneti vereceği va'dini doğrularsa) Biz ona kolay olanı kolaylaştırırız {yani, ona tekrar Allah'ın hakkını yerine getirmek üzere vermesini kolaylaştırırız}. (Leyl/6-7)
...Amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür... (Leyl/8)
Bu da Ebû Süfyan b. Harb hakkında inmiştir. O malı konusunda cimrilik edip Allah'ın hakkını edâ etmek için malını harcamadı ve Allah'tan müstağni olduğu duygusuna kapıldı.
...ve hüsnâ'yı yalanlarsa {yani, Yüce Allah'ın va'di olan sadakasından daha hayırlı mal vereceği va'dini -çünkü o vakit âhirete îmân etmiyordu- tasdik etmeyip yalanlarsa), ona da en zor olanı kolaylaştırırız {yani, hayır yapmak ona ağır ve zor gelir, hayır yapma gücünü kendisinde bulamaz). Yuvarlandığı zaman {yani, ölüp de cehenneme yuvarlanacağı vakit, dünyada iken cimrilik ettiği) malıkendisine fayda vermez. (Leyl/9-11)
Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Afv'ı" (yani, mallarınızdan/ihtiyaçtan artanı). ıV' (Bakara/219-220)
Dedi: Bu zekâtın farz kılınmasından önce idi. Miktarı belli bir mala sahip olan kimse malının üçte-birini alıkoyar, üçte-ikisini tasadduk ederdi. Ekin ve mahsul sahibi kimse de bir yıl yetecek kadarını alıkoyar, artanını tasadduk ederdi. Meslek sahibi olan kimse ise günlük ihtiyacını alır, artanını sadaka olarak dağıtırdı. Daha sonra zekât âyeti (bkz. Tevbe/103) bunu neshetti.
..Allah âyetlerini size böyle beyan ediyor ki düşü-nesiniz: dünya ve âhiret hakkında {yani, dünya işleri üzerinde düşünesiniz de "Dünya sınama yurdudur ve fanidir" diyesiniz. Âhiret üzerinde de düşünesiniz de "Âhiret rnükâfaat yurdudur ve ebedîdir-" deyip onun üstünlüğünü anlayarak kalıcı olan için amel edesiniz). (Bakara/219-220)
Yine Yüce Allah buyuruyor ki:
Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: "Hayrdan ne infak ederseniz anne ve babanın, akrabaların {daha sonra Tevbe süresindeki nafaka âyeti (Tevbe/60) bunu neshetti. Anne ve babaya zekât vermeyi neshederken, fakir olmaları hâlinde akrabalara zekât verme hükmünü bıraktı) yetim-. lerin, yoksulların ve yolda kalmışlarındır. Şüphe-"":'-. siz her ne hayır işlerseniz Allah onu çok iyi bilendir." (Bakaia/215)
Mukâtil'in merfu olara rivayet ettiğine göre, Rasûlul-lah (s.a) şöyle buyurmuştur:
Sadakanın, zengin ve gücü kuvveti yerinde bir kimseye verilmesi uygun değildir {maksat gücü, kuvveti yerinde sağlıklı kimsedir). Aynı şekilde sadaka Muhammed'e de, Muhammed'in âline de verilmez.
Mukâtil dedi: Varlıklı ve güçlü-kuvvetli bir kimsenin insanlardan istemesi doğru değildir. Bununla birlikte böylelerine sadaka veren bir kimseye, "Sâile, at üzerinde sana gelse dahi bir şeyler ver!" sözü gereğince ecir verilir.
Mukâtil dedi: Sadakasını akrabalarına veren bir kimse için -fakir olmaları şartını öngörmeyen kimselere gö re— iki ecir söz konusudur. Bir ecir akrabalık bağını gözettiği için, bir ecir de sadaka verdiği içindir. [121]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten {yani, sadece Âdem'in nefsinden} halkeden ve ondan {yani, Adem'in nefsinden} da eşini {yani, Adem'in eğe kemiğinden de Havva'yı} halkeden, o ikisinden de t; (yani, Âdem ve Havva'dan da} birçok erkek ve kadin {yani, bin ümmet} üreten {yani, yaratan} Rabbinize ittika edin. Kendisi adına birbirinizden dirvi lekte bulunduğunuz (yani, biriniz diğerinizden Allah için hakları ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istediğiniz} Allah'a ittika edin ve akrabalık bağını gözetin {yani, akrabalık bağlarını kesmeyin, aksine o bağı gözetin}. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyiddir iyani, amellerinizi görüp gözetendir}. (Nisâ/1)
Mukâtil 'Atâ'dan, o da ibn 'Abbâs'tan şöyle rivayet etti: Makâm-ı İbrahim'de îbrânice yazılı bir kitabe bulundu, üzerinde şu yazı vardı: "Ben Allahım, Bekke'nin sahibiyim. Rahmi yarattım ve ona, Benim isimlerimden bir isim türetip verdim. Rahmi/akrabalığı bitiştireni [gözeteni] Ben de bitiştiririm. Onu koparanı Ben de kopartırım,"
Mukâtil dedi: Akrabalar arasında hakkı en büyük olan anne-babadır.
Yüce Allah buyurmaktadır ki:
Rabbin şöyle hükmetti ((Mukâtil) dedi: Dahhak di yordu ki: İbn Mes'ûd bunu, "vasiyet/tavsiye etti" diye okuyordu): O'ndan başkasına İbâdet etmeyin. (yani, Allah'tan başkasına ibâdet etmeyin}, anne ve babaya iyi davranın {yani, onlara gereken iyiliği yapın}. Eğer onlardan fyani, anne-babadan} biri veya ikisi yanında ihtiyarlığa ererse {onlara iyilikte bulun ve} sakın onlara öf deme {yani, bayağı sözler söyleme. Mesela yaşlandıkları vakit onların hizmetinde bulunur yahut onları temizlemekle uğraşırken, "Bunların sıkıntılarından beni kurtar Allahım!" deme}, onları azarlama {yani, onlara kaba ve ağır sözler söyleme}; onlara tatlı ve güzel (yani, yumuşak bir şekilde} söz söyle. Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanadını indir fyani, onlara şefkat ve merhamet duyarak yumuşak davran} ve {bakımları dolayısıyla onlardan ötürü sıkıntı çektiğinde} de ki: "Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse (yani, küçükken benim sıkıntılarıma nasıl katlandılarsa}, Sen de onlara öyle rahmet et!"[122] (İsrâ/23-24)
{Şayet anne-baba müşrik iseler}, Rabbim! Onlara merhamet et! deme, fakat onlara iyi davran ve Yüce Allah'ın Lokman sûresinde bildirdiği gibi hareket et:
Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız Banadır. Eğer onlar bilmediğin şeyi {yani, Benim ortağım olduğunu} Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme {yani, şirk hususunda itaat etme}! Bununla beraber dünyada onlarla iyi geçin {burada maksat, iyilikte bulunmak ve akrabalık bağını gözetmektir). (Lokmân/14-15)
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Rabbiniz içinizdekini en iyi bilendir {yani, sizin iyi olup olmadığınızı en iyi bilendir}. Eğer siz sâlih olursanız, şüphesiz ki O, yönelenlere {yani, günahları terkedip emrettiği hususlarda Allah'a itaate yönelenlere} karşı gafurdur.[123] (İsrâ/25)
Mukâtil, (s.a) merfu olarak Nebî'den şöyle dediğini nakletmektedir:
Anne-babasım öfkelendiren kimse, azîz ve celîl olan Allah'ı Öfkelendirmiş olur. Onları sıkıştıran ve daraltan Allah'ı sıkıştırmış olur. Onlar, malindan bir şeyler çıkarıp vermeni isterlerse çıkarıp ver.
Mukâtil dedi: Onları kölelikten kurtaran müstesna, kimse onlara yaptıklarının karşılığını Ödeyemez.
Dedi: Kendileri hayatta iken anne-babasma asi olup da ölümlerinden sonra borçlarım ödeyen yahut yerlerine hacc yapan ya da sadaka vermek suretiyle onlara iyilikte bulunan kimse, onlara karşı iyi davranmış sayılır. Hayatta iken anne-babasma iyilikte bulunup, ölümlerinden sonra onlara kötü davranan kişi de onlara kötü davranmış sayılır.
Mukâtil dedi: Allah için harcamak istediğin bir dinarın var ise onu annene ver, eğer bir dinarın daha varsa onu da babana ver. Üçüncü bir dinarın varsa —fakir olmaları halinde— onu ailene, dördüncü dinarın varsa akrabalarına, beşinci dinarın varsa Allah yolunda harca. [124]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Allah'a ibâdet edin {yani, Allah'ı tevhîd edin/birleyin}, O'na hiçbir şeyi (yani, yarattıklarından hiçbir şeyi} ortak koşmayın. Ana-babaya {iyilik yapın, haklarını gözetin}, akrabaya {iyilik yapın, onların hakkını gözetin}, yetimlere, yoksullara {tasadduk edin, iyilik yapın}, yakın komşuya {yani, aranızda akrabalık bağı bulunan komşuya iyilik yapın),... ; (Nisâ/36)
Bunların üç hakkı vardır: A) Akrabalık hakkı, B) Komşuluk hakkı, C) Müslümanlık hakkı.
...uzak komşuya {yani, akrabanız olmayan komşularınıza iyilik yapın},... (Nisâ/36)
Bu komşunun da iki hakkı vardır: A) Komşuluk hakkı, B) Müslümanlık hakkı.
Tek bir hakkı olan bir komşu daha vardır ki o da, dindaş olmayan komşudur, bunun da sadece komşuluk hakkı vardır.
...yanınızdaki arkadaşa {yani, yolculuk ya da ikamet halindeki arkadaşınıza iyilik edin}, yolda kalmışa {yani, size misafir gelen yolcuya iyilik edin,—ki ona iyilik yapmak gerekir. Onun misafir olma hakkı üç gündür, bundan sonrası ise sadakadır—}, ellerinizin altında bulunanlara {yani, hizmetçilerinize} iyilik edin. (Nisâ/36)
Böylelikle Yüce Allah bütün bunlara iyilikle davranmayı emretmiş bulunmaktadır. Mukâtil Şurahbil'den, o Câbir'den, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
Cebrâîl (a.s) bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, evladın babasından miras aldığı gibi, onu da mirasçı yapacak zannettim.
Mukâtil dedi: "Ma'ruf bir şekilde iyilikte bulunmak ve ona eziyet vermekten uzak durmak komşunun haklarındandır."
Mukâtil dedi: Nebi (s.a), vefatı yaklaştığında, "Size namaza ve elinizin altındaki kölelere dikkat etmenizi tavsiye ederim" dedikten sonra, "Ey dereceleri yükselten, ey arşın sahibi! Tebliğ ettim mi?" dedi. Dünyadan ayrılıncaya kadar, başka bir söz söylemedi.
Mukâtil dedi: Allah'a ve efendisine itaat eden bir köle için iki ecir vardır.
Mukâtil dedi: Seninle bağını kopardığı halde bağını bitiştirmen, seni mahrum ettiği halde ona bir şeyler vermen akrabalık haklarındandır.
Şanı Yüce Allah buyurmaktadır ki:
Akrabaya hakkını ver iyani, akrabalık hakkını gözet}, yoksula da {yani, isteyene de -ona sadaka &;: vermesini emretmektedir-}, yolda kalmışa da {yani, sizde konaklayan misafire de iyilikte bulun}.
Ama saçıp savurma (yani, hak olmayan yolda herhangi bir şey harcama). (İsrâ/26)
Dedi: Suffa ashabının fakir olanları Rasûlullah'a (s.a) geliyor, o'ndan bir şeyler istiyorlar, fakat o onlara verecek bir şey bulamadığı için, onlara iltifat etmeyip susuyordu. Şanı Yüce Allah onlara karşı nasıl davranacağını öğretmek üzere buyurdu ki:
Şayet Rabbinden umduğun bir rahmeti aramak için {yani, Rabbinden geleceğini ümit ettiğin bir rı-zık beklentisi içinde olup} onlardan sarf-ı nazar etmek mecburiyetinde kalırsan {yani, verecek bir şey bulamadığın için utancından ve merhametinden dolayı, senden istekte bulunan kimselerden sarf-ı nazar etmek zorunda kalırsan), onlara (yani, senden bir şeyler isteyen kimselere} yumuşak bir söz söyle İyani, onlara güzel va'dte bulunarak, "İnşâallah elime bir şeyler geçince size veririm" deyip, uygun sözler söyle}! (İsrâ/28)
Şanı Yüce Allah, Nebî'ye (s.a) hitaben şöyle buyurmaktadır:
O halde, sakın yetime kahretme {yani, sakın onun yüzüne karşı kahredici bir tutum takınma}, isteyeni azarlama, fakat Rabbinin nimetini tahdis et![125] , (Duhâ/9-11) [126]
Yüce Allah, Nebî'ye (s.a) hitaben buyurmaktadır ki:
Elini boynuna bağlanmış kılma (bu, şanı Yüce Allah'ın verdiği bir misaldir: yani, Allah'ın hakkını yerine getirmek için gerekli harcamalarda eli sıkı davranarak hiçbir şey harcamayıp elini açma gücü bulunmayan, eli boynuna bağlı kimse gibi olma), onu büsbütün de açma; yoksa kınanır {yani, hem insanlar tarafından kınanırsın, hem kendi kendini kınarsın}, yaptığına pişman olur kalırsın {yani, malsız-mülksüz, hüsrana uğramış, çaresiz bir hale " düşersin}. (İsrâ/29)
Şanı Yüce Allah Furkân sûresinde, harcamalarında iktisatlı davranan kimselerden övgü ile söz etmektedir:
Onlar ki mallarını infak ettiklerinde {yani, Allah'a itaat yolunda harcadıklarında, yersiz harcamalarda bulunarak} israf da etmezler, {nafakayı keserek, hiçbir şey harcamayarak} cimrilik de etmezler; ikisi arası {yani, infak ve harcamalarda orta yolu tutarak israf ile cimrilik arasında} orta bir yol tutarlar. (Furkân/67) [127]
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Daha fazlasını umarak minnet etme {yani, bağışından daha fazlası sana verilsin diye bağışta bulunma}! (Müddessir/6)
Rûm sûresinde de Yüce Allah buyurmaktadır ki:
insanların mallarında nemâlansın diye verdiğiniz ribâ {yani, insanların mallarında lehinize bir artış olsun diye yaptığınız bağış, bu yolla insanların mallarından daha fazla alma amacını güderek verdiğiniz şey), Allah yanında nemâlanmaz {yani, verdiğiniz şey Allah nezdinde kat kat artış göstermez, temizleyici olmaz. Bununla birlikte bundan dolayı bir günah da söz konusu değildir}. Fakat Allah'ın rızasını arayarak {yani, O'nun için ve C 'nun rızası uğrunda} verdiğiniz zekâta [yani, herhangi bir sadakaya} gelince, işte kat kat arttıranlar onlardır {yani, bunların verdikleri, bire yediyüz ve daha fazla miktarda artış gösterir}.[128] (Rûm/39)
Dedi: Bize Mukâtil Zeyd el-Ammî'den, o Enes b. Mâ-lik'ten, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu nakletti:
Azız ve celîl olan Allah yolunda bir kardeşe bir lokma yedirmeyi, bir dirhem sadaka vermekten daha çok severim. Bu kardeşe bir dirhem vermeyi, yirmi dirhem tasadduk etmekten daha çok severim. Ona yirmi dirhem vermeyi ise bir köle azat etmekten daha çok severim.
Mukâtil dedi: Kim bir arkadaşına, onunla arkadaşlık bağını gözetmek üzere bir hediye verecek olursa bundan dolayı ona ecir verilir ve onun sevabı reddolunmaz.
Dedi: Nebî (s.a) buyurdu ki:
Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle hediyeleşiniz. Çünkü hediye sevgiyi sağlamlaştırır, kini giderir.
inir Dedi: Nebî (s.a) buyurdu ki:
Bana bir paça dahi hediye edilecek olsa, onu kabul . ederim. Bir paça (yemeği) için davet edilecek olsam o daveti kabul ederim. [129]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Sadakayı veya ma'rûfu {yani, sadaka vermeyi yahut borç vermeyi —bu(radaki ma rû/* lafzı) Yüce Allah'ın, Fakir olan ise ma'rûfa göre yesin (Nisâ/6) buyruğuna benzemektedir; ki bu da "borç vermek" anlamındadır—} yahut insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki hariç, onların gizli gizli görüşüp konuşmalarının bir çoğunda hayır yoktur. Kim Allah'ın rızasını gözeterek böyle yaparsa fyani, sadaka verir, borç verir ve insanların arasını düzeltirşe}, Biz ona büyük bir mükâfaat vereceğiz (yani, cennette vereceğiz}. (Nisâ/114)
Bir diğer kıraate göre, verecektir şeklindedir. Bununla cennette ona pek büyük bir mükâfaat verileceği kasdedil-mektedir.
Dedi: Bize Mukâtil Ebû İshâk'tan, o Alkame b. Kays'tan, o da 'Abdullah b. Mes'ûd'tan şöyle rivayet etti: "Bin dirhemi iki defa borç verip sonra onu geri alarak onlardan yararlanmayı, o miktarı bir defada sadaka vermekten daha çok severim." ,
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Al-i İnırân/174) [130]
Rahmân-Rahîm Allah'ın Adıyla
Yüce AllaL buyuruyor ki:
Ey îmân edenler! Oruç sizden, öncekilere {yani, kendilerine İncil'in indirildiği isa'nın ümmetine} yazıldığı {yani, farz kılındığı} gibi size de yazıldı {yani, farz kılındı; —çünkü Müslümanlar Ramazan ayından önce Aşure Günü oruç tutuyorlardı. Bunun üzerine, "size de yazıldı" buyruğu indi-} -itti-ka etmeniz için- (yani, yatsı namazından ve uykudan uyandıktan sonra yemekten, içmekten ve ci-madan sakınmanız için} sayılı günler[131] {yani, Ramazan ayının günleri}. Sizden hasta veya yolcu olan kimse (oruç tutamazsa, tutamadığı) günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. (Baka-.".. ,-îra/lS3-184)
Şanı yüce Allah İslâm'ın ilk dönemlerinde bize şunu farz kılmıştı: Ramazan ayında güneş battığında, oruçlu olmayana helâl olan şeyler, oruçluya da helâl oluyordu. ; Fakat, gündüz oruç tutup da yatsıyı kılan yahut yatsıyı kılmadan Önce uyuyan kimseye -yatsıdan sabaha kadar-haram olan şeyler haram oluyordu. İşte bizden önceki îsâ (a.s) ümmetine de oruç bu şekilde farz kılınmıştı. Bu şekildeki oruç Müslümanlara ağır geldi.[132]
Dedi: Ömer b. el-Hattâb -Allah'ın selâmı, rahmeti ve rızası ona olsun- yatsı namazını kıldıktan sonra -Yüce Allah'ın bu hususta bir ruhsat vermesi için- hanımı ile cima etti. Sonra pişman olup ağladı. Sabah olunca Ne-bfnin (s.a) yanma giderek şöyle dedi:
— Ey Allah'ın Rasûlü! Böyle bir hatadan dolayı kendi adıma sana Özür beyan ediyorum. Namazdan sonra hanımımla cima ettim. Benim için bir ruhsat var mı?
Nebî (s.a) şöyle buyurdu:
— Bunu yapmamalıydın ey Ömer!
Ömer (r.a) üzüntülü bir şekilde geri döndü. Nebi (s.a) akşam vakti Ensâr'dan Sırma b. Enes b. Adî b. en-Nec-car'm oruçtan bitkin düşmüş olduğunu görerek sordu:
— Ey Ebû Kays! Neyin var, niçin çok bitkin bir şekilde akşamı ettin?
Sırma dedi ki:
— Ey Allah'ın Rasûlü! Dün, gündüz boyunca bahçemde çalıştım. Akşam olunca eşimin yanına gittim. Eş;m bana sıcak bir şeyler yedirmek istedi, fakat gecikti, ben de yattım. Beni uyandırdığında, artık yemek yemek bana haram olmuştu. Oruçtan da çok bitkin düşmüştüm.
Bu sırada Müslümanlardan bazı kimseler de yatsı namazından ve uyuduktan sonra neler yaptıklarını itiraf ederek, "Çıkış yolu nedir, nasıl tevbe edebiliriz?" dediler. Bunun üzerine onlar hakkında şu buyruk indi:
Kullarım sana Beni sorarlarsa, muhakkak ki Ben pek yakınım {yani, Benim onlara, -dualarını kabul etme hususunda- pek yakın olduğumu bildir}. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına icabet ederim. O halde onlar da {Bana itaat etmek suretiyle} çağrıma icabet etsinler ve Bana îmân etsinler {yani, Benim onlara pek yakın olduğuma, dualarına icabet ettiğime inansınlar}. Umulur ki onlar rüşde erişirler (yani, böylece hidâyet bulurlar). (Bakara/186)
Ardından, Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak {yani, onlarla cima etmek} size helâl kılındı... (Bakara/187) âyetiyle, namazdan ve gece uyuduktan sonra -bizden öncekilerin üzerine yazılan— Ramazan ayında haram olan şeyler Müslümanlar için neshedildi.[133] Ömer (r.a) yaptığını yaptıktan sonra Müslümanlara ruhsat verildi.
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak {yani, onlarla cima etmek} size helâl kılındı. Onlar sizin için bir elbise {yani, onlar sizin için bir sükûn kaynağıl, siz de onlar için bir elbisesiniz {yani, siz de onlar için bir sükûn kaynağısınız}. Allah nefislerinize karşı hainlik ettiğinizi {yani, sizin -Ömer'in ve onun gibi yapanların- yatsı namazından sonra eşleriyle cima etmek suretiyle hainlik ettiğinizi} bildiği için tevbenizi kabul etti {yani, sizi cezalandırmaktan vazgeçti), sizi affetti {yani, size sitem etmeyerek öylece bıraktı}. Artık onlara yaklaşın {yani, geceleyin onlarla cima edebilirsiniz} ve Allah'ın sizin için yazdığını {yani, nasib ettiği evlatları! isteyin! (Bakara/187)
Dedi: Sırma b. Enes hakkında da şu buyruklar indi:
...Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan seçilinceye kadar yeyin-için {yani, gündüzün aydınlığı gecenin karanlığından ayırdedilebüecek halde görülünceye kadar -ki gecenin tamamı bu hususta bir ruhsattır- yeyip içebilirsiniz; -"fecr"den kasıt ise, "doğu tarafında enine görülen aydmlık"tır-}, sonra orucu geceye kadar tamamlayın![134] (Bakara/187)
Dedi: Orucun emredildiği ilk sıralarda Müslümanlar muhayyer bırakılmışlardı; dileyen oruç tutar, dileyen oruç tutabildiği ve yolcu da olmadığı halde oruç tutmaz, buna karşılık fidye verirdi, yani tutmadığı her gün için bir yoksula yarım sa' buğday verirdi.
Ona [oruca] takat getirenler ise, bir miskin doyumu fidye uersinler.Bununla beraber kim fazladan hayır yaparsa {yani, kim her gün için bir yerine iki ya da üç yoksul doyurursa), bu, onun için daha hayırlıdır {yani, tek bir yoksul doyurmaktan daha hayırlıdır}. Ancak, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır {yani, yoksullara yemek yedirmekten daha hayırlıdır), eğer bilirseniz. (Bakara/183-184)
İşte orucun ilk şekli böyleydi. Daha sonra Yüce Allah muhayyerliği kaldırarak, ona Syani, oruç tutmaya) takat getirenler ise, bir miskin doyumu fidye versinler buyruğunu neshetti. Bunu da şu âyet neshetti:
O Ramazan ayı ki, Kur'ân onda indirildi; {yani, Kur'ân yedinci semâda bulunan Levh-i Mahfuzdan Ramazan ayında bulunan Kadr Gecesi'nde dünya semâsına indirildi; —ardından Yüce Allah Kur'ân hakkında buyurdu ki:-} insanları hidâyete (yani, dalâletten kurtarıp hidâyete} erdirmek, doğru yolu {yani, helâli-haramı} ve hak ile bâtılı ayırdeden ölçüyü bildirmek üzere {yani, Kur'ân, insanları din ile ilgili kuşku ve şaşkınlıklardan kurtarmak üzere indirilmiştir}. Öyleyse sizden her kim bu aya erişirse {yani, kim aile halkı arasında olup Ramazan ayına kavuşursa}, onu oruçlu geçirsin {bu buyrukla Yüce Allah aile halkı arasında olan (yolcu olmayan) kimsenin Ramazan ayma erişip de oruç tutabilecek durumda olması halinde oruç tutmasını farz kılmaktadır}; kim de hasta veya yolcu olursa ' (ve bu nedenle oruç tutamazsa; hasta iyileştiğinde, yolcu da evine döndüğünde oruç tutamadığı} o günler sayısınca diğer günlerde [oruç tutsun: dilerdi se peşpeşe, dilerse ayrı ayrı günlerde tutsun}. Allah size kolaylık diler [yani, hasta ve yolcuya oruç tutmama ruhsatını vermek suretiyle dîninizde size kolaylık sağlamıştır},güçlük dilemez [yani, dinde size darlık/zorluk vermek istemez -hasta ve ' yolcuya oruç açma ruhsatı vermemiş olsaydı, zorluk olurdu-}; ta ki o sayılı günleri tamamlayasınız [yani, Ramazan ayının sayılan belli günlerini tamamlayasınız} da, sizi hidâyete iletmesine karşılık Allah'ı yüceltesiniz [yani, tazim edesiniz} ve şükredeşiniz [135] yani, din hususunda sizleri doğruya iletme nimetine mukabil Rabbinize şükredesiniz}. (Bakara/185)
Dedi: Mukâtil bize Nâfî'den, o İbn Ömer'den, o da Ne-DÎ'den (s.a) şöyle rivayet etti:
Ayların kimi 30, kimi 29 gün çeker. Öyleyse siz hilâli görünce oruç tutun, hilâli görünce de orucu bırakın!
Dedi: Bize Mukâtil Muhammed b. el-Münkedir'den, o Câbir b. 'Abdullah'tan, o da Nebî'den (s.a) tahdis edip dedi ki: Hilâli görünce oruca başlayın, hilâli görünce de orucu bırakın. Eğer hava bulutlu olur da hilâli göremezsiniz, (ayı) otuz güne tamamlayın. Şüphesiz ki sizin bayram gününüz, oruç açtığınız gündür. Kurban bayramı gününüz de kurban kestiğiniz gündür.
Dedi: Bize Mukâtil 'Amr b. Şu'ayb'tan, o babasından, o da dedesinden şöyle rivayet etti: "Nebî'yi (s.a) yolculukta oruç tutarken de, oruç tutmazken de gördük."
Mukâtil el-Alâ b. Hâris'ten, o Mekhul'den, o Ebu'd-Derdâ'dan dedi ki: "Oruç tutarsan ecir alırsın, oruç tutmazsan mazeret sahibisin."
Mukâtil 'Amr b. Şu'ayb'tan, o babasından, o dedesinden, o da Nebî'den (s.a) -Ramazan ayında kasdî olarak hanımı ile cima eden bir kimse hakkında— şunları söylediğini nakletti:
(Ramazan ayında kasdî olarak eşiyle cima eden , kimse) bir köle azat eder, bulamazsa bir deve ya ,. da inek kurban eder ve o günün orucunu kaza if.u.) eder. Bunu da bulamazsa peşpeşe iki ay oruç tutar. Eğer buna da güç yetiremezse, altmış yoksulu doyurur ve o günün orucunu kaza eder.
Dedi: Mukâtil'in bize 'Atâ'dan, onun tbn 'Abbâs'tan, onun Nâfi'den,[136] onun da İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre, o, gebe ya da emzikli kadının, çocuğunun zarar göreceğinden veya hastalanacağından korkması halinde oruç tutmayıp, buna karşılık fidye: "her gün için bir yoksula yarım sa' buğday" verebileceği, ayrıca orucunu kaza etmeyeceği hükmünü verdi.
Mukâtil'in Ebû 'Ubeyde'den, onun da Enes b. Mâ-lik'ten rivayet ettiğine göre, Enes b. Mâlik, vefat ettiği yıl, yaşlılıktan dolayı oruç tutmadı, kazasını da yapmadı.
Sücûda dâir hadis: Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan, o' Umm ed-Derdâ'dan, o da Ebu'd-Derdâ'dan şöyle tahdis etti: "Üç husus nübüvvet işlerindendir: İftarı yapmakta acele etmek, secdeyi geciktirmek ve namazda sağ eli sol , elin üzerine koymak." [137]
Yüce Allah Ahzâb sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Sâimler {yani, oruç tutan erkekler! ve sâimeler {yani, oruç tutan kadınlar}. (Ahzâb/35)
Dedi: Ramazan ayıyla birlikte her aydan da üçer gün -ki bu günler, her ayın el-eyyamu'l-bîd [beyaz, aydınlık günler] diye bilinen 13, 14 ve 15. günleridir- oruç tutan kimse, bu âyetin kapsamına girer.
Dedi: Nebî (s.a) buyurdu ki: .
Bu günleri oruçlu geçiren, senenin tümünü oruç tutmuş gibidir.
Dedi: Bize Mukâtil Sa'îd b. Ebî Sa'îd'ten, o el-Berâ' b: Azib'ten naklen dedi: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:
Kim Ramazan ayını ve Şevval ayından altı günü oruçlu geçirirse, o sene boyunca oruç tutmuş gibi olur. [138]
Yüce Allah buyuruyor ki:
Doğrusu Biz onu (yani, Kur'ân'ı} Kadr Gece'sinde {yani, yedinci semâdaki Levh-i Mahfuz'dan dünya semâsına Kadr Gecesi'ndel indirdik. (Kadr/1) Bu geceye Kadr Gecesi denilmesinin sebebi, Yüce Allah'ın bu gecede, gelecek sene aynı vakte kadar olacak şeyleri takdir etmesindendir. İşte Yüce Allah'ın, O gecede hikmetli her iş ayrılır (Duhân/4) buyruğu bunu anlatmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ;
Kadr Gecesi'ni sana ne bildirdi? (Kadr/2) Bu, o gecenin azametine dikkat çekmek içindir. Sonra bu gecenin durumunu haber vererek Yüce Rab-bimiz şöyle buyurmaktadır:
Kadr Gecesi bin aydan daha hayırlıdır (yani, Kadr Gecesi'ndeki bir amel, -içinde Kadr Gecesi bulunmayan- bin aydaki amelden daha hayırlıdır). Onda melekler ve ruh, Rabb'lerinin izni ile her bir iş için iner de iner iyani, diğer meleklerle birlikte Cebrail Yüce Allah'ın o sene boyunca meydana geleceğine hükmettiği her emri indirirler. Yedinci semâdan o gece dünya semâsına inerler). O, tan yeri ağarıncaya kadar selâmdır iyani, güneşin batışından, tan yerinin ağaracağı vakte kadar, gecenin tamamı selâm, bereket ve hayırdır). (Kadr/2-5) O gece Cebrail (a.s), beraberinde meleklerle birlikte yeryüzüne inerek mü'min erkek ve kadınları sorar; ancak içki içenleri sormazlar.
Dedi: Her senenin Ramazan ayında Kadr Gecesi vardır. Şayet ay 29 gün çekerse Ramazan ayının 23. gecesi Kadr Gecesi'dir. O geceyi, geriye kalan yedi gecede araştırın. Eğer geriye kalan yedi gecenin ilkinden sonra, altı gecede kıyam [teravih] kılınacak olursa, inşâallah o (yılın Kadr Gecesi 23.) gecedir. [139]
Bakara sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır; Mescidlerde itikâfa girdiğiniz zaman, (geceleri de) kadınlarınıza yaklaşmayın! (Bakara/187) Çünkü onlardan biri Nebî (s.a) döneminde itikâfa girer, geceleyin tuvalet için mescidten dışarı çıkar ve hanı-mıyla cima eder, sonra gusleder ve mescide geri dönerdi. İşte bunun üzerine şu buyruk nazil oldu:
Mescidlerde itikâfa girdiğiniz zaman, (gündüzlerin yanısıra geceleri de) kadınlarınıza yaklaşmayın {yani, sız mescidlerde itikâfta iken/itikâfınız devam ettiği sürece gece ya da gündüz kadınlarınızla cima etmeyin!. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır {yani, itikâfta iken gece ya da gündüz cinsî münâsebette bulunmak, Allah'ın sınırlarını aşmaktır/Allah'a isyandır). Sakın onlara yaklaşmayın! Allah insanlara âyetlerini (yani, itikâfa dâir sözü geçen hükümlerimi beyan ediyor ki ittika etsinler (yani, itikâfta iken, eşleriyle -gece ya da gündüz— cinsî münâsebetten kaçınarak isyandan korunsunlar}. (Bakara/187)
Dedi: Mukâtil bize, nafile olarak itikâfa giren kimsenin durumu ile ilgili olarak şunları söyledi: Eğer geceleyin hanımının yanma dönme şartını koşarsa, onun lehine bu şart geçerlidir. Böyle bir şart koştuğu takdirde arzu ederse geceleyin hanımıyla cima edebilir. İtikâf ancak beş vakit namazın cemaatle kılındığı bir mescidte olur.
Mukâtil, 'Atâ'nm şöyle dediğini nakletti: "(İtikâfa giren kimse) ne ahş-veriş, ne de dünya için herhangi bir iş yapar."
Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan, o da îbn 'Abbâs'tan şöyle dediğini nakletti: "Oruçsuz itikâf olmaz." [140]
Dedi: Bakara/189 âyeti, Mu'âz b. Cebel -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- ve Sa'lebe b. Ganeme hakkında nazil olmuştur. Her ikisi de Ensâr'dandır. Mu'âz, "Ey Allah'ın Nebisi! Hilâller ne diye ip gibi incecik başlıyor, sonra artıyor, gittikçe dolgunlaşıyor ve sonunda dolunay oluyor. Daha sonra tekrar eksilmeye başlıyor ve ilk haline dönüyor?" diye sordu. Bunun üzerine şu buyruklar nazil oldu:
Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar için vakit ölçüleridir {yani, insanlar hilâller vasıtasıyla borçlarının vâdesinin ne zaman dolacağını, kadınlarının iddetini hesab ederler. Ne zaman oruca başlayacaklarını, ne zaman bayram yapacaklarını ve belli bir süresi olan aralarındaki süreli antlaşmalarm vaktini ve bu vaktin ne zaman sona ereceğini tesbit ederler} ve hacc için de" {yani, hacc vakitlerinin bilinmesi için de vakit ölçüleridir -zira hilâller, bütün bunlar için vakit ölçüleridir (Bakara/189) [141] '
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Hani İbrahim, ve ismail o Ev 'in temellerini yükseltiyorlardı. (Bakara/127)
Şöyle ki: Yüce Allah Nûh (a.s) kavmini suda boğunca, Âdem (a.s) dönemindeki Beyt-i Haramı semâya yükseltti. İşte Beytu'l-Ma'mûr da budur. Beyt, semâdan inmişti. Yüce Allah yeri yaratmadan önce Beyt'in yeri suyun üzerinden bir tepecik gibi idi. Beyt (semâya) yükseltilince Yüce Allah İbrahim'e (a.s), "O Ev'in temeli üzerinde bir ev inşâ et!" diye vahyetti. Bir bulut gelerek onun üzerinde durdu. İbrahim ve İsmail de Beyt-i Haram'ı o temel üzerine bina ettiler. Bu evi beş ayrı dağdan: Tûr-ı Sina'dan, Tûr-ı Zeytûn'dan, Lübnan Dağından ve Cudi Da-ğı'ndan; temellerini ise Hira'dan inşâ ettiler.
Dedi: İbrâhîm (a.s) Hacer-i Esved'i, Ebû Kubeys dağından çıkardı. Orada bir çeşit emânet gibi bırakılmıştı. Beyt'in inşasını bitirdiklerinde şöyle dua ettiler:
Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Kuşkusuz Sen işitensin, bilensin. (Bakara/127) Sonra dediler ki:
Bize menâsikimizi göster {yani, öğret}! (Bakara/128)
; Dedi: Bunun üzerine Cebrâîl, İbrahim'i (ikisine de selâm olsun) alıp Arefe Günü Arafat'a gitti. Orada o'na vakfe yaptırdı. Sonra o'nu Mina'ya götürdü. Cemrelerin bulunduğu yerde o'na İblis göründü. Cebrâîl (a.s) o'na, şeytana iki küçük taş atmasını ve her atışın ardında da tekbir getirmesini emretti. Böylece cemrelere taş atma başlamış oldu.
Hacc sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ve insanlar arasında haccı ilan et! Hem yaya {yani, Beyt'e yürüyerek}, hem de uzak yoldan gelecek iyani, her bir uzak yerden gelecek} yorgun argın develer üstünde gelsinler. (Hacc/27)
İbrâhîm (a.s) Beyt'i inşâ etme işini bitirince Yüce Allah kendisine insanlar arasında haccı ilan etmesini emretti. İbrâhîm, Ebû Kubeys dağına çıktı. Bu, dibinde Safa tepesinin bulunduğu dağdır. Orada, "Ey insanlar! Azîz ve celîl olan Rabbinizin çağrısına icabet edin! O size Beyt'i haccetmenizi emrediyor" diye seslendi. İbrahim'in bu seslenişini, yeryüzünde bulunan her mü'min işitti. İşte telbi-ye (lebbeyk... demek) İbrahim'in (a.s) bu seslenişi sebebiyle Yüce Allah'ın çağrısını kabul etmeyi ifade eder.
Böylelikle İbrahim'in (a.s) seslenişinden itibaren tel-biye ("lebbeyk..." demek) başlamış oldu. [142]
Al-i İmrân sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Onun yoluna gücü yetenlerin (yani, oraya ulaşabileceklerin} o Ev'i haccetmesi, Allah'ın insanlar (yani, mü'minler} üzerindeki hakkıdır. Artık kim küfrederse {yani, kim haccı farz olarak görmezse çünkü başka din mensupları haccm kendilerine farz olmadığı kanaatinde dirler. Haccı farz olarak görmeyen kimse ise kâfir olur-kuşkusuz Allah alemlere {yani, Ehl-i Kitab'a} muhtaç değildir. (Al-iİmrân/97) '
Soruldu:
— Ey Allah'ın Rasûlü! Onun yoluna gücü yetmek1 nedir?
Cevab verdi:
— Azık ve binektirDedi: Bize Mukâtil tahdis edip dedi: Haccedebilecek kadar mâlî bir imkân bulup da mazereti olmadığı halde haccetmeyi, malı elinden gidinceye kadar geciktiren kimsenin üzerinde hacc borcu kalır. Ancak ölene kadar haccetme imkânı bulamayan kimseye hacc vacib olmaz. Kölelere ve çocuklara da hacc yükümlülüğü yoktur.
Dedi: Kendi adına bir defa hacceden kimsenin, ölmüş birisi adına yaptığı hacc, ölü adına yerini bulur ve yine ona haccetmiş olarak yazılır.
Dedi: Bize Mukâtil'in 'Atâ'dan naklettiğine göre, Nebî (s.a) bir adamın bir başka kimse adına telbiye getirdiğini duydu. Ona, "Şayet kendi adına haccetmişsen (yapabilirsin). Aksi takdirde önce kendi adına haccet, sonra da filan adına haccet" buyurdu. [143]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Haca da, umreyi de Allah için tamamlayın {yani,
bunları mîkat yerlerinden başlayarak, başka hiçbir maksat karıştırmaksızın ve ihrama aykırı şeyler işlemeksizin yalnız O'nun için tamamlayın}.
Çünkü Arab müşrikleri ihrama girerken Allah'a ortak koşuyorlardı. Bu sebeble Yüce Allah Müslümanlara, "Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın!" buyurdu. Hacc ve umre iki farzdır. Sonra Yüce Allah Öncelikle onları korkutarak buyurdu ki: Allah'a ittika edin {yani, uygun olmayan şeyleri bu ibâdette helâl bellemeyin (işlemeye kalkışmayın) ve bilin ki gerçekten Allah'ın ikabı {yani, cezası/cezalandırması} pek çetindir {yani, cezalandırdığı takdirde pek çetindir}. (Bakara/196) Hacc sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
O rics olan eusândan ictinâb edin {yani, günahın ta kendisi olan putlardan, putlara ibâdetten kaçının} ve zûr sözden (yani, yalan sözden, ki o da, şirktir} ictinâb edin! (Hacc/30)
Şöyle" ki: 'Hums' diye bilinen Kureyş, Kinâne, Huzâa ve Âmir b. Sa'saa soyundan gelenler câhiliye döneminde ihrama girdiklerinde Allah'a ortak koşuyorlar ve Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyk lâ şerike lek illâ şerikun huve lek temlikuhu ve mâ-melek [buyur Allahım buyur, buyur Senin ortağın yoktur. Senin olan, kendisine de, mâlik olduğu şeylere de mâlik olduğun bir ortağın müstesna] diyorlardı. İşte bu sebeble Yüce Allah, Ve zûr sözden {yani, şirkten} ictinâb edin! buyurmaktadır.
O'na şirk koşmaksızın Allah için hanifler olun {yani, hacc, umre ve daha başka ibâdetlerde sadece Allah'ı tevhîd ile ihlâs sahihleri olun}. (Hacc/31) Sonra şirkin büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:
Kim Allah'a şirk koşarsa öyle olur ki: sanki gökyüzünden düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor yahut rüzgâr kendisini uzak bir yere sürüklüyor. (Hacc/31)
Bu, müşriğin Yüce Allah'tan ne kadar uzak olduğunu ortaya koyan bir meseldir. [144]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Hacc malum aylardır. (Bakara/197)
Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan, o da İbn Abbas'tan tah-dis edip dedi: "Malum aylardan maksat, Şevval, Zilkade ve Zilhiccenin ilk on günüdür."
Diyor ki: Kim hacc için ihrama girecek olursa, bilmen aylarda girsin. Kim de bunların dışındaki aylarda hacc niyetiyle ihrama girecek olursa, Sünneti isabet ettirmemiş olur ve bu ihrama girişini umre olarak niyetlensin.
...Her kim onlarda iyani, malum/bilinen aylarda} haccı kendine farz ederse {yani, ihrama girerse},. (Bakara/197)
Malum/bilinen aylarda ihrama girmek suretiyle haccı kendisine farz kılan kimse, uygun vakti isabet ettirmiş olur. Bunun için gusletmeli ve ihramlıkl arını giymelidir. Sonra farz bir namazın akabinde yahut da bineğinin sırtına kurulduğunda kıbleye doğru hacc için telbiye getirmelidir. Telbiye getirdimi ihrama girmiş olur.
...artık haccda refes yoktur {yani, cima etmek yok-'r-' turj. (Bakara/197)
Kim ihramlı iken hanımı ile cima ederse haccı bâtıl olur. Cima dışında hiçbir şey haccı iptal etmez. Cima edenin, bir hediye kurbanı kesmesi ve gelecek sene bir daha haccetmesi gerekir.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
...füsûk {yani, sövmek/sövüşmek) yoktur, cidal {yani, kızacak kadar tartışmak} yoktur. (Bakara/197)
Kendisi ihramlı iken kızacak kadar, ihramlı olan arkadaşını da kızdıracak kadar tartışmasın. Böyle yapan kimse, bir yoksula yemek yedirmelidir. Çünkü Nebî (s.a) Veda Haccı'nda, "Beraberinde hediye kurbanı bulunmayan kimse ihramdan çıksın ve umreye niyetlensin" dediğinde, "Biz hacc niyetiyle ihrama girdik, telbiye getirdik" dediler. İşte sözü edilen tartışmaları bu idi.
Sonra Yüce Allah şöyle buyuruyor:
...Ne hayır işlerseniz {yani, Allah'ın size yasaklamış olduğu kadına yaklaşmak, sövmek/sövüşmek , ve tartışmak gibi fiilleri terk ederseniz} Allah onu bilir {ve size bunun karşılığını verir}. Ve azık edinin {yani, yanınıza yiyecek alın}! (Bakara/197) Çünkü Yemenliler ve başkaları, yanlarına azık almadan hacc yolculuğuna çıkıyorlar ve zulmen diğer yolculardan bir şeyler alıyorlardı. Bunun üzerine, "Bir de azık edinin" buyruğu indi.
...Kuşkusuz ki azığın en hayırlısı takvadır {yani, başka insanlara yüz suyu dökmekten sakınmaktır; yani, takva, başka şeylerden daha hayırlı bir azıktır. Dolayısıyla yolda yanlarından geçtiğiniz kimselere zulmetmeyin} ve Bana ittika edin ey akıl sahipleri {yani, ey akıl ve fikir sahipleri ittika edin ve Bana karşı gelmeyin}! (Bakara/197) Dedi: Bu âyet nazil olunca Nebî (s.a) onlara azık edinmeyi emretti. Onlar dediler:
— Azık edinecek bir şey bulamıyoruz.
Bunun üzerine Nebî buyurdu ki:
— İnsanlara muhtaç olmaktan ve onlara zulmetmekten sizi alıkoyacak kadar azık edinin. Edineceğiniz en hayırlı azık da takvadır.
„ Mâide sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ihramlı iken avlanmayı helâl saymamak şartıyla (yani, ihramlı iken karadaki av hayvanlarım öldürmeyi helâl saymamak şartıyla), size okunacak olanlar {yani, Mâide/3 âyetinde haram oldukları belirtilen leş, kan ve domuz eti...} hariç, en'âm be-hâimi {yani, deve, inek, koyun ve keçi, ihramlı olanlar için de ihramsız olanlar için de) helâl kılındı. (Mâide/1)
Kim böyle bir av hayvanım Öldürürse ceza olarak öldürdüğünün benzerini tasadduk eder. Yine, ihramlı olan kimsenin Harem bölgesi ağaçlarından canlı bir ağacı kesmesi, veps [alaçehre] yahut za'ferân kokularını sürmesi yahut hoş kokusu olan bir elbise giymesi, yahut tüylerini yolması yahut hoş kokuya el sürmesi haramdır. Her kim üç ya daha fazla tüy yolar yahut başını traş eder ya da sözü geçen işlerden birisini yaparsa, onun üç gün oruç tutması yahut altı yoksula yemek yedirmesi yahut Müslümanlar için kesilip dağıtılmak üzere bir koyun kurban ederek fidye Ödemesi gerekir. Kişinin, beraberinde Harem bölgesine getirdiği deveye binmesi ve ona yük vurması helâldir. Eğer ona gerdanlık takar yahut alâmet koyarsa o zaman bu işi yapmasın.
Yüce Allah'ın Hacc süresindeki şu buyruğuna gelince: Onlarda {yani, o develerde} sizin için belirli bir süreye {yani, o develere gerdanlık takılmasına yahut alâmet konulmasına ya da ona "hedy" adının verilmesine} kadar faydalar {yani, sırtlarına binmek ve sütlerini içmek itibariyle faydalar} vardır. (Hacc/33)
Onlara gerdanlık takar yahut alâmet koyar ya da "hedy" adını verirse, çaresiz kalan kimse dışındakileri sırtına bindirmez. Kendisi ise ma'rûf bir şekilde ona binebilir ve yavrusundan artan sütü içebilir. Sütünü sağarken onu yormaz. Çünkü bu bedenlerini zayıf düşürür.
...Sonra onların varacakları yer {yani, onlara gerdanlık takılacak yer} Beyt-i Atîk'tir {yani, kesilecekleri yer, Harem bölgesidir}. (Hacc/33) [145]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Hani Biz o Beyt'i insanlar için bir dönüş ve güven ., yeri kılmıştık iyani, onu, bir türlü duyamadıkları ,., ve tekrar tekrar gelmek istedikleri ve emniyete erdikleri bir yer kılmıştık}. (Bakara/125)
Câhiliye döneminde orası, oraya giren kimseler için bir güven yeri ve bir sığınak idi. Dedi: Bugün de bir kimse kendisine hadd uygulanmasını gerektiren bir günah işleyip sonra Harem'e sığınırsa orada güvenliğe kavuşur, fakat Mekke emirinin insanlara bir hutbe irad ederek şöyle demesi gerekir: "Şüphesiz filan oğlu filan bir suç işlemiştir. Onu barındırmayın, ona su vermeyin, onunla alış-veriş yapmayın, oturup kalkmayın!" Ayrıca onu gözetim altında bulunduracak kimseler de görevlendirir. Harem bölgesinin dışına çıktımı, kendisine uygulanmasını helâl hale getirdiği hadd ona uygulanır. Ancak, Harem bölgesi içerisinde suç işleyene, orada hadd uygulanır.
Nebî (s.a) buyurdu ki:
Mekke azız ve celîl olan Allah'ın haram kılmasıyla haramdır. Benden önce hiç kimseye olmadığı gibi, benden sonra da kimseye helâl olmayacaktır. Bana da günün bir anında helâl kılınmıştır.
Nebî bununla Mekke'nin fethedildiği günü kasdet-mektedir.
...Siz de Makam-ı İbrahim'den bir namazgah edinin {yani, İbrahim'in makamının yanında namaz kıhn}! (Bakara/125)
Yüce Allah bu buyrukla, Makâm-ı İbrahim'in yanında namaz kılmayı emretmiş, fakat oraya el sürmeyi ya da onu öpmeyi emretmemiştir.
...İbrahim ve ismail'e de, "Evimi tavaf edenler {yani, Mekke ahalisinden olmayıp da hacc ve umreye gelen ve Beyt'in etrafında dolaşan Müslümanlar}, 'âkifler {yani, Mekke ahalisinden olmayıp da orada ikâmet edenler), rükû ve sücûd edenler {yani, namazlarında rükû ve sücud edenler} için temizleyin" (yani, putlardan arındırın: Beyt'in içinde-etrafmda put bırakmayın} diye emir vermiştik. (Bakara/125)
Bunun bir benzeri de Hacc sûresinde (26. âyet) yer almaktadır. [146]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Muhakkak Safa ile Merve Allah'ın şe'âirindendir {yani, her ikisi de Yüce Allah'ın aralarında tavafı [sa'y etmeyi] emrettiği hacc menâsiki ile ilgili işlerdendir}. (Bakara/158) 118
Dedi: Hums diye bilinen Kureyş, Kinâne, Huzâ'a ve Âmir b. Sa'sa'a oğulları, "Safa ile Merve Allah'ın şiarlarından [alâmetlerinden] değildir" dediler.
Dedi: Câhiliye döneminde Safa ve Merve üzerinde birer put vardı. Bu sebeple onlar, "İkisi arasında tavafı [sa'y etmeyi] terk etmekte bizim için bir sakınca yoktur. O halde ikisi arasında tavaf etmeyin!" dediler. Bunun üzerine, Muhakkak Safa ile Merve Allah'ın şe'âirindendir jyani, her ikisi de Yüce Allah'ın aralarında tavafı (sa'y etmeyi) emretmiş olduğu hacc menâsiki ile ilgili işlerdendir} buyruğu indi.
Yüce Allah Mâide sûresinde de şöyle buyurmaktadır:
Hürmetsizlik etmeyin: Allah'ın şe'âirine {yani, Allah'm hacc menâsiki olarak bildirdiği herhangi bir şeyi terketmek, terketmeyi helâl saymak sûretiy-v le).(Mâide/2)
Her kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa, onları güzelce tavaf etmesinde ona bir cünah (yani, bir vebal} yoktur. Kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse {yani, farz olanın dışında fazla tavaf ederse} şüphesiz Allah şükredenlerin {yani, işledikleri amellerin} ecrini verendir. Her şeyi {yani, amellerinizi} hakkıyla bilendir. (Bakara/158) Dedi: Şanı yüce ve mübarek olan Rahmân'm halili İbrahim (a.s), Safa ile Merve arasında tavaf [sa'y] yapmıştır. [147]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:; Arafat'tan ifaza ettinizmi... (Bakara/198)
Şöyle ki: Hacceden bir kimse arefe günü Arafat'a gidecek olursa gusleder, öğle ve ikindi namazlarım öğle vaktinde -dilerse imamla birlikte, dilerse tek başına- kılar. İnsanlarla birlikte vakfe yapar. Yüce Allah'ı çokça anıp över. Nebî'ye (s.a) bol bol salât ve selâm getirir. Hem kendisi, hem diğer mü'minler için olabildiğince dua eder. Şayet beraberinde hediye kurbanı varsa onu kurban eder.
Siz de insanların {yani, Rabia ve Yemen halkının) ifaza ettiği yerden {yani, Arafat'tan} ifaza edin! (Bakara/199)
s' diye bilinen Kureyş, Kinâne, Huzâ'a ve Amir b. Sa'sa'a oğulları Harem bölgesi ahalisi idiler. Câhiliye döneminde Meş'ar-ı Haram'da vakfe yapar, Harem'in dışına çıkmaz ve Arafat'ta vakfe yapmazlardı. Yüce Allah onlara, Arafat'ta vakfe yapmalarını ve diğer insanlar gibi oradan geri dönmelerini emir buyurdu. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Siz de insanların ifaza ettiği yerden {yani, Arafat'tan} ifaza edin! buyurdu.
...Allah'tan {günahlarınız için} mağfiret dileyin.
Muhakkak Allah {mü'minlerin günahlarını) çokça mağfiret edendir, {onlara karşı} çok merhametlidir. (Bakara/199) [148]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Arfat'tan ifaza ettinizmi, Meş'ar-ı Haram yanında {yani, Cem'de: Müzdelife'de) Allah'ı zikredin {yani, o gece ve sabah ettiğinizde Meş'ar-ı Haram'da Allah'ı anın}! (Bakara/198)
Âdem ile Havva -ikisine de selâm olsun- cennetten yere indirildiklerinde orada bir araya geldiler. Orası Müz-delife diye bilinir. İnsanlar Arafat'tan ayrıldıklarında oraya gelirler. Buna göre insanlar Cem'de/Müzdelife'de konakladıkları vakit, akşam ile yatsı namazını cemeder-ler/birlikte kılarlar.
...Sizi hidâyete {yani, dîn ile ilgili hususlarda hidâyete) iletmesine mukabil O'nu anini. Daha evvel iyani, O sizi dînine iletmeden evvel) gerçekten da- { lâlette olanlardandınız. (Bakara/198)
Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan tahdis edip dedi: "Arafat'ta vakfe yaptıktan sonra Cem'de [Müzdelife'de] insanlarla bir arada bulunmayan kimsenin bir koyun kesmesi gerekir. Bununla birlikte haccı tamam olmuştur."
Dedi: Cem'de [Müzdelife'de] insanlara yetişip, onlarla birlikte bir an dahi vakfe yapan kimseye keffâret düşmez. Dedi: îmamdn tayin ettiği hacc emin) Cem'de sabahı ederek, hacılarla beraber sabah namazını kılar, kısa bir süre Allah'ı zikredip Ondan ihtiyaçlarını ister ve telbiye getirerek vakfede bulunurlar. Daha sonra imam ve beraberindeki hacılar güneş doğmadan önce Cem/[Müzdeli-fe]den ayrılırlar. Ağır ağır yürür, telbiye getirir, şanı yüce ve mübarek olan Allah'ı Mina'ya vanncaya kadar anmaya devam ederler. [149]
Hacc sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ve insanlar arasında haccı ilan et... Kendilerine ait 1 birtakım menfaatlere şâhid olsunlar {yani, yaptıklan ibâdetler sebebiyle âhiretteki mükâfaatlar içinhazır bulunsunlar}. Belirli günlerde {yani, kurban kesme gününde ve kurban kesmenin uygun olduğu ondan sonraki iki günde: toplam üç günde} Allah'ın kendilerine rıztk olarak verdiği en'âmbehimesi {yani, deve, sığır, koyun ve keçi) üzerine Allah'ın adını anfarak kes)sınlar. (Kestiğiniz) o (hayva)nlardan yeyin ve bâise {yani, ed-darîr/ez-zemin: kötürüm ve köre}, fakire {yani, hiçbir şeyi bulunmayana} yedirin. Sonra kirlerini gidersinler {yani, başlarını traşetsinler, kurbanlarını kessinler ve cemrelere taş atsmlar}, adaklarını yerine getirsinler {yani, hacc yahut umre ibâdetinde kendilerine farz kılınmasına sebeb oldukları hediye kurbanlıkları ya da başka adaklarını yerine getirsinler, kurban kesme günü ... (Zilhicce'nin onuncu günü) kurbanlarını kestikleri vakit adaklarını yerine getirmiş olurlar} ve Beyt-i Atik'i tavaf etsinler. (Hacc/27-29)
Dedi: 'Atık, câhiliye döneminde tahrib edilmekten, yahut oranın ahalisinin öldürülmekten ya da esir alınmaktan kurtulması demektir.
Dedi: Bize Mukâtil tahdis edip dedi: Hacı, Kurban ..' bayramının birinci günü [nahr günü] Mina'ya gelecek olursa, sadece Akabe cemresine vadinin iç tarafından yedi küçük taş atsın. Her taşı atarken de telbiyeyi kesip tekbir getirsin. Bu cemrenin yanında durmasın. "Alla-hım! Bunu kabul edilen bir hacc, (günahımı) bağışlanan bir günah, sa'yımı [amelimi] mükâfaat ile karşılanan bir amel kıl!" diye dua etsin. Daha sonra kurbanını kesip traş olsun. Dedi: Yüce Allah'ın, Rabbinizden rızık istemenizde size bir günah yoktur (Bakara/198) buyruğu ile, hacc mevsiminde ticaret günlerinde rızık aramakta bir sakınca bulunmadığı kasdedilmektedir. [150]
Hacc sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Kim Allah'ın şe'âirine {yani, kurbanlık develere} tazim ederse {yani, onların en iri ve en semizlerini seçerse}, kuşkusuz ki o, kalblerin takvâsındandır {yani, ihlâsmdandır}
Deve kesmek, sığır kesmekten daha faziletlidir. Sığır kesmek ise, koyun-keçi kesmekten daha faziletlidir. Bununla birlikte koyun-keçi kesmek de yeterlidir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Kurbanlık develeri de {dedi: Sığırlar da bunun kapsamına girer} size Allah'ın şeririnden {yani, menâsik/hacc ibâdeti işlerinden} kıldık. Onlarda sizin için kayır vardır {yani, onları kesmekte, sizin için âhirette bir mükâfaat, dünyada da bir fayda vardır}. (Hacc/36)
Bunlara "budn" adının veriliş sebebi, gerdanlık takılması, alâmetler konulması ve böylelikle Mekke'ye götürülmeleridir. Mekke'de kesilen hedy'e [hediye kurbanlığa] ise gerdanlık takılmaz ve alâmet/işaret konulmaz.
...Onlar (yani, develer}, savâff {yani, sol ön ayakları bağlı olduğu halde üç ayakları üzerinde kıbleye yönelik olarak ayakta} iken üzerlerine Allah'ın adını anın {ve Öyle boğazlayın}. (Hacc/36)
Bu Yüce Allah'ın öğrettiği bir iştir. Bununla birlikte arzu eden onları, yatırıp kesebilir.
..Artık yanları üzere düşünce {yani, boğazı kesildikten sonra yanı üzere yere yıkılıp da canı çıkınca}, onlardan yeyin, kanaatliye de {yani, kendisine verilenlere kanaat edip razı olana: sâilej, mu'terr'e de {yani, ister gibi görünüp fakat sözlü olarak bunu ifade etmeyene de} yedirin! (Hacc/36) Dedi: Bu da Yüce Allah'ın öğrettiği bir usûldür. İsteyen bu kurbanlıkların etinden yer, istemeyen yemez. Dileyen bunları ailesinin yanma götürünceye kadar bırakır, dileyen bunlardan (başkalarına) yedirir.
...Böylece onları, size musahhar kıldık {yani, size boyun eğdirdik), umulur ki şükredensiniz {yani, Rabbinizin nimetlerine şükretmeniz için/şükrede-siniz diye onları size boyun eğdirdik}. (Hacc/36) Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Onların [kurbanların] etleri de, kanları da Allah'a ulaşmaz. (Hacc/37)
Câhiliye döneminde Arab kâfirleri Zemzem yakınında develeri kestilermi, kanlarını Kabe tarafına doğru serper, "Allahım! Bizden kabul buyur" derlerdi. Müslümanlar da aynı işi yapmak isteyince, "Onların etleri de, kanları da Allah'a ulaşmaz" buyruğu indi.
pakat O'na sizden olan takva ulaşır {yani, siz Benim için kesecek olursanız, şüphesiz ki bu sizin 'Bana karşı bir takvânızdır. Allah'a ulaşan ve Al- . H^> i.V/ lah'ın kendisine yükselttiği takvadır}. Bu şekilde Yc-v:, onları {yani, kurbanlık develeri} size musahhar kıldı ki: size {dîni hususunda} hidâyet verdiği Allah'ı büyükleyesiniz. Ve muhsinleri (yani, bu âyetlerde sözü geçen işleri yapanları} müjdele {yani, cennet ile müjdele}! (Hacc/37)
Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Kendilerine rızık olarak verdiğimiz en'âm behimesi İyani, boğazlanacak hayvanlar} üzerine Allah'ın adını ansınlar diye her ümmet için bir mensek kıldık {yani, kan akıtmayı meşru kıldık}, ilahınız bir tek ilahtır {yani, Rabbiniz bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur}. O halde O'na teslim olun {yani, tevhîd ve ihlâsla O'na yönelin}! Muhbitleri {yani, ihlâslı-ları} {cennet ile} müjdele! (Hacc/34)
Daha sonra Yüce Allah onları nitelendirerek buyuruyor ki:
Onlar ki Allah anılınca kalbleri titrer {yani, korkar} ve kendilerine (Allah'ın emrinden} isabet edene karşı sabreder, salâtı ikâme eder ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden {yani, verdiğimiz mallardan} infak ederler {yani, Allah'a itaat uğrunda harcarlar}. (Hacc/35)
Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
Bu (böyledir). Kim Allah'ın hürmetlerine {yani, hacc ibâdeti ile ilgili hususlara} tazim ederse, bu, Rabbi katında {yani, âhirette} kendisi için hayırlıdır. (Hacc/30) [151]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bir de sayılı günlerde {yani, kurban kesme günü (Zilhicce'nin onuncu günü)nden sonraki üç günde Mina'da Eyyamu't-Teşrîk günlerinde namazların akabinde ve başka vakitlerde cemrelere taş attığınızda) Allah'ı zikredin. (Bakara/203)
Dedi: Ömer b. Hattab (r.a) Mina'da çadırında iken Allah'ı tekbir eder ve sesini yükseltirdi. Mina mescidinde ve Mina'da bulunanlar da onun sesini işiterek tekbir getirirlerdi. Mina tekbir sesleriyle sarsılırdı.
...Kim iki günde acele ederse {yani, kim nahr gününden iki gün sonra üç cemreye taş atmasının akabinde ve güneş batmadan önce acele ederse!, ona günah yoktur {dedi: İbn Me'sûd dedi ki: Ona ı günah yoktur, günahları bağışlanmış olur demektir}. Kim de geriye kalırsa {yani, teşrik günlerinin ', üçüncüsünde cemrelere taş atmcaya kadar kalır, sonra da diğer hacılarla birlikte ayrılırsa} ona da '' günah yoktur (Dedi: İbn Me'sûd dedi ki: Ona da günah yoktur, onun da günahları bağışlanmış olur demektir). Bu, ittika edenler {yani, ihramda iken 'av hayvanı öldürmekten sakınanlar) içindir. Allah'a ittika edin {ihramlı iken av hayvanını öldürmeyi mubah görmemeleri için onları korkutmaktadır) ve bilin ki muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız {yani, âhirette O'nun huzurunda toplanacaksınız, O da size amellerinizin karşılığını verecektir). (Bakara/203)
Dedi: Kim ilk iki günde acele edip erken ayrılmak isterse Nahr gününden [Zilhicce'nin onuncu, Kurban Bayramının birinci gününden] iki gün sonra üç cemreye taş atsın. Sonra da güneşin batımından önce aynisin. (Şayet
ayrılmayacak olursa)[152] üçüncü gün cemrelere taş atmadıkça aynlamaz. Taş attıktan sonra sair insanlarla birlikte Mina'dan aynlır. [153]
Mâide sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! İhramlı iken {yani, hacc veya umre için ihrama girmiş iken] avı {yani, kara avı- öldürmeyin, içinizden kim onu kasden {yani, öldürmek kasdıyla) Öldürürse, cezası {yani, avı öldürmenin cezası), öldürdüğü hayvanın benzeridir buna, sizden iki âdil kimse {yani, Müslünıanlardan dînin inceliklerini bilen güvenilir iki adam) hükmeder- Kabe'ye {yani, Mekke'ye -Harem'in tümü Mekke'dir-} ulaştırılacak bir kurbanlıktır. Yahut {Öldürülen avın keffâreti), yoksullara {yani Harem bölgesindeki yoksullara) yemek yedirme Şeklinde bir keffarettir {yani, o avın kıymeti kadar Mekke'deki fiyatlarla yiyecek satın alıp yoksullara tasadduk etmektir: her yoksula yanmşar sa' buğday vermektir! veya bunun dengi {yani, yedirilecek yemeğin dengi} oruç tutmaktır {yani, her yarım sa' karşılığında yoksullar sayısınca bir gün oruç tutamaktır —bu orucu isterse Mekke'de, isterse başka yerde tutar-}, ta ki ettiğinin vebalini (yani, günahının cezasını} tatsın. Allah geçmiştekileri affet-mistir {yani, haram kılınmadan evvel geçmişte av ai? hayvanı öldürenlere keffaret yoktur}. Fakat kim İ( bir daha i av hayvanının öldürülmesinin yasaklanmasından sonra yaparsa, Allah {keffâretin dışında cezalandırmak suretiyle de} ondan onun intikamını alır. Zira Allah azizdir {yani, mülkünde Kendisine karşı konuşamayandır), intikam alandır {yani, Kendisine karşı gelip isyan edenlerden intikam alandır). (Mâide/95)
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! Allah gaybta jgıyaben Kendisinden korkanları {yani, görmediği halde Allah'tan korkup da ihramh iken avlanmayanları} ayırdet-mek için {yani, görmek için) avdan, ellerinizin {yani, silahsız olarak elle yakalanabilen küçük av hayvanları ve yavrularından) mızraklarınızın {yani, ok ve mızrakla ele geçirilebilecek büyük av hayvanlarından) erişebileceği bir şeyle {yani, Özel olarak bir kısım kara avı ile —çünkü haram olan kara avıdır-} sizi muhakkak deneyecektir. Artık kim bundan sonra {yani, bu yasaktan sonra kasdî olarak av hayvanı Öldürmek suretiyle} aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap {yani, canı yanacak şekilde dövülme) vardır. {Ayrıca keffaret ile birlikte elbiseleri de müsadere edilir). (Mâide/94)
Daha sonra Yüce Allah, ihramlı olan kimselere helâl olan avı açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
Deniz avı {yani, balık -dedi: suda yavrulayıp baş-;. ka bir yerde yaşayamayan kuşlar da aynı şekilde ihramlı olan kimselere helâldir-} ve onu yemek {yani, tuzlu bahk} size {yani, ikâmet edene} de, yolcuya da bir fayda olmak üzere helâl kılındı. İhramda bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılındı. Sonunda {âhirette} huzuruna toplanacağınız {ve size amellerinizin karşılığım verecek olan)
Allah'a ittika edin! (Mâide/96)
Dedi: Bize Mukâtil'in 'Atâ'dan naklettiğine göre, ihramlı bir kimse yabanî bir eşeği ya da bir deve kuşunu öldürecek olursa, ceza olarak Mekke'deki yoksullara vermek üzere bir deve keser.
Mukâtil'in Dahhak'tan, onun da Ali'den (r.a) naklettiğine göre, boynuzlu geyik, dağ keçisi ve benzeri hayvanları avlayan kimsenin bir inek kesmesi gerekir.
Dedi: îhramlıyken ceylan avlayan kimsenin, bir yaşını bitirmiş bir koyun kesmesi gerekir.
Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan, o da İbn Abbas'tan naklen dedi ki: "Güvercin ve benzerlerinde bir koyun kesilir."
Dedi: 'Atâ, yabanî eşeğin ya da deve kuşu yavrusunun avlanmasının cezasının, benzeri (yaşta) bir deve yavrusu olduğunu söylemiştir.
Dedi: Geyik, dağ keçisi ve benzeri hayvanların yavrularını avlamanın cezası, benzer yaştaki bir inek yavrusu-dur.
Dedi: Kuşların yavrularını yahut güvercin yavrusunu avlamanın cezası ise onun gibi bir koyun yavrusudur.
Mukâtil'in Ebu'z-Zübeyr'den, onun da Câbir'den rivayet ettiğine göre Ömer b. Hattab (r.a), "tarla faresinin avlanması halinde dört aylık bir keçi oğlağı, keler avlanıl-ması halinde sütten kesilip yeyip-içmeye başlamış bir oğlak verilir" diye hükmetmiştir.
Mukâtil 'Atâ'dan, o Câbir'den, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
Deve kuşu yumurtası karşılığında, bir gün oruç tutulur yahut bir yoksula yemek yedirilir.
Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan, o da İbn Abbas'tan naklen dedi ki: "Güvercin ve benzeri kuşların yumurtaları karşılığında, eğer yavru varsa bir dirhem, şayet yoksa yarım dirhem Mekke yoksullarına sadaka verilir."
Mukâtil 'Atâ'dan şöyle dediğini nakletmektedir: "Hediye kurbanı, keffaret, avlanmaya karşılık ceza, fidye yahut da Müslümanlar için yapılmış bir adak ölecek olursa, yükümlü kişinin bunların bedelini vermesi gerekir. Şayet yolda sakatlanır ve Harem bölgesine girmeden önce onu kesecek olursa, kendisi ondan yiyebilir, başkasına da ye-direbilir. Çünkü bunu yoksullara dağıtmakla yükümlüdür. Şayet Beyte [Kabe'ye] girmeden önce Harem bölgesinde onu kesip yoksullara yedirirse, sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Çünkü Harem'in tamamı Mekke demektir."
Şevval yahut Zilkade ayında Mekke'ye gelirse, arzu ettiği takdirde Nahr gününden önce Mekke'de bunları kesebilir. Sonra da kestiği (ceza ya da adak kurbanını) yoksullara tasadduk eder ve ondan bir şey yemez. Zilhic-ce'nin ilk on gününde hediye kurbanı ile birlikte Mekke'ye gelen bir kimse Nahr günü gelmeden önce kurbanını kesmez. O gün kurbanını Mina'da keser ve yoksullara dağıtır.
Dedi: Yüce Allah için adanan, fakat yoksulların söz konusu edilmediği hediye kurbanı ile nafile hediye kurba- m, haccetmekten herhangi bir sebeble alıkonulmuş kimsenin hediye kurbanı ile hacc ve umre için kesilen hediye kurbanı Nahr günü kesilmelidir. Ondan sahibi de yiyebilir, fakat çoğunluğunu yoksullara yedirmelidir. Kaybolan ya da Harem bölgesine girmeden önce yolda sakatlanan nafile hediye kurbanını (Harem dışında) kesebilir. Sonra da ayakkabısını onun kanma batırır ve hediye kurbanı olduğunun bilinmesi için sağ böğrüne yapıştırır. Kendisi de, yol arkadaşları da ondan yemez, yenilmesini de emretmez. Onlardan sonra gelenler ondan yiyebilirler. Fakat onun bedelini kesme yükümlülüğü yoktur. Ondan yiyecek olursa yediğinin bedelini ödemesi gerekir. [154]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Eğer ihsara tutulmuşsanız {yani, hacc ya da umre için ihrama girmişken bir tarafınız kırılmışsa, hastalık ya da düşman sizi Mescid-i Haram'a ulaşmaktan alıkoymuşsa), kolayınıza gelen kurbandan {yani, bir koyun} gönderin. (Bakara/196)
Dedi: Bize bunu Mukâtil Muhammed b. 'Ali'den, o 'Atâ'dan, o da İbn 'Abbas'tan rivayet etti. Mukâtil dedi: İhramlı olan bir kimse alıkonulacak olursa, olduğu yerde ihramını çıkarmadan Mekke'ye bir koyun, bir sığır, bir deve ya da kurbanlığın bedelini göndersin, bu bedelle Mekke'de onun adına kurban satın alınır. Kendisi ihramda kalmaya devam eder.
Yüce Allah buyuruyor ki:
...Kurban yerine {yani, Mekke'de kesileceği yerel varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin (yani, ihsara tutulmuş [Hareme gitmekten alıkonulmuş] kimse başını traş etmesin ve ihramlı olan kimsenin sakınması gereken her işten sakınsın}. (Bakara/196)
Eğer bu kişi hacc için ihrama girmiş ise Nahr günü [Zilhicce'nin 10., Kurban bayramı'nın 1. günü] Mekke'de hediye kurbanı onun adına kesilir ve böylelikle muhsar olan kişi bulunduğu yerde ihramdan çıkar. Ertesi sene de haccetmesi gerekir. Şayet umre niyetiyle ihrama girmiş ise, hediye kurbanını beraberinde gönderdiği kimse ile kurbanın kesileceği vakit üzerinde anlaşır. Hediye kurbanım götüren kişi Mekke'ye ulaştığı gün Harem bölgesinde onu keser ve muhsar olan kişi de bulunduğu yerde ihramdan çıkar.
..Artık içinizden {ihsara tutulup da} hasta olan veya başında bir eziyet bulunan kimseye, oruçtan {yani, dilerse peşpeşe, dilerse ayrı ayrı olmak üzere üç gün oruçtan}, sadakadan iyani, her yoksula yarım sa' buğday olmak üzere altı yoksula sadakadan} yahut kurbandan {yani, Mekke yoksulları için keseceği kurbandan} (biriyle) fidye gerekir (Bakara/196)
Kendisi bu kurbandan bir şey yemez. Arzu ederse bir * deve ya da bir inek kesebilir. Bu hususta muhayyerdir.
Dedi: Ayet, Ensar'dan Ka'b b. Ucre hakkında inmiştir. O Hudeybiye senesinde Nebî (s.a) ve ashabı ile birlikte umre yapmak üzere ihrama girmişti. Müşrikler onların Beyte ulaşmalarını engellediler. Nebî (s.a), (Ka'b'ın) başının ön taraflarında pek çok bit bulunduğunu görünce sordury'.
— Başındaki şu haşereler seni rahatsız ediyor mu? Ka'b cevab verdi:
— Evet ey Allah'ın Rasûlü
Bunun üzerine Nebî (s.a) ona dedi:
— Başını traş et ve fidye ver.
O da başını traş etti ve bir inek kesti Dedi: Bir koyun kesmesi de yeterli idi.
Mukâtil, hacc için ihrama girmiş fakat hediye kurbanı da, onun bedelini de bulamayan kimse hakkında dedi ki: Bu durumdaki kişi Zilhicce'nin ilk on gününün içerisinde üç gün oruç tutar. Arzu ederse bulunduğu yerde on gün girmeden önce de oruç tutabilir, sonra ihramdan çıkar. Geri kalan yedi günü de teşrik günlerinden sonra tutar. Bunları dilerse peşpeşe, dilerse ayrı ayrı tutabilir. Hediye . kurbanı kesmesi ve gelecek sene de haccetmesi gerekir. Şayet ertesi sene hediye kurbanı bulamazsa, hediye kurbanının değeri kadar buğday ya da hacc ile birlikte oruç tutması gerekir.
Mukâtil dedi: 'Atâ haccetmek isteyip, alıkonulan kimse hakkında şöyle derdi: "Arzu ederse Beyti tavaf edinceye kadar ihramda kalmaya devam eder yahut da onun adına Mekke'de hediye kurbanı kesilir."
Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan, hacc için ihrama girmiş kimse hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: "Şayet hacc olmazsa umre yapar, aksi takdirde onun ihramdan çıkacağı yer alıkonulduğu yerdir."
Dedi: Eğer alıkonulacak olursa, keffâret verme yükümlülüğü yoktur ve beraberinde hediye kurbanı bulunması hâli dışında ihramdan çıkar. Fakat, hediye kurbanı, (kurban edileceği) yere ulaşmadıkça ihramdan çıkamaz.
Dedi: Âişe (r.anha), ez-Zübeyr b. Avvam'a (r.a) istisna yapmasını ve imkân bulursa haccetmesini, alıkonulacak olursa, onu umreye çevirmeye niyet etmesini söylemiştir. [155]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Menâsikinizi (yani, haccta yapmanız gereken işlerinizi/ibâdetlerinizi} tamamladığınızda, babalarınızı andığınız gibi... (Bakara/200)
Dedi: Arab müşrikleri teşrîk günlerinden sonra hacc işlerini ve Mina mescidi ile Arafat arasında yapılacakları bitirdikten sonra her biri ayrılmadan önce babasından güzel bir şekilde söz eder, onun iyiliklerini ve câhüiye döneminde yaptıklarını anlatır, ona hayırla dua ederdi. İşte Yüce Allah bu sebeble, "Babalarınızı andığınız gibi... Allah'ı anın!" buyurmaktadır.
..Allah'ı anın {yani, evlatların babalarını anması gibi anın -çünkü bütün bu iyilikleri kendilerinden övgüyle söz ettiğiniz babalarınıza yapan bizzat Benim-}. Hatta daha kuvvetli bir anışla {yani, Yüce Allah'ı, evlatların babalarım anısından daha güçlü bir şekilde anın}. İnsanlardan bazıları, "Rabbimiz bize dünyada ver!" derler. (Bakara/200) " Onlar hacc işlerini bitirdiklerinde, "Allahım! Bize çok ,; mal, çok evlat, çok hayvan ver. Bize uzun ömür ver, bol yağmur ihsan et, meraları yeşert, yolculuklarımızda bizimle beraber ol, düşmanlarımda karşı bize zafer ver!" diyorlar, âhiretleri adına Rabb'lerinden bir şey istemiyorlardı. İşte bunun üzerine onlar hakkında, İnsanlardan bazıları, 'Rabbimiz! Bize dünyada {yani, sözünü ettikleri bu şeyleri} ver!' derler buyuruldu.
...Ahirette (yani, cennette} ise onun hiçbir nasibi yoktur. (Bakara/200)
İşte Arab müşriklerinin durumu bu idi. Dedi: Bunlar Müslüman olup haccedince Rabb'lerinden hem dünya, hem âhiret için dileklerde bulundular.
...Bazıları {yani, Müslümanlar} da, "Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik {yani, bol rızık} ver, ahirette de güzellik ver {yani, cennette bizi mükâfaatlan-dır} ve bizi o ateş azabından koru!" derler. İşte onların kazandıklarından (yani, onların dünyada işledikleri güzel amellerinden ahirette} bir payları vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir. (Baka-ra/201-202)
İbn Abbas, "İşçi veya kiralık olarak tutularak Mekke'ye götürülen kimse haccedecek olursa, onun haccı tamamdır" dedi, ardından da, İşte onların kazandıklarından bir payı vardır. Allah hesabı çabuk görendir (Bakara/202) âyetini okudu.
Dedi: Hacc ya da umre yapan bir kimsenin yapacağı son iş, Beyt'i tavaf etmek olmalıdır. Mekke'den ayrıldımı şunları söylesin: "Dönüyoruz, inşâallah tevbe ederek, Rabbimize ibâdet edenler ve hamdedenler olarak."
Helâl bir maldan Allah için ihlâsla hacceden ve Müslümanların, elinden-dilinden esenlikte kaldıkları kimse, günahları bağışlanmış olarak geri döner. [156]
Mukâtil dedi ki: Zulüm üç türlüdür:
1) Bağışlanan zulüm,
2) Bağışlanmayan zulüm,
3) Hakkında Yüce Allah'ın hüküm vereceği zulüm.
Bağışlanan zulüm, kulun kendisi ile azîz ve celîl olan Allah arasındaki günah ile alakalı olandır.
Bağışlanmayacak olan zulüm, şirktir. Çünkü Yüce Allah, Doğrusu Allah Kendisine şirk koşulmasını {yani, şirk üzere ölen kimsenin şirkini} mağfiret etmez (Nisâ/48) buyurmaktadır.
Hakkında Yüce Allah'ın hüküm vereceği zulme gelince, bu da kulların kendi aralarındaki zulümlerdir. Bunların en büyüğü ise, haksız yere bir mü'mini öldürmek ve onun malını yemektir. [157]
En'âm sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın... imlag'tan {yani, fakirlik haşyetiyle/endişesiyle} çocuklannızı öldürmeyin... (En'âm/151)
Yine Yüce Allah îsrâ sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Onları öldürmek gerçekten büyük bir hatadır. (İs-,;,iV,;r râ/31)
Fevâhişin {yani, zinanın} açığına da, gizlisine de yaklaşmayın! Allah'ın haram kıldığı canı {yani, Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı mü'min canı} hak ile olması dışında {yani, kısas yoluyla ve öldürülmesi gerekmesi hâli dışında} öldürmeyin. İşte akledesiniz diye size bunları emretti, fEn'âm/151)
Bu işleri yapanların cezası ise Furkân sûresinde söz konusu edilmektedir:
Onlar ki, Allah ile birlikte diğer bir ilaha çağırmazlar (yani, Allah'tan gayrısma ibâdet etmezler}, hak ile olması dışında, Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı bir nefsi (yani, mü'min bir kimseyi} öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları {yani, bu üç günahın tümünü} işlerse, esâm {yani, cehennemdeki bir vadi} ile karşılaşır. Kıyamet Gününde onun azabı katlanır ve onda ebediyyen hor ve hakir bir halde kalır. (Furkân/68-69)
Dedi: Bu âyet Mekke kâfirleri hakkında inmiştir. Hicretten sonra Mut'am b. Adiyy b. Nevfel'in kölesi Vahşi, Nebî'ye (s.a) -yazarak-, "Ben hem şirk koştum, hem zina ettim, hem adam öldürdüm" -Vahşi aynı zamanda Uhud gününde Hamza b. Abdi'l-Muttalib'i de öldürmüştü- "benim tevbem kabul edilir mi?" diye sordu. Bu âyet onun hakkında nazil oldu ve böylelikle tevbe etmemiz istendi}.[158]
..Ancak {şirkten} dönen, îmân eden {yani, Allah'ın tevhidini tasdik eden} ve sâlih amel işleyenler müstesna, işte Allah bunların günahlarını sevaba değiştirir {yani, şirki İslâm, öldürmeyi ondan vazgeçmek, zinayı iffet ile değiştirir). Allah gafurdur (yani, onlara İslâm'da bağışlayıcıdır}, rahimdir {yani, onlara İslâm'da merhametlidir}. (Fur-kân/70)
Dedi: Vahşi Müslüman oldu ve Nebî'nin (s.a) yanma Medine'ye hicret etti. Mekke'deki kâfirler, "Biz de Vah-şi'nin işlediklerini işlemiştik. Onun tevbesi kabul edildi, bizim hakkımızda ise herhangi bir şey nazil olmadı" dediler. Bunun üzerine Mekke kâfirleri hakkında şu buyruklar indi:
Ey nefisleri aleyhine {yani, şirk koşmak, adam öldürmek ve zina etmek suretiyle büyük günahların tümünü işleyerek} haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar {yani, tevbe eden kimseler için bu üç büyük günahı da affeder). Muhakkak ki O, gafurdur {yani, büyük günahlara karşı da bağışlayıcıdır}, rahimdir {yani, Müslüman olduklarından ötürü onlara karşı da merhametlidir). (Zümer/53)
İşte bu, adam öldürmüş ve müşrik iken bu işleri yapmış bir müşrikin durumu. Eğer müşrik olarak ölürse cehenneme girer. Şayet Müslüman olursa, müşrik iken yaptıklarından ötürü sorgulanmaz. Dünyada da, âhirette de ancak Müslüman olduktan sonra şirk koşan kimse muaheze edilir. [159]
Mâide sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Allah'a ve O'nun Rasûlü'ne harbetmeye kalkışanların {yani, Müslüman olduktan sonra küfre girenlerin}... (Mâide/33)
Ki Uraynalılardan bir grup İslâm'a girmiş ve Medine'ye hicret etmişlerdi. Bir hastalığa yakalandılar. Nebiden (s.a) zekat develerinin bulunduğu yere giderek develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmek için izin istediler. Nebî (s.a) de kendilerine izin verdi. Sağlıklarına kavuşunca İslâm'dan dönerek çobanları öldürdüler ve develeri alıp gittiler. Bunun üzerine, Allah'a ve O'nun Rasûlü'ne harbetmeye kalkışanların... âyeti nazil oldu.
...ve arzda fesad çıkarmaya çalışanların {yani, yeryüzünde adam öldürmek, haksız yere malları almak şeklinde ma'siyetler işleyenlerin) cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi (yani, sağ el ile sol ellerinin kesilmesi -imam bunlardan birisini seçmekte muhayyerdir-} yahut arzdan nefyedil-meleridir iyani, Müslümanlara ait topraklardan kaçmcaya kadar takip edilmeleri ve kovalanıp sürülmeleridir}. Bu {yani, bu ceza}, onlara dünyada bir horluktur, Âhirette ise onlara pek büyük bir azap vardır. (Mâide/33)
Nebî (s\a) onların/Ur aynalıların peşinden takipçiler gönderdi. Bazılarını yakaladılar ve onlara hadd tatbik edildi, daha sonra Yüce Allah istisnada bulundu:
..Ancak üzerlerine kadir olmadan {yani, onları yakalayıp onlara haddi uygulamadan) önce tevbe {yani, şirkten tevbe} edenler müstesnadırlar. Bilin ki Allah gafurdur {yani, müşrik iken yaptıklarına karşı bağışlayıcıdır), rahimdir {yani, tevbe etmelerinden sonra onlara karşı merhametlidir}. (Mâ-ide/34)
Yüce Allah demiş oluyor ki: "Bunlar arasından kim yakalanmadan önce Müslüman olarak gelirse, onu cezalandırmaya imkân kalmaz. Çünkü İslâm müşrik iken yaptığı işleri ortadan kaldırmış olur ve çünkü şirk bunlardan daha büyük bir iştir."
Dedi: Günümüzde hâkim, İslâm'dan dönüp haksız yere adam öldüren ve başkalarının malını alan, sonra da Müslüman olmadan ele geçirilen kimsenin öldürülüp asılması şeklinde hüküm verir. Eğer adam Öldürmekle birlikte haksızca mal almamışsa, sadece öldürülür. Sadece mal almış kimseyi öldürmemişse, sağ eli ile sol eli çaprazlama kesilir. Eğer onlara güç yetirilemezse, Müslümanların topraklarından sürülünceye kadar takip edilirler. Müşrik iken birisini öldürmüş kişi ele geçirilecek olursa, ona da bu cezalar uygulanır. Şayet tevbe ederek gelirse, ona kısas uygulanmaz. Fakat Müslüman iken adam öldürmüş, sonra irtidad edip müşriklere katılmış, sonra tevbe edip Müslümanlara geri dönmüş olan kimseye kısas uygulanır.
Yüce Allah, ihlâsh olması halinde bu durumdaki kişinin tevbesini kabul eder. Şayet Müslümanlar tarafından yakalanıncaya kadar müşriklerle birlikte müşrik olarak kalmaya devam ederse, ele geçirildiği takdirde dünyadaki cezası Ölümdür, âhiretteki cezası ise cehennem ateşidir. [160]
Nisa sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Kim bir mümini kasden öldürürse cezası cehen-, nemdir. (Nisâ/93)
Dedi: Bu âyet, Mıqyas b. Hubâbe [161] el-Kinanî el-Leysî hakkında inmiştir. Çünkü o ve kardeşi Hişam b. Dubar be[162] İslâm'a girmişler ve Medine'de bulunuyorlardı. Mıq-yas kardeşinin Ensar'dan olan Adiyy b. en-Neccar oğulla-i rı arasında öldürülmüş olarak buldu. Nebî'ye (s.a) gitti, durumu bildirdi. Allah'ın Nebisi (s.a), Kureyş'ten Fihr oğullarına mensup birisini Mıqyas ile en-Neccar oğullarına gönderdi. Evleri Küba'da idi. Onlara, "Mıqyas'm kardeşini öldüreni eğer biliyorsanız Mıqyas'a teslim edin. Aksi takdirde ona kardeşinin diyetini ödeyin" dedi. Onlar da Mikyas'a kardeşinin diyeti olarak yüz deve verdiler, Mıqyas ve Fihr oğullarından olan beraberindeki kişi Küba'dan Medine'ye hareket ettiklerinde -iki yer arasında bir saatlik mesafe vardır- Mıqyas, Rasûlullah'ın (s.a) elçisi olan Fihr oğullarına mensub kişi üzerine hücum ederek onu Öldürdü ve İslâm'dan irtidad etti. Develerden birisine bindi, diğerlerini de önüne katıp götürdü. Kâfir olarak Mekke'ye sığındı. O sırada şu şiiri söylüyordu:
Ona [kardeşime] karşı Fihrliyi öldürdüm, kardeşimin diyetini de Üstün kişiler olan Neccar oğullarının ileri gelenleri yüklendi.
Hem intikamımı aldım, hem de yaslanarak uzandım, Ve böylelikle putlara ilk geri dönen ben oldum.
Dedi: Mıqyas b. Subabe'nin, kardeşinin diyetini almasından, adam öldürmesinden, İslâm'dan irtidad edip kâfir olarak Mekke'ye dönmesinden sonra Medine'de şu âyet nazil oldu:
Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, {kâfir olması sebebiyle} orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanet etmiş ve ona pek büyük bir azab {yani, İslâm'dan döndüğü için ona kesintisiz ve şiddetli bir azab} hazırlamıştır. (Nisâ/93)
Nitekim Yüce Allah Nisa süresindeki şu buyruğu ile miras hükümlerini kabul etmeyenlere böyle bir ceza vazetmiştir:
Kim de Allah'a ve O'nun Rasûlü'ne isyan eder (yani, Allah'ın mirasla ilgili hükümlerini inkâr eder -ki bunlar kadınların ve küçük çocukların mirastan pay sahibi olduklarını kabul etmeyen münafıklardır-} O'nun sınırlarını aşarsa {yani, beyan buyurduğu miras hükümlerinin dışına çıkarsa}, onu da orada ebedî kalmak üzere bir ateşe sokar {yani, miras hükümlerini inkar etmesi sebebiyle cehennemde ebediyyen kalır}, hem onun için mü-hîn bir azap da vardır. (Nisâ/14)
Müslüman iken başkasını Öldüren, sonra şirk koşup kâfirlere katılan kimse hakkında da Yüce Allah Hacc sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Kim orada zulümle, ilhadla bir (kötülük) irâde ederse... (Hacc/25)
Dedi: Âyet Kureyşli 'Abdullah b. Enes b. Hatal hakkında inmiştir. Şöyle ki: Nebî (s.a) onu biri muhacirlerden, diğeri Ensar'dan olan iki kişi ile birlikte göndermişti. Bunlar neseblerini ileri sürerek övünmeye koyuldular. 'Abdullah b. Enes öfkelendi, Ensar'a nıensub olan zatı öldürdü. Sonra da İslâm'dan irtidad edip kâfir olarak Mekke'ye sığındı. Bunun üzerine Allah Teâlâ buyurdu ki:
Kim orada {yani, Harem bölgesindel zulümle, il-hadla bir (kötülük) irâde ederse (yani, İslâm'dan irtidad ile ilhadı isterse: daha önce Müslümanken, Harem bölgesine müşrik olarak girerse}, Biz ona pek elim bir azab {yani, çok acıtıcı bir azab: kılıçla Öldürülme azabı} tattırırız. (Hacc/25)
Mekke fethedildiği gün Nebî (s.a), 'Abdullah b. Enes ile Mıqyas b. Dubâbe'nin fSubâbe'nin] öldürülmelerini emretti. Her ikisi de müşrik olarak öldürüldü. İşte Müslüman olduktan sonra adam öldürenin, sonra şirk koşarak Müslümanlar tarafından ele geçirilinceye kadar müşrikler arasında ikâmet edenin durumu budur. Bu kimsenin dünyadaki cezası ölümdür, âhiretteki cezası ise cehennem ateşidir. Müslüman iken kasden birini Öldürenin ve Müslümanların yurdunda Müslümanlarla birlikte Müslüman olarak ikâmet edenin hükmü ise başkadır. [163]
İsrâ sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Allah'ın haram kıldığı canı hak ile olmadıkça öldürmeyin! (İsra/33)
Nebî (s.a) buyurdu ki:
— Ben insanlarla, lâ ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Onlar bu sözü söyledilermi, kanları bana haram olur. Onun hakkı ile olması müstesna, hesablan da Allah'a aittir.
Sordular:
— Ey Allah'ın Rasûlü! Hakkı nedir? f Buyurdu ki:
— Cana karşılık can, evli iken zina etmek ve İslâm'dan irtidad edip îmân ettikten sonra dîninden çıkıp cemaatten ayrılmak.
Sonra Yüce Allah şöyle devam etti:'ki-
Kim zulmen katledilirse {yani, Müslümanlardan kim haksız yere Öİdürülürse} Biz onun {yani, maktulün! velisi için bir sultan kıldık {yani, öldürülenin velisini, katile karşı yetkili kıldık; dilerse öldürür, dilerse affeder ve diyet alır}. {Bu hususta yetki imama/halifeye ait değildir}. O halde o da {yani, maktulün velisi de} Öldürmede haddi aşmasın {ya-.; ni, katilden başkasını, başka bir yakınını öldürmek suretiyle haddi aşmasın}. Zira o yardıma mazhar olmuştur {yani, Allah, yüce kitabında kısas hususunda işi maktulün velisine havale etmiştirf. (İsrâ/33)
Kısasa kısas ve kısastan vazgeçip affetmek ise Bakara sûresinde Yüce Allah'ın şu buyruğunda açıklanmaktadır:
Ey îmân edenler! Katledilenler {yani, kasden Öldürülenler) hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hüre karşılık hür... (Bakara/178)
Dedi: Arablardan iki kabile İslâm'dan az önce câhiliye döneminde birbirleriyle savaştılar. Aralarında öldürülenler, yaralananlar oldu. O kadar ki köleler ve kadınlar dahi öldürüldü. Müslüman oluncaya kadar birbirlerinden (intikam) almadılar. İki kabileden birisi sayı ve mal bakımından diğerinden daha ileri idi. Bunlar, "Bizden köle karşılığında onlardan hür birisini, kadın karşılığında da onlardan bir köleyi öldürmedikçe razı olmayız" dediler. Bunun üzerine Allah haklarında, "Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, dişiye karşılık dişi" buyurdu ve böylelikle kan hususunda aralarında eşitlik olduğunu belirterek onlara adaleti emretti. Onlar da buna razı oldular.
...köleye karşılık köle, dişiye karşılık dişi. (Bakara/178)
Daha sonra, cana can âyeti bunu neshetti:
Cana can {yani, hür Müslüman erkek hür Müslüman erkeğe, hür Müslüman kadın hür Müslüman kadına —öldürme kasden ise- karşılıktır}, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yaralar da birbirine kısas yapılır. (Mâide/45)
Mukâtil 'Amr b. Şu'ayb'tan, o babasından, o dedesinden, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
Kâfir karşılığında mü'min öldürülmez.
Sonra Yüce Allah'ın, {Kasden olması halinde}, öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı (Bakara/178) hükmü tekrar geldi. Yüce Allah'ın, Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa (Bakara/178) buyruğunda maktulün velisi ile katil dînde kardeş olarak değerlendirildi ve ona "kâfir" adı verilmedi.
Diyor ki: Eğer maktulün velisi, dînde kardeşi olan kâ-tüı affedip diyet almaya razı olacak olursa, ma1 ruf üzere istesin {yani, maktulün velisi diyeti yumuşak bir üslupla istesin}. (Katil de} ona güzellikle ödesin {yani, katil diyeti kendi malından maktulün velilerine zorluk çıkarmadan ve eziyet vermeden ödesin}. Bu {yani, katili affetmek ve diyet almak}, Rabbınizden bir hafifletmedir. (Bakara/178) Dedi: Yüce Allah'ın Tevrat ehli hakkındaki hükmü kasden öldüren kimsenin öldürülmesi ve affedilmemesi' ondan diyet alınmaması şeklinde idi. Hataen öldüren de öldürülürdü; ancak hatâen öldürülenin velisi affedebilirdi, incil ehli hakkındaki hükümde affetmek söz konusuydu, kısas yoluyla öldürmek yoktu, diyet de alınmıyordu Muhammed'in (s.a) ümmetine ruhsat verdi. Kasden öldü rülenin velisi dilerse katili öldürür, dilerse affeder dilerse diyet ahr. Bu bakımdan Yüce Allah buyurmuştur ki:
Bu, Rabbinizden bir hafifletme {yani, kasden öl-1 .( dürmede af ve diyet bir hafifletme} ve rahmettir %'*'[ iyam> birbirinize merhamet etmeniz içindir} Kim '?' ' bundan sonra haddi aşarsa {yani, kim diyet aldıktan sonra katili öldürürse} onun için elim bir azap vardır (yanı, çok can yakıcı bir azab vardır- diyeti •şSfsJi: almasına rağmen katili öldüren kimse affedilmez : ondan diyet kabul edilmez}. (Bakara/178)
Nebî (s.a) buyurdu ki:
Diyeti aldıktan sonra katili öldüren affedilmez
Çünkü Yüce Allah onun için elîm bir azab tesbit etmiştir.
Ey lübb sahipleri {yani, ey aklı bulunan ve kısası düşünerek kısas korkusu ile öldürmekten alıkonulan kimseler} kısasta sizin için hayat vardır {yani kısas birbirinizi öldürmenizi engeller}. Umulur ki\ ittika edersiniz {yani, kısas olunmak korkusuyla! kan dökmekten ittika etmeniz için)... (Bakara/179); [164]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla (yani, zulüm ve haksızlıkla} yemeyin. (Bakara/188)
İmru'1-Kays b. Abis Kindi ile 'Addâs b. EşvâJ el-Had-ramı [165] arasında bir arazi konusunda anlaşmazlık çıktı. İmru'1-Kays'tan hak talebinde bulunan Addâs'm bir delili yoktu. Îmru'1-Kays yemin etmek istedi. Nebî (s.a) ona, Kuşkusuz ki Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir pahaya değiştirenler, işte onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur (Âl-i İmrân/77) âyetini sonuna kadar okudu. İm-ru'1-Kays bu âyeti işitince yemin etmekten vazgeçti ve Addâs ile davalaşmayı bıraktı, arazisi hususunda onun istediğini kabul etti. Bunun üzerine onun hakkında, Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla yemeyin ve bilip dururken {yani, haksızca bir iddiada bulunduğunuzu bildiğiniz halde} insanların mallarından bir kısmını günah ile yemek amacıyla onları hâkimlere vermeyin {yani, sizden herhangi biri, haksız ve bâtıl bir iddiada bulunduğunu bilerek kardeşinin malını kendisine helâl kılması için hâkime bir dava götürmesin}! (Bakara/188) âyeti nazil oldu.
Dedi: Nebî (s.a) buyurdu ki:
Arkadaşına göre delilini daha iyi ortaya koyan iki davacı hakkında, sizden biri gibiyim. Bu sebeble haksız olduğu halde kendisi lehine hükmettiğim kimse, -haksız olduğunu bile bile Müslüman kardeşinin malını alırsa- cehennem ateşinden bir parça ile karşı karşıya demektir. Sakın onu yemesin.
Şam yüce Allah, Nahl sûresinde şöyle buyurmaktadır: Allah'ın ahdini az bir pahaya satmayın {yani, basit bir dünyalığa değişmeyin}. Eğer bilirseniz Allah yanındaki {sevab} sizin için {yanınızdaki mallardanf daha hayırlıdır; çünkü sizin yanınızdaki tükenir {yani, elinizdeki mallar yok olur gider}, Allah'ın yanındakiler ise kalıcıdır {yani, Allah'ın yanındaki: âhiretteki sevab süreklidir ve sahiplerinin elinden gitmez}, sabredenlerin {yani, Allah'ın remirleri üzerinde direnerek sabredenlerin} ecrini, yaptıklarının (yani, dünyada yaptıklarının} en güzeliyle vereceğiz {ve kötülüklerini affedeceğiz}. (Nahl/95-96)
Dedi: Bize Mukâtil Alkame b. Mezid'ten, [166] o Mesruk b. Ecdâ'dan, o İbn Mes'ûd'tan, o da Nebi'den (s.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
Kim bir Müslümamn malını, o yolla kesip almak ? amacıyla yalan yere yemin edecek olursa, Yüce Allah kendisine gazab etmiş olarak O'nun huzuruna çıkar. [167]
Gatafanlılardan bir adamın yanında yetim olan yeğenine ait çok miktarda bir mal vardı. Yetim buluğa erince malını amcasından istedi. Malını vermek istememesi üzerine amcasını Nebî'ye (s.a) şikâyet etti. Bunun üzerine, yetimlerin vasilerine hitaben şu buyruk nazil oldu:
{Velayetiniz altındaki} yetimlere mallarını verin! Tayyibi habis ile değişmeyin {yani, helâl olan mallarınızı haram mallarla değişmeyin: mallarınızı saçıp savurmayın-, helâl olan mallarınızı bırakarak onların size haram olan mallarını yemeyin}. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin (yani, hepsini birbirine karıştırarak kendi mallarınızla birlikte onların mallarını da yemeyin}. Muhakkak ki o, büyük bir hûb- {yani, ism/günah} olur. (Nisâ/2)
Nebî ona bu âyeti okuyunca adam, "Allah'a ve O'nun Rasûlü'ne itaat ettik. Büyük hûb'tan Allah'a sığınırız" dedi ve yetime malını verdi. Genç yetim de malını Allah yolunda infak etti. Durum Nebî'ye (s..a) ulaştığında şöyle buyurdu:
— Ecir sabit oldu, fakat günah kaldı Ashâb sordu:
—.Ey Allah'ın Rasûlü! Ecrin nasıl sabit olduğunu anladık. Peki günah nasıl kaldı?
Nebî (s.a) buyurdu ki:
— Genç çocuk için ecir sabit oldu, günahı ise babasına kaldı.
{Ey yetimlerin vasileri!} Yetimleri {yani, yetimlerin akıllarını) nikâh çağına {yani, ergenlik yaşına} erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir rüşd görürseniz {yani, onların dîne bağlılıklarında bir güzellik görür, mallarını da koruduklarını/koruyabileceklerini anlarsanız} mallarını kendilerine teslim edin {yani, büyüdüklerinde yetimlere mallarını verin}. Büyüyecekler de mallarını alacaklar diye onların mallarını saçıp savurarak tez elden yemeyin {yani, yetim ergenlik yaşına gelir de malıalır korkusu ile onun malını haksız bir şekilde alelacele yemeye kalkışmayın}... {Ey yetimlerin vasileri}! Mallarını kendilerine {yani, ergenlik çagına ulaşan yetimlere} teslim ettiğiniz zaman da, onlara karşı, {mallarını kendilerine teslim ettiğinize dâir} şahid bulundurun, Hesab Borucu {yani, şahid) olarak Allah yeter. (Nisâ/6)
Sizinle onlar arasındaki bu duruma hiç kimse Allah'tan daha iyi şâhid olamaz. Bununla birlikte ergenlik yaşma ulaşmadan rüşdü görülecek olsa dahi yetime mal-lannı vermeyin!
En'ânı sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bir de yetimin malına rüşdüne erinceye {yani, on-sekiz yaşına gelinceye} kadar en güzel olandan {yani, yetimin malını kârlı bir şekilde çoğaltma dişmda} başka bir şekilde yaklaşmayın! (En'âm/152)
Benzeri bir buyruk da İsrâ sûresinde (34. âyet) bulunmaktadır.
Yüce Allah Nisa sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Kuşku yok ki zulümle {yani, haksız yere helâhnîş gibi} yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar yakında alevli bir ateşe gireceklerdir. (Nisâ/10)
Dedi: Bu âyet nazil olunca Müslümanlar yetimlerin odalarını ve onlara ait malları bir kenara ayırdılar. Bu hem onlara, hem de yetimlere ağır geldi. Bunun üzerine Nebî'ye (s.a) dediler ki: "Biz yetimleri ve mallarını ayırdık, fakat hepimiz yetime ayrı bir ev ve onun ihtiyaç duyacağı şeyleri ayıracak imkâna sahip değiliz. Acaba mesken, yiyecek, hizmetçi ve benzeri hususlarda bir arada olmamız uygun olur mu? Bununla birlikte onlardan bize bir şey geçecek olursa, mutlaka onlara daha üstünü ulaşacaktır." Bunun üzerine yetimlerin mallarını kendi mallarıyla karıştırmalarına ruhsat verildi, fakat onların mallarından Bakara sûresinde bir istisnada bulunularak şöyle buyuruldu:
Şayet onlarla (mesken, yiyecek-içecek, hizmetçi, binek ve benzeri hususlarda) bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. (Bakara/220)
Dedi: Allah Teâlâ bu buyrukta -fesad olmamak şartıyla- yetimlerin mallarıyla kendi mallarım karıştırmalarına izin vermekle birlikte, yetimlerin mallarını haksızca yemeye müsaade etmemiştir. Ayrıca, yanında yetime ait değerlendirdiği mal bulunan kimseye de şöyle hitab etmiştir:
İhtiyacı olmayan, tenezzül {yani, yetimlerin mallarından hiçbir şey almayarak tenezzül} etmesin, muhtaç olan da örfe göre yesin {yani, temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar borç alsın. Eli rahatlaymca borcunu geri ödesin. Ölene kadar ödeyebilme imkânı olmazsa günahı yoktur}. (Nisâ/6)
İşte böylece yetimlerin mallarından bundan fazlasını yemeye ruhsat verilmemiştir. [168]
Şöyle ki: Ey îmân edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin! (Nisâ/29) âyeti nazil olunca Ensarîler dediler ki: "Medine'de, yiyecekten daha değerli hiçbir mal yoktur." Onlar a'mâlarla birlikte yemek yemekten çekiniyorlar ve "O, yemeği görmüyor" diyorlardı. Topal ile birlikte de yemek yemekten çekiniyor ve "Sağlıklı olan yemeğin bulunduğu yere ondan daha çabuk gidebilir, o ise kalabalık arasına sıkışamaz'7 diyorlardı. Hasta ile birlikte yemekten de çekiniyorlar ve, "O, sağlıklı kimse gibi yemek yiyemez" diyorlardı. Aynı şekilde akrabalarının evlerinde de yemek yemekten çekmiyorlardı. Bunun üzerine şu buyruk indi:
A'mâya (yani, gözü görmeyenle birlikte yemek yiyenlere} bir harec yoktur. Topala {yani, topalla birlikte yemek yiyenlere} bir harec yoktur. Hastaya [yani, hastayla birlikte yemek yiyenlere} bir harec "'" ~ yoktur. Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerin-\ den, analarınızın evlerinden, kardeşlerinizin evlerinden, kızkardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarlarını elinizde bulundurduğun evlerden {yani, kasa anahtarlarınızın yanlarında bulunduğu kölelerin evlerinden} ve dostlarınızın evlerinden yemek yemenizde bir harec yoktur: gerek topluca, gerek ayrı ayrı yemenizde de vebal yoktur. (Nûr/61)
Çünkü onlar yolculuğa çıktıkları vakit yemeklerini bir arada bulunduruyorlardı. Aralarından biri yanlarında değilse onu bekler ve günah olur korkusuyla o dönünceye kadar yemek yemezlerdi. Bazıları da beraberlerinde yemek yiyecek kimse bulunmadıkça tek başlarına yemek yemezlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah, Topluca {yani, kalabalık olmanız halinde hep birlikte} veya ayrı ayrı {yani, dağınık vaziyette) yemenizde de vebal yoktur {yani, sizden herhangi bir kimse mevcut değilse, ötekiler paylarını yesin; bunda bir sakınca yoktur} buyurdu. [169]
Yüce Allah En'âm sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Ölçüyü ve tartıyı {adaletle) tam ve doğru yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden {yani, takat getirebildiğinden} başkasını teklif etmeyiz. (En'âm/152)
İsrâ sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
{Başkasına} ölçtüğünüzde tam ölçün ve dosdoğru kıstas {yani, mizan/terazi} ile tartın {âyette geçen kıstas kelimesi, Rumca'da mizan/terazi demektir}. Şu {yani, ölçü ve tartıyı tam yapmak} hem hayırlı, hem de te'vîl {yani, akıbet} itibarı ile daha güzeldir. (İsrâ/35)
Rahman sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve tartıyı eksik yapmayın {yani, tartarken eksik tartmayın}. (Rah-mân/9) [170]
Yüce Allah buyuruyor ki:
Ölçü ve tartıyı eksik yapanlara ueyl {yani, Ölçü ve tartıda hakkı gözetmeyenlerin vay hâline}! (Mu-taffifîn/1)
Sonra Yüce Allah böylelerinin niteliklerini belirterek ' buyuruyor ki:
Onlar ki, insanlardan ölçtükleri (yani, insanlardan ölçü ile bir şey satın aldıkları} zaman, tam Ölçerler/tartarlar (yani, kendilerinin lehine, onların aleyhine tam ölçerler/tartarlar}, ama onlara [yani, başkalarına} ölçtükleri yahut tarttıkları {yani, sattıkları} vakit ise eksiltirler {yani, ölçüyü ve tartıyı eksik yaparlar}. (Mutaffifîn/2-3)
Arkasından Yüce Allah onları korkutarak buyurmak-'tadır ki:
Bunlar, tekrar {yani, ölümden sonra tekrar} diriltileceklerini zannetmiyorlar mı {yani, Ölçü ve tartıyı eksik yapan kimseler diriltileceklerine ve Yüce Allah'ın kendilerini cezalandıracağına inanmıyorlarmı}? (Mutaffifîn/4)
Sonra Yüce Allah Ölümden sonra diriliş günü hakkında haber vererek buyuruyor ki:
O gün insanlar rabbi'l-âlemîn için kıyam edecekler {yani, onlar, miktarı üçyüz yıl olan bir gün ayakta duracaklar. Aynı gün mü'min için en kısa sürede kıldığı namaz kadar kısa olacaktır}. (Mutaffîfîn/5-6)
Yüce Allah burada eksik Ölçüp tartanın günahını söz konusu etmeden, cezasını söz konusu ederek, Ölçü ve tartiyi eksik yapanlara veyl buyurdu, sonra da günahlarını! zikretti.
Dedi: Ölçü ve tartıyı eksik yapanlar Kıyamet Gil-f nü'nde ateşten ve demirden tabutlar içerisine yerleştirilir}! ve cehennemin dibine atılırlar.
Dedi: Bize Mukâtil tahdis edip dedi: Birine zulmedipde ölmeden önce telafi etmeyen kimsenin Kıyamet Günü'nde iyilikleri alınır ve zulmettiği kişiye verilir. Şayet hasenatı kalmazsa, "zulmettiği kimsenin günahları alınır, zalimin günahlarına eklenir. İşte zalimin durumu budur. [171]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Birinize ölüm gelip çattığı zaman bir hayr {yani, Ölümünü meteakib bir mal} bırakacaksa, annesi, babası ve yakın akrabası için ma'rûfbir şekilde vasiyette bulunmak {yani, vasiyet hususunda annesine-babasma, akrabalarına göre bir üstünlük sağlamak ve mirasçı olmayan akrabalara ma'rûf bir şekilde vasiyette bulunmak} muttakiler üzerine bir hak {yani, farz} olarak yazıldı. (Bakara/180)
Yüce Allah, böyle bir vasiyetin, miraslardan ödenmesi i gereken bir hak olduğunu beyan etmektedir. Bu âyet, mii! rasın paylaştırılması ile ilgili hükümler inmeden önce nâJ j zil olmuştu. Miras hükümleri nazil olunca anne-babaya j vasiyet neshedilmiş oldu. Bunu, Nisâ/11-12 âyetleri nes^ netti. [172] Miras hükümleriyle anne-babaya belli bir pay aynldı. Miras alamayan akrabaya ise, malın-üçte birinden vasiyet etme hükmü baki kaldı.
Artık kim bunu {yani, ölenin vasiyetini} işitmesinin ardından onu değiştirirse (yani, ölenden bu vasiyeti duyup da vasiyetini —âdil olması halinde—yerine getirmezse), günahı ancak onu değiştirenlerin {yani, vasinin} üzerinedir {ve ölen kişi bu işten uzaktır}. Muhakkak Allah her şeyi {yani, ölünün vasiyetini) işitendir, {onu} bilendir. (Bakara/181)
Sonra vasilere hitaben buyuruyor ki:
Kim vasiyet edenin Eyani, ölenin} mûs'a {yani, kas-dî olarak vasiyetinde haksızlığa} yahut günaha meyletmesinden {yani, hata yapıp adaleti gözetmediğinden} korkar {yani, bilir} de aralarını düzeltir se iyanh vasî, vasiyette bulunanın ölümünden sonra mirasçıların arasını adaletle düzeltir, mirası Allah'ın kitabına göre paylaştırıp ölenin zulmünü bir kenara bırakırsa}, ona bir günah yoktur {yani, bundan dolayı vasî günahkâr olmaz}. Kuşkusuz ki Allah gafurdur {yani, mirasçıların arasını düzelttiği için vasiye karşı bağışlayıcıdır}, rahimdir {yani, ona karşı merhametlidir}. (Bakara/182)
Böylece Yüce Allah, vasiye, ölenin vasiyetindeki zulme muhalif uygulama yapmasına müsaade etmiş olmaktadır.
Şanı yüce Allah Nisa sûresinde, ölenin vasiyeti sıra- . smda hazır bulunan kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:
Arkalarında kendileri hakkında endişe edecekleri {yani, telef olmaktan korkacakları} âciz ve güçsüz çocuklar bırakacak olanlar titresinler. (Nisâ/9)
ölüm halinde bulunan bir kişinin ziyaretine giden ona "Falana ve filana vasiyet et, kendin için Önden hayır gönder, sadaka ver!" der ve sözlerini, malını mirasçılarından başkalarına sadaka olarak bırakmcaya kadar sürdürürdü. Bazı hallerde ölenin âciz ve güçsüz mirasçıları da olabiliyordu. İşte Yüce Allah, ölenin vasiyeti sırasında hazır bulunan kimselere bu şekilde davranmayı yasakladı ve ...titresinler buyurdu. Bununla da, ölüm döşeğinde bulunan kimseye, çocukları' dışındakilere vasiyette bulunmasını söyleyen kişi kasdedilmektedir. Bu durumdaki kişi, ölünün geride bıraktığı çoluk-çocuğun fakir kalmasından korkmalıdır. Nasıl kendisi, ölümünün ardından âciz ve zayıf bir vaziyette kalacak çocukları için endişe ediyorsa, ölüm döşeğinde bulunan kimsenin çocukları için de endişe etmeli ve ona, malını mirasçıları dışındakilere vasiyet etmesini söylememelidir. İşte Yüce Allah'ın şu buyruğu bunu ifade etmektedir:
Arkalarında {yani, ölümlerinden sonra} haklarında endişe edecekleri âciz ve güçsüz çocuklar bırakacak olanlar, {kendi âciz ve güçsüz çocukları için korktukları gibi, Ölenin âciz ve güçsüz çocukları için de korksunlar} da Allah'a ittika etsinler ve {yanında oturdukları Ölmek üzere olan kişiye) se-dîd söz söylesinler {yani, ona vasiyetinde adaletli davranmasını, zulmetmemesini söylesinler}! (Nisâ/9)
Bunun bir benzeri de Bakara (âyet: 266) sûresindedir.
Mukâtil dedi ki: Ölümü sırasında vasiyetinde adaletle hareket eden bir kimse, malını Allah yolunda harcamış gibidir.
Dedi: Bize Mukâtil'in Sa'd b. Ebî Vakkas'tan tahdis ettiğine göre, Sa'd b. Ebî Vakkas Nebî'ye (s.a) sordu:
— Malımın ne kadarını vasiyet edeyim? Nebî cevab verdi:
— Üçte-birini, üçte-bir de çoktur ya. Zira aile efradını varlıklı olarak bırakman, onları avuç açacak halde bırakmandan daha hayırlıdır.
Dedi: Bize Mukâtil 'Atâ'dan, o da İbn 'Abbas'tan tahdis edip dedi: "Malı olup da, mirasçı olmayan fakir akrabasına vasiyette bulunmadan ölen kimse, amelini bir ma'siyet ile sonlandırmış olur."
Mukâtil Hammad'tan, o da İbrahim'den dedi ki: "Ölenin malından, önce kefen masrafları, sonra borçları çıkartılır, sonra vasiyeti yerine getirilir, sonra da miras paylaştırılır. Kefen malın tümünden alınır."
Mukâtil dedi: Ölümü yaklaşan kimse malının üçte-birini dilediği şekilde vasiyet edebilir, belli bir şekli yoktur.
Yine dedi: Eğer mal çok, mirasçılar az ise malının üçte-birini vasiyet etmesinde bir sakınca yoktur. Şayet mal az, mirasçılar çok ise malının beşte-birini vasiyet etsin.
Ebû Bekr es-Sıddîk (r.aj dedi ki: "Ganimetlerden beş-te-bir (devlet hakkı) alınır. Ben de beşte-biri vasiyet ediyorum. Mirasçıya ise vasiyet caiz olmaz." [173]
Nisa sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Paylaştırma sırasında {yani, miras taksim olunurken} yakınlık sahipleri (bu ibaredeki kısmet [paylaştırma] kelimesi öne alınarak takdim yapılmıştır. Bu şu demektir: Yakınlık sahipleri paylaştırma sırasında hazır bulunacak olurlarsa... "Yakınlık sahipleri"nden kasıt da ölenin mirasçı olmayan yakınlarıdır}, yetimler ve yoksullar hazır bulunurlarsa, onları ondan rızıklandırın İyani, mirasçı olmayanlara mirastan bir şeyler verin} (verilecek miktar belirlenmemiştir. Onlara miras paylaştırılmadan önce bir şeyler verilir, sonra miras paylaştırılır! ve onlara ma'rûf bir söz söyleyin (yani, onlara güzel va'dlerde bulunun: şayet mirasçılar küçük iseler mirasçıların velisi, Ölenin mirasçı olmayan yakınlarına, yetim ve yoksullara şöyle der: Bunların yaşları küçüktür. Akıllan olgunlaşıp ergenlik yaşma varırlarsa, kendilerine, hakkınızı gözetmelerini ve size karşı Rabb'lerinin tavsiyelerine uymalarını söyleriz. Şayet bundan önce ölür ve biz onlara mirasçı olursak, biz size hakkınızı öderiz. İşte "ma'rûf söz" budur}. (Nisâ/8) [174]
Câhiliye dönemi insanları kadınlara ve küçük çocuklara mirastan pay vermezler, mirası sadece eli silah tutan erkekler arasında paylaştırırlardı. Fakat Allah Teâlâ bunun yerine, şu hükmü getirdi:
Ana-baba ile yakın akrabanın bıraktıklarından (ya ni, bıraktıkları maldan: mirastan} erkekler için bir pay, ana-baba ile yakın akrabanın bıraktıklarından (yani, bıraktıkları maldan: mirastan}, kadınlar için de bir pay var; azından da, çoğundan da farz kılınmış (yani, miktarı belli} birer pay. (Nisâ/7)
Daha sonra Yüce Allah bundan sonraki âyette mirasın nasıl paylaştırılacağını açıklayarak şöyle buyurdu:
Evlatlarınız hakkında Allah size şunu tavsiye ediyor: Erkeğe iki kız payı. Eğer kızlar {yani, miras bırakanın kızları} ikiden fazla iseler {yani, erkek kardeşleri bulunmuyor ve kendileri de ikiden fazla iseler}, mirasın üçte-ikisi onlarındır, {kalanı da asabeye aittir}. Şayet kız tek ise, mirasın yarısı onundur, {kalanı da asabeye aittir}. (Nisâ/11) [175]
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Çocuğu {yani, Ölenin çocuğu: oğlu ya da erkek kardeşleri olmayıp birden fazla kızı} varsa, ana-baba-sının her birine, mirasın {yani, ölenin bıraktığı mirasın) altıda-biri verilir. {Şayet çocuk tek bir kız ise, malın yarısı, yani, altıda-üçü kızın, altıda-biri annenin olur. Geriye kalan üçte-bir ise babaya ait olur, çünkü o asabedir}. Fakat jölenin erkek ya da kız) çocuğu yok da sadece ana-babası kendisine mirasçı oluyorsa, {mirasın} üçte-biri anasına ait, {geri kalanı ise babasına aittir}. Şayet kardeşleri {yani, Ölenin bir, iki ve daha fazla erkek kardeşi yahut iki kızkardeşi ya da bir erkek ve bir kızkardeşi} varsa, o vakit altıda-biri annesinin, {geriye kalan ise babasının olur. Erkek kardeşlerinin ise, baba hayatta olduğu takdirde bir payları olmaz, fakat onların varlığı annesinin üçte-bir payını hacbetmiş [altıda-bire indirmiş] olur}. Bu {yani, bu hüküm}, yaptığı {yani, Ölenin yaptığı} vasiyetten veya borçlarından sonradır {yani, mirasın mirasçılar arasında paylaştırılması, ölenin borcunun ödenmesinden yahut mirasçı olmayan kimselere üçte-bire kadar yapmış olduğu vasiyetin —ki mirasçıya vasiyet caizdir—78 yerine getirilmesinden sonradır}... Bütün bunlar {yani, söz konusu edilen miras hükümleri}, Allah'tan bir farizadır. Kuşkusuz ki Allah alimdir, hakimdir {miras paylaşımı ile ilgili hükümleri O koyar}. (Nisâ/11) [176]
Yüce Allah buyuruyor ki:
{Ey kocalar! Ölen hanımlarınızın} çocukları yoksa {yani, yanındayken vefat ettiği kocasından, ya da önceki koca veya kocalarından çocukları yoksa},
hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları {yani, erkek ya da kız çocukları} varsa, bıraktıklarının dörtte-biri sizindir [yani, ölen kadının bıraktığı mirasın dörtte-birini kocası alır}. (Bu hükümler), ettikleri vasiyetten yahut borçtan sonra (tatbik edilir). (Nisâ/12)
Geriye bıraktıkları maldan, önce borcu ödenir, sonra vasiyeti yerine getirilir. Fakat âyette bir takdim yapılmıştır.
Bu ibaredeki, ve yecuzu lafzında vav'dan sonraki lâ, muhtemelen yazma nüshada yoktur, ya da bir baskı hatası sözkonusu-dur. Nitekim aşağıda gelecek olan "baba-bir kardeşleri bulunmayan kardeşlerin annelerinden mirasları" başlığının sonunda, Mukâtil, Tefsiri'nde aynı âyete dâir açıklamalarda bulunurken "Hiçbir mirasçıya da vasiyette bulunmaz" demektedir. (Çeviren) [177]
Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Eğer çocuğunuz yoksa {yani, kadının ölen kocasının, kendisinden ya da bir başka hanımından çocuğu yoksa} bıraktığınızın dörtte-biri onlarındır {yani, kocanın geriye bıraktığı mirasın dörtte-biri karışma aittir}. {Ey erkekler/kocalar!} Şayet çocuğunuz {yani, erkek ya da kız çocuğunuz} varsa, geriye bıraktığınızın {yani, kocanın bıraktığı mirasın} sekizde-biri onlarındır {yani, karısmındır/ka-rılarmındır}. Ettiğiniz vasiyet ve borçtan sonra. (Nisâ/12)
Esasen, kalan mirastan, önce ölenin borcu ödenir, ardından vasiyeti yerine getirilir, sonra da miras paylaştırılır. [178]
Yüce Allah buyuruyor ki:
Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı [kelâle olduğu] halde mirasçı olunuyor da...
(Nisâ/12)
Bu buyrukta bir takdim olup mana şöyledir: "Şayet bir erkek yahut bir kadın kelâle olan birisine mirasçı oluyor ise..."
Kelâle, "çocuğu ve babası bulunmaksızın vefat eden kimse"ye denir. ana-bir) erkek veya kızkardeşi varsa, bunların ; her birine altıda-bir düşer. Şayet bundan {yani, ,birden} daha çok iseler {yani, ikiden ona kadar veya daha fazla iseler} o zaman {ana-bir kardeş olmaları sebebiyle hepsi eşit şekilde mirasın} üçte-birine ortak olurlar. Bunlar, zarar verme kasdı olmaksızın {yani, mirasçılara zarar vermeyecek olan vasiyeti yerine getirilir. Dolayısıyla, üzerinde bulunmayan bir hakkı ikrar etmemesi ve mirasçılara zarar vermek için malının üçte-birinden fazlasını vasiyet etmemesi gerekir} ettiği vasiyet ve borçtan sonra. Bütün bunlar Allah'tan bir tavsiyedir. Allah alimdir, halimdir. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır {yani, Allah'ın mirasın paylaştırılması ile ilgili öngördüğü uygulama ve emirleridir}. Kim Allah 'a ve O'nun Rasûlü'ne itaat ederse (yani, mirası Yüce Allah'ın emrettiği şekilde paylaştırırsa}, onu orada ebediyyen kalmak üzere {yani, ölmemek üzere} altından ırmaklar akan bahçelere sokar. İşte azîm fevz {yani, sevab ve nıükâfaat} budur. Kim de Allah'a ve Rasûlü'ne {mirasın paylaştırılması hususunda} isyan eder {yani, mirası emredildiği gibi paylaştırmaz} ve O'nun sınırlarını aşarsa {yani, mirasın paylaştırılması hususunda O'nun emrine muhalefet ederse}, onu da orada ebedî kalmak üzere bir ateşe sokar {münafıklar, kadın ve küçük çocukların mirasta pay sahibi olduklarını kabul etmiyorlardı}. Üstelik onun için mühîn bir azap da vardır. (Nisâ/12-14) [179]
Yüce Allah buyuruyor ki:
Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah size kelâle {yani, çocuğu, babası (ve anası) olmaksızın Ölen kimse} hakkında şöytt fetva veriyor: Eğer çocuğu bulunmayıp da kızkardeşi {yani, ana-baba-bir yahut baba-bir kızkardeşi} bulun-/n bir erkek Ölürse, bıraktığının yarısı {yani, ölenin bıraktığı mirasın yarısı} kızkardeşine kalır, {geri kalan ise asabeye aittir). Eğer onun [ölen kızkardeşinin] çocuğu (ve ana-babası) yoksa o [erkek kardeş] kızkardeşine mirasçı olur {yani, bu kızkardeş erkek kardeşten Önce ölürse, erkek kardeşi onun mirasının tama- alır}. Bunun {yani, ölen erkeğin} çocuğu yok da iki kızkardeşi {yani, ana-baba-bir, yahut baba- bir iki kızkardeşi ya da daha fazla ana-baba-bir yahut baba-bir kızkardeşleri} varsa, bunlar, erkek kardeşin bıraktığının üçte-ikisini alırlar. Şayet . (ölen erkeğin mirasçıları) erkek ve kızkardeşlerden t{yani, ana-baba-bir yahut baba-bir erkek ve kızkardeşlerden} oluşuyor ise, o zaman erkeğe iki dişi-xi nin payı vardır. Allah şaşırmayasınız diye size beyan ediyor {yani, miras paylaşımında hata etmeyesiniz diye size bildirİ3'or}. Allah her şeyi {yani, miras paylaşımını da, başka şeyleri de} çok iyi bilendin (Nisâ/176) [180]
Nisa sûresiide Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
Ana-babanın ve yakın akrabanın geriye bıraktıklarından {yani, bıraktıkları mirastan} her biri için mevâli {yani, amca çocukları ve asabeler} kıldık.
Ve akd ile yeminlerinizin bağladığı kimselerin terekelerinden vârislere de tahsis ettik. Onlara da na-siblerini verin. (Nisâ/33)
Şöyk ki: Câhiliye döneminde ve İslâm'ın ilk yıllarında bir kimse bir kimsenin yiğitliğini beğendiğinde onunla akitleşir ve "Sen bana mirasçısın, ben de mirasçıyım" derdi. Onlardan hayatta kalana, ölenin malından hayatta kalan için şart koşulan miktar verilirdi. Miras paylaşımı ile ilgili hükümle- nazil oldu, fakat bu tür akit ehli söz konusu edilmedi. Bir adam Nebî'ye (s.a) gelerek dedi ki: "Ey Allah'ın Nebisi! Miras paylaşımı ile ilgili hükümler indi, fakat akit söz konusu edilmedi. Ben bir kişi ile akit-leşmiştim ve o Öldü." Bunun üzerine, Ve akd ile yeminlerinizin bağladığı kimselerin terekelerinden vârislere de tahsis ettik. Onlara da nasiplerini verin. Kuşkusuz Allah her şeye şahid olandır (Nisâ/33) âyeti nâzü oldu. Fakat adam Enfâl süresindeki şu âyet ininceye kadar payını almadı:
Akrabalar Allah'ın kitabında birbirlerine {yani, miras hususunda birbirlerine} daha evlâdır. Kuşkusuz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (Enfâl/75)
Böylece bu âyet-i kerîme, akit, antlaşma ve hicret sebebiyle mirasçı ohnay neshetti.[181] Bundan böyle bu pay, zevi'l-erham'a verildi. Buna göre baba ve evlat, kardeş ve kızkardeşten, kardeş yeğenden, kardeşin oğlu, amcadan, amca ve amca oğlu dayı ve dayı oğlundan daha yakmd r. Dayının, halanın, teyzenin, Zeyd b. Sâbit'e göre mirastan payları yoktur. Ömer b. Hattab (r.a) eğer başka bir mirasçı yoksa halaya malın üçte-ikisini, teyzeye üçte-birini verirdi.
Dedi: Ali (r.a) ile İbn Mes'ûd ise, mirastan (payların dağıtımından sonra) bir şey artacak olursa artan miktarı, karı-kocanm dışında kalan zevi'l-erham'a payları oranında dağıtırdı. [182]
Âl-i İmrân sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! Ribayı kat kat katlayarak yemeyin. (Âl-i İmrân/130)
Câhiliye döneminde, birinde alacağı olan kimse, Ödeme vakti geldimi, gidip alacağını isterdi. Ödeme zorluğu içinde olan borçlu da ona, "Alacağım ertelemene karşılık sana fazladan bir şeyler vereyim" der, bunun üzerinde anlaşırlardı. İşte kat kat ribâ [faiz] budur. Yüce Allah onlara öğüt vererek faiz hususunda buyurdu ki:
..Allah'a ittika edin {yani, faiz yemeyin} ki felah bulaşınız. (Âl-i İmrân/130)
Sonra onlan korkutarak şöyle buyurdu:
...Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de ittika edin ve Allah'a ve Rasûl'e {yani, faizin haram kıhnması hususunda Allah'a ve Rasûl'e} itaat edin ki rahmete nail olasınız {da azab olunmayasınız}.
(Âl-iîmrân/131-132)
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ribâ yiyenler {yani, faiz yemeyi helâl kabul edenler}, {Kıyamet Günü} ancak şeytanın çarptığı kimse {dünyada çarpılmış kimsenin hâli, Kıyamet Günü'nde fâiz yiyenlerin alâmeti olacaktır} gibi kalkar. Bu {yani, başlarına gelen bu iş} onların, "Alış-veriş de ancak ribâ gibidir" demelerindendir. (Bakar'a/27'5)
Burada söz konusu edilen durum, alacaklının, ödeme vakti gelen alacağını istediğinde, borçlunun alacaklıya, "Borcumu ertelemene karşılık, fazladan birşey vereyim" diyerek, ribâ karşılığında borcun ertelenmesidir. Onlara, "Bu ribâdır [faizdir]" denildiğinde, "Alış-verişteki artırma ile borcun ödeme vakti gelince yapılan artırma arasında bir fark yoktur" derlerdi. İşte Yüce Allah'ın, Bu onların, "Alış-veriş de ancak ribâ gibidir" demelerindendir buyruğu bunu anlatmaktadır.
Yüce Allah onların bu sözlerinin yalan olduğunu belirterek buyurdu ki:
Halbuki Allah alış-verişi helâl, ribâyı haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt {yani, faizin haram oluşu ile ilgili Kur'ân'daki beyan) gelir de ribâdan vazgeçerse, artık geçmiş kendisinindir (zira bu, haram kılınmadan önce olup bitmiştir} ve işi de Allah'a aittir {yani, haram kılınmasının ve onu terketmesinin ardından, dilerse onu bu işten korur, dilerse korumaz). Kim döner {yani, faize ve haram kılınana döner} ; az alırsa {ve "Alış-veriş de faiz gibidir" diyerek faizi helâl kabul ederse), onlar da cehennemlik olup orada ebedî kalacaklar (yani, ölmeyecekler}. Allah ribâyı yok eder {yani, mahveder), sadakaları ise nema-landırır {yani, kat kat artırır) Allah küffarın ve esimin hiçbirini sevmez. (Bakara/275-276) [183]
Mâide sûresinde şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
OnZar {yani, Yahudiler} boyuna haram [suht] yerler 167 {yani, hüküm hususunda rüşvet alırlar -ki bu, Müslümanlara helâl değildir-). (Mâide/42)
Hacc sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Şunlar ki, hem küfrettiler, hem de Allah yolundan ve Mescid-i Haram dan [yani, Mekke'den} menedi-yorlar. Oysa ki Biz onu mukîm iyani, Mekke'de ikâmet eden Mekkeliler ile} ve misafiriyani, Mescid-i Haram halkından olmayıp dışardan gelenler} için müsavi {yani, hacc günlerinde eşiti olmak üzere insanlar için yaptık {yani, Mekkeliler ile dışardan gelen tüm insanlar Mekke'de tek bir şeriata "y ' tâbidir. Mekke evlerinin, ücretle kiralanması bir suht'tur [haramdır]}. (Hacc/25) [184]
NahI sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden de hem içki çıkarırsınız {yani, hurma ve üzümden çıkan sarhoşluk verici içki ve nebîz elde edersiniz}, hem de güzel bir rızik {yani, onlardan meyveler, yanısıra da sıkılarak elde edilen ve sarhoşluk ver meyen içecekler} elde edersiniz. (Nahl/67) :
Dedi: Bu âyet nazil olduğunda içki [hamr] helâl idi.
Daha sonra, Yüce Allah'ın Bakara süresindeki şu buyrukları nazil oldu:
Sana hamrı {(yani, bütün çeşitleriyle içkiyi/sarhoşluk veren içecekleri)} ve meysiri {yani, bütün ,V» çeşitleriyle kumarı) soruyorlar. (Bakara/219)
Câhiliye döneminde bir kimse, "Kesilip paylaştırılacak deve katılımcıları nerde?" der ve bunun üzerine bir grup kalkıp aralarında ortaklaşa bir deve satın alırlar, her kişinin de bir payı olurdu. Sonra kura çekerler, kurayı kazanan kişiler bedel ödemeye katılmazlardı. Nihayet sonuncuları kalır ve devenin bedelinin tamamını öderdi. Üstelik etten de bir pay almazdı. Diğerleri deveyi aralarında eşit olarak paylaşırlardı.
Dedi: Buna "meysir" adını vermelerinin sebebi, onların "Devenin bedelini (Ödemeyi) kolaylaştırın [yessirû]" demelerinden ötürüdür.
De ki: "O ikisinde de hem büyük bir günah {çünkü içki içmek ve kumar oynamak sonucunda namazın ve Allah'ın anılmasının terki söz konusudur}, hem de insanlar için bazı faydalar {yani, alınan bir lezzet, ticaret yoluyla bir kâr ve kumar oynayan kimseye düşen bir pay} vardır. Ama günahları {yani, h , haram kılınışlarından sonra günahları} faydalarından {yani, haram kılınışlarından önceki faydalarmdan} daha büyüktür." (Bakara/219)
Yüce Allah içki ve kumarı bu şekilde yermekle birlikte, henüz onları haram kılmadı.
Dedi: Müslümanlar faydalarını umarak içki içmeye devam ettiler. O sırada helâl idi. Nebî'nin (s.a) ashabından birisi bir ziyafet hazırlayarak ashâbtan birtakım kimseleri davet etti ve onlara içki sundu. Nihayet içki onları etkilemeye başladı. Namaz vakti -ki akşam namazı idi- gelince, en iyilerinden birisi olan 'Ali b. Ebî Tâlib namaz kıldırmak üzere öne geçti. Kâfîrûn sûresini okudu. Başında da, sonunda da yanlışlık yaptı. Bunun üzerine, namaz vakitlerinde içki içmeyi nesheden ve bir öncekinden daha ağır bir hüküm ihtiva eden Nisa süresindeki şu buyruk nazil oldu[185]
Ey îmân edenler! Namaza yaklaşmayın sarhoşken {yani, içkiden dolayı sarhoş iseniz namaza yaklaşmayın} ne söylediğinizi {yani, namazda ne okuduğunuzu} bitinceye kadar! (Nisâ/43)
Bunun üzerine Ömer b. Hattab (r.a) dedi ki: "Kuşkusuz Yüce Allah içkinin haramlığı hususunda hüküm koymaktadır. Kanaatimce onu büsbütün haram edecektir."
Bundan böyle sabah namazından sonra içki içiyor, sonra uyuyorlar, öğle namazına kadar sarhoşlukları geçiyordu. Daha sonra yatsıyı kılana kadar içmiyorlardı. Sonra içip yatıyorlardı. Sabah olduğunda sarhoşlukları geçmiş oluyordu. Ensar'dan bir adam bir ziyafet hazırladı ve Sa'd b. Ebî Vakkas'ı (r.a) davet etti. Bir deve başı kızartmıştı. Yemek yeyip içki içtiler -Dedi: Bu da içkinin haram kılınışından önce idi- ve sarhoş oldular. Ardından neseb-leriyle övünmeye koyuldular, şiirler okudular. Ensarî devenin çene kemiğini alıp Sa'd'm başına indirdi. Sa'd'm başından akan kanlar yüzüne indi. Sa'd, Nebî'ye (s.a) gidip Ensarîyi şikâyet etti. Bunun üzerine içkiyi haram kılan buyruk nazil oldu. Bu durum, Ahzâb gazvesinden sonra olmuştu. Böylece içkinin helâl olduğunu ifade eden tüm âyetler neshedildi. Bunları, Mâide sûresinde bulunan Yüce Allah'ın şu buyruğu neshetti:
Ey îmân edenler! Hamr {yani, bütün çeşitleriyle içki/sarhoşluk veren içecekler} kumar, dikili taşlar {Arab müşriklerinin diktiği ve tapınıp kendileri için kurban kestikleri taşlar) ve fal okları {yani, câhiliye döneminin işlerini kendilerine göre paylaştırdıkları belirli oklar} şeytanın amelinden birer ricstir {yani, içki, kumar, dikili taşlar ve fal OKiarı, günah olan pis işlerdendir}... (Mâide/90)
Bu okların birisi üzerinde, "Rabbim bana emretti"; diğeri üzerinde ise, "Rabbim bana yasakladı" ifadesi vardı. Bir iş yapmak istediklerinde bunları çekiyorlar, "Rabbim bana emretti" yazılı ok çıkarsa, tasarladıkları işi yapıyor, "Rabbim bana yasakladı" yazılı ok çıkarsa, yapmak istedikleri işi yapmıyorlardı.
...Artık bunlardan kaçının {yani, bunlar haramdır}... (Mâide/90)
Nitekim Yüce Allah (bir başka yerde benzer tabirlerle), O halde rics olan evsândan {yani, putlara ibâdetten} ictinâb edin (Hacc/30)81 buyurarak, putlara ibâdeti haram kıldığı gibi, burada da içkiyi haram kılmaktadır.
...ki felaha eresiniz. Muhakkak şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmayı {nitekim, Ensarî, içki yüzünden Sa'd b. Ebî Vakkas'm başını yarmıştıi, sizi Allah'ı anmaktan: namazdan alıkoymayı irâde eder. Artık vazgeçtiniz değil mi?(Mâ-ide/90-91)
"Artık vazgeçtiniz değil mi?" cümlesi, haram kılmanın ardından yapılan bir tehdittir. Bunun üzerine onlar da, "Rabbimiz, vazgeçtik" dediler. Nebi (s.a) de, "Kimin yanında içki varsa, onu satmasın ve içmesin" buyurdu.
Hamişte, 'İçkinin helâl olduğunu ifade eden her âyet bu âyet ile neshe dilmiştir" başlığı yer almaktadır.
Allah'a itaat edin, Rasûl'e de itaat edin {yani, içki, kumar, dikili taşlar ve fal oklarının haram kılınışı hususunda Allah'a ve O'nun Rasûlü'ne itaat edin}.
Eğer yüz çevirirseniz {yani, Allah'a ve O'nun Rasûlü'ne itaatten yüzçevirirseniz} bilin ki, Rasûlümüze [yani, Muhammed'e} düşen, açıkça tebliğden {yani, içkinin, kumarın, dikili taşların ve fal oklarının haram olduğunu açıklamaktan/açıkça bildirmekten} ibarettir. (Mâide,'j2)
Dedi: Bize Mukâtil Ebû 'Ubeyde'den, o Enes b. Mâ-lik'ten naklen dedi ki: "Hamrı [içkiyi] haram kılan hüküm indiğinde Medine'de hamr diye bir şey yoktu. Onlar "fadih" denilen bir şey içiyorlardı."
Dedi: Biz testileri çıkardık ve yola döktük, kimi de testisini kırdı.
Dedi: Yine Mukâtil bize 'Abdullah b. Bureyde'den, o babasından, o da Nebî'den (s.a) şöyle dediğini tahdis etti:
Azız ve celîl olan Allah bizzat hamrı ve sarhoşluk " veren her içkiyi haram kıldı.
içkinin haram kılınması ile ilgili âyet nazil olunca, Yahudi Huyey b. Ahtab, Nebî'nin (s.a) ashabından bazılarına sordu:
— Peki sizden içki içen ve ölüp gidenlerin hâli ne olacak?
Onlar da bu durumu Rasûlullah'a (s.a) aktararak dediler ki:
— Kardeşlerimiz içki içtikleri halde öldüler ve öldürüldüler; (şimdi onların hâli ne olacak?11
Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:
îmân edip sâlih ameller işleyenlere, bundan böyle ittika ettikleri {yani, m a'siy etlerden ve haram kılınışından sonra içki içmekten sakındıkları) ve îmânlarında Syani, tasdiklerinde} sebat ile sâlih ameller işlemeye devam ettikleri, sonra ittika ve îmânlarında rusuh buldukları, sonra ihsan ettikleri {ve içki içmedikleri} takdirde, taı tıklarından {yani, haram kılmışından önce içtikleri içkiden} ötürü bir cünah {yani, harec} yoktur. Böyle hareket eden kimse, ihsan edici olur}. Allah muhsinleri sever. (Mâide/93)
Nebî (s.a) buyurdu ki:
Bana, "Sen de onlardansın [muhsinlerdensin]" denildi.
Mukâtil Muhammed b. Münkedir'den, o Câbir b. 'Abdullah el-Ensarî'den, o da Nebî'den (s.a) şöyle buyurduğunu nakletti:
Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. [186]
Necm sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Onlar ki, günahın büyüklerinden {yani, işleyen için âhirette Allah'ın ateşi gerekli kıldığı her günahtan} ve fevâhişten {yani, dünyada hadd gerektiren her günahtan! ictinâb ederler. (Necm/32)
Bunun bir benzeri de Şûra sûresindedir (37. âyet). Sonra Yüce Allah "küçük kusurlar hariç" buyurmaktadır ki, maksat, iki sınır arasında bulunan: şanı yüce Allah'ın âhirette cehennem ateşini vâcib kılmadığı, dünyada da iki haddin gerekmediği günahlardır.[187]
Gerçekten Rabbin mağfireti geniş olandır (yani, Yüce Allah iki sınır arasında kalan bu tür günahları bağışlayıcıdır. Beş vakit namaz bu günahlara keffârettir}. (Necm/32)
Şam yüce Allah Nisa sûresinde şöyle buyurmaktadır:
Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, , küçük günahlarınızı örteriz {yani, dünyada iki haddi, âhirette de cehennem ateşini gerektirmeyen büyük günahlarınız dışındaki küçük günahlarınızı sileriz} ve sizi şerefli bir mekana {yani, güzel bir yere: cennete) sokarız. (Nisâ/31)
Dedi: Beş vakit namaz, küçük günahlara keffârettir. [188]
Bunun açıklaması, Hûd sûresinde yer alan şu buyrukta geçmektedir:
Gündüzün iki tarafında (yani, sabah, öğle ve ikindi vakitlerinde} ve geceden züleflerde (yani, akşam ve yatsı vakitlerinde) salâtı ikâme et. Çünkü iyilikler {yani, beş vakit namaz} kötülükleri {yani, kebâirden aşağı olan küçük günahları} giderir {yani, örter} Şu, zahirler için bir zikirdir. (Hûd/114)
Dedi: Bize Mukâtil'in Dahhak'tan, onun da İbn Mes'ûd'tan rivayet ettiğine göre, büyük günahlar, Nisa sûresinin başından, Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir mekâna sokarız (Nisâ/31) âyetine kadar yasakladığı şeylerdir.
Dedi: İbn Abbas dedi ki: "Büyük günahlar Nûr sûresinin başından, Ey îmân edenler! Allah'a topluca tevbe edin ki felah bulaşınız (Nûr/31) âyetine kadar yasaklanan günahlardır."
Mukâtil dedi ki: Büyük günahlar haksızca dökülen kanlar, haksız yollarla alınan mallar, namus ile ilgili günahlar, haram içkiler ve ana-babaya itaatsizliktir. Ölüm kendisine gelip çatmadan önce büyük günahlardan tevbe eden kimse cennete girer. Tevbe etme zamanı ise, Nisa sûresinde (bkz. 17-18. âyetler) belirtilmiştir. [189]
Nisa sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Allah'ın tevbelerini kabul edeceği {yani, günahlarını bağışlayacağı} kimseler, cahillikle bir kötülük işleyip {ki mü'minin işlediği her günah bir cahilliktir} de sonra çarçabuk {yani, ölüm gelip çatmadan} tevbe edenlerdir. İşte Allah'ın tevbelerini kabul edeceği {yani, günahlarını bağışlayacağı} kimseler bunlardır. Allah alimdir, hakimdir. (Nisâ/17)
Dedi: Bu âyet-i kerîme mü'minler hakkında inmiştir.
Sonra Yüce Allah kâfirleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır'
Yoksa kötülükler işleyip işleyip de {yani, şirk koşup koşup daî nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında iyani, dünyadan çıkmadan, ölüm meleğini gördüğü ölüm anında} "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyen kimselere tevbe yok {yani, böylelerinin tevbesi kabul edilmez, günahları bağışlanmaz}. (Nisâ/18)
Nitekim boğulurken îmân ve tevbe eden Fir'avn'm îmânı ve tevbesi kabul edilmemişti. O, "Ben de İsrâîloğul-lan'nm îmân ettiği Allah'tan başka ilah olmadığına îmân ettim ve ben Müslümanlardanım" demişti, fakat onun bu îmânı kabul olunmamıştı. ve kâfir olarak ölenlere de tevbe yok {yani, Allah böylelerinin de tevbesini kabul etmez, günahlarını bağışlamaz}. Biz onlar için {yani, şirk içindeyken ölüm gelip çattığında tevbe eden ve kâfir olarak Ölen kimseler için) elim bir azap hazırlamışızdır. (Nisâ/18)
Tahrîm sûresinde de mü'minlerin durumlarını söz konusu ederek Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! Allah'a nasuh bir tevbe ile {yani, bütün günahlarınızdan samimi bir tevbeyle: pişmanlık duyarak ve bir daha o günaha dönmemeye ; azmederek} tevbe edin! Olur ki {Allah hakkında kullanılan ıasâ [olur ki] kelimesi, vücub ifade eder, yani Yüce Allah bu kabil buyruklarında va'dte bulunmaktadır} Rabbiniz kötülüklerinizi (yani, tevbe ettiğiniz takdirde bütün günahlarınızı} örter, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. (Tahrîm/8)
Birinin malını haksızca almanın tevbesi, onu geri iade etmek ve pişman olmaktır.
Nûr sûresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ey îmân edenler! Topluca Allah'a tevbe edin {yani, sûrenin başından, bu âyete kadar sayılan Allah'ın nehyettiği zenblerden/günahlardan tevbe edin} ki felaha eresiniz. (Nûr/31)
Âl-i İmrân sûresinde de şöyle buyurmaktadır:
Ve onlar ki, bir fahişe {yani, zina} işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri {yani, zinadan hafif olan Öpmek, dokunmak, bakmak gibi günah fiilleri yaptıkları} vakit Allah'ı {ve O'nun huzuruna çıkacaklarını} hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. -Zaten günahları Allah'tan başkakim bağışlar ki {yani, O'ndan başka günahları bağışlayacak yoktur}- Hem onlar yaptıklarında {yani, işledikleri ma'siyetler üzerinde} bile bile {yani, onun ma'siyet olduğunu bilerekj ısrar etmezler {yani, ma'siyet olduğunu bildiği halde o işi yapma-, ya devam etmezler, aksine hemen vazgeçip tevbe ederler}. îşte bunların {yani, günahlarından tevbe edenlerin} mükâfaatı, Rabb'lerinden bir mağfiret {yani, günahları için bağışlanma} ve altından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklar {yani, o cennetlerde ebediyyen kalacak ve Ölmeyeceklerdir). Amel işleyenlerin {yani, günahlardan tevbe edenlerin} ecri {yani, mükâfaatı olan cennet} ne güzeldir. (Al-i İmrân/135-136)
Yüce Allah Nisa sûresinde de şöyle buyurmaktadır:
Kim bir kötülük {yani, bir günah} işler yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı gafur, rahim bulur. (Nisâ/110)
Dedi: İbn Mes'ûd dedi ki: "Bu âyet [Nisâ/110] ile Âl . İmrân süresindeki, Ve onlar bir fahişe işledikleri... (Âl-İmrân/135) âyeti karşılığında kırmızı tüylü develere sa hib olmak beni asla sevindirmezdi."
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Kuşkusuz Allah çok tevbe edenleri {yani, günahlarından dönenleri} ve çok temizlenenleri sever. (Bakara/222)
Mukâtil dedi ki: Allah çok tevbe edenleri sever ve sevdiği kimselere de azab etmez.
Dedi: Yine Mukâtil bize İbn Abbas'tan tahdis edip dedi: "Üç kişinin dışında herkesin tevbesi makbuldür: İblis (küfrün başı); kardeşinin katili Âdem'in oğlu Kabil (hatanın başı) ve bir nebiyi öldüren kimse."
Dedi: Tevbe kapısı, batı tarafında kırk senelik bir mesafe genişliğinde açık durmaktadır. Güneş o kapıdan doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır. [190]
Rahman sûresinde Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:
Rabbinin makamından korkana {yani, dünyada Allah korkusuyla, âhirette azız ve celîl olan Rabbinin huzurunda hesab vermek için durmaktan korktuğu için haram yolla elde edebileceği şehvetinden dünyada iken vazgeçen kimse için! iki cennet vardır. (Rahmân/46)
Nebi (s.a) buyurdu ki: "İki cennetin ne olduğunu biliyor musunuz? Bunlar çok güzel bostanlar içerisinde bulunan iki bostandır. Her bostan yüz yıllık mesafededir. Her birinin ortasında bir ev, her evde de nur üstüne nur vardır. Nimetlerle ve yeşilliklerle dolu sallanan dalları olan ağaçların bulunmadığı hiçbir bahçe yoktur. Bunun yeri de sabit, dalı da sabit, ağaçları da sabittir."
Nâziât sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Rabbinin makamından {yani, Rabbinin huzurunda hesab vermek üzere durmaktanl korkup nefsini hevâdan nehyedene {yani, yalnızken işleyebileceği bir haramı nefsinin arzusuna rağmen Allah korkusuyla terkedene} gelince, hiç kuşku yok ki onun me'vâsı cennettir {yani, onun varacağı-barmacağı yer cennettir}. (Nâziât/40-41)
İşte bu âyetler, gerçekleştirme ya da işİPme güç ve im kanına sahib olmasına, kendisini de kimsenin görmeme sme rağmen, Allah korkusuyla haram arzusunu gerçek leştırmekten ya da ma'siyet işlemekten vazgeçen kimse ler hakkındadır. [191]
Nisa sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Size şunlarla evlenmek haram kılındı-Anneleriniz (ve annelerinizin annesi ve geriye doğru diğer ni neleriniz}, kızlarınız {ve ne kadar aşağıya inerse femsin onların kızları}, halalarınız {fakat hala kızı .. helâldir}, teyzeleriniz (fakat teyze kızı helâldir} er kek kardeşlerinizin kızları {ve ne ka^ar aşağıya inerse insin onların kızları}, kızkardeşlerinizin kız-lan {ve ne kadar aşağıya inerse insin onların kızları}, sizi emziren süt anneleriniz {dedi: Bir kadın 'bir erkek çocuğu, iki yaşma girmeden önce bir kere dahi emzirecek olsa, o kadın o çocuğa haram olur. Dedi: Alı b. Ebî Tâlib (a.s) dedi ki- «Sütten ? kesilmeden sonra, süt e.nme yoktur"}, süt hemşirelerıniz {yanı, süt annelerinizden doğmuş ve başka larmdan doğma emzirdikleri süt kızkardeşleriniz} (Nisâ/23)
Aynı zamanda küçük çocuğun süt emmesi dolayısıyla kızlar haram olurlar.
Dedi: Bize Mukâtil tahdis edip ded". ki: Süt annenin erkek çocuklarının, süt emen erkek çocuğun kızkardeşle nyle evlenmelerinde bir sakınca yoktur, çünkü aralarında neseb yoktur. Şayet süt annenin kendi kocasından erkek çocukları varsa, başkasından doğma süt emzirdiği kız çocuğunun süt annenin erkek çocuklarından herhangi birisinin, süt emzirdiği kızla evlenmeleri caiz değildirj Çünkü bu onların ana-bir kızkardeşleri demektir.
Dedi: Süt annenin kocası dört kadınla evlense ve yüz tane de cariyesi bulunsa, bunların da kız çocukları olsa bu kız çocuklarının onun hanımıirn emzirdiği erkekle evlenmeleri helâl olmaz. Çünkü erkek çocuğun süt anneden emdiği süt, onun/babanın tarafmdandır.[192]
Dedi: Bize Mukâtil el-Hakem b. Uteybe'den (asılda, Umâre şeklindedir), o İbrahim'den, o Ömer b. el-Hat-tab'tan, o da Rasûlullah'tan naklen dedi ki:
Neseb yoluyla (kendileriyle evlenilmesi) haram olan, süt yoluyla da haram olur.
Dedi: Bize Hammad'tan, o İbrâhîm Nehaî'den, o Alka-me b. Kays'tan, o da İbn Mes'ûd'tan dedi ki: "Et ve kemik yapan iki yıllık süre içerisindeki emmekten dolayı ha-ramlık söz konusudur. Sütten kesildikten sonra emmekte haramlık söz konusu değildir. İki yıl içerisinde ise bir emme dahi haram kılar."
Eşlerinizin anaları {nitrikleri belirtilmeyerek müphem bırakılmıştır. Dolayısıyla hammıy'a ister gerdeğe girmiş olsun, ister girmemiş olsun, onun annedi kendisine haram olur}, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup himayenizde bulunan üvey kızlarınız {yani, hanımlarınızın başka kocalardan olma kızları) -eğer analarıyla zifafa girmemişseniz {yani, onlarla cima etmemiş seniz} onlarla evlenmenizde bir vebal yoktur- {yani, eğer başka kocalardan olma üvey kızlarınızın anneleriyle gerdeğe girmemiş iseniz, o kızlarla evlenmenizde sizin için bir vebal yoktur. Şayet, analarıyla gerdeğe girerseniz, üvey kızlarınızla evlenmek haram olur. Fakat kocanın babasının yahut oğlunun, hanımının annesi ve üvey kızı ile evlenmesinde bir sakınca yoktur}... (Nisâ/23) [193]
Yüce Allah buyuruyor ki:
(Size şunlarla evlenmek haram kılındı): öz oğullarınızın hanımları... {yani, babaların, oğullarının hanımlarıister onlarla gerdeğe girmiş, ister girmemiş olsunlar- ile evlenmeleri haramdır}. (Nisâ/23)
Maksat, kişinin sulbünden olan oğlunun hanımı olup, evlatlığının hanımı değildir. Çünkü Nebî (s.a), Zeyd b. Hârise'yi evlat edinmişti. Zeyd onun sulbünden değildi. Boşadıktan sonra Zeyd'in hanımı ile evlenmişti. Yahudilerle münafıklar bunu ayıpladı. Bundan dolayı Allah Te-âlâ, "Öz oğullarınızın" buyurmuştur.
Yüce Allah babaların zevcelerini oğullara haram kılarak şöyle buyurmaktadır:
Babalarınızın nikahladığı {yani, evlendiği} kadınları nikahlamayın {yani, onlarla evlenmeyin}. Ancak geçmiş olan müstesna {yani, haram hükmü inmeden önce geçmiş olanlar müstesna}. Şüphe yok ki o, bir fahişe {yani, bir ma'siyet} idi, iğrençti {yani, Allah'ın buğzettiği bir işti} ve kötü bir yoldu {yani, kötü bir meslekti/âdetti}. (Nisâ/22)
Buna göre kişinin hanımı oğluna -baba onunla gerdeğe girsin girmesin- haramdır.
Size şunlarla evlenmek haram kılındı): ...iki kız-kardeşi birlikte almanız {yani, iki kızkardeşi nikâhınız altında bulundurmanız}. Ancak geçmiş olan müstesna {yani, haram hükmünden önce geçmiş olanlar müstesna}. Kuşkusuz Allah gafurdur rahimdir {yani, haram hükmü verilmeden önceki uygulamalara karşı, Allah bağışlayıcı ve merhametlidir}. (Nisâ/23)
"Geçmiş olan müstesna" denilen her hususu, câhiliye dönemi insanları yapıyorlardı.
Dedi: Bir kişinin, mülkiyeti altında bulunan ve kardeş olan iki câriye ile ilişkide bulunması helâl değildir. Onlardan birisini bir başkasıyla evlendirmesi icab eder. [194]
Câhiliye dönemi insanlarından ve islâm'ın ilk yıllarında En&ar'dan bazıları, mirasçısı oldukları ölen adamın geriye bıraktığı kadının üzerine bir örtü atar ve böylece —ölenin ödediği mehrin misliyle- onunla evlenme ya da onu evlendirme hakkına -kadının arzusu hilafına- sahib olurdu. Şayet kadın, mirasçı tarafından üzerine bir Örtü atılmadan önce akrabalarının yanına gidecek olursa, istediğini tercih edebiliyordu. Bu durumda olan bazı kadınlar Nebî'ye (s.a) gelerek, "Ey Allah'ın Rasûlü!" dediler, "Ne bizim yanımıza geliniyor, ne bize nafaka verilip ihtiyaçlarımız karşılanıyor, ne de başkasıyla evlenmek üzere serbest bırakılıyoruz." Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti inzal buyurdu:
Ey îmân edenler! Kadınlara zorla {yani, onlar istemedikleri halde) mirasçı olmanız {yani, istemedikleri halde onlarla evlenmeniz veya onları evlendirmeniz} size helâl olmadığı gibi... (Nisâ/19)
Böylece, arzularının hilâfına kadınlarla evlenmek ya da onları evlendirmek haram kılındı. [195]
Yüce Allah buyuruyor ki:
Muhsan [evli-hür] kadınlar da size haram kılındı, sahib olduğunuz cariyeler müstesna. (Nisâ/24)
Yüce Allah anneler, kızlar, kızkardeşler ve âyetin sonuna kadar sözü edilen kimselerin yanısıra, muhsan {yani, hür! kadınlarla evlenmeyi de haram kıldı. Aynı şekilde, neseb ve sihri akrabalık yoluyla haram olan her hür kadın da haramdır. Sonra Yüce Allah muhsan kadınlardan istisnada bulunarak, Sağ ellerinizin mâlik oldukları müstesna (NisâV24) buyurdu, ki bu da, Nisa sûresinin baş taraflarında belirtilen dört hür kadındır:
Size helâl olan /hoşunuza giden kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın. (Nisâ/3)...işte bunlar, Allah'ın size yazdıklarıdır {yani, dört kadını helâl kılmakla Allah'ın size farzlarıdır). Bunların hâricindekileri ise, iffetinizi koruyup {açıktan açığa} zina etmeksizin, {gücünüzün yettiği kadarı ile} mallarınızla istemeniz {yani, cariyeleri satın almanız} size helâl kılındı. (Nisâ/24) [196]
Nisa sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
O halde hangilerinden istifâde ettinizse, ücretlerini verin! (Nisâ/24)
Dedi: Kasdedilen, İslâm'ın ilk dönemlerinde uygulanmakta olan mut'a nikâhıdır. RasûluUah (s.a) bunu üç gün helâl etmiş, sonra da haram kılmıştı.
Dedi: İslâm'ın ilk dönemlerinde erkek kadına gider ve ona, "Seninle şu kadar gün ve şu kadar ücret karşılığında mut'a yapacağım" deyip, günleri ve süreyi tesbit ederdi. Söz konusu süre tamamlanınca, erkek belirlenen ücreti ona öderdi. İşte Yüce Allah'ın, O halde hangilerinden {yani, hür kadınların hangilerinden belli bir süreye kadar} istifâde ettinizse, ücretlerini {yani, tesbit ettiğiniz ücretlerini} verin! buyruğu bunu ifade etmektedir. Erkek kadına, üzerinde ittifak ettikleri ücreti verdimi, boşamaya gerek olmaksızın ondan ayrılırdı. Daha sonra Yüce Allah bir başka şart söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Onun miktarını tayin ettikten sonra, rızalaştığınız-da da size bir cünah yoktur. (Nisâ/24)
Şöyle ki: Aralarında tesbit ettikleri süre tamamlandı-mı, erkek üzerinde anlaştıkları ücreti verir, ardından da, "Bana günleri artır, ben de senin ücretini artırayım" derdi. Kadın da arzu ederse, nikâhın süresini uzatırlardı. İşte Yüce Allah'ın, Onun miktarını tayin ettikten sonra, rı-zalaştığınızda da size bir cünah yoktur buyruğu bunu anatmaktadır. Belirlenen süre tamamlandımı, eşler ayrılırlardı. Kendisiyle mut'a yapılan kadın için ne boşama, ne iddet, ne de miras söz konusu olurdu. Daha sonra mut'a nikâhı, talâk, iddet (bkz. Mâide/201) ve miras âyeti ile (bkz. Nisâ/12) neshedildi. Böylelikle Yüce Allah boşanan kadın için iddet ve -eşlerden biri öldüğü takdirde de- miras tesbit etti. Bugün kim mut'a nikâhı yaparsa, bilsin ki o, Yüce Allah'ın ve O'nun Rasûlü'nün fs.a) haram kıldığı bir iştir. [197]
Muhacirler Medine'ye geldiklerinde sıkıntı ve darlık içinde bulunuyor idiler; Medine'de o gün için malları, yakınları yoktu. Ehl-i Kitab'tan bazı kadınlar ile Ensar'ın bazı müşrik cariyeleri ücret karşılığında fuhuş yapıyorlardı. Bu kadınlar, zinakâr oldukları bilinsin diye kapılarına bir alamet koyarlardı. Bunlar Medine'nin en zenginleri idiler. Muhacirlerin fakirlerinden bazıları Nebî'ye (s.a), "Bunlarla evlenmemiz uygun olur mu? Böylece onla-rm kazançlarından istifâde ederiz. İhtiyacımız kalmadığında da onları bırakırız" dediler. Bunun üzerine, Yüce Allah -onlarla evlenmenin haram olduğuna dâir- şu âyeti inzal buyurdu:
Zina eden erkek, zina eden bir kadından yahut müşrik bir kadından başkasını nikahlamaz {yani, Ehl-i Kitab'tan zinakâr bir erkek, (Ehl-i Kitab zinakâr bir kadından) [198] ya da müşrik Arab câriyeden başkasını nikahlamaz}. Zina eden kadını da (yani, Ehl-i Kitab'tan zinakâr bir kadını ve müşrik Arab cariyelerden birini de} zina eden bir erkek veya müşrik bir erkekten başkası nikahlamaz. Bu {yani, açıktan açığa zina eden kadınlarla evlenmek}, müzminlere haram kılınmıştır. (Nûr/3) [199]
Bakara sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Müşrik kadınları {yani, Ehl-i Kitab'tan olmayan müşrik kadınları} îmân {yani, Allah'ın birliğini tasdik} edinceye kadar nikahlamayın [yani, onlarla evlenmeyin}. Mü'min bir câriye {yani, Müslüman bir erkek için, Allah'ın birliğini tasdik eden bir câriye ile evlenmek}, müşrik {yani, Ehl-i Kitab'tan olmayan müşrik} bir kadından {yani, böyle bir kadınla evlenmekten! -o kadın hoşunuza gitse bile- elbette daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere {ya-/ ni, Ehl-i Kitab olsun veya olmasın müşrik erkeklere} de -îmân {yani, Allah'ın birliğini tasdik} edinceye kadar- nikahlamayın {yani, mü'min kadınları nikahlamayın}. Mü'min bir köle, müşrik bir erkekten -o hoşunuza gitse bile- elbette daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe çağırırlar. (Bakara/221)
Müslüman kadının, Ehl-i Kitab'tan olsun, başkalarından olsun müşrik bir erkekle evlenmesi helâl değildir. Müslüman bir erkeğin de Ehl-i Kitab olmayan müşrik bir kadınla evlenmesi helâl değildir. Fakat Ehl-i Kitab'tan hür ve iffetli kadınlarla evlenmekte bir beis yoktur.
Dedi: Kölenin, hanımefendisi ile evlenmesi helâl değildir; fakat başkasına ait bir köle ile evlenmesinde bir sakınca yoktur.